Hipertansiyon İçin Sekiz Risk Faktörü Ve Önlenmesi

Yüksek tansiyon veya hipertansiyon, kişinin kan basıncı ölçümünün 130/80 mmHg olması durumudur. Bu durum aynı zamanda yüksek tansiyonun birnci evresi olarak da bilinir. İkinci evre hipertansiyon, kan basıncı ölçümünün 140/90 mmHg veya daha yüksek olmasıyla karakterizedir. 

Haber Merkezi / Uluslararası Kardiyoloji Hipertansiyon Dergisi’ne göre, dünya genelinde yaşayan insanların neredeyse üçte biri hipertansiyon hastası olduğunun farkında değil. Bunun nedeni ise, yüksek tansiyonun genellikle herhangi bir belirti göstermemesidir. Bu nedenle bu hastalığa genellikle “sessiz katil” denir.

İşte hipertansiyonun bazı olası belirtileri:

Şiddetli baş ağrıları,
Burun kanamaları,
Yorgunluk ve uyuşukluk,
Görme sorunları,
İdrarda kan,
Nefes darlığı,
Göğüs ağrısı,
Düzensiz kalp atışı,
Nöbetler.

Yüksek tansiyonun atardamar duvarlarına aşırı baskı yapması, kan damarlarına ve organlara zarar verebilir. Kontrol altına alınamayan kan basıncı ne kadar yüksekse, hasarın boyutu da o kadar büyük olur. Yüksek tansiyonun yol açabileceği bazı komplikasyonlar şunlardır:

Hipertansiyon böbrek hasarına, böbrek kan damarlarının daralmasına veya zayıflamasına neden olabilir.

Hipertansiyon gibi görme sorunları göz damarlarının kalınlaşmasına, daralmasına veya yırtılmasına neden olabilir.

Metabolik sendrom, metabolik bozuklukların bir grubudur.

Demans, atardamarların daralması veya tıkanması sonucu beyne giden kan akışını kısıtlayabilir.

Anevrizma. Artan kan basıncı, kan damarlarını zayıflatıp genişleterek anevrizma oluşumuna neden olabilir.

Kalp krizi veya felç; hipertansiyon, kan damarlarının sertleşmesine ve kalınlaşmasına neden olarak kalp krizi ve felce yol açabilir.

Kalp yetmezliği. Yüksek tansiyon ayrıca kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur, bu da kalp odacığının duvarlarının kalınlaşmasına ve sonunda kalp yetmezliğine yol açabilir .

Hipertansiyon risk faktörleri: 

Hipertansiyon için bilmeniz gereken birkaç risk faktörü şunlardır:

Yaşlılık: Yaşlandıkça yüksek tansiyon riski artar. Erkeklerde 64 yaşına kadar hipertansiyon görülme olasılığı daha yüksekken, kadınlarda 65 yaşından sonra yüksek tansiyon görülme olasılığı daha yüksektir.

Aile geçmişi: Aynı rahatsızlığa sahip bir ebeveyniniz veya kardeşiniz varsa, yüksek tansiyona sahip olma olasılığınız daha yüksektir. Sağlıksız bir yaşam tarzıyla birlikte hipertansiyon riski artabilir ve kötüleşebilir.

Yüksek tuz alımı: Besin alımının düşük olması ve tuzlu veya yüksek sodyumlu besinlerin tüketilmesi vücudun su tutmasına ve damarlara sıvı çekmesine neden olarak yüksek tansiyona yol açabilir.

Düşük potasyum alımı: Hipertansiyon için bir diğer risk faktörü de potasyum açısından zengin gıdaların yetersiz tüketimidir. Çünkü potasyum, vücut hücrelerindeki tuz dengesini sağlamada hayati önem taşır. Potasyum açısından zengin gıdalar arasında muz, kuru üzüm, hurma, mantar, patates, tatlı patates ve yeşil sebzeler bulunur.

Fiziksel aktivite eksikliği: Fiziksel olarak hareketsiz olmak veya tembelce egzersiz yapmak kilo alımına yol açarak yüksek tansiyon riskini artırabilir. Ayrıca, hareketsiz bireylerin kalp atış hızları daha yüksek olma eğilimindedir.

Sigara içmek: Sigaralardaki kimyasalların kan damarı duvarlarına zarar verdiği ve kan damarlarının daralmasına neden olduğu bilinmektedir. Kan basıncının yükselmesine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Aşırı alkol tüketimi de yüksek tansiyonu tetikleyebilir.

Yüksek stres seviyeleri: Yüksek stres seviyeleri, bireylerin sigara, aşırı alkol tüketimi, fiziksel aktivite ve egzersiz eksikliği gibi sağlıksız alışkanlıklara yönelmesine neden olur. Bu alışkanlıklar aynı zamanda hipertansiyon riskini de artırabilir.

Belirli sağlık koşulları: Sağlıksız bir yaşam tarzının yanı sıra, altta yatan sağlık sorunları nedeniyle de yüksek tansiyon ortaya çıkabilir. Hipertansiyon için risk faktörü olarak kabul edilebilecek bazı durumlar şunlardır:

Gebelik,
Obezite veya aşırı kilolu olmak,
Uyku apnesi,
Böbrek hastalığı.

Hipertansiyon riski nasıl belirlenir?

Hipertansiyon riskiniz olup olmadığını belirlemek için kullanabileceğiniz en az dört yöntem vardır:

Düzenli kan basıncı ölçümü: Tansiyonunuzu düzenli olarak ölçmek, hipertansiyon riskini izlemenin etkili bir yoludur. Normalde normal bir tansiyon değeri 120/80 mmHg’nin altındadır. Tansiyonunuz sürekli olarak bu değerlerin üzerindeyse, hipertansiyon riskiniz olabilir.

Sağlık puanı değerlendirmesi: Hipertansiyon sağlık puanı, bir kişinin hipertansiyon geliştirme riskini veya yaşadığı hipertansiyon rahatsızlığının şiddetini değerlendirmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu sağlık puanı, kan basıncı, tıbbi geçmiş, yaşam tarzı ve hipertansiyonla ilişkili diğer faktörler gibi çeşitli faktörler göz önünde bulundurularak elde edilir.

Doktora danışma: Hipertansiyon riskinin varlığını veya yokluğunu belirlemenin bir yolu da doktora danışmak olabilir. Doktor, konsültasyon sırasında genellikle aşağıdaki gibi belirli sorular soracaktır:

Sağlık ve aile geçmişi,
Beslenme ve günlük yaşam tarzı,
Belirti ve bulgular.

Genomik test: Atabileceğiniz bir diğer adım ise genomik testlerden, özellikle TENSrisk testinden geçmektir.

Bu inceleme, hipertansiyonla ilişkili genetik profillere ve hipertansiyonla ilişkili obezite, lipid metabolizması bozuklukları ve kronik böbrek hastalığı gibi durumlara dayanarak riski belirlemeye yardımcı olur.

Hipertansiyon nasıl önlenir?

Yüksek tansiyonu önlemenin ilk adımı, sağlıklı bir yaşam tarzını sürekli olarak benimsemektir. Bu, sağlıklı bir beslenme düzenini sürdürerek ve günlük sağlıklı alışkanlıklar uygulayarak yapılabilir.

Sağlıklı beslenme: Yüksek tansiyonu kontrol altına almak ve yönetmek için DASH (Hipertansiyonu Durdurmak İçin Beslenme Yaklaşımları) beslenme planını izleyin.

Sağlıklı alışkanlıklar: Sağlıklı beslenme düzeninin yanı sıra hipertansiyonu önlemek için aşağıdaki alışkanlıklar da önemlidir:

Düzenli egzersiz veya fiziksel aktivite yapın,
İdeal vücut ağırlığınızı koruyun ve fazla kilolu veya obezseniz kilo verin,
Sigaradan uzak durun ve alkol tüketimini sınırlayın,
Stresi etkili bir şekilde yönetin,
Yetişkinler için en az 7 saat olmak üzere yeterli dinlenme sağlayın.

Not: Yukarıdaki açıklamaları anladıktan sonra, yüksek tansiyonu hafife almamak önemlidir. Hipertansiyon risk faktörlerini ne kadar erken tespit ederseniz, durumun kötüleşmesini önlemek için o kadar erken önlem alabilirsiniz.

Paylaşın

Alışkanlıklar Ve Yaşlanma Kanser Riskini Nasıl Etkiler?

Kanserin ne kadarının alışkanlıklar veya çevresel faktörlerden, ne kadarının ise yaşlanma veya genlerdeki rastgele değişikliklerin sonucu olduğu merak edilen konuların başında geliyor.

Haber Merkezi / İşte bu faktörlerin kanser riskine olan etkileri:

Alışkanlıklar:

Sigara ve tütün kullanımı: Sigara ve tütün kullanımı, Akciğer, ağız, boğaz ve pankreas kanseri gibi birçok kanser türüyle doğrudan bağlantılıdır. Sigara, kanser vakalarının yaklaşık yüzde 30’undan sorumludur.

Beslenme: İşlenmiş gıdalar, kırmızı et ve şekerli içeceklerin fazla tüketimi kolorektal, meme ve karaciğer kanseri riskini artırabilir. Buna karşın, sebze, meyve ve tam tahıl ağırlıklı beslenme riski azaltabilir.

Fiziksel aktivite: Düzenli egzersiz, meme, kolon ve endometrium kanseri riskini düşürebilir. Hareketsiz yaşam tarzı ise kanser riskini artırabilir.

Alkol tüketimi: Aşırı alkol tüketimi, karaciğer, meme, ağız ve yemek borusu kanseri riskini artırabilir.

Obezite: Fazla kilolu olmak, meme, kolorektal, pankreas ve böbrek kanseri gibi birçok kanser türüyle ilişkilidir.

Yaşlanma

Hücresel hasar birikimi: Yaş ilerledikçe, DNA’da biriken hasarlar ve onarım mekanizmalarının zayıflaması kanser riskini artırabilir. Çoğu kanser 50 yaşından sonra daha sık görülür.

Bağışıklık sistemi zayıflığı: Yaşla birlikte bağışıklık sistemi zayıflar, bu da kanser hücrelerini tespit etme ve yok etme yeteneğini azaltabilir.

Kronik iltihap: Yaşlanmayla artan kronik iltihap, kanser gelişimini teşvik edebilir.

Çevresel faktörler:

Radyasyon maruziyeti: UV ışınları (güneş, solaryum) cilt kanserine, iyonize radyasyon (X-ışınları, radon gazı) ise akciğer ve diğer kanserlere neden olabilir.

Kimyasal maddeler: Asbest (mezotelyoma), benzen (lösemi) ve pestisitler gibi kimyasallar kanser riskini artırabilir.

Hava ve su kirliliği: Partikül madde, ağır metaller ve içme suyundaki kirleticiler (ör. arsenik) kanser riskini yükseltebilir.

Enfeksiyonlar: HPV (rahim ağzı kanseri), hepatit B/C (karaciğer kanseri) ve Helicobacter pylori (mide kanseri) gibi mikroorganizmalar kanserle ilişkilidir.

Genetik faktörler

Kalıtsal mutasyonlar: BRCA1/BRCA2 (meme ve yumurtalık kanseri), Lynch sendromu (kolorektal kanser) gibi gen mutasyonları yüksek risk oluşturur.

Aile öyküsü: Ailede kanser öyküsü, genetik yatkınlık veya ortak çevresel faktörler nedeniyle riski artırabilir.

Genetik polimorfizmler: Bazı gen varyasyonları, çevresel faktörlere karşı hassasiyeti artırarak kanser riskini dolaylı olarak etkileyebilir.

Paylaşın

Tip 5 Diyabet Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Genellikle tip 1 ve tip 2 diyabet bilinmektedir. Ancak son zamanlarda yeni bir terim daha dikkat çekmeye başladı: tip 5 diyabet. Tip 5 diyabet, yetersiz beslenmeye bağlı bir diyabet türüdür.

Haber Merkezi / Tip 5 diyabet, Yetersiz Beslenmeye Bağlı Diyabet (MRDM) olarak da bilinmektedir.

Tip 5 Diyabetin Nedenleri

Tip 1 (otoimmün yanıtla tetiklenir) ve tip 2’nin (insülin direnciyle oluşur) aksine, tip 5 diyabet uzun süreli temel besin eksikliğinden kaynaklanır.

Vücut yeterli besin alamadığında zamanla insülin üretimi bozulur. Bu durum, kan şekeri seviyelerinin giderek artmasına ve kontrol edilmesinin zorlaşmasına neden olur.

Tip 5 Diyabet Belirtileri

Aşırı susuzluk,
Sık idrara çıkma,
Açıklanamayan kilo kaybı,
Kronik yorgunluk,
Bulanık görme,
Yavaş iyileşen yaralar.

Ayrıca, tip 5 diyabetli çocuklarda sindirim enzimi üretiminin azalmasıyla ilgili semptomlar görülebilir, bu nedenle kısmen sindirilmiş yiyecekler sindirim sisteminde kalır. Bu durum karın ağrısı, şişkinlik ve ishal gibi çeşitli semptomlara neden olabilir.

Tip 5 Diyabet Teşhisi ve Tedavisi

Ancak doktorlar tip 5 diyabetin teşhisi için aşağıdaki destekleyici testleri önerebilirler:

Açlık kan şekeri testi,
HbA1c testi,
Pankreas fonksiyon testi,
Beslenme durumu değerlendirmesi.

Test sonuçları tip 5 diyabet tanısı doğrularsa, tedavi ilaç tedavisi ve beslenme düzenlemesinin bir kombinasyonunu içerebilir.

Antidiyabetik ilaçlar, pankreasın insülin üretmesine yardımcı olmayı ve vücudun bu hormona verdiği yanıtı artırmayı amaçlar.

Bu arada sağlıklı ve besleyici bir beslenme düzeninin benimsenmesi ve gerekli besin takviyelerinin sağlanmasıyla beslenmede iyileşme sağlanır.

Paylaşın

Folik Asit Açısından Zengin Meyveler

Folik asit (folat), vücut için önemli olan bir B vitamini türüdür. Folik asit, kan hücreleri, cilt, saç ve tırnaklar gibi yeni hücrelerin oluşumuna yardımcı olur.

Haber Merkezi / Folik asit eksikliğinin belirtileri arasında kansızlık, yorgunluk, kas güçsüzlüğü, baş ağrısı veya bayılacakmış gibi hissetme, soluk cilt, çarpıntı ve nefes darlığı bulunur.

İşte folik asit açısından zengin meyveler:

Portakal: Portakal, vücudunuzun bağışıklık sistemine fayda sağlayan folik asit ve C vitamini içerir. Portakalın 100 gramında yaklaşık 30 mikrogram folat bulunur.

Greyfurt: Folat içermesinin yanı sıra, greyfurt naringin ve narirutin de içerir. Her iki bileşen de, folik asidin bağışıklığı güçlendirme işlevine yardımcı olabilecek anti – enflamatuar özelliklere sahiptir.

Greyfurtun (230 gram) içindeki folat miktarı yaklaşık 29,9 mikrogramdır.

Limon: Limon, folik asit içeren bir diğer turunçgil meyvesidir. Limonun (100 gramda) folik asit miktarı yaklaşık 20 mikrogramdır. Limonun ayrıca bağışıklık sistemi için aynı faydaları sağlayan C vitamini içerdiği de bilinmektedir.

Mango: Mango oldukça yüksek folik asit içeriğine sahiptir. Mangodaki folik asit içeriği (100 gram başına) 60 ila 138 mikrogram arasında değişir. En küçük ve olgunlaşmamış mangoda daha yüksek folat içeriği bulunur.

Guava: Guavadaki folik asit içeriği 91 ila 92,98 mikrogram (100 gramda) arasında değişmektedir.

Papaya: Papaya, folik asit açısından zengin tropikal bir meyvedir. Toplam folat içeriği 61,6 ila 64,61 mikrogram arasındadır. Papaya, folik asidin yanı sıra vitaminler açısından da zengindir. A, C, E ve K vitaminlerini içerir.

Jak meyvesi: Jak meyvesinde yaklaşık 51,1 – 53,27 mikrogram folat bulunur. Ancak bu oran, meyvenin olgunlaşmış veya olgunlaşmamış olmasına bağlı olarak değişebilir.

Avokado: Yaklaşık 50 gram (üçte biri) avokado 44,5 mikrogram folat içerir. Avokado ayrıca K vitamini ve bakır gibi vitamin ve mineraller açısından da zengindir.

Paylaşın

Dikkat Edilmesi Gereken Prediyabet Belirtileri

Alışılmadık derecede yorgun, sürekli susamış veya yemek yedikten sonra bile aç hissettiniz mi? Eğer öyleyse, bunlar göz ardı edilmemesi gereken prediyabetin uyarı işaretleri olabilirler.

Haber Merkezi / Prediyabet, kan şekerinin normalden yüksek olduğu ancak tip 2 diyabet olarak sınıflandırılacak kadar yüksek olmadığı bir durumdur.

İşte prediyabetin dikkat edilmesi gereken dokuz yaygın belirtisi:

Aşırı yorgunluk: Prediyabetin belirtilerinden biri, belirgin bir sebep olmaksızın alışılmadık derecede yorgun hissetmektir. Bu durum, kan şekeri kullanımının bozulması nedeniyle hücrelerinizin yeterli enerji alamaması durumunda ortaya çıkabilir.

Sık susama: Bol sıvı tüketmenize rağmen sürekli susuyorsanız, bu prediyabet belirtisi olabilir. Yüksek kan şekeri seviyeleri, vücudunuzun fazla şekeri idrar yoluyla atmaya çalışmasına neden olur.

Sık idrara çıkma: Artan susuzlukla bağlantılı olarak, özellikle geceleri daha sık tuvalete gittiğinizi fark edebilirsiniz. Bu, genellikle gözden kaçan prediyabetin erken belirtilerinden biridir.

Vücut kıvrımlarında koyulaşmış cilt: Boyun, koltuk altı veya kasık gibi bölgelerdeki koyu veya kalınlaşmış cilt lekeleri (akantozis nigrikans olarak bilinir) insülin direncinin ve prediyabetin erken bir belirtisi olabilir.

Bulanık görme: Görüşünüz aniden bulanıklaşırsa, sadece göz yorgunluğunu suçlamayın. Bu durum, prediyabetin yaygın bir belirtisi olan kan şekeri seviyelerindeki dalgalanmalardan kaynaklanıyor olabilir.

Kilo alımı veya kilo vermede zorluk: Özellikle kilo alımınız göbek çevresinde yoğunlaşıyorsa, karın yağlanmasının prediyabetin önemli bir sorunu olan insülin direnciyle güçlü bir bağlantısı vardır.

Ruh hali değişimleri: Kan şekeri dalgalanmaları sinirlilik, kaygı veya odaklanma sorunu gibi duygusal dengesizliklere yol açabilir.

Yemek yedikten sonra bile açlık hissi: Vücudunuz yeterli glikozu düzgün bir şekilde işleyemediğinde, yemek yemenize rağmen açlık sinyalleri gönderebilir. Bu da prediyabetin yanlış anlaşılan bir başka belirtisidir.

Yavaş iyileşen yaralar: Prediyabetin sıklıkla gözden kaçan bir belirtisi, yaraların yavaş iyileşmesidir. Kötü kan şekeri kontrolü, vücudun etkili bir şekilde onarım yapma yeteneğini olumsuz etkileyebilir.

Paylaşın

Yeterli Protein Alınıp Alınmadığı Nasıl Anlaşılır?

Protein, kasları ve diğer vücut yapılarını oluşturmaya ve korumaya yardımcı olan temel bir makro besindir. Alınan günlük kalorinin en az yüzde 20’si ila yüzde 35’inin protein olması önerilir.

Haber Merkezi / Protein denilince akla ilk et gelebilir. Ancak protein, tam tahıllar, fasulye ve mercimek, kuruyemişler, tohumlar ve hatta bazı sebzeler gibi birçok bitki bazlı gıdada da bulunur.

İşte yeterli oranda protein alınıp alınmadığını anlamak için birkaç ipucu:

Fiziksel ve sağlıkla ilgili işaretler:

Yetersiz protein alımı bazı fiziksel ve sağlıkla ilgili belirtilerle kendini gösterebilir:

Kas kaybı veya zayıflığı: Protein, kas dokusunun yapı taşıdır. Yetersiz protein alımı kas kütlesinde azalmaya ve güçsüzlüğe neden olabilir.

Yorgunluk ve enerji düşüklüğü: Protein, enerji metabolizmasında rol oynar. Sürekli yorgunluk, protein eksikliğinin bir işareti olabilir.

Saç, cilt ve tırnak problemleri: Protein eksikliği saç dökülmesi, kırılgan tırnaklar ve kuru, pullanan bir cilt gibi sorunlara yol açabilir.

Bağışıklık sisteminde zayıflık: Sık hastalanma veya enfeksiyonlara karşı dirençte azalma, protein eksikliğinin göstergesi olabilir.

Ödem: Vücutta sıvı birikmesi (özellikle bacaklarda veya ellerde şişme), ciddi protein eksikliğinde (örneğin, albümin düşüklüğünde) görülebilir.

Yavaş yara iyileşmesi: Protein, doku onarımı için gereklidir. Yetersiz protein alımı, yaraların yavaş iyileşmesine neden olabilir.

Günlük protein ihtiyacını hesaplama:

Yeterli protein alınıp alınmadığını anlamak için günlük protein ihtiyacı hesaplanabilir:

Genel kural: Yetişkinler için önerilen günlük protein alımı, vücut ağırlığının her kilogramı için 0.8-1.2 gram arasındadır. Aktif bireyler, sporcular veya yaşlılar için bu miktar 1.2-2.0 gram/kg arasında olabilir.

Örnek: 70 kg bir kişi için günlük protein ihtiyacı yaklaşık 56 – 84 gram (genel popülasyon için) veya 84 – 140 gram (aktif bireyler için).

Hamilelik, emzirme, ağır egzersiz, hastalık veya iyileşme süreçlerinde protein ihtiyacı artabilir.

Beslenme takibi: Günlük tüketilen yiyecekler kaydedilerek protein alımı takip edilebilir.

Laboratuvar testleri:

Serum albümin ve total protein seviyeleri: Kan testleriyle vücuttaki protein durumu ölçülebilir.

Prealbümin veya transferrin testleri: Daha kısa vadeli protein eksikliğini tespit etmek için kullanılabilir.

Tam kan sayımı (CBC): Genel sağlık durumunu ve beslenme eksikliklerini değerlendirmek için yardımcı olabilir.

Performans ve hedeflere göre değerlendirme:

Spor performansı: Eğer spor yapıyorsanız ve kas gelişimi durmuşsa veya performansınız düşüyorsa, protein alımınız yetersiz olabilir.

Kilo kontrolü: Protein, tokluk hissi sağlar. Sürekli açlık hissi, protein eksikliğinden kaynaklanabilir.

Paylaşın

Vücuttaki Değişiklikler Bunamanın İşaretleri Olabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, demans (bunama) hastalığına yakalanan kişilerin teşhis konulmadan yıllar önce kilo vermeye ve bel çevrelerinin incelmeye başladığını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırmada, bu kişilerde, demans tespiti konulmadan önce “iyi” kolesterol olarak bilinen kolesterolün de daha yüksek olduğu belirtildi.

Avustralya’daki Monash Üniversitesi’nden Dr. Zimu Wu liderliğindeki araştırma, JAMA Network Open’da yayınlandı. Araştırmada, yaşlı yetişkinler üzerinde yapılan ve Aspirin’in Yaşlılarda Olayları Azaltma (ASPREE) adlı çalışmadan elde edilen veriler kullanıldı.

Bilim insanları, araştırmada iki yaşlı yetişkin grubunu karşılaştırdılar. Birinci grupta daha sonra demans teşhisi konulan 1.078 kişi yer alırken, ikinci grupta demans teşhisi konulmayan 4.312 kişi vardı.

Araştırmanın sonuçları, demans hastalığına yakalanan kişilerin, teşhis konulmasından yedi yıl öncesine kadar daha düşük vücut ağırlığına ve daha ince bel ölçüsüne sahip olduğunu gösterdi. Bu fiziksel değişiklikler, teşhisten önceki on yılda daha da belirgin hale geldi.

Bu durum, sağlıklı görünen yaşlı yetişkinlerde bile, belirgin bir sebep olmadan kilo vermenin, beynin değişmeye başladığının erken bir işareti olabileceğini düşündürüyor.

Araştırma ayrıca, demans hastalığına yaklanaan kişilerin, genellikle “iyi” kolesterol olarak adlandırılan yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) seviyelerinin, teşhislerinden beş yıl öncesine kadar daha yüksek olduğunu buldu.

Bilim insanları, araştırmada kan basıncı ve kandaki yağ seviyelerini de incelediler. Demans hastalığına yakalanan kişilerde, teşhisten önceki on yıl boyunca sistolik kan basıncı ve kandaki bir tür yağ olan trigliserit seviyeleri daha düşüktü.

Yüksek trigliserid düzeyleri genellikle kalp sorunlarıyla ilişkilendirilirken, bu araştırma çok düşük düzeylerin demans riskiyle bağlantılı olabileceğini öne sürüyor.

Araştırmacılar, bu bulguların doktorların demans geliştirme olasılığı daha yüksek olan kişileri tespit etmelerine yardımcı olabileceğine düşünüyorlar. Araştırma, bunamanın sadece beyin hastalığı olmadığı fikrini destekliyor.

Paylaşın

Kahve, Kalp Sağlığını Desteklemek İçin Nasıl İçilir?

Semmelweis Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma, günde üç fincana kadar kahve içmenin kalbi koruyabileceği,  felç ve ölümcül kalp hastalığı riskini azaltabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırma, dünyanın en popüler içeceklerinden biri olan kahvenin uzun vadeli faydalarına dair yeni bakış açıları sunuyor.

Araştırmada, İngiltere Biyobankası’ndan yaklaşık yarım milyon katılımcının verileri 10 ila 15 yıl boyunca takip edildi. Araştırmanın başlangıcında, yarısından fazlası kadın ve ortalama yaşları 56 olan katılımcıların hiçbirinin kalp hastalığı yoktu.

Araştırmacılar, katılımcıları günlük kahve tüketimlerine göre üç gruba ayırdılar: Hiç kahve içmeyenler (Yüzde 22), az – orta düzeyde kahve içenler (Yüzde 58), ve çok tüketenler (Yüzde 20), günde 3 fincandan fazla kahve içenler.

Araştırmanın sonuçları, özellikle az ve orta düzeyde kahve içenler için umut vericiydi. Kahve içmeyenlere kıyasla, bu gruptaki kişilerin herhangi bir nedenden ölme riski yüzde 12, kalp hastalığından ölme riski yüzde 17 ve felç geçirme riski yüzde 21 daha düşüktü.

Günde üç fincandan fazla kahve tüketenlerde bile kalp sorunları veya ölüm riskinde artış görülmedi.

Araştırmada ayrıca kahvenin kalbi nasıl etkileyebileceği daha derinlemesine incelendi. Araştırmacılar, kalp sağlığını değerlendirmek için oldukça hassas bir araç olan kardiyak manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanarak 30 binden fazla katılımcıdan oluşan bir alt grubu incelediler.

Araştırma, düzenli olarak kahve içenlerin, içmeyenlere kıyasla daha sağlıklı kalplere sahip olduğunu ortaya koydu. Bu, kahvenin yaşlanmanın kalp üzerindeki etkilerini dengelemeye yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Kahvenin içeriğindeki antioksidan ve anti – inflamatuar maddeler gibi bileşiklerin kalp damar sağlığının korunmasında rol oynayabileceği düşünülüyor.

Paylaşın

Goblin Modu Nedir? Psikolojik Etkileri

Goblin modu, toplumsal normları, beklentileri veya mükemmeliyetçiliği umursamadan, tamamen özgür, dağınık, kendi zevklerine odaklanan ve biraz da kaotik bir şekilde davranmayı ifade eder.

Haber Merkezi / Bu mod, genellikle öz bakım eksikliği, rahatlık arayışı ve “kendin olma” halini abartılı bir şekilde kucaklamayı içerir.

Örnek davranışlar: Evde pijamalarla gün geçirmek, dağınık bir ortamda yaşamak. Toplumun “şık” veya “düzenli” olma baskısına aldırmadan, içinden geldiği gibi davranmak. Fast food yemek, saatlerce dizi izlemek veya plansızca takılmak.

Terim, ilk olarak 2009 civarında internet kültüründen ortaya çıktı, ancak 2022 yılında pandeminin getirdiği yorgunluk ve toplumsal baskılara tepki olarak popülerleşti. Bireyler, sürekli üretken veya “mükemmel” olma baskısından sıyrılarak, “goblin modu”na geçmeyi bir tür özgürleşme olarak gördü.

Örnek Cümle: “Bugün goblin modundayım, bütün gün koltukta patates cipsi yiyip eski filmler izleyeceğim.

Goblin modunun psikolojik etkileri:

Goblin modunun psikolojik etkileri, bireyin bu yaşam tarzını nasıl benimsediğine ve bağlamına bağlı olarak hem olumlu hem de olumsuz olabilir.

Olumlu psikolojik etkiler:

Stres azaltma ve özgürleşme: Goblin modu, toplumsal baskılardan (mükemmel görünme, sürekli üretken olma) kurtulmayı temsil eder. Bu, bireylerin kendilerini özgür hissetmesine ve “olması gerektiği gibi” davranma zorunluluğundan uzaklaşmasına olanak tanır.

Psikolojik olarak, bu durum zihinsel yükü hafifletebilir. Örneğin, sürekli düzenli veya “başarılı” olma kaygısı yerine, birey kendi rahatlığına odaklanarak anksiyeteyi azaltabilir.

Öz kabul ve otantiklik: Goblin modu, kişinin “kusurlu” yanlarını kucaklamasını teşvik eder. Bu, öz kabulü artırabilir ve bireyin kendini olduğu gibi sevmesine yardımcı olabilir. Toplumun dayattığı ideallere uymaya çalışmak yerine, kendi arzularına ve ihtiyaçlarına öncelik vermek, özsaygıyı güçlendirebilir.

Yaratıcılık ve spontanelik: Goblin modunun kaotik ve plansız doğası, bazı bireylerde yaratıcı düşünceyi teşvik edebilir. Kurallardan uzaklaşmak, yeni fikirler veya alışılmadık çözümler üretmeyi kolaylaştırabilir.

Rahatlama ve öz bakım: Kendi zevklerine odaklanmak (örneğin, sevdiği yiyecekleri yemek, uzun süre dizi izlemek), kısa vadede zihinsel rahatlama sağlayabilir. Bu, özellikle pandemi gibi stresli dönemlerde bir tür kaçış veya “reset” mekanizması olarak işlev görebilir.

Olumsuz psikolojik etkiler:

Motivasyon ve üretkenlikte düşüş: Goblin modu uzun süre devam ettiğinde, bireylerin sorumluluklardan kaçınma eğilimi artabilir. Bu, iş, okul veya kişisel hedeflerde motivasyon kaybına yol açabilir.

Örneğin, sürekli “goblin modunda” kalmak, erteleme (procrastination) davranışını artırabilir ve uzun vadede suçluluk veya yetersizlik hislerine neden olabilir.

Sosyal izolasyon riski: Toplumsal normları tamamen reddetmek, bireyin sosyal ilişkilerini etkileyebilir. Örneğin, dağınık veya umursamaz bir yaşam tarzı, arkadaşlar veya aileyle çatışmalara yol açabilir.

Ayrıca, goblin modu bazen yalnızlığı tercih etmeye dönüşebilir, bu da sosyal bağların zayıflamasına ve depresif hislere neden olabilir.

Zihinsel sağlığa uzun vadeli etkiler:

Goblin modu, öz bakım eksikliğini (örneğin, düzensiz uyku, sağlıksız beslenme) normalleştirirse, bu durum fiziksel ve zihinsel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Örneğin, düzensiz yaşam tarzı kaygı veya depresyon belirtilerini kötüleştirebilir.

Kaotik bir yaşam tarzı, bazı bireylerde kontrol kaybı hissi yaratabilir, bu da kaygıyı artırabilir.

Toplumsal yargı ve suçluluk: Goblin modunu benimseyen bireyler, toplumun “tembel” veya “sorumsuz” olarak damgalama riskiyle karşılaşabilir. Bu dış yargılar, bireyin kendine yönelik suçluluk veya utanç hissetmesine yol açabilir.

Bağlama göre değişen etkiler:

Kısa ve uzun vadeli: Goblin modu, kısa vadede özgürleştirici ve rahatlatıcı olabilir, ancak uzun vadede disiplin eksikliği veya öz bakım ihmali gibi sorunlara yol açabilir.

Bireysel farklılıklar: Psikolojik etkiler, kişinin kişilik yapısına, yaşam koşullarına ve zihinsel sağlık durumuna bağlı olarak değişir. Örneğin, dışa dönük bireyler goblin modunu daha eğlenceli bulabilirken, kaygıya yatkın bireyler için bu mod kaotik ve stresli olabilir.

Kültürel faktörler: Toplumların üretkenlik ve düzen konusundaki beklentileri, goblin modunun nasıl algılandığını etkiler. Kolektivist kültürlerde (örneğin, Türkiye gibi), bu mod daha fazla eleştirilebilir ve bireyde dışlanma korkusu yaratabilir.

Psikolojik denge için öneriler:

Dengeyi bulmak: Goblin modunu bir rahatlama aracı olarak kullanmak, ancak tamamen kontrolsüz bir yaşam tarzına dönüşmesini önlemek için sınırlar koymak önemlidir. Örneğin, haftanın belirli günlerinde “goblin modu”na izin vermek, diğer günlerde ise sorumluluklara odaklanmak.

Öz farkındalık: Bireyin goblin moduna neden ihtiyaç duyduğunu anlaması (stresten kaçış, toplumsal baskıya tepki vb.) yardımcı olabilir. Bu, modun sağlıklı mı yoksa yıkıcı mı olduğunu değerlendirmeyi sağlar.

Sağlıklı öz bakım: Goblin modunda bile temel ihtiyaçlara (uyku, beslenme, hareket) dikkat etmek, olumsuz etkileri azaltabilir.

Sosyal bağlantılar: Sosyal ilişkileri sürdürmek, goblin modunun izolasyona dönüşmesini önleyebilir.

Paylaşın

Beslenme Kolorektal Kanser Riskini Nasıl Etkiler?

Oxford Üniversitesi’nden bilim insanları tarafından yapılan kapsamlı bir araştırma, tüketilen yiyeceklerin kolorektal kanserine yakalanma riskin büyük ölçüde etkileyebileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Kolorektal kanser, dünyada en sık görülen üçüncü kanser türüdür. Özellikle yüksek gelirli ülkelerde yaygın olmakla birlikte, dünyanın diğer bölgelerinde de vaka sayısı artmaktadır. Artış, beslenme ve yaşam tarzındaki değişikliklerden kaynaklanıyor olabilir; bu da hastalığın yapılan seçimlerden etkilenebileceği anlamına geliyor.

Nature Communications’da yayımlanan araştırmada, İngiltere’de yarım milyondan fazla kadının, yaklaşık 17 yıllık beslenme alışkanlıkları incelendi.

Bilim insanları, kanser riskini nasıl etkilediklerini görmek için 97 farklı yiyecek ve besin maddesini takip ettiler. Ayrıca, belirli yiyeceklerin kansere nasıl yol açabileceği hakkında daha fazla bilgi edinmek için genetik bilgileri kullandılar.

Bilim insanları, kırmızı ve işlenmiş et veya alkol tüketmenin kolorektal kanser riskini artırdığını buldular. Bir kişinin her gün içtiği her 20 gram alkol (yaklaşık iki kadeh) kanser riskini yüzde 15 artıyordu. Günde sadece bir dilim pastırma veya 30 gram kırmızı veya işlenmiş et yemek ise kanser riskini yüzde 8 artırıyordu.

Öte yandan araştırma, bazı yiyeceklerin kolorektal kanser riskini azaltmaya yardımcı olduğunu ortaya koydu. Günde bir bardak süt içmek (300 miligram kalsiyum) kanser riskini yüzde 17 oranında azaltıyordu. Süt ve yoğurt gibi süt ürünleri, kalsiyum açısından zengin oldukları için kanser riskini azaltmada faydalı olduğu görünüyor.

Araştırma ayrıca, yarım dilim tam buğday ekmeği (20 gram tam tahıl) yemenin riski yüzde 10, bir kase kahvaltılık gevrek (40 gram) yemenin riski yüzde 7, günde bir elma (5 gram lif içerir) yemenin  riski yüzde 8, bir kase meyve (200 gram) yemenin ise riski yüzde 10 oranında azalttığını ortaya koydu.

Araştırmada, her gün 100 mikrogram folat almanın kanser riskini yüzde 12, yeterli miktarda C vitamini almanın ise (100 miligram, yaklaşık bir portakaldaki miktar) kanser riskini yüzde 10 oranında azalttığı görüldü.

Paylaşın