James Webb Teleskopu, ‘Bulması Güç’ Galaksi Düğümünü Keşfetti

Almanya’daki Heidelberg Üniversitesi’nden bilim insanları, James Webb Uzay Teleskobu’nu son derece uzak ve parlak bir galaksiye doğrulttuğunda, hepsi de son derece yüksek bir hızla orijinal hedef galaksiye yakın daireler çizen en az üç yeni galaksi buldular.

Bunlar, 11,5 milyar yıl önce, yani büyük patlamanın sadece iki milyar yıldan biraz sonrasında var olan bir galaksi kümesinin kökeniydi: Şu anda bilinen çok az galaksi protokümesi var. Onları bulmak zor ve büyük patlamadan sonra çok azı oluşacak zaman buldu.

Bilim insanları, James Webb Uzay Teleskobu’nu son derece uzak ve parlak bir galaksiye doğrulttuğunda, bu parlak galaksinin tuhaf davranışını açıklamak için yanında gizli bir galaksi bulmayı bekliyordu.

Bunun yerine, hepsi de son derece yüksek bir hızla orijinal hedef galaksiye yakın daireler çizen en az üç yeni galaksi buldular. Bunlar, 11,5 milyar yıl önce, yani büyük patlamanın sadece iki milyar yıldan biraz sonrasında var olan bir galaksi kümesinin kökeniydi.

Almanya’daki Heidelberg Üniversitesi’nden, araştırmaya öncülük eden gökbilimci Dominika Wylezalek “Şu anda bilinen çok az galaksi protokümesi var. Onları bulmak zor ve büyük patlamadan sonra çok azı oluşacak zaman buldu” dedi ve ekledi: Bu, nihayetinde yoğun ortamlardaki galaksilerin nasıl evrimleştiğini anlamamızı sağlayabilir. Heyecan verici bir sonuç.

Çalışmanın ilk hedefi, merkezindeki süper kütleli bir kara deliğin beslenmesinden dolayı çok aktif ve parlak bir çekirdeğe sahip olan SDSS J165202.64+172852.3 galaksisiydi. Kuasarlar olarak bilinen bu tür galaksilerin büyük miktarda maddeyi dışarı attığı düşünülüyor ve bilim insanlarının teorisine göre bu çıkışlar diğer yıldızların ve galaksilerin oluşumunu etkileyebilir.

Bilim insanları, SDSS J165202.64+172852.3 galaksisini Hubble Uzay Teleskobu ile gözlemlemişlerdi ancak kuasar o kadar uzaktı ki, ışığı son derece kırmızı dalga boylarına dönüşmüştü. Bu, ışık dalgalarının evreni boydan boya katettiği zaman süresince evrenin genişleyip dalga boylarını kızılötesi olana kadar germesidir. Hubble, kızılötesi ışık spektrumuna karşı biraz hassas olsa da Webb teleskobu sadece bu ışık dalga boylarına karşı hassasiyet için özel olarak üretildi. Bu hassasiyet, Webb’in 6,5 metre çapıyla rekor kıran aynasıyla birleştiğinde, Dr. Wylezalek ve meslektaşlarının Hubble’ın göremediğini görmesini sağladı.

Araştırmacılar, kuasarı çevreleyen galaksilerin hareketlerinin yanı sıra kuasardan materyal çıkışlarını haritalamak için Webb’in yakın kızılötesi spektrometre aletini kullandı.

Araştırmacılar, galaksilerin yakından etkileşime girdiğini tespit etti ve bu, hâlâ görünmeyen çok sayıda kütleçekimi üreten kütlenin varlığına işaret ediyor. Burasının erken evrendeki en büyük galaksi oluşum bölgelerinden biri olduğu ortaya çıkabilir.

Böylesine gizli bir devasa etkinin adayları, büyük ölçüde, yerçekimsel etkisi dışında, görünmez ve normal maddeyle reaksiyona girmeyen gizemli madde formu olan büyük miktarlarda karanlık maddeyle sınırlı. Karanlık madde halelerinin galaksileri ve galaksi kümelerini çevrelediğine ve bu nesnelerin erken evrendeki ilkel gaz bulutlarından yoğunlaşmasında rol oynadığına inanılıyor.

Dr. Wylezalek, “Yoğun bir karanlık madde düğümü bile bunu açıklamak için yeterli değil” dedi ve ekledi: İki devasa karanlık madde halkasının birleştiği bir bölge görebileceğimizi düşünüyoruz.

Ekibi, kuasarı, protogalaksi kümesini ve karanlık maddeyle ilişkilerini daha iyi anlamak için takip gözlemleri planlıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

James Webb Teleskobu’ndan Gözleri Kamaştıran Fotoğraf

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan James Webb, nefes kesici görüntüler kaydetmeye devam ediyor. James Webb, son olarak Yaratılış Sütunları’nı (Pillars of Creation) görüntüledi. 

Haber Merkezi / Yaratılış Sütunları, yıldızlar arası toz ile gazın etkileyici şekilde bir araya gelmesinden oluşuyor. Sütunlardan yansıyan ışığın Dünya’ya ulaşması 6 bin 500 ışık yılı sürdüğü için hala sütunların 6 bin 500 yıl önceki halini görebiliyoruz.

Üç boyutlu sütunlar, görkemli kaya oluşumlarına benziyor, ancak çok daha geçirgen. Bu sütunlar, yakın kızılötesi ışıkta bazen yarı saydam görünen soğuk yıldızlararası gaz ve tozdan oluşuyor.

Yeni görüntü, gaz miktarlarıyla birlikte yeni oluşan yıldızların çok daha kesin sayılarını belirleyerek araştırmacıların yıldız oluşum modellerini yenilemelerine yardımcı olacak.

Araştırmacılar zamanla, yıldızların nasıl oluştuğunu ve milyonlarca yıl boyunca bu tozlu bulutlardan nasıl çıktığını daha net bir şekilde anlamaya başlayabilirler.

Gaz ve toz sütunları içinde yeterli kütleye sahip düğümler oluştuğunda, kendi yerçekimi altında çökmeye, yavaş yavaş ısınmaya ve sonunda yeni yıldızlar oluşturmaya başlarlar.

Bazı sütunların kenarlarında lav gibi görünen dalgalı çizgiler ne anlama geliyor?

Bunlar, gaz ve toz içinde hala oluşmaya devam eden yıldızlardan kalıntıları temsil ediyor.

Genç yıldızlar periyodik olarak bu kalın sütunlar gibi malzeme bulutlarıyla çarpışan süpersonik jetler fırlatır. Bu bazen, suda hareket eden bir tekne gibi dalgalı desenler oluşturabilen pruva şoklarına da neden olur. Kızıl parıltı, jetler ve şoklardan kaynaklanan enerjik hidrojen moleküllerinden gelir.

Sütunlar Kartal Nebulası’nda yer alıyor. Burası, yıldızların oluşmaya devam ettiği aktif bir bölge.

Avrupa Uzay Ajansı Kıdemli Bilim Danışmanı Prof. Mark McCaughrean “Kartal Nebulası’nı 1990 ortasından beri inceliyorum, Hubble’ın gösterdiği o ışık yılları uzunluğundaki sütunların içindeki genç yıldızları görmeye çalışıyorum” diyor ve ekliyor: James Webb’ten gelecek fotoğrafların büyüleyici olacağını biliyordum. Öyle de oldu.

Kartal Nebulası’ndaki bu sütunlar, etraftaki dev yıldızların yoğun morötesi ışıklarıyla şekil alıyor ve aydınlanıyor. Fakat bu radyasyon aynı zamanda sütunları dağıtıcı bir etkiye sahip.

Paylaşın

Dişi Doğan Ama Sonradan Erkeğe Dönüşen Balık Türü Keşfedildi

Bilim insanları, hayata dişi olarak başlıyor, olgunlaşınca erkeğe dönüşen ve çok daha renkli hale gelen bir balık türü keşfetti. Bu türün erkekleri, muhtemelen dişileri etkilemek için çiftleşme mevsimi boyunca çarpıcı renklere bürünüyor.

Öte yandan bu olgu, deniz canlılarında ilk kez görülmüyor. Parlak renklere sahip olduğu için genelde “gökkuşağı balıkları” diye anılan çoğu balığın sonradan cinsiyet değiştirdiği biliniyor.

Maldivler’in çevresinde, Hint Okyanusu’nun derinliklerinde araştırma yapan bilim insanları, dişi doğan ama sonradan erkeğe dönüşen yeni bir balık türü keşfetti.

Latince Cirrhilabrus finifenmaa adı verilen parlak ve rengarek balık, Maldivli bir bilim insanı tarafından tanımlanan ilk tür oldu. Keşfin arkasında Maldivler Deniz Araştırmaları Enstitüsü’nden Ahmed Najeeb yer aldı.

Uzmanlara göre bu balıklar, yaşlandıkça görünüşlerini ve cinsiyetlerini değiştiriyor. Hayata dişi olarak başlıyor, olgunlaşınca erkeğe dönüşüyor ve çok daha renkli hale geliyor. Erkekler, muhtemelen dişileri etkilemek için çiftleşme mevsimi boyunca çarpıcı renklere bürünüyor.

Öte yandan bu olgu, deniz canlılarında ilk kez görülmüyor. Parlak renklere sahip olduğu için genelde “gökkuşağı balıkları” diye anılan çoğu balığın sonradan cinsiyet değiştirdiği biliniyor.

The Guardian’a göre parmak boyundaki Cirrhilabrus finifenmaa balıkları sürüler halinde yüzüyor ama yüzeye yakın mercan resiflerine çıkmaya cesaret edemiyor.

Yaklaşık 150 metre derinliğe kadar dağılan bu balıklar, güneşli sığ alanlar ve karanlık derinlikler arasında uzanan mezopotik (alacakaranlık) bölgede tespit edilen birçok türden biri.

Avustralya Müze Araştırma Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırmacı Yi-Kai Tea, “Mezofotik bölge, mercan resiflerinde en az araştırılan bölgelerden biri” diye konuştu: Bu tuhaf bir derinlik. Denizaltılarla araştırma yapmak için yeterince derin değil, geleneksel tüplü tekniklerle dalış için de fazla derin.

Araştırma ekibi, mezopotik bölgeyi fotoğraflamak ve örnek toplamak için tüplü dalgıçların yaptığı gibi doğrudan suya baloncuklar üflemek yerine, solunan havayı yeniden dolaştıran özel dalış ekipmanları kullandı.

Bu teknikle dalgıçların 100 metreye kadar dalabilmesine olanak tanınıyor.

Hakemli bilimsel dergi Zoo Keys’te yayımlanan araştırmanın başyazarı Luiz Rocha, “Kimse bu suları Maldiv halkından daha iyi bilemez” ifadelerini kullandı: Yerli araştırmacılar ve dalgıçlarla işbirliği içinde daha güçlü olduk. Ada halkının resiflerini birlikte öğrenmek ve korumak için ilişkilerimizi sürdürmekten heyecan duyuyorum.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yeni Bir Koronavirüs Varyantı Geliştirildi; Bilim Dünyasından Tepki

Boston Üniversitesi’nden bilim insanları, öldürücülük oranı yüzde 80 olan yeni bir koronavirüs varyant elde ettiklerini öne sürdüler. ABD’li araştırmacıların açıkladığı bu gelişme bilim dünyasında kızgınlık yarattı.

Araştırmayı yürüten ekip bu yeni mutant varyantın insanlarda daha az öldürücü olmasının muhtemel olduğunun da altını çizdi ama aynı zamanda sonuçlar laboratuvar ortamında geliştirilmiş akciğer hücrelerinde beş kat fazla virüs parçacığı bulunduğunu da ortaya koydu. Makale henüz hakem denetiminden geçmedi.

Sputnik Türkçe’de yer alan habere göre, ABD’de Boston Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, koronavirüsün Çin’in Vuhan kentinde çıktığı sanılan ilk hali ile Omicron varyantını laboratuvar ortamında bir araya getirip öldürücülük oranı yüzde 80 olan yeni bir varyant elde ettiklerini öne sürdü.

Virüsün 2020’deki yayılışının arkasında da bu tarz deneyler yattığına inanıldığı için ABD’li araştırmacıların açıkladığı bu gelişme bilim dünyasında kızgınlık yarattı.

Sonuçları geçen hafta makale olarak yayınlanan deneylerde, ‘bağışıklık sistemini atlatan ve ciddi bir hastalığa yol açan’ bu yeni koronavirüs varyantının verildiği farelerin yüzde 80’i deneyler sırasında öldü.

Araştırmayı yürüten ekip bu yeni mutant varyantın insanlarda daha az öldürücü olmasının muhtemel olduğunun da altını çizdi ama aynı zamanda sonuçlar laboratuvar ortamında geliştirilmiş akciğer hücrelerinde beş kat fazla virüs parçacığı bulunduğunu da ortaya koydu.

Makale henüz hakem denetiminden geçmedi.

Boston’daki bu deneylerle ilgili konuşan eski İsrail Biyolojik Araştırma Enstitüsü Başkanı Shmuel Shapira, “Yasaklanmalı, ateşle oynuyorlar” dedi.

Şu ana kadar dünya genelinde 625 milyonu aşkın kişi Kovid 19 salgınından etkilendi, 6,5 milyondan fazla kişi de bu salgında hayatını kaybetti. Türkiye’de ise yaklaşık 17 milyon kişi bu salgından etkilenirken, 101 bini aşkın kişi de yaşamını yitirdi.

Koronavirüs hastalığı (Kovid 19), SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Kovid 19’a yakalanan kişilerin çoğu, hafif ila orta düzeyde semptomlar göstermekte ve özel bir tedaviye ihtiyaç duymadan iyileşmektedir. Bazıları ise ciddi şekilde hastalanmakta ve tıbbi yardıma ihtiyaç duymaktadır. Bazıları ise hayatını kaybetmektedir.
Paylaşın

ABD, Güneş’i Karartmayı Hedefliyor

İklim krizine çözüm arayan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), krizin etkilerini hafifletme amacıyla Güneş’i karartmanın yollarını araştıracak. CNBC’nin haberine göre Beyaz Saray Bilim ve Teknoloji Politikası Ofisi, bu doğrultuda tasarlanan 5 yıllık bir araştırma projesini koordine edecek.

Proje, atmosferdeki sera gazlarının neden olduğu ısınmayı azaltmak için Dünya’ya ulaşan Güneş ışığı miktarını değiştirme fikrini temel alıyor.

Araştırma planı, Güneş ışığını uzaya geri yansıtmak için atmosfere partiküller püskürtmeyi ve bunun Dünya üzerindeki olası sonuçlarını değerlendirmeyi içeriyor.

Bu yöntem hava araçlarıyla atmosferin stratosfer katmanına çeşitli gaz ve partiküllerden oluşan ince bir sis yaymak demek. Bazı bilim insanları bu sayede Güneş ışığının bir kısmının uzaya geri yansıyacağına ve gezegenin soğuyacağına inanıyor.

Ancak böyle bir senaryoda hangi gaz ve partiküllerin kullanılması gerektiği yıllardır tartışma konusu.

İklim teknolojilerine odaklanan yatırım fonu Lowercarbon Capital’in kurucusu Chris Sacca, Beyaz Saray’ın bu hamlesini olumlu görenlerden.

CNBC’ye konuşan Sacca, “Bu yöntem milyarlarca insanın geçim kaynağını koruma potansiyeline sahip” dedi: Beyaz Saray, araştırmayı ilerletiyor. Böylece gelecekte verilecek herhangi bir karar, jeopolitik ayrımlara değil bilime dayanabilir.

Söz konusu fikir ilk kez 1989’da Harvard Üniversitesi’nde görev alan Prof. David Keith tarafından incelenmişti. O zamandan beri zaman zaman dile getirilse de birçok uzman bu fikre şüpheyle yaklaşıyor.

Carnegie İklim Yönetişim Girişimi’nin yöneticisi Janos Pasztor, “Bir ülkenin önce emisyon azaltımlarında ne yaptığına bakılmalı. Buna bakmadan diğer adımlarını değerlendiremezsiniz” ifadelerini kullandı: Güneş radyasyonunu değiştirmek asla iklim krizine çözüm olmayacak.

Atmosfere partikül püskürtmek

Güneş’ten gelen ışığın bir kısmını engelleme fikri 2020’de Güney Afrikalı bilim insanlarının yürüttüğü bir araştırmayla da gündeme gelmişti.

Cape Town Üniversitesi’nde görevli bilim insanları, kentin üzerindeki atmosfere büyük miktarda kükürt dioksit gazı salmayı ve Güneş’i kalıcı olarak “karartarak” su kaynaklarını korumayı amaçladıkları bir plan hazırlamıştı.

Bu planın su kıtlığı riskini 2100’den önce yüzde 90 oranında azaltacağı ifade edilmişti.

Ancak birçok uzman bu fikre karşı çıkmıştı. Kükürt dioksit tekniğinin çevre ve insan sağlığı üzerinde zararlı etkileri olabileceği belirtilmişti.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

‘Kovid 19 Salgını’nda Haber İzlemeyenlerin Akıl Sağlığı Daha İyi

Yeni yayınlanan bir araştırma, yeni tip koronavirüs (Kovid 19) salgını sırasında, dengeli beslenen, güncel Kovid 19 haberlerini çok sık okumayan, fiziksel egzersiz yapanların, akıl sağlığının daha iyi olduğunu ortaya koydu.

Ekim 2021’de yayımlanan bir rapor, salgının ilk yılında dünya genelinde depresyon ve anksiyete prevalansının 4’te birden fazla arttığını ortaya koymuştu. Bilim insanları, majör depresyon vakalarında 53 milyonluk ve anksiyete vakalarındaysa 76 milyonluk artış görüldüğü sonucuna varmıştı.

Yeni bir araştırmaya göre, Kovid-19 pandemisi sırasında anksiyete ve depresyonun en büyük önleyicileri sağlıklı beslenmek ve haberlerden kaçınmaktı.

Bu iki yaşam tarzı değişikliği, akıl sağlığını dengeleme konusunda arkadaşlarla etkileşimden, bir rutini takip etmekten veya hobilerle uğraşmaktan daha etkiliydi.

Independent Türkçe‘de yer alan habere göre, Barselona’daki araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen çalışmada bir yıl boyunca 942 yetişkin İspanyol gözlemlendi.

İki haftalık düzenli aralıklarla, katılımcılardan 10 farklı başa çıkma davranışını hangi sıklıkta kullandıklarını ve anksiyeteyle depresyon düzeylerini derecelendirmeleri istendi.

Daha iyi başa çıkmakla ilişkilendirilenler; dengeli beslenmek, güncel Kovid-19 haberlerini çok sık okumamak, fiziksel egzersiz yapmak, açık havada kalmak ve su içmek oldu.

Akraba ve arkadaşlarla konuşmak veya bir hobi edinmek gibi yararlı görülen bazı davranışların insanların akıl sağlığı üzerindeki etkisinin daha az olduğu tespit edildi.

Araştırmayı yönetenlerden Dr. Joaquim Radua, sonuçların “biraz şaşırtıcı” olduğunu söyledi. Radua, “Birçok kişi gibi, stresli zamanlarda kişisel iletişimin kaygı ve depresyondan kaçınmada daha büyük bir rol oynayacağını varsaymıştık” dedi ve ekledi:

“Bu sonuçlara dayanarak, herkese sağlıklı/dengeli bir diyet uygulamasını, stresli haberleri çok sık izlemekten kaçınmasını, dışarıda daha fazla zaman geçirmesini, rahatlatıcı aktiviteler gerçekleştirmesini ve fiziksel egzersiz yapmasını öneriyoruz.”

Bu çalışmanın insanların Kovid -19 sırasındaki akıl sağlığına odaklandığını belirten Radua, bu faktörlerin diğer stresli koşullara uygulanıp uygulanamayacağına daha fazla araştırmayla bakılabileceğini söyledi. Radua, “Bu basit davranışlar kaygı ve depresyonu önleyebilir ve önlemek, tedaviden daha iyidir” dedi.

Oxford Üniversitesi psikiyatri bölümünden Profesör Catherine Harmer, yer almadığı bu çalışmanın “önemli bilgiler” sağladığını ancak daha fazla teste ihtiyaç olduğunu söyledi:

Bu ilişkilendirmelerin nedensel olup olmadığını test etmek için gelecekte çalışma yapılmasına ihtiyaç var. Bu davranışlar mı ruh halinde iyileşme sağlıyor ya da tam tersi olabilir mi? Yani kendimizi daha iyi hissettikçe çevremizle daha olumlu etkileşime girmeye başlıyor olabilir miyiz?

Queensland Akıl Sağlığı Araştırma Merkezi’nin Ekim 2021’de yayımladığı bir rapor, pandeminin ilk yılında dünya genelinde depresyon ve anksiyete prevalansının 4’te birden fazla arttığını ortaya koymuştu. Bilim insanları, majör depresyon vakalarında 53 milyonluk ve anksiyete vakalarındaysa 76 milyonluk artış görüldüğü sonucuna varmıştı.

Paylaşın

Büyük Yıldızlar Ölmek Üzereyken ‘Erken Uyarı Sinyali’ Gönderiyor

Süpernova (Enerjisi biten büyük yıldızların şiddetle patlaması durumuna verilen addır.) patlaması geçirerek ölmek üzere olan büyük kütleli yıldızların “erken uyarı sinyali” gönderdiği keşfedildi.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre, bilim insanları bir yıldız yaşamının son evresine ulaştığında parıltısının aniden normalden yaklaşık 100 kat daha silikleşeceğini belirtti. Bunun birkaç ay sürdüğünü ve ardından yıldızın öldüğünü ifade ettiler.

Araştırmacılar, bahsedilen karartma etkisinin maddeler aniden ölen yıldızın etrafında birikip ışığı engellediğinde meydana geldiğini söyledi.

Bilim insanları, bu bulgunun gökbilimcilerin yıldızların patlamasını daha sonra fark etmek yerine patlama sürecinde izlemelerine olanak sağlayabileceğini belirtti.

Araştırmacılar, daha önce bu sürecin ne kadar devam ettiğinden emin değildi. Araştırmacılar artık bunun birkaç ay süreceğini söyleyebiliyor ve yıldızların patlamadan önce bu “koza” gibi oluşumla sarıldıklarında nasıl göründüklerini daha iyi anlayabiliyor.

Yoğun materyal, yıldızı neredeyse tamamen gizleyerek spektrumun görünür kısmında 100 kat daha sönük hale getiriyor. Bu, yıldız patlamadan bir gün önce orada olduğunu muhtemelen göremeyeceğiniz anlamına geliyor.

Şu ana kadar süpernovalar gerçekleştikten ancak saatler sonra ayrıntılı gözlemlerini elde edebiliyorduk. Bu erken uyarı sistemiyle onları gerçek zamanlı gözlemlemeye, dünyanın en iyi teleskoplarını haberci yıldızlara yöneltmeye ve gözlerimizin önünde kelimenin tam anlamıyla parçalanmalarını izlemeye hazır olabiliriz.

Yeni bulgular, Royal Astronomical Society’nin Aylık Bildirimleri’nde “Explosion Imminent: the appearance of Red Supergiants at the point of core-collapse” (Patlama Yakın: Kırmızı Üstdevlerin çekirdeğinin çöküş noktasındaki görünümü) başlıklı makalede açıklandı.

Süpernova nedir?

Süpernova, enerjisi biten Büyük Yıldızların şiddetle patlaması durumuna verilen addır. Bir süpernovanın parlaklığı Güneş’in parlaklığının yüz milyon katına varabilir.

Başlangıçta yapısı, iyonize madde olan plazma şeklindeki bir süpernovanın parlaklığını yitirmesi haftalar ya da aylar sürebilir. Bu süre zarfında yaydığı enerji, Güneş’in 10 milyar yılda yayacağı enerjiden daha fazladır.

Bu patlamalar, maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarar. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıklarının, evrenin başka köşelerinde birikerek yeniden yıldızlar ya da yıldız sistemleri oluşturduğu varsayılmaktadır.

Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır.

Paylaşın

Şimdiye Kadar Görülen En Uç Örnek: ‘Yalpalayan’ Kara Delik

Çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, büyük kütleli gök cismi kara deliklere ilişkin yeni bir durum keşfedildi. Bilim insanları, “yalpalayan” bir kara deliğin şimdiye kadar görülen en uç örnek olduğunu söyledi.

Araştırmacılar, çarpışan iki kara deliğin bir bükülme hareketiyle kilitlenmesini izledi. Buna “presesyon” adı verilen bir etki neden oluyor. Söz konusu etki, bükülmeyi daha önce görülenden 10 milyar kat daha hızlı hale getiriyor.

Kara delik sistemi, ilk kez iki yıl önce kütleçekim dalgalarıyla tespit edilmişti. Sistem, gelişmiş LIGO ve Virgo dedektörleri tarafından 2020’nin başlarında saptanmıştı.

Sistemdekilerden biri, Güneşimizden 40 kat daha büyük ve muhtemelen şimdiye kadar bu şekilde bulunan en hızlı dönen kara delik. Bilim insanlarının keşfine göre, kara delik zaman ve uzayın dokusunu o kadar çok çekiyor ki, iki kara deliğin tüm yörüngesinin yalpalamasına neden oluyor.

Çalışma sırasında Cardiff Üniversitesi’nde araştırmacı olan ve şimdi Portsmouth Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Charlie Hoy, “Şimdiye kadar kütleçekim dalgalarıyla bulduğumuz kara deliklerin çoğu epey yavaş dönüyordu” dedi.

Bu ikili sistemin Güneş’ten yaklaşık 40 kat iri olan daha büyük kara deliği, neredeyse fiziksel açıdan mümkün olduğunca hızlı dönüyordu. İkililerin nasıl oluştuğuna dair mevcut modellerimiz, bunun son derece nadir, belki de binde bir görülen bir olay olduğunu gösteriyor. Ya da bu, modellerimizin değişmesi gerektiğinin bir işareti olabilir.

Bunu bulan araştırmacılar, teorinin yıllardır var olduğunu ama bu fenomenin ilk kez böyle kara deliklerde gözlemlendiğini söyledi.

Cardiff Üniversitesi Kütleçekim Keşif Enstitüsü’nden Profesör Mark Hannam, “Her zaman ikili kara deliklerin bunu yapabileceğini düşünmüştük” dedi.

İlk kütleçekim dalgası tespitlerinden bu yana bir örnek görmeyi umuyorduk. 80’den fazla ayrı tespit süresince 5 yıl beklemek zorunda kaldık ama sonunda bir tane bulduk!

Presesyon, Einstein’ın genel görelilik teorisinin bir parçası ve bu nedenle varlığı bir süredir biliniyor. Ancak kara deliklerde görülmesi, mümkün olan en uç koşullarda var olabileceği anlamına geliyor.

Daha önce bu tür presesyonların en iyi örneği, yörüngenin her 75 yılda bir presesyona uğradığı, birbiri etrafında yörüngelenen iki nötron yıldızıydı. Yeni örnekte ise bu presesyon, birkaç saniyede bir gerçekleşiyor.

Bulgular akademik dergi Nature’da yayımlanan “İkili kara delik sisteminde genel-relativistik presesyon” başlıklı yeni bir makalede aktarıldı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

2,5 Milyar Yıl Önce Bir Gün 17 Saatti

2,5 milyar yıl önce günlerin şimdikinden çok daha kısa olduğu bir günün 24 değil, yaklaşık 17 saat sürdüğü keşfedildi. Uluslararası bir araştırma ekibi, Ay’ın Dünya’dan giderek uzaklaşmasına dair yeni bilgilere ulaştı.

2,46 milyar yıl önce Dünya ve Ay arasındaki mesafeyi hesaplayan araştırmacılar o dönemde bir günün sadece 17 saat sürdüğünü ortaya çıkardı.

Ay’ın Dünya’dan zamanla uzaklaştığı uzun süredir biliniyor. 1969’da NASA, Apollo görevleriyle Ay’a yansıtıcı paneller yerleştirmişti. Bunlar, Ay’ın her yıl Dünya’dan 3,8 santimetre uzaklaştığını göstermişti.

Ancak bu uzaklaşmanın tam olarak ne zaman başladığı ve Ay’ın eskiden Dünya’ya ne kadar yakın olduğu detaylarıyla bilinmiyordu.

Hakemli bilimsel dergi PNAS’ta yayımlanan yeni araştırmada bilim insanları, Dünya’nın yerkabuğunu inceleyerek gizemlerden birini çözdü.

Araştırma ekibi, Avustralya’nın batısındaki Karijini Milli Parkı’nda, 2,5 milyar yıllık katmanlı tortul kayaçları inceledi.

Milankoviç döngüleri, Ay’ın sırlarını çözebilir

Joffre Şelaleleri’ndeki uçurumlarda beyaz, kırmızı ve mavimsi gri katmanların birbiri ardına dizilerek bir desen oluşturduğu biliniyor.

Bu desenlerin “Milankoviç döngüleri” adı verilen teorik bir olaydan kaynaklandığı ve iklimdeki uzun süreli değişimlerle ilişkili olabileceği düşünülüyor.

Gökbilimci Milutin Milankoviç’in I. Dünya Savaşı sırasında ortaya attığı teoriye göre gezegenin hareketlerindeki değişimler iklim üzerinde uzun vadeli etkiler yaratıyor.

Bu hareketler arasında Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinin değişimi, eksen eğikliği ve yalpalaması gibi olgular yer alıyor.

Milankoviç döngüleri her 400 bin, 100 bin, 41 bin ve 21 bin yılda bir değişiyor. Teoriye göre bu döngülerden bazıları iklimin daha soğuk olmasını, bazıları ise daha yağışlı veya kurak olmasını sağlıyor.

Bu döngülerden 21 bin yıllık olanı, Dünya’nın kendi etrafında dönerken bir topaç gibi yalpalamasıyla ortaya çıkıyor.

Bir gün 17 saatti

Öte yandan araştırmacılar, Ay’ın Dünya’ya yakın olduğu dönemlerde kütle çekim kuvveti nedeniyle bu yalpalama hareketinin daha farklı olduğunu, dolayısıyla döngünün 21 bin yıldan kısa sürmesi gerektiğini düşündü.

Avustralya’da incelenen mineral tabakalarında buna dair bir işaret arandı ve nihayetinde bulundu. Zira mineral tabakalarının analizi, yaklaşık 2,5 milyar yıl önce bu döngünün 11 bin yıl sürdüğünü gösterdi.

Daha sonra bu bulgular, Ay ve Dünya arasında o dönemde ne kadar mesafe olduğunu hesaplamak için kullanıldı.

Ekibin hesaplamaları, 2,5 milyar yıl önce Ay’ın Dünya’ya yaklaşık 60 bin kilometre daha yakın olduğunu ortaya koydu.

Kanada’daki Quebec Üniversitesi’nden Joshua Davies ve ABD’deki Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden Margriet Lantink, The Conversation’da kaleme aldıkları yazıda şu ifadeleri kullandı:

Sonuçlar, bir günün uzunluğunun 2,5 milyar yıl önce şimdikinden çok daha kısa olduğu anlamına geliyor. Bir gün 24 değil, yaklaşık 17 saat sürüyordu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA, Dimorphos Adlı Asteroidin Yönünü Değiştirmeyi Başardı

NASA, 160 metre genişliğinde yörüngesi olan Dimorphos adlı astroidin yönünün değiştiğini, uzay ve Dünya’da yer alan teleskoplar aracılığıyla yaptıkları ölçümlemeler sayesinde tespit edildiğini duyurdu.

NASA Başkanı Bill Nelson, “Bu görev, evrenin bize fırlatacağı herhangi bir şeye karşı NASA’nın hazır olmaya çalıştığını gösteriyor. NASA, gezegeni savunmakta ciddi” açıklamasında bulundu.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) bir asteroidin yönünü değiştirme girişiminin başarılı olduğunu duyurdu.

NASA’nın geçen ay Dart misyonu kapsamında fırlattığı uzay aracı, Dimorphos adlı bir asteroide tam isabetle çarpmıştı. Misyonun amacı büyük ölçekli bir asteroidin Dünya’ya çarpmasını engellemek için yönünün nasıl değiştirilebileceğini tespit etmeyi amaçlıyordu.

Kasım 2021’de fırlatılan uzay aracı, yolculuğunu tamamladığında asteroide çarptı ve hızıyla yörüngesini değiştirmeye çalıştı. NASA, dün yaptığı açıklamada bu denemenin başarılı olduğunu duyurdu.

Bilim insanları, 160 metre genişliğinde bir yörüngesi olan Dimorphos adlı astroidin yönünün değiştiğini, uzay ve Dünya’da yer alan teleskoplar aracılığıyla yaptıkları ölçümlemeler sayesinde tespit etti.

Bir futbol stadyumu büyüklüğünde olan Dimorphos, kendisinden beş kat daha büyük olan Didymos asteroidinin her 11 saat 55 dakikada yörüngesine giriyordu.

Yapılan deney sonucu Dimorphos, Didymos’a yaklaştı ve bu süre 11 saat 23 dakikaya indi.

 Dart’ın misyonunun başarısı, hedefin çok büyük olmaması ve önceden planlanlama yapılması halinde Dünya’ya yönelik tehditlerin savurulabileceğini gösterdi.

NASA Başkanı Bill Nelson, “Bu görev, evrenin bize fırlatacağı herhangi bir şeye karşı NASA’nın hazır olmaya çalıştığını gösteriyor. NASA, gezegeni savunmakta ciddi” açıklamasında bulundu.

“Bir film senaryosu gibiydi, ancak bu Hollywood değil” diyen Nelson, “Eğer yarın öbür gün, bir asteroidin Dünya’yı tehdit ettiğini öğrenirsek ve bu Dünya’ya zarar verecek bir büyüklükte olursa, Tanrı’ya şükürler olsun ki bu denemeyi başarıyla gerçekleştirdik” dedi.

NASA’nın bu misyonu, Netflix’in çok ses getiren “Don’t Look Up” ve 1998 yapımı “Armageddon” filmlerinin senaryosundaki gibi Dünya’ya tehlike arz edebilecek gök cisimlerine karşı kurumun hazırlandığının da bir kanıtı.

 Don’t Look Up adlı komedi filminde Leonardo DiCaprio ve Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı iki astronom, Dünya’yı yok edecek bir kuyruklu yıldızın yaklaşmakta olduğu konusunda insanlığı uyarmak için basının ilgisini çekmeye çalışıyordu, ancak kimse tarafından umursanmıyorlardı.

İki astronumun kuyruklu yıldızın yönünün değiştirilmesi için kurguladığı planın hayata geçmesinde sürekli engeller ortaya çıkıyordu.

Projenin gelişmesi yedi yıl sürdü

330 milyon dolarlık proje yedi yılda geliştirildi.

NASA’nın Dart programından bilim insanı Dr. Tom Statler ise bir asteroidin davranışının bir diğerinden farklılaşabileceğini vurgulayarak bu deneyden çok fazla sonuç çıkarılmaması uyarısında bulundu.

Deneme Dünya’dan 11 milyon kilometre uzaklıktaki Dimorphos asteroidi üzerinde yapıldı.

Dart’ın navigasyon sistemi Dart, yolculuğunun son 50 dakikasında küçük astroit Dimorphos’u, büyük astreoit Didymos’tan ayırt edebildi.

NASA, Dimorphos’un Dünya için herhangi bir tehlike oluşturmadığını ve bu denemenin de asteroidi Dünya’ya doğru yönlendirmeyeceğini belirtmişti.

Dart’ın üzerindeki kamera, 160 metre genişliğindeki Dimorphos’a çarptığı ana kadar her saniye bir fotoğraf yolladı. Fotoğraflar çarpma anında uzay aracının da yok olmasıyla kesildi.

Uzmanlar gökyüzü araştırmaları ve istatistiksel analizler sayesinde Dünya’ya çarpması durumunda tüm yaşamı yok edebilecek asteroidlerin yüzde 95’inin tespit edildiğini ve bunların herhangi bir tehlike oluşturmadığını söylüyor.

Ancak insanlık üzerinde çok büyük etkileri olabilecek ve henüz tespit edilmemiş daha küçük asteroidler olabilir.

Dimorphos gibi bir asteroidin Dünya’ya çarpması durumunda 1 kilometre çapında ve yüzlerce metre derinliğinde bir krater oluşabilir ve bunun etkisi oldukça büyük olur.

Bundan dört yıl sonra Avrupa Uzay Ajansı’na ait üç uzay aracı, Hera adlı bir misyonla Didymos ve Dimorphos adlı asteroitlerde takip çalışmaları gerçekleştirecek.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın