Eşeklerin ‘Nerede Ve Ne Zaman’ Evcilleştirildiği Ortaya Çıktı

Yapılan yeni bir araştırma eşeklerin ilk kez 7 bin yıl önce Doğu Afrika’da evcilleştirildiği belirlendi. Evcil eşeklerin yük hayvanları olarak ilk ortaya çıktığı noktanın Sudan, Mısır veya Somali olabileceği düşünülüyor.

Fransa’daki Toulouse Antropobiyoloji ve Genomik Merkezi’nden araştırmacılarla dünyanın farklı bölgelerindeki 37 kurumdan bilim insanları, eşeklerin evcilleştirilme sürecini daha iyi anlamak için şimdiye kadarki en eksiksiz gen haritasını oluşturdu.

Bunun sonucunda eşeklerin ilk kez 7 bin yıl önce Doğu Afrika’da evcilleştirildiği belirlendi.

Hakemli bilimsel dergi Science’ta yayımlanan araştırmada 7 kıtada bugün yaşayan 207 eşeğin genetiği dizilendi. Araştırmacılar ayrıca eşeklerin ortaya çıktığı dönemden kalma fosilleri kullanarak 31 erken dönem eşeği ve 15 yabani eşeğin genetik verilerini de kullandı.

Verilerin incelenmesinin ardından eşeklerin Afrika’da ilk kez MÖ 5000’de, Sahra’nın bugünkü gibi çöl bölgesi haline geldiği dönemde evcilleştirildiği ortaya çıktı.

Bunun yanı sıra hayvanların evcilleştirildikten 2 bin 500 yıl sonra Afrika’dan çıkıp Avrupa ve Asya’ya ulaştığı ve bugün halen var olan soylara evrildikleri anlaşıldı.

Fransız genetikçi ve çalışmanın ortak yazarı Ludovic Orlando, “Somali Yarımadası ve Kenya’yı, ilk evcilleştirilen eşeklerin en yakın akrabalarına ev sahipliği yapan bölge olarak belirledik” dedi.

Université Paul Sabatier’de görev alan Orlando, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ataları yakınlardaki başka bir bölgede yaşamış olabilir. O yüzden bu bulgu, söz konusu iki bölgenin eşeğin anavatanının kesin konumu olduğu anlamına gelmez.”

Araştırmacılar, evcil eşeklerin yük hayvanları olarak ilk ortaya çıktığı noktanın Sudan, Mısır veya Somali olabileceğini düşünüyor.

Ancak daha kesin bir başlangıç ​​noktası belirlemek için ileri arkeolojik araştırmaların yapılması gerektiği belirtiliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kötü Diş Sağlığının Alzheimer Riskini Ne Kadar Artırdığı Ortaya Kondu

Yapılan yeni bir araştırmaya göre, kötü diş sağlığına sahip ve dişlerini kaybeden kişilerin yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığı yüzde 21 daha fazla.

Doğu Finlandiya Üniversitesi’nden akademisyenler, dünyanın dört bir yanından 47 çalışmayı analiz etti ve ağız sağlığı kötü kişilerin bilişsel gerileme geliştirme olasılığının da yüzde 23 daha yüksek olduğu sonucuna vardı.

The Journal of the American Geriatrics Society’de yayımlanan çalışmada da diş kaybının hem demans hem de bilişsel bozulma riskini önemli ölçüde artırdığı saptandı ve düzenli diş fırçalamayla diş hekimi ziyaretlerinin önemi vurgulandı.

Çalışmanın yazarları “Periyodontit, dişi destekleyen dokuların iltihabıdır ve ciddi vakalarda diş kaybına yol açar. Bu, dünyadaki yetişkin nüfusunun yaklaşık yüzde 10 ila 15’ini etkiliyor” diye belirtiyor.

Bu incelemenin bulguları, periyodontal ve bilişsel sağlık arasındaki ilişkide birden fazla mekanizmanın bulunduğunu gösterebilir.

Araştırmacılar, makalelerini “Klinik açıdan bulgularımız, risk altındaki bireylerde erken teşhisin net yollarını ve bilişsel bozulmayı önlemek için en etkili önlemleri belirtmekte mevcut kanıtlar henüz yeterli olmasa da demansı önleme bağlamında periyodontal sağlığın izlenmesinin ve yönetiminin önemini vurgulamaktadır” diye bitirdi.

Temmuzda Imperial College London’ın cerrahi ve kanser bölümünden araştırmacılar, Alzheimer hastalığının tek bir beyin taramasıyla teşhis edilebileceğini keşfetmişti.

Bilim insanları, bu basit testin daha önce Alzheimer’la ilişkili olmayan bölgeler de dahil beynin yapılarına bakmak için yapay zeka kullandığını ortaya koymuştu.

İlerleyici hastalığın tedavisi bulunmamakla birlikte, erken teşhis, hastaların semptomlarını yönetmek için yardım ve desteğe erişmelerini ve geleceklerini planlamalarını sağlayacaktır.

Alzheimer Derneği’ne göre, hafıza sorunları demansın yaygın bir erken belirtisidir ancak demans, insanların düşünme, konuşma, hissetme, davranma ve algılama biçimlerini de değiştirebilir.

Alzheimer hastalığı en sık 65 yaş üstü kişilerde görülüyor.

Alzheimer hastalığı ve diğer demans türlerine yakalanma riski yaşla birlikte artıyor. Hastalığın, 65 yaşın üzerindeki her 14 kişiden birini ve 80 yaşın üzerindeki her 6 kişiden birini etkilediği tahmin ediliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları İki Yeni Ötegezegen Keşfetti: Biri Yaşama Elverişli Olabilir

Bilim insanları, 105 ışık yılı uzağımızda iki yeni ötegezegen (Güneş Sistemi’nin dışında ve başka bir yıldızın yörüngesinde bulunan gezegen) keşfetti. Ötegezegenlerden birinin yaşama elverişli olabilme ihtimali olduğu belirtildi.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın TESS teleskobu yardımıyla keşfedildiği belirtilen gezegenlerden birinin yıldızdan yaşama elverişli olabilmeye uygun uzaklıkta olduğu da gelen açıklamalarda yer aldı.

Webtekno‘nun haberine göre yapılan açıklamada 105 ışık yılı uzaklıkta bir cüce yıldızda iki yeni gezegenin bulunduğu ifade edildi. Çalışma bulguları Astronomy & Astrophysics üzerinden yayımlandı.

Uzmanlar, yaşama elverişli olmasa bile bu tarz yıldızına uygun mesafede bulunan kaya gezegenlerin oldukça nadir olduğunu sözlerine ekliyor.

Keşifte yakın kızılötesi dalgalara duyarlı teleskoplar kullanıldı. Gözlemlerde elde edilen veriler de ilk olarak LP 890-9b isimli gezegenin keşfedilmesini sağladı. Ekip, bunun ardından TESS ile gözden kaçırılmış ötegezegenleri aradı ve LP890-9b’den biraz daha uzakta olan ikinci gezegeni keşfetti.

8,4 günlük bir yörünge periyoduna sahip olan bu diğer gezegene de LP 890-9c ismi verildi. İlk gezegenin Dünya’nın kütlesinden 13 kat, ikincisinin ise 25 kat daha fazla olduğu belirtildi. Gezegenlerin Dünya’dan büyük, Neptün’den de küçük kaya gezegenler olması da ‘Süper Dünya’ sınıfına girmelerini sağladı.

Son olarak araştırmacılar, LP 890-9c’nin doğru mesafede bulunması nedeniyle yaşama elverişli olabileceği ihtimali olduğunu söylüyor.

Paylaşın

Uzaylılara Ev Sahipliği Yapabilecek Gezegen Sistemi Keşfedildi

Bilim insanları uzaylı yaşamına ev sahipliği yapıyor olabilecek, iki uzak gezegenden meydana gelen yeni bir gezegen sistemi keşfetti. Bulunan iki gezegen, LP 890-9 adlı küçük, soğuk bir yıldızın yörüngesinde.

Bu, benzer şekilde ilgi çekici TRAPPIST-1’den sonra gezegenlere ev sahipliği yapan en soğuk ikinci yıldız.

Sistemdeki gezegenlerden biri LP 890-9b olarak biliniyor ve Dünya’dan sadece yüzde 30 daha büyük. Gezegen o soğuk yıldıza o kadar yakın ki bir yıl sadece 2,7 gün sürüyor.

Sistemin LP 890-9c diye adlandırılan, tamamen bilinmeyen başka bir gezegeni daha var. Gezegen, birincisine benzer büyüklükte (Dünya’dan yüzde 40 daha büyük) fakat bir yıl daha uzun sürüyor. Yıldızın etrafında dönüşünü 8,5 günde tamamlıyor.

Yeni araştırma, Speculoos (Search for habitable Planets EClipsing ULtra-cOOl Stars, Ultra Soğuk Yıldızların Yörüngesinde olan Yaşanabilir Gezegenler Arayışı) adlı, yeryüzündeki teleskopları kullanılarak gerçekleştirildi. LP 890-9b gibi çok soğuk yıldızlar bu tür takip gözlemlerine ihtiyaç duyar çünkü uzay teleskopları onları tespit etmekte zorlanabilir.

Bilim insanları, yeni gözlemlerine ilk kez NASA’nın güneş sistemimizin dışındaki gezegenleri arayan Geçiş Halindeki Ötegezegen Araştırma Uydusu tarafından muhtemel bir dünya olarak tespit edilen ilk gezegenin varlığını teyit etme umuduyla başlamıştı. Fakat gözlemler sırasında ikinci gezegen de bulundu.

İkinci gezegen, yıldızın uzaylı yaşamı için ne çok sıcak ne de soğuk olan “yaşanabilir bölgesi”nde.

Birmingham Üniversitesi’nde Ötegezegen Bilimi profesörü ve ikinci gezegenin keşfiyle sonuçlanan gözlemleri planlayan Speculoos çalışma grubunun lideri Amaury Triaud, “Yaşanabilir bölge, Dünya’yla benzer jeolojik ve atmosferik koşullara sahip bir gezegenin, suyun milyarlarca yıl boyunca sıvı kalmasını sağlayan bir yüzey sıcaklığına sahip olacağı kavramdır” dedi.

Bu bize daha fazla gözlem yapma, gezegenin bir atmosfere sahip olup olmadığını öğrenme ve eğer öyleyse içeriğini inceleme ve yaşanabilirliğini değerlendirme olanağı veriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Çocuk Sahibi Olmak Muhafazakarlaştırıyor!

Yapılan yeni bir araştırma, çocuk sahibi kişilerin çocuk sahibi olmayanlara kıyasla sosyal bakımdan daha muhafazakar hale gelme eğiliminde olduğunu ortaya koydu. Çocuksuz kişiler yaşlanmalarına rağmen sosyal bakımdan daha liberal görüşlere sahip olma eğiliminde.

Genellikle insanların yaşlandıkça daha sağcı görüşlere sahip olduğu düşünülüyor fakat araştırmacılar durumun böyle olmayabileceğini buldu.

Çalışmada kürtaj, göç ve seks gibi konularda ayrıştırıcı tutumların nasıl ortaya çıktığını anlamak hedeflendi.

Pennsylvania Üniversitesi’nden araştırmacılar başlangıçta “ebeveynliğe daha fazla yatırım yapan” kişilerin muhafazakar politikalara ve değerlere daha fazla meyilli olabileceğini kuramlaştırdı.

Araştırmacılar, çalışmanın bir parçası olarak 10 ülkeden 2 bin 610 kişiyle anket yaptı ve halihazırda ebeveyn olan veya ebeveyn olmak isteyen kişilerin “dünya genelinde artan sosyal muhafazakarlıkla ilişkili olduğuna” dair kanıtlar buldu.

Bununla birlikte, çocuk sahibi olmayan kişiler yaşlandıkça tutarlı bir şekilde daha liberal görüşlere sahipti.

Çalışmanın ortak yazarı Profesör Nicholas Kerry, Newsweek’e bulguların insanların yaşla birlikte daha muhafazakarlaşma eğiliminde olduğu yönündeki genel kanıyla çeliştiğini söyledi:

Bu görüş, ’20 yaşında liberal olmayanın kalbi, 30 yaşında muhafazakar olmayanın beyni yoktur’ ifadesiyle ortaya konuyor.

Aslında, ebeveynliğin etkilerini istatistiksel olarak kontrol ettiğinizde, yaşlılar gençlerden sosyal olarak daha muhafazakar değil.

Proceedings of the Royal Society akademik dergisinde yayımlanan çalışma, 1950’den bu yana küresel doğurganlık oranlarının sürekli azalmasının daha liberal bir geleceğe yol açabileceğini de belirtti.

Yazarlar, “Dünyanın çoğunda doğum oranlarının düştüğü ancak bazı bölgelerde hızla arttığı göz önüne alındığında, mevcut bulgular geleceğin siyasi manzarası üzerinde önemli çıkarımlara sahip olabilir” diye yazdı.

Özellikle, bulgularımız çocuksuzluktaki küresel artışların sosyal konularda bir liberalleşme sürecine potansiyel olarak katkıda bulunabileceğini gösteriyor.

Ancak Londra Üniversitesi Akademisi’nden Profesör Paul Higgins, çalışmanın eksikliğinin, politik eğilimleri çok özel bir dizi kişisel deneyime indirgemesi olduğu uyarısını yaptı.

The Guardian’a konuşan Higgins, çalışmanın yaşamda daha sonra gerçekleşen değişiklikleri hesaba katmadığını veya toplumdaki ve toplumsal rollerdeki değişikliklerin etkilerini dikkate almadığını söyledi.

Prof. Kerry, bulgulara rağmen, siyasi tutumların yaşamın belirli bir aşamasındaki bir kişinin “en azından kısmi” sonucu olduğunun anlaşılması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Prof. Kerry bunu kavramanın, insanların farklı önceliklere sahip olmaları nedeniyle “kendi görüşlerinin de bazen değişebileceğini anlamalarını” sağlayabileceğini ve bunun “sadece nesnel gerçeğe özel bir bakış açısına sahip olduğumuzdan kaynaklanmadığını” dile getirdi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb, Tarantula Bulutsusu’nun Çarpıcı Görüntüsünü Kaydetti

James Webb Uzay Teleskobu, Tarantula Bulutsusu’nu yakaladı. Dün yayımlanan görüntüde bulutsu, çok ayrıntılı bir şekilde incelenebiliyor. 30 Doradus adıyla da bilinen bulutsu, Dünya’dan yaklaşık 160 bin ışık yılı uzaklıkta, Büyük Macellan Bulutu’nda yer alıyor.

Bulutsunun merkezi, bilinen en büyük kütleli yıldızlardan bazılarına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan bazıları, Güneş’in kütlesinin 150 katı. Bu durum, gaz bulutlarının kütleçekim yüzünden nasıl çöküp yeni yıldızlar oluşturduğunun detaylıca incelenmesini sağlıyor.

Bilim insanları, Tarantula Bulutsusu’na büyük ilgi duyuyor. Çünkü kimyasal yapısı, Büyük Patlama’dan yaklaşık 2-3 milyar yıl sonra galaksilerin büyük bir hızla yıldız oluşturduğu bölgelere benziyor. Bu periyoda “kozmik öğlen” deniyor.

NASA, teleskobun Yakın-kızılötesi kamerası sayesinde bulutsudaki kozmik toz yüzünden daha önce görülmemiş on binlerce genç yıldızın incelendiğini bildirdi.

Bölgedeki bazı galaksiler ve bulutsunun ayrıntılı yapısı da ilk kez görüntülenebildi.

Ayrıca bulutsunun merkezindeki boşluğun, büyük kütleli genç yıldızlardan oluşan bir kümeden gelen rüzgarla taşınan radyasyon nedeniyle ortaya çıktığı tespit edildi.

Gökbilimciler, daha önce biraz yaşlı olduğu için giderek genişlediği ve etrafındaki gaz ve toz baloncuğunu yutarak yok ettiği düşünülen bir yıldızla ilgili yeni bilgiler de elde etti. Buna göre yıldızın aslında genç olduğu ve etrafındaki yalıtkan toz bulutunu halen koruduğu belirlendi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

A Grubu Kana Sahip Olanlarda Felç Riski Daha Yüksek

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yapılan bir araştırma, A grubu kana sahip kişilerin 60 yaşından önce felç/inme geçirme riskinin diğer kan gruplarına göre daha yüksek olabileceğini ortaya koydu.

Araştırmada ayrıca kan grubu O olanların bu sorunlarla karşılaşma riskinin daha düşük olduğu tespit edildi.

Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kan grupları ile inme arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırma ekibi, 18 ile 59 yaş arasındaki yetişkinlerde iskemik felç üzerine yapılan 48 genetik çalışmanın verilerini mercek altına aldı.

Toplamda, çalışmalara yaklaşık 17 bin felçli hasta ve hiç felç geçirmemiş yaklaşık 600 bin sağlıklı kişi dahil edildi.

İskemik inmelere beyne giden kan akışının tıkanması neden oluyor.

Çalışmanın baş araştırmacısı Braxton Mitchell, Euronews Next’e verdiği demeçte, “Felcin genetik belirleyicilerini belirlemeye çalışmakla ilgilendik. Felç için büyük bir çevresel bileşen olduğunu uzun zamandır biliyorduk, ancak genetik bir bileşen de var” dedi.

Bunu daha fazla incelemek için, Mitchell ve meslektaşları insanların genetik profillerine bakıp erken başlangıçlı inme ile bir kişinin kan grubunu belirleyen geni içeren kromozom alanı arasında bir bağlantı buldu.

İnsanların A, B, AB ve O olmak üzere dört ana kan grubu var. Bir kişinin kan grubu, ebeveynlerinden miras aldıkları genler tarafından belirleniyor. O kan grubu en yaygın olanı.

Mitchell, “A kan grubuna sahip olmak, erken başlangıçlı inme riskini yaklaşık yüzde 16 artırırken, daha sonraki başlangıçlı inme riskini yalnızca yüzde 5 artırmakta. O kan grubunuz varsa, erken başlangıçlı inme geçirme olasılığınız yüzde 12, daha sonra inme geçirme olasılığınız ise yüzde 4 daha az” diyor.

“Risk faktörü çok yüksek değil”

Ancak araştırmacılar, A kan grubuna sahip olmak ile erken başlangıçlı inme riski arasında ilişki bulsalar da, artan riskin çok “mütevazı” olduğunu vurguladı.

Kan grubu A olanların erken başlangıçlı inme geçirme konusunda endişelenmemeleri veya bu bulguya dayalı olarak ekstra tarama veya tıbbi testlere girmelerine gerek olmadığını vurguluyorlar.

Mitchell, “Klinik olarak, kan gruplarımızın bizi yüksek felç riski altına soktuğu konusunda endişelenmemeliyiz. Hipertansiyon ve sigara içmek gibi, çok daha önemli olan başka risk faktörleri var. Yani inme riskimizi azaltmak istiyorsak, gerçekten dikkat etmemiz gereken faktörler bunlar” dedi ve ekledi:

“Merak ettiğimiz şey, kan grubunun A olup olmaması, bu risk faktörlerini daha da güçlü kılıyor mu? Bunu henüz bilmiyoruz. Ama baktığımız şeylerden biri de bu”.

Nedeni henüz tam anlaşılamadı

Kan grubu A’nın neden bu kadar yüksek risk taşıdığı hala net değil, ancak araştırmacılar bunun kan pıhtılaşma faktörleriyle ilgili olabileceğini düşünüyor.

Diğer çalışmalar, A kan grubuna sahip kişilerin bacaklarda derin ven trombozu olarak bilinen kan pıhtısı geliştirme riskinin biraz daha yüksek olduğunu ileri sürdü.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Hakarete Uğramanın Beyinde ‘Tokat Etkisi Yarattığı’ Keşfedildi

Yapılan yeni bir araştırma, hakarete uğramanın yarattığı şokun güzel gözler karşısında duyulan mutluluktan neden daha etkili olduğunu açıklığa kavuşturdu. Buna göre hakaret içerikli sözlere maruz kalmak beyinde daha fazla aktiviteye neden oluyor.

Hollandalı dil araştırmacısı Marijn Struiksma ve meslektaşlarının yürüttüğü çalışmada beynin hakaretlere, iltifatlara veya nötr sözlere nasıl tepki verdiğine odaklanıldı.

İlk olarak, araştırmaya kaydolan 79 kadın gönüllünün kafa derisine elektrotlar yerleştirildi. Sonra katılımcılar, hayali bir erkek tarafından hakaretlere maruz bırakıldı.

Hakaret içerikli sözlerin katılımcıların zihinleri üzerindeki etkisi, beyindeki elektriksel aktivitenin ölçülmesiyle değerlendirildi.

Benzer şekilde, katılımcıların iltifatlar karşısındaki beyin aktivitesi de elektrotlar aracılığıyla ölçüldü.

Bilimsel dergi Frontiers in Communication’da yayımlanan bulgular, hakaretlerin beyin aktivitesinde iltifatlardan daha büyük bir hareketlilik yarattığını ortaya koydu.

Hakaret karşısında beyin aktiviteleri son derece hızlı ortaya çıktığından, araştırmacılar ağır sözlerin beyinde “tokat etkisi yarattığını” ifade etti.

Dahası hakaretin kime yöneltildiği de dinleyicilerin beyninin ön kısmında meydana gelen bu aktivitede değişikliğe neden olmadı.

Ayrıca saldırgan ifadeler, ne sıklıkla duyulduklarına bakılmaksızın, deney boyunca beynin dikkatini çekmeye devam etti.

Araştırma ekibi, beynin iltifatlara da en azından elektriksel düzeyde istikrarlı bir tepki verdiğini tespit etti.

Deneyde olumlu ifadeler, daha küçük beyin dalgalarını aktifleştirdi. Ancak araştırmacıların beklediğinin aksine bunlar zamanla azalmadı ve bir çeşit doygunluğa ulaştı.

Bulgular, beynin olumsuz olaylara, olumlu deneyimlerden daha fazla odaklanmasının en önemli nedenlerinden birini gözler önüne seriyor.

Öte yandan araştırma ekibi, deneyin çok küçük bir kitle üzerinde yapıldığını ve katılımcıların tamamının kadınlardan oluştuğunu vurguladı. Bu da elde edilen sonuçların ileri araştırmalarla desteklenmesi gerektiği anlamına geliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dondurulmuş Embriyolardan Doğan Çocuklarda Kanser Riski Daha Yüksek

Bilim insanları, donmuş embriyolardan doğan tüp bebeklerinin (IVF) daha yüksek kanser riski altında olduğu sonucuna ulaştı. Geniş kapsamlı bir İskandinav araştırması, donmuş embriyoların kullanımıyla doğan çocukların diğer yöntemlerle doğan çocuklara göre kanser olma riskinin az da olsa artabileceğini gösteriyor.

Gerçekte kansere yakalanmış çocukların sayısı düşük ancak araştırmacılar, embriyoların dondurulup çözülmesinin gelecek nesillerin sağlığını nasıl etkileyebileceği hakkında daha fazla şey öğrenilene kadar kliniklerin “her şeyi dondur” yaklaşımından uzaklaşmaları gerektiğini söylüyorlar.

Avrupa’da yaklaşık 12 çocuktan birinin şu anda tüp bebek (IVF) dahil olmak üzere doğurganlık tedavileri ile doğduğu tahmin ediliyor. Bu yardımcı üreme teknoloji, bir laboratuvarda insan yumurtası ve sperminden embriyoların oluşturulmasına ve üç gün sonra hastanın rahmine transfer edilmesine olanak tanıyor.

Ancak giderek daha sık olarak, IVF embriyolarının hamilelik için implante edilmeden önce birkaç ay veya yıl boyunca dondurulması tercih ediliyor.

8 milyon çocuk 170 bin IVF vakası incelendi

İsveç’teki Göteborg Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, açık erişimli PLOS Medicine dergisinde yayınlanan çalışmaları için Danimarka, Finlandiya, Norveç ve İsveç’teki yaklaşık 8 milyon çocuğun tıbbi verilerini analiz etti.

Bunların 22 bin 630’u donmuş çözülmüş embriyo transferinden sonra doğanlar da dahil olmak üzere 170 bin IVF vakası incelendi.

Araştırma, donmuş ve çözülmüş embriyo transferinden sonra doğan çocukların, taze embriyo transferinden sonra doğan ve herhangi bir doğurganlık tedavisi görmeden doğan çocuklara göre kanser riskinin yaklaşık 1,6 ila 1,7 kat daha yüksek olabileceğini buldu.

Risk bu şekilde görünse de gerçekte oluşan rakamlar binde 2 gibi çok daha az sayıda.

Göteborg Üniversitesi’nde kadın doğum ve jinekoloji profesörü ve araştırmanın ortak yazarlarından Christina Bergh, Euronews Next’e verdiği demeçte, “Aslında bu artış oldukça mütevazı. Bu şekilde doğmuş çocukların çoğu şimdilik sağlıklı” dedi.

Bu neden önemli?

Yine de ekip, donmuş çözülmüş embriyo transferi kullanılarak doğan çocukların sayısı arttığından ve birçok ülkede artık taze embriyo transferlerinden sonra doğan çocukların sayısını aştığından, bulguların dikkate değer olduğunu söylüyor.

Önceki araştırmalar, donmuş embriyo transferlerinden sonra doğan bebeklerin, makrozomi (4 kg’ı aşan doğum ağırlığı) riskinin de yüksek olduğunu ve bunun kendisinin daha yüksek çocukluk kanseri riski ile ilişkili olduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte, ’embriyoların dondurulması’ uygulaması ile ‘çocukluk kanseri riski’ arasındaki herhangi bir doğrudan bağlantı üzerine yapılan araştırmalar çelişkili sonuçlar gösteriyor.

Araştırmacılar, bu çelişkilerin  bu tür çalışmaların sınırlı boyutundan kaynaklanabileceğini söylüyor. Çünkü hem çok az çocuk gerçekten kanser geliştiriyor hem de ülkeler arasındaki kanser kayıt uygulamalarında farklılıklar mevcut.

Ancak yeni çalışmanın gücü, yüksek kaliteli sağlık kayıtları ile bilinen dört İskandinav ülkesinde otuz yıl kadar bir süre boyunca doğan popülasyonlara bakarak geniş örneklem büyüklüğüne sahip olması.

Ancak yazarlar, yeni çalışmalarının donmuş embriyo transferlerinin çocuklukta artan kanser riski ile kesin olarak ilişkilendiremeyeceğine de dikkat çekiyor. Verilerin gözlemsel olduğunu ve bunun yanı sıra genetik, ve yaşam tarzı gibi diğer faktörlerin göz ardı edilemeyeceğini belirtiyorlar.

Lösemi ve beyin tümörleri

Bu çalışmada bulunan en yaygın kanser türleri  lösemi ve merkezi sinir sistemi tümörleri oldu.

Ekip, ‘IVFTen sonra doğan çocuklar’ ile ‘spontan gebe kalma’ arasındaki; ‘dondurulmuş embriyo transferi’ ve ‘taze embriyo transferinden sonra’ doğan çocuklar arasındaki ve ‘donmuş embriyo transferinden sonra’ doğan çocuklar ile ‘spontan gebe kalma’ arasındaki kanser risklerini de karşılaştırdı.

Embriyo evresi, anne yaşı, doğum sırası, cinsiyet, doğum ağırlığı ve bebeklerin tek mi yoksa daha fazla sayıda mı olduğu gibi olası değişkenleri de hesaba kattılar.

Analizler; ‘donmuş-çözülmüş embriyo’ transferinden sonra doğan çocukların, ‘taze embriyo’ transferinden sonra doğan ve ‘yardım olmadan doğan’ çocuklara göre daha yüksek kanser riski altında olduğunu gösterdi.

Tek bir grup olarak analiz edildiğinde ise (donmuş-çözülmüş transfer ve taze embriyo transferi dahil) herhangi bir doğrum yardımı türünün kanser riskinde artışa neden olduğu görülmedi.

Çalışma, “Donmuş-çözülmüş embriyo transferi sonrası doğan çocuklarda olası daha yüksek kanser riskinin nedeni bilinmiyor” diyor.

Araştırmacılar, araştırma büyük olmasına rağmen, donmuş-çözülmüş embriyo transferinden sonra doğan ve daha sonra kanser geliştiren çocuk sayısının düşük olması (48 vaka) nedeniyle, bulgularının dikkatle yorumlanması gerektiğini vurguladı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Nasıl Uyuduğunuz ‘Ne Zaman Öleceğinizin’ En Güçlü Göstergesi Olabilir

Yeni bir incelemeye göre, artan uyku bölünmesi “ölümün en güçlü belirtisi”. Yakın zamanda Digital Medicine akademik dergisinde yayımlanan araştırma, bireylerin çene ve bacak hareketi, nefes alma ve kalp atışı dahil uyku sırasındaki özelliklerini araştıran 12 bin çalışmayı değerlendirdi.

Stanford Üniversitesi’nden Emmanuel Mignot’nun da aralarında bulunduğu bilim insanları, bir kişinin “uyku yaşını” tahmin etmek ve ölümle en yakından bağlantılı uyku türlerini belirlemek için makine öğreniminden faydalanarak bir sistem geliştirdi.

Bilim insanları uyku yaşının bir kişinin sağlığıyla ilintili uyku kalitesine dayanan tahmini yaşı olduğunu söylüyor.

Önceki araştırmalar uykunun birçok hastalıkta ilk bozulan şeylerden biri olduğunu belgeledi.

Parkinson hastaları örneğine atıfta bulunan bilim insanları, çoğu vakada hastaların diğer semptomlar ortaya çıkmadan yaklaşık 5 ila 10 yıl önce rüyalarını şiddetle dışa vurduklarını söyledi.

Bireylerin uykusunun farklı özelliklerini değerlendiren yeni çalışma, kişilerin geceleri sonradan hatırlamadan birkaç kez uyandıkları uyku bölünmesinin ölümün “en güçlü belirtisi” olduğunu ortaya koydu.

Araştırmacılar, bu tür bir uyku bozukluğunun, bir kişinin uyandığını fark ettiğini bildirdiği insomnia ve uyku apnesi gibi uyku bozukluklarından farklı olduğunu belirtiyor.

Ancak bilim insanları, uyku bölünmesinin ölüm riskiyle bağlantısının belirsiz olduğunu söylüyor.

Dr. Mignot yaptığı açıklamada, “Uyku bölünmesinin sağlığa neden bu kadar zararlı olduğunu belirlemek gelecekte üzerinde çalışmayı planladığımız bir şey” dedi.

Bilim insanları araştırmada belirli bir yaşta ortalama uykunun nasıl göründüğünü belirledi.

Daha sonra araştırmacılar, 12 bin çalışmadaki bireylerin verilerinde bulunan örüntüleri değerlendirmek için bir makine öğrenimi sisteminden yararlandı ve bunu bireylerin uyku yaşlarını tahmin etmek için kullandı.

Kişilerin kronolojik yaşıyla uyku yaşı arasındaki farkı kullanan araştırmacılar, daha sonra daha yüksek uyku yaşının bir sağlık sorununun göstergesi olduğu varsayımına dayanarak ölüm ihtimalini tahmin etti.

Araştırmada bilim insanları, daha yüksek uyku yaşının çoğunlukla “artan uyku bölünmesine” yol açtığını ve bunun gelecekteki sağlığın göstergesi olduğunu öne sürdü.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın