Mars’taki “Uzaylı Yosununun” Sırrı Çözüldü

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Mars’ta ilk kez 12 Temmuz’da ABD uzay ajansının Perseverance keşif aracı tarafından görülen tuhaf, spagetti benzeri bir madde yumağının ne olduğunu tespit etti.

Biyolojik ya da başka bir şekilde uzaylı kökenli olmayan madde, Şubat 2021’de keşif aracını Mars yüzeyine indiren giriş, alçalma ve iniş (EDL) donanımına ait Dacron ağının birbirine dolanmış bir parçası.

Dacron, genellikle yüksek performanslı yelken bezlerinde kullanılan, reçineye gömülü bir tür sentetik elyaftır fakat NASA’nın blog yazısına göre Perseverance keşif aracında muhtemelen termal koruma battaniyesinin bir parçasıydı.

Blogda, “Söz konusu ağ parçası önemli ölçüde çözülme/parçalanma geçirmiş gibi görünüyor, bu da güçlü kuvvetlere maruz kaldığına işaret ediyor” ifadesine yer verildi.

Ağ, Perseverance keşif aracının inişinden arta kalan ve daha sonra keşif aracının yoluna çıkan ilk enkaz parçası değil.

Haziranda Perseverance, bir kaya çıkıntısına takılmış, muhtemelen EDL’deki termal battaniyenin bir parçası olan parlak folyo benzeri bir madde parçası tespit etti. Ve nisanda Perseverance keşif aracıyla birlikte Mars’a inen Ingenuity helikopteri, kendisini ve Perseverance’ı Kızıl Gezegen’in yüzeyine güvenli bir şekilde getiren EDL’den arta kalan koruyucu kabuk ve paraşütün fotoğraflarını çekti.

Çeşitli iniş takımı kalıntıları Mars’a yumuşak bir iniş yapmanın kaçınılmaz bir sonucudur fakat Perseverance görev ekibi için bir zorluk teşkil edebilir.

Perseverance, Mars’ın daha önce ya da halen doğal yaşam formları içerip içermediğini kesin olarak cevaplayabilecek analizler için 2030’larda toplanıp Dünya’ya gönderilmek üzere Mars yüzeyinden kaya ve toprak örneklerini kazarak çıkarmakla görevli.

NASA, Mars’ın herhangi bir Dünya mikrobuyla kirlenmesini önlemek için fırlatmadan önce Perseverance’ı sterilize etmeye özen göstermiş olsa da keşif ekibinin, EDL’den hiçbir maddenin keşif aracı tarafından çıkarılan örneklerin hiçbirine girmediğinden emin olmak için aracın kameralarını kullanması gerekecek.

Blogda, “Örnek toplama ekipleri, geri dönen örnek kasasının bütünlüğünü sağlamak için olası kirlilik kaynaklarını takip etmeyi de sürdürecek” diye belirtildi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bulunması 375 Yıl Süren Yeni Kıta: Zelandiya

Yıl 1642 idi ve Abel Tasman’ın bir hedefi vardı. Gösterişli bıyıkları ve gür keçi sakalıyla bu deneyimli Hollandalı denizci, güney yarımkürede uçsuz bucaksız bir kıtanın varlığından emindi ve onu bulmaya kararlıydı.

Avrupalılar o dönemlerde dünyanın bu bölümünü pek bilmiyor, ancak orada büyük bir kara parçası olduğuna inanıyorlardı. Antik Roma’dan beri süren bu inancın doğru olup olmadığını görme vakti gelmişti.

Tasman 14 Ağustos’ta iki küçük gemiyle Endonezya’nın başkenti Jakarta’dan yola çıktı, batıya, sonra güneye, daha sonra da doğuya giderek Yeni Zelanda’nın Güney Adası’na vardı. Yerel Maori halkıyla ilk karşılaşması pek de iyi geçmedi: İkinci gün birkaç Maori yerlisi kanoyla iki Hollanda gemisi arasında mesaj taşıyan küçük tekneye çarptı. Dört Avrupalı öldü. Avrupalılar bunun üzerine 11 kanoyu top ateşine tuttu.

Bu, Tasman’ın kendine biçtiği görevin sonu oldu. Olayın meydana geldiği yere Katiller (Moordenaers) Körfezi adını verdi ve bulduğu yeni topraklara ayak bile basmadan ülkesine geri döndü. Güneydeki büyük kıtayı keşfettiğine inanıyordu, ama hayallerindeki gibi bir yer değildi. Bir daha da oraya gitmedi.

Tasman farkında değildi ama başından beri haklıydı. Gerçekten de kayıp bir kıta vardı.

2017 yılında bir grup jeolog, Māori dilinde Te Riu-a-Māui’yi, yani Zelandiya’yı keşfederek manşetlere çıktı. Bu 4,9 milyon kilometrekarelik geniş kıta, Madagaskar’ın yaklaşık altı katı büyüklüğündeydi.

Ansiklopediler, haritalar ve arama motorları sadece yedi kıta gösteriyordu ancak jeologlar, kendilerinden emin bir halle sekizinci kıtayı bulduklarını açıkladı. Bu kıta aynı zamanda dünyanın en küçük, en ince ve en genç kıtası.

Sorun şu ki, yüzde 94’ü su altında ve okyanusun dibinden sadece Yeni Zelanda gibi birkaç ada su yüzüne çıkıyor. Aslında başından beri gözler önündeydi, ama görülememişti.

Zelandiya’yı keşfeden ekipten, Yeni Zelanda Kraliyet Araştırma Enstitüsü GNS Science’da jeolog olan Andy Tulloch, “Bu, aslında çok bariz bir şeyin ortaya çıkarılmasının ne kadar zaman alabileceğini gösteren bir örnek,” diyor.

Zelandiya’nın keşfi sadece başlangıçtı. Aradan geçen zamana rağmen, kıta hala 2 kilometre suyun altında gizemini koruyor. Nasıl oluşmuştu? Orada hangi canlılar yaşıyordu? Ne kadar süredir su altında? Soruların çoğu hala cevapsız.

Zahmetli bir keşif

Zelandiya’yı incelemek hep zor oldu.

Tasman’ın 1642’de Yeni Zelanda’yı keşfetmesinden bir asırdan fazla bir süre sonra, İngiliz harita yapımcısı James Cook güney yarımküreye gönderildi. Resmi görevi, Güneş’in ne kadar uzakta olduğunu hesaplamak için Venüs’ün Dünya ile Güneş arasından geçmesini gözlemlemekti.

Ancak yanına, ilk görevini tamamladıktan sonra açması için bir mühürlü zarf da verilmişti. Bu zarfta çok gizli bir görevi daha olduğu bildiriliyor, muhtemelen üzerinden geçmiş olduğu güney kıtasını keşfetmesi isteniyordu.

Zelandiya’nın varlığına dair ilk gerçek ipuçları, 1895’te Yeni Zelanda’nın güney kıyıları açıklarındaki adaları araştırmak için bir yolculuğa çıkan İskoç doğa bilimci Sir James Hector tarafından bulundu.

Hector adaların jeolojisini inceledikten sonra, Yeni Zelanda’nın “güney ve doğuya kadar uzanan ve şimdi sular altında olan büyük bir kıta alanının tepesindeki bir dağ zincirinin kalıntısı” olduğu sonucuna vardı.

Bu erken keşfe rağmen, muhtemel Zelandiya kıtası hakkındaki bilgiler belirsizliğini korudu ve 1960’lara kadar pek bir şey yapılmadı.

2017’deki araştırmaya öncülük eden GNS Science’tan jeolog Nick Mortimer, “Bu alanda işler oldukça yavaş yürüyor” diyor.

1960’larda jeologlar nihayet bir kıtanın nasıl tanımlanması gerektiği konusunda anlaştı: “Yüksek rakımlı, çok çeşitli kayaçlara ve kalın bir kabuğa sahip jeolojik bir alan” olması gerektiğini söylediler.

Bu, jeologlara üzerinde çalışacak bir şey verdi – eğer kanıt toplayabilirlerse, sekizinci kıtanın gerçek olduğunu ispat edebileceklerdi.

Uydu fotoğraflarında Avustralya’nın doğusunda açık mavi ters bir üçgen olarak görülen alan Zelandiya

Yine de işler ilerlemiyordu. Bir kıta keşfetmek zor ve pahalıydı; Mortimer’ın dediğine göre çok da aciliyet taşımıyordu.

1995’te Amerikalı jeofizikçi Bruce Luyendyk bölgeyi tekrar bir kıta olarak tanımladı ve buraya Zelandiya adını vermeyi önerdi.

Aynı sıralarda, “Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi” yürürlüğe girdi ve nihayet Zelandiya’yı araştırmak için ciddi bir motivasyon çıktı.

Sözleşme kıyı ülkelerinin, karasularının başlangıcından itibaren 200 deniz miline kadar uzanan Münhasır Ekonomik Bölgelerinin ötesinde “genişletilmiş kıta sahanlığı” talep edebileceğini ve bu alandaki tüm petrol ve madeni zenginliklerden yararlanabileceğini belirtiyordu.

Yeni Zelanda daha büyük bir kıtanın parçası olduğunu kanıtlayabilirse, bu alan altı kat daha fazla olacaktı.

Birdenbire bölgedeki araştırma ve keşif seyahatlerine sağlanan mali destekler ve zamanla da bulunan kanıtlar arttı. Toplanan her taş parçası Zelandiya’nın varlığını ispat etme çalışmalarına katkıda bulunuyordu.

Deniz tabanının haritasını çıkarmak için, yerkabuğunun farklı bölgelerinde yer çekimindeki küçük değişiklikleri belirlemekte kullanılan uydu verileri araştırmalara son noktayı koydu.

Bu teknoloji ile Zelandiya neredeyse Avustralya kadar büyük, şekilsiz bir kütle olarak açıkça görülebiliyordu.

Yeni kıta nihayet dünyaya kanıtlanmıştı.

Üzerinde Yeni Zelanda’nın yanı sıra, Fransız kolonisi Yeni Kaledonya ve Avustralya’nın küçük Lord Howe Adası ile bir zamanlar bir 18’nci yüzyıl kaşifinin “bir tekne büyüklüğünde görünüyor” dediği Ball’s Pyramid adındaki volkanik ada da bulunuyordu.

Gizemli süper kıtanın uzantısı

Zelandiya aslında 550 milyon yıl önce oluşan süper kıta Gondwana’nın parçasıydı. Ancak yaklaşık 105 milyon yıl önce, daha tam anlaşılamayan bir nedenle Gondwana’dan uzaklaşmaya başladı.

Kıtalarda yerkabuğunun derinliği genelde 40 kilometre, okyanuslarda ise yaklaşık 10 kilometre oluyor.

Zelandiya Gondwana’dan ayrılırken o kadar zorlandı ve gerildi ki yerkabuğu şimdi sadece 20 kilometre derinliğinde.

Jeologlar su altında olmasına rağmen, bulunan kaya türleri nedeniyle Zelandiya’nın bir kıta olduğunu biliyorlar. Kıtaların yerkabuğu granit, şist ve kireçtaşı gibi magmatik, metamorfik ve tortul kayalardan oluşma eğilimindeyken, okyanus tabanı genellikle sadece bazalt gibi magmatik kayalardan oluşuyor.

Sıra dışı oluşumu Zelandiya’yı jeologlar için ilginç bir hale getiriyor. Örneğin bu kadar ince bir kıta olduğu halde parçalanmamasının nedeni hala bilinmiyor.

Ne zaman suya battığı da bir başka sır. Şu anda su seviyesinin üzerinde olan bölümleri Pasifik ve Avustralya tektonik plakalarının birbirlerini ittirmesiyle oluşan yükseltiler. Jeolog Andy Tulloch, birkaç küçük ada dışında geri kalanı hep su altında olan bir kıta mı olduğu, yoksa bir zamanlar tamamen kuru toprak mı olduğu konusunda görüş ayrılıkları olduğunu söylüyor.

Bu da tabii Zelandiya’da hangi tür canlılar yaşadığını gündeme getiriyor. Ilıman iklimi ve 101 milyon kilometrekareyi bulan geniş topraklarıyla Gondwana pek çok bitki ve hayvan türünün bulunduğu bir yerdi. Aralarında gelmiş geçmiş en büyük hayvanlardan titanozorlar da vardı. Peki acaba, Zelandiya’nın kayalarında bu hayvanların kalıntıları olabilir mi?

Ortadaki kırmızı kaya silsilesi, diyagonal bir çizgi halinde aşağıya kadar inmesi gerekirken kırılmış

Dinozorların peşinde

Güney yarım kürede nadiren fosilleşmiş kara hayvanları bulunuyor ancak 1990’larda Yeni Zelanda’da bazı fosiller bulundu.

Aralarında uzun kuyruklu, uzun boyunlu bir dinozor olan soropod; gagalı, otçul dinozor hisilofodon ve zırhlı bir dinozor türü olan ankilozor kalıntıları da vardı.

2006’da Güney Adası’nın yaklaşık 800 kilometre doğusundaki Chatham Adaları’nda büyük bir etçil hayvanın ayak kemiği bulundu. Bütün fosiller, Zelandiya’nın Gondwana’sdan kopmasından sonrasına tarihleniyordu.

Ancak bu Zelandiya’nın büyük bir kısmında dinozorlar bulunduğu anlamına gelmiyor.

Wellington’daki Victoria Üniversitesi’nde Jeofizik ve Tektonik Profesörü olan Rupert Sutherland, “Kesintisiz arazi olmadan kara hayvanları bulunup bulunamayacağı ve böyle bir arazi yoksa hayvanların da yok olup olmayacakları hakkında uzun bir tartışma var” diyor.

Bir de Yeni Zelanda’nın en tuhaf ve en sevilen hayvanlarından olan Kivi kuşunun gizemi var. Tavuk büyüklüğünde, uçamayan bir kuş bu. En yakın akrabasının, 800 yıl öncesine kadar Madagaskar ormanlarında yaşayan dev fil kuşu olduğu düşünülüyor.

Bilim insanları iki kuşun ortak atasının Gondwana’da yaşayan bir kuş türü olduğuna inanıyor. Gondwana’nın tamamen parçalanması 130 milyon yıl sürdü, ancak parçaları tüm dünyaya yayılarak Güney Amerika, Afrika, Madagaskar, Antarktika, Avustralya, Arap Yarımadası, Hint Yarımadası ve Zelandiya’yı oluşturdu.

Bu da Zelandiya’nın en azından bir kısmının hep su üzerinde olduğu izlenimi uyandırıyor. Ancak 25 milyon yıl önce tüm kıtanın ve büyük olasılıkla Yeni Zelanda’nın tamamının suya battığı düşünülen dönem hariç. Sutherland, bütün bitki ve hayvanların daha sonra koloni haline gelmiş olması gerektiğini söylüyor.

Doğrudan Zelandiya’nın deniz tabanından fosil toplamak mümkün olmasa da, bilim insanları sondajla fosillere ulaşabiliyor.

2017 yılında, bir ekip bölgede şimdiye kadarki en kapsamlı araştırmalardan birini yaptı ve altı farklı yerde sondajla deniz tabanının 1.250 metre derinliğine indi. Aldıkları örneklerde, kara bitkilerinin polenleri ve sıcak, sığ denizlerde yaşayan organizmaların üreme hücreleri ve kabukları bulundu.

“Eğer derinliği sadece 10 metre gibi olan bir su varsa, etrafta kara olma ihtimali de yüksek” diyen Sutherland, polen ve spor adı verilen üreme hücrelerinin varlığının Zelandiya’nın sanıldığı kadar sular altında olmayabileceğine işaret ettiğini belirtiyor.

Jeolojik kıvrım

Zelandiya’nın şekli de gizemini koruyor.

Sutherland, “Yeni Zelanda’nın jeolojik haritasına bakınca, dikkat çeken iki unsur var” diyor. Bunlardan biri Güney Adası’nda uzaydan bile görülebilen Alp Fayı.

İkincisi Yeni Zelanda’nın da jeolojik olarak ortada bükülen yatay bir çizgi ile bölünmesi. Burası Pasifik ve Avustralya tektonik plakalarının birleştiği nokta ve sanki biri aşağı ucunu eline alıp da bükmüş gibi görünüyor.

Bir başka deyişle o noktaya kadar devamlılık gösteren kaya silsileleri devam etmiyor ve neredeyse dik açıyla dönüyor.

Tektonik plakaların hareket ettiği ve bunları değiştirdiği söylenebilir ama bunun nasıl ve ne zaman olduğu hala bilinmiyor.

Sutherland, “Her şey suyun 2 kilometre altında, örnek almanız gereken tabakalar da aynı zamanda deniz tabanının 500 metre derinliğinde olunca, keşif yapmak çok güç” diyor: Çok zaman, para ve çaba gerekiyor.

Tasman’ın araştırmasından yaklaşık 400 yıl sonra bile sekizinci kıta ile ilgili daha öğrenecek çok şey var.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Atomlar İlk Kez Sıvı İçinde Yüzerken Görüntülendi

Birleşik Krallık’taki Manchester Üniversitesi araştırmacıları, sıvı hücreleri incelemenin yeni bir yolunu geliştirdi. Bunu yaparken de ilk kez bir sıvıda tekil atomların hareketi görüntülendi.

Bu başarı, temiz enerji üretimi ve önemli biyolojik süreçler için gerekli teknolojilerin geliştirilmesinin önünü açabilir.

Hakemli bilimsel dergi Nature’da yayımlanan araştırma, iki grafen tabakası (karbon atomlarından oluşan 2 boyutlu bir malzeme) arasına bir tuzlu su çözeltisi yerleştirdi. Çözeltinin içine de atomlar kondu.

Daha sonra ekip, transmisyon elektron mikroskobu (TEM) adı verilen cihazı kullanarak platin atomlarının malzemenin yüzeyinde nasıl hareket ettiğini inceledi.

TEM, vakumlu odacıklar yaratılmasıyla çalışan bir cihaz olduğu için araştırmanın püf noktası sıvıyı hapseden altıgen grafen tabakalarıydı.

Araştırmanın başyazarı Dr. Nick Clark, “Çalışmamızda, sıvıyı kullanmasaydık yanıltıcı bilgiler elde ederdik” diye konuştu:

Bu bir dönüm noktası ve sadece başlangıç. Sürdürülebilir kimyasal işlem süreçlerini destekleyen malzemelerin geliştirilmesi için bu tekniği şimdiden kullanmak istiyoruz.

Bilim insanları bu grafen tabakaları sürdürülebilir şekilde hidrojen üretmenin potansiyel bir yolu olarak görüyor. Bu, olası uygulama alanlarından sadece biri.

Ancak uzmanlar hidrojeni Dünya’yı iklim krizinden kurtarmak için gereken sürdürülebilir bir enerji kaynağı olarak görüyor.

Araştırma ekibinden Prof. Dr. Sarah Haigh, bulguları şöyle yorumladı:

Maddelerin bu tür davranışlarının endüstriyel ve bilimsel önemi göz önüne alındığında, sıvılarla temas halindeki yüzeylerde atomların nasıl davrandığına dair ne kadar çok şey öğrenmemiz gerektiğini gördük. Bu şaşırtıcı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb Teleskobundan Yine Büyüleyici Görüntü!

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve Avrupa Uzay Ajansı’ndan salı günü yapılan açıklamada, James Webb Uzay Teleskobu’nun, Cartwheel (Araba Tekerleği) Galaksisi’nin yeni bir görüntüsünü yakaladığı duyuruldu ve bu yeni görüntü dünya kamuoyu ile paylaşıldı. 

Euronews Türkçe’de yer alan habere göre, büyük miktarda gaz ve tozun arkasında olmasına rağmen benzeri görülmemiş bir netlikle olan görüntü herkesi büyüledi.

Sculptor (Heykeltıraş) takımyıldızında Dünya’dan yaklaşık 500 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan Araba Tekerleği Galaksisi bu özel şekli iki galaksinin çarpışması sayesinde aldı.

Çarpışma sonrası ortaya çıkan bir görüntü

NASA ve ESA yaptıkları ortak açıklamada, çarpmanın “bir taş atıldıktan sonra bir göletteki dalgalanmalar gibi” galaksinin merkezinden dışarı doğru genişleyen iki halka gönderdiği ifade edildi.

Görüntüde de daha küçük beyaz bir halka galaksinin merkezine daha yakın duruyor ve dış halka tam çeperde yer alıyor. Bu dış halka genişledikçe gaza dönüşerek yeni yıldızların oluşumunu tetikliyor.

Hubble teleskopu, henüz küçük bir galaksi ile çarpışmadan önce kendi Samanyolumuz gibi sarmal bir galaksi olduğuna inanılan bu nadir gökadanın görüntülerini yakalamıştı.

Webb teleskopu kızılötesi kapasitesi ile çok daha geniş bir spektrumda görüntüleme imkanına sahip. Bu sayede bu muhteşem görüntü son derece net bir şekilde elde edilebildi.

Bu yeni net ve detaylı görüntü, galaksideki yıldız oluşumu ve merkezindeki süper kütleli kara deliğin davranışı hakkında da yeni ayrıntıları ortaya çıkardı.

Dünyadakine benzer tozlar tespit edildi

Ayrıca hidrokarbonlar ve diğer kimyasallar açısından zengin bölgelerin yanı sıra Dünya’daki toza benzer tozlar da tespit edilebildi.

Araba Tekerleği Galaksisi’nin arkasında iki küçük galaksi onların da arkalarında daha fazla sayıda galaksi net şekilde seçilebiliyor.

Uzay ajansları şu açıklamayı yaptı: Webb bize Cartwheel’in 500 milyon yıl önceki durumuna dair bir görüntü verirken, aynı zamanda bu galaksiye geçmişte ne olduğu ve geleceğinde nasıl gelişeceği hakkında fikir de veriyor.

Paylaşın

Güneş’teki Delikten Akan Fırtına Dünya’yı Vuracak

Güneş’in atmosferindeki bir delikten gelen yüksek hızlı plazma dalgası, 3 Ağustos Çarşamba günü Dünya’yı vurarak gezegenin manyetik alanıyla etkileşime girecek. Bu plazmalar, Dünya’nın manyetik alanıyla etkileşime girip, manyotesferde geçici bozulmalara yol açtığında Güneş fırtınası adını alıyor.

Uzmanlar, fırtınayı “G1 sınıfı” diye kategorize etti. Bu sınıftaki fırtınalar, genellikle “potansiyel olarak yıkıcı” diye niteleniyor. Zira güç şebekelerinde nispeten zayıf dalgalanmalar yaratabiliyor, uyduların işlevlerini etkileyip, göç eden hayvanların yön bulma yeteneklerini bozabiliyor.

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne göre “gaz halindeki malzemenin Güneş atmosferinin güneyindeki bir delikten aktığı” gözlemlendi. Uzmanlar bu tahminlerin ardından fırtına uyarısında bulundu.

Güneş’in korona diye adlandırılan atmosferindeki bu delikler, yıldızdaki plazmanın nispeten soğuk ve seyrek olduğu alanlar. Ancak aynı zamanda Güneş’in manyetik alan çizgilerinin uzaya doğru ışınlandıkları yerler.

San Francisco’daki bilim müzesi Exploratorium uzmanlarına göre bu, Güneş’ten çıkan malzemenin saatte 2,9 milyon kilometre hızla gezegenlere doğru savrulmasına sebebiyet veriyor.

Fırtınalar, uyduları, GPS sistemlerini ve elektronik cihazları kötü etkilese de Dünya’nnın manyetik alanıyla etkileşimi sayesinde kutup ışıklarını meydana getirerek Kuzey Yarım Küre’nin yüksek enlemlerinde görsel şölen yaratabiliyor.

Güneş’te hareketlilik giderek artacak

Gökbilimciler Güneş’teki patlamaların birkaç yıl içinde giderek artacağını ve zirve noktasına ulaşacağını belirtiyor. Çünkü Güneş, şu anda hareketli bir evrede.

Yıldız her 11 yılda bir, sakin veya fırtınalı geçen bir döngüsünü tamamlıyor ve yenisini başlatıyor. Güneş’in 2019’da 25. döngüsüne girdiği biliniyor. Bu döngülerden sakin olanına, yani yıldızdaki patlamaların ve lekelerin minimum seviyeye indiği dönemlere “solar minimum” adı veriliyor.

Güneş lekelerinin arttığı ve patlamaların da sıklaştığı evrelerse “solar maksimum” diye adlandırılıyor.

Uzmanlara göre yıldız şu anda hareketli bir dönemden geçiyor. Ancak henüz başında olduğu için 2022’nin çok şiddetli olaylara tanıklık etmeyeceği düşünülüyor.

2025’teyse solar maksimum evresi zirve noktasına ulaşacak. Bu nedenle özellikle 2025 civarında şiddetli patlamaların Dünya’yı etkilemesi bekleniyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Avrupa’nın Son Pandasının Bulgaristan’da Yaşadığı Ortaya Çıktı

Pandaların Avrupa’yı en son ne zaman dolaştığını yakın zamanda bir müze koleksiyonunda yeniden keşfedilen bir çift diş ortaya çıkardı. Fosiller yıllarca incelenmeyi beklemişti.

Araştırmacılar, yaklaşık 40 yıldır depoda tutulan dişleri incelediklerinde, fosillerin daha önce hiç görülmemiş, Avrupalı bir panda türüne ait olduğunu keşfetti.

Modern dev pandaların yakın akrabası olduğu tespit edilen yeni tür, kıtada yaklaşık 6 milyon yıl önce yaşadı ve muhtemelen Avrupa’nın son pandasıydı.

Bir üst köpek dişi ve bir üst azı dişinden oluşan iki parça fosil, ilk olarak 1970’lerin sonlarında Bulgaristan’ın kuzeybatısındaki bir bölgeden çıkarılmıştı.

Sonunda Sofya’daki Bulgaristan Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’ne verilen fosiller yıllarca incelenmeyi beklemişti.

Araştırmacılar yakın zamanda dişleri inceledi ve bunların eski bir Avrupa pandasına ait olduğunu fark etti. Ancak fosiller, daha önce Avrupa’da tespit edilen panda türlerine ait diğer dişlere benzemiyordu.

Çoğu Avrupa panda türünün modern dev pandalardan (Ailuropoda melanoleuca) daha küçük dişleri vardı. Yani muhtemelen günümüz kuzenlerinden çok daha küçüklerdi.

Ancak Agriarctos nikolovi diye adlandırılan yeni türün dişleri, Avrupa pandaları için çok daha büyüktü ve büyük olasılıkla günümüz dev pandalara benzer boyuttaydı.

Dişler ayrıca, bazıları 10 milyon yıldan daha eski olan diğer Avrupalı panda fosillerinden çok daha yakın bir zamana tarihlendi. Bu da A. nikolovi’nin muhtemelen kıtada yaşayan son panda türü olduğunu gösteriyor.

Bulgaristan Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’nden paleontolog Nikolai Spassov, “Bu keşif, antik doğa hakkında hâlâ ne kadar az şey bildiğimizi gösteriyor” dedi.

Paleontolojideki tarihi keşiflerin bugün bile beklenmedik sonuçlara yol açabileceğini ortaya koyuyor.

Spassov, A. nikolovi’yle dev pandalar arasındaki boyut benzerliklerine rağmen, yeni tanımlanan türün “modern cinsin doğrudan atası olmadığını” ama bunların yakın akraba olduğunu söyledi.

Dişlerin ilk bulunduğu bölge, bir zamanlar bataklık ormanıydı. Bu, A. nikolovi’nin modern pandalardan çok daha çeşitli bir beslenme düzenine sahip olduğunu gösteriyor.

Araştırma ekibine göre bu hayvanlar, modern pandaların çok sevdiği bambu gibi yalnızca tek bir bitki türüyle kısıtlı kalmamıştı. Bunun yerine bir dizi yumuşak bitki örtüsüyle ziyafet çekiyordu.

Journal of Vertebrate Paleontology adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan araştırmada A. nikolovi’nin iklim değişikliği nedeniyle yaşam alanları ve beslenme düzenleri etkilediği için yok olmuş olabileceği ifade edildi.

Araştırmacılar, A. nikolovi’nin yaklaşık 6 milyon yıl önce ortaya çıkan bir olay karşısında özellikle savunmasız kaldığını belirtti: Akdeniz’in neredeyse tamamen kuruduğu ve karasal ekosistemlerin ciddi etkilendiği “Messinian tuzluluk krizi”.

Ekibe göre eski panda türünün yaşadığı bataklık ormanları muhtemelen bu olay nedeniyle çok daha kuru ve sıcak hale geldi. Bu da bitkilerin büyümesini zorlaştırdı ve pandaları aç bıraktı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Ölümcül Bir Kanser Türü Beyni Ele Geçirerek Kendini Tedavi Edilemez Kılıyor

Geçen hafta yayımlanan yeni bir araştırma, agresif bir beyin kanseri olarak bilinen Glioblastoma’nın (GBM) mekanizmasına ışık tuttu. Araştırma, gelecekte daha iyi tedaviler geliştirilmesini sağlayabilir.

Almanya’da Varun Venkataramani liderliğindeki bir araştırma ekibi, bu kanserin beynin “devrelerini” ele geçirerek kendisini daha fazla yaymak ve tedavi edilemez kılmak için kullandığını tespit etti.

Farelerde ve laboratuar ortamında GBM hücrelerini inceleyen ekip, tümörlerin beyni sistematik olarak istila etmek için normal nöron gelişiminden yararlandığını gördü.

Hakemli bilimsel dergi Cell’de yayımlanan araştırma, gelecekte bilim insanlarının bu tür ölümcül hastalıklar için daha iyi tedaviler geliştirmesini sağlayabilir.

Beyin kanserleri nispeten nadir olmasına rağmen, GBM bunun en yaygın türü olarak biliniyor.

Nöronları destekleyen ve astrosit diye bilinen hücrelerden oluşan bu kanser, ilk başta baş ağrısı ve mide bulantısı gibi başka hastalıklara da işaret edebilecek belirtiler gösteriyor.

Tedavi nadiren başarıya ulaşıyor ve kanser sıklıkla tekrarlıyor. Ortalama sağkalım süresi ise bir yıldan az.

Bunun nedeni, kanserin kendisini beyinde geniş bir alana yayabilmesi ve cerrahi yöntemlerle tamamen temizlenmesini çok daha zor hale getirmesi.

GBM tümörlerinin ayrıca çok çeşitli hücreler içerdiği biliniyor ve bu da herhangi bir tedavi geliştirme sürecini daha da karmaşık hale getiriyor.

Heidelberg Üniversitesi’nde beyin tümörü araştırmacısı Venkataramani’ye göre, bu farklı GBM hücre popülasyonlarının kesin rolü ve işlevi şimdiye dek gizemli kalmıştı.

Önceki araştırmalar, GBM hücrelerinin, mikrotüpler diye bilinen uzun çıkıntılarla birbirine bağlı bir tür ağ oluşturduğunu ve bu mikrotüplerin kanseri daha da ilerlettiğini göstermişti.

Ancak ekibin yeni çalışması, bağlantılı olmayan diğer GBM hücrelerinin de kanserin yayılmasında hayati bir rol oynadığını gösterdi.

Buna göre söz konusu hücreler, nöronlardan beynin diğer kısımlarını istila etmeye teşvik eden bir sinyal alıyor.. Nöron sinyalleri ayrıca mikrotüplerin büyümesini hızlandırıyor ve zamanla bağlantısız GBM hücreleri kanserin geri kalanıyla birleşiyor.

Venkataramani, “Bu bulguların klinik deneylerde en iyi şekilde sınanması gerektiğine inanıyoruz ve bu beyin tümörlerinin istilacı doğasını daha spesifik izleyebilmemiz için klinik görüntülemeyi daha da geliştirmemiz gerekecek” dedi.

Son olarak, bu çalışma prensipte tüm kanser varlıklarında kullanılabilecek bir çerçeve oluşturuyor ve bu mekanizmaların diğer tümör tiplerine nasıl dönüşeceğini anlamak önemli olacak.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Tıpta Ve Biyolojide Devrim Yaratacak Gelişme!

Google’ın yapay zeka şirketi DeepMind’ın geliştirdiği program, tıpta ve biyolojide devrim yaratacak bir gelişmeye imza atarak, bilim insanlarının bildiği hemen hemen her proteinin yapısını ortaya çıkardı.

Firma, protein katlanması denen çok önemli bir bilimsel problemi insanlardan çok daha iyi çözebilen AlphaFold isimli bu programı 2018’de geliştirmişti.

2021’de faaliyete geçtiği açıklanan AlphaFold, insan vücudundaki 20 bin proteinin de dahil olduğu 20 türün yapısını tahmin ederek büyük yankı uyandırmıştı.

Program artık görevini tamamladı ve varlığı bilinen 200 milyondan fazla protein için öngördüğü yapıları yayımladı.

AlphaFold, protein yapılarını tahmin etmek için amino asit dizileri ve bunların etkileşimine dair bilgi toplayarak çalışıyor. Algoritma 4 yılın sonunda artık protein şekillerini atom seviyesine kadar doğru biçimde dakikalar içinde tahmin edebiliyor.

DeepMind’in kurucusu Demis Hassabis,  “Aslında, bunu tüm protein evrenini kapsayan bir gelişme olarak düşünebilirsiniz” diye konuştu.

AlphaFold’un çalışması bitkiler, bakteriler, hayvanlar ve diğer birçok organizma için tahmine dayalı yapıları içeriyor. Sürdürülebilirlik, gıda güvenliği ve ihmal edilen hastalıklar gibi önemli konularda etkisi olabileceği büyük fırsatlar açıyor.

Proteinlerin yapısını çözmek neden önemli?

Proteinler küçük, karmaşık bulmacalara benzetiliyor. Bakterilerden bitkilere ve hayvanlara kadar çeşitli organizmalarda üretilen bu malzemeler yaşamın yapı taşlarından.

Bunlar üretildikten sonra milisaniyeler içinde katlanmaya başlıyor. Ancak yapıları o kadar karmaşık ki hangi şekli alacaklarını tahmin etmek neredeyse imkansız. Öte yandan bunların yapısını çözmek, her türden hastalığa çare bulunması için kilit önemde.

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nden Prof. Dr. Cem Say, “Bütün canlıların vücutları değişik değişik proteinlerin birbirine belirli şekillerde legolar gibi takılmasından oluşuyor. Bu proteinlerin hangi parçalardan oluştuğunu laboratuvarda anlamak kolay. Ama bir ilaç geliştirmek istiyorsanız ya da genel olarak tıpla ilgili herhangi bir şey yapmak istiyorsanız proteinin şeklini de anlamak gerekiyor” ifadelerini kullanmıştı.

Daha önce AlphaFold’un başarısını Independent Türkçe’ye değerlendiren Say, sözlerini şöyle sürdürmüştü: Çok küçük şeylerden bahsediyoruz, yani şekillerini anlamak aylar, yıllar süren zor bir iş. Yüz milyonlarca protein cinsinin sadece küçük bir kısmının şekli 60 yıllık çalışmayla anlaşılabilmiş. Şeklini anlayabilirseniz her türden tuhaf hastalığa ilaç yapabilirsiniz.

Say ayrıca, proteinlerin yapısının çözülmesinin bilimkurguyu andıran gelişmelere kapı aralayabileceğini belirtmişti: Aynı zamanda hiç insan vücudunda görülmemiş veya doğada olmayan birtakım yeni proteinler imal edebilirsiniz. Bilimkurgusal bir gelişmeden bahsediyoruz.

DeepMind’ın konuyla ilgili basın açıklamasında görüşlerine yer verilen, ROME Therapeutics CEO’su Rosana Kapeller da programın ilaç keşfine damga vuracağını belirtiyor: Yeni ilaçları hastalara daha hızlı ulaştırma etkisini fark etmenin henüz ilk aşamasındayız.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Uçuk Virüsü, Bronz Çağı’ndaki Öpüşme Geleneğinin Mirası

İngiltere’de Cambridge Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, uçuk virüsünün (Herpes Simplex HSV-1) geçmişinin Bronz Çağı’na kadar gittiğine ve öpüşmeyle yayıldığına işaret ediyor.

Araştırmaya göre, bugün dünyada yaklaşık 3,7 milyar kişiyi etkileyen virüs, 5.000 yıl önce Avrasya’dan Asya’ya büyük göçlerle ortaya çıktı.

Virüsün adaptasyon sürecini anlamak için yapılan araştırma kapsamında binlerce yıl öncesinden DNA örnekleri incelendi.

Araştırmacılar göçün nüfusun yoğunlaşmasına yol açtığını ve bunun da öpüşme gibi yeni kültürel uygulamalar yoluyla virüsün yayılmasını hızlandırdığı sonucuna vardı.

Bilim insanları bu araştırmayla ilk kez eski virüsün genom sekans bilgilerinin oluşturulduğunu söylüyor.

Herpes virüsünün daha önceki genetik bilgileri 1925 yılına dayanıyordu.

Ama şimdiki araştırmada bin yıldan daha uzun bir süre öncesine ait insan kalıntılarında dört yeni örnek daha bulundu.

Bu veriler kullanılarak virüsün evriminin tahmini zaman çizelgesi oluşturuldu.

Araştırmada kullanılan örnekler, insan kalıntılarının diş köklerindeki viral DNA’ların çıkarılmasıyla elde edildi.

Yüzdeki herpes, ağız yoluyla yayılıyor. Araştırmacılar öpüşmeye dair ilk kayıtların Güney Asya’da bulunan Bronze Çağı’na ait bir el yazmasında yer aldığını söylüyor.

Roma İmparatoru Tiberius öpüşmeyi yasaklamaya çalışmıştı

Yüz yıllar sonra Roma İmparatoru Tiberius resmi etkinliklerde öpüşmeyi yasaklamaya çalışmıştı. Araştırmacılar bunun herpesle bağlantılı olduğuna inanıyor.

Cambridge Üniversitesi St. John’s College öğretim üyesi ve Tartu Üniversitesi tarih öncesi DNA araştırmaları laboratuvarı başkanı Dr. Christiana Scheib, şunları söylüyor:

“Her primat türünde bir tür herpes var. Bu virüs kendi türümüzün Afrika’yı terk ettiğinden beri bizimle. Fakat 5.000 yıl önce olan bir şey – bu öpüşmeyle bağlantılı olabilir- bir herpes türünün diğer türlere baskın çıkmasına neden oldu.”

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Dünya, Yeni En Kısa Gün Rekorunu Kırdı

Dünya, 29 Haziran 2022’de kendi etrafındaki tam turunu kendi standardı 24 saatten 1,59 milisaniye (saniyenin binde birinden biraz uzun) daha kısa sürede tamamladı. Dünya, 26 Temmuz’da 24 saatten 1,5 milisaniye daha kısa süreyle bu ay rekoru neredeyse bir kez daha kırıyordu.

Son zamanlarda Dünya’nın hızı artıyor. Gezegen 2020’de, 1960’lardan bu yana ölçülen en kısa ayı yaşamıştı. Tüm zamanların en kısa günü de 19 Temmuz’da 24 saatin 1,47 milisaniye altıyla o yıl ölçülmüştü.

Dünya ertesi sene, rekor kırmasa da genel olarak artan bir hızla dönmeye devam etti. Fakat çok daha uzun periyotlara bakıldığında, Dünya’nın dönüşü yavaşlıyor. Her yüzyılda, Dünya’nın bir tam dönüşünü tamamlaması birkaç milisaniye daha uzun sürüyor.

Buna neyin yok açtığı kesin değil fakat bilim insanları yavaşlamanın gezegenin çekirdeğinin iç veya dış katmanlarındaki süreçlerden, okyanuslardan, gelgitlerden ve hatta iklimdeki değişikliklerden kaynaklanabileceğini tahmin ediyor.

Bazı bilim insanları, günlerin süresinin azalmasının Chandler yalpasıyla ilişkili olabileceğini öne sürüyor. Söz konusu terim, Dünya’nın dönüş eksenindeki küçük bir sapmaya deniyor. Gelecek hafta Asya Okyanusya Coğrafi Bilimler Topluluğu’nda yer alacak bilim insanları Leonid Zotov, Christian Bizouard ve Nikolay Sidorenkov’a göre bu, dönen bir topacın ivme kazanmaya başladığı veya yavaşladığı zaman gözlenen titremeye benziyor.

Dünya artan hızla dönmeye devam ederse, bu durum Dünya’nın Güneş’in yörüngesindeki hızını atomik saatlerden gelen ölçümle tutarlı kılmak için negatif artık saniye uygulamasına yol açabilir.

Ancak negatif artık saniye BT sistemleri için potansiyel sorunlar yaratabilir. Meta yakın zamanda, artık saniyenin “esasen bilim insanlarına ve gökbilimcilere fayda sağladığını” fakat bunun “faydadan çok zarar veren riskli bir uygulama” olduğunu belirten bir blog yayımlamıştı.

Söz konusu riski, saatin 00:00:00’da sıfırlanmadan önce 23:59:59’dan 23:59:60’a geçmesi ve bu tür bir zaman sıçramasının programları çökertmesi veya veri depoları üzerindeki zaman etiketleri yüzünden veriyi bozması oluşturuyor.

Benzer şekilde, negatif artık saniye meydana geldiğindeyse, saat 23:59:58’den 00:00:00’a geçiyor. Meta bunun, “kronometrelere veya zamanlayıcılara dayanan yazılımlar üzerinde yıkıcı bir etkiye” sahip olabileceğini öngörüyor.

Dünyanın saatleri ve zamanı düzenlediği birincil zaman standardı olan Eşgüdümlü Evrensel Zaman (UTC), 27 kez artık saniye güncellemesi geçirdi.

Meta mühendisleri şöyle yazdı: Gelecekte yeni artık saniye uygulamalarını durdurma ve önümüzdeki bin yıl için yeterli olacağına inandığımız mevcut 27 seviyesinde kalma yönünde daha geniş topluluk çabasını destekliyoruz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın