Mars’ta Yetiştirilmesi Gereken İlk Bitki Belirlendi

Bilim insanları, uzun zamandır Mars’ta mahsul yetiştirmenin uygun yollarını arıyor. ABD’deki Iowa State Üniversitesi’nden araştırmacılar, Mars’ta yetiştirilmesi gereken ilk bitkinin yonca olduğunu belirledi. 

Hakemli bilimsel dergi PLOS One’da 17 Ağustos’ta yayımlanan bulgulara göre yonca, Kızıl Gezegen’de yetiştirilecek diğer bitkiler için gübre görevi görebilir.

Çok uzak olduğu için Mars’ta insanları beslemek çok büyük bir zorluk teşkil ediyor. Gezegenin toprağı da ve suyu da ekinler için uygun değil. Bilim insanları bu yüzden uzun zamandır Mars’ta mahsul yetiştirmenin uygun yollarını arıyor.

Iowa State Üniverwsiesi’nde mikrobiyoloji okuyan Pooja Kasiviswanathan’ın yönettiği bir araştırma ekibiyse yoncanın Mars koşullarına uygun olduğunu belirledi.

Mars toprağına mümkün olan en benzer örneği hazırlayan ekip, yoncanın bu besin açısından fakir gezegende iyi yetişeceğini belirledi.

Ayrıca yoncadan gübre olarak yararlanılınca az bakım gerektiren, hızlı büyüyen ve fazla suya ihtiyaç duymayan şalgam, turp ve marul hazırlanan Mars toprağında başarılı bir şekilde yetiştirildi.

Araştırma ekibi, tatlı su ihtiyacının Mars’taki tuzlu suyun Synechococcus sp. PCC 7002 adlı deniz bakterisiyle arıtılarak karşılanabileceğini düşünüyor.

Öte yandan Kızıl Gezegen’deki toprak, araştırmacıların hazırladığı örnekten farklı olabilir. Yine uzmanlar, çalışmanın bilim insanlarına ve astronotlara umut verici seçenekler sunduğunu belirtti.

Araştırma ekibinde yer alan biyojeokimyager Elizabeth Swanner, “Hazırladığımız Mars toprağında hiçbir besin maddesi değişikliği yapmadan yonca yetiştirebilmemize çok şaşırdım” dedi.

Mikrobiyoloji öğrencisi Kasiviswanathan ise “Bulgularımızın, ileride NASA’nın Mars misyonuna yönelik araştırmalarını desteklemesini umuyorum” diye konuştu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yeni Tehlike: Sosyal Medya Yorgunluğu

Sürekli aktif, enerjik ve neşeli olmak, daima mükemmel görünmek… Sosyal ağlar hayli yorucu olabiliyor. Bu yüzden pek çok ünlü “dijital perhize” giriyor. Sıradan insanlar bile sosyal medya molasına ihtiyaç duyabiliyor.

Yaklaşık altı hafta boyunca aktör Tom Holland’ın sosyal medya hesapları sessizliğe büründü. Gişe rekortmeni “Örümcek Adam” filminin ünlü oyuncusu, geçtiğimiz günlerde nihayet Instagram’da yeni bir video yayınlandı. Ancak bu, hayranlarına ve takipçilerine veda etmek içindi.

26 yaşındaki oyuncu, “Akıl sağlığımı korumak için sosyal medyaya ara verdim. Çünkü Instagram ve Twitter’ı çok kışkırtıcı ve bunaltıcı buluyorum” diye konuştu. İnternette kendisiyle ilgili şeyler okuduğunda çılgına döndüğünü anlatan Holland, “Neticede bu benim ruhsal durumuma çok zarar veriyor” itirafında bulundu.

Sosyal medya perhizi yapan ünlüler

Son yıllarda sosyal medya aktivitelerine bilinçli olarak uzun bir ara veren ünlülerin listesi oldukça uzun: Ed Sheeran, Britney Spears, Miley Cyrus, Selena Gomez ve Justin Bieber bunlardan sadece bazıları. Kimisi bu adımı “sosyal medya perhizi” olarak adlandırıyor, kimisi buna “dijital detoks” kimisi de “sosyal mola” diyor. Gerekçeler ise birbirinden farklı: Çok sayıda nefret yorumu, çok fazla aktif ekran süresi, sürekli göz önünde bulunmak, istem dışı viral olmak, alaya alınmak… Liste bu de şekilde uzayıp gidiyor.

Sadece sanatçılar değil, bazen politikacılar da sosyal medyayla köprüleri atabiliyor. Örneğin Federal Almanya Ekonomi Bakanı Robert Habeck, 2019’da Twitter hesabını askıya aldı ve bugüne kadar da yeniden aktifleştirmedi.

Depresyon – şöhret ikilemi

Dijital mola verme arzusu, sıradan kullanıcılar arasında da giderek yayılıyor. Alman Enformasyon Teknolojileri Birliği (Bitkom) tarafından yapılan bir ankete göre, Almanya’daki insanların onda biri 2022 yılında daha fazla “internetsiz zaman” geçirmek istiyor. Yaklaşık yüzde 43’lük bir kesim ise kendini daha iyi hissetmek için geçmişte dijital mola verdi.

Peki sosyal medya gerçekten zararlı mı? Instagram, Twitter ve benzer platformların etkilerini inceleyen çok sayıda çalışma mevcut. Örneğin Bath Üniversitesi, 2022 baharında yaptığı bir araştırmada, sadece bir haftalık bir dijital molanın bile genel refahı artırdığını, kaygı ve depresyonu azalttığını ortaya koydu.

Diğer çalışmalar da kullanım süresi ile depresyon arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Ancak, hangisinin neden, hangisinin ise sonuç olduğunu kanıtlamak zor. Zira depresyon eğilimi olan kişilerin, sosyal medya ile daha sık meşgul olması kuvvetle muhtemel.

Abu Dabi Üniversitesi tarafından 2019 yılında yürütülen çalışma gibi diğer pek çok araştırma, dijital detoksun olumsuz sonuçlarını da ortaya koyuyor: Katılımcılar, sosyal medyadan uzak durdukları süre boyunca daha fazla stres ve yalnızlık yaşıyor.

DW’nin “Schau hin” adlı girişiminden medya koçu Kristin Langer, “Sosyal medyada ne zaman, nasıl ve ne kadar süreyle vakit geçireceğimiz konusunda irade ortaya koymamız önemli. Dijital dünyanın anlık bildirimleri ve hatırlatıcıları gibi mekanizmalar tarafından abluka altına alınmamalıyız. Yine de aşırı sosyal ağ dozajına izin veriliyorsa kullanıcı bunun bilincinde olmalıdır” diyor.

Langer, sosyal medyanın hayatımız üzerindeki etkisinin, her bir kullanıcının kişiliği ile de doğrudan ilgili olduğunu vurguluyor. Bazı insanlar sosyal ağlardan pozitif etkilenirken, kimileri ise fenomenlerin paylaşımlarında sergilenen lüks ve ışıltılı yaşam tarzı karşısında mutsuzluk ve kıskançlık hissine kapılabiliyor.

Tartışmalı bir uygulama: Be real!

Bazen gerçekler, fenomenlerin paylaşımlarındaki gibi kusursuz ve parlak olmayabiliyor. Yani paylaşılan video veya görseller ya belirli bir senaryoya göre kurgulanabiliyor ya da görüntü düzenleme yazılımlarıyla her şey olduğundan daha farklı sunulabiliyor.

Fransa’da geliştirilen yeni bir uygulama, sosyal medya dünyasındaki göz boyamaya son vermeyi amaçlıyor. “Be real” (Gerçek ol) adlı uygulama, hiçbir görüntünün sonradan düzenlenmesine izin vermiyor. Yani görsellere filtre konulamıyor ya da görüntüler kurgulanamıyor. Ayrıca arka arkaya birkaç kez gönderi yapılması da engelleniyor. “Be real” uygulamasının hedefi, kullanıcıların yaşamlarına ilişkin sadece gerçek kesitleri takipçileriyle paylaşmalarını sağlamak.

Uygulama, kullanıcılardan bir mesaj aracılığıyla iki dakika içinde bir fotoğraf çekmelerini istiyor. Mesajın ne zaman geleceği ise önceden bilinmiyor. Sabah erken veya akşam geç saatler de dahil, aniden gelen bu mesaja hemen reaksiyon gösterilmesi gerekiyor. Böylece ilgili sosyal ağdaki arkadaşlar veya takipçiler, kişinin o anki gerçek halini görebiliyor. Kişi o sırada evini temizliyor ya da tırnaklarını kesiyor olabilir. Uygulamadan mesaj gelir gelmez, iki dakika içinde anlık durumun fotoğrafı çekilmek zorunda. Hemen tepki verilmeyip daha sonra paylaşım yapıldığında ise söz konusu görsel, “Be real” uygulaması tarafından “gecikmiş” ibaresiyle damgalanıyor.

Ancak “Schau hin” girişimi, bu uygulamanın tartışmalı, hatta sakıncalı yönleri olduğu konusunda uyarıda bulunuyor. Özellikle gençlerin, sırf “gecikmiş” damgası yememek için uygunsuz bir durumdayken aceleyle paylaşım yapıp daha sonra bundan pişman olabileceklerine ya da görüntülenmek istemeyen başka kişilerin de resimde yer almasının doğurabileceği çeşitli sorunlara dikkat çekiliyor. Ayrıca uygulamanın her an günlük fotoğraf bildirimi gönderebileceği beklentisi, kullanıcıların sürekli olarak diken üstünde olmasına ve strese kapılmasına da neden olabilir.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Bilinen En Büyük Yıldızın En Net Fotoğrafı Çekildi

Gökbilimciler, evrenin bilinen en büyük yıldızının şimdiye kadarki en net görüntüsünü elde etti. Bu gelişme, dev yıldızların daha önce düşünüldüğü kadar büyük olmayabileceğini gösteriyor.

Bilinen en büyük yıldızlardan bazılarının (kimisi Güneş’in kütlesinin 100 katından fazla) nasıl oluştuğunu anlamaya çalışan bilim insanları, bu devlerin gözlem görüntülerini elde etmekte özellikle zorlanıyor.

Bunun nedeni, bu devlerin genellikle tozla kaplı yıldız kümelerinin kalabalık merkezlerinde bulunmalarıdır.

Araştırmacılar, ayrıca bu tür yıldızların enerji rezervlerini sadece birkaç milyon yıl içinde tüketerek hızlı yaşayıp genç öldüğünü söylüyor.

Şili’de bulunan ve ABD Ulusal Bilim Vakfı’na bağlı NOIRLab’ın işlettiği Uluslararası Gemini Gözlemevi’nin parçası olan 8,1 metrelik Gemini South teleskobunu kullanan gökbilimciler, bilinen en büyük yıldız olan R136a1’in şimdiye kadarki en net görüntüsünü elde edebildi.

Geçmiş çalışmalar R136a1’in Güneş’in 250 ila 320 katı kütleye sahip olduğunu öne sürerken, yeni gözlemler bu dev yıldızın güneş kütlesinin sadece 170 ila 230 katı olabileceğini gösteriyor.

R136a1 hâlâ bilinen en büyük yıldız olarak nitelendirilmesine karşın gökbilimcilere göre bulgular, “yıldız kütleleri üzerindeki üst sınırın önceden düşünülenden daha düşük olabileceğini” gösteriyor.

Çalışma sonuçlarının, Güneş’in kütlesinin 150 katından fazla olan yıldızların yıkıcı patlamalı ölümü sırasında ortaya çıkan helyumdan daha ağır elementlerin evrendeki kökeni üzerine çıkarımları da var.

Devasa yıldızın daha önce teleskopla yapılan gözlemlerinde, yakınındaki kümenin üyesi tüm yıldızları tek tek seçecek kadar net görüntüler elde edilememişti.

Fakat yeni çalışmada, Gemini South’un Zorro cihazı “benek görüntüleme” olarak bilinen bir teknik kullanarak önceki gözlemlerin çözünürlüğünü aşabildi. Bu teknik, yer tabanlı teleskopların Dünya atmosferinin bulanıklaştırıcı etkisinin üstesinden gelmesini sağlıyor.

Araştırmacılar, binlerce kısa pozlama görüntüsü alınan bu tekniği kullanıp verileri dikkatlice işleyerek, bulanıklığın neredeyse tamamını ortadan kaldırabildi.

Çalışmanın ortak yazarlarından Ricardo Salinas, “Bu sonuç, doğru koşullar göz önüne alınarak sınırları zorlanan 8,1 metrelik bir teleskobun, açısal çözünürlük söz konusu olduğunda sadece Hubble Uzay Teleskobu’na değil, James Webb Uzay Teleskobu’na da rakip olabileceğini gösteriyor” dedi.

Sonuçlarımızı yorumlarken dikkatli olunmasını tavsiye etsek de gözlemlerimiz en büyük yıldızların bir zamanlar düşünüldüğü kadar büyük olmayabileceğini gösteriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kanser Kaynaklı Ölümlerin Neredeyse Yarısı Yaşam Tarzından Kaynaklı

Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre kanser, kalp hastalıklarından sonra dünya genelinde ikinci önde gelen ölüm nedenidir. Yeni bir araştırma, dünya genelinde kansere bağlı ölümlerin neredeyse yarısının önlenebilir risk faktörlerinden kaynaklandığını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırmaya iyi tarafından bakıldığı zaman, bu durum, önlenebilir risk faktörlerini kontrol ederek ve yöneterek, çeşitli kanser risklerinden ve ölümlerinden kaçınılabileceğini göstermektedir.

Araştırma, 2019 yılında yaşanan tüm kanser ölümlerinin yüzde 44,4’ünün yani nerdeyse yarısının önlenebilir risk faktörlerinden kaynaklanabileceğini ortaya koyuyor.

Veriler ayrıca, önlenebilir kanser ölümlerinin artmakta olduğunu ve 2010’dan 2019’a kadar dünya genelinde yüzde 20,4 oranında arttığını göstermektedir. Bu, endişe verici.

Dünya genelinde önlenebilir kanser ölümlerinin üç önde gelen risk faktörü bulunmaktadır:

Sigara kullanımı

Sigaradaki kimyasallar DNA’ya zarar verir ve hücrelerin herhangi bir DNA hasarını onarmasını zorlaştırır. Ayrıca hücreleri kanserden korumaya yardımcı olan DNA parçalarına da zarar vermektedir. Aynı hücrede zamanla oluşan bu DNA hasarının birikmesi kansere yol açmaktadır.

Sigara kullanımı vücudun hemen her yerinde kansere yol açabilir. Ağız ve boğaz, yemek borusu, mide, kolon, rektum, karaciğer, pankreas, gırtlak, soluk borusu, bronş, böbrek ve renal pelvis, mesane ve serviks kanserine neden olabilir.

Çok fazla alkol içmek

Çak fazla alkol tüketimi karaciğere zarar vererek iltihaplanma ve yara izine yol açarak karaciğer kanseri riskini artırabilir. Alkol tüketimi ayrıca daha yüksek kolon ve rektum kanseri riski ile ilişkilendirilmiştir.

Alkol alımını azaltmak kanser riskini azaltmaya yardımcı olabilir. Alkol tüketim ne kadar kısılabilirse, kansere yakalanma riski de o kadar azalmaktadır.

Daha az alkol tüketmek ayrıca, yüksek tansiyon ve karaciğer hastalığına yakalanma riskini de azaltmaktadır.

Yüksek vücut kitle indeksi yada kilo problemi

Çok fazla kilo, belirli kanser türlerini geliştirme riskini ve tedavi sonrası bile kanserin tekrar ortaya çıkma olasılığını artırabilmektedir.

Araştırmanın yazarları, bu bulgulara dayanarak, dünya genelinde kanser yükünün önemli bir bölümünün bilinen kanser risk faktörlerinden kaynaklı olduğunu ve risk faktörlerinin kontrolü yoluyla kanser yükünün büyük bir bölümünün önlenebileceğini vurguladılar.

Araştırma ilk olarak The Lancet dergisinde yayınlandı. Araştırmada bilim insanları, 2010’dan 2019’a kadar 204 ülkede 23 kanser türünü ve 34 risk faktörünü inceleyerek kanser ölümleri ve sakatlıklarına odaklandılar.

Paylaşın

Sağlık Açısından En Riskli Akıllı Telefonların Listesi Açıklandı

Bankless Times, son raporunda SAR değeri en yüksek akıllı telefonları derledi. Specific Absorption Rate (SAR) Özgül Soğurma Oranı olarak da adlandırılan SAR değeri, akıllı telefonların insan vücuduna yaydığı radyasyon miktarı anlamına geliyor.

Bu radyasyon, belirli bir zaman sonra insan vücuduna zarar vermeye başlıyor. SAR değeri 1 gramlık doku başına düşen değerlerle ölçülüyor. W / Kg ölçü birimiyle ifade edilen bu ölçü oldukça dikkat edilmesi gereken bir nokta.

Bu nedenle bir cihaz satın alırken her zaman bilinen teknoloji şirketlerini tercih etmenizi öneririz. Ancak bazen bilinen üreticilerin cihazları da yüksek SAR değerlerine sahip olabiliyor.

ShiftDelete’in haberine göre; BanklessTimes, son raporunda SAR değeri en yüksek akıllı telefonları derledi. Listede FCC’nin maksimum 1.6W / Kg sınırını aşan sadece bir model bulunuyor. Bu cihaz da 1,79W / Kg radyasyon oranıyla 2020’de kullanıcıların beğenisine sunulan Motorola Edge. Listedeki diğer modellerin radyasyon miktarı belirlenen sınırın altında kaldı.

Örneğin 2019’da tanıtılan Galaxy Note 10+ gibi modellerin 0,19W / Kg seviyelerinde olan SAR değerlerini göz önüne aldığımızda listedeki rakamların yine de yüksek olduğu söylenebilir.

SAR değeri en yüksek akıllı telefonlar;

  • Motorola Edge – 1,79W / Kg
  • ZTE Axon 11 5G – 1,59W / Kg
  • OnePlus 6T – 1,55W / Kg
  • Sony Xperia XA2 Plus – 1,41W / Kg
  • Google Pixel 3 XL – 1,39W / Kg
  • Google Pixel 4a – 1,37W / Kg
  • OPPO Reno5 5G – 1, 37W / Kg
  • Sony Xperia XZ1 Compact – 1,36W / Kg
  • Google Pixel 3 – 1,33W / Kg
  • OnePlus 6 – 1,33W / kG

Yüksek radyasyonun vücuda verdiği zararlar;

  • Görüş alanında daralma
  • Kalp rahatsızlıkları v kalp pilinin bozulma riski
  • Hafıza zayıflaması ve beyin tümörü riski
  • Yoğun stres ve yorgunluk hissi
  • Kalıcı işitme bozuklukları
Paylaşın

Dev Megalodonların Balinaları Birkaç Isırıkta Yiyebildiği Ortaya Çıktı

Bilim insanları, milyonlarca yıl önce dünya okyanuslarında yüzen dev bir köpekbalığının, sadece 5 ısırıkta yaklaşık 8 metre uzunluğundaki (bir katil balina büyüklüğünde) avları yiyebileceğini keşfettiklerini açıkladı.

Araştırmacılar, 23 milyon ila 2,6 milyon yıl önce yaşadığı tahmin edilen, tüm zamanların en büyük yırtıcı balıklarından biri olan megalodonun 3D modelini oluşturmak için fosil kanıtlardan faydalandı.

Science Advances akademik dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, baştan sona yaklaşık 15 metre uzunluğa sahip olan megalodon, bir okul otobüsünden daha büyüktü yani bugünün büyük beyaz köpekbalıklarının yaklaşık iki ila üç katı büyüklüğündeydi.

Araştırmacılar megalodonun yaklaşık 70 ton ağırlığında olacağını hesapladı, yani 10 fil kadar.

Dev balığın günde 98 binden fazla kaloriye ihtiyacı vardı (bir kadınınkinin 49 katı) ve neredeyse 10 bin litre mide hacmine sahipti. Bu kadar çok tüketmesini mümkün kılmak için çenesi neredeyse 180 santim genişlikte açılıyordu.

Araştırmacılar megalodonun tek seferde aylarca okyanuslar boyunca kolaylıkla göç ettiğini belirtti. Güçlü bir yüzücüydü ve ortalama seyir hızı bugünkü köpekbalıklarından daha yüksekti.

Birleşik Krallık Kraliyet Veterinerlik Koleji’nden makalenin ortak yazarı John Hutchinson, “Ekosistemine hükmeden bir süper avcı olurdu” dedi ve ekledi: Gerçekten ona denk bir şey yok.

Araştırmacılar 3D modellerini, Belçika okyanuslarındaki fosillerde bulunan, 18 milyon yıl önce 46 yaşındayken ölen bir megalodonun omurgasını temel alarak oluşturdu. Omurlar 1860’lardan beri Belçika’daki bir müzedeydi.

Araştırmacılar şunları söyledi:

Bu çalışmadan elde edilen yeni biyolojik çıkarımlar, bu eşsiz süper yırtıcı hakkında bildiklerimizde bir sıçramayı temsil ediyor; dev hayvan türlerinin deniz ekosistemlerinde oynadığı ekolojik işlevi ve yok oluşlarının büyük ölçekli sonuçlarını daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

Önceki bir araştırma megalodonların serin sularda, daha sıcak alanlara kıyasla daha büyük boyutlara ulaştığını bulmuştu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Sivrisineklerin İnsanları Bulma Kabiliyetinin Sırrı Çözüldü

Sivrisineklerin insan kokusunu algılayabilme becerisini araştıran bilim insanları, onlarda diğer hayvanlardan farklı olarak her nöronda çok sayıda farklı koku reseptörü olduğunu keşfetti.

Özellikle yaz aylarında ne kadar önlem alınırsa alınsın sivrisinekler bir yolunu bulup insanları ısırabiliyor.

Bilim insanları Cell bilim dergisinde önceki gün yayımlanan yeni bir makalede, sivrisineklerin insanları tespit edebilme kabiliyetinin arkasındaki mekanizmayı ortaya koydu.

Araştırmacılara göre, sivrisinekler insanlar tarafından yayılan sıcaklık ve karbondioksit karışımı vücut kokusunu takip ederek yeni besinlerinin yerini bulabiliyor. Çoğu hayvan her tip kokuyu algılayabilen belirli bir nöron grubuna sahipken sivrisinekler birden fazla yolla koku alabiliyor.

Euronews Türkçe’nin aktardığına göre, raştırma ekibinden Boston Üniversitesi Biyoloji bölümü Yardımcı Doçenti Meg Younger, “Diğer hayvanlarla karşılaştırdığımızda sivrisineklerin karşılaştıkları kokuyu algılama şekillerinde bariz farklar bulduk.” şeklinde konuşuyor.

Koku reseptörleri çıkarılsa da insan kokusunu alıyorlar

Araştırmacılar, sivrisineklerin genomlarından insan kokusunu algılayan protein ailesinin tümünü çıkardıktan sonra bile bir şekilde insanları tespit edebildiğini gördü.

Ekip daha sonra, sivrisineklerin çevredeki kimyasallara bağlanan ve nöronlar aracılığıyla beyne sinyal veren antenlerindeki koku reseptörlerini inceledi.

Younger bulguları şöyle açıkladı: “Sivrisineklerin koku alma duyusunun merkezi dogmasını izleyeceğini düşündük, bu da her nöronda yalnızca bir tür reseptör olmasını gerektiriyordu. Ancak bunun yerine aynı nörondaki farklı reseptörlerin farklı kokulara tepki verdiğini gördük.”

Buna göre, bir ya da daha fazla koku reseptörünü kaybeden sivrisinekler yine de insan kokusu algılamaya devam edebiliyor.

Sivrisineklerin insanları tespit içgüdüsü çok güçlü

Araştırmacılar bu yedek reseptör sisteminin bir tür hayatta kalma mekanizması olarak evrimleşmiş olabileceğini düşünüyor.

Younger, “Sarı Humma Sivrisineği insanları ısırma konusunda uzmanlaşmış bir sinek türü. İnsanlar her zaman temiz suya yakın olmuştur ve sivrisinekler yumurtalarını temiz suya bırakır. Dolayısıyla onlar için harika birer besiniz. Onların da insanları bulma dürtüsü son derece güçlü.” şeklinde konuşuyor.

Araştırmacılar sivrisineklerin beyninin nasıl çalıştığını anlamanın ısırma davranışlarına müdahale etmede işe yarayacağına inanıyor.

İnsan kokusunun sivrisineklerin antenlerinde ve beyinlerinde nasıl temsil edildiği bilgisinin, onları insanlardan uzak tutmada yeni yöntemler geliştirme noktasında yardımcı olacağı düşünülüyor.

Ayrıca bu bilgiyle insan kokusunu algılayan reseptör ve nöronları hedef alan sinek kovucuların da geliştirilebileceği belirtiliyor.

Araştırmacılar sivrisinekleri insanlardan uzak tutarak sivrisinek kaynaklı sıtma, dang humması ve sarı humma gibi hastalıkların önüne geçilebileceğini umut ediyor.

Paylaşın

Süper Kütleli Kara Deliğin Etrafında Işık Halkası Bulundu

Süper kütleli bir kara deliğin ilk kez çekilen fotoğrafını inceleyen bilim insanları, kara delikler hakkında uzun süredir var olan bir teoriyi doğrulayarak, onu çevreleyen ateşli turuncu parıltının altında saklanan parlak bir ışık halkasını ortaya çıkardı.

2019’da bilim insanları, Dünya’dan yaklaşık 53 milyon ışık yılı uzaklıktaki M87 galaksisinin merkezindeki süper kütleli kara deliğin ilk fotoğrafını elde etmek için Olay Ufku Teleskobu’nu kullandı. Turuncu aleve benzeyen bir şeyle çevrili bulanık koyu bir dairenin oluşturduğu görüntü, projede çalışan bilim insanlarından biri tarafından hemen Yüzüklerin Efendisi’ndeki “Sauron’un Gözü”ne benzetildi.

2019’daki görselde ortaya çıkan turuncu parıltı, kara deliğin tek yönlü ağzında kaybolmadan önce giderek daha dar yörüngelerde dönen gaz ve tozun yoğun ısınmasından kaynaklanıyor.

Ancak bilim insanları, teorik olarak M87’deki kara deliğin etrafını saran parlak bir ışık şeridi olması gerektiğini de biliyordu; ışık parçacıklarından ya da fotonlardan oluşan bir halka, kara deliğin son derece güçlü yerçekimi tarafından bükülmeliydi.

Şimdiyse Waterloo Üniversitesi’nden astrofizikçi Avery Broderick liderliğindeki bir ekip, orijinal Olay Ufku Teleskobu Verilerini yeniden işledi ve Güneş’imizden 6 milyar kat daha büyük kara deliğin çevresindeki parlak bir ışık şeridi olarak tahmin edilen halkayı ortaya çıkardı. Sonuçlar pazartesi günü The Astrophysical Journal akademik dergisinde yayımlandı.

Dr. Broderick yaptığı açıklamada, “Ateşböceklerini görmek için projektörü kapattık” dedi ve ekledi: Bir kara deliğin etrafındaki yerçekiminin temel bir işaretini çözmek gibi çok önemli bir şey yapmayı başardık.

Bir kara deliğin doğrudan görüntülenmesi ve bu görselin yeni bir işleme tabi tutulması, radyo frekansı gökyüzünde devasa bir mercek olarak birlikte çalışan dünya çapında bir dizi radyo teleskobu olan Olay Ufku Teleskobu’nun inşasıyla mümkün oldu.

Teleskobun görseller yerine radyo frekanslarını işlemesi ve sayısız bireysel teleskobu koordine etmesi, Dr. Broderick’in ekibinin kullandığı türden veri işlemeyi kolaylaştırdı. Broderick, “özünde hesaplamaya dayalı” bir bilimsel araç olarak, “Çeliğe olduğu kadar algoritmalara da bağımlı. Son teknoloji ürünü algoritmik gelişmeler, görüntünün temel özelliklerini araştırırken geri kalanını Olay Ufku Teleskobu’nun doğal çözünürlüğünde oluşturmamızı sağladı” dedi.

Dr. Broderick’in ekibi 2019’daki görüntüyü derinlemesine incelerken, Olay Ufku Teleskobu, Samanyolu galaksimizin merkezindeki süper kütleli kara deliğin mayısta yayımlanan ilk görüntüsü de dahil evrenin yeni fotoğraflarını çekmeye devam ediyor. Bilim insanları, süper kütleli kara deliklerin çoğu galaksinin merkezinde gizlenebileceğine ve galaktik evrimde önemli bir rol oynayabileceğine inanıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Nükleer Bir Savaş Sonrası 5 Milyar İnsan Açlıktan Ölebilir

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Rutgers Üniversitesi’nden iklim bilimciler, olası bir nükleer savaşın ani ölümler haricindeki etkilerine ilişkin senaryoları değerlendirdi. Nükleer süper güç Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası nükleer savaş ihtimali yönündeki endişeler artmaya başladı.

Rutgers Üniversitesi’nden bir grup iklim bilimci tarafından Nature Food bilim dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, nükleer savaşın iklim sistemini tamamen bozarak büyük bir küresel kıtlık kaynaklı ölümlere neden olabileceğini öne sürüyor.

Nükleer savaş deyince akla ilk olarak doğrudan patlamalar nedeniyle aniden yok olan şehirler ve insanlar geliyor ancak bilim insanlarına göre, nükleer silahların radyasyon ve çevre kirliliği nedeniyle onlarca yıl süren kalıcı etkileri de var. Hatta nükleer savaşı takip eden yıllarda yaşananların nükleer savaşın ani etkisini gölgede bırakacağı düşünülüyor.

Rutgers Üniversitesi’nden araştırmacılar, olası bir nükleer savaş sonrası için en kötü senaryoyu modelledi. Buna göre, ABD ve Rusya arasındaki gerçek bir nükleer savaş, iki yıl sonra en az 5 milyar insanın açlıktan ölmesine neden olabilir. Hindistan ve Pakistan arasındaki küçük ölçekli bir nükleer çatışma bile küresel kıtlığa yol açabilir.

“Patlama etkisiyle oluşan kurumlar iklimi mahvedecek”

Araştırmacılar, nükleer bir savaşta şehirleri hedef alan nükleer bombaların şiddetli yangın fırtınaları başlatacağını söylüyor.

Yangınlardan çıkan devasa miktarlardaki kurumların atmosfere ulaşacağını belirten araştırmacılar, bu kurumların daha sonra küresel olarak yayılacağını ve gezegeni hızlıca soğutacağını tahmin ediyor. Böylelikle dünya ikliminin bozulacağı ve gıda üretim sistemlerinin de bundan büyük ölçüde etkileneceği düşünülüyor.

Büyük mahsullerin verimliliğini ülke bazında bir iklim tahmini aracı kullanarak öngören araştırmacılar, 6 olası nükleer savaş senaryosunda neler olabileceğini inceledi. Buna göre, boyutlarına göre atmosfere farklı miktarda kurum gönderecek nükleer savaşlar nedeniyle dünyanın 1 ila 16 santigrat derece soğuyabileceği ifade edildi.

Hindistan ve Pakistan arasındaki nispeten küçük ölçekli bir nükleer savaştan sonra bile mahsul üretiminin 5 yıl içinde yüzde 7 oranında düşebileceği kaydedildi.

‘Mahsul üretimi yüzde 90’a kadar düşebilir’

Dünyada var olduğu bilinen nükleer silahların yüzde 90’ını elinde bulunduran iki ülke Rusya ve ABD arasındaki olası bir nükleer savaştan sonra ise 3 ila 4 yıl içinde üretimin yüzde 90 oranında düşebileceği öngörüldü.

Makalenin yazarlarından iklim bilimci Profesör Alan Robock araştırmaya ilişkin şöyle konuştu: “Eğer nükleer silahlar varsa kullanılabilirler de ve dünya birçok kez nükleer savaşa yaklaştı. Nükleer silahların yasaklanması uzun vadeli tek çözüm”.

Birleşmiş Milletler Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’nın 66 ülke tarafından onaylandığını hatırlatan Robock, “Ancak 9 nükleer ülkeden hiçbiri bu anlaşmayı onaylamadı. Çalışmamız, bu 9 devletin bilimi dinleme ve bu anlaşmayı imzalama zamanının geldiğini açıkça ortaya koyuyor” ifadelerini kullanıyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Ağzı Olan Ama Anüsü Olmayan 500 Milyon Yıllık Canlının Sırrı Çözüldü

Bilim insanları, ağzı olan ancak anüsü bulunmayan mikroskopik, omurgalı bir yaratığın evrimsel gizemini çözdüklerini açıkladı. Bilim insanlarının, fosiller üzerindeki incelemeleri sürüyor.

500 milyon bu küçük fosil 2017’de ilk keşfedildiğinde, bu deniz canlısının insanoğlunun bilinen en eski atası olabileceği belirtilmişti.

Latince adı Saccorhytus coronarius olan yaratık, geçici olarak deutorostom (ilk ağızdan bağımsız gelişmiş ağzı bulunan) canlılar grubuna konulmuştu. Bunlar insanlar da dahil, omurgalı canlıların ilkel ataları.

Şimdi yapılan yeni bir araştırmaysa Saccorhytus’un tamamen farklı bir canlı grubuna konulması gerektiğini gösterdi.

Çin ve İngiltere’deki araştırmacılar, yaratığın çok ayrıntılı röntgen analizini yaptı ve örümcekler ile böceklerin ataları olan ectozoan grubuna dahil edilmesi gerektiğini söylediler.

Bu evrimsel kafa karışıklığının bir nedeni de hayvanda anüs bulunmamasıydı.

Saccorhytus’u ayrıntılı araştıran uzmanlardan Bristol Üniversitesi’nden Emily Carlisle BBC’ye yaptığı açıklamada, “Biraz kafa karıştırıcı, çoğu ectozoanın anüsü vardır. Peki bunun niye yoktu?” dedi.

Emily Carlisle, “ilginç bir seçeneğin” tüm bu grubun daha önceki atalarının anüsü olmaması ve Saccorhytus’un bundan sonra evrimleşmesi olduğunu belirtti ve ekledi:

“Belki kendi evrimi sırasında anüs kaybolmuştur, belki de ihtiyacı yoktur çünkü tek bir noktada kalıp, tek bir delikle her şeyi halledebiliyordur.”

Ancak Saccorhytus’un yaşam ağacındaki yerinin değiştirilmesinin asıl nedeni, ilk bakışta ağzın etrafındaki deliklerin solungaç olarak algılanmasıydı. Bu deutorostomlarda görülen ilkel bir özellik.

Uzmanlar, güçlü röntgen cihazlarıyla 1 milimetrelik yaratığı daha yakından incelediklerinde bunların aslında kopmuş omurgaların yuvaları oldukların fark etti.

Bu fosilleri inceleyen bilim insanları her bir hayvanı yaşam ağacının bir yerine koymaya çalışıyor ve böylece de nereden gelip, nasıl evrimleştikleri konusunda bir resim sunuyor.

Carlisle “Saccorhytus okyanus dibinde yaşıyor, omurgaları yerinde kalabilmesini sağlıyordu” dedi ve ekledi:

“Orada öylece durduğunu sanıyoruz. Bazıları günümüzde yaşayanlara benzeyen, çoğu da uzaylı gibi görünen hayvanların arasında, çok garip bir ortamda.”

Galler’de bulunan kayalardaki fosiller üzerinde inceleme sürüyor.

Carlisle’a göre “Bu ortamla ilgili öğreneceğimiz çok şey var. Paleontoloji araştırmaları yaptıkça ne kadar çok bilinmeyen olduğu fark ediliyor. Bu yaratık ve yaşadığı ortam hakkında şimdilik sadece yüzey kazınıyor.”

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın