Kızıl Gezegen’e (Mars) Dair Yeni Bulgular Şaşırttı

Yeni yayımlanan bir araştırma, göktaşı çarpmalarından elde edilen kanıtlar doğrultusunda, Mars (Kızıl Gezegen) yüzeyinin altının göründüğü veya beklendiği kadar basit olmadığını öne sürüyor.

Mars’ın yüzeyi bazaltik kayaçtan, yani erimiş lav olarak ortaya çıkan materyalden oluşuyor. Ancak Iowa Üniversitesi Dünya ve Çevre Bilimleri’nde doktor öğretim üyesi ve çalışmanın yazışmadan sorumlu yazarı Valerie Payré’ye göre araştırmacılar, yüzeyin kilometrelerce altından meteor çarpmalarıyla çıkan materyalde daha yüksek yoğunlukta silikon buldu. Normalde bazaltik kayaçlarda bu miktarlarda silikon bulunmamalı.

Dünya’yla karşılaştırıldığında Mars jeolojik açıdan ölü bir gezegen. Mars, Dünya gibi manyetik alan oluşturan sıvı bir demir çekirdeğe sahip değil ve aktif levha tektoniği de yok. Dünya’nın aksine, Kızıl Gezegen’in kabuğu gezegenin dış yüzeyine doğru katlanmadı ve milyarlarca yıllık süren bir katlanma süreciyle tekrar tekrar sıkıştırılmadı.

Bu nedenle bilim insanları uzun zamandır Mars kabuğunun, yani gezegenin en dış katmanının basit bir yapı olduğunu ve kesinlikle Dünya’nın kabuğu kadar çeşitlilik göstermediğini düşünüyordu. Öte yandan, hakemli bilimsel dergi Geophysical Research Letters’ta cuma günü yayımlanan yeni bir araştırma, göktaşı çarpmalarından elde edilen kanıtlar doğrultusunda, Mars yüzeyinin altının göründüğü veya beklendiği kadar basit olmadığını öne sürüyor.

Mars’ın yüzeyi bazaltik kayaçtan, yani erimiş lav olarak ortaya çıkan materyalden oluşuyor. Ancak Iowa Üniversitesi Dünya ve Çevre Bilimleri’nde doktor öğretim üyesi ve çalışmanın yazışmadan sorumlu yazarı Valerie Payré’ye göre araştırmacılar, yüzeyin kilometrelerce altından meteor çarpmalarıyla çıkan materyalde daha yüksek yoğunlukta silikon buldu. Normalde bazaltik kayaçlarda bu miktarlarda silikon bulunmamalı.

Dr. Payré yaptığı açıklamada, “Bileşimde daha fazla çakmaktaşı var ve bu da kayaları bazalt değil, bileşim açısından daha gelişmiş dediğimiz hale getiriyor” dedi.

Bu bize Mars’ta oluşmuş kabuğun kesinlikle bildiğimizden daha karmaşık olduğunu söylüyor. Yani bu, daha çok bu süreci ve bunun özellikle de Dünya’nın kabuğunun ilk olarak oluşum biçimi açısından ne anlama geldiğini anlamakla ilgili.

Dr. Payré ve meslektaşları, NASA’nın Mars Keşif Yörünge Aracı’nın çektiği görüntüleri kullanarak Mars’ın güney yarım küresindeki 9 noktada (çarpma kraterleri ve yüzeydeki diğer çatlaklar veya kırıklar) yüksek silikon yoğunlaşmaları buldu.

Bilim insanları Mars’ın 4,5 milyar yıl önce, muhtemelen uzaydaki devasa kayalık cisimler arasındaki çarpışmanın bir parçası olarak oluştuğuna inanıyor. Böyle bir çarpışma, tüm gezegeni yapışkan, sıvı bir magma karmaşası, nihayetinde de üzerinde ince bir kabuğun donduğu bir “magma okyanusu” haline getirmiş olabilir.

Öte yandan, ilk başta Mars’ın bir kısmı böyle bir çarpışmadan sonra katı kalmışsa, yani magma okyanusu içindeki adalar olarak kalmışsa bu, kabuğun bazaltikten ziyade silikon olduğu alanları açıklayabilir. Araştırmacılar, bu 9 bölgedeki kabuğu 4,2 milyar yıla tarihlendirdi ki bu, şimdiye kadar Mars’ta tespit edilen en eski kabuk oldu.

Dr. Payré, “Yüzeydeki keşif araçları, bazaltikten ziyade silisyumlu kayalar gözlemledi” dedi ve ekledi: Bu yüzden, kabuğun daha silisyumlu olabileceğine dair fikirler vardı. Ancak erken kabuğun nasıl oluştuğunu veya kaç yaşında olduğunu hiç bilmiyorduk ve halen bilmiyoruz, bu yüzden bu halen bir tür gizem.

Mars’ın kabuğunu incelemek, bilim insanlarının Dünya’nın kadim geçmişinde nasıl oluştuğunu daha iyi anlamalarını sağlayabilir. Gezegenimiz jeolojik açıdan aktif olduğundan, en eski kabuğun büyük kısmı, tektonik plakaların birleştiği dalma bölgelerinde gezegenin iç kısımlarına geri dalarak sürece yeniden başlıyor.

Dr. Payré, “Gezegenimizin kabuğunu başlangıcından beri tanımıyoruz; yaşamın ilk ne zaman ortaya çıktığını bile bilmiyoruz” dedi ve ekledi: Pek çok kişi bu ikisinin bağlantılı olabileceğini düşünüyor. Dolayısıyla, uzun zaman önce kabuğun neye benzediğini anlamak, gezegenimizin tüm evrimini anlamamızı sağlayabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları, Dünyaya En Yakın ‘Kara Deliği’ Tespit Etti

Bilim insanları, dünyaya şu ana kadar bilinen en yakın kara deliği keşfetti. 1.600 ışık yılı uzaklıkta yer alan kara delik güneşten 10 misli daha büyük ve yeryüzüne daha önce tespit edilenden 3 misli daha yakın.

Bilim insanları kara deliği ona eşlik eden yıldızı sayesinde tespit edebilidi. Yıldızın kara deliğin etrafında dünyanın güneş yörüngesi ile aynı mesafede bir yörüngede seyrettiği keşfedildi.

Astrofizik Merkezi’nde görevli Kareem El-Badry yaptığı açıklamada, Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA), Samanyolu Galaksisi’nin (Milky Way) doğru ve eksiksiz haritasını oluşturmak amacıyla Gaia misyonu kapsamında topladığı veriler değerlendirilirken, “kara deliğin” tespit edildiğini aktardı.

El-Badry ve ekibinin ABD’nin Hawaii eyaletindeki Gemini Uluslararası Rasathanesi’nden aldığı bilgileri de teyit ederek kaleme aldığı bilimsel makale, aylık çıkan Kraliyet Astronomi Derneği (Royal Astronomical Society) dergisinde yayımlandı.

Kara delik nedir?

Kara delik; uzayda bulunan ve ışığın dahi kaçamadığı çok çok güçlü bir çekim gücüne sahip olan kozmik gökcismidir. Einstein’ın genel görelilik kuramıyla tanımlanmış olan kara delikler ışık yaymadığı için kara olarak nitelendirilir.

Kara delikler ne kadar büyüktür?

Kara delikler çeşitli büyüklüklerde olabilirler, fakat temel olarak 3 çeşit kara delik vardır. Kara deliklerin Kütle si ve büyüklüğü onların türünü belirler.

En küçük kara delikler ilksel kara delikler olarak bilinir. Bilimciler, bu tür kara deliklerin bir atom kadar küçük olduklarını ancak büyük bir dağ kadar büyük bir kütleye sahip olduklarını düşünüyorlar.

En yaygın kara delik tipi ise yıldızsal olarak isimlendirilen orta-büyüklükteki kara deliklerdir. Bir yıldızsal kara deliğinin kütlesi Güneş’in kütlesinden yaklaşık 20 kat daha büyük olabilir ve yaklaşık olarak 16 km çapındaki bir topun içerisine yerleştirilebilir. Samanyolu Galaksi’sinde düzinelerce yıldızsal kara delik bulunabilir.

En büyük kara delikler ise “süper kütleli” olarak isimlendirilir. Bu kara delikler bir milyon tane Güneş’in bileşiminden daha büyük kütlelidirler ve çapı, yaklaşık olarak Güneş Sistemi büyüklüğünde olan bir topun içerisine yerleştirilebilir. Bilimsel deliller; büyük galaksilerin her birinin merkezinde bir tane süper kütleli kara delik bulunduğunu gösteriyor.

Samanyolu Galaksisi’nin merkezinde olduğu düşünülen süper kütleli kara deliğin ismi ise Sagittarius A’dır. Bu kara delik, yaklaşık 4 milyon tane Güneş’in kütlesine eşit bir kütleye sahiptir ve yaklaşık bir güneş büyüklüğünde çapı olan bir topun içerisine yerleştirilebilir.

Kara delikler nasıl oluşurlar?

İlksel kara deliklerin evrenin ilk zamanlarında, Büyük Patlama’dan (Big Bang) hemen sonra oluştuğu düşünülüyor.

Yıldızsal kara delikleri ise; çok büyük kütleli bir yıldızın kendi merkezine doğru patlaması (çöküşü) sonucu oluşurlar. Bu çöküş aynı zamanda bir süpernovaya ya da uzaya doğru patlayan yıldız patlamalarına sebep olur.

Süper kütleli kara delikler için ise; bilimciler bu kara deliklerin içerisinde bulundukları galaksiler ile aynı anda oluştuklarını düşünüyorlar. Bu kara deliklerin büyüklüğü içerisinde bulundukları galaksinin kütlesine ve büyüklüğüne bağlıdır.

Paylaşın

Doğanın Bir Gizemi Daha Çözüldü: Balıklar Yüzerken Neden Aşağı Bakıyor?

Dünyanın en iyi üniversiteleri arasında yer alan Northwestern Üniversitesi’nden bilim insanları, doğanın bir gizemini daha çözmenin mutluluğunu yaşıyor: Balıklar yüzerken neden aşağı bakar?

Northwestern Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar, bunun sebebinin balıkların akıntıya karşı yüzdüklerinde dengede durmalarını sağlaması olduğunu doğruladı.

Balıklar nehir yatağına bakarak, yüzdükleri yönü ve hızlarını daha iyi algılıyor. Çevredeki diğer balıklara, bitkilere veya döküntülere odaklanmak, onlara yanlış bir yön duygusu verebilir.

Araştırmanın başındaki Emma Alexander şunları söyledi:

“Bu, hareket etmeyen bir tren vagonunda oturmaya benziyor. Treninizin yanındaki trenin istasyondan uzaklaşmaya başlaması sizi de kandırarak hareket ettiğinizi düşünmenize yol açabilir.

Diğer trenin görsel işareti o kadar güçlüdür ki diğer tüm duyularınızın size hareketsiz oturduğunuzu söylediği gerçeğine baskın gelir. Bu, balıklarda çalıştığımız olgunun tamamen aynısı. Balıkların üstünde birçok yanıltıcı hareket işareti var fakat en bol ve güvenilir sinyaller nehrin dibinden geliyor.”

Çalışma, laboratuvarlar yerine Hindistan’daki kendi doğal çevrelerinde zebra balıklarına odaklandı.

Northwestern’deki McCormick Mühendislik Fakültesi’nden bilgisayar bilimleri yardımcı doçenti Alexander şunları söyledi:

“Balıkların altlarındaki harekete üstlerindeki harekete göre daha güçlü tepki verdiği kısa süre önce keşfedildi. Bu gizemi araştırmak ve nedenini anlamak istedik.

Çalıştığımız birçok zebra balığı laboratuvar tanklarında büyüyor fakat beyinlerinin ve davranışlarının gelişimini doğal yaşam alanları şekillendirdi. Bu nedenle organizmanın geliştiği bağlamı araştırmak için kaynağa geri dönmemiz gerekiyordu.”

Araştırmacılardan oluşan ekip, Hindistan genelinde zebra balıklarının yaşadığı sığ nehirlerin bulunduğu 7 bölgeyi ziyaret etti.

Uzaktan kumandalı robotik bir kola bağlı su geçirmez bir dalış çantasının içinde 360 derecelik bir kamera kullanan araştırmacılar, kamerayı suya daldırdı ve balıkları izledi.

Araştırmacılar bu davranışın, balıkların akıntıya karşı yüzerken kendilerini dengede tutabilmek için geliştirdiği bir adaptasyon davranışı olduğu sonucuna vardı.

Araştırma Current Biology adlı akademik dergide yayımlandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları, Mars’ta Astronotların Yaşayabileceği 9 Mağara Buldu

Bilim insanları, Mars’ta yeraltında kayda değer bir mesafeye kadar uzanan çukurlara odaklanıldı ve 9 mağara belirledi. Bilim insanları, bu boşlukların astronotların gelecekteki mürettebatlı görevlerde barınak inşa etmeleri için uygun olabileceğine inanıyor.

Araştırmacı Nicole Bardabelias, en büyüğü bir futbol sahasından daha büyük olan Mars’taki bu çukurların daha fazla incelenmeye değer olabileceğini söyledi.

Bilim insanları, gelecekteki Mars keşif görevleri için gezegendeki en uygun bölgeler olduğuna inandıkları 9 mağara buldu.

Geçen ay The Geological Society of America’s Connects 2022 (Amerika Jeoloji Topluluğunun Bağlantıları) konferansında sunulan araştırma, bu mağaraların Kızıl Gezegen’deki zorlu ortama karşı koruma sağlayabileceği için, gelecekteki astronotların barınaklarını inşa etmeye uygun olduğunu ortaya koydu.

ABD’deki Arizona Üniversitesi’nden araştırmacıların da dahil olduğu ekip, gelecekteki mürettebatlı görevlerin bu habitatlardaki doğal kaynaklardan da yararlanabileceğini söylüyor.

Mars’ın gündüz ve gece arasında aşırı derecede dalgalanan sıcaklıklara, sert radyasyona, ayrıca meteoritler ve uzay kayaları tarafından sık sık bombardımana maruz kalan zorlu bir ortama sahip olduğu biliniyor.

Bilim insanları uzun zamandır Mars’ta yüzey altı boşlukları olarak bilinen mağara benzeri yapıların, gelecekteki astronotlara bu zorlu koşullar karşısında biraz nefes aldırabileceğine inanıyor.

Mars’ta bu tür mağaraların ilk keşfinden bu yana NASA’nın robotik uzay aracı Mars Odyssey Orbiter, Kızıl Gezegen’de Mars Küresel Mağara Adayları Kataloğu’na (MGC3 olarak da biliniyor) konan 1000’den fazla olası boşluğun tanımlanmasına yardımcı oldu.

Yeni çalışmada, araştırmacılar ilk olarak uzay aracı için iniş sahası olmaya elverişli bölgeye yaklaşık 100 kilometre uzaklıktaki yerleri seçerek listeyi gelecekteki görevler için daha uygun mağaralara indirgedi.

Mars yüzeyine iniş için yükseltilerinin neden olduğu sınırlamalar veya giriş, alçalma ve iniş teknolojisinin kısıtlamaları nedeniyle bazı mağaraları gözden çıkaran bilim insanları, seçenekleri ilk etapta 214 olası odak noktasına indirebildi.

Araştırmacılar, uygun iniş alanına sahip bölgeleri yaklaşık 1000 metre yüksekliğin altındaki sahalar olarak tanımladı.

Bilim insanları bu tür alçak alanların daha uygun olduğunu söylüyor. Zira bu alanlar, geniş kesimlerce “7 dakikalık dehşet” diye adlandırılan zorlu bir görev olan Mars’a uzay aracı indirme sırasında avantaj sağlıyor.

Araştırmacılar bunun ardından listeyi daha da daralttı ve yüksek çözünürlüklü görüntüleri olan mağaraları seçti.

Bu adaylardan yeraltında kayda değer bir mesafeye kadar uzanan çukurlara odaklanıldı ve 9 mağara belirlendi.

Mars yüzeyindeki bu boşlukların astronotların gelecekteki mürettebatlı görevlerde barınak inşa etmeleri için uygun olabileceğine inanılıyor.

The New York Times’a konuşan, çalışmanın başyazarı Nicole Bardabelias, en büyüğü bir futbol sahasından daha büyük olan Mars’taki bu çukurların daha fazla incelenmeye değer olabileceğini söyledi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Neandertallerin Sonunu Çatışmalar Değil, Çiftleşme Getirdi

Britanyalı bilim insanları, yaklaşık 250 bin ila 40 bin yıl önce yaşamış ve insanın ilk türü olarak kabul edilen Neandertallerin çatışmalar değil, çiftleşmeler yüzünden yok olduğunu öne sürdü. 

Hakemli bilimsel dergi PalaeoAnthropology’de yayımlanan yeni makaleye göre, Homo sapiens’le çiftleşmek, kendi aralarında üreyen Neandertallerin sayısını azaltmış ve nihayetinde nesillerinin tükenmesine yol açmış olabilir.

250 bin yıl önce ortaya çıkan ve 40 bin yıl önce yok olan bu eski insan türünün, Homo sapiens’le hem çiftleştiği hem de savaştığı biliniyor.

Öyle ki Afrika dışında yaşayan tüm insanların genomunun yaklaşık yüzde 2’si Neandertallerden geliyor.

Öte yandan bilim insanları şimdiye dek, Neandertallerin, bugünkü tek insan türü olan Homo sapiens’le savaştığı için yok olduğuna inanıyordu. Yeni makale tam tersini öne sürüyor.

Birleşik Krallık’taki Doğa Tarihi Müzesi’nde (Natural History Museum) İnsan Evrimi Araştırma Lideri ve yeni makalenin yazarlarından Profesör Chris Stringer, şu ifadeleri kullandı:

“Neandertaller düzenli olarak Homo sapiens’le ürediyse nüfusları aşınmış ve bu da sonunda neslinin tükenmesine yol açmış olabilir. Biz böyle düşünüyoruz.”

Stringer’a göre Homo sapiens ve Neandertaller arasındaki etkileşime dair bilgi dağarcığı son yıllarda epey arttı. Ancak halen yeterli değil: Gruplar arasındaki melezleşmenin gerçekte nasıl yaşandığına dair bilimsel tartışmaların sayısı çok az.

Bilim insanlarına göre, Neandertal ve Homo sapiens yaklaşık 600 bin yıl önce birbirlerinden ayrıldı ve dünyanın çok farklı bölgelerinde evrimleşti.

Neandertal fosilleri Avrupa ve Asya ve hatta Sibirya’nın güneyinde ortaya çıkıyor. Bu da Neandertallerin 400 bin yıl boyunca soğuk iklimlere adapte olmaya çalıştığı anlamına geliyor.

Homo sapiens’in ise Afrika’da evrimleştiği belirtiliyor. Fosil kayıtlarına göre, Homo sapiens yaklaşık 250 bin yıl önce Afrika’dan çıkmaya ve dünyanın farklı bölgelerine akın etmeye başladı. İki türün ilk kez bu akınlar sırasında karşılaştığı tahmin ediliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

‘Gezegen Katili’ Asteroidler Uyarısı: Dünya’yı Tehdit Ediyorlar

Gökbilimciler, şimdiye dek Dünya’ya yakın binlerce asteroit keşfettiler, ancak, gökbilimcilerinde göremediği bazı kör noktalar var. Şili’deki Karanlık Enerji Kamerası adlı teleskobu kullanan gökbilimciler, Güneş’ın parlak ışığının içine gizlenen üç asteroit tespit etti.

Bunlardan ikisi çapı yaklaşık bir kilometre olduğu için “gezegen katili” diye nitelendi. Bu asteroitler, bir gezegenle çarpışmaları durumunda felakete yol açabilecek kadar büyük.

ABD’deki Carnegie Bilim Enstitüsü’nde görev alan baş araştırmacı Scott Sheppard, “Dünya ve Venüs’ün yörüngeleri içindeki alanı araştırdık. Şimdiye kadar, yaklaşık 1 kilometre çapında, yani gezegen katili dediğimiz boyutta iki büyük asteroit bulduk” diye konuştu.

Araştırmacılar bu göktaşlarının Dünya için risk teşkil edip etmediğini anlamak için yörüngelerini de hesapladı.

Üç asteroitten ikisinin Dünya’ya çarpma riskinin olmadığı anlaşılırken, 2022 AP7 adı verilen 1,5 kilometrelik göktaşı “potansiyel tehlike” diye sınıflandırıldı.

Gezegen için küçük de olsa risk barındıran, yani gelecekte çarpma ihtimali olan asteoritler, potansiyel tehlike diye kategorize ediliyor.

Gizlenen asteroit tehlikesi

Gökbilimciler, şimdiye dek Dünya’ya yakın binlerce asteroit keşfetti. Ancak bazı kör noktalar var. Güneş’in ötesindeki asteroitleri tespit etmek, yıldız ve Dünya arasında yer alanları saptamaktan daha kolay.

2013’te Rusya üzerinde bir meteor patlamış, şok dalgası yüzünden patlayan pencerelerden dolayı 1500 kişi yaralanmış ve 4 bin 300’den fazla bina hasar görmüştü. Bilim insanları bu meteorun gelişini öngörememişti. Zira göktaşı kör noktadan gelen bilinmeyen bir cisimdi.

Bu yüzden aslında yeni asteroitlerin tespit edilmesi olumlu bir gelişme olarak görülüyor. Yakın çevredeki tehlikeler önceden fark edilebilirse gezegen savunma sistemleriyle olası bir felaket engellenebilir.

Örneğin NASA gezegen savunma denemesi için eylül ayında DART adı verilen bir uzay aracını fırlatmıştı. Araç Dünya’ya yakın konumda yer alan Dimorphos asteroidine kasten çarpmış ve cismin yörüngesini değiştirmeyi başarmıştı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Gizemli Bir Gök Cismi, Dünya’yı Radyasyon Yağmuruna Tutuyor

Proceedings of the Royal Society A adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, ne olduğu bir türlü anlaşılmayan bir gök cismi, Dünya’yı yaklaşık her 1000 bin yılda bir radyasyon yağmuruna tutuyor.

Bilim insanları eskiden, Dünya’nın yüzeyine ulaşan radyasyon seviyesindeki tarihsel artışların Güneş rüzgarlarından kaynaklandığını düşünüyordu. Yayımlanan çalışmaya göre, bu radyasyon akışı çok daha güçlü ve gizemli bir kaynaktan geliyor olabilir.

Avustralya’daki Queensland Üniversitesi’nden astrofizikçi Benjamin Pope, “Anlamadığımız bir tür aşırı astrofiziksel olgu var ve bu aslında bizim için bir tehdit olabilir” diye konuştu.

Çalışmanın arkasındaki bilim insanları, ağaç halkalarındaki “karbon 14” diye bilinen radyoaktif izotopları inceledi. Bu elementler, gezegene tarih boyunca ulaşan radyasyon seviyelerindeki artışı gözler önüne seriyor.

Radyasyon seviyelerinde dönem dönem meydana gelen uzun erimli artışları ilk kez Japon fizikçi Fusa Miyake keşfetmişti. O yüzden bu artışlar “Miyake olayları” diye biliniyor.

Pope’a göre, son 10 bin yılda 6 Miyake olayı oldu. Bunlardan sonuncusu MS 993’te gerçekleşti.

Şimdiye kadar, bu artışların Güneş’teki aktivitenin arttığı “solar maksimum evrelerinde” meydana geldiğine inanılıyordu. Ancak ağaç halkaları, artışların maksimum evrenin dışında da meydana geldiğini ortaya koydu.

Bunun yanı sıra bazı ani artışların çok uzun sürmesi de soru işaretleri yarattı.

ABC News’e konuşan Pope, “Bu olaylardan en az ikisi ve belki de üçü, bir yıldan uzun sürmüş” dedi: Şaşırtıcı bir durum. Zira bu bir Güneş patlamasıysa artış bu kadar uzun süremez.

Güneş rüzgarlarından 100 kat güçlü

Güneş patlamalarının uzaya savurduğu radyoaktif parçacıklara Güneş rüzgarı adı veriliyor. Bu rüzgarlar bazen Dünya’ya ulaşıyor ve telekomünikasyonda aksamalara neden oluyor.

Gezegene ulaşan son son güçlü Güneş rüzgarı olayı 1859’da meydana gelmişti. Carrington Olayı diye bilinen hadise, iletişim altyapısına ciddi zarar vermişti.

Öte yandan, bilim insanları Miyake olaylarına yol açan kozmik olayın Carrington’dan 100 kat daha güçlü olduğunu ifade ediyor.

Gizemli kaynak ne olabilir?

Daha önce bu gizemli olayların gama ışını patlamaları, süpernovalar ve gezegenin yakınındaki nötron yıldızlarından kaynaklanabileceği öne sürülmüştü.

Pope, “Bu sorunu çözmemiz gerçekten önemli. Zira Carrington Olayı bile bu Miyake olaylarından 100 kat küçüktü” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Pope, Güneş seçeneğinin yine de ihtimal dışı olmadığını söylüyor. Hatta Güneş, bu radyasyon yağmurları açısından halen en olası kaynak.

Bilim insanına göre Güneş’te hızla art arda meydana gelen patlamalar bir çeşit yaylım ateşi yaratıyor olabilir.

Araştırma ekibinden fizikçi Andrew Smith, “Bu olayların ciddiyetini gerçekten anlamamız gerekiyor” dedi: Kısa ölçekte bile böyle bir olay yaşarsak kaosa sürükleniriz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA, ‘Yaratılış Sütunları’nın Yeni Fotoğrafını Paylaştı

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan James Webb Uzay Teleskobu, nefes kesici görüntüler kaydetmeye devam ediyor. James Webb, Yaratılış Sütunları’nı bir kez daha görüntüledi.

Haber Merkezi / James Webb’in Orta Kızılötesi (Enstrüman Mid-Infrared Instrument/MIRI) adlı kamerasıyla çekilen görsel, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, tarafından dün paylaşıldı.

Yaratılış Sütunları, yıldızlar arası toz ile gazın etkileyici şekilde bir araya gelmesinden oluşuyor. Sütunlardan yansıyan ışığın Dünya’ya ulaşması 6 bin 500 ışık yılı sürdüğü için hala sütunların 6 bin 500 yıl önceki halini görebiliyoruz.

Üç boyutlu sütunlar, görkemli kaya oluşumlarına benziyor, ancak çok daha geçirgen. Bu sütunlar, yakın kızılötesi ışıkta bazen yarı saydam görünen soğuk yıldızlararası gaz ve tozdan oluşuyor.

Yeni görüntü, gaz miktarlarıyla birlikte yeni oluşan yıldızların çok daha kesin sayılarını belirleyerek araştırmacıların yıldız oluşum modellerini yenilemelerine yardımcı olacak.

Araştırmacılar zamanla, yıldızların nasıl oluştuğunu ve milyonlarca yıl boyunca bu tozlu bulutlardan nasıl çıktığını daha net bir şekilde anlamaya başlayabilirler.

Gaz ve toz sütunları içinde yeterli kütleye sahip düğümler oluştuğunda, kendi yerçekimi altında çökmeye, yavaş yavaş ısınmaya ve sonunda yeni yıldızlar oluşturmaya başlarlar.

Bazı sütunların kenarlarında lav gibi görünen dalgalı çizgiler ne anlama geliyor?

Bunlar, gaz ve toz içinde hala oluşmaya devam eden yıldızlardan kalıntıları temsil ediyor.

Genç yıldızlar periyodik olarak bu kalın sütunlar gibi malzeme bulutlarıyla çarpışan süpersonik jetler fırlatır. Bu bazen, suda hareket eden bir tekne gibi dalgalı desenler oluşturabilen pruva şoklarına da neden olur. Kızıl parıltı, jetler ve şoklardan kaynaklanan enerjik hidrojen moleküllerinden gelir.

Sütunlar Kartal Nebulası’nda yer alıyor. Burası, yıldızların oluşmaya devam ettiği aktif bir bölge.

Avrupa Uzay Ajansı Kıdemli Bilim Danışmanı Prof. Mark McCaughrean “Kartal Nebulası’nı 1990 ortasından beri inceliyorum, Hubble’ın gösterdiği o ışık yılları uzunluğundaki sütunların içindeki genç yıldızları görmeye çalışıyorum” diyor ve ekliyor: James Webb’ten gelecek fotoğrafların büyüleyici olacağını biliyordum. Öyle de oldu.

Kartal Nebulası’ndaki bu sütunlar, etraftaki dev yıldızların yoğun morötesi ışıklarıyla şekil alıyor ve aydınlanıyor. Fakat bu radyasyon aynı zamanda sütunları dağıtıcı bir etkiye sahip.

Teleskobun kızılötesi gözleri evrenin derinliklerine bakıyor

25 Aralık 2021’de ESA’nın Ariane 5 adlı kargo roketiyle fırlatılan James Webb Uzay Teleskobu’nun kaydettiği görüntüler, yıldızların ve galaksilerin evriminin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.

Gözlem aracının kızılötesi kameraları, bir zaman makinesi görevi görüyor.

Güçlü teleskopları kullanarak çok uzaktaki gök cisimlerini inceleyen bilim insanları, ilgili gök cisminden gelen ışığın Dünya’ya ulaşma süresi uzadığı için “zamanda geriye bakma” imkanı yakalıyor.

James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

Evrendeki en eski galaksiler, Büyük Patlama’ya o kadar yakın bir dönemde oluştu ki bunların ışığı Dünya yörüngesine ulaştığında son derece soluk oluyor.

Bu ışık evrende ilerlerken genişleyip dağılarak spektrumun kızılötesi ucuna doğru kayıyor. Gözlemlenebilmesi içinse son derece güçlü bir teleskop gerekiyor.

Hubble Uzay Teleskobu şimdiye dek geçmişe dair birçok gizemi aydınlatmayı başardı. Ancak gücü bu türden gözlemlere yetmiyordu. Ayrıca Hubble çoğunlukla ultraviyole ve görünür ışıkta gözlem yapmıştı.

Öte yandan James Webb Uzay Teleskobu, rahatça kızılötesi gözlem yapabiliyor.

Paylaşın

NASA, Güneş’i ‘Gülerken’ Yakaladı

2010 yılından beri Güneş’i gözlemleyen NASA’nın Güneş Dinamikleri Gözlemevi, Güneş’in yüzeyinde ‘gülümseme’ye benzeyen görüntüyü yakaladı. Güneş üzerindeki koyu lekeler, koronal delikler olarak bilinir ve hızlı güneş rüzgarının uzaya taştığı bölgelerdir.

Haber Merkezi / Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Uzay ve Havacılık Dairesi’ne (NASA) bağlı Güneş Dinamikleri Gözlemevi, Güneş’in yüzeyinde ‘gülümseme’ye benzeyen görüntüyü yakaladı.

Sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, “Bugün, NASA’nın Güneş Dinamikleri Gözlemevi Güneş’i ‘gülümseyerek’ yakaladı. Ultraviyole ışığında görülen güneş üzerindeki bu koyu lekeler, koronal delikler olarak bilinir ve hızlı güneş rüzgarının uzaya taştığı bölgelerdir.” ifadeleri kullanıldı.

Solar Dynamics Observatory (Güneş Dinamikleri Gözlemevi), 2010 yılından beri Güneş’i gözlemleyen bir NASA misyonudur. Gözlemevi, 11 Şubat 2010 tarihinde uzaya fırlatılan Living With a Star (Bir Yıldız ile Yaşama) programının bir parçasıdır.

Bir Yıldız ile Yaşama programının amacı, Güneş-Dünya sisteminin hayatı ve toplumu doğrudan etkileyen yönlerini etkin bir şekilde ele alarak gerekli bilimsel anlayışı geliştirmektir.

Güneş Dinamikleri Gözlemevi’nin amacı, Güneş atmosferini küçük uzay ve zaman ölçeklerinde ve aynı anda birçok dalga boylarında inceleyerek, Güneş’in yeryüzünde ve Dünya’ya yakın uzayda etkisini anlamaktır.

Güneş Dinamikleri Gözlemevi, Güneş’in manyetik alanının nasıl oluştuğunu ve yapılandığını, bu depolanmış manyetik enerjinin nasıl dönüştürüldüğünü ve güneş rüzgârı şeklinde heliosfere ve jeo-uzaya nasıl salındığını, enerji yüklü parçacıkları ve güneş ışınımı varyasyonlarını araştırmaktadır.

Paylaşın

Bilim İnsanları, Açıklanamayan Bir Madde Yaptı

Beş duyu organımızla algılayabildiğimiz ve uzayda yer kaplayan hacmi ve kütlesi olan canlı veya cansız yapılara madde yada özdek denir. Bilim insanları tamamen yeni, açıklanamayan bir madde yarattıklarını söylediler.

Madde plastik gibi işlenebilirken, elektriği metal gibi iletiyor. Araştırmacılar, keşfin bilim insanlarının bulmayı beklediklerinin tersine olduğunu ve yeni tür buluşlara yol açabileceğini ifade ediyor.

Çalışmanın kıdemli yazarı, Şikago Üniversitesi’nden kimya doçenti John Anderson yaptığı açıklamada, “Prensipte bu, elektriği ileten, şekillendirilmesi kolay ve günlük koşullarda çok dayanıklı olan yepyeni bir madde sınıfının tasarımının önünü açıyor” dedi.

Bilim insanları her türden iletken madde yarattılar ve aralarındaki farklar, değişik koşullarda çalışan çeşitli elektronik cihazlar üretmemizi sağladı.

Fakat tüm bu farklılıklara rağmen iletken maddelerin benzer özellikleri var. Bu maddeler, bilim insanlarının elektriği etkili bir şekilde iletebilmeleri için gerekli olduğunu düşündükleri düz, yoğun biçimde sıkıştırılmış sıralar halinde ilerleyen atomlardan veya moleküllerden oluşuyor.

Ancak yeni çalışmada bilim insanları bu parçaların sıralı değil, dağınık olduğu yeni bir tür madde yarattıklarını söylüyor. Ama yine de elektriği çok iyi iletebiliyor.

Profesör Anderson, “Temel bir çerçeveden bakıldığında, bunun bir metal olamaması gerekir” dedi ve ekledi: Bunu açıklayacak sağlam bir teori yok.

Araştırmacılar maddenin bükülmeye, ezilmeye ve çeşitli biçimlere dönüştürülmeye dayanabildiğini söylüyor. Çeşitli biçimlerde şekillendirilebilmesi ve yine de elektriğin içinden akmasına izin vermeyi sürdürmesinden dolayı yaratıcıları onu “iletken oyun hamuruna” benzetiyor.

Yaratıcıları bu keşfin elektronik cihazların yeni şekillerde yapılmasına olanak sağlayacağını söylüyor. Örneğin, mevcut çip veya cihaz tasarımının metalin doğru formda eritilmesi şartıyla sınırlanması diğer bileşenler için sorunlara neden olabilir. Ama yeni madde oda sıcaklığında işlenebildiği için daha az risk oluşturuyor.

Benzer şekilde maddenin ısı, nem, aşırı asitlik veya alkalinite dayanıklılığı, alışıldık maddelerin tahrip olacağı koşullarda çalışabilecek cihazlar oluşturmak için kullanılabileceği anlamına geliyor.

Bulgu, bugün Nature adlı bilimsel dergide yayımlanan “Intrinsic glassy-metallic transport in an amorphous coordination polymer” (Amorf koordinasyon bileşeninde içsel camsı-metalik taşıma) başlıklı yeni bir makalede açıklandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın