‘Elmas Yağmuru’ Sanılandan Daha Sık Yaşanıyor Olabilir

Yeni bir bilimsel çalışmada Uranüs ve Neptün gezegenlerinin derinliklerinde oluştuğu sanılan garip yağışın sıradan plastikle yeniden yaratılmasının ardından evrenin her yanında gezegenler üzerine elmas yağıyor olabileceği ileri sürüldü. 

Bilim insanları daha önce bu soğuk gezegenlerin on binlerce kilometre derinlerinde aşırı yüksek basınç ve sıcaklıkta hidrojen ve karbonun katı elmasa dönüştüğü teorisini ileri sürmüştü.

Sciences Advances bilimsel dergisinde yeni yayımlanan bir araştırma ise bu karışıma oksijen eklendiğinde ortaya “elmas yağmuru” çıkmasının tahmin edilenden daha sık görüldüğü sonucuna vardı.

Neptün ve Uranüs gibi buz devlerinin Güneş Sistemi dışındaki en sık görülen gezegenler olması sebebiyle evrenin her yanında elmas yağmuru yaşandığı sanılıyor.

Elmas yağmuru Dünya’daki yağmurdan farklı

Araştırmayı yürüten Almanya’daki HZDR araştırma laboratuvarından fizikçi Dominik Kraus, elmas yağmurunun Dünya’daki yağmurdan farklı olduğunu söyledi.

Kraus, gezegenlerin yüzeyinin altında, elmas oluştuğuna ve yavaşça 10 bin kilometre derinlikteki Dünya büyüklüğünde kayalık çekirdeğe battığına inanıldığını aktardı. Kraus “Bu düşen elmaslar devasa tabakalar oluşturabiliyor ve yüzbinlerce kilometre hatta daha büyük alana yayılabiliyor.

Parlak olmayan ve bir yüzüğe yerleştirmek için mücevher gibi kesilemeyen bu elmaslar, Dünya’daki elmasların oluşumunu sağlayan güçlerin benzerleri ile meydana geliyor.

Bu süreci aynen tekrar etmeyi amaçlayan araştırma ekibi ihtiyaç duydukları karbon, hidrojen ve oksijen karışımını Polietilen Tereftalat (PET) yani gündelik hayatta sıklıkla kullandığımız plastikte hazır halde buldu.

Araştırmacıların çok temiz pet şişeleri kullandığını belirten Kraus, temelde koka kola şişesinin bile bu deneylerde kullanılabileceğini belirtti.

Nano elmaslar üretmek için yeni bir yöntem olabilir

Araştırmacılar Kalifoniya’daki Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı’nda (SLAC) yüksek güçlü optik lazeri plastiğin üzerine çevirdi.

Kraus “çok çok kısa X-ışınlarının inanılmaz parlaklığı” sayesinde nano elmas denilen ve çıplak gözle görülmesi mümkün olmayan küçüklükteki elmasların izlenmesine imkan sağladığını aktardı.

Araştırmayı AFP haber ajansına anlatan Kraus “Bu gezegenlerde büyük miktarlarda bulunan oksijen, hidrojen atomlarının karbondan emilmesini sağlıyor, o nedenle bu elmasların oluşumu çok daha kolay” bilgisini paylaştı.

Nano elmaslar ilaç sevkinden, medikal sensörlere, invaziv olmayan cerrahiden kuantum elektronlarına kadar çok geniş ve giderek artan uygulama alanı bulunuyor. Deney, nano elmasların üretimi için yeni yönteme de işaret etmiş oldu.

SLAC bilim insanlarından ve çalışmanın yazarlarından Benjamin Ofori-Okai nano elmasların şu anda “bir tutam karbon alıp patlayıcılarla patlatarak” elde edildiğini belirterek “Lazer üretimi daha temiz ve daha kolay bir yöntemle nano elmas üretimini bize sunabilir” dedi.

Araştırma henüz hipotez

Elmas yağmuru araştırması henüz bir hipotez, çünkü Güneş Sistemi’nin en uzak gezegenleri olan Uranüs ve Neptün hakkında hala çok az şey biliniyor.

Bugüne kadar yalnızca bir uzay aracı, 1980’de NASA’nın Voyager 2 uzay aracı, bu iki buz devini geçti ve araştırmalarda gönderdiği veriler hala kullanıyor.

NASA önümüzdeki 10 yıl içinde gezegenlere yönelik yeni bir göreve başlanacağını açıkladı. Kraus, bunun gerçekleşebilmesi için 10 ya da 20 yıl daha geçmesi gerekse de yine de “harika bir şey” olacağı görüşünde.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

James Webb, ‘Hayalet Galaksi’nin Detaylarını Ortaya Çıkardı

32 milyon ışıkyılı uzaklıktaki göz kamaştırıcı ‘Hayalet Galaksi’nin (Phantom Galaxy) James Webb tarafından çekilmiş yeni görüntüsü daha önce hiç olmadığı kadar net. Fotoğraf, evrendeki yıldız oluşumunun en erken evreleri hakkında daha fazla bilgi edinilmesine yardımcı olacak.

NASA ve Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından yayınlanan fotoğraf kozmosun yeni detaylarını ortaya çıkardı.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA ve ESA’dan yapılan açıklamada, “Webb’in keskin vizyonu, bu görüntünün merkezinden dışarı doğru sarkan görkemli sarmal kollardaki hassas gaz ve toz ipliklerini ortaya çıkardı. Nükleer bölgedeki gaz eksikliği, galaksinin merkezindeki nükleer yıldız kümesinin belirsiz bir görünümünü de sağlıyor” denildi.

Bilimsel ismi ‘M74’ olan galaksiye görüntüsünden ötürü ‘Hayalet Galaksi’ denilmekte. Hayalet Galaksi, Dünya’dan 32 milyon ışık yılı uzaklıkta ve Balık takımyıldızında yer almakta.

James Webb’in çektiği yeni görüntü, galaksinin parlak beyaz, kırmızı, pembe ve açık mavi toz uzantılarını ve parlak mavi bir merkezin etrafında dönen yıldızları gösteriyor.

M74 daha önce, galaksinin sarmal halindeki mavi ve pembe kollarını yakalayan, ancak bunun yerine parlak merkezini yumuşak bir sarı olarak gösteren Hubble teleskobu tarafından fotoğraflanmıştı.

Bazı gizemlerin çözülmesine yardımcı olabilir

NASA ve ESA, M74’ün “galaktik spirallerin kökenini ve yapısını inceleyen gökbilimciler için favori bir hedef” olduğunu belirtti.

Çekilen yeni fotoğraf, evrendeki yıldız oluşumunun en erken evreleri hakkında daha fazla bilgi edinmelerine yardımcı olacak.

Araştırmacılar bu fotoğrafı ayrıca “galaksilerdeki yıldız oluşum bölgelerini saptamak, yıldız kümelerinin kütlelerini ve yaşlarını doğru bir şekilde ölçmek ve yıldızlararası uzayda sürüklenen küçük toz taneciklerinin doğası hakkında fikir edinmek” için kullanacaklar.

Paylaşın

Ekranlardan Gelen ‘Mavi Işık’ Yaşlanmayı Hızlandırıyor

Araştırmacılar televizyon, bilgisayar ve akıllı telefonlar gibi cihazlardan gelen mavi ışığa çok fazla maruz kalmanın yaşlanma sürecini hızlandırabileceğini öne sürdü. Mavi ışığın ayrıca obezite ve psikolojik hastalıkları tetikleyebileceği belirtildi. 

Frontiers in Aging dergisinde önceki gün yayımlanan çalışmaya göre, her gün kullanılan cihazlardan yansıyan mavi ışığa aşırı maruz kalmak, deri ve yağ hücrelerinden duyu nöronlarına kadar vücuttaki çeşitli hücrelere zarar verebiliyor.

Uzmanlar yapılan deneylerde mavi ışığın, insanlarla benzer hücresel özelliklere sahip meyve sineklerini etkilediği sonucuna ulaştı.

Araştırma ekibinden Oregon Eyalet Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden Profesör Dr. Jadwiga Giebultowicz, “Sinek ve insan hücrelerinde sinyal veren kimyasallar aynı. Dolayısıyla mavi ışık insanlar üzerinde de olumsuz etkiler yaratma potansiyeline sahip.” ifadelerini kullandı.

Sineklerde erken yaşlanmaya yol açan kimyasal değişimler gözlendi

Dr. Giebultowicz, mavi ışığın yaşlanmayı hızlandırıcı etkisini anlamak için 2 hafta boyunca mavi ışığa maruz bırakılan meyve sinekleriyle tamamen karanlıkta bırakılanların metabolit seviyelerinin karşılaştırıldığını söyledi.

Giebultowicz çalışmaya ilişkin, “Mavi ışığa maruz kalan meyve sineklerinde hücrelerin doğru çalışması için gerekli belirli kimyasalların seviyelerinde değişim yaşandığını ilk kez göstermiş olduk.” değerlendirmesini yaptı.

Uzmanlar mavi ışığa maruz kalan sineklerde bazı hücrelerin uygun şekilde çalışmadığını ve bunun da erken ölümlere neden olabileceğini belirtti. Mavi ışıkta bırakılan sineklerin beyinlerinde yapılan incelemede, glutamat seviyelerinin azaldığı tespit edildi.

Düşük glutamat seviyelerininse beyin fonksiyonlarında azalmaya ve erken yaşlanmaya yol açabileceği ifade edildi. Araştırmacılar mavi ışığın insan hücreleri üzerindeki etkisini incelemek için yeni çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.

Paylaşın

Araştırma: Dini İnancı Güçlü Olanlar Daha Fazla Cinsel Tatmin Yaşıyor

İngiltere’de yürütülen yeni bir çalışma, dini inancı daha güçlü kişilerin daha yüksek cinsel tatmin duygusu yaşadığını ortaya koydu. Araştırmacılar, bu bulguların cinsel davranışların ve cinsel doyumun oluşmasında sosyokültürel normların önemini gösterdiğini vurguladı.

The Journal of Sex Research dergisinde hafta içinde yayımlanan araştırmada, farklı medeni durumlardaki kadın ve erkeklerde dindarlık düzeyi ile cinsel ilişki sıklığı ve tatmin duygusu arasındaki bağlantı incelendi.

Araştırmada, 18 ila 59 yaş arasındaki kadın ve erkeklere yönelik İngiltere Ulusal Cinsel Tutumlar ve Yaşam Tarzları Araştırması’ndan elde edilen veriler kullanıldı.

Uzmanlar sonuçlara ilişkin, “Dindarlık genel olarak daha yüksek cinsel yaşam tatmini düzeyleriyle bağlantılıydı. Bu ilişkiye büyük ölçüde, cinsel ilişki için uygun koşullara yönelik tutumların neden olduğu görülüyor.” ifadelerini kullandı.

Öte yandan, verilere göre dinin hayatlarında daha büyük yer kapladığını belirten kadın ve erkeklerin cinsel ilişki sayısı ortalamada diğerlerine göre daha düşüktü.

‘Evliliğin kutsallığına ilişkin dini duygular kadınlar için daha önemli’

Çalışmayı yürüten uzmanlardan Norveç Halk Sağlığı Enstitüsü ve Columbia Üniversitesi’nden Dr. Vegard Skirbekk, “Dindar bireylerin gündelik cinsel ilişkiye girme olasılıkları daha düşük olduğundan ve cinsel aktiviteyi aşka dayalı bir ilişkiyle sınırlandırma olasılıkları daha yüksek olduğundan, resmi birlikteliğin dışındaki cinsel aktivitelere ilişkin beklentileri azalabilir. Bu ayrnı zamanda cinsel hayatlarında yaşadıkları doyumu artırabilir.” şeklinde konuştu.

Skirbekk, evlilik dışı cinsel ilişkinin onaylanmaması ve evliliğin kutsiyetine ilişkin dini duyguların kadınlar için erkeklere oranla daha fazla önem arz ettiğini söyledi. Ancak genel olarak dini hayatlarında daha önemli olarak görenlerin genel olarak cinsel yaşamlarından daha memnun olduğu görüldü.

Araştırma ayrıca yaşam boyunca hiç cinsel partnere sahip olmamanın ya da çok sayıda cinsel partnere sahip olmanın daha düşük cinsel tatmin oranlarıyla bağlantılı olduğu öne sürdü. Kadın ve erkeklerde günü birlik ya da aşk olmadan cinsel ilişkiye verilen onayın da cinsel tatmin duygusunu olumsuz etkilediği ifade edildi.

Araştırmacılar, bu bulguların cinsel davranışların ve cinsel doyumun oluşmasında sosyokültürel normların önemini gösterdiğini vurguladı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Ölümsüz Denizanasının Sırrı Çözüldü

Genetikçiler, “ölümsüz denizanası” diye bilinen deniz canlılarının sırrını çözdü. İspanya’daki Oviedo Üniversitesi’nden araştırmacılar, iki benzer denizanası türünün DNA’sını karşılaştırdı ve ölümsüz denizanasında yaşlanmayı tersine çeviren genleri belirledi.

Latince adı Turritopsis dohrnii olan ölümsüz denizanaları, dünya çapında ılıman ve tropik sularda yaşayan, küçük ve biyolojik açıdan ölümsüz bir tür.

Bu deniz canlısı, tek başına yaşayan bir birey olarak cinsel olgunluğa eriştikten sonra, henüz olgunlaşmamış koloni aşamasına tamamen geri dönebiliyor. Bu da onu “biyolojik açıdan ölümsüz canlılar” kategorisine sokuyor.

Evrim Ağacı’nın aktardığına göre bu kategorideki canlılar, fiziksel şiddete maruz kalmadıkları müddetçe asla ölmüyor ve teknik olarak soylarını sonsuza kadar sürdürebiliyor.

Oviedo Üniversitesi’nden Maria Pascual-Torner ve meslektaşları, T.dohrnii’nin bunu nasıl yapabildiğini anlamak için bu deniz canlılarının genetiğini inceledi ve diğer denizanalarıyla karşılaştırdı.

Hakemli bilimsel dergi PNAS’ta yayımlanan incelemede, T.dohrnii’de DNA onarımı ve korunmasıyla ilişkili genlerin, diğer denizanalarından iki kat fazla kopyaya sahip olduğu ortaya çıktı.

Buna göre söz konusu kopyalar, koruyucu ve onarıcı proteinlerden daha fazla üretebiliyor.

Araştırma ayrıca ölümsüz denizanalarında hücre bölünmesini ve telomerlerin (kromozomların koruyucu kapakları) bozulmasını önleyen benzersiz mutasyonlar tespit etti.

Bunun ardından da söz konusu denizanalarının olgunlaşmamış formlara nasıl yeniden döndüğüne odaklanıldı. Ters metamorfoz diye nitelenen bu süreçte hangi genlerin aktif olduğunu belirlemek gerekiyordu.

Araştırma ekibi, ölümsüz denizanalarının bu süreçte gelişim ve büyümeyle ilişkili genleri susturduğunu ve larvalara özgü bazı genleri harekete geçirdiğini saptadı.

Pascual-Torner, bu genetik değişimlerin hayvanın zaman içinde yıpranmadan kalmasını sağladığını ifade etti.

Pascual-Torner ayrıca, belirlenen bu genlerin insan yaşlanmasıyla ilgili önemli sonuçları olabileceğini söyledi.

Bilim insanına göre bunlar, rejeneratif (yenileyici) tıbba ilham verebilir veya yaşa bağlı hastalıkların tedavisi için bilgi sağlayabilir.

Bir sonraki adım, farelerde veya insanlarda bu gen varyantlarını keşfetmek.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları ‘Atomik Televizyon’ İcat Etti

Bilim insanları rubidyum atomlarıyla dolu bir cam kabı lazer darbeleriyle uyararak “atomik televizyon” icat etti. ABD’deki Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü’nden (NIST) araştırmacıların deneyinde süper boyutlu rubidyum atomlarının televizyon sinyali alıcısı olarak kullanılabileceği anlaşıldı.

Geleneksel 480i çözünürlük standardını karşılayan bir video sinyali taşımak için kullanılan lazerler ve atom bulutlarına dayanan sistem, mevcut elektronik cihazlara ihtiyaç duymayan küçük ve çok yönlü iletişim cihazlarının tasarımında kullanılabilir.

Yeni teknolojinin anahtar noktası iki renkli lazer ışınının gaz halindeki rubidyum atomlarından oluşan bir cam kaba gönderilmesi. Zira bu hamle, atomları “Rydberg atomları” diye bilinen bir duruma sokuyor.

Adını İsveçli spektroskopist J. R. Rydberg’ten alan durum, bir atomun enerjiyi emmesiyle ortaya çıkıyor. Böylece elektronları çekirdeğin etrafında daha geniş bir yörüngede dönmeye başlıyor.

Bu da atomları daha büyük ve daha gergin hale getiriyor, aynı zamanda onları elektromanyetik alanlara duyarlı kılıyor. Atomların bir televizyon sinyali alıcısı olarak kullanılabilmesini sağlayan nokta da burada yatıyor.

Araştırmacılar daha önce de radyo sinyalleriyle benzer bir çalışma yapmıştı.

Yeni deneyde lazer ışınları atomlardan geçerken analiz edildi ve video sinyalleri çıkarıldı. Daha sonra bu da ekran için uygun formata dönüştürüldü.

AVS Quantum Science adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan araştırmanın ortak yazarı, elektrik mühendisi Chris Holloway, “Rydberg atom sensörleri aracılığıyla videonun alınacağını ve yayımlanacağını bulduk” dedi.

Şu anda, atomik alıcı bir yemek masası büyüklüğünde. Ancak araştırmacılara göre gelecekte onu küçültmek mümkün olabilir.

Bu cihazların, mevcut alıcılardan daha küçük ve çok yönlü olabileceği, ayrıca gürültülü ortamlardan daha zor etkileneceği düşünülüyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dişlerin Ağzın İçinde Değil, Dışında Evrimleştiği Kanıtlandı

Bilim insanları uzun süredir dişlerin kökenini tartışıyor. Dişlerin denizlerde yaşayan ilk omurgalıların ağızlarında nasıl ortaya çıktığına dair iki hipotez mevcut: Dıştan içe hipotezi, bu canlıların vücutlarının dış kısmındaki pulların dişlere dönüştüğünü öne sürüyor.

İçten dışa hipotezinde ise bu yapıların ağız boşluğunun derinliklerde şekillenmeye başlayıp sonunda çenelere dönüştüğü savunuluyor.

Penn State Üniversitesi’nden araştırmacılar, hakemli bilimsel dergi Journal of Anatomy’de yayımlanan yeni çalışmalarında “dıştan içe” hipotezini destekleyen kanıtlara ulaştı.

Araştırma ekibi, yaklaşık 65 ila 100 milyon yıl önce Kuzey Amerika’da yaşamış, Latince adı Ischyrhiza mira olan bir testere balığı türüne ait bir fosili inceledi.

Bugünkü testere köpekbalıkları ve testere balıklarına benzer şekilde bu balığın burnunun etrafında da yırtıcıları savuşturmaya ve yiyecek aramaya yarayan, diş benzeri sivri uçlar vardı.

“Rostral diş” adı verilen bu yapıların içini incelemek isteyen araştırmacılar, numuneleri hem enine hem de boyuna keserek ufak parçalara ayırdı ve taramalı elektron mikroskobuyla analiz etti.

Rostral dişler ve pullar arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışan ekip, bu yapıların “enameloid” (balıktaki diş minesi benzeri doku) adı verilen sert dış katmanına odaklandı.

Araştırma ekibinde yer alan paleontolog Todd Cook, “Yapı, vücut pullarındaki enameloidinden çok daha karmaşıktı” diye konuştu.

Rostal dişlerdeki bu enameloid kaplamanın büyük ölçüde farklı demetler halinde bir araya gelen “florapatit mikro kristaller” adı verilen bir yapıdan oluştuğu da anlaşıldı.

Bu demetlerden bir kısmı dişin yüzeyine paralel uzanıyordu. Daha derinlerdeki demetler, rastgele düzenlenirken, bir grup da diş yüzeyine dik açıyla duruyordu.

Cook, “Aslında, bu eski testere balığındaki enameloidin genel organizasyonu, modern köpekbalığı dişindeki enameloide benziyordu” ifadelerini kullandı.

Paleontologlar, bu son derece karmaşık yapının dişlerin kökenine ilişkin uzun süredir devam eden tartışmalara önemli bir katkı sağladığını belirtiyor.

Cook, bunu şöyle açıkladı: Bu bulgu, pulların ağzın dışında karmaşık bir diş benzeri enameloid geliştirme kapasitesine sahip olduğunu gösterdiğinden, ‘dıştan içe’ hipotezine doğrudan kanıt sağlıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Mars’ın Tamamen Kızıl Olmadığı Ortaya Çıktı

Yeni bir araştırma Kızıl Gezegen olarak da bilinen Mars’ın tamamen kızıl olmadığını ortaya koydu. Mars’ın popüler tasvirleri, sonsuza uzanan kızıl kayaları çağrıştırıyor.

Ama NASA’nın Perseverance keşif aracı başka bir şey daha buldu: Yeşil bir şey. Bilim insanları Mars’ın Jezero kraterinin göl olduğu zamanlar hakkında bilgi arayan aracın kratere ulaşınca şaşırtıcı kayalar bulduğunu söylüyor.

İlk olarak, bilim insanları, zeminin sadece kraterin göl olduğu dönemde biriken tortul kayaçlardan oluşmadığını tespit edince şaşkınlığa uğradı. Burada volkanik kayaların da yer aldığı ve bunların çoğunlukta olduğu söyleniyor.

Dahası, bu kayalar olivin (magnezyum demir silikattan oluşan mineral -ed.n.) parçalarından oluşuyor. Bu, Hawaii plajlarına koyu yeşil rengini veren peridotun daha çamurlu ve o kadar parlak olmayan bir versiyonu.

Bulgu, gezegene 2020’de varan NASA’nın Mars keşif aracı Perseverance’tan Dünya’ya geri gönderilen ilk verilerin analiziyle elde edilen birçok bulgudan biri.

Bilim insanları, bu yeni çalışmada incelenenlere benzer kayaların Dünya’da bulunabileceğini ama bunların genellikle milyarlarca yıllık rüzgar, su ve Dünya’daki yoğun yaşantılarının geri kalanı tarafından tahrip edildiğini söylüyor. Öte yandan, Mars’taki çevrenin çok farklı olması nedeniyle bozulmadan kalmışlar.

Yeni makalenin araştırmacılarından, Purdue Üniversitesi profesörü Roger Wiens, “Gördüğümüz bu katmanlı volkanik kayaların bugünlerde Dünya’da sahip olduğumuz volkanik kayalardan farklı göründüğünü fark etmeye başladık” dedi.

Dünya’nın varoluşunun ilk dönemlerindeki volkanik kayalara çok benziyorlar.

Bu nedenle bu kayalar bize Dünya’daki yaşamın tarihi ve bir zamanlar Mars’ta yaşamış olabilecek uzaylılar hakkında bilgi verebilir.

Purdue Üniversitesi’ndeki bir başka araştırmacı ve profesör Briony Horgan, “Dünya’da yaşamın ilk nerede ve ne zaman evrimleştiğini daha iyi anlamamış olmamızın nedenlerinden biri, bu kayaların çoğunlukla yok olması; bu nedenle Dünya’daki eski ortamların nasıl olduğunu yeniden canlandırmak gerçekten zor” dedi.

Perseverance’ın Jezero’da dolaştığı kayalar, milyarlarca yıldır yüzeyde oturmuş, onları görmemiz için bizi bekliyor. Mars’ın Güneş Sistemi’nin ilk dönemlerini anlamak için önemli bir laboratuvar olmasının nedenlerinden biri de bu.

Bulguları açıklayan “Mars’ın Jezero kraterindeki bileşim ve yoğunluk açısından tabakalı volkanik arazi” makalesi bilimsel dergi The Science Advances’ta yayımlandı.

Paylaşın

James Webb, Einstein Halkasının Çarpıcı Görüntüsünü Yakaladı

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın yenilikçi James Webb Uzay Teleskobu, yaklaşık 12 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir Einstein halkasının çarpıcı görüntüsünü yakaladı.

Uzak bir galaksiden gelen ışınların, o galaksi ve Dünya arasındaki büyük kütleli bir cisim (bir yıldız veya başka bir galaksi) nedeniyle bükülerek halka gibi görünmesine Einstein halkası adı veriliyor.

James Webb’in yeni fotoğrafındaki Einstein halkasını 12 milyar ışık yılı uzaklıktaki SPT-S J041839-4751.8 adlı galaksi oluşturuyor.

Teleskobun kaydettiği ham verileri işleyerek renklendiren kişi, Reddit’te Spaceguy44 adını kullanan ve astronomi alanında yüksek lisans yaptığını belirten bir öğrenci oldu.

Uzay teleskobunun verilerini, NASA’nın hazırladığı Mikulski Uzay Teleskopları Arşivi’nden (MAST) alan öğrenci, Reddit’te paylaştığı fotoğrafın açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

Bu, Einstein halkası adı verilen özel bir galaksi türü. Ön plandaki bir başka dev galaksi bunu tamamen kusursuz bir halka haline getirmiş.

James Webb Teleskobu’nunun öncülü Hubble Uzay Teleskobu da daha önce birden fazla Einstein halkasını görüntülemeyi başarmıştı.

Üstelik, SPT-S J041839-4751.8 galaksisinin meydana getirdiği Einstein halkasını James Webb de kısa süre önce bir kez daha görüntülemişti.

Uzay teleskobunun Yakın Kızılötesi Kamerası (NIRCam) aynı bölgeyi önceki haftalarda taramış ve elde edilen görüntüyü yine yine Spaceguy44 renklendirmişti. Ancak söz konusu görüntü, şimdiki kadar net ve çarpıcı değildi.

Son fotoğraf ise teleskobun Orta Kızılötesi Enstrüman (MIRI) adlı kamerası tarafından yakalandı.

Teleskobun kızılötesi gözleri evrenin derinliklerine bakıyor

25 Aralık 2021’de Avrupa Uzay Ajansı’nın Ariane 5 adlı kargo roketiyle fırlatılan teleskobun kaydettiği görüntüler, yıldızların ve galaksilerin evriminin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.

Gözlem aracının MIRI ve diğer kızılötesi kameraları, bir zaman makinesi görevi görüyor.

Güçlü teleskopları kullanarak çok uzaktaki gök cisimlerini inceleyen bilim insanları, ilgili gök cisminden gelen ışığın Dünya’ya ulaşma süresi uzadığı için “zamanda geriye bakma” imkanı yakalıyor.

James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

Evrendeki en eski galaksiler, Büyük Patlama’ya o kadar yakın bir dönemde oluştu ki bunların ışığı Dünya yörüngesine ulaştığında son derece soluk oluyor.

Bu ışık evrende ilerlerken genişleyip dağılarak spektrumun kızılötesi ucuna doğru kayıyor. Gözlemlenebilmesi içinse son derece güçlü bir teleskop gerekiyor.

Hubble şimdiye dek geçmişe dair birçok gizemi aydınlatmayı başardı. Ancak gücü bu türden gözlemlere yetmiyordu. Ayrıca Hubble çoğunlukla ultraviyole ve görünür ışıkta gözlem yapmıştı.

Öte yandan James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesinde rahatça gözlem yapabilmek için gereken tüm kriterleri karşılıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Tamamen Suyla Kaplı Gezegen Keşfedildi

Bilim insanları, uzaylıların yaşadığı gerçek bir su dünyası olabilecek, tüm gezegeni kaplayan okyanusa sahip bir ötegezegenin izini sürüyor… Gökbilimciler yakın bir bölgede, suyla kaplandığı kanıtlanan ilk gezegen olabilecek bir ötegezegen keşfetti.

TOI-1452 b, Ejderha (Draco) takımyıldızında ve Dünya’dan yaklaşık 100 ışık yılı uzaklıkta yer alan, gezegenimizden biraz daha geniş ve büyük bir ötegezegen. Bilimsel dergi The Astronomical Journal’da çarşamba günü yayımlanan bir makalede, Montreal Üniversitesi’nden araştırmacılar, gezegenin kütlesinin büyük ölçüde, kayadan daha seyrek ama gazdan daha yoğun bir şeyden oluştuğunu gösterdiğini belirledi. Bu da küresel bir okyanusun olası bir işareti.

Montreal Üniversitesi’nde astrofizik doktora öğrencisi Charles Cadieux, yapılan açıklamada, “TOI-1452 b, bugüne kadar bulduğumuz en iyi okyanus gezegeni adaylarından biri” dedi.

Yarıçapı ve kütlesi, Dünya gibi temelinde metal ve kayadan oluşan bir gezegen için beklenenden çok daha düşük bir yoğunluğa işaret ediyor.

TOI-1452 b, gökbilimcilerin dikkatini ilk olarak NASA’nın Geçiş Halindeki Ötegezegen Araştırma Uydusu (TESS) uzay aracıyla çekti. Bu uydu, uzak yıldızların ışığında meydana gelen karartılara odaklanıyor. Çünkü bu karartılar o yıldızların önünden bir ötegezegen geçtiğini gösteriyor. TESS verileri de bir ötegezegenin varlığına işaret ediyordu ama bu gözlem kesin değildi.

TOI-1452 b’nin yörüngesinde döndüğü yıldız, ikili bir yıldız sisteminin parçası ve TESS bu sistemdeki yıldızları tek tek çözümleme gücüne sahip değil. Ancak üniversitenin Observatoire du Mont-Mégantic (OMM) gözlemevi, yeni analitik yöntemlerle birlikte TOI-1452 b’nin var olduğunu doğrulayabildi.

Cadieux, “OMM, bu sinyalin doğasını doğrulamada ve gezegenin yarıçapını tahmin etmede çok önemli bir rol oynadı” dedi.

Bu, rutin bir kontrol değildi. TESS tarafından tespit edilen sinyalin gerçekten de bu ikili sistemdeki iki yıldızdan en büyüğü olan TOI-1452’nin etrafında dönen bir ötegezegenden kaynaklandığından emin olmamız gerekiyordu.

Hawaii’deki Kanada-Fransa-Hawaii Teleskobu’na yerleştirilen bir alet daha sonra gezegenin kütlesini ölçtü.

Çoğunlukla kayalık ve metalik bir gezegen olan ve yüzeyinin yaklaşık yüzde 70’inin suyla kaplı olduğu Dünya’nın aksine, TOI-1452 b tamamen olmasa da büyük ölçüde sudan oluşuyor ve kütlesinin yaklaşık yüzde 30’u sıvıdan meydana geliyor gibi görünüyor. Bu, Dünya’nın okyanuslarından çok Satürn’ün uydusu Enceladus’un buzlu kabuğunun altında gizlendiğine inanılan derin sulara benzeyen bir tür derin küresel okyanus. Zira su, gezegenimizin kütlesinin yüzde 1’inden daha azını oluşturuyor.

Ötegezegenler, güneş sistemimizin dışında yer alıyor.

TOI-1452 b’nin bir okyanus gezegeni olup olmadığı ve bunun, sularında uzaylı yaşamı keşfetme ihtimali hakkında ne anlama geldiği hâlâ kesin değil. Ancak araştırmacılar James Webb Uzay Teleskobu’nun yakında bu tuhaf yeni sulu dünyanın gizemini çözmeyi sağlayabileceğini belirtiyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın