Bilim İnsanları Kelliğin Muhtemel Çözümünü Buldu

Yeni bir araştırmada, insanların saçlarının dökülüp dökülmeyeceğinden tek bir kimyasalın sorumlu olabileceği bulundu. Birleşik Krallık’taki erkeklerin yaklaşık üçte ikisi erkek tipi kellikle karşı karşıya kalacak.

Çalışmada, kimyasal maddenin keşfinin “sadece kelliği tedavi etmekle kalmayıp, nihayetinde yaraların iyileşmesini de hızlandırabileceği” belirtiliyor.

Riverside Kaliforniya Üniversitesi’nden araştırmacılar, saç köklerinin bölünmesine ve ölmesine tek bir kimyasalın yol açtığını keşfetti.

Biophysical Journal adlı bilimsel dergide yayımlanan çalışmanın ortak yazarı Çişuan Vang şöyle dedi:

Bilimkurgu eserlerinde karakterlerin yaralarını hızla iyileştiğinde bunu sağlayanın kök hücreler olduğu fikri mevcut.

Gerçek hayattaysa yeni çalışmamız bizi kök hücre davranışını anlamaya daha da yakınlaştırıyor. Böylece kök hücreyi kontrol edebilir ve yara iyileşmesini teşvik edebiliriz.

Düzenli ve otomatik biçimde kendini yenileyen tek insan organı olması sebebiyle saç köklerini inceleyen ekip, TGF-beta adı verilen bir protein türünün saç köklerindeki kök hücrelerin bölünmesini nasıl kontrol ettiğini ve bazılarının neden ölebildiğini keşfetti.

Vang şöyle açıkladı:

TGF-betanın iki zıt rolü var. Bazı saç köklerinin yeni yaşam üretmesi için faal hale gelmesini ve sonra da apoptozu, yani hücre ölüm sürecinin düzenlenmesini sağlıyor.

Bir saç kökü kendini öldürdüğünde bile asla kök hücre deposunu öldürmüyor. Hayatta kalan kök hücreler yenilenme işareti aldığında bölünüyorlar, yeni hücre yapıyorlar ve yeni bir saç kökü oluşturacak şekilde gelişiyorlar.

Fakat bilim insanları bir saç kökü öldüğünde kök hücre deposunun varlığını sürdürdüğünü tespit etti.

Çalışmanın yazarları saç kökü kök hücrelerini faal hale getirerek saç uzamasını sağlamanın mümkün olabileceğini fakat bu konu üzerinde daha fazla araştırma yapılması gerektiğini ekledi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yıldızların Kaderini Kara Delikler Belirliyor Olabilir

Çoğu galaksinin merkezinde yer aldığına inanılan süper kütleli kara delikler, galaksilerindeki yıldızların (bazıları doğarken, bazıları hiç var olmuyor) kaderine de hakim olabilir.

Bu, Dünya’dan yaklaşık 156 milyon ışık yılı uzaklıktaki IC 5063 galaksisinin merkezindeki süper kütleli kara deliği inceleyen Avrupalı gökbilimci ekibinin Nature Astronomy adlı bilimsel dergide yayımladığı yeni makalenin bulgusu. Süper kütleli karadelikler, etraflarında dönen gaz ve toz diskleriyle besleniyor. Madde karadeliğe düşmeden hemen önce sıkıştırılıp bastırıldığında açığa çıkan enerji, güçlü enerji jetleri üretiyor.

Birçok karadelik jeti, madde ve enerjiyi galaksilerinin düzlemine dik biçimde dışarı atarken, IC 5063’ün merkezindeki karadelikten kaynaklanan jetler, molekül gaz bulutlarını dönüşümlü biçimde sıkıştırıp dağıtarak galaksinin düzlemine göre fırlatılıyor gibi görünüyor. Sıkıştırılmış bulutlar daha fazla yıldız oluştururken, dağılmış bulutlar daha az yıldıza yol açıyor.

Yunanistan’daki Atina Üniversitesi’nde görev alan gökbilimci ve çalışmanın yazarı Kalliopi Dasyra, yaptığı açıklamada, “Sonuçlarımız süper kütleli karadeliklerin galaksilerin merkezinde yer alsalar bile, yıldız oluşumunu galaksi çapında etkileyebileceğini gösteriyor” dedi.

Bulutların kararlılığındaki basınç değişikliğinin etkisini incelemek bu projenin başarısının anahtarıydı.

Araştırmacılar, söz konusu süper kütleli karadeliğin IC 5063 galaksisi üzerindeki etkisini incelemek için Şili’deki 60’tan fazla radyo teleskop çanağından oluşan Atacama Büyük Milimetre Dizisi’nden ve yine Şili’de yer alan optik teleskop Çok Büyük Teleskop’tan yararlandı.

Karbonmonoksit ve iyonize azot ile kükürt gibi farklı kimyasal türlerin dağılımını ölçen araştırmacılar, jetlerin galaksi genelinde uygulanan basıncı nasıl değiştirdiğini haritalandırmayı başardı.

Ancak araştırmacılar, süper kütleli karadelik jetlerinin galaksilerdeki yıldız oluşumunu nasıl etkileyebileceğini daha iyi anlamak için, özellikle yeni faaliyete geçen James Webb Uzay Teleskobuyla (JWST) daha fazla çalışma yapılması gerekeceğini belirtiyor.

Dr. Dasyra, “JWST verilerini almaktan gerçekten heyecan duyuyoruz” dedi. Çünkü bunlar jet-bulut etkileşimini mükemmel çözünürlükte incelememizi sağlayacak.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Balinalar Dünya’yı Nasıl Soğutuyor?

Dünyanın en büyük hayvanları karbondioksitin atmosferden emilmesi konusunda son derece yetenekliler. Balinalar, özellikle de çubuklu balinalar ya da ispermeçet balinaları, dünyadaki en büyük yaratıklar arasında.

Bedenleri muazzam birer karbon deposu gibi, bu nedenle de okyanuslardaki varlıkları ekosistemi büyük oranda etkiliyor. Bu balinalar sadece okyanusun derinliklerini değil gezegenin ısısını da belirliyor.

2010’da yayımlanan bir bilimsel makaleye göre “İnsanlar ormanları keserek, ağaçları keresteye döndürerek ya da otlakları yok ederek karasal ekosistemdeki karbon düzeyini doğrudan etkiliyorlar. Açık okyanuslarda ise karbon döngüsü insan etkisinden tamamen bağımsız şekilleniyor”.

Ancak burada balina avcılığının ekosistemlere etkisi gözardı edilmiş.

İnsanlar yüz yıllardır balina avlıyor, balinaları yağından kemiğine ve etine dek tüketiyor.

Tarihte ilk ticari balina avcılığının MÖ 1000 yılında yapıldığı sanılıyor.

O tarihten bu yana da on milyonlarca balina avlandı ve uzmanlar balina nüfusunun yüzde 66 ila yüzde 90 oranında azalmış olabileceğini söylüyor.

Balinalar öldüklerinde okyanus zeminine çöküyor ve vücutlarında depolanan muazzam miktardaki karbon da yüzey sularından derin denizlere karışarak yüz yıllar boyunca burada varlığını sürdürüyor.

Balina dışkısı okyanustaki fotoplanktonlar için güçlü bir gübre

2010’da yapılan araştırma, endüstriyel balina avcılığı öncesinde yılda 190 bin ila 1,9 milyon ton karbonun balinalar aracılığıyla okyanus zeminine çöktüğünü ortaya koyuyor.

Bu her yıl 40 bin ila 410 bin otomobilin trafikten men edilmesiyle ulaşılabilecek bir oran.

Ancak balina avcılığı nedeniyle bu mümkün olamıyor ve balinalar öldürüldüğünde salınan karbon atmosfere karışıyor.

Araştırmayı yürüten isimlerden Maine Üniversitesi’nden deniz bilimci Andrew Pershing, 20’inci yüzyıl boyunca yapılan balina avcılığı sonucunda 70 milyon ton karbondioksitin atmosfere salındığını söylüyor.

“Bu büyük bir oran, ama bir yılda 15 milyon otomobil bu kadar karbon salıyor. Sadece ABD’de 236 milyon otomobil var,” diyor.

Ancak balinalar sadece öldüklerinde ekosisteme faydalı olmuyorlar. Dışkıları da iklim değişikliği açısından önemli bir rol oynuyor.

Balinalar okyanusun derinliklerinde besleniyor, dışkılarını çıkarmak için de su yüzeyine dönüyor.

Demir açısından son derece zengin olan balina dışkısı, fotoplanktonların gelişimi açısından mükemmel bir ortam sunuyor.

Fotoplanktonlar mikroskobik büyüklükte olabilirler, ancak hepsi bir bütün olarak ele alındığında gezegenin atmosferine müthiş bir etkileri söz konusu.

Dünya’da üretilen karbondioksitin yüzde 40’ını emebildikleri düşünülüyor.

Bu Amazon ormanlarının emdiği oranın dört katından fazla.

Karbon salan firmalar balinaları koruyabilir mi?

2019’da Uluslararası Para Fonu IMF’nin yayımladığı bir rapor, okyanuslarda balina nüfusunu arttırmanın faydalarını ele aldı.

Buna göre, bir balinanın yaşamı boyunca emdiği karbonun değeri ekoturizm ve daha iyi balıkçılığın getirdiği katmadeğerle de birleşince, ortalama bir büyük balina 2 milyon doların üzerinde bir değer ifade ediyor.

Bu çalışmanın ardındaki ekonomistler konuyu teoriden pratiğe taşıyarak dünya genelinde karbon salımına neden olan başlıca firmaların gelirlerinin bir bölümünü balina nüfusunun korunmasına harcamasını öneriyor.

Bu karmaşık bir plan, ancak imkansız değil. Zira aynı ekip Afrika ormanlarında fillerin avlanmasına karşı da karbon piyasası temelli benzer bir proje üzerinde çalışıyor.

Şili’de balinaların bulundukları noktaları akustik olarak tespit eden ve erken uyarı sistemiyle gemiler için alternatif rotalar oluşturan bir sistem de geliştiriliyor.

IMF araştırması balinaları korumanın iklim değişikliğiyle mücadele açısından başlıca önceliklerden biri haline gelmesi gerektiğini savunuyor.

Araştırmanın yazarları “Balinalar iklim değişikliğiyle mücadelede eşsiz bir konumda bulundukları için 2015’te imzalanan Paris Anlaşması’nı imzalamış olan 190 ülkede koruma kapsamına alınmaları gerekiyor,” yorumunda bulunuyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Jüpiter’in Halka Gizemi Çözüldü

Bilim insanları, Jüpiter’in gaz devi komşusu Satürn gibi halkalara neden sahip olmadığını keşfetti. Satürn’ün halkaları büyük ölçüde buzdan oluşur ve bunlardan bazıları yine buzdan oluşan kuyrukluyıldızlardan gelmiş olabilir.

Riverside Kaliforniya Üniversitesi’nden astrofizikçi Stephen Kane, “Jüpiter’in neden Satürn’ünkileri gölgede bırakacak daha da şaşırtıcı halkalara sahip olmadığı uzun zamandır canımı sıkıyordu” dedi.

Eğer Jüpiter’in gerçekten de halkaları olsaydı, bu halkalar bize daha da parlak görünürdü çünkü Jüpiter, Satürn’den çok daha yakın.

Jüpiter’in halkalarının olmamasının nedeni görece basittir: Devasa uyduları, onların oluşmasını engelliyor. Gezegen aslında Neptün ve Uranüs gibi daha küçük halkalara sahip. Ancak bu halkalar Satürn’ünki kadar büyük ölçekli olmadığından geleneksel yıldız izleme ekipmanlarıyla görülmeleri zor.

Araştırmacılar hem Jüpiter’in yörüngelerinin hem de onu çevreleyen 4 ana uydunun (Io, Europa, Ganymede ve Callisto) bilgisayar simülasyonunu yürüttü.

Profesör Kane şu ifadeleri kullandı: İçlerinden biri Güneş sistemimizdeki en büyük uydu olan, Jüpiter’in Galilei uydularının oluşabilecek herhangi bir büyük halkayı çok hızlı şekilde yok edeceğini keşfettik.

Devasa gezegenler, büyük halkalara sahip olmalarını engelleyen devasa uydular oluşturur. Dolayısıyla Jüpiter’in ömrü boyunca halkalara sahip olmuş olması pek muhtemel değil.

Jüpiter’in halkaları, James Webb Uzay Teleskobu tarafından yayımlanan son fotoğraflarda belli belirsiz görülebilir. Teleskop, Karina ve Southern Wheel bulutsulularının, Stephen Beşlisi olarak bilinen galaksi topluluğunun ve WASP-96b ötegezegeninden bir ışık spektrumunun fotoğraflarını da ortaya koymuştu.

Sonraki adımda Uranüs’ün koşullarını aynı amaçla simüle etmeyi hedefleyen Profesör Kane, “Voyager uzay aracı yanından geçene kadar bu kısa ömürlü halkaların var olduğunu bilmiyorduk çünkü onları göremiyorduk” dedi.

Bazı gökbilimciler, Uranüs’ün başka bir gök cismiyle çarpışması sonucu yan yattığına ve halkalarının bu çarpışmanın kalıntıları olabileceğine inanıyor.

Profesör Kane “Biz gökbilimciler için [halkalar] bir suç mahallinin duvarlarına sıçrayan kandır. Dev gezegenlerin halkalarına baktığımızda, bu maddeyi oraya koyan bir felaket yaşanmış olduğunun ispatını görürüz” dedi.

Sonuçlar yakında The Planetary Science akademik dergisinde yayımlanacak.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Uzaktaki Bir Kara Deliğe Benzersiz Bakış

Uzak bir kara deliğin etrafında dönen maddenin yapısını ve bileşenlerini takip etmek için toz katmanları arasından gök cismini gözleyen James Webb Uzay Teleskobu, bu devasa nesnenin emsalsiz görüntüsünü bilim insanlarına sundu.

NASA ve ortak ajanslar, Webb’in tam renkli ilk 5 fotoğrafından ilki olan Stephan Beşlisi görüntüsünü 12 Temmuz’da yayımlamıştı. Webb ise kısa zaman önce, yakın kızılötesi spektrometresini, diğer deyişle NIRSpec cihazını, görüntünün en üstünde görünen galaksinin kalbindeki süper kütleli kara deliğe yönelmişti. Resimdeki 5 galaksi de birbirine yakın gibi görünse de gerçekte 5. galaksi dünyaya en yakın olanı.

Spektrometreler ışığı bileşen dalga boylarına ayırıyor ve farklı elementler ışığı bilinen dalga boylarında soğurduğu için, ortaya çıkan spektrum bilim insanlarının ışık yayan malzemenin kimyasal yapısını veya ışık geçişlerini tanımlamasını sağlıyor. NIRSpec kızılötesi bir spektrometre olması sebebiyle süper kütleli bir kara delikten, yıldız tozuna gömülmüş olmasına rağmen spektrum toplayabildi.

Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Twitter’daki bir illüstrasyon ve gönderi dizisinde açıkladığı üzere elde edilen sonuç, Webb’in süper kütleli kara deliği daha önce hiç gözlemlenmemiş dalga boylarında görüntülemesi oldu ki bu da atomik hidrojen, moleküler hidrojen veya birbirine bağlı iki hidrojen atomuna ve kara deliği çevreleyen gazda elektrik yüklü demir iyonlarına işaret etti.

Birlikte ele alındığında, NIRSpec’in bu elementleri analizi, bilim insanlarının yutulmak üzere kara deliğe akan gazın yapısı ve kara deliğin etrafında dönen gazla tozun yoğun biçimde sıkıştırılmasıyla ortaya çıkan güçlü radyasyon jetlerinin attığı gaz akışlarını haritalamasına imkan tanıdı.

Bilim insanları, uzak nesnelerin kimyasal bileşenlerini ve yapılarının anlaşılmasını sağlayan güçlü bir araç olan NIRSpec’i sadece kara delikleri değil aynı zamanda yıldızları, galaksileri ve gezegenleri çalışmak için de kullanacak. İlk 5 Webb fotoğrafının bir diğeri, NIRSpec’le kaydedilen Wasp-96b ötegezegenin spektrumu da kamuoyuyla paylaşıldı.

NIRSpec, bir dizi Avrupalı şirket tarafından ESA için inşa edilmişti. ESA ise, NASA ve Kanada Uzay Ajansı’yla birlikte Webb Teleskobu’nu inşa eden üç ortak ajanstan biri. 20 yılı aşan geliştirme, 10 milyar dolar (yaklaşık 177 milyar TL) harcama, aylarca süren konuşlandırma ve kalibrasyon sonrası Webb şimdi neredeyse sürekli bilim için çalışıyor. Öyle ki yeni fotoğrafların ve keşiflerin elde edilmesinin daha önce görülmemiş hızda gerçekleşmesi muhtemel.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Sosyal Medya Bağımlılığının Cinsel İşlevi Azalttığı Keşfedildi

Yapılan yeni bir araştırmaya göre Facebook, Twitter, Instagram ve benzerleri gibi sosyal medya platformlarının bağımlılık düzeyinde kullanımı bireylerin cinsel hayatını olumsuz etkiliyor.

Hakemli bilimsel dergi The Journal of Sexual Medicine’de yayımlanan araştırmada sosyal medya bağımlılığının hem kadınlar hem de erkekler arasında bir dizi cinsel sorunla bağlantılı olduğuna dair kanıtlar elde edildi.

Portekiz’deki Ispa-Instituto Universitário’daki William James Araştırma Merkezi’nde görev alan Rui Miguel Costa, “Sosyal medya kullanımı bağımlılık özelliklerini kazandığında ruh halini kötüleştirebilir” dedi:

Kötü ruh halinin cinsel zorluklarla ilişkili olduğu göz önüne alındığında, sosyal medya bağımlılığının cinsel zorluklarla bağlantısını inceleyen yeterince araştırma olmaması beni şaşırttı.

Araştırmada 946 kadın ve 235 erkek, cinsel işlev ve bağımlılık derecesinde akıllı telefon kullanımına dair soruların yer aldığı anketleri doldurdu.

Daha sonra 536 kadın ve 194 erkekten de sosyal medya ve cinsel hayatlarıyla ilgili anketleri doldurması istendi. Katılımcılar, son bir ay içinde karşı cinsten partnerlerle cinsel ilişkiye girmiş, yani aktif cinsel hayata sahip kişiler arasından seçildi.

Anketlerde, “Sosyal paylaşım sitelerinde daha fazla vakit geçirmek için ev işlerini ihmal ediyor musunuz?”, “Hayatınızdaki kişiler onlara ayrılan zamandan şikayetçi mi?”, “Sosyal ağ siteleri nedeniyle iş performansınız veya üretkenliğiniz düşüyor mu?” gibi sorular yer alıyordu.

Anket sonuçlarını değerlendiren araştırmacılar, sonunda sosyal ağ sitelerini sorunlu biçimde kullananların cinsel işlevinin azaldığını ve cinsel hayatlarında sıkıntı yaşadığını tespit etti.

Kadınlar arasında bu, daha az cinsel uyarılma, orgazm güçlüğü, cinsel tatminsizlik, cinsel ilişki sırasında ağrı gibi sorunlarla ilişkilendirildi.

Erkeklerde ise daha zayıf erektil fonksiyon, daha az istek, tatminsizlik ve orgazm olmada zorluk gibi durumlar saptandı.

Akıllı telefon kullanımının bağımlılık derecesine varması da cinsel sorunlarla ilişkilendirildi. Ancak bu durum, çoğunlukla sosyal ağ sitelerinin kullanımı kontrol altına alındığında ortadan kalkıyordu.

Araştırmacılar, makalede şu ifadelere yer verdi: Dolayısıyla, çoğunlukla cinsel işlevin azalmasıyla ilişkili olan durum, akıllı telefonların bağımlılık derecesinde kullanımı değil, sosyal ağ sitelerinin bağımlılık derecesinde kullanımı gibi görünüyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb, İnsan Gözünün Gördüğü En Eski Galaksiyi Keşfetti

Geçtiğimiz haftadan itibaren uzayın daha önce görülmemiş derinliklerine kamerasını çeviren uzay teleskobu James Webb, Büyük Patlama’dan 300 milyon yıl sonra oluşmuş, 13.5 milyar yıllık bir galaksiyi görüntüledi. Söz konusu galaksi, şimdiye dek görülen en eski galaksi olarak kayıtlara geçti.

NASA’nın James Webb Teleskobu (JWST), şimdiye dek insan gözüyle görülmüş olan evren içerisindeki en eski galaksiyi görüntüledi. 13.5 milyar yıllık galaksinin Büyük Patlama’dan 300 milyon yıl sonra oluştuğu tahmin ediliyor.

‘GN-z13’ olarak isimlendirilen galaksiden önce, görebildiğimiz evrendeki en eski galaksi rekorunu Hubble Teleskobu’nun 2015’te görüntülediği, Büyük Patlamadan 400 milyon yıl sonra oluşan ‘GN-z11’ galaksisi elinde bulunduruyordu.

James Webb, GN-z13 galaksisini en eski yıldızlardan ve galaksilerden gelen ışığı tespit edebilen Yakın Kızılötesi Kamera (NIRCam) cihazını kullanarak görüntüleyebildi. Teleskop, ışığın uzayda seyahat ettiği sırada geçen süreyi analiz ederek, zamanın geçmişini görebilmek için geniş bir kızılötesi ışık yelpazesi kullanıyor.

James Webb teleskobu, daha önce Hubble’ın görüntülediği GN-z11’in bulunduğu alanı incelerken GN-z13 galaksisini tespit edebildi. New Scientist’in haberine göre, Massachusetts’teki Harvard ve Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden bilim insanları, her iki galaksinin de yaşlı olmasına rağmen çok küçük olduklarının altını çizdi.

GN-z13 yaklaşık bin 600 ışıkyılı, GN z-11 ise 2 bin 300 ışıkyılı çapa sahip. Bu, çapı yaklaşık 100 bin ışıkyılı olan kendi galaksimiz Samanyolu’yla karşılaştırıldığında oldukça küçük bir büyüklük.

(Kaynak: Sputnik)

Paylaşın

Çocuklarda Karaciğer Kanserinin Yeni Türü Keşfedildi

Bilim insanları, çocuklarda karaciğer kanserinin yüksek riskli yeni bir türünü keşfetti. Yeni sınıflandırılan tümörler, organ nakli gibi daha agresif cerrahi prosedürler gerektirebilir.

Yakın zamana kadar çocuklarda görülen tüm karaciğer kanseri vakaları, ya hepatoblastoma (HB) adı verilen nadir bir tür ya da daha yaygın olan Hepatosellüler karsinom (HCC) olarak sınıflandırıyordu.

Hakemli bilimsel dergi Journal of Hepatology’de yayımlanan yeni araştırmada, genetik yapıları ve gen aktiviteleri de dahil olmak üzere hasta profillerini değerlendirmek için moleküler analiz teknikleri kullanıldı.

Araştırmacılar, HB veya HCC sınıflarına girmeyen bazı vakalar tespit etti. Bunlara hepatoselüler karsinom özelliklerine sahip hepatoblastom (HBC) adı verildi.

Çocuk patalogları, bu yeni tümörlerin kemoterapiye yanıt verme olasılığının daha düşük olduğunu ifade ediyor. Geleneksel tedaviye direnç gösteren tümörlerin organ nakli gibi daha agresif cerrahi prosedürler gerektirdiği belirtiliyor.

Araştırmacılara göre uygun müdahale edilmediği durumda hastanın iyileşme şansı düşüyor.

ABD’deki Baylor Tıp Okulu’ndan Doç Dr. Dolores Lopez-Terrada, “Bulgularımız, ilk tanı anında tedavi önerilerini uyarlamak için bu tümörleri doğru sınıflandırması gerektiği ve bunun için de moleküler testlerin çok önemli olduğunu gösteriyor” dedi:

Analizimiz, HBC’li çocukların, hepatoblastom ve hepatoselüler karsinomlu hastalar için izlenen yol haritasından farklı tedavi stratejilerinden yararlanması gerekebileceğini ortaya koyuyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Daha Önce Keşfedilenlerin Hiçbirine Benzemeyen Bir ‘Kara Delik’ Bulundu

Bilim insanları daha önce bulunanlara benzemeyen, uykudaki bir kara deliği buldu. Araştırmacılar Samanyolumuzun komşu galaksisi Büyük Macellan Bulutu’nda yıldız kütleli bir kara delik olduğunu gösteren beklenmedik veriler için başka bir açıklama olmadığını söylüyor.

Kara deliği meydana getiren yıldızın güçlü bir patlama yaşamaksızın kayıplara karışmış gibi göründüğünü de ifade ediyorlar.

Bunun gibi başka kara delikler de daha önce bulunmuştu. Ancak araştırmacılar bunun bu özellikleri (uykuda, yıldız kütleli bir kara delik) taşıyıp da kesin tespit edilen bir nesne olduğunu söylüyor.

Keşfin dikkat çekici olmasının sebeplerinden biri de, diğer kara delik keşiflerinde aslında yanılma olduğunu gösteren önceki çalışmalarının bir sonucu olarak, arkasındaki ekibe “kara delik polisi” ve “kara delik yok edicileri” lakaplarının verilmesi.

Amsterdam Üniversitesi’nden Tomer Shenar yönettiği araştırmayla ilgili yaptığı açıklamada, “İlk kez ekibimiz bir kara delik keşfini reddetmek yerine bildirmek için bir araya geldi” dedi.

Araştırmacılar kara deliği “samanlıktaki iğne” diye tanımladı. Gökbilimciler uyuyan kara deliklerin evrende nispeten yaygın olduğuna inanıyor ancak bunların çok azını biliyoruz ve doğrulanmış örnekleri nadir.

Bu tür kara deliklerin fark edilmesinin zor olmasının sebeplerinden biri, uykuda olmalarının çevreleriyle çok fazla etkileşime girmedikleri anlamına gelmesi. Araştırmacılar onları aramak için yıllarını harcadı ama sonuçta hep zorlandılar.

Ayrıca bu tür kara deliklere işaret eden birçok olgu için çok fazla açıklama var yani bunları doğrulamak zor olabilir.

Yeni örneği bulmak için araştırmacılar, Büyük Macellan Bulutu’nun bir parçası olan Tarantula Bulutsusu’ndaki neredeyse bin devasa yıldızı inceledi. Yanlarında kara delikleri barındırabilecek örnekler aradılar.

Nihayet VFTS 243’ü keşfettiler. Araştırmacılar bu tür bulguların şüpheyle karşılanabileceğini göz önünde bulundurarak kontrol ettiklerini ve gerçekten böyle bir kara delik olduğunu ve bulgularından emin olduklarını söyleseler de konuyla ilgili daha fazla araştırma yapılmasını da teşvik ediyorlar.

Makalenin ortak yazarlarından biri olan, “kara delik yok edicisi” lakabına sahip Kareem El-Badry, “Tabii ki sahadaki diğer kişilerin analizimizi dikkatle incelemesini ve alternatif modeller geliştirmeye çalışmasını bekliyorum” dedi.

Bulguları açıklayan, “Büyük Macellan Bulutu (LMC) içindeki devasa bir ikili sistemde gözardı edilebilir bir tekmeyle doğan, X-ışını sessizliğine sahip kara delik” isimli bir makale dün Nature Astronomy adlı bilimsel dergide yayımlandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Stres Altındaki Bitkiler Kendi Ağrı Kesicilerini Üretiyor

Çevredeki tehlikeler nedeniyle stres altına giren bitkilerin kendi aspirinlerini ürettiği kimyasal süreç ayrıntılarıyla ortaya çıkarıldı. Araştırma, hakemli bilimsel dergi Science Advances’ta yayımlandı.

Aspirinin aktif metabolit (metabolizma sonucu ortaya çıkan ara ürünler) maddesi “salisilik asit”in bitkilerde de var olduğu zaten biliniyordu.

Ancak yeni bir araştırmada bilim insanları, bitkilerde bu maddenin üretiminin nasıl düzenlendiğine daha yakından baktı ve söz konusu özel savunma mekanizmasını gözler önüne serdi.

Salisilik asit, insanlar tarafından yüzyıllardır ağrı ve iltihaplanma tedavisi olarak kullanılıyor. Bitkilerdeyse sinyal verme ve patojen savunmasında temel rol oynuyor.

Bilim insanlarına göre kloroplastlarda (fotosentez işleminin gerçekleştirildiği küçük yeşil organeller) ortaya çıkan bu madde, genellikle strese tepki olarak üretiliyor.

Bitkilerin stres altındayken gerçekleştirdiği karmaşık reaksiyon zincirini daha iyi anlamak için Van de Ven ve ekibi, temel stres sinyal yolları değiştirilmiş, yani mutasyona uğramış bitkiler üzerinde biyokimyasal analizler yaptı.

Bulgular, sürecin anahtarının reaktif oksijen türleri (ROS) adlı kimyasallar olduğunu gösterdi.

Çevresel stres, tüm canlı organizmalarda ROS üretimine yol açıyor. Güneş kremi sürmeden Güneş ışığına uzun süre maruz kaldığınızda cildinizde yanıklar oluşması da bu süreçten kaynaklanıyor.

Bitkiler söz konusu olduğunda, bu stres etmenleri zararlı böcekleri, kuraklık ve aşırı ısı olabilir. Bitkilerdeki yüksek ROS seviyeleri öldürücü olabilse de, daha küçük miktarlarda üretimin önemli bir güvenlik işlevi var.

Hakemli bilimsel dergi Science Advances’ta yayımlanan araştırmanın başyazarı Jin-Zheng Wang, bunu şöyle açıklıyor: Ölümcül olmayan seviyelerde ROS, salisilik asit gibi koruyucu hormonların üretimini sağlayan bir mesaj gibi. İki ucu keskin bir kılıç.

Araştırmacılar deneylerinde Latince adı Arabidopsis olan bir bitki türünü inceledi. Bitkide bakteri ve sıtma parazitlerinde de görülen, MEcPP adlı erken uyarı molekülüne odaklanıldı.

İncelemeler, MEcPP molekülünün bitkide biriktikçe, salisilik asit içeren bir kimyasal reaksiyonu tetiklediğini gösterdi.

Böylece bilim insanları bitkilerin stres altında aspirin üretme sürecinin ayrıntılarını keşfetmiş oldu.

Kaliforniya Üniversitesi, Riverside’dan bitki biyoloğu Wilhelmina van de Ven, şu ifadeleri kullandı: Sanki bitkiler, ağrı ve sızılar için ağrı kesici kullanıyor. Tıpkı bizim yaptığımız gibi.

Araştırmacılar, bu deneylerden elde ettikleri bilgileri, mahsullerin direncini artırarak tarıma fayda sağlama amacıyla kullanmak istiyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın