Büyük Kafalı Ama Küçük Kollu Yeni Bir Dinozor Keşfedildi

Arjantin’de bir grup bilim insanı, çok büyük bir kafası ama boyutlarına göre küçük kolları olan yeni bir yırtıcı dev dinozor keşfettiler. Bilim insanları, küçük uzuvların etobur dinozora hayatta kalma avantajları sağladığına inanıyor.

Keşifle ilgili Current Biology dergisinde yazan bilim insanları, daha önce bilinmeyen bir türe ait iskelet kalıntılarının Kuzey Patagonya’da çıkarıldığını belirtiyor.

Meraxes gigas adı verilen ve yaklaşık 11 metre boyundaki dinozorun kafatası 1,2 metre ama kolları sadece 60 cm uzunluğunda.

Araştırmayı kaleme alan Juan Canale, “Orantısal olarak küçük olan bu kolların bir tür işlevi olduğunu düşünüyorum. İskelette büyük kas girişleri ve tam gelişmiş göğüs kemerleri görülüyor, yani kollarda güçlü kaslar vardı” diyor ve ekliyor:

“Kollarını çiftleşme sırasında dişiyi tutmak için ya da düştükten sonra ayağa kalkarken destek olarak kullanmış olabilirler.”

Araştırmanın diğer yazarı Peter Makovicky, dinozorun kollarının “kelimenin tam anlamıyla kafatasının yarısı uzunluğunda olduğunu ve ağzına kadar uzanmadığını” belirtiyor.

Makovicky, türün dev kafasının, daha küçük türlerde kolların yaptığı işlevleri üstlenen temel yırtıcı araç olduğunu söylüyor.

Adını Game of Thrones kitap serisindeki kurgusal bir ejderhadan alan Meraxes gigas, köpekbalığı dişli kertenkelegiller grubuna ait.

Dört ton ağırlığındaki bu sürüngenlerin 90-100 milyon yıl kadar önce yaşadıklarına inanılıyor.

Bilim insanları tiranosoroid (zorba kertenkeleler) ile abelisoroidlerin (Abel kertenkeleleri) de benzer nedenlerle küçük kollar geliştirdiğini söylüyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

James Webb’in Göz Kamaştırıcı Test Görüntüsü Paylaşıldı

NASA, gelmiş geçmiş en güçlü uzay teleskobunu James Webb’in yakaladığı göz kamaştırıcı test görüntüsünü paylaştı. 6 Temmuz’da yayımlanan görüntü, mayısta 8 günlük süre zarfında kaydedilen 72 fotoğraftan oluşuyor.

NASA uzmanları bunu, “evrenin şimdiye kadar çekilmiş en derin görüntülerinden biri” diye niteledi.

James Webb Uzay Teleskobu’nun ilk tam renkli görüntülerini ve spektroskopik (maddenin özelliklerinin, emilen ve salınan parçacıklar, ışık veya ses aracılığıyla incelenmesi) verilerini 12 Temmuz’da yayımlamaya hazırlanan uzay ajansı, ilk hedefleri de açıkladı.

Teleskobun odaklandığı nesneler şöyle:

Karina Bulutsusu: En parlak bulutsulardan biri olan Karina, Dünya’dan yaklaşık 7 bin 600 ışık yılı uzaklıkta yer alıyor.

NGC 3132: Dünya’dan yaklaşık 2 bin ışık yılı uzağındaki nesne, Güneyin Halka Bulutsusu ve Patlak Sekiz Bulutsusu adlarıyla da biliniyor. NGC 3132, ölme sürecindeki bir yıldızı çevreliyor.

WASP-96b: Son derece sıcak bir ötegezegen olan WASP-96b, bulutsuz bir atmosfere sahip. Dünya’yla arasındaki mesafe 1150 ışık yılını buluyor.

Stephan Beşlisi: Bu galaksi kümesi, Pegasus Takımyıldızı’nda bulunuyor. 5 galaksiden 4’ünün birbiriyle birleşmesi bekleniyor.

SMACS J0723.3-7327: James Webb’in, bu galaksi kümesini bir teleskop gibi kullandığı açıklandı. Kütleçekimsel mercekleme adı verilen yöntem, araştırılan gök cisminin gözlem aracı ve uzak bir yıldız ya da galaksi arasında hizalandığı durumda işlevli oluyor. Bu durumda galaksi veya yıldızın kütleçekim kuvveti mercek etkisi yaratıyor. Yani gökbilimcilerin incelemek istediği nesnenin ışığını bükerek ve uzatarak daha parlak görünmesini sağlıyor. Bu da ilgili nesnenin gözlemlenmesine olanak tanıyor. Bu, SMACS J0723.3-7327 sayesinde evrenin ilk zamanlarının gözlemlenmesi imkanını doğuruyor.

James Webb evrenin derinliklerine bakacak

25 Aralık’ta Avrupa Uzay Ajansı’nın Ariane 5 adlı kargo roketiyle fırlatılan gözlem aracı, 1990’dan beri uzayın derinliklerini gözlemleyen Hubble Uzay Teleskobu’nun yerini alacak.

Teleskop en az 5 yıl çalışacak şekilde tasarlandı ama bilim insanlarının son hesaplamaları teleskobun 20 yıldan uzun süre çalışmak için yeterli yakıta sahip olabileceğini gösteriyor.

Geliştirilmesine NASA’nın öncülük ettiği teleskobu 15 ülke ortak işletiyor.

Teleskop, “Dünya benzersiz mi?”, “Ona benzer başka gezegen sistemleri var mı?” ve “Evrende yalnız mıyız?” gibi çok temel sayılan ama henüz tam olarak yanıtlanamamış soruların peşinden gidecek.

Gözlem aracı, birbirinden epey farklı ötegezegenleri inceleyecek, yaşamın yapı taşlarını bulma umuduyla, Dünya’nınkine benzer atmosferleri araştıracak ve başka gezegenlerde organik moleküller saptamaya çalışacak.

Teleskobun bir diğer amacı da yıldızların evriminin daha iyi anlaşılmasını sağlamak. Kızılötesi ışıkta gözlem yapan araç, bir zaman makinesi görevi görecek.

Güçlü teleskopları kullanarak çok uzaktaki gök cisimlerini inceleyen bilim insanları, ilgili gök cisminden gelen ışığın Dünya’ya ulaşma süresi uzadığı için “zamanda geriye bakma” imkanı yakalıyor.

NASA yetkililerine göre James Webb Uzay Teleskobu 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilinen En Hızlı Yıldız Keşfedildi

Araştırmacılar bilinen evrendeki en hızlı yıldızı keşfetti. S4716 adı verilen yıldız, Samanyolu galaksimizin merkezindeki Sagittarius A kara deliğinin etrafında, 100 Astronomik Birim (AU, Dünya ile Güneş arasındaki mesafe) uzaklıkta dönüyor.

Yıldız, 100’den fazla yıldızdan oluşan ve özellikle hızlı hareket etmesiyle bilinen bir S kümesinde.

S4716’yı yaklaşık 20 yıl boyunca gözlemleyen bilim insanları, yıldızın 23,5 milyon kilometre çapa sahip süper kütleli kara deliğin etrafında saniyede 8 bin kilometre hızla ilerlediği ve yörüngedeki turunu sadece 4 yılda tamamladığı sonucuna vardı.

Yeni çalışmanın baş yazarı Dr. Florian Peissker, “Bir yıldızın, süper kütleli bir kara deliğin çevresinde, bu kadar yakın ve hızlı bir sabit yörüngede olması tamamen beklenmedik bir şeydi. Bu geleneksel teleskoplarla gözlemlenebilecek sınırı teşkil ediyor” dedi.

S4716’nın yakın mesafeli yörüngesi bilim insanlarının kafasını karıştırmayı sürdürüyor. Çek Cumhuriyeti’nin Brno kentindeki Masaryk Üniversitesi’nden çalışmaya dahil olan astrofizikçi Michael Zajaček, “Yıldızlar kara delik yakınlarında bu kadar kolay oluşamaz. S4716 içe doğru hareket etmek zorunda kalmış, örneğin S kümesindeki diğer yıldızlara ve nesnelere yaklaşmış ve bu da yörüngesinin önemli ölçüde küçülmesine neden olmuş” dedi.

Yıldızı gözlemlemek için toplam 5 teleskopa ihtiyaç duyulmuş. 5 teleskoptan 4’ü daha da doğru ve ayrıntılı gözlemlere imkan tanımak için büyük bir teleskop oluşturacak şekilde birleştirilmiş.

Araştırma, The Astrophysical Journal adlı bilimsel dergide yayımlandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Samanyolu Galaksisi’nde ‘Dev Alkol Molekülü’ Keşfedildi

Almanya’daki Max Planck Radyo Astronomi Enstitüsü’nden bir ekip, Samanyolu Galaksisi’nin merkezine yakın noktada dev bir alkol bulutu tespit etti. Uzayda molekül arayışı 50 yılı aşkın bir süredir devam ediyor.

Araştırmacılara göre, propanol maddesinden oluşan bu moleküler bulut, aynı zamanda uzayda şimdiye dek görülmüş en büyük alkol molekülü keşfi oldu.

Propanol, Dünya’da antiseptiklerde, dezenfektan yapımında veya temizlik ürünlerinde kullanılıyor.

Söz konusu madde, Samanyolu’nun merkezindeki Sagittarius A* adlı süper kütleli kara deliğin yakınlarındaki Yay B2 bölgesinde saptandı. Yıldızların yoğun biçimde oluştuğu bu bölge, “yıldız doğum odası” diye niteleniyor.

Diğer bir deyişle yeni keşif, yıldızların oluşumunda alkol moleküllerinin rolüne dair önemli ipuçları da verebilir.

Keşfin ardındaki isimlerden Arnaud Belloche, “Grubumuz 15 yıldan uzun bir süre önce Sgr B2’nin kimyasal bileşimini araştırmaya başladı” diye konuştu:

Gözlemler başarılı oldu ve diğer birçok keşfin yanı sıra özellikle birkaç organik molekülün ilk yıldızlararası tespitini sağladı.

Keşif, hakemli bilimsel dergi Astronomy Astrophysics’te yayımlanan iki yeni makalede detaylandırıldı.

Söz konusu yıldız oluşum bölgesinde propanolün bilinen iki çeşidi de tespit edildi: Normal propanol ve izo-propanol. İzo-propanol, Dünya’daki el dezenfektanlarının ana bileşeni olarak da biliniyor.

Bu keşif, izo-propanolün yıldızlararası ortamda ilk kez saptanması, normal propanolün de yıldız oluşum bölgesinde ilk kez görülmesi anlamına geliyor.

Makalelerin ortak yazarı, Virginia Üniversitesi’nden Rob Garrod şu açıklamalarda bulundu:

Bunlar birbirlerine çok benzedikleri için, fiziksel açıdan da çok benzer şekillerde davranır. Yani iki molekülün de aynı yerde aynı anda bulunması gerekiyordu.

Yıldızlararası uzayda bu tür kimyasalların keşfi, Yay B2 gibi yıldız oluşum bölgelerini daha iyi anlamak için yürütülen uzun erimli araştırmaların sonucunda mümkün oluyor.

Uzayda molekül arayışı 50 yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Gökbilimciler bugüne kadar yıldızlararası ortamda 276 molekül tanımladı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Fizikçileri Şaşırtan Keşif: Manyetik Bir Malzeme Isıtıldıkça Donuyor

Hollanda’daki Radboud Üniversitesi’nde görev alan Alexander Khajetoorians liderliğindeki bir araştırma ekibi, manyetik bir malzeme üzerinde yaptıkları deneylerde sıradışı bulgulara ulaştı.

Ekip malzemeyi ısıttıkça atomların “donduğunu” ve manyetik dönüşlerin durma noktasına geldiğini gördü.

Bu normalde malzemenin soğutulmasıyla gözlemlenen bir fenomendi.

Uzmanlara göre düzensiz manyetik malzemeler belirli bir miktarda soğutulduğunda atomları “donar” ve dönüşlerini durdurarak, statik bir düzende kalır.

Hakemli bilimsel dergi Nature’da yayımlanan yeni araştırmada ise ilk kez bunun tam tersi gözlemlendi.

Khajetoorians, “Gözlemlediğimiz neodimyumdaki manyetik davranış aslında ‘normalde’ olanın tam tersiydi” diye konuştu: Isıtıldığında buz küpüne dönüşen su gibi… Bu epey mantıksız.

Demir, kobalt, nikel veya çelik gibi malzemeler, herhangi bir mıknatısın etki alanı içindeyken o mıknatısın manyetik alan çizgileriyle aynı yönde hizalanıyor. Bu tür “işbirlikçi” malzemelere “ferromanyetik madde” adı veriliyor.

Ancak bazı bakır ve demir alaşımlarında atomlar epey rastgele dönüyor. Saf neodimyum da bu maddelerden biri. Önceden bunların daha işbirlikçi davranması için soğutulması gerektiği düşünülüyordu.

Ancak araştırma ekibine göre yeni keşfedilen özelliği, bu stratejinin her maddede işe yaramayacağını ortaya koydu.

Neodimiyumun değişen sıcaklıklarda nasıl davrandığını araştırmak isteyen fizikçiler, deneylerde maddenin sıcaklığını -268 dereceden -265 dereceye çıkardı.

Bunun ardından neodimyum atomlarında donma durumunun tetiklendiği görüldü. Fizikçiler neodimyumu tekrar soğuttuğunda, dönüşler yeniden kargaşa halini aldı.

Ekibe göre sıcaklığın artmasıyla düzensizlikten düzenin ortaya çıktığı bu tuhaf davranışın arkasındaki mekanizma ancak ileri araştırmalarla ortaya çıkarabilir.

Khajetoorians, şu açıklamalarda bulundu: Sonuçta bu malzemelerin davranışlarının modelini çıkarabilirsek, çok çeşitli diğer malzemelerin davranışlarını da tahmin edebilir hale geliriz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Buzullarda Hapsolmuş 1000’e Yakın Yeni Mikrop Bulundu

Bilim insanları ‘potansiyel olarak tehlikeli bakterilerin’ serbest kalmasının Çin ve Hindistan’ı etkileyebileceğini söylüyor. Tibet buzullarından alınan kar ve buz örneklerinde yaklaşık 1000 yeni bakteri türünün bulunduğunu belirten bilim insanları, küresel ısınma yüzünden buzulların erimesiyle hastalıkların yayılacağı endişelerine yol açtı.

Independent Türkçe’nin Nature Biotechnology adlı bilimsel dergiden aktardığı yeni çalışmaya göre, araştırmacılar Tibet buzullarında hapsolmuş bakteri türlerinin kar ve buz eridikçe diğer bölgelere ulaşıp ulaşamayacağını değerlendirdi.

Çin Bilimler Akademisi mensuplarının da aralarında bulunduğu araştırmacılar, 2010 ila 2016’da Tibet’teki 21 buzuldan numuneler topladı ve buz örneklerini eriterek geriye ne kaldığını analiz etti.

Bilim için yüzde 98’i yeni olan 968 benzersiz bakteri türü buldular.

Yeni bulgular, bilim insanlarının Tibet platosunda bazıları 15 bin yıldan yaşlı olan, buzula sıkışmış antik virüsleri bulmasından yaklaşık bir yıl sonra geldi.

Buz örtüleri ve buzullar Dünya’nın yüzey örtüsünün neredeyse onda birini oluşturuyor ve gün geçtikçe sayısı artan araştırmalar iklim krizi nedeniyle eridiklerini gösteriyor.

Bilim insanları hapsolmuş bu bakterilerden bazılarının, özellikle bu eski mikroplara karşı bağışıklığı olmayan modern bitkiler, hayvanlar ve insanlar için bulaşıcılığından şüpheleniyor.

Araştırmada bilim insanları, “Bu mikroorganizmalar bitkileri, hayvanları ve insanları savunmasız hale getiren yeni virülans faktörlerine sahip olabilir” diye yazdı.

Araştırmacılar, buzullarda hapsolmuş bu tür antik ve modern patojenik mikropların ‘yerel salgınlara ve hatta pandemiye yol açabileceği’ konusunda uyarıyor.

Mevcut çalışmadaki yeni keşfedilen bakteriler de dünyanın özel öneme sahip bir bölgesinden geliyor: Burada eriyen kar ve buz, Çin ve Hindistan genelinde yoğun nüfuslu bölgelere akan birkaç nehri besliyor.

Araştırmacılar, “Asya’nın su kulesi olarak bilinen Tibet Platosu, Yangtze, Sarı Irmak, Ganj Nehri ve Yarlung Tsangpo Nehri (Brahmaputra Nehri) de dahil olmak üzere dünyanın en büyük nehirlerinden birkaçının kaynağıdır” diye yazdı:

“Potansiyel olarak tehlikeli bakterilerin serbest kalması dünyanın en kalabalık iki ülkesi Çin ve Hindistan’ı etkileyebilir.”

Gelecekte yapılacak çalışmalarda bilim insanları, buzulların erimesiyle açığa çıkan mikropların dünyanın dört bir yanındaki nehirlere karışmasının, nehir yatağı boyunca yaşayan bitkiler ve hayvanlar için bir tehdit oluşturup oluşturmadığını değerlendirmeyi umuyor.

Paylaşın

Dünya’nın Merkezinde Şaşırtıcı Değişim!

ABD’deki Virginia Tech College’dan yerbilimci Ying Zhou, Dünya’nın dış çekirdeğinde bazı değişimlerin meydana geldiğini tespit etti. Zhou’nun bu keşfi yapmasında 20 yıl arayla meydana gelen iki depremden elde edilen sismik gözlemler etkili oldu.

Bilim insanı, ilk etapta iki depremden elde edilen ölçümleri inceleyerek aralarında önemli farklılıklar tespit etti. Bu farklılıklar, gezegenin dış çekirdeğindeki konveksiyonda, yani metal akışında önemli değişimler olduğu anlamına geliyordu.

Mayıs 1997’de Güney Pasifik Okyanusu’ndaki Kermadec Adaları bölgesini büyük bir deprem sarsmıştı. 20 yıldan biraz daha uzun bir süre sonra, Eylül 2018’de aynı bölgede bir deprem daha meydana gelmişti.

Aradan geçen 20 yıla rağmen, deprem aynı noktayı vurduğu için aynı hızda sismik dalgalar göndermesi gerekiyordu. Ancak Zhou, beklenenin olmadığını fark etti.

Gerçek zamanlı sismik titreşimleri kaydeden 4 istasyondan gelen veriler, 2018’deki deprem sırasında SKS dalgaları diye bilinen sismik dalgaların yaklaşık bir saniye daha hızlı hareket ettiğini ortaya koydu.

Bu da dış çekirdekte artık daha hafif elementlerin salındığını öne süren ama teorisine bir türlü kanıt bulamayan Zhou için büyük bir fırsattı.

Dış çekirdekte neler oluyor?

Dünya’nın merkezi, son derece yüksek basınç ve sıcaklıkla karakterize olduğu için burada sıvı bir dış çekirdeğin demir içerikli katı iç çekirdeği çevrelediği düşünülüyor.

Bu dış çekirdekte sıvı haldeki demir ve nikel sürekli akış halinde. Konveksiyon adı verilen bu akış, elektrik akımları üreterek gezegenin manyetik alanını oluşturuyor.

Manyetik alan koruyucu bir kalkan gibi Dünya’yı sarıyor ve atmosferin zamanla yok olmasını engellerken gezegen yüzeyini de Güneş’ten gelen radyasyondan koruyor.

Öte yandan, Zhou’ya göre dış çekirdekteki konveksiyon hep aynı kalmıyor.

“Kuzey’deki jeomanyetik kutba bakarsanız yılda yaklaşık 50 kilometre hızla hareket ettiğini görürsünüz” diyen Zhou, sözlerini şöyle sürdürdü:

Kanada’dan Sibirya’ya doğru hareket ediyor. Manyetik alan her gün aynı değil. Değişiyor. Bu yüzden dış çekirdekteki konveksiyonun da zamanla değiştiğini düşünüyoruz ama doğrudan bir kanıt yok. Hiç görmedim.

Sismik veriler çekirdeğin yoğunluğundaki değişimlere işaret ediyor

Hakemli bilimsel dergi Nature’da yayımlanan yeni araştırmada Zhou, işte bu değişime bir kanıt sunmak için yola çıktı.

Bahsi geçen iki depremden elde edilen ölçümleri karşılaştıran bilim insanı, ikinci depremde SKS dalgalarının daha hızlı hareket etmesini şöyle açıkladı:

Bu dalganın ilerlediği yolda bir şeyler değişmiş. O yüzden artık daha hızlı gidebiliyor. Demek ki 20 yıl önce orada olan bir malzeme artık yok.

Zhou, “Yeni malzeme ise daha hafif” diye ekledi: Bu hafif elementler yukarı doğru hareket ediyor ve o bölgedeki yoğunluğu değiştiriyor.

Bilim insanı söz konusu araştırma makalesinde dış çekirdekte 1997’den bu yana hidrojen, karbon ve oksijen gibi daha hafif elementlerin salındığını savundu.

Makaleye göre bu durum dış çekirdeğin yoğuluğunda yaklaşık yüzde 2-3’lük bir azalmaya denk geliyor. Dolayısıyla konveksiyon akışı da saatte yaklaşık 40 kilometreye ulaşıyor.

Şu anda dünya çapında sismik dalgaları gerçek zamanlı takip eden 152 Küresel Sismografik Ağ İstasyonu mevcut. Zhou, “Artık dış çekirdeği görebiliyoruz” diye konuştu:

Eğer onu sismik dalgalardan görebiliyorsak, gelecekte de sismik istasyonlar kurabilir ve bu akışı izleyebiliriz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA, Dünya’ya Doğru İlerleyen Devasa Kuyrukluyıldızın Görüntüsünü Paylaştı

NASA, keşfedildiği dönemde en uzak aktif kuyrukluyıldız unvanını alan ve Güneş Sistemi’nin içlerine doğru ilerleyen gök cisminin bir astrofotoğrafçı tarafından çekilen portresini paylaştı.

Amatör gökbilimci Jose Chambo, 20 Haziran’da C/2017 K2 (PanSTARRS) kuyrukluyıldızının bir görüntüsünü yakaladı. Gök cisminin Dünya’ya uzaklığı şu anda 300 milyon kilometreden daha az. Ayrıca 14 Temmuz’da epey mesafe kat ederek gezegenimize en yakın konumuna, aralık ayında ise Güneş’e en yakın konumuna gelecek.

18 kilometre çapında bir çekirdeğe sahip devasa bir kuyrukluyıldız olan C/2017 K2 (PanSTARRS), ilk defa 2017’de 2,4 milyar kilometre uzaklıkta keşfedildiğinde halihazırda koma üretiyordu. Koma, Güneş’in kuyrukluyıldızı ısıttığı sırada açığa çıkan bir gaz bulutu. Parlayan komanın küçük bir teleskop yardımıyla gece gökyüzünde görülebilmesi gerekiyor. Kuyrukluyıldızın boyutuna rağmen komanın çıplak gözle yapılan gözlemler için fazla soluk kalması ise muhtemel.

C/2017 K2 (PanSTARRS), Oort bulutundan Güneş’e doğru tahminen 3 milyon yıl boyunca seyahat etti. Oort bulutu; Neptün’ün ve hatta Güneş Sistemi’nin kenarında, yıldızdan birkaç ışıkyılı kadar ileriye uzanan Kuiper kuşağının ötesinde yer alan bir buzlu gezegenimsizler diyarı.

Oort bulutunun tıpkı C/2017 K2 (PanSTARRS) kuyrukluyıldızı gibi hiperbolik yörüngeleri takip eden birçok kuyrukluyıldızın kaynağı olduğu düşünülüyor. Hubble Uzay Teleskobu’nun internet sitesinden alınan bir şemada kuyrukluyıldızın yörüngesinin Güneş sisteminin düzlemine neredeyse dik olduğu görülebilir.

Kuyrukluyıldız, eylüle kadar Kuzey Yarımküre’de teleskoplarla görülebilir durumda kalacak.

Paylaşın

Bakterilerden Jet Yakıtı Üretmenin Yolu Keşfedildi

Ulaşım araçlarının büyük çoğunluğu gibi, uçaklar genellikle fosil yakıtlarla çalışır. Daha doğrusu, uçaklar jet yakıtından (göklerdeki araçlara güç veren güçlü motorlar için tasarlanmış ve petrolden elde edilen özel bir yakıt) güç alır.

Ancak son zamanlarda bir grup bilim insanı şunu sorgulamaya başladı: Ya bu uçaklara bakterilerden elde edilen bir yakıtla güç verebilseydik nasıl olurdu?

Araştırmacılar bu konuda öncülük edebilecek yeni bir araştırmayı yakın tarihli bir makaleyle yayımladı. Ekip, genellikle toprakta bulunan bakterilerle jet yakıtı oluşturmada kullanılabilecek bir molekül yarattığını, hazırladığı basın bülteninde söyledi.

Araştırma sonuçları perşembe günü Joule adlı bilimsel dergide yayımlandı.

Basın bildirisinde, söz konusu “yüksek enerjili” molekülün, yemek yedikleri sırada bakteriler tarafından doğal olarak üretildiği ve, petrol gibi fosil yakıtlara çok benzer şekilde, karbondan oluştuğu belirtildi.

Bu bilim insanları, bu moleküllerin “poliketid sentazlar” diye bilinen ve hücrelerin içindeki kimyasal reaksiyonları kontrol edebilen bir grup enzimden kaynaklandığını keşfetti. Üstelik ekip bu enzimleri kullanarak söz konusu molekülleri toplu olarak üretebildi.

Ekip, süreç sonunda ürettikleri maddenin litre başına 50 megajul enerji içerdiğini söylüyor. Buna kıyasla, benzinde litre başına yaklaşık 32 megajul var.

Ancak bu süreç, ticari jetleri ülkenin dört bir yanına gönderebilmekten henüz çok uzak. Bilhassa, bilim insanlarının bir uçağa veya uçak endüstrisine güç sağlayacak yeterli yakıtı elde etmek için üretimin ölçeğini nasıl büyüteceklerini bulması gerekiyor.

Yine de çalışmanın arkasındaki ekip, basın bildirisinde de belirttiği üzere, bu yakıtın geleneksel fosil yakıtlar kullanmadan bir rokete güç verebilecek kadar güçlü olabileceğine inanıyor.

Danimarka Teknik Üniversitesi’nden mikrobiyolog ve bu çalışmanın baş araştırmacısı Pablo Cruz – Morales, “Bu yakıtı biyolojiyle elde edebilirsek petrolle üretime devam için hiçbir mazeret kalmıyor” diyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Güneş Fırtınası, Hiç Uyarı Vermeden Dünya’yı Vurdu

“Potansiyel olarak yıkıcı” diye sınıflandırılan bir Güneş fırtınasının uyarı vermeden Dünya’yı vurması bilim insanlarını endişelendirdi. Verilere göre fırtınanın hızı saatte 2,52 milyon kilometreye ulaştı.

Eşgüdümlü Evrensel Zaman Dilimi’ne (UTC) göre, sürpriz Güneş fırtınası Dünya’ya 25 Haziran’da gece yarısından hemen önce ulaştı ve 26 Haziran’da günün büyük bölümünde gezegeni etkilemeye devam etti.

Uzmanlar fırtınayı G1 sınıfı diye kategorize etti. Bu sınıftaki fırtınalar, güç şebekelerinde nispeten zayıf dalgalanmalar yaratabiliyor, uyduların işlevlerini etkileyip, göç eden hayvanların yön bulma yeteneklerini bozabiliyor.

Aynı zamanda Kuzey Yarım Küre’de alışılmadık derecede güçlü kutup ışıklarının ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Beklenmedik Güneş fırtınası aynı zamanda Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün gökyüzünde hizalandığı, son derece nadir meydana gelen (1864’ten beri yaşanmadı) kozmik olaya denk geldi.

Bu da kutup ışıklarıyla birleşince amatör gözlemciler ve fotoğrafçılar için eşsiz manzaralar oluşturdu.

Bu kez neden belirti göstermedi?

Güneş’teki patlamaların uzaya büyük kütleli plazmalar savurmasına taçküre kütle atımı (CME) adı veriliyor. Bu plazmalar, Dünya’nın manyetik alanıyla etkileşime girip, manyotesferde geçici bozulmalara yol açtığında Güneş fırtınası adını alıyor.

CME’ler genellikle çevrelerine göre nispeten soğuk olduğu için karanlık görünen Güneş lekelerinde ortaya çıkıyor. O yüzden uzmanlar, yıldızda kayda değer bir patlamanın meydana gelebileceği ve bunun da fırtınaya yol açabileceğine dair tahminler yürütebiliyor.

Ancak uzmanlara göre son olay, Güneş’te Eş-Dönüşlü Etkileşim Bölgesi adı verilen ve nadiren fırtınalara neden olan bir bir bölgeden kaynaklandı. Bu tür noktalar yavaş ve hızlı hareket eden parçacık akışları arasındaki geçiş bölgeleri diye tanımlanıyor.

Söz konusu bölgelerde CME’lere benzeyen ama Güneş lekelerinin görülmediği şok dalgalarını aniden açığa çıkarabilen plazma birikimleri oluşuyor. Bu da Güneş yüzeyinde önceden tespit edilmelerini çok daha zor hale getiriyor.

Güneş’te hareketlilik giderek artacak

Gökbilimciler Güneş’teki patlamaların birkaç yıl içinde giderek artacağını ve zirve noktasına ulaşacağını belirtiyor. Çünkü Güneş, şu anda hareketli bir evrede.

Yıldız her 11 yılda bir, sakin veya fırtınalı geçen bir döngüsünü tamamlıyor ve yenisini başlatıyor. Güneş’in 2019’da 25. döngüsüne girdiği biliniyor. Bu döngülerden sakin olanına, yani yıldızdaki patlamaların ve lekelerin minimum seviyeye indiği dönemlere “solar minimum” adı veriliyor.

Güneş lekelerinin arttığı ve patlamaların da sıklaştığı evrelerse “solar maksimum” diye adlandırılıyor.

Uzmanlara göre yıldız şu anda hareketli bir dönemden geçiyor. Ancak henüz başında olduğu için 2022’nin çok şiddetli olaylara tanıklık etmeyeceği düşünülüyor.

2025’teyse solar maksimum evresi zirve noktasına ulaşacak. Bu nedenle özellikle 2025 civarında şiddetli patlamaların Dünya’yı etkilemesi bekleniyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın