Kanser nedir? Belirtileri, Nedenleri, Türleri

Kanser, ilgili hastalıkların tümüne verilen ortak addır. Tüm kanser türlerinin ortak özelliği vücut hücrelerinin bir kısmında başlar durmadan bölünerek çevre dokulara yayılır. Kanser, trilyonlarca hücreden oluşan insan vücudunun hemen hemen her yerinde başlayabilir.

Normalde insan hücreleri, vücudun ihtiyaç duyduğu yeni hücreler oluşturmak için büyür ve bölünür. Hücreler yaşlandığında veya hasar gördüğünde ölürler ve yerlerini yeni hücreler alır. Ancak kanser geliştiğinde, bu düzenli süreç bozulur. Hücreler giderek daha fazla anormal hale geldikçe, eski veya hasarlı hücreler ölmeleri gerektiğinde hayatta kalırlar ve ihtiyaç duyulmadığı halde yeni hücreler oluşur.

İhtiyaç duyulmadığı halde oluşan yeni hücreler, durmadan bölünebilir ve tümör adı verilen yapıyı oluştururlar. Kanserli tümörler kötü huyludur, yani yakındaki dokulara yayılabilir veya istila edebilirler. Ayrıca bu tümörler büyüdükçe bazı kanser hücreleri parçalanarak kan veya lenf sistemi yoluyla vücuttaki uzak yerlere gidebilir ve orijinal tümörden uzakta yeni tümörler oluşturabilirler.

Kötü huylu tümörlerin aksine, iyi huylu tümörler yakın dokulara yayılmaz veya bunları istila etmez. Bununla birlikte, iyi huylu tümörler bazen oldukça büyük olabilir. Çıkarıldıklarında genellikle geri büyümezler, oysa kötü huylu tümörler bazen büyüyebilirler.

Kanser nasıl oluşur?

Kanser bir genetik hastalıktır veya diğer deyişle, hücrelerimizin işlev gösterme biçimini, özellikle de nasıl büyüyeceklerini ve bölüneceklerini, kontrol eden genlerdeki değişiklikler kansere yol açar.

Kansere neden olan genetik değişiklikler anne ve babalarımızdan kalıtım yoluyla geçebilmektedir. Hücreler bölünürken meydana gelen hatalardan dolayı veya çevremizdeki belirli etmenlere maruz kalmanın neticesinde DNA’da oluşan hasarın sonucu olarak kişinin yaşamı boyunca da ortaya çıkabilirler. Kansere neden olan çevresel maruziyetlere sigara dumanındaki kimyasallara benzer maddeler ve güneşin ultraviyole ışınları gibi radyasyon dahil edilebilir.

Her bireyde görülen kanser kendine özgü genetik değişikliklerin birleşimine sahiptir. Kanser büyümeye devam ettikçe ilave değişiklikler meydana gelecektir. Farklı hücreler, aynı tümör içerisinde bulunsalar dahi, farklı genetik değişikliklere sahip olabilirler.

Genelde, kanser hücreleri normal hücrelerden daha fazla genetik değişikliğe (örnek olarak DNA’daki mutasyonlar gibi) sahiptir. Bu değişikliklerden bazıları kanserle hiçbir bağlantıya sahip değildir veya kanserin nedeni olmaktansa kanserin sonucu olabilirler.

Nedenleri;

Araştırmacılar, kanserin birçok faktörün etkileşimi sonucu oluştuğu kanısındadırlar. Doğuştan gelen, yani değiştirilemeyen faktörler ile değiştirilebilir ve çevresel faktörlerin kanserin oluşumunda rol oynadığı düşünülmektedir.

Değiştirilemeyen faktörler arasında; yaş, cinsiyet, genetik risk faktörleri ve aile öyküsü yer almaktadır. Değiştirilebilir faktörler; yaşam biçimi – fiziksel aktivite azlığı, sigara ve alkol tüketimi, düzensiz beslenme, stres çevresel faktörler ise çevre kirliliği ve radyasyon şeklinde belirtilmektedir.

Dünya çapında kanser sıklıkları bölgelere göre değişmekle birlikte, en sık görülen kanser türleri meme kanseri, akciğer kanseri ve kolon (bağırsak) kanseridir. Dünyada her yıl 13 milyon, Türkiye özelinde ise her yıl 150 bin yeni kanser vakası görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, 2020 yılında tüm dünyada kanserli vaka sayısının yüzde 30 artarak yaklaşık 17 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir.

Kanser riskini en aza indirmek için, kanser oluşumunda rol oynayan faktörlerin farkında olmak, gerekli önlemleri almak ve belirli dönemlerde erken tanıya yönelik testlerin yaptırılması büyük önem taşımaktadır.

Kanseri oluşturan etkenler nelerdir?

Kansere katkıda bulunan genetik değişiklikler üç ana gen türünü etkileme eğilimindedirler; proto-onkogenler, tümör süpresör genler ve DNA’yı tamir eden genler. Bu değişikliklere bazen kanseri oluşturan etmenler adı verilir.

Proto-onkogenler normal hücre büyümesi ve bölünmesinde yer alırlar. Bununla birlikte, bu genler belirli yollarla değişime uğradıklarında veya normalden daha aktif hale geldiklerinde, kansere neden olan genler (veya onkogenler) haline gelerek hücrelerin büyüyerek ölmeleri gereken zamanda yaşamlarını sürdürmelerine imkan tanırlar.

Tümör süpresör genler de hücre büyümesinin ve bölünmesinin kontrolünde yer alırlar. Tümör süpresör genlerde belirli değişikliklerin olduğu hücreler kontrolsüz şekilde bölünebilirler.

DNA’yı tamir eden genler, hasar görmüş DNA’nın tamirinde yer alırlar. Bu genlerde mutasyonların görüldüğü hücreler diğer genlerde ilave mutasyonlar geliştirme eğilimindedirler. Bu mutasyonlar, bir araya gelerek, hücrelerin kanseröz hale gelmesine neden olurlar.

Bilim adamları kansere yol açan moleküler değişiklikler hakkında daha fazla bilgi edindikçe, belirli mutasyonların birkaç kanser türünde yaygın şekilde meydana geldiklerini belirlemişlerdir. Bu nedenle, kanserler bazen sadece vücutta geliştikleri yerden ve kanserin mikroskop altında nasıl göründüğünden ziyade kendilerine neden olduğuna inanılan genetik değişikliklerin türlerine göre nitelendirilirler.

Kanser ne zaman yayılır?

Vücutta ilk başladığı yerden başka bir yere yayılmış kansere metastatik kanser adı verilir. Bir kanserin vücudun diğer bölgelerine yayılması süreci metastaz olarak adlandırılır.

Metastatik kanser, orijinal veya primer kanserle aynı ada ve aynı türde kanser hücrelerine sahiptir. Örneğin, akciğere yayılıp akciğerde bir metastatik tümör oluşturan bir meme kanseri akciğer kanseri olmayıp metastatik meme kanseridir.

Metastatik kanser hücreleri mikroskop altında genellikle orijinal kanserin hücreleriyle aynı görünürler. Ayrıca, metastatik kanser hücreleri ile orijinal kanserin hücreleri çoğunlukla, özel kromozom değişikliklerin bulunması gibi, bazı ortak moleküler özelliklere sahiptirler.

Tedavi, metastatik kanserli bazı kişilerin yaşam sürelerinin uzatılmasına yardımcı olabilir. Buna rağmen, metastatik kanserde tedavinin birincil hedefi genelde kanserin büyümesinin kontrol altına alınması ve neden olduğu belirtilerin hafifletilmesidir. Metastatik tümörler vücudun çalışma şeklinde ciddi hasara neden olabilirler ve kanser nedeniyle ölen çoğu kimse metastatik hastalık nedeniyle ölmektedir.

Belirtileri;

Kanserden kaynaklanan belirti ve semptomlar, vücudun hangi bölümünün etkilendiğine bağlı olarak değişiklik göstermektedir.

Kanser belirtisi olabilecek ancak yalnızca kansere özgü olmayan bazı genel belirtiler ve semptomlar şunlardır;

  • Yorgunluk
  • Cildin altında hissedilebilen şişlik veya kalınlaşma
  • İstemeden hızlı kilo alma veya kaybetme
  • Cildin sararması, koyulaşması ya da kızarması, iyileşmeyen yaralar ya da var olan benlerdeki değişiklikler gibi cilt değişiklikleri
  • Bağırsak veya mesane alışkanlıklarındaki değişiklikler
  • Kalıcı öksürük veya nefes darlığı
  • Yutma güçlüğü
  • Ses kısıklığı
  • Yedikten sonra kalıcı hazımsızlık veya rahatsızlık
  • Kalıcı, açıklanamayan kas veya eklem ağrısı
  • Kalıcı, açıklanamayan ateş veya gece terlemeleri
  • Açıklanamayan kanama veya morarma

Kanser türleri ve görülme sıklıkları;

Kanserler oluştukları organ, bölge ve mikroskobik yapılarına göre sınıflandırılırlar. 100’e yakın kanser türü olsa da bazı türler çok daha sıklıkla görülmektedir. Sık görülen kanser çeşitleri:

  • Akciğer kanseri
  • Meme kanseri
  • Beyin tümörleri
  • Ağız kanseri
  • Bağırsak (kolon) kanseri
  • Özofagus kanseri
  • Cilt kanseri
  • Rahim ve rahim ağzı kanserleri
  • Yumurtalık kanseri
  • Prostat kanseri
  • Testis kanseri
  • Mide kanseri
  • Böbrek kanseri
  • Karaciğer kanseri
  • Pankreas kanseri
  • Mesane kanseri
  • Gırtlak kanseri
  • Nazofarenks kanseri olarak sayılabilir

Her yıl dünyada yaklaşık 14 milyon kişinin kansere yakalandığı ve yaklaşık 8,2 milyon kişinin bu hastalıklar yüzünden hayatını kaybettiği bilinmektedir. Ülkemizde ise Sağlık Bakanlığı’nın istatistiklerine göre her yıl 103 bini erkek, 71 bini kadın olmak üzere 174 bin kişi kansere yakalanmaktadır.

Türkiye’de erkelerde en sık görülen kanser tipleri akciğer, prostat, bağırsak, mide ve mesane kanseri iken kadınlarda meme, tiroid, bağırsak, rahim ve akciğer kanseri olarak bilinir.

Kanser tanı ve tedavi yöntemleri;

Belirtiler sonrası kanser tanısı koymak için birkaç yöntem kullanılmaktadır. Başlıca yöntemler; kan testleri, görüntüleme yöntemleri (MRI, bilgisayarlı tomografi vb.) ve biyopsi işlemi ile alınan parçaların patolojik açıdan incelenmesidir.

Kanserler, türlerine bağlı olarak farklı mikroskobik yapılara ve yayılma hızına sahiptir. Bu yüzden her kanser türünde farklı tedavi yolları izlenir. Genel olarak kanser tedavileri; çeşitli ilaçlarla uygulanan kemoterapiler, radyoaktif ışınlardan yararlanılan radyoterapiler, cerrahi girişimler ve hastaların yaşam kalitesini arttırmak için kullanılan tamamlayıcı (alternatif) tıp yöntemleri olarak sınıflandırılır. Bu tedavi yöntemlerinde teknolojinin ve bilimsel çalışmaların etkisiyle her geçen gün gelişmeler sağlanmakta ve ilerlemeler kaydedilmektedir. Bütün bu tedavi yöntemlerinin yanı sıra kanser hastalarında moral ve motivasyon, iyileşmenin en büyük yardımcısıdır. Zaman zaman hastaların psikolojik destek alması da tedaviye katkı sağlamaktadır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Kanama nedir? İlkyardım

Kanama, kan kaybını tanımlamak için kullanılan kelimedir. Vücudun hemen hemen her bölgesinde kan kaybı olabilir. İç kanama ve dış kanama olarak ikiye ayrılır. İç kanama vücut içindeki kan kaybına, dış kanama vücut dışında meydana gelen kan kaybına denir.

İç kanama, hasarlı bir kan damarı veya organdan sızdığında meydana gelir. Dış kanama ise, kan derideki bir yarıktan çıktığında meydana gelir.

Dış kanamalarda ilkyardım:

  • İlkyardımcı kendini tanıtır ve hasta yaralı sakinleştirilir
  • Hasta/ yaralı sırt üstü yatırılır
  • Hasta/yaralının durumu değerlendirilir (ABC)
  • Tıbbi yardım istenir (112)
  • Yara ya da kanama değerlendirilir
  • Kanayan yer üzerine temiz bir bezle bastırılır
  • Kanama durmazsa ikinci bir bez koyarak basıncı arttırılır
  • Gerekirse bandaj ile sararak basınç uygulanır
  • Kanayan yere en yakın basınç noktasına baskı uygulanır
  • Kanayan bölge yukarı kaldırılır
  • Çok sayıda yaralının bulunduğu bir ortamda tek ilkyardımcı varsa, yaralı güç koşullarda bir yere taşınacaksa, uzuv kopması varsa ve/veya baskı noktalarına baskı uygulamak yeterli olmuyorsa boğucu sargı (turnike) uygulanır
  • Kanayan bölge dışarıda kalacak şekilde hasta/yaralının üstü örtülür
  • Şok pozisyonu verilir
  • Yapılan uygulamalar ile ilgili bilgiler (boğucu sargı uygulaması gibi) hasta/yaralının üzerine yazılır
  • Yaşam bulguları sık aralıklarla (2-3dakikada bir) değerlendirilir
  • Hızla sevk edilmesi sağlanır

İç kanamalarda ilkyardım:

İç kanamalar, şiddetli travma, darbe, kırık, silahla yaralanma nedeniyle oluşabilir. Hasta/yaralıda şok belirtileri vardır. İç kanama şüphesi olanlarda aşağıdaki uygulamalar yapılmalıdır:

  • Hasta/yaralının bilinci ve ABC si değerlendirilir
  • Tıbbi yardım istenir (112)
  • Üzeri örtülerek ayakları 30 cm yukarı kaldırılır
  • Asla yiyecek ve içecek verilmez
  • Hareket ettirilmez (özellikle kırık varsa)
  • Yaşamsal bulguları incelenir
  • Sağlık kuruluşuna sevki sağlanır

Hangi durumlarda boğucu sargı (turnike) uygulanmalıdır?

  • Çok sayıda yaralının bulunduğu bir ortamda tek ilkyardımcı varsa (kanamayı durdurmak ve daha sonra da diğer yaralılarla ilgilenebilmek için)
  • Yaralı güç koşullarda bir yere taşınacaksa
  • Uzuv kopması varsa
  • Baskı noktalarına baskı uygulamak yeterli olmuyorsa

Boğucu sargı uygulaması kanamanın durdurulamadığı durumlarda başvurulacak en son uygulamadır. Ancak eskisi kadar sık uygulanmamaktadır. Çünkü uzun süreli turnike uygulanması sonucu doku harabiyeti meydana gelebilir ya da uzvun tamamen kaybına neden olunabilir.

Boğucu Sargı (turnike) uygulamasında dikkat edilecek hususlar neler olmalıdır?

  • Turnike uygulamasında kullanılacak malzemelerin genişliği en az 8–10 cm olmalı
  • Turnike uygulamasında ip, tel gibi kesici malzemeler kullanılmamalı
  • Turnikeyi sıkmak için tahta parçası, kalem gibi malzemeler kullanılabilir
  • Turnike kanama duruncaya kadar sıkılır, kanama durduktan sonra daha fazla sıkılmaz
  • Turnike uygulanan bölgenin üzerine hiçbir şey örtülmez
  • Turnike uygulamasının yapıldığı saat bir kağıda yazılmalı ve yaralının üzerine asılmalı
  • Uzun süreli kanamalardaki turnike uygulamalarında, kanayan bölgeye göre 15-20 dakikada bir turnike gevşetilmeli
  • Turnike uzvun koptuğu bölgeye en yakın olan ve deri bütünlüğünün bozulmamış olduğu bölgeye uygulanır
  • Turnike, kol ve uyluk gibi tek kemikli bölgelere uygulanır, ancak önkol ve bacağa el ve ayağın beslenmesini bozabileceği için uygulanmaz. Uzuv kopması durumlarında, önkol ve bacağa da turnike uygulanabilir

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Kan uyuşmazlığı nedir? Teşhisi, Tedavisi

Annenin kan grubunun RH negatif, babanınkinin ise RH pozitif olduğu durumlarda ortaya çıkan duruma kan uyuşmazlığı denir. Kan uyuşmazlığına zamanında önlem alınmadığı zaman bebeğin anne karnında ölümünden yenidoğan sarılığına kadar geniş bir yelpazede önemli sorunlara yol açmaktadır.

İnsan kan grupları A, B, AB, ve O olarak 4 türdür. Bunun yanı sıra D faktörü adı verilen Rh faktörü de pozitif ya da negatif olabilir. Anne karnındaki bebeğin uyuşmazlıktan etkilenebilmesi için bebeğin kan grubu ile anneninkinin uyumsuz olması, bebeğin kanının anne kanı ile temas etmesi, ve annenin bağışıklık sisteminin bu duruma cevap olarak antikor üretmesi gerekir.

En sık rastlanılan uygunsuzluk Rh uygunsuzluğudur. Bu durumda baba Rh(+) iken anne Rh(-)dir. Eğer bebek de Rh (+) olursa bebeğin kanındaki bu Rh faktörü anne kanına geçer ve annenin bağışıklık sitemi Rh faktörünü ortadan kaldırmak için antikor adı verilen maddeler üretir. Bu nedenle ilk bebek durumdan etkilenmez. Rh uygunsuzluğundan sadece baba pozitif anne negatif iken söz edilebilir. Baba negatif anne pozitif ise uyuşmazlık önemli değildir.

Kan uyuşmazlığında hangi faktörler etkilidir?

Kan uyuşmazlığında etkili olan birçok faktör var. Öncelikle Rh negatif gebenin Rh pozitif kanla karşılaşması gerekiyor. Bu durum da eşinin kan grubunun Rh pozitif olmasıyla mümkün. Aslında probleme yol açanın babadan RH pozitif kan grubunu alan ve anne karnında RH Pozitif olan çocuk olduğu belirtiliyor; çocuğun çok az miktardaki kanı doğum sırasında anneye geçerek, annenin duyarlanmasına neden olur. Duyarlanma (immünizasyon) asıl olarak doğum sonrası gerçekleşir, ancak nadiren düşük, küretaj, dış gebelik ve yanlış kan transfüzyonu sonrası da oluşabilir.

Kan uyuşmazlığının neden olabileceği sağlık sorunları hangileridir?

Annede Rh pozitif eritrositlere karşı mevcut olan antikorların plasentadan kolaylıkla geçebilmektedir. Fetusun dolaşıma katılan bu antikorlar, fetusun kan grubu Rh pozitif ise, eritrositlerinin yıkımına neden olurlar. Fetus için sorunun ana kaynağı eritrositlerinin yıkıma uğraması, yani kansızlıktır. Kansızlığın derecesine bağlı olarak fetusta ve yenidoğanda problemler ortaya çıkar. Oluşan tablo, anne karnında çocuğun ölümünden, yenidoğanda hafif bir sarılığın oluşmasına kadar geniş bir spektrum oluşturur. Çocukta oluşabilecek problemlerin şiddeti, ortaya çıkan kansızlığın derecesi ile ilişkilidir.

Kan uyuşmazlığının tanısında kullanılan yöntemler nelerdir?

Rh negatif anne ve Rh pozitif baba söz konusuysa, öncelikle annenin immünize olup olmadığının belirlenmesi gerekiyor. Bu da anne kanında Rh pozitif eritrositlere karşı antikorların bulunup, bulunmadığının belirlenmesiyle mümkün oluyor. Indirekt Coombs testi ile bu olasıdır; İndirekt Coombs testi pozitif ise antikor var, negatif ise antikor yok demektir. İndirekt Coombs testi negatif ise, anne immunize değildir, mevcut gebelik açısından risk taşımaz ve alınması gereken önlem doğum sonrası gebenin duyarlanmasını önlemektir.

Tedavisi;

Kan uyuşmazlığında amaç annenin Rh pozitiflere karşı antikor oluşturmasını engellemektir.Bu nedenle kan grubu Rh(-) eşi Rh (+) olan gebelere 28. haftada anti-D iğnesi yapılmalıdır.Bu ilaçlara halk arasında uyuşmazlık iğnesi adı verilir.Doğumdan sonra bebeğin kan grubu pozitif ise ilk 72 saat içinde yeniden anti-D yapılmalıdır.

Benzer şekilde düşük, dış gebelik, kürtaj gibi durumlarda da müdahaleden hemen sonra anti-D yapılmalıdır.Tanısal amaçlı girişimler olan amniyosentez, kordosentez, CVS gibi işlemleri takiben anti-D yapılması gebeliğin sağlıklı devamı açısından son derece önemlidir.

Kan uyuşmazlığı iğnesi;

Anti D (anti – Rh) immuglobulin yanı kan uyuşmazlığı iğnesi anne ve bebek arasındaki kan uyuşmazlığına bağlı etkileşimi önlemek için uygulanan immuglobulin ilaçtır. 1968 yılından beri uygulanmaktadır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Kan şekeri düşmesi nedir? İlkyardım

Bireyin yaşam faaliyetinin tehlikeye düştüğü bir durumda, sağlık görevlilerinin olay yerine varıp, müdahalede bulunacağı zaman aralığında yaralı veya yaralıların hayatlarının kurtarılması veya durumlarının kötüye gitmesini önlemek amacıyla, olay yerindeki mevcut araç ve gereçlerle yapılan ilaçsız uygulamaların tümüne ilk yardım denir.

İlk yardımcı; İlk yardım tanımında belirtilen amaç doğrultusunda hasta veya yaralıya tıbbi araç gereç aranmaksızın mevcut araç gereçlerle, ilaçsız uygulamaları yapan eğitim almış kişi ya da kişilerdir.

Kan şekeri düşmesinde ilkyardım nasıl olmalıdır?

  • Hastanın ABC’si değerlendirilir
  • Hastanın bilinci yerinde ve kusmuyorsa ağızdan şeker, şekerli içecekler verilir, fazla şekerin bir zararı olmaz (Ayrıca belirtiler fazla şekerden meydana gelmiş ise bile fazladan şeker verilmesi, hastanın düşük kan şekeri düzeyinde kalmasından daha az zararlı olacaktır. Çünkü düşük kan şekeri, beyinde ve diğer hayati organlarda kalıcı zararlara neden olabilir.)
  • 15–20 dakikada belirtiler geçmiyorsa sağlık kuruluşuna gitmesi için yardım çağırılır
  • Hastanın bilinci yerinde değilse koma pozisyonu verilerek tıbbi yardım çağırılır (112)

Kan şekeri düşmesinin nedenleri nelerdir?

  • Şeker hastalığı tedavisine bağlı
  • Uzun egzersizler sonrası
  • Uzun süre aç kalma
  • Barsak ameliyatı geçirenlerde yemek sonrası

Kan şekeri aniden düştüğünde hangi belirtiler görülür?

  • Korku
  • Terleme
  • Hızlı nabız
  • Titreme
  • Aniden acıkma
  • Yorgunluk
  • Bulantı

Kan şekeri düşüklüğü yavaş ve uzun sürede oluşursa hangi belirtiler görülür?

  • Baş ağrısı
  • Görme bozukluğu
  • Uyuşukluk
  • Zayıflık
  • Konuşma güçlüğü
  • Kafa karışıklığı
  • Sarsıntı ve şuur kaybı

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Kan şekeri (glukoz) testi nedir, nasıl yapılır?

Kan glukoz değeri esasen kanın plazma kısmı kullanılarak gerçekleştirilen bir test ile ölçülür. Hastane koşullarında hastadan belirli miktarda kan alınarak laboratuvara gönderilir, laboratuvarda kanın plazma kısmındaki glukoz değeri hesaplanır ve uluslararası kabul görmüş kriterlerle karşılaştırılarak hekiminiz tarafından yorumlanır.

Günümüzde hastane koşulları dışında da kan glukoz değeri takibi yapmak kolaylaşmıştır. Evde parmaktan alınan bir damla kan ile anlık olarak glukoz seviyesini ölçen cihazlar mevcuttur. Bu sayede evinizde açlık ve tokluk glukoz seviyelerinizi kolaylıkla takip edilebilirsiniz. Rutin kontrolleriniz için hastaneye gittiğinizde şeker ölçüm cihazınızı da yanınızda götürüp aynı anda kendi ölçümünüzü yapabilir ve laboratuvar sonuçlarınız ile karşılaştırarak cihazınızın güvenilirliğini test edebilirsiniz.

Bu testin diğer adları;

  • Kan şekeri
  • Açlık kan şekeri
  • AKŞOGTT
  • Açlık kan glukozu
  • Açlık kan şekeri
  • Açlık plazma glukozu
  • İdrar glukozu

Nedir, niçin yapılır?

Glukoz testi, kan şekerinin sağlıklı bir insanda olması gereken düzeyde olup olmadığını belirlemek ve kan şekerine bağlı diyabet, prediyabet, hiperglisemi , hipoglisemi gibi hastalıkların var olup olmadığını bulmak, tanı koymak için bu test yapılır. Ayrıca bu test ile kan şekerine bağlı bu hastalıkların takipleride yapılır.

Nasıl yapılır?

Bu test için kol damarından alınan bir damla kan veya her hangi hazırlık olmaksızın alınan idrar numunesi yeterlidir.

Ne zaman yapılır?

Gebelikte, tanısı konulmuş diyabet hastalığınız varsa, yada diyabet hastalığından şüphe ediliyorsa bu test yapılır.

Ayrıca geniş çaplı yapılan sağlık taramalarında (Check-Up) gibi durumlarda incelemenin sadece bir bölümü yani kısmi olarak şeker testi yapılabilir.

Tahlil sonucu ne anlama gelir?

Test sonucun yüksek çıkması genellikle diyabet hastalığına işaret eder ayrıca başka hastalıklarda kan şekerinin yükselmesine neden olabilir.

Açlık kan şekeri testi;

Şeker düzeyleri ve anlamları;

  • 70 – 99 mg/dL (3,9 – 5,5 mmol/L): Normal açlık kan şekeri
  • 100 – 125 mg/dL (5,6- 6,9 mmol/L): Anormal açlık kan şekeri (pre-diyabet hastalığı)
  • Birden fazla ölçümde ≥ 126 mg/dL (≥ 7,0 mmol/L) : Diyabet (Şeker Hastalığı)

(OGTT) Şeker yükselme testi;

Gebe olmayanlar için 75 gr şeker içtikten 2 saat sonra yapılır.

  • Şeker düzeyleri ve anlamları;< 140 mg/dL (7,8 mmol/L): Normal glukoz toleransı
  • 140- 200 mg/dL (7,8 – 11,1 mmol/L): Bozulmuş glukoz toleransı (pre-diyabet))
  • Birden fazla ölçümde > 200 mg/dL (11,1 mmol/L): Diyabet(Şeker Hastalığı)

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Kan basıncı nedir, nasıl ölçülür?

Yaşamın sürmesi için organ ve dokularda kan dolaşımının sağlanması gereklidir. Kan dolaşımının sağlanması için bir basınca gereksinim vardır, bu basınç kan basıncı olarak isimlendirilir. Yani kan basıncı olmasaydı yaşam olmazdı. Bu basınç evlerimizde kullandığımız suyun musluktan akması için gereken basınca benzetilebilir.

Toplam 4 odacıktan oluşan kalp, dakikada 5 litre kanı vücuda pompalamak için durmaksızın çalışır. Kalbin üst kısmında bulunan 2 odacık atriyum, alt kısmında yer alan 2 odacık ise ventrikül olarak adlandırılır. Kan damarlarında bulunan kan, sağ taraftaki atriyumdan kalbe giriş yapar ve sağ ventriküle aktarılır.

Kalbin kasılmasıyla birlikte kan, oksijenlenmesi için akciğerlere gönderilir ve temizlendikten sonra tekrar kalbe gelir. Ardından kalbin sol ventrikülünden aort damarı aracılığıyla tüm vücuda gönderilmek üzere pompalanır. Farklı bir deyişle tek bir kasılma sırasında kan, hem sağ ventrikülden akciğere hem de sol ventrikülden aort damarına pompalanır. Kalbin kasılması ile temiz kan vücuda belli bir kan basıncıyla gönderilir.

Kan basıncı nasıl ölçülür?

  • Kan basıncı çok basit olarak sfigmomanometre adı verilen cihazlarla ölçülür
  • Ölçüm öncesindeki 30 dakikalık süre içinde kişinin sigara, çay veya kahve içmemiş; kafein almamış ve tercihen yemek yememiş olması gerekir
  • Ölçümlere, hasta sessiz bir odada en az 5 dakika istirahat ettikten sonra başlanmalıdır
  • Oda ne soğuk ne de çok sıcak olmalıdır
  • Dijital cihazlarda hata payı olmakla beraber farkındalığı artırması nedeniyle tavsiye edilmektedir. Ancak zaman zaman kontrolü yapılmalıdır
  • Koldan ölçüm yapan cihazlar daha sağlıklıdır

Sistolik kan basıncı nedir?

Kalbin kanı vücuda pompaladığı ya da farklı bir deyişle kalbin kasıldığı sırada kan damarlarında oluşan basınç en yüksek seviyede olur. Bu basınç türü sistolik kan basıncı olarak tanımlanır. Halk arasında büyük tansiyon olarak da bilinen sistolik kan basıncı değerinin ortalama olarak 120 ila 130 mmHg aralığında olması beklenir. Bu aralık, kan basıncı seviyesinin kişiden kişiye göre farklılık göstermesinden kaynaklanır. Farklı sağlık problemlerinin varlığında ya da yaşın artmasıyla birlikte damarlar esnekliğini kaybedebilir. Bu durumda kişinin kan basınç değeri yüksek olur.

Diyastolik kan basıncı nedir?

Kalp, gün içinde ortalama 100 bin kez atarak sürekli olarak vücuda kan pompalar. Kalbin kasıldığı sırada oluşan sistolik kan basıncına ek olarak kalbin her iki atımı arasında da damarlarda bir miktar basınç bulunur. Kalbin kasılmasıyla oluşan kan basıncının etkisiyle genişleyen damarlar, kalbin atım aralığı sırasında kana basınç uygulayarak kan akımının devam etmesini sağlar. Damarlarda bulunan bu basınç, diyastolik kan basıncı ya da halk arasında yaygın olarak bilinen adıyla küçük tansiyon olarak bilinir. Diyastolik kan basıncının 70 ila 90 mmHg aralığında olması normal kabul edilir.

Kan basıncı ölçümü sırasında nelere dikkat edilmelidir?

Pek çok hastalığın yanı sıra kişinin genel sağlık durumunun değerlendirilmesinde de kullanılan kan basıncı ölçümünün sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi ve kişinin tansiyonunun takip edilebilmesi için kan basıncının doğru ölçülmesi gerekir. Doğru kan basıncı ölçümü için şunlara dikkat edilmelidir:

  • Kişi, kan basıncı ölçümünden yarım saat önce egzersiz yapmamalı, yemek yememeli, kafein almamalı ve sigara içmemelidir
  • Kan basıncı ölçümünden önce 5 dakika boyunca kişi istirahat etmelidir
  • Ölçüm, kesinlikle kıyafetlerin üzerinden yapılmamalıdır
  • Manşon içindeki kese kolu tamamen çevrelemelidir
  • Kan basıncının ölçüldüğü kol, kalp hizasında olmalı ve dirsek, diğer kolla ya da bir yastıkla desteklenmelidir
  • Stetoskop, arter damarın üzerine yerleştirilmeli ve dengeli tutulmalıdır. Stetoskop kişinin koluna fazla bastırılmamalıdır
  • El serbest bırakılmalı ve yumruk yapılmamalıdır
  • Ölçüm sırasında konuşulmamalıdır
  • Kan basıncı ölçümü sırasında bacak bacak üstüne atılmamalıdır
  • Doğru ölçüm değeri için sistolik ve diyastolik basınçlar en az üç kez okunmalıdır.

İdeal kan basıncı değeri ne olmalıdır?

Kan basıncı, kişiden kişiye farklılık gösterse de ideal sistolik kan basıncı 120 ila 130 mmHg aralığındadır. Küçük tansiyon olarak bilinen diyastolik kan basıncının ise 70-90 mmHg aralığında olması ideal seviye olarak kabul edilir. Genç ve çocuklarda ise daha düşük değerler normal kabul edilebilir. Sıkça merak edilen “Kan basıncı kaç olmalı?” sorusu bu şekilde yanıtlanabilir.

Kan basıncı düşüklüğü nedir?

Kan basıncı düşüklüğü, düşük tansiyon ya da hipotansiyon olarak bilinir. Çoğunlukla sakıncalı olmayan kan basıncı düşüklüğü, kişinin kalp damar hastalıklarına yakalanma riskini düşürür. Çok belirgin bir basınç düşüklüğü olmadığı sürece bu durum kişide yakınmaya yol açmaz. Ancak kan basıncının aniden düşmesi, baş dönmesi, hâlsizlik ve baygınlık gibi semptomlara yol açabilir.

Kan basıncı yüksekliği nedir?

Kan basıncı yüksekliği halk arasında yüksek tansiyon olarak bilinir. 140/90 mmHg değerinin üzerinde olan kan basıncı değeri hipertansiyon olarak da adlandırılır. Hemen her yaşta görülebilen bu durum, çoğunlukla aşırı tuz tüketimi, obezite, diyabet, genetik faktörler, stres, kalp damar, tiroit, böbrek üstü bezi ve böbrek hastalıkları gibi etkenlere bağlı olarak gelişir. Kan basıncı yüksek olan kişilerin az tuz tüketmesi, kilosunu kontrol altına alması ve düzenli egzersiz yapması önerilir. Kontrol altına alınmayan kan basıncı yüksekliği, böbrek yetmezliği, kalp krizi ve beyin kanaması gibi çok ciddi sağlık problemlerine yol açabilir.

Eğer sizin de kan basıncı ile ilgili bir sorununuz varsa en yakın sağlık kuruluşuna başvurarak kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin. Sağlıklı günler dileriz.

(Kaynak: medicalpark.com.tr)

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Kampilobakteriyoz nedir? Belirtileri, Tedavisi

Kampilobakteriyoz; kampilobakter adlı bakterilerin neden olduğu bir hastalıktır . Kampilobakter ailesine ait 16 tür ve altı alt tür vardır. İnsan hastalıklarında en sık bilinen kampilobakter  türleri C. jejuni ve C. coli’dir.

Kampilobakteriyoz sindirim sisteminde oluşan bakteriyel bir enfeksiyondur, ve yetişkinlerde ve çocuklarda görülür. Bazı durumlarda enfeksiyon vücudun diğer bölümlerine de yayılabilir.

Nedenleri;

Kampilobakteriyoz enfeksiyonuna kampilobakter isimli bakteri neden olur. Bu organizmalar, evcil veya yabani hayvanların kirlettiği gıdalarda veya sularda veya pastörize olmayan sütlerde bulunabilir. Enfeksiyon genellikle, pis suların içilmesi veya özellikle iyi pişirilmemiş beyaz etin yenmesi neticesinde ortaya çıkar. Ayrıca enfeksiyonun görüldüğü bir kişinin, tuvaletten sonra ellerini sabunla yıkamaması ve sonrasında gıda maddelerine dokunmasıyla da hastalık diğer kişilere bulaşabilir.

Belirtileri;

• Çok sulu ishal
• Özellikle çocuklarda kanlı dışkı
• Karında kramplar
• Ateş

Teşhisi;

Doktorunuz semptomlarla ilgili sorular yöneltecek ve muayene edecektir, ayrıca kan ve dışkı örnekleri isteyecektir. Bu organizmalar çok küçük olduğu için, dışkı örneği için özel testler yaptırmanız gerekebilir. Dışkı ve kan testleri kampilobakteriyoz veya diğer hastalıkların belirlenmesini sağlayacaktır

Tedavisi;

Sıvı gıdalar tüketmek dehidrasyonu önler, ve hafif yiyecekler tüketmek tedaviye yardımcıya olacaktır. Ayrıca istirahat etmeniz de son derece önemli. Ciddi enfeksiyonlarda, doktorunuz bakterilerin ölmesi için antibiyotik önerecektir. İlaçlarınızı doktorunuzun önerdiği şekilde almalısınız. Zamanından önce ilaçları almayı bırakırsanız, semptomlar tekrar ortaya çıkabilir.

Etkileri ne kadar sürer?

Semptomlar genellikle 5 ile 8 gün arasında yok olur.

Nelere dikkat etmeliyim?

Eğer ateşiniz 37.8 C’nin üstündeyse, mümkün olduğunca fazla istirahat etmelisiniz. Ateşiniz 37.8 C’nin altına indiğinde, dehidrasyona neden olmayacak şekilde günlük aktivitelerinizi yapabilirsiniz. Ateşinizi düşürmek için aspirin veya diğer ilaçları almadan önce doktorunuza danışmalısınız. Unutmamalısınız ki 21 yaşından küçük ve viral hastalığı olan kişilerde, aspirin Reye’s sendromu riskini artırır.

İshal durumunda, su, demsiz çay, et suyu çorbası, elma suyu, veya spor içecekleri ve diğer oral rehidrasyon çözeltileri içerek bağırsaklarınızın bir kaç saat rahatlamasını sağlamalısınız. Dehidrasyon riskine karşılık, sık sık az miktarda sıvı gıdalar tüketmelisiniz. Dehidrasyon, özellikle yaşlılar, çocuklar ve sağlık problemleri olan kişiler için çok tehlikelir. Eğer içecekler midenizi bulandırıyorsa, küçük bir parça buzu veya buzlu şekeri emebilirsiniz.

Diyare veya karın kramplarını kötüleştirmediği müddetçe yemek yiyebilirsiniz. Muz, bisküvi, pilav, makarna, yumurta, tost veya reçelli ekmek, ve elma püresi sindirimi kolay yiyeceklerdir. Birkaç gün süt ürünlerinden ve kafeinden uzak durmalısınız. 2 veya 3 gün sonra normal diyetinize dönebilirsiniz, ancak bu süre içinde muz hariç diğer taze meyveler, taze sebzeler, alkol, yağlı yiyecekler, baharatlı yiyeceklerden sakınmalısınız. Pişmiş havuç, patates ve balkabağı ise yiyebileceğiniz gıdalar arasında yer alır. Eğer yedikleriniz ishali kötüleştiriyorsa, birkaç saat sadece sıvı gıdalar tüketerek bağırsaklarınızın dinlenmesini sağlamalısınız.

Eğer kramplarınız veya karın ağrınız varsa, karnınızın üstüne sıcak su torbası veya elektrikli bir sıcak ped koymanız işe yarayabilir. İshali önlemek için kullanacağınız reçetesiz ilaçlara dikkat etmelisiniz. Çünkü, eğer ishal kanlı ise, bu tür ilaçlar daha çok hastalanmanıza neden olabilir. Ayrıca, ilacı kullanmadan önce prospektüsü mutlaka okumalı ve yeterli dozda ilaç almalısınız. Kronik bir hastalığınız varsa, diyare için herhangi bir ilaç kullanmadan önce doktorunuzla görüşmelisiniz.

Nasıl önleyebilirim?

Enfeksiyonun diğer insanlara bulaşmasını önlemek için, gereksiz temastan kaçınmalısınız. Tuvaletten sonra, ellerinizi sabunla ve sıcak suyla yıkamalısınız. Diğer kişiler için yemek hazırlamamalısınız. Yemek hazırlamadan önce ve yemek yemeden önce ellerinizi yıkamalısınız. İshal durumu tamamen geçene kadar, restoranda veya marketlerde çalışmamalısınız. Ayrıca süt ürünlerinde pastörize olanları tercih etmelisiniz.

Paylaşın

Kalsiyum nedir, hangi besinlerde bulunur?

Kemiklerin ve dişlerin oluşumunda hayati öneme sahip bir mineraldir. Yaklaşık %99’u, yapılarını desteklediği kemiklerde ve dişlerde depolanır. Geri kalan %1 kan, kas ve diğer dokularda bulunur. Vücudun kemiklerin korunması, kasların kasılması, damarların genişlemesi, hormonların ve enzimlerin salgılanması için kalsiyuma ihtiyacı vardır.

Kalsiyumun kemik ve diş yapımındaki görevi dışında, doku sıvılarında bulunarak kas kontraksiyonu (kasılma) ve relaksiyonunda (gevşeme), kanın pıhtılaşmasında, sinirsel uyarıların iletiminde, hücre duvarı geçirgenliğinde, bazı enzimlerin aktivasyonunda, miyokard fonsiyonlarının düzenlenmesinde, asit baz dengesinde ve demirin etkin biçimde kullanılmasında görevi vardır.

Hangi besinlerde bulunur?

  • Yumurta
  • Yoğurt-süt-peynir
  • Ispanak
  • Balık
  • Soğan
  • Nohut

Diğer kalsiyum kaynakları:

  • Lahana, brokoli, salatalık, karahindiba, kereviz, roka gibi lifli koyu yeşil sebzeler
  • Çoğu tahıl (ekmekler, makarnalar) kalsiyumdan zengin olmasa da sık tüketildiklerinden vücuda önemli miktarda kalsiyum sağlar
  • Bazı kahvaltı gevreklerine, meyve sularına, soya ve pirince kalsiyum eklenir
  • Fıstık, susam, badem, fındık, keten tohumu
  • Fasulye, soya, mercimek gibi baklagiller
  • İncir, kuru kayısı

Faydaları

  • Kemikleri korur
  • Kolon kanseri riskini azaltır
  • Kalp-damar sağlığını korur
  • Gebelik zehirlenmesini önler
  • Zayıflamaya yardımcıdır
  • Metabolizmayı destekler
  • Kas aktivitesini düzenler
  • Kanı pıhtılaştırır
  • Kemik sağlığı korur ve osteoporozu önler

Kalsiyum eksikliği neden olur?

  • Aşırı kafein-alkol
  • Bulimia, anoreksi gibi yeme bozuklukları
  • Civa maruziyeti
  • Magnezyumun aşırı tüketimi
  • Kemoterapi
  • Paratiroid hormonu eksikliği
  • Menopoz
  • Çölyak, Crohn, inflamatuar barsak hastalığı, pankreatit, böbrek yetmezliği
  • D vitamini, fosfat eksikliği
  • Osteoporoz, osteopeni

Kalsiyum eksikliği belirtileri;

  • Dişlerin yapısında bulunan ve dişlerin sağlığını korumaya yardımcı olan kalsiyumun eksikliği sonucu dişler kırılganlaşır ve çürümeler başlar
  • Kemiklerin sağlığı için çok önemlidir. Bu sebepten ufak darbeler sonucu incinmeler haricinde kemiklerde çatlamalar ya da kırılmalar görülebilir
  • Tırnaklar güçsüzleşir, tırnakların uzaması uzun sürer ve sürekli kırılır
  • Regl dönemi öncesi PMS olarak bilinen premenstrüel sendromun çok şiddetli yaşanmasına sebep olabilir
  • Kalsiyum eksikliği nedeniyle ruh hali çok çabuk değişebilir. Aşırı sinirli, gergin, huysuz, kaygılı ve depresiflik durumları görülebilir
  • Cilt sağlığının bozulmasına neden olabileceğinden cilt kurur, ciltte pürüzlenme görülür ve cilt soluklaşır
  • Göz sağlığı bozulabilir, görme bozuklukları gelişir özellikle katarakta neden olabilir bu da kalsiyum belirtileri arasında yer alır
  • Kalsiyum eksikliği nedeniyle eklemlerde ve kemiklerde ağrılar görülür. Bunun sonucu kronik ağrılar gelişebilir ve hareket kabiliyeti kısıtlanabilir
  • Kalsiyum eksikliği nedeniyle kemik erimesi görülebilir
  • Kalsiyum eksikliği nedeniyle saçlar incelir, kurur ve çok miktarda dökülür
  • Unutkanlığa neden olduğundan kalsiyum eksikliği olan bireylerde unutkanlık görülür
  • Kas gelişimi ve sağlığı açısından önemli olan kalsiyumun eksikliğinde ellerde, kollarda uyuşmalar görülebilir, kasılmalar ve kramplar sık sık yaşanabilir
  • Vitamin ve mineral eksikliklerinin klasik belirtilerden olan yorgunluk, halsizlik görülür
  • Sürekli yorgunluk görülmesi nedeniyle bir süre sonra uykusuz gibi olunacağından dolayı odaklanmakta güçlük çekilir ya da dikkat eksikliği görülür
  • Bütün bunlarla birlikte kalp sağlığı da bozulabilir, kalp kasılmaları düzensizleşir, çarpıntı görülebilir

Kalsiyum eksikliğine ne iyi gelir?

Kalsiyumun eksikliğinde çoğunlukla takviye kullanılması önerilir. Takviyeler, emilimi artırmak ve yan etkileri azaltmak için gıdalarla birlikte alınmalıdır. Tüm takviye çeşitleri küçük dozlarda alındığında daha iyi emilir. Her bir doz 600 mg’ı geçmemelidir. Gün boyunca aralıklarla 2 veya 3 doz alınabilir. Hastanın ihtiyaçlarına, tıbbi durumuna ve kullandığı ilaçlara bağlı olarak belirlenmelidir.

Bu faydalı element kemiklerin bakımı için gerekli bileşenlerden bir tanesidir. Hepsi vücuttaki eksikliği tamamlamaya yönelik geliştirilmişse de piyasada çeşitli kombinasyon ve preparatlarda takviyeler mevcuttur. Miktarı ürüne göre değişmekle birlikte birçok multivitamin-mineral takviyesinde kalsiyum bulunur.

Çoğu takviyeye D vitamini eklenir, çünkü vücuttaki proteinlerin sentezini teşvik ederek kalsiyumun emilimini arttırır. Takviyeler tablet, kapsül, çiğneme, sıvı ve toz formlarında mevcuttur. Takviye seçerken türünü, miktarını ve aldığınız diğer ilaçlarla etkileşime girip giremeyeceklerini dikkate almak önemlidir.

Kimler kalsiyum takviyesi almalı?

  • Menopoz dönemindeki kadınlar
  • Adet dönemleri duran doğurma çağındaki kadınlar (amenore hastaları)
  • Veganlar (hayvansal ürün tüketmeyenler), ovo-vejetaryenler (yumurta yiyen ancak süt ürünleri tüketmeyenler)
    70 yaş üzeri yaşlılar
  • Vücudun fazla kalsiyum salgılamasına neden olabilecek büyük miktarlarda protein veya sodyum tüketenler
  • Osteoporoz hastaları
  • Kortikosteroidlerle uzun süre tedavi görenler
  • Çölyak, inflamatuar barsak hastalığı gibi kalsiyum emilimini azaltan sindirim hastalıklarına sahip olanlar

Günlük kalsiyum ihtiyacı nedir?

  • Yeni doğan; 200-1000mg
  • 7-12 ay bebekler; 260-1500 mg
  • 1-8 yaş çocuklar; 1000-2500 mg
  • 9-18 yaş ergenler; 1300-3000 mg
  • 19-50 yaş yetişkinler; 1000-2500 mg
  • 51 yaş üstü erkekler; 1000-2000 mg
  • 51 yaş üstü kadınlar; 1200-2000 mg
  • Hamile-emziren kadınlar; 1000-2500 mg

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Kemik iltihabı (osteomyelit) nedir? Tedavisi

Halk arasında kemik iltihabı olarak adlandırılan osteomyelit, deri yüzeyinden içeri giren bakteri ve mikropların kemik dokusunun içine yayılması sonucunda meydana gelmektedir. Bazı durumlarda ise kronik hastalıklar veya zararlı alışkanlıklara bağlı olarak da kemiklerde enfeksiyon gelişebilir.

Başta ağrı olmak üzere pek çok komplikasyona yol açabilecek osteomiyelit, günlük hayatı olumsuz yönde etkileyen ve ilerleyerek daha ciddi boyutlara ulaşabilen bir hastalık olduğu için mutlaka önemsenmeli ve tedavi edilmelidir.

Kemik iltihabı hastalığının her yaş grubunda görülme ihtimali bulunmaktadır. Ancak araştırmacılar tarafından hastalığa ilişkin birtakım araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmaya göre her 10.000 kişiden sadece 2’sinde görüldüğü belirlenmiştir. Kemik iltihabı riskini arttıran bazı durumlar olduğu söylenir. Bunların başında ise bağışıklık sistemini zayıflatan belirli koşullar ve davranışlar yer alıyor. Aşağıdaki faktörleri taşıyan kişilerin kemik iltihabı riski daha yüksek olur.

  • Orak hücre hastalığı
  • HIV veya AIDS
  • Diyabet
  • Romatoid artrit
  • İntravenöz ilaç kullanımı
  • Alkolizm
  • Steroidlerin uzun süreli kullanımı
  • Kansızlık
  • Hemodiyaliz

Çeşitleri;

Hastalıklar, kendi içerisinde farklı çeşitlere ayrılabilir. Kemik iltihabı hastalığı da iki türü bulunan bir hastalıktır. Bunlar ise akut kemik iltihabı ve kronik kemik iltihabı olarak bilinmektedir.

Akut osteomyelit (kemik iltihabı);

Genellikle çocuklarda görüldüğü tespit edilen akut kemik iltihabı, aniden gelişim gösteren bir hastalıktır. Akut kemik iltihabı teşhisi konulmasının ardından acil olarak tedaviye başlanması gerekiyor. Tedavinin ertelenmesi veya yapılmaması halinde ciddi olumsuz sonuçlar doğurabilir. Çocuğun tedavi öncesinde beslenmesinin kesilmesi gerekirken, anestezi olarak genel anestezi uygulanmaktadır. Tedavi sırasında anestezi yapılmasının ardından enfekte olan bölgeye iğne ile girilmesi gerekmektedir.

Bu bölgedeki enfeksiyonun varlığının tespiti sağlanırken, kemikte iltihap görülmesi halinde bölge cerrahi olarak açılır ve iltihabın boşaltılarak temizlenmesi durumu gerçekleşir. Operasyonun ardından bölge yeniden kapatılacaktır. Akut kemik iltihabının teşhis edilmesinin ardından tedaviye ilişkin adımlar atılması şarttır. Tedavisi ertelenen akut kemik iltihabı, ciddi risklerin oluşmasına neden olabilir. Özellikle çocuklarda görülebilen bir hastalık olduğundan tedavinin ertelenmesini veya yapılmamasını düşünmekten kaçınmalısınız.

Kronik osteomyelit (kemik iltihabı)

Diğer kemik iltihabı türü ise kronik kemik iltihabı olarak biliniyor. Bu kemik iltihabı hastalığının tedavisinde acillik söz konusu olmaz. Tedavi öncesinde vakanın en doğru şekilde değerlendirilmesi gerekir. Yapılan değerlendirmeler üzerinden tedavi sürecine ilişkin planlama yapılacaktır. Enfeksiyonlu bölgedeki iltihabın yayılması ve akıntısı hakkında görüş bildirilir. Uzman doktor tarafından ameliyat esnasında tıpkı tümör ameliyatındaki gibi ölü kemik dokularının tamamen çıkarıldığı görülüyor. Çıkarılan alanın eksternal fiksatör yardımı ile düzeltilmesi ise sonrasında şarttır.

Nedenleri;

Bir kemik enfeksiyonu genellikle bakterilerden kaynaklanır, ancak bazen mantar gibi diğer organizmalar da sebep olabilir. Osteomyelitin en sık görülen bakteriyel nedeni Staphylococcus aureus’dur. Diğer bakteriyel nedenler arasında Streptococcus grubu A ve grup B, H. influenzae, koliformlar ve Pseudomonas aeruginosa yer alır. Bunların hepsi, kemiğin derinlerine nüfuz eden uzun süreli açık deri ülserleri veya kemiğe kadar inen travmatik bir hasar ile ilişkili olabilir. Kemikler genellikle iyi korunur ve kolayca enfekte olmazlar.

Aşağıdaki durumlarda kemik enfeksiyonu oluşabilir:

  • Kemikte travma ya da kemiğin kırılarak deriden çıkması
  • Kemiği çevreleyen yumuşak dokudaki enfeksiyon alttaki kemiğe yayılabilir.
  • Kan yoluyla kan dolaşımına taşınması
  • Dolaşım bozukluğu (diyabetlerde görüldüğü gibi)

Kaslar veya organlar gibi yumuşak dokudaki enfeksiyon, yaralanmış veya zayıf kan dolaşımına sahip bir bölgede gelişebilir. Enfeksiyon belirdikten sonra, yakındaki kemiğe yayılabilir.

Belirtileri;

Kemik iltihabı her zaman belirti vermeyebilir. Bazı durumlarda hastalık herhangi bir belirtiye neden olmadan sinsi bir şekilde ilerleyebilmektedir. Böyle durumlarda hastalık genellikle daha ciddi boyutlara ulaştığında belirti vermeye başlar veya farklı bir nedene yönelik olarak yapılan tıbbi araştırmalarda tesadüfen tespit edilir. Belirti vermesi durumunda kemik iltihabının yol açtığı semptomlar çoğu kişide hemen hemen aynı seyreder ve en yaygın belirtiler şunlardır:

  • Enfeksiyon bölgesinde kızarıklık, şişlik ve ısınma
  • Kemik ağrısı, kemiğin bulunduğu bölgeye baskı yapıldığında artan ağrı
  • Ateş
  • Titreme
  • İltihaplı kemiğin bulunduğu organın kullanımında güçlük çekme ve hareket kısıtlılığı
  • Yorgunluk ve halsizlik

Kemik iltihabının ilk ve en belirgin semptomu ağrıdır. Kemiğin bulunduğu bölgede baskıyla ortaya çıkan veya kemiğin yer aldığı organın kullanımı sırasında hissedilen ağrılar kemik iltihabını düşündürür. Bu nedenle herhangi bir zorlama veya hareketsizlikten kaynaklı olarak ortaya çıkmış olmayan, birkaç hafta içerisinde kendiliğinden iyileşmeyip sürekli olarak devam eden kemik ve eklem ağrıları hafife alınmamalı, derhal bir sağlık kuruluşuna başvurularak muayeneden geçilmelidir.

Tedavisi;

Osteomiyelit tedavisi, enfeksiyonun kemiğe nasıl yayıldığına ve ne kadar derinlemesine nüfuz ettiğine bağlıdır. Kemik enfeksiyonu kandan geldiyse ve yeni bir enfeksiyon ise, yüksek dozlarda oral antibiyotik ilaçlarla tedavi genellikle işe yarar. Doktorunuz, enfeksiyondan sorumlu başka bir bakteri türü belirlemediyse, Staphylococcus aureus’a karşı oral antibiyotik reçete edilir.

Bakteriler yaygın olarak kullanılan antibiyotiklere karşı gittikçe daha fazla dirençli olduklarından, doktorunuz bir kültür oluşturmak için enfeksiyondan bir örnek alabilir. Bu çalışma olasılığı en yüksek olan antibiyotiğin seçiminde gereklidir.

kemik iltihabının nedeni olarak mantar enfeksiyonu şüphesi varsa, o zaman antifungal bir ilaç reçete edilebilir.

Eğer osteomiyelit çok şiddetli ise, önce damar içi antibiyotik almak ve daha sonra enfeksiyon kontrol altına alındıktan sonra oral antibiyotik haplarına geçmeniz gerekebilir. İnsanlar genellikle 4-6 haftalık tedaviye ihtiyaç duyan, tekrarlayan enfeksiyonlar veya spinal omurların enfeksiyonları hariç olmak üzere, 6 ila 8 hafta sürer.

Ciddi enfeksiyonlar için, irin birikmesinin ameliyatla drenajı gerekebilir. Enfeksiyonun çevredeki yumuşak dokudan yayılması halinde, ölü doku ve kemik cerrahi ile çıkarılır ve antibiyotik verilmeden önce aşılama ile alan sağlıklı kemik, kas veya deri ile doldurulur.

Yapay ekleme bulaşırsa, cerrahi olarak çıkarılmalı ve değiştirilmelidir. Antibiyotikler genellikle ameliyattan önce ve sonra verilir. Nadir durumlarda, enfeksiyon tedavi edilmeyebilir ve enfekte ekstremitenin ampüte edilmesi veya eklemin ameliyatla kaynaşması gerekebilir.

Bazen diyabet nedeniyle ayak ülserleri (zayıf dolaşımın neden olduğu enfeksiyonlar) ayakların kemiklerine yayılabilir. Bu enfeksiyonların tek başına antibiyotiklerle tedavi edilmesi genellikle zordur ve bazen enfekte kemik cerrahi olarak çıkarılmalıdır. Bu, diyabetli kişilerin ayaklarının bakımını yapmaları gerektiğini ve kan şekerini normal aralıklarda tutmak için diyetlerini ve tedavi planlarını takip etmelerinin en nedenlerinden biridir. Diyabet kontrol edilmezse, ülser ve kemik iltihabı iyileşemez, bu da ampütasyonlara yol açabilir.

 

 

Paylaşın

Kafatası ve omurga yaralanmaları nedir? İlkyardım

Potansiyel olarak ciddi olabilecek kafatası ve omurga yaralanmaları; kafatası ve omurgada dışardan gelen bir darbeyle oluşan kırılma durumudur. Kafatası ve omurga yaralanmalarının semptomları, spesifik yaralanma tipine bağlı olarak değişir.

Bir kırığı görmek her zaman kolay değildir. İlkyardım ve tedavi, kırığın ciddiyetine bağlıdır.

Kafatası ve omurga yaralanmaları neden önemlidir?

Darbenin şiddetine bağlı olarak kafatası boşluğunda yer alan merkezi sinir sistemi etkilenebilir. Bel kemiğindeki yaralanmalarda omurgada ani sıkışma ya da ayrılma meydana gelebilir. Bunun sonucunda sinir sistemi etkilenerek bazı olumsuz sonuçlar oluşabilir. Trafik kazalarında ölümlerin % 80’i kafatası ve omurga yaralanmalarından olmaktadır.

Kafatası yaralanmaları çeşitleri nelerdir?

Saçlı deride yaralanmalar: Saç derisi kafatası yüzeyi üzerinde kolaylıkla yer değiştirebilir ve herhangi bir darbe sonucu kolayca ayrılabilir. Bu durumda çok fazla miktarda kanama olur, bu nedenle öncelikle kanamanın durdurulması gereklidir.

Kafatası, beyin yaralanmaları:

Kafatası kırıkları: Kafatası kırıklarında beyin zedelenmesi, kemiğin kırılmasından daha önemlidir. Bu nedenle beyin hasarı bulguları değerlendirilmelidir.

Yüz yaralanmaları: Ağız ve burun yaralanmalarında solunum ciddi şekilde etkilenebilir ve duyu organları zarar görebilir. Bir yüz yaralanması sonucunda burun, çene kemiği kemiklerinde yaralanma görülebilir.

Omurga (bel kemiği) yaralanmaları: En çok zarar gören bölge bel ve boyun bölgesidir ve çok ağrılıdır. Kazalarda en çok boyun etkilenir.

Kafatası ve omurga yaralanmalarının nedenleri nelerdir?

  • Yüksek bir yerden düşme
  • Baş ve gövde yaralanması
  • Otomobil ya da motosiklet kazaları
  • Spor ve iş kazaları
  • Yıkıntı altında kalma

Kafatası ve omurga yaralanmalarında belirtiler nelerdir?

  • Bilinç düzeyinde değişmeler, hafıza değişiklikleri ya da hafıza kaybı
  • Başta, boyunda ve sırtta ağrı
  • Elde ve parmaklarda karıncalanma ya da his kaybı
  • Vücudun herhangi bir yerinde tam ya da kısmi hareket kaybı
  • Baş ya da bel kemiğinde şekil bozukluğu
  • Burun ve kulaktan beyin omurilik sıvısı ve kan gelmesi
  • Baş, boyun ve sırtta dış kanama
  • Sarsıntı
  • Denge kaybı
  • Kulak ve göz çevresinde morluk

Ancak, hastada hiçbir belirti yoksa bile;

  • Yüz ve köprücük kemiği yaralanmaları
  • Tüm düşme vakaları
  • Trafik kazaları
  • Bilinci kapalı tüm hasta / yaralılar kafa ve omurga yaralanması olarak var sayılmalıdır

Kafatası ve omurga yaralanmalarında ilkyardım nasıl olmalıdır?

  • Bilinç kontrolü yapılır
  • Yaşam bulguları değerlendirilir
  • Hemen tıbbi yardım istenir (112)
  • Bilinci açıksa hareket etmemesi sağlanır
  • Her hangi bir tehlike söz konusu ise düz pozisyonda sürüklenir
  • Baş-boyun-gövde ekseni bozulmamalıdır
  • Yardım geldiğinde sedyeye baş-boyun-gövde ekseni bozulmadan alınmalıdır
  • Taşınma ve sevk sırasında sarsıntıya maruz kalmaması gerekir
  • Tüm yapılanlar ve hasta/yaralı hakkındaki bilgiler kaydedilmeli ve gelen ekibe bildirilmelidir
  • Asla yalnız bırakılmamalıdır

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın