Ay’ın Dünya’dan ‘Malzeme Çaldığı’ Kanıtlandı

Bilim insanları gezegenimizin uydusunun kökenine dair önemli deliller elde etti. İsviçre’nin Zürih kentinden bilim insanları, Ay’ın kökenine dair yeni kanıtlar elde etti. Bulgular, uzun süredir üzerinde durulan bir teoriyi doğrular nitelikte.

Mars’ın yörüngesindeki doğal uydular, uzayın derinliklerinden gelen ve gezegenin kütle çekim kuvvetine yakalanan asteroitlerden ibaret.

Öte yandan Ay, Dünya’nın boyutunun dörtte birinden daha fazla büyüklüğe sahip. Bu da gökcisminin aslında milyarlarca yıl önce Dünya’dan malzemeler “çaldığı” düşüncesini doğuruyor.

Gökbilimcilerin büyük kısmı, Ay’ın 4,5 milyar yıl önce Dünya’nın Theia adlı Mars büyüklüğünde bir gezegenle çarpışmasından doğduğunu düşünüyor.

Teoriye göre bu çarpışmada henüz çok sıcak olan, emekleme aşamasındaki Dünya’dan kopan parçacıklar, yörüngede zamanla birleşti ve Ay’ı oluşturdu. Ancak insanlar 1970’lerden bu yana Ay’a gitmedikleri için bu teoriyi doğrulayabilecek çok az örnek toplanabildi.

Teknik üniversite ETH Zürih’teki araştırmacılarsa artık bunu doğrulayacak kanıtları elde etmeyi başardıklarını söylüyor.

Doktora sonrası araştırmacı Patrizia Will ve meslektaşları, Ay’dan koparak Dünya’ya düşen meteoritleri inceledi. Antarktika’da bulunan bu meteoritler NASA koleksiyonunda yer alıyordu.

Meteoritler, Ay’daki magmanın yüzeye doğru hareket edip hızla soğumasıyla meydana gelen bazalt kayaçlardan oluşuyordu. Bu da bilim insanlarının doğal uydunun iç yapısını incelemesine ve Dünya’nınkiyle karşılaştırmasına olanak tanıdı.

Will ve ekibi, bu kayaçlarda Güneş gazlarının kimyasal izlerini buldu. Meteoritlerde Güneş rüzgarlarına işaret eden helyum ve neon izotopları vardı.

Oysa bu kayaçlar, Ay’ın derinliklerinden yüzeye çıktıkları sırada, kozmik ışınlardan ve özellikle Güneş rüzgarlarından korunmalarını sağlayan ilave bazalt katmanlarıyla kaplanmıştı.

Bu nedenle bilim insanları, kayaçların söz konusu kimyasal izleri çok daha önceden edinmiş olması gerektiği sonucuna vardı.

Ekip daha sonra neondaki izotop oranlarını, Dünya’nın mantosundaki neon izotoplarıyla karşılaştırdı. Sonuçta oranların birbirine çok benzediği tespit edildi.

Araştırmacılara göre bu benzerlik, söz konusu izlerin ve dolayısıyla kayaçların aslında Dünya’dan geldiğini gösteriyor.

Hakemli bilimsel dergi Science Advances’ta yayımlanan araştırmanın ortak yazarı Will, bulguları şöyle açıkladı: Ay’dan gelen bazaltik malzemelerde ilk kez Güneş gazları bulduk, çok heyecan verici bir sonuçtu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bulutlardan Uzaya Doğru Çakan Devasa Şimşek Görüntülendi

Bilim insanları, Mayıs 2018’de ABD’nin Oklahoma eyaletindeki bir fırtına sırasında çakan sıradışı bir şimşeğe ışık tuttu: Şimşek tipik örneklerin neredeyse 100 katı elektrik yükü taşıdı.

Georgia Tech Araştırma Enstitüsü’nden bilim insanı Levi Boggs ve meslektaşları, fırtınada uydulardan ve gezegen yüzeyinden kaydedilen fotoğrafları inceledi ve bulgularını hakemli bilimsel dergi Science Advances’ta yayımladı.

Makaleye göre, ortalama bir örnekten neredeyse 100 kat fazla elektrik yükü taşıyan bu şimşek, bulutlardan yere veya yana doğru değil, uzaya doğru hareket ediyordu.

Şimşeğin atmosfere 300 coulomb elektrik yükü taşıdığı hesaplandı. Buluttan buluta veya buluttan yere doğru çakan tipik şimşeklerse yaklaşık 5 coulomb yük taşıyor.

Kozmik fenomenin en güçlü elektrik akımlarının görüldüğü bölgelerin sıcaklığı ise 4 bin 700 derecenin üzerindeydi.

Araştırmacılar ayrıca, şimşeğin gezegen yüzeyinden yaklaşık 80 kilometre yukarıya kadar uzandığını tahmin ediyor.

Bu da neredeyse uzaya yıldırım düşmesi anlamına geliyor. Zira uzay boşluğunun deniz seviyesinin yaklaşık 100 kilometre üzerinde başladığı varsayılıyor. Bu hayali sınıra Karman Hattı adı veriliyor. NASA ise 80 kilometreyi uzay boşluğunun başlangıç sınırı kabul ediyor.

Boggs, “Bu devasa jeti gerçekten yüksek kaliteli verilerle üç boyutlu olarak haritalandırabildik” diye konuştu.

Bulut tepesinin üzerinde, daha önce bu kadar ayrıntılı görülmemiş çok yüksek frekanslı kaynakları saptayabildik.

Bilim insanları, bulut hattının üzerine çıkan bu devasa şimşekleri yeni yeni anlamaya başladı. Yani bu sıradışı fenomen hakkında bilinmeyen çok şey var.

İlk olarak, şimşeğin neden uzaya doğru çaktığı bilinmiyor. Ancak araştırmacılar, bulutun tepeleriyle iyonosfer arasında elektriksel bir bağlantı oluştuğunu ve bunun da negatif yükleri aktardığını düşünüyor.

Boggs ve meslektaşları şu anda bu nadir olayların alçak Dünya yörüngesindeki uyduların operasyonlarını etkileyip etkilemediğini araştırıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Geçmişten Bugüne Dedikodunun Anlamı Ve Bilinmeyen Faydaları

Dedikodu dünyanın her yerinde kötü bilinir. Ama kısa sohbetlerin insan hayatında büyük etkisi var. Temelsiz söylenti olarak bir kenara itilse de dedikodunun politikada da dünyanın genel işleyişinde de önemli bir yeri var.

“Dedikodu” kelimesini Google görsellerinde arattığınızda, karşınıza çıkan görsellerin  yüzde 62’sinin sadece kadınları, yüzde 7’sinin erkekleri, yüzde 31’inin ise kadın ve erkekleri kapsadığını görürsünüz.

Bu durum erkeklerin dedikodu yapmadığı mitini güçlendiriyor. Ama araştırmalar erkeklerin de kadınların da aynı derecede dedikodu yaptığını gösteriyor.

Dedikodunun kökeni, dilin ortaya çıkışına kadar gidiyor.

Evrim psikolojisi uzmanı Robin Dunbar, insanların dedikodu yapmasını sağlamak için dilin geliştiğini  bile ileri sürüyor. İlk çıkışından bu yana dedikodu, kimlere güvenip güvenemeyeceğinizden tutun da kimlerin “beleşçi” olduğunu, kimin palavra attığına kadar toplumsal olarak faydalı bilginin toplum içinde iletilmesini sağlamıştır.

Bu tür konuşmalar toplumsal bütünleşmeyi sağlamış ve çatışmayı önlemiştir. Ortaçağda dedikodu (“gossip”) kelimesi (kökeni “godsibb”den gelir ve isim annesi/babası anlamı içerir), hamile kadına doğum sırasında destek olan kadınlar için kullanılmıştır.

Zamanla yazılışı da kısmen değişikliğe uğrayan bu kelime ‘tanıdık’ veya arkadaş anlamı kazanmış, daha sonra da “bildik bir konuda veya boş konuşan kişi” anlamına gelmiştir. Bugünkü dedikodu kelimesinin İngilizcesi de hem bu eylemi hem de onu yapan kişiyi ifade etmektedir.

16’ncı ve 18’inci yüzyıllar arasında Avrupa’da süren cadı avı dönemine kadar dedikodu kelimesi olumsuz anlam içermiyordu. Bu dönemde ise büyücülük suçlamalarına katalizör olmuş ve cadı avı kapsamında kadınlar işkenceye uğramış ve öldürülmüşlerdi.

Kadınları cezalandırmak ve konuşmalarına engel olmak amacıyla özel bir dizgin geliştirilmişti. Böylece dedikodu kadınlar arasında konuşmaya dair negatif bir anlam kazanmıştı.

17’nci ve 18’inci yüzyıllarda ise dedikodu, İngiliz kahvehanelerinde erkekler arasındaki konuşmalar şeklinde yaygınlaştı.

Bu kahvehaneler zengin ve eğitimli erkeklere özgüydü ve eğitimli erkekler ve öğrencileri birbirlerine entelektüel becerilerini sergiliyordu (kadınlar ise buralara ancak hizmetçi olarak girebiliyordu).

Böylelikle kadınların dedikodu, erkeklerin ise ciddi sohbetler yaptığı miti doğmuş oldu.

Dedikodu ve örgütlenme konusundaki araştırmam, dedikodunun kadınlar arasında önemsiz ve tehlikeli konuşma olduğuna dair yanılsamayı yerle bir ediyor.

İşyerinde dedikodu tecrübesine ilişkin mülakatlarda erkekler genellikle “Ben dedikodu yapmıyorum ama…” diye başlayıp, dedikoduyu stratejik ve politik olarak nasıl kullandıklarını uzun uzun anlatıyorlardı.

Dedikodu yerine kullanılan ‘iş sohbeti’, ‘toplantı sonrası bilgilendirme’ ve ‘koridor sohbetleri’ gibi birçok farklı ifadeyle karşılaştım.

Erkekler bu terimlerle kendilerini daha rahat hissediyor gibi görünüyor. Tatil dönüşünde “Son dedikodular ne?” diye sormak yerine, “Neler oluyor?” diye sormaları daha olasıdır.

Sorunun ardındaki niyet aynıdır, ama ikinci soru dedikoducu olmakla ilişkili utancı yumuşatabilir. Aynı şekilde, dedikodu yapan kişileri tanımlamak için “iyi bir dinleyici” veya “insan ilişkileri iyi” gibi ifadeler kullanıldığını duydum.

İşyerinde dedikodu

İşyerinde dedikodunun ortadan kaldırılması çağrısı içeren çok sayıda materyalin yanı sıra, dedikoduya direnmenin manevi nedenlerini sıralayan kitaplar da var.

Dedikoduya ilişkin popüler klişelerde dedikodu sırasındaki olumsuz yargılara aşırı vurgu yapılsa da, dedikodu merhamet, empati ve acıyı fark etme ile de ilişkilendirilebilir.

Dedikodu, hem olumlu hem de olumsuz duyguları ifade etmenin bir yolu, bir ‘stres atma’ yöntemi ve algılanan sosyal adaletsizliğe karşı duygusal bir tepkidir.

Etik veya profesyonel olmayan davranışlarla ilgili endişeler de dedikodu yoluyla ifade edilebilir. Örneğin cinsel istismarla ilgili ‘yaygın bilgi’ olduğu halde kimsenin konuşmaması gibi.

Dedikodu, kuruluşlardaki kötü uygulamalarla ilgili olduğunda, görmezden gelinmek veya önemsenmemek yerine dikkate alınması gereken bir erken uyarı sinyali olarak işlev görebilir.

Tüm dedikoduların iyi olduğu söylenemez. Dedikodunun kişilerin ve kuruluşların itibarına zarar verebileceği zamanlar vardır. Olumsuz dedikodu, insanlara zarar veren bir tür zorbalıktır. Dedikodu yapma ya da yapmama kararı her zaman etik bir karardır.

Yeni bir anlayış

Dedikodu, 25 yılı aşkın bir süre önce bu konuda araştırma yapmaya ve yazmaya başladığımdan bu yana yavaş bir rehabilitasyon sürecinden geçti.

Son kitabım “Dedikodu, Örgüt ve İş”in (Gossip, Organization and Work) de gösterdiği gibi dedikodu, iletişim ve iş dünyasında bir araştırma konusu olarak ciddiye alınıyor.

Küresel olarak, #MeToo (Sen De Anlat) hareketi dedikoduya ilişkin algıları değiştirdiği gibi, ‘ses çıkar’ kültürünün yükselişi ve suçlanma korkusu olmadan gerçeğin söylenebileceği güvenli ortamların yaratılması da dedikoduya ilişkin algıları değiştirdi.

Bilgi sızdırma, suiistimallerin veya gizli tehditlerin ortaya çıkarılması ve açık bir toplumun sürdürülmesi için hayati önem taşıyor.

Odak noktası artık dedikodunun sorun olması değil, onun, halının altına süpürülen yapısal sorunları açığa çıkaran ‘sorunun arkasındaki sorunu’ ifade etmenin bir yolu olarak görülmesidir.

Pandemi aynı zamanda dedikodunun faydalarına da ışık tuttu. Neredeyse bir gecede, sokağa çıkma yasakları, dedikoduyu oluşturan gündelik konuşmalar,  kahve kuyruğunda ve toplantılardan önce veya sonra yapılan konuşmalar için fırsatları ortadan kaldırdı.

Birçok insan ofise döndüğünde, bu küçük dedikodu anlarının sosyal bağlar ve işbirliği için ne kadar önemli olduğunu fark etmiştir.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

İklim Değişikliği Bulaşıcı Hastalıkları Körüklüyor

Bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkıp yayılmasının en önemli nedenlerinden biri de insan kaynaklı iklim değişikliği. Bu sonuç, “Nature” adlı bilim dergisinde yayınlanan Hawaii Üniversitesi’nin bir çalışmasında tespit edildi.

Hawaii Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Profesörü ve araştırmanın baş yazarı Camillo Mora, araştırmanın sonucunu “Sera gazı emisyonlarının sağlık için bu kadar büyük bir tehdit olduğunu görmek gerçekten ürkütücü” şeklinde özetledi.

Araştırmacılar 800’ün üzerinde bilimsel araştırmayı inceleyerek bulaşıcı hastalıkların yüzde 58’inin iklim değişikliği nedeniyle daha da vahim hale geldiğini tespit etti. Üç binden fazla bireysel vakada bu yönde bir bağlantı kanıtlandı. Araştırmaya göre, incelenen 375 hastalıktan 160’ı sıcaklık, 121’i sel, 71’i fırtına, 81’i kuraklık ve 43’ü de ısınan denizler nedeniyle daha olumsuz bir seyretti.

Kuraklık ve fırtınalar nedeniyle su kirliliği

İklim değişikliği ve hastalıklar arasındaki bağlantılar oldukça farklı etkenler içeriyor. Örneğin kuraklıkların tetiklediği su ve gıda kıtlığı, vahşi hayvanların yerleşim alanlarına yaklaşmasına neden olabiliyor. Bu durum, insanların, hayvanlar veya parazitler tarafından bulaştırılan bir hastalığa yakalanma riskini artırıyor.

Kuraklık aynı zamanda insanların kirli su içmek zorunda kalabileceği anlamına da geliyor. Bu durum ishalli hastalıklara veya koleraya yol açabiliyor.

Fırtınalar, şiddetli yağmurlar ve seller yollara, elektrik hatlarına veya kanalizasyon sistemlerine zarar vermenin yanı sıra temiz içme suyu tedarikini de aksatabiliyor. Bu tür durumların hepatit A ve E, rotavirüs ve tifo salgınlarına neden olduğu biliniyor.

Bir başka nokta da bağışıklık sisteminin, örneğin kuraklık veya sıcak hava dalgalarının yol açtığı yetersiz beslenme nedeniyle zayıflaması ve hastalıklara karşı daha duyarlı hale gelmesi. Aynı şekilde yine aşırı hava koşullarının neden olduğu stres de hayvanların yanı sıra insanların bağışıklık sistemini zayıflatabiliyor.

Bilim insanları, toplamda iklim değişikliğinin hastalıkların ortaya çıkmasını teşvik edebileceği 1000’den fazla farklı yol tespit etti.

Egzotik hastalık taşıyıcıları Avrupa’da

Yüksek sıcaklıklar sadece patojenlerin yayılmasını veya enfeksiyon riskini artırmakla kalmıyor, aynı zamanda “vektörler” olarak adlandırılan taşıyıcıların yayılmasını da kolaylaştırıyor. Bunlar, örneğin sıcak bölgelerde kolay üreyen sivrisinekler veya keneler olabiliyor. Küresel ısınma nedeniyle artık daha önce görülmedikleri bölgelerde de yaşayabiliyorlar.

Çalışmada, iklim değişikliği nedeniyle artış gösteren 100’den fazla vektör kaynaklı hastalık tespit edildi.

Hamburg’daki Bernhard Nocht Tropikal Tıp Enstitüsü’nden (BNITM) Dr. Renke Lühken DW’ye yaptığı açıklamada, “Almanya’da ve Avrupa’da iklim değişikliğiyle bağlantılı hastalık vakalarının patojenler üzerindeki etkisini daha şimdiden gözlemliyoruz” diyor.

Lühken, uzmanların özellikle Asya kaplan sivrisineğinin yayılmasından endişe duyduklarını söylüyor ve ekliyor: “Bu virüs şu anda Avrupa’nın büyük bir bölümünde görülüyor ve özellikle Akdeniz bölgesindeki chikungunya virüsü ve dang humması salgınlarını tetikliyor.”

Zika virüsü ve dang humması yüksek ateş, deri döküntüsü, şiddetli baş ağrısı, kemik ve uzuv ağrılarına neden oluyor. ABD’deki Georgia Üniversitesi’nden araştırmacılar 2020 yılında yaptıkları bir bilimsel çalışmada, 2050 yılına kadar 1,3 milyardan fazla insanın, zika virüsünün yayılabileceği bölgelerde yaşayacağı uyarısında bulunmuştu. Ayrıca 700 milyondan fazla kişi, çeşitli bulaşıcı hastalıkların daha kolay yayılmasını mümkün kılan aşırı sıcak bölgelerde yaşayacak.

BNITM’den Dr. Lühken, “Bu endişe verici bir durum. Zira söz konusu patojenlerden sadece birkaçı için onaylanmış aşılar mevcut” diyor.

Sera gazı emisyonları azaltılmalı

Tüm bulaşıcı hastalıkların yüzde 17’si vektörler tarafından bulaştırılıyor. Her yıl yaklaşık 700 milyon insan sivrisinek kaynaklı bir hastalığa yakalanıyor ve bir milyondan fazlası hayatını kaybediyor.

Nature dergisinde yayınlanan bilimsel çalışmanın araştırmacılarına göre, iklim değişikliği nedeniyle artan hastalık yayılımını önlemek ya da buna uyum sağlamak zor, hatta neredeyse imkânsız. Zira patojenler ve bulaşma yolları oldukça fazla. Bu nedenle sera gazı emisyonlarını azaltmak için daha “agresif eylemler” gerekiyor.

(Kaynak: Deutsche Welle)

Paylaşın

En Parlak Yıldızların Gezegenleri Parçaladığı Bulundu

Yeni yapılan bir araştırmaya göre gece gökyüzündeki en parlak yıldızlar gezegenleri parçalıyor. Bu, HD 56414 b adlı yeni ve son derece olağandışı bir gezegen keşfeden araştırmacıların iddiası.

Gezegen sıcak ve kısa ömürlü A tipi bir yıldızın etrafında dönüyor. Bilim insanları genellikle bu tür parlak yıldızların etrafında Jüpiter’den daha küçük gaz devleri bulmaz.

Son birkaç on yılda gökbilimciler galaksimizde çeşitli yıldızların etrafında binlerce ötegezegen buldu. Neredeyse hepsi (yüzde 99’dan fazlası), küçük kırmızı cücelerden ortalama büyüklükteki Güneş’imizden biraz daha büyük kütleli olanlara, küçük yıldızların etrafında dönüyor.

Fakat daha büyük kütleli yıldızlar yapayalnız olma eğiliminde. A tipi yıldızlar gibi gece gökyüzümüzdeki en parlak yıldızlardan bazılarını temsil eden nesnelerin etrafında az sayıda ötegezegen bulunur. Bulunan ötegezegenlerin çoğu nispeten kocamandır; Jüpiter büyüklüğünde, hatta daha da büyüktür.

Kısmen bulunması zor olduğundan, yeni gezegen durumun sebebine dair ipucu verebilir. Çoğu ötegezegen, yıldızlarının önünden geçerken meydana gelen ışık düşüşlerini izleyerek keşfedilir. Bu da en yaygın bulunanların kısa ve hızlı yörüngelere sahip olduğu anlamına gelir.

Fakat yeni gezegenin nispeten uzun bir yörünge süresi var. Bunun nedeni, daha kolay bulunanların kendi A tipi yıldızlarına daha yakın olması ve bunu yaparken de gazlarının güneşleri tarafından parçalanarak arkalarında tespit edilmesi imkansız bir çekirdek bırakması olabilir.

Bilim insanları bunu daha önce daha kırmızı yıldızlar için öne sürmüştü. Fakat bunun daha sıcak yıldızlara yayılıp yayılmadığını bilmek zordu çünkü çok azının gezegeni vardı.

UC Berkeley yüksek lisans öğrencisi Steven Giacalone, “Gerçekten devasa yıldızların etrafında bildiğimiz en küçük gezegenlerden biri bu” dedi.

Aslında bu, Jüpiter’den daha küçük bir gezegene sahip olan bildiğimiz en sıcak yıldız. Söz konusu gezegenin başlıca ilginçlik sebebi, bu tür gezegenleri bulmanın gerçekten zor olması ve muhtemelen yakın gelecekte onlar gibi çok fazla gezegen bulamayacağız.

Bulguları açıklayan makale The Astrophysical Journal akademik dergisinde yayımlanmak üzere kabul edildi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yoğun Zihinsel Faaliyetler Neden Yorgunluğu Tetikliyor?

Yoğun çalışmayla geçen bir haftanın ardından keyifli zaman geçirip, sosyalleşmek için bile haliniz kalmıyorsa,  ne giyeceğinizi, cüzdanınızı nereye koyduğunuzu, anahtarları alıp almadığınızı düşünmekten bitap düşüyosanız ve bütün planlarınızdan vazgeçip sadece koltuğa serilmek size daha cazip geliyorsa, bunun sebebi zihinsel faaliyetlerin yoğunluğuna bağlı olabilir.

Euronews Türkçe’de yer alan habere göre, bilim insanları sürekli yoğun zihinsel faaliyette bulunmanın, tıpkı yoğun fiziksel faaliyet gibi yorabildiğini ve beyinde zehirli sinir taşıyıcıların birikimine neden olabildiğini ortaya koydu.

Paris’teki Beyin ve Omurilik Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışmaya göre, sıkı çalışmak ve gün boyunca vazgeçme hissine rağmen çalışmaya devam etmek beyni aşırı yorabiliyor. Tıpkı fiziksel egzersiz sonucu kaslarda laktik asit birikimi ile oluşan ağrı ve yorgunluk hissi gibi, beyin de benzer bir durumla acı çekebiliyor.

Beyin zehirli birikimi önlemek için yavaşlıyor

Current Biology dergisinde yayımlanan çalışmada sürekli zihinsel faaliyetlerin, beynin ön korteksinde potansiyel olarak zehirli sinir taşıyıcıların birikimine neden olabildiği anlaşıldı.

Ön korteks karar verme ve bilişsel (kognitif) kontrolü yöneten bölge olarak görev yapıyor. Bu faaliyetler beynin bir dürtüyü bastırma ya da cazip gelen bir şeye karşı direnme halinde devreye giriyor. Araştırmacılara göre beyin bu birikimi yönetebilmek için yavaşlamaya başlıyor. Bu da kendimizi neden yorgun hissettiğimizi açıklıyor.

“Kaşınmak bile beynin bilişsel (kognitif) kontrolü gayrete geçirmesini gerektiriyor” diyen araştırmacılar bilişsel kontrol işlevi üzerinde tekrar eden taleplerin yorgunluğa sebep olduğunu belirtiyor.

Araştırmada zor görevler daha fazla glutumat birikimine neden oldu

40 katılımcının beyin kimyasının incelendiği araştırmada katılımcılardan bilgisayarda tekrar eden görevleri yerine getirmesi istendi. İki gruba ayrılan katılımcılardan biri zor, diğer daha kolay görevleri altı saat boyunca yapması istendi.

Görevlerde beynin sürekli olarak daha az zahmetli işlere karşı direnmesini gerektiren düşünme faaliyetlerine yer verildi. Bu sırada ön korteksteki sinir taşıyıcı sayısını ölçen bilim insanları, daha zorlu görevler verilen katılımcılarda  daha fazla glutamat birikimi olduğunu tespit etti.

Bilim insanları bilişsel kontrolün daha fazla glutamat birikimine neden olduğu ve sinir hücrelerini fazla heyecanlandırdığı için zararlı düzeye erişebildiği sonucuna ulaştı. Araştırmacılar, beynin buna karşı bir temizleme mekanizması olarak faaliyetlerini yavaşlattığını düşünüyor.

Öte yandan yorgunluk hissinin hem zorlu hem de kolay görev üstlenen gruplarda da aşağı yukarı aynı olduğunu belirten araştırmacılar, bunu yorgunluk ve zorluk hissinin öznel algılanmasına ve diğer kişilere verilen görevlerin daha zor ya da kolay olduğunu bilmemelerine bağlıyor.

Çalışmanın yalnızca bir sinir taşıyıcısı ile sınırlı olduğuna dikkat çeken uzmanlar, bu çalışmanın daha kapsamlı başka çalışmalara öncü olabileceğini dile getiriyor.

Paylaşın

Yüksek Sıcaklıklar Kertenkelelerin ‘Yaşlı’ Doğmasına Yol Açıyor

Yüksek sıcaklıklar bazı hayvan popülasyonlarında kaosa neden oluyor… İklim krizi nedeniyle bazı kertenkelelerin halihazırda yaşlı doğduğu, bir araştırmada ortaya kondu.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre, bilim insanları, Fransa’nın hızla ısınan güneyindeki sürüngenlerin halihazırda zarar görmüş ve yaşlanmış DNA’larla doğduklarını, bu durumun hayatta kalma şanslarını etkileyebileceğini söylüyor.

Yüksek sıcaklıklar yangınların ormanlık alanları tahrip etmesine ve kıyı şeritlerinin aşırı ısınmasına neden olarak farklı hayvanlar için yerinden olma ve hatta ölüm gibi tahrip edici zincirleme etkilere yol açıyor.

Fakat doğuran, diğer adıyla bayağı kertenkele, tür sayısını ciddi şekilde azaltabilecek farklı bir sorunla karşı karşıya.

Fransa’daki araştırma enstitüsü Ifremer’den biyolog Andreaz Dupoue, ekibiyle birlikte ülkenin Massif Central dağlarında çalışarak kertenkelelerin genetik materyalini 10 yıl boyunca listeledi.

Kertenkelelerin kromozomlarının uçlarında bulunan ve DNA’nın geri kalanının yıpranmasını önleyen telomer adlı kapakları ölçtüler. Bu kapaklar kertenkele yaşlandıkça bozulmaya başlar ve nihayetinde uygun koruma sağlayamayacak hale gelir.

Artan sıcaklıklar telomerlerin erken zayıflamasına neden olabilir, dolayısıyla artık DNA’yı koruyamazlar.

İncelenen 10 kertenkele popülasyonundan biri, çalışma sürerken yok oldu.

Washington Post’a konuşan Dupoue, “Aslında epey üzücüydü” dedi ve ekledi:

“Bu gerçekten de çok hızlı gelişen bir şey.

Bir kez bu olaylar döngüsüne girdiğinizde, geri dönmek hayli zordur. Bu bir kısır döngü haline gelebilir.”

Fransa yılın üçüncü sıcak hava dalgasıyla boğuşurken ülkede sıcaklıklar 40 santigrat dereceye dayandı.

Çarşamba günü Toulouse kenti yakınlarında termometrelerin 40 santigrat dereceyi göstermesi beklenirken, Fransa’nın orta ve güney kesimlerinde 38 santigrat derecelik yüksek sıcaklıkların görüleceği tahmin ediliyordu. Toplamda yaklaşık 27 bölge için sıcaklar nedeniyle “turuncu” hava durumu uyarısı yapıldı.

Paris’teki yetkililer bölge sakinlerini “son derece dikkatli” olmaları ve mümkün olduğunca güneşte kalmamaları konusunda uyardı.

Paylaşın

Bilim İnsanları, Yıldız Tozunun Kaynağını Bulduklarına İnanıyor

Bilim insanları Güneş Sistemi’mizdeki yıldız tozunun nereden geldiğini bildiklerine inanıyor. Yıldız tozu genellikle yıldızlardan gelen gazların soğumasından kaynaklanan, rüzgar veya şiddetli bir süpernova yoluyla uzaya püskürtülen toz parçacıkları olarak düşünülür.

Bu süreçte, uçucu olmayan elementlerin büyük bir kısmı yoğunlaşarak yıldız tozuna dönüşür fakat birçoğu tekrar yok olacaktır. Hayatta kalan parçacıklar yaklaşık 4.6 milyar yıl önce Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerin bünyesine katıldı.

Bilim insanları, yıllarca Güneş Sistemi’mizdeki yıldız tozunun sadece nispeten az bir kısmının süpernovalardan ve onları doğuran süper dev yıldızlardan geldiğini varsaydı. Fakat yeni araştırmalar, Güneş Sistemi’ndeki yıldız tozunun yüzde 25’inden fazlasının süpernovalardan geldiğini gösteriyor.

Araştırmacılar, “güneş öncesi parçacıklara” veya Güneş Sistemi’mizden önce var olan ve halen bulunabilen yıldız tozuna bakarak bunu keşfetti. Günel öncesi parçacıklar göktaşlarında ya da uzaydan Dünya’ya düşen diğer maddelerde bulunabilir ve sıradışı kimyasal yapılarıyla tanınırlar.

Bilim insanları, güneş öncesi parçacıkları inceleyerek Güneş Sistemi’mize tozlarını bırakan yıldız türlerini belirleyebiliyor. Bu da kimyasal elementlerin nereden geldiğini ve gezegenimizin çevresinin sıfırdan nasıl oluştuğunu daha iyi anlamamızı sağlıyor.

MPI Kimya’da Parçacık Kimyası Bölümü’nde grup lideri ve Nature Astronomy’de yayımlanan makalenin baş yazarı Peter Hoppe, “Yıldız tozunun çok daha büyük bir kısmının süpernova patlamalarından geldiğinin bilinmesi, araştırmacılara yıldızlararası ortamda toz evriminin bilgisayar modellerini oluşturmak için önemli yeni parametreler sağlıyor” dedi.

Bu durum, süpernova şok dalgaları içlerinden geçerken, özellikle yeni ortaya çıkan süpernova tozunun ve eski yıldızlararası tozun hayatta kalmasını tanımlarken geçerli.

Toz, yıldızlararası moleküler bulutlardaki kimyasal reaksiyonların katalizörü olabileceğinden ve yeni gezegenlerin yapıtaşları olduğundan, yıldız tozunun zamanla uzaya nasıl karıştığını keşfetmek, güneş sistemlerinin nasıl geliştiğine dair yeni bir bakış açısı sağlayabilir.

Yıldız tozu

Yıldızların yaşam döngüleri vardır. Uzayda toz ve gaz parçaları yoğunlaşıp birbirinin üzerine çöküp ısındığında doğarlar. Oluşan yıldızlar milyonlarca ile milyarlarca yıl boyunca yanarlar ve sonra ölürler.

Öldüklerinde rüzgârlarında oluşan parçacıkları uzaya fırlatırlar ve bu yıldız tozu parçalarından yeni gezegenler ve uyduları, göktaşları ile birlikte yeni yıldızlar oluşur.

Bir yıldızdan kopup uzaya saçılarak soğuyan parçalara yıldız tozu adı verilir. Bu yıldız tozları bir meteor içinde sıkışıp milyarlarca yıl boyunca orada kalabilir. Bunlar Güneş Sisteminden önceki zamanda neler olup bittiği hakkında ipuçları taşırlar.

Ancak bu tür antik tanecikleri bulmak zordur. Oldukça ender bulunurlar. Bu taneciklere Dünya’ya düşen meteorların sadece yüzde beşinde rastlanır.

Paylaşın

Fareden İnsana Geçen Yeni Bir Ölümcül Virüs Keşfedildi

Tayvan Hastalık Kontrol Merkezi, “Langya” olarak bilinen Langya Henipavirüsünün şimdiden 35 kişiye bulaştığını açıkladı. Langya, Hendra virüsü ve Nipah virüsü olmak üzere daha önce tanımlanmış iki virüse sahip Henipavirüs ailesinden.

Çin, insanlara sivri farelerden bulaştığına inanılan, öldürme potansiyeline sahip yeni bir virüs keşfetti.

The Taipei Times’ta yayımlanan habere göre Tayvan Hastalık Kontrol Merkezi, “Langya” adıyla bilinen Langya Henipavirüsü’nün halihazırda 35 kişiye bulaştığını fakat kimsenin ölmediğini veya ciddi bir hastalıktan mustarip olmadığını söylüyor.

Gazete ayrıca virüsün şimdiye kadar Çin’in Şantung ve Henan eyaletlerinde saptandığını ve insandan insana bulaştığının henüz bildirilmediğini kaydetti.

Hastaların 26’sının ateş, yorgunluk, öksürük, baş ağrısı ve kusma gibi grip benzeri semptomlar geçirdiği bildirildi.

Langya, Hendra virüsü ve Nipah virüsü olmak üzere daha önce tanımlanmış iki virüse sahip Henipavirüs ailesinden. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre aşısı yok ve ağır vakalarda ölüm oranı yüzde 75’e kadar çıkabiliyor.

Yeni Henipavirüs’ün gelişimine, geçen hafta New England Journal of Medicine akademik dergisinde yayımlanan “Çin’deki Ateşli Hastalarda Zoonotik Henipavirüs” (A Zoonotic Henipavirus in Febrile Patients in China) başlıklı bir çalışmada da değinildi.

Araştırmada, “Hastalar arasında yakın temas veya ortak maruz kalma geçmişi yoktu, bu da insan nüfusundaki enfeksiyonun düzensiz olabileceğini gösteriyor” dendi.

Çalışma, test edilen 25 yabani küçük hayvan türünden virüsün ağırlıklı olarak sivri farelerde (yüzde 27) bulunduğunu ortaya koydu ve bunun “sivri farenin LayV’nin doğal bir kaynağı olabileceğine işaret eden bir bulgu” olduğunu belirtti.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

İkim Krizi, Virüslerde “Pandora’nın Kutusunun Açılmasına” Neden Olabilir

İklim krizinin oluşturduğu tehlikeler ile hastalıklar arasındaki ilişkiyi inceleyen yeni bir araştırmaya göre iklim krizi, dünyada patojenik hastalıkların yarısından fazlasını şiddetlendiriyor.

Toplam 10 iklimsel tehlikeyi konu alan araştırmada bu tehlikelerin incelenen 375 hastalıktan 218’ini, yani yüzde 58’ini şiddetlendirdiği tespit edildi.

Araştırmacılar, incelenen hastalıkların yüzde 16’sında ise bazı iklimsel durumların hafiflemeye yol açabileceğini düşünüyor.

Örneğin Covid-19 yayılımının havanın ısınmasıyla azaldığı söylense de yağış ve sel gibi iklim değişikliğinden kaynaklanabilen diğer tehlikelerle tekrar yoğunlaşabileceği ifade ediliyor.

Uzmanlar, iklimsel tehlikelerin patojenik hastalıkları binden fazla farklı yolla etkilediğini söylüyor.

Nature Climate Change adlı bilim dergisinde yayımlanan araştırmanın raporunda iklim krizinden etkilenen patojenik hastalıklar arasında zika, sıtma, dang humması, kolera ve Covid-19 gibi hastalıklar bulunuyor.

ABD’ye bağlı Hawaii adalarının başkenti Honolulu’da bulunan Hawaii Üniversitesi ve Wisconsin eyaletindeki Wisconsin Üniversitesi uzmanları tarafından yapılan çalışmada iklim krizinin oluşturduğu sıcak hava dalgaları, orman yangınları, aşırı yağışlar ve sellerin hastalıkların bulaşıcılığını artırdığı öne sürülüyor.

Raporda küresel ısınma ve yağış modellerindeki değişimlerin hastalık taşıyan sivri sinek, kene ve pire gibi canlıların sayısında artışa yol açtığı belirtiliyor.

Fırtına ve sellerden dolayı ise çok sayıda insanın yaşadığı yerlerden ayrılmak zorunda kaldığı ve bu insanların mecburen patojenlerin yoğun olduğu bölgelere yerleştiği söyleniyor.

Uzmanlar diğer taraftan da iklim krizinin insanların hastalıklarla mücadelesini zorlaştırdığını ifade ediyor. Örneğin kuraklığın hijyen standartlarında düşüşe neden olduğu ve bu yüzden dizanteri, tifo ve ishal gibi çeşitli hastalıkların meydana geldiği belirtiliyor.

Hawaii Üniversitesi’nde coğrafya alanında araştırmacı olan Camilo Mora, insanlığın “hastalıklarda Pandora’nın kutusunu” açtığını ve henüz gün yüzüne çıkmamış hastalıkların iklim krizinin etkileriyle her an harekete geçebileceğini söylüyor.

Mora, birkaç yıl önce Kolombiya’da mevsim normallerinin dışında yağış yaşanmasının ardından kendisinin de chikungunya virüsüne yakalandığını ve kronik ağrı yaşadığını paylaşıyor.

Araştırmacılar, dün yayımlanan araştırmayı bundan 700 yıldan öncesine dayanan delillerin yer aldığı 70 binden fazla akademik çalışmayı tarayarak gerçekleştirdi.

Dünya Sağlık Örgütü de uyarıyor

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 2021 yılında yaptığı bir çalışmada iklim krizinin sağlık alanında ve yoksulluğun azaltılması için son 50 yıldır yapılan tüm çalışmaların hiçe sayılmasına neden olacağı konusunda uyardı.

WHO, 2030’dan 2050 yılına kadar sıtma ve ishalin yanı sıra yetersiz beslenme ve ısı stresi gibi hastalıklar nedeniyle normalin 250 bin üstünde kişinin her yıl hayatını kaybedeceğini öngördü.

İklim krizinin dünyada sağlık altyapılarının daha zayıf olduğu bölgeleri yoğun bir şekilde etkilemesi bekleniyor.

Gıda, ulaşım ve enerji alanlarında yapılacak çalışmaların önemini vurgulayan WHO, sera gazı salımlarının bir an önce azaltılması gerektiğini söylüyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın