“Bezelye Virüsü” Kanserle Mücadelede Oyunun Kurallarını Değiştirebilir

Tümörlere doğrudan enjekte edildiğinde bağışıklık sistemini güçlü bir şekilde tetikleyen ve genellikle kara baklagillerini enfekte eden bir virüs, kanser tedavisi olarak umut vadediyor.

Haber Merkezi / Kaliforniya Üniversitesi’nden bilim insanları, bu zararsız bitki virüsünün vücudun bağışıklık sisteminin, kanser hücrelerini hedef almasına ve yok etmesine nasıl yardımcı olabileceğini keşfettiler.

Araştırmanın sonuçları yakın zamanda Cell Biomaterials dergisinde yayımlandı.

İnek bezelye mozaik virüsü (CPMV) adı verilen virüs, insan hücrelerini enfekte etmiyor; ancak tümörlere doğrudan enjekte edildiğinde bağışıklık sistemini güçlü bir şekilde tetikliyor.

Fareler ve hatta kanserli evcil köpekler üzerinde yapılan araştırmalarda, CPMV’nin tümörlere saldıran bağışıklık hücrelerini başarıyla aktive ettiği ve kanserin yayılmasını önlemeye yardımcı olduğu görüldü.

CPMV, nötrofiller, makrofajlar ve doğal öldürücü hücreler gibi bağışıklık hücrelerini, tümör bölgesine çekiyor ve kanser hücrelerini yok ediyor. CPMV ayrıca, bağışıklık hafızasından sorumlu olan B ve T hücrelerini de uyandırıyor.

Bu, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanımayı öğrenmesi ve bunlarla yalnızca enjeksiyon bölgesinde değil, vücudun diğer bölgelerinde de savaşabileceği anlamına geliyor.

Araştırmanın lideri Dr. Nicole Steinmetz, CPMV’nin bu etkiye sahip olmasının, diğer benzer bitki virüslerinin ise bu etkiye sahip olmamasının şaşırtıcı olduğunu söyledi.

Araştırmada yer alan ekip, bunun nedenini daha iyi anlamak için CPMV’yi, yakından ilişkili bir virüs olan inek bezelyesi klorotik benek virüsü (CCMV) ile karşılaştırdı. Her iki virüs de birbirine benziyor ve insan bağışıklık hücreleri tarafından benzer şekillerde alınıyor, ancak yalnızca CPMV güçlü bir kanser karşıtı tepkiyi tetikliyor.

Araştırmaya konu olan virüsler arasındaki temel fark, CPMV’nin insan bağışıklık hücreleri içindeki davranışında yatmakta. CPMV, hücrelere girdiğinde, uzun zamandır kanserle savaştığı bilinen interferon adı verilen proteinleri aktive ediyor. Erken dönem bazı kanser ilaçları bu proteinlere dayanıyordu.

Bir diğer önemli keşif ise CPMV’nin genetik materyalinin (RNA) hücre içinde nasıl davrandığıydı. CPMV’nin RNA’sı hücrede daha uzun süre kalıyor ve endolizozom adı verilen bir bölüme ulaşarak TLR7 adlı bir sensörü aktive ediyor.

Bu sensör, vücudun virüsleri tespit etmesine ve güçlü bir savunma mekanizmasını tetiklemesine yardımcı oluyor; bu savunma mekanizması aynı zamanda kanserle savaşmaya da yardımcı oluyor. Ancak CCMV’nin RNA’sı bu aşamaya ulaşamıyor.

Paylaşın

Tip 2 Diyabet Hastalarında Kan Şekeri Ölçümü Ne Sıklıkla Yapılmalı?

Vücudun şekeri işleme biçimini etkileyen kronik bir rahatsızlık olan Tip 2 diyabette kan şekeri seviyelerini sağlıklı bir aralıkta tutmak, hastalığın yönetiminin en önemli kısımlarından biridir.

Haber Merkezi / Bu nedenle, sıkça sorulan sorulardan biri de kan şekerinin ne sıklıkla ölçülmesi gerektiğidir. Cevap ise, kişinin tedavi planı, kan şekerinin ne kadar iyi kontrol edildiği ve kişisel sağlık ihtiyaçları gibi çeşitli faktörlere bağlıdır.

Genellikle hemen insülin gerektiren tip 1 diyabetin aksine, tip 2 diyabet hastaları durumlarını diyet, egzersiz ve ağızdan alınan ilaçlarla yönetebilirler. Bazılarının sonunda insüline veya diğer enjekte edilebilir ilaçlara ihtiyacı olabilir.

Kan şekeri testi, vücudun yiyeceklere, egzersize, ilaçlara ve strese nasıl tepki verdiğini anlamaya yardımcı olur.

İnsülin kullanmayan ve kan şekerini iyi kontrol edilen bireyler için doktorlar, kan şekeri seviyelerinin daha seyrek ölçülmesini önerebilirler. Bazı araştırmalar, bu bireyler için haftada bir veya iki kez, hatta ayda birkaç kez kan şekeri ölçümü yapmanın yeterli olabileceğini göstermektedir.

JAMA Internal Medicine’de yayınlanan 2017 tarihli bir araştırma, insülin kullanmayan iyi kan şekerini iyi kontrol edilen hastalarda rutin günlük testlerin kan şekeri kontrolünü iyileştirmediğini ortaya koydu.

Ancak insülin veya kan şekerini düşürebilecek başka ilaçlar kullanan hastalarda daha sık test yapılması gerekebilir. İnsülin kullanan hastaların kan şekerlerini günde birkaç kez test etmeleri önerilmektedir.

Bu, yemeklerden önce, yemeklerden sonra, yatmadan önce ve araba kullanma veya egzersiz gibi aktivitelerden önce test yapılmasını içerebilir. Test, özellikle ilaç değiştirirken, yeni yiyecekler denerken veya hastalık ya da duygusal stresle başa çıkarken önemlidir.

Bazı hastalar sürekli glikoz ölçüm cihazlarından (CGM) da faydalanabilir. Bu cihazlar, gün ve gece boyunca her birkaç dakikada bir kan şekerini ölçerek gerçek zamanlı bilgiler sunmaktadır.

CGM’ler, özellikle sık sık yüksek veya düşük tansiyonu olanlar veya tedavilerine rehberlik edecek daha detaylı bilgi isteyenler için faydalıdır. 

HbA1c, tip 2 diyabetin yönetiminde önemli bir araçtır. Bu test, son iki ila üç aylık kan şekeri seviyelerinin ortalamasını verir. Diyabet hastalarının çoğu, HbA1c değerlerini yılda en az iki kez, tedavi planları değişiyorsa daha sık kontrol ettirmelidirler. 

Bu test, günlük testlerin yerini tutmasa da, genel kontrol hakkında daha geniş bir bakış açısı sağlar.

Kan şekeri hedeflerinin kişiden kişiye değişebileceğini unutmamak da önemlidir. Birçok uzman, genellikle yemeklerden önce 80 ila 130 mg/dL arasında ve yemeklerden iki saat sonra 180 mg/dL’nin altında kan şekeri seviyelerini hedeflemeyi önermektedir.

Ancak bazı kişilerin yaşlarına, sağlık durumlarına veya düşük kan şekeri risklerine bağlı olarak farklı hedefleri olabilir.

Paylaşın

Her İki Dizde Ağrının Nedeni Ne Olabilir?

Diz eklemleri, insan vücudundaki en büyük ve en fazla yük taşıyan eklemler arasındadır. Her iki dizde de sürekli ağrı genellikle kemiklerde, eklemlerde, kaslarda ve damar sistemindeki değişikliklerle ilişkilidir.

Haber Merkezi / Bu durum kadınlarda, yaşlı bireylerde ve ağır fiziksel işlerde çalışanlarda daha yaygındır. Her iki dizde ağrıya aşağıdaki durumlar neden olabilir:

Eklemdeki metabolik süreçlerin bozulması: Artroz veya artrit gibi eklem hastalıklarına, kemik uçlarını kaplayan dokuların bozulması eşlik eder. Bu gibi durumlarda, hareket sırasında dizde basınç, çıtırtı, ağrı ve ağırlık hissi oluşabilir.

Kalsiyum ve tuz birikimi: Kemik yapısında yer alan mineral maddelerin eşit olmayan dağılımı, eklemlerde tuz birikmesine neden olur. Bu durum kemik hareketini kısıtlar ve ağrıya neden olur.

Zararlı ortamlara uzun süre maruz kalma: Soğuk ve nemli yerlerde çalışmak diz eklemlerine baskı uygular. Özellikle zeminde, beton yüzeylerde veya rüzgarlı havalarda çalışanlar arasında yaralanmalar sıklıkla görülür.

Mekanik yaralanmalar: Ağır kaldırma, yanlış hareket veya travma diz yaralanmalarına neden olabilir. Bunlardan bazıları anında ağrıya neden olurken, bazıları zamanla ağrımaya başlar.

Ağrıyla birlikte hangi belirtiler ortaya çıkar?

Oturma ve ayağa kalkmada zorluk;
Uzun mesafe yürüyememe veya aksayarak yürüme;
Yürürken ağırlık hissi, sinir çekilmesi hissi;
Bağdaş kurarak oturulduğunda kaslarda uyuşma ve gerginlik;
Bacaklarda şişlik ve damarların belirginleşmesi;
Soğuğa karşı hassasiyet, hatta yazın sıcak giyinme isteği.

Bazı hastalarda varisli damar genişlemesi de görülebilir. Bu gibi durumlarda, şişlik ve kan dolaşımı sorunlarını daha da kötüleştirebileceğinden ısı tedavisi önerilmez.

Diz ağrısından kurtulmak için ne yapılmalı?

Öncelikle hastanın profesyonel bir tıbbi muayene ve testlerden geçmesi gerekir. Teşhis için röntgen, biyokimyasal kan testleri ve bazı durumlarda BT taramaları kullanılabilir.

Ciddi bir değişiklik saptanmadığı halde ağrı devam ediyorsa fizyoterapi yöntemleri etkili olabilir. Radon ve kükürt banyoları, sıcak kumla tedavi ve sanatoryum-tatil köyü ortamında yapılan terapiler dizlerdeki kan dolaşımını iyileştirerek ağrıyı azaltır.

Önlenebilir mi?

Diz ağrısının önlenmesine erken yaşlardan itibaren başlanmalıdır. Düzenli fiziksel aktivite, koşu, hafif egzersizler, yüzme ve doğru duruşu korumak dizlere binen yükü azaltır.

Ayrıca, doğru beslenme ve kalsiyum ve D vitamini açısından zengin besinler tüketmek de kemiklerin güçlenmesine yardımcı olur.

Paylaşın

Çocuklar Kaç Yaşında Konuşmaya Başlarlar?

Konuşmayı öğrenme süreci doğumdan itibaren başlar. Çocuklar dili önce duyarak algılar ve zamanla kelimelerle ifade etmeyi öğrenirler. Bu süreç her çocuk için farklı bir hızda ilerler.

Haber Merkezi / Tıbbi ve psikolojik araştırmalar, çocuklarda konuşma gelişiminin aşamalarını net bir şekilde tanımlamıştır.

Doğumdan sonra çocuklar, çevresindeki seslere tepki vermeye başlar. 2 – 3 aylarda çeşitli sesler çıkarmaya başlarlar; bu aşamaya “gulama” denir. 6 – 7 aylarda konuşma yetenekleri gelişmeye başlar; “baba”, “anne” gibi basit kelimeleri tekrarlarlar. Bu noktada çocuklar duyduğu kelimeleri ezberler, ancak bunları henüz bilinçli bir şekilde kullanamazlar.

Bir ila iki yıl arası: Çoğu çocuk ilk kelimelerini 12 aylıkken söyler. Bunlar genellikle “anne”, “baba” veya “bu” gibi basit ve sık kullanılan kelimelerdir. 18 aylık olduğunda, çocukların kelime dağarcığı genellikle 10 – 20 kelimeden oluşur. Çocuklar, belirli kelimeleri yalnızca belirli durumlarda kullanabilir ve isteklerini konuşarak ifade etmeye çalışabilirler.

İki ila üç yaş arası: Bu aşamada konuşma yeteneği önemli ölçüde gelişir. İki yaşına gelindiğinde kelime dağarcığı 50 – 100 kelimeye, üç yaşına gelindiğinde ise 250 – 500 kelimeye ulaşabilir. Çocuklar, “baba işte” veya “su burada” gibi kelimeleri birleştirerek basit iki veya üç kelimelik cümleler kurmaya başlarlar.

Üç yıl sonra: Üç yaşından sonra çocuklar kelimeler kullanarak tam cümleler kurmaya başlarlar. Zıt anlamlıları anlar ve soru sorabilirler. Dört yaşına gelindiğinde ise çocuk kendini özgürce ifade edebilir. Beş yaşına gelindiğinde ise çoğu çocuğun konuşması anlaşılır, çoğunlukla doğru ve mantıklıdır; yetişkinlerin akıcılığına yakındır.

Konuşma gecikmesine ne sebep olabilir?

Çocuk 18 – 24 aylıkken hiçbir kelime söyleyemiyorsa veya iki yaşına geldiğinde iki kelimelik cümleler kuramıyorsa, bu bir konuşma gecikmesine işaret ediyor olabilir. Olası nedenler şunlardır:

İşitme sorunları;
Nörolojik gelişimsel gecikmeler;
Konuşma organlarında (ses telleri, dil, ağız) doğuştan gelen sorunlar;
Yetersiz dil ortamı.

Bu gibi durumlarda konuşma terapisti, çocuk doktoru veya odyolog gibi uzmanlara başvurulması önerilir.

Paylaşın

Hipotiroidizm Neden Metabolik Bir Bozukluktur?

Metabolizma kelimesini duyduğumuzda genellikle vücudun kalorileri ne kadar hızlı yaktığını düşünürüz. Ancak metabolizma bundan çok daha fazlasıdır. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesi ve hücrelerin onarılması gibi bizi hayatta tutan tüm kimyasal süreçleri kapsar.

Haber Merkezi / Peki bu süreçler yavaşladığında ne olur? Olası nedenlerden biri de, yavaş metabolizma, kilo alımı ve sürekli üşüme hissiyle ilişkilendiren hipotiroidizmdir.

Hipotiroidizm, boyunda bulunan ve kelebeğe benzeyen tiroid bezinin yeterli tiroid hormonu üretmemesiyle ortaya çıkar. Bu hormonlar, özellikle tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3), çok önemlidir. Kalbimizin ne kadar hızlı attığını, vücudumuzun ne kadar sıcak kaldığını ve enerji için ne kadar hızlı kalori yaktığımızı kontrol ederler.

Tiroid hormonu seviyeleri düştüğünde vücut yavaşlar. Sanki biri vücudunuzun tüm sistemlerine “yavaş çekim” düğmesine basmış gibi. Bu durum kalp atış hızınızı, sindiriminizi ve enerji seviyenizi etkileyebilir.

Hipotiroidizmi metabolik bir bozukluk olarak düşünebilir miyiz? Evet, düşünebiliriz. Metabolik bozukluklar, vücudun enerjiyi işleme biçimiyle ilgili sorunları içerir. Hipotiroidizm bu enerji işleme sürecini yavaşlattığı için bu kategoriye girer.

Hipotiroidizm belirtileri bu yavaşlamayı yansıtır. Kilo alımı yaygındır; sadece fazla yağdan değil, aynı zamanda vücudun kalorileri verimli bir şekilde yakmamasından da kaynaklanır. Diğer belirtiler arasında yorgunluk, kabızlık, kuru cilt ve üşüme hissi bulunur; bunların hepsi vücut sistemlerinin daha yavaş çalıştığının işaretleridir.

Hipotiroidizmin çeşitli nedenleri vardır. En yaygın olanı, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla tiroid bezine saldırdığı Hashimoto tiroiditi adı verilen bir otoimmün hastalıktır. Diğer nedenler arasında bazı ilaçlar ve radyasyon tedavileri yer alır. Bu nedenler, bağışıklık sistemi, hormonlar ve metabolizmanın nasıl bağlantılı olduğunu gösterir.

Doktorlar genellikle hipotiroidizmi kan testiyle teşhis eder. TSH (tiroid uyarıcı hormon) ve T4 seviyelerini kontrol ederler. TSH yüksek ve T4 düşükse, vücut tiroid bezini daha fazla çalıştırmaya çalışsa da, bu tiroid bezinin yeterli hormon üretmediği anlamına gelir.

Tedavi, vücudun üretemediği hormonları yerine koymak için sentetik tiroid hormonları almayı içerir. Bu, metabolizmanın normale dönmesine yardımcı olur ve semptomları hafifletir.

Paylaşın

Majör Depresif Bozukluğu Ne Tetikliyor?

Majör depresif bozukluk, kısaca depresyon olarak da bilinir, bireylerin hissetme, düşünme ve davranma biçimlerini derinden etkileyen ciddi bir zihin sağlığı sorunudur.

Haber Merkezi / Majör depresif bozukluk, duygusal ve fiziksel sorunlara neden olabilir ve günlük yaşamı zorlaştırabilir. Peki bu durumu aslında ne tetikliyor?

Depresyonun en yaygın tetikleyicilerinden biri strestir. İş yerindeki sorunlar, maddi sıkıntılar veya ilişki sorunları gibi uzun süreli stres, beynin çalışma şeklini değiştirebilir. 

Bireyler sürekli stresle karşı karşıya kaldıklarında, vücutları kortizol adı verilen bir hormonun daha yüksek seviyelerini üretir. Zamanla, aşırı kortizol, özellikle hipokampüs adı verilen beyin bölgesi olmak üzere, zihin haliyle bağlantılı beyin bölgelerini etkileyebilir.

Yapılan araştırmalar depresyon yaşayan kişilerin hipokampüslerinin genellikle daha küçük olduğunu gösteriyor ve araştırmacılar bunun stresin ve yüksek kortizol seviyelerinin zararlı etkilerinden kaynaklanabileceğini düşünüyor.

Bir diğer önemli tetikleyici de genetiktir. Ailede depresyon geçirmiş biri varsa, risk daha yüksek olabilir. Bilim insanları, bazı genlerin beynin zihin hali ve stresi işleme biçimini etkileyerek depresyon riskini artırabileceğini buldular.

Ancak bu genlere sahip olmak, bireyin kesinlikle depresyona gireceği anlamına gelmiyor; sadece riskin daha yüksek olduğu anlamına geliyor.

Beyin kimyasındaki değişiklikler de büyük rol oynar. Beyin, zihin halini düzenlemeye yardımcı olmak için serotonin, dopamin ve norepinefrin gibi nörotransmitter adı verilen kimyasallara güvenir. Bu kimyasalların dengesi bozulduğunda, depresyon belirtileri ortaya çıkabilir. Birçok antidepresan ilaç, bu beyin kimyasallarının dengesini yeniden sağlamaya yardımcı olarak etki eder.

Depresyon, hayattaki önemli olaylardan da kaynaklanabilir. Sevilen birini kaybetmek, boşanmak veya işini kaybetmek duygusal olarak bunaltıcı olabilir.

Bu tür olaylardan sonra üzüntü hissetmek normal olsa da, bazı bireyler için üzüntü geçmez ve depresyona dönüşür. Evlenmek veya çocuk sahibi olmak gibi olumlu yaşam değişiklikleri bile, hassas bireylerde depresyonu tetikleyebilecek strese yol açabilir.

Sağlık sorunları da bir diğer faktördür. Diyabet, kanser veya kalp hastalığı gibi kronik hastalıklar depresyon riskini artırabilir. Bu durum, hem fiziksel rahatsızlıktan hem de ciddi bir rahatsızlığı yönetmenin duygusal yükünden kaynaklanabilir. Bu hastalıkları tedavi etmek için kullanılan bazı ilaçlar da zihin halini etkileyebilir.

Sosyal izolasyon da önemli bir tetikleyicidir. Kendini yalnız hisseden veya güçlü bir sosyal desteğe sahip olmayan bireylerin depresyona girme olasılığı daha yüksektir.

Son olarak, çocukluk çağı travması zihin sağlığı üzerinde uzun süreli etkilere sahip olabilir. Çocukken istismara, ihmale veya istikrarsız ev ortamına maruz kalan bireyler, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde depresyona yakalanma riski daha yüksektir.

Araştırmalar, erken yaşta yaşanan travmanın beynin gelişimini değiştirebileceğini ve yetişkinlikte stresle başa çıkmayı zorlaştırabileceğini gösteriyor.

Özetle majör depresif bozukluk genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik faktörlerin bir karışımıyla tetiklenebilir.

Herkesin depresyon deneyimi farklıdır ve bir bireyde depresyonu tetikleyen şey, bir başkasında aynı şekilde etkili olmayabilir. Bu tetikleyicileri anlamak, daha iyi tedavi ve önleme yolunda önemli bir adımdır.

Paylaşın

Böbrek Hastalığı Cilt Kaşıntısına Neden Olabilir Mi?

Böbrekler, vücudun sağlıklı kalmasında önemli bir rol oynarlar. Böbrekler, kanı temizler, kalsiyum ve fosfor gibi mineralleri dengeler ve fazla sıvıyı vücuttan atarlar.

Haber Merkezi / Böbrekler düzgün çalışmadığında, atık ve fazla mineraller vücutta birikirler. Bu durum, cilt kaşıntısı da dahil olmak üzere birçok sağlık sorununa neden olabilir.

Kronik böbrek hastalığı (KBH) olan kişilerde, özellikle de ileri evrede olanlarda veya diyalize girenlerde, en sık görülen şikayetlerden biri cilt kaşıntısıdır. Bu duruma pruritus denir.

Peki neden olur?

Başlıca nedeni, kanda atık birikmesidir. Normalde böbrekler bu atıkları atar, ancak böbrekler düzgün çalışmadığında bu zararlı maddeler vücutta kalır ve ciltte kaşıntıya neden olabilir.

Kuru cilt de bir diğer sorundur. Kalsiyum ve fosfor dengesi bozulduğunda cilt kuruyabilir ve kaşınmaya daha yatkın hale gelebilir. Kuruluk ve atık birikimi bir araya geldiğinde kaşıntı daha da kötüleşebilir.

Yapılan araştırmalar, diyaliz tedavisi gören birçok kişinin bu kaşıntıyı yaşadığını ortaya koymuştur. Hafif bir rahatsızlıktan günlük yaşamı etkileyen şiddetli bir duruma kadar değişebilir.

Bu kaşıntı uyumayı zorlaştırabilir, strese ve hatta depresyona yol açabilir. Bazıları için bu rahatsızlık, böbrek hastalığıyla yaşamanın en zor yanlarından biri haline gelebilir.

Böbreklerden kaynaklı cilt kaşıntısını tedavi etmek zor olabilir. Kremler ve nemlendiriciler yardımcı olabilir, ancak sorunun nedenini ortadan kaldırmaz.

Kaşıntıyı azaltmanın daha iyi yolu, fosfor seviyelerini kontrol etmektir. Bu, sağlıklı bir beslenme, fosfor bağlayıcı haplar ve diyalizle sağlanabilir.

Cilt bakımı da çok önemlidir. Böbrek rahatsızlığı olan kişiler yumuşak sabunlar kullanmalı, sıcak duştan kaçınmalı, her gün nemlendirici kremler sürmeli ve daha fazla hasarı önlemek için cildi kaşımamaya çalışmalıdır.

Sonuç olarak, cilt kaşıntısı, böbrek hastalığının yaygın ancak genellikle gözden kaçan bir belirtisidir.

Paylaşın

Erkeklerde En Sık Görülen Kanser Türleri

Kanser, dünya genelinde önde gelen ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Birçok farklı kanser türü bulunmakla birlikte, bazıları erkeklerde daha fazla yaygındır.

Haber Merkezi / Hangi tiplerin en yaygın olduğunu, belirtilerini ve risk faktörlerini bilmek, erken teşhis ve daha iyi sonuçlar elde etmeye yardımcı olabilir.

Prostat kanseri, birçok ülkede erkekler arasında en sık görülen kanser türüdür. Prostat, erkek üreme sisteminde bulunan ve menideki sıvının bir kısmını üreten küçük bir bezdir. Prostat kanseri genellikle yavaş büyür ve hemen belirti vermeyebilir.

Bazı erkekler idrar yaparken zorluk çekebilir veya bel veya kalçalarında ağrı hissedebilir. Doktorlar genellikle PSA testi adı verilen bir kan testi ve fizik muayene kullanarak prostat kanserini kontrol ederler. Araştırmalar, 50 yaş üstü erkeklerin ve özellikle ailesinde bu hastalık öyküsü olanların daha yüksek risk altında olduğunu göstermektedir.

Akciğer kanseri, erkeklerde kanserin önde gelen nedenlerinden biridir. Genellikle sigarayla ilişkilendirilir, ancak sigara içmeyenler bile akciğer kanserine yakalanabilir. Belirtiler arasında sürekli öksürük, göğüs ağrısı, nefes darlığı veya kanlı öksürük yer alabilir.

Akciğer kanseri erkeklerde diğer tüm kanser türlerinden daha fazla ölüme neden olmaktadır. 55 yaş üstü uzun süredir sigara içenler gibi bazı yüksek riskli bireyler için önerilen düşük doz BT taramaları sayesinde tarama yoluyla erken teşhis artık mümkün.

Kolon ve rektum kanserini de içeren kolorektal kanser, erkeklerde de oldukça yaygındır. Genellikle kalın bağırsakta polip adı verilen küçük büyümelerle başlar. Bu polipler çıkarılmazsa zamanla kansere dönüşebilir.

Kolorektal kanser belirtileri arasında bağırsak alışkanlıklarında değişiklikler, dışkıda kan veya mide ağrısı yer alabilir. Araştırmalar, 45 yaşından itibaren yapılan kolonoskopi gibi düzenli taramaların polipleri erken tespit edip çıkararak kanserin gelişmesini önleyebileceğini göstermektedir.

Mesane kanseri, kadınlardan çok erkekleri etkileyen bir diğer kanser türüdür. Genellikle mesanenin iç yüzeyinde başlar ve idrarda kan, sık idrara çıkma veya idrar yaparken ağrı gibi belirtilere neden olabilir.

Sigara içmek önemli bir risk faktörüdür ve işyerinde belirli kimyasallara maruz kalmak da riski artırabilir. Araştırmalar, erken teşhisin hayatta kalma oranlarını artırdığını ve mesane kanserinin genellikle erken evrelerde tedavi edilebildiğini göstermiştir.

Cilt kanseri, özellikle melanom, erkekler için giderek artan bir endişe kaynağıdır. Melanom, en tehlikeli cilt kanseri türüdür ve erken teşhis edilmezse hızla yayılabilir. Erkeklerde, özellikle sırt veya omuzlarda melanom gelişme olasılığı kadınlardan daha yüksektir.

Güneşe veya solaryuma çok fazla maruz kalmak riski artırır. Araştırmalar, güneş kremi kullanmanın, koruyucu giysiler giymenin ve cildi düzenli olarak yeni veya değişen benler açısından kontrol etmenin cilt kanserini önlemeye veya erken teşhis etmeye yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Bu beş kanser türü (prostat, akciğer, kolorektal, mesane ve cilt) erkeklerde en sık görülen kanser türleri arasındadır. Neyse ki, erken teşhis edilirse çoğu başarıyla tedavi edilebilir.

Paylaşın

Hava Kirliliği Zihinsel Geriliğe Neden Olabilir Mi?

Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanları tarafından yapılan yeni bir araştırma, hava kirliliğine maruz kalmanın demans (bunama) geliştirme riskini önemli ölçüde artırdığını ortaya koyuyor.

Haber Merkezi / Demans, şu anda dünya çapında yaklaşık 57 milyon kişiyi etkiliyor ve 2050 yılına kadar en az 150 milyon kişiyi etkileyeceği tahmin ediliyor.

Araştırmada, en az bir yıl boyunca hava kirleticilerine maruz kalan 29 milyondan fazla katılımcının verileri temel alındı. Araştırma, üç temel hava kirleticisi olan PM2.5, azot dioksit ve is ile bunama riskinin artması arasında güçlü bir bağlantı buldu.

Araştırma, araç emisyonlarından, enerji santrallerinden ve sobalardan kaynaklanan PM2.5’in bunama riskini yüzde 17 oranında artırdığını gösterdi. Benzer şekilde, azot dioksit ve is de artan riske katkıda bulunmaktadır.

Araştırmanın sonuçları, hava kirliliğinin halk sağlığında kilit bir faktör olarak ele alınmasının önemini vurgulamaktadır.

Bunama (demans), zihinsel işlevlerin (bellek, düşünme, dil, problem çözme) ilerleyici kaybıyla karakterize bir durumdur. Genellikle yaşlılıkta görülür ve Alzheimer hastalığı gibi nedenlerden kaynaklanabilir.
Paylaşın

Kovid 19 Pandemisi Beyni Yaşlandırdı Mı? Dikkat Çeken Araştırma

Nottingham Üniversitesi’nden bilim insanları öncülüğünde yapılan yeni bir araştırmaya göre, Kovid 19 pandemisi, virüse hiç yakalanmamış olsak bile beynimizi daha hızlı yaşlandırmış olabilir.

Haber Merkezi / Nature Communications’da yayınlanan araştırmada, pandemiyi yaşamanın özellikle yaşlı yetişkinlerde, erkeklerde ve dezavantajlı geçmişe sahip kişilerde beyin sağlığını nasıl etkilediği incelendi.

Bilim insanları, pandemi başladıktan sonra taranan kişilerin, pandemiden önce taranan kişilere kıyasla daha hızlı beyin yaşlanması belirtileri gösterdiğini ortaya koydu.

Araştırmada görülen beyin değişiklikleri kalıcı olmayabilir ve zamanla tersine dönebilir.

Araştırmada, Birleşik Krallık Biyobankası projesi kapsamındaki yaklaşık bin sağlıklı yetişkinin beyin taramaları analiz edildi.

Araştırmaya öncülük eden Dr. Ali Reza Mohammadi Nejad, sonuçlara şaşırdığını belirterek, “Kovid geçirmemiş kişilerde bile beyin yaşlanmasının daha hızlı olduğu görüldü” dedi.

Dr. Ali Reza Mohammadi Nejad, “Bu, izolasyon, stres ve belirsizlik gibi genel pandemi deneyiminin zihinsel ve beyin sağlığımız üzerinde ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor” diye ekledi.

Araştırmanın yazarlarından Prof. Dorothee Auer, sonuçların beyin sağlığının sadece hastalıklardan kaynaklanmadığını hatırlattığını söyledi.

Prof. Dorothee Auer, “Pandemi, özellikle dezavantajlı olanların günlük yaşamlarını olumsuz etkiledi. Bu beyin değişikliklerinin geri dönüp dönmeyeceğini henüz bilmesek de, kesinlikle mümkün” ifadelerini kullandı.

Bir diğer yazar Prof. Stamatios Sotiropoulos, pandemi öncesi ve sonrasında alınan beyin taramalarına erişimin, önemli yaşam olaylarının beyni nasıl etkileyebileceğini incelemek için nadir bir fırsat sunduğunu ekledi.

Bilim insanları, araştırmanın sonuçları küresel stres karşısında zihinsel ve beyin sağlığının önemi konusunda farkındalık yaratmasını umuyor.

Paylaşın