Bahçeli, “Türkiye, Rusya Ve Çin” İttifakı Önerisine Açıklık Getirdi

Türkiye – Rusya – Çin (TRÇ) ittifakı önerisine açıklık getiren MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir. Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. ‘Benim aklım hep Türkiye’dir.'” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türk Akademisi Siyasi Sosyal Stratejik Araştırmalar Vakfı Başkanı ve MHP Ekonomik ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı İsmail Faruk Aksu’ya “TRÇ ittifakı” ile ilgili yaptığı değerlendirmelerin üçüncü kısmı Türkgün gazetesinde yayımlandı.

Bahçeli’nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: Türkiye’nin millî menfaatlerini korumak ve geliştirmek; çevremizde barış, istikrar ve güvenlik odaklı bir ‘huzur kuşağı’ oluşturmak; bütün ülkelerle karşılıklı saygı ve menfaate dayalı uzun vadeli dostane ilişkiler kurmak; mevcut sorunları Türkiye’nin hak ve çıkarları korunarak uluslararası hukuk çerçevesinde adil ve kalıcı çözümlere kavuşturmak dış politikamızın özünü oluşturmaktadır.

Partimiz, uluslararası ilişkilerde diğer devletlerin bağımsızlık, ülke bütünlüğü ve iç işlerine karışmamayı temel ilke olarak benimsemekte, diğer devletlerden de bu ilkeye uygun bir tutum beklemektedir. Tüm ülkelerle dostane ilişkiler kurulup ilerletilmesi, bölgesel iş birliği oluşumlarının teşvik edilmesi, çok taraflı uluslararası kuruluşların etkili bir üyesi olarak anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesi, bölgesel ve küresel düzeyde barış, istikrar, güvenlik ve ortak refaha katkı sunulması, iş birliği odaklı dış politikamızın öncelikleri arasındadır.

Bu ilke ve esaslar temelinde inşa edilen dış politikamız, kudretli, itibarlı, sözü dinlenen, dostluğu aranan ve dostluğuna güvenilen bir ülke olarak 2053’e gelindiğinde Türkiye’nin dünya siyasetine yön veren küresel bir güç olmasını hedeflemektedir.

Mevcut bölgesel ve küresel bloklar içerisinde kırılmaların, yeni ittifak arayışlarının ve güç dengelerine ilişkin mücadelenin sürdüğü günümüzde Türkiye bize göre, oyun kurucu ve oyun bozucu vasfını güçlendirerek egemenlik haklarını koruma kararlılığından taviz vermeden bölgesel güç ve küresel önemli bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin sahip olduğu maddi ve kültürel sermaye unsurları ile çağdaş gelişmelere yönelik ilgi, yetenek ve kazanımları milletimize önemli fırsatlar sunmaktadır.

Avrasya jeopolitiğinin merkezinde bulunmanın sunduğu fırsatları stratejik bir vizyonla değerlendirebilen Türkiye, bölge ülkelerinde barış ve istikrarın sağlanması ve korunması amacıyla siyasi, ekonomik ve kültürel iş birliği projelerini hayata geçirebilecektir.

Türk Devletleri Teşkilatı’nın tesisi hem fikrî, hem siyasi hem de duygusal anlamda yüksek bir heyecan uyandırmıştır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulmasını müteakip Türk devletlerinin ortak çıkarlarının bulunduğu muhtelif alanlarda rehberlik edecek stratejik bir belge olan Türk Dünyası 2040 Vizyonu’nun kabul edilmesi, Türk devletlerine çok önemli iş birliği imkânları sunmaktadır.

Geliştirilecek güçlü ortak ilişkiler, Türk devletlerini ve topluluklarını birbirine yakınlaştırmakla kalmayacak, bölgesel ve küresel barışa da katkı sağlayacaktır. Partimizin dış politika anlayışında özel bir önem taşıyan ‘Türk Kuşağı’ büyük stratejisi; ortak tarih, dil, kültür ve değerler etrafında kenetlenmiş Türk toplulukları ve Türk devletleri arasındaki bağların güçlendirilmesini ve ikili ve çok taraflı diyalog ve ilişkilerin sürdürülebilir bir istikrara kavuşturulmasını esas almaktadır.

‘Türk Kuşağı’, uluslararası sistemin unsurlarını dikkate alan, dünya genelindeki çatışma dinamiklerini söndürecek ve kutuplaşmaları törpüleyecek tarihî, siyasi, ekonomik ve kültürel müktesebata sahiptir. ‘Türk Kuşağı’ olarak tanımladığımız stratejik bölge; beşeriyetin barış ve huzura susadığı, istikrar ve güvenliğe özlem duyduğu bir dönemde, insanlığın ümitle beklediği adil, insani ve vicdani gelişmeleri destekleyen bir cazibe merkezi olarak sivrilecek ve ‘barış adası’ olarak öne çıkacaktır.

Bu çerçevede Türkiye, kendisini merkeze alıp yakın ve uzak çevresinde olan biten ekonomik, sosyal ve siyasi her türlü gelişmede söz sahibi olmak, başkalarının ortaya koyduğu bölgesel ve küresel projelerin uygulayıcısı değil, kendi özgün projelerinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu olmak, kural ve kurumlarını bu vizyon ile belirlemek, bu yönde güçlü bir toplumsal mutabakat oluşturmak durumundadır.

Türkiye; Türk ve İslam ülkeleri ile siyasi ve askeri iş birlikleri yapmak suretiyle Türk ve İslam dünyası için ana eksen ve cazibe merkezi olabilecek, bölgesel ve küresel barış ve istikrara katkı sunabilecektir.

NATO kapsamında bir müttefikimiz olan ABD ile ilişkilerimiz; Avro-Atlantik bölgesi ve hatta dünya barış ve istikrarı açısından kritik önem taşıdığı gerçeğine uygun ve Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda politikalar izlenerek aynı zamanda ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutlarıyla her iki tarafın çıkarlarına hizmet edecek şekilde, eşitlik ve karşılıklılık temelinde yürütülmesi esas olmalıdır.

21’inci yüzyılın stratejik odağı durumundaki Avrasya’nın merkezinde yer alan Türkiye’nin, başta Rusya, Çin ve İran olmak üzere Karadeniz ve Hazar Havzası ülkeleriyle bölgesel barış ve istikrarı güçlendirmeyi, iş birliği imkânlarını geliştirmeyi hedefleyen çok boyutlu ve uzun vadeli politikalar izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Uluslararası ilişkilerin değişen ve karmaşıklaşan yapısı dikkate alındığında, terörizm, yasa dışı göç, iklim değişikliği gibi küresel sorunlara kalıcı ve kapsamlı çözümler üretmek hiçbir ülkenin tek başına başaramayacağı bir sorumluluktur. Partimiz, uluslararası ilişkilere herhangi bir ön yargı ile yaklaşmamakta, gelişmeleri ve sorunları gerçekçi, çok yönlü ve çok boyutlu millî bir strateji çerçevesinde değerlendirmektedir.

Bu çerçevede Türkiye’nin millî güç kaynaklarının topyekûn seferber edilmesiyle akılcı, kararlı ve tutarlı bir dış politika izlenmesi esastır ve Milliyetçi Hareket Partisi, program ve politikalarını bu anlayış doğrultusunda şekillendirmektedir.

Biliyor ve inanıyoruz ki, geride bıraktığımız yüzyılın başında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen millî kurtuluş mücadelesiyle yeniden dirilişe geçen Türkiye, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında daha da yükselerek küresel güç hâline gelecektir. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin sağladığı yönetim istikrarı ile Cumhuriyetimizin yeni yüzyılında da aynı ruh, azim ve heyecanla, millî kaynak ve kabiliyet potansiyelini harekete geçirerek “lider ülke Türkiye” ülküsünü gerçekleştirecek, “Türk ve Türkiye Yüzyılı”nı inşa edecek güçtedir.

Dünya ekonomisinin yoğun olarak Asya-Pasifik bölgesine doğru kaymaya başladığı yıllar yeni bloklaşmaların da hayata geçmeye başladığı dönem olmuştur. Soğuk savaş sonrası dönemle başlayan süreçte G7 ülkelerinin oluşturduğu blok zaman içinde ekonomik açıdan yavaş bir ilerleme katederken, E7 “emerging 7” ülkeleri olarak tabir edilen “gelişmekte olan 7” ülkenin ekonomik güçleri her geçen gün artmıştır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkeler gelecekteki ekonomik gücü oluşturacak olan ülkeler olarak öne çıkmıştır. Dünyanın en güçlü ekonomileri arasına giren ve tamamı G20 üyesi olan E7 ülkelerinin yakın bir gelecekte G7’nin üstüne çıkabilecek bir potansiyele sahip olduğu, o dönem tartışılan en önemli konulardan birisi olmuştur.

Küresel ekonomik ve siyasi gelişmelerin seyrinin mevcut ekonomik ve siyasi düzenin bütünüyle tartışmaya açılmasına yol açtığı bir süreçte gelişmekte olan söz konusu ülkeler ekonomik, aynı zamanda da siyasi iş birliklerine yönelik ittifaklar, iş birlikleri ve bloklar oluşturmaya başlamışlardır. İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden oluşan devletlerin oluşturduğu savunma, güvenlik ve ekonomik kurumların adaletsiz ve kuruluş ilkelerine uygun olmayan tutum ve davranışları bu kurumlara güveni azaltmıştır. Soğuk savaş sonrası ABD’nin tek kutuplu dünya tasarımı, diğer birçok ülke bakımından kabul edilemez olarak değerlendirilmiş, yeni alternatif ittifak arayışları hızlanmıştır. Bu ittifaklar ekonomik gücün de kaydığı Pasifik coğrafyasında yoğunlaşmıştır.

BRICS böylesi bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Pasifik kıyılarındaki ülkelerle birlikte diğer coğrafyalardaki tek kutupluluğa karşı olan ülkelerin oluşturduğu BRICS’e üye ülkeler 2024 yılı itibarıyla 9’a çıkmıştır. 2028 yılı projeksiyonlarına göre dünya hasılası içerisinde G7’nin payı yüzde 30’un altında kalırken, BRICS’in payının yüzde 40’lara çıkacağı tahmin edilmiştir.

Türkiye, dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasında yer alma hedefini bu süreçte yakalayacak ve çok kutuplu dünya düzeni içinde yeni bir kutup başı olarak dünya ekonomi ve siyaset sahnesindeki yerini alacaktır. Türkiye’nin BRICS üyeliğini, lider ülke ve küresel güç olma hedefi doğrultusunda değerlendirmesi, aynı zamanda da çok yönlü ve çok boyutlu ilişkilerden vazgeçmeden hem Doğu’ya hem Batı’ya bakan bir politikanın tezahürü olarak görmesi, Doğu–Batı ikilemi yerine ilişki biçimine odaklanarak milli menfaatler, demokratik değerler, hukuki ve insani ilkeler bağlamında konuya yaklaşması yerinde olacaktır.

Küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde 27’si ve küresel petrol üretiminin yaklaşık %32’sini bir araya getiren bir platform niteliği kazanan BRICS, G7’yi geride bırakmış, yeni katılacak ülkelerle birlikte gelecekte etkisinin çok daha fazla olacağı bir potansiyele sahip hâle gelmiştir. BRICS’in gelişmekte olan ekonomiler ile karşılıklı yarar sağlanabilecek ilişkiler kurmak ve geliştirmek isteği Türkiye açısından da karşılık bulmakta, jeoekonomik ağırlık merkezinin Asya-Pasifik’e kaydığı bu dönemde Türkiye’nin BRICS’e ilgisi ekonomik iş birliği olanağını artırma, yeni uluslararası finansal kuruluşlara entegre olabilme, bir yandan da ekonomik ve siyasi alternatifler yaratma isteğini desteklemektedir.

BRICS’in yapısına bakıldığında Batı çıkarlarına doğrudan bir tehdit teşkil etmemekte; OECD, NATO ya da AB muadili olmamaktadır. Brezilya ve Hindistan gibi üye ülkeler Batı’ya Çin ve Rusya’dan daha yakın bulunmaktadır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya itibarıyla mal ve enerjinin taşıma koridorları üzerinde bulunması, Türkiye’yi Doğu-Batı, güney-kuzey ekseninin merkezi konumuna taşımaktadır. Bu nedenle küresel sistemde çok boyutlu bir diplomasinin daha önemli hâle geldiği bir dönemde Türkiye, her durumda Doğu-Batı arasında yarattığı denge siyasetini devam ettirmek durumunda olacaktır.

1952 yılında NATO’ya giren Türkiye, güçlü bir orduya sahiptir ve soğuk savaş döneminde çok önemli rol üstlenen NATO’nun güney kanadında güçlü bir müttefik olarak üzerine düşeni yapmıştır. 20’nci yüzyılın son çeyreğinde ve 21’nci yüzyılın başlarında dünyadaki köklü ve hızlı değişiklikler Türkiye’yi NATO’nun bir kanat ülkesi konumundan çıkarmış Avrasya, Afrika ve Orta Doğu bölgelerinin kesişme noktasında merkezi bir ülke konumuna getirmiştir.

BRICS, Türkiye için Batı’nın, daha açık deyişle NATO ve AB’nin alternatifi değildir ve Türkiye’nin BRICS ilgisine Batı’dan vazgeçme, Doğu’yla bütünleşme olarak bakmamak gerekir.

Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkiler de benzer nitelik taşımaktadır. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Hindistan, Pakistan ve İran’dan oluşan dokuz üyeli bir bölgesel iş birliği teşkilatıdır. Temel hedefleri arasında, bölgesel barış, güvenlik ve istikrarı sağlamak ve korunması için çoklu iş birliğini geliştirmek, yeni tehditlere karşı ortak hareket etmek, üye ülkelerin ekonomik büyümeleri ve sosyal-kültürel gelişimlerini desteklemek sayılmıştır.

Bu hedefler doğrultusunda ŞİÖ, üyeleri arasındaki iş birliğini pek çok alanı kapsayacak şekilde genişletmiştir. Gelinen noktada ŞİÖ dünyanın en büyük bölgesel organizasyonu olarak 34 milyon km² alanı ve Avrasya kıtasının %60’ını, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unu kapsamaktadır. Ayrıca 3 milyarı aşan nüfusu ile dünya nüfusunun yaklaşık yarısını teşkil etmektedir.

Türkiye, Nisan 2013’de ŞİÖ ile diyalog ortaklığı anlaşması imzalamış ve örgütle hukuki ilişkisinin temellerini atmıştır. Bu anlaşma, 2017’de TBMM’de onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir. Diyalog ortağı Türkiye ile ŞİÖ arasında, başta bölgesel güvenlik, terörle mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suçların önlenmesi ile ekonomik ve kültürel alanlar olmak üzere çeşitli konularda iş birliğinin geliştirilebileceği öngörülmektedir.

Türkiye’nin, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının, Avrasya coğrafyasının yüzde 60’ının ve dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unun bir araya geldiği bir yapı ile iş birliği her açıdan çok değerlidir.

Türkiye bölgesel bir güç olmanın da ötesine geçerek hem Batı hem de Doğu ile diyalog kurabilen nadir bir ülke örneği sergileyerek Asya’daki güvenlik ve politik denklemi etkileyebileceğini göstermektedir. Bu girişimler esasen yeni de değildir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminden itibaren de Türkiye milli hedefler ve menfaatler doğrultusunda Selçuklu kartalı misali hem Doğu’ya hem de Batı’ya bakan bir anlayışla Türkiye merkezli politikalar belirlemiştir. Bu iki örgütle ilişki de Türkiye’nin kökü çeyrek asır öncesine dayanan Asya-Pasifik açılımı sürecinin bir devamıdır.

Günümüzde ABD ve Avrupa devletleri ekonomik olarak görece güç kaybederken mevcut uluslararası düzenin kurumlarını ve kurallarını da çalıştırmamaktadır. BM sistemi de IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar da etkinliğini kaybetmiştir.

Esasen NATO ve AB açısından yapılması gereken değerlendirme, NATO müttefiklerinin Türkiye için tehdit teşkil eden unsurlara, girişimlere ve ittifaklara alenen neden destek verdikleri olmalıdır. Türkiye’nin Batı blokundan uzaklaştığını iddia edenlerin öncelikle hem NATO müttefiklerimizin bu yaklaşımını hem de 1963 yılından beri AB’nin bizi kapısında bekletip, bizden çok daha sonra başvuran ve ekonomik ve siyasi anlamda çok gerimizde olan ülkeleri üyeliğe kabul ettiğini sorgulamaları gerekmektedir.

Çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş arayışlarının arttığı, yeni paylaşım savaşlarının ve güç kaymalarının yaşandığı bir dönemde Türkiye’nin Batı’dan vazgeçmeden Doğu ile yani Asya ile ekonomik, siyasi ve kültürel iş birliğini geliştirmesi Türkiye’nin gelecek hedefleriyle uyumlu olacaktır.

Türkiye’nin dünyanın jeopolitik merkezinde yer aldığı bilinci ile hareket ederek Doğu-Batı ve kuzey-güney dengelerine dikkat eden çok yönlü bir dış politika izlemesi kaçınılmazdır. Doğu’dan da, Batı’dan da, kuzeyden de, güneyden de kopmayız, vazgeçmeyiz. Eksen değişikliği, ideolojik sapma, yanlış yöne gitme gibi söylemlerin bizim nazarımızda önemi yoktur. Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir.

Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. “Benim aklım hep Türkiye’dir.” Türkiye’nin ve Türk milletinin hak ve çıkarlarını, güvenli ve müreffeh geleceğimizi düşünüyor, onu planlıyoruz. Üçüncü bin yılın ilk yüzyılında dünyada yeni bir paylaşım süreci yaşanırken, Türkiye’de çok önemli tarihi, siyasi ve ekonomik bir süreçten geçmektedir.

Küresel hegemonyanın tüm dünyayı rahatsız ettiği, ahlaki değerlerin erozyona uğradığı, iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir dünya düzenine geçişin getirdiği sorunlar ve çok kutuplu düzene doğru yol alış sancılarının yaşandığı şu dönemde, milli varlığa sahip çıkarak, öz güvenle yeni dönemin dinamiklerini iyi anlamanın bir zorunluluk olduğunu düşünüyoruz.

“Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir”

Ekonomik gelişmişlik açısından kuzey ve güneyin ortasında, kültür ve medeniyet akımları açısından da Doğu ile Batı’nın arasında bir köprü görevi gören Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir. Ne yazık ki tüm etnik ve bölgesel çatışmalar, bunlardan kaynaklanan kaos ve kargaşa Türkiye’nin bulunduğu bölgede yaşanmış ve yaşanmaktadır.

Coğrafi olarak Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprü rolü üstlenen Türkiye, önemli doğal ve beşeri kaynaklara sahiptir. Türkiye, ABD ve AB’nin başını çektiği Batı ile Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya’nın başat olduğu Doğu’daki güç odaklarının tam merkezindedir.

Öte yandan Türkiye, dünya coğrafyasında büyük askeri güç olan NATO’nun güney kanadını oluşturan, bütün faaliyetlerinde ve tatbikatlarında etkin rol alan bir devlettir. Türkiye, jeokültürel olarak da İslam dünyası ile Hristiyan Batı ve Hindu-Budist Doğu dünyasının sınır bölgesinde bulunan Müslüman nüfusa sahip ama laik bir devlettir.

Kısacası, jeopolitik ve jeokültürel hatların odağında olan Türkiye, aynı zamanda dünya kültür ve medeniyetlerinin kesişme noktasında yer almaktadır. Bunun bilinciyle çok yönlü ve çok boyutlu bir yaklaşımla politikalarımızı belirliyoruz. Türkiye’nin başka ittifaklara üyeliği, ne AB katılım süreci açısından ne de NATO üyeliği açısından bir zafiyet anlamına gelmemektedir. Türkiye hâlen kendi taahhüt ve sorumluluklarının arkasındadır.

Ancak bir tarafın devamlı taviz verdiği, devamlı geri adım attığı, devamlı mahkûm olduğu bir diyaloğun ne dostlukla, ne müttefiklikle, ne de komşuluk değerleriyle bağı olacaktır.

Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik konumu temkinli, tedbirli ve çok boyutlu bir dış siyaset takibini gerektirmektedir. Bizim TRÇ ittifakı önerimiz de bu doğrultudadır ve gelişmeler karşısında Türkiye için akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek olarak Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil “TRÇ” ittifakının inşa edilmesini öngörmektedir.

Bu durum milli siyasetimize, devlet ve millet yapımıza, gelecek tasavvurumuza uygundur. Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye merkezli yeni bir medeniyet ve yeni bir dünya tesisini kendisine siyasi misyon olarak belirlemiştir. Bu misyonumuzun kökleri, Türk milletinin tarihi ve kültürel gerçeklerine dayanan ve geleceği kucaklayan bir anlayışın tezahürüdür.

Cumhuriyet’in yeni yüzyılında iç ve dış kaynaklı tüm kamburlardan kurtulmak milli gayemizdir. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti yeni yüzyılda çaresizliği reddetmiş, çözümsüzlüğü dışlamış, ümitsizliği elinin tersiyle itmiştir. Milli birlikle yükseliş iradesini her alanda ortaya koyma kararlılığındadır.

Paylaşın

Estetik Güzelliğin Modern Paradigması

Estetik güzellik, uyum, denge ve göze hoş gelen biçimlerin yaratılması olarak tanımlanmaktadır. Doğa veya insan yapımı eserlerde simetri, oran, renk, form ve anlam olarak ortaya çıkmaktadır.

Haber Merkezi / Estetik güzelliğin modern paradigması, bireysellik, çeşitlilik ve özgünlük üzerine kurulu bir anlayışa evrilmektedir. Geleneksel olarak simetri, orantı ve idealize edilmiş formlar güzelliğin temel ölçütleriyken, modern paradigma bu kavramları daha geniş ve kapsayıcı bir çerçeveye taşımaktadır.

Paradigma, bir alanda kabul görmüş düşünce, inanç veya yöntemler bütünüdür. Bilim, sanat veya toplumda olayları anlamlandırma ve problem çözme şeklini belirlemektedir. Örnek: Modernizm.

Günümüzde estetik güzellik:

Bireysellik ve Özgünlük: Sosyal medya ve dijital platformlar, kişisel ifadeyi ön plana çıkararak herkesin kendi estetik anlayışını tanımlamasına olanak tanımaktadır. Güzellik, artık tek tip bir ideale değil, bireyin özgün özelliklerine ve hikayesine bağlı olarak değerlendirilmektedir.

Kültürel Çeşitlilik: Küreselleşme ile birlikte farklı kültürlerin estetik anlayışları bir araya gelirken, Batı merkezli güzellik standartları sorgulanmaktadır. Örneğin, farklı ten renkleri, vücut tipleri ve yüz özellikleri artık daha fazla kabul görmektedir.

Teknoloji ve Yapaylık: Estetik cerrahi, filtreler ve dijital görüntü işleme araçları, güzelliğin yeniden tanımlanmasında rol oynamaktadır. Ancak bu, “doğal” güzellik ile “yapay” güzellik arasında bir gerilim yaratmaktadır.

Sürdürülebilirlik ve Etik: Modern estetik, çevre dostu ve etik üretim süreçlerine de vurgu yapılmaktadır. Kozmetik sektöründe vegan ürünler ve cruelty – free markalar popülerlik kazanmaktadır.

Cinsiyet ve Kimlik Esnekliği: Güzellik kavramı, cinsiyet normlarından bağımsız hale gelerek daha akışkan bir yapı kazanmaktadır. Unisex moda ve makyaj trendleri bunun örnekleridir.

Bu paradigma, güzelliği sadece fiziksel bir olgu olmaktan çıkararak sosyal, kültürel ve psikolojik boyutlarıyla ele almaktadır. Ancak, sosyal medyanın dayattığı yeni standartlar ve mükemmeliyetçilik baskısı, bireyler üzerinde farklı bir tür estetik kaygı yaratabilmektedir.

Paylaşın

Türkiye’de Yaklaşık 970 Bin Çocuk Kayıtlı İşçi Olarak Çalışıyor

Türkiye’de yaklaşık 970 bin çocuk, kayıtlı işçi olarak çalışıyor. Bu verilere MESEM’lerde çalışan 504 bin çocuk da eklendiğinde sayı 1,5 milyona ulaşıyor. Bu sayılar yalnızca kayıtlı işgücünü yansıtıyor, özellikle yaz aylarında çocuk işçi sayısı üç milyona ulaşıyor.

Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der), “Kaybolan Çocukluğu ve Eğitim Hakkını Yeniden Kazanalım” adlı çalıştayın sonuç metnini Toplumsal Araştırmalar, Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV) İstanbul Şubesi’nde bugün kamuoyuyla paylaştı.

BirGün’den Bilge Su Yıldırım’ın aktardığına göre; Sonuç metninde, ülkede günden güne derinleşen ekonomik kriz sebebiyle iki milyona yakın çocuğun okullarını terk ettiği kaydedildi.

Araştırmanın, “Eğitimin daha çok piyasalaştığı, sermaye grupları ve gerici yapıların talebiyle zorunlu eğitim süresi ve karma eğitimin tartışıldığı, çocuk işçiliğinin 12 yaşlara çekildiği ,çalınan sınav soruları, sahte diplomalarla bu ülkenin tüm değerlerini yaratan emekçilerin çocukları için eğitim yoluyla bir gelecek kurma hayali yok edildiği” koşullarda “Nasıl bir eğitim olmalı” sorusuna cevap aramak amacıyla gerçekleştirildiği aktarıldı.

30-31 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirilen çalıştayda özellikle eğitimin piyasalaşması, laiklik ve bilimsellikten uzaklaşması, karma eğitimin fiilen ortadan kaldırılması ve çocuk işçiliğin devlet eliyle teşvik edilerek yaygınlaştırılması gibi sorun alanlarının incelendiği kaydedildi.

Çocuk yoksulluğu ve işçiliğine dikkat çekilen basın metninde şu veriler yer aldı:

UNICEF’in her beş yılda bir yayımladığı Çocuk Refahı Raporu’na göre Türkiye, 36 OECD ülkesi arasında genel değerlendirmede sondan ikinci sırada.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre ailesinin yanında temel ihtiyaçları karşılanamayan ve ailesinden alınma riski bulunan çocuk sayısı 2018 yılında 122 bin 489 iken, son 7 yılda yüzde 40,33’lük artışla, 2025’in ilk altı ayında (Ocak-Haziran) 171 bin 895’e yükseldi.

İSİG Meclisi verilerine göre, Türkiye’de her yıl 60-70 civarında çocuk işçi tarımda, sanayide, inşaatlarda ve sokaklarda çalışırken hayatını kaybediyor.

İSİG uzmanları 2013 yılından beri en az 770 çocuğun çalışırken hayatını kaybettiğini söylüyor.

TÜİK verilerine göre 2024 yılında 15-17 yaş arasında işgücüne katılma oranı yüzde 24,9 olarak gerçekleşti. Buna göre yaklaşık 970 bin çocuk, kayıtlı işçi olarak çalışıyor. Bu verilere MESEM’lerde çalışan 504 bin çocuk da eklendiğinde sayı 1,5 milyona ulaşıyor.

Bu sayılar yalnızca kayıtlı işgücünü yansıtıyor, özellikle yaz aylarında çocuk işçi sayısı üç milyona ulaşıyor.

Çalıştayın incelediği bir diğer başlık olan karma eğitimin fiilen tasfiye edilmesi de ülkede yaşanan örneklerle desteklendi. Özellikle kız çocuklarının günden güne eğitimden koparılmasının çocuk evliliklerine kapı araladığı kaydedilirken ülkedeki çocuk yaşta doğum verileri de paylaşıldı. Bu başlıkta örnek ve veriler şöyle sıralandı:

Ülke genelinde beş ortaokuldan biri, bazı illerde ise iki veya üç okuldan biri karma eğitim vermemektedir.

İmam hatip okulları ve dini eğitim veren kurumlar, karma eğitimin en fazla kaldırıldığı alanlardır. İmam hatip liseleri, genel ortaöğretimin %13’ünü oluşturuyor; yaklaşık 443 bin çocuk karma eğitim hakkından mahrum. Ortaokullarda ise imam hatip oranı %20’ye ulaşmıştır.

Geçtiğimiz aylarda farklı illerde açılan 8 kız ortaokulu örneği, karma eğitimin kaldırılmasının hızlandırıldığını göstermektedir.

Bölgesel olarak bazı illerde imam hatip ortaokulları toplam ortaokulların yarısını veya üçte birini oluşturuyor.

Cinsiyet Eşitliği İzleme Raporu’na göre Türkiye’de 220 bin kız çocuğu örgün eğitimin dışında kalmaktadır. Bölgesel veriler ise kız çocukları için daha vahim bir tablo sergiliyor.

Muş’ta 16 ve 17 yaşındaki her üç kız çocuğundan biri eğitimin dışındadır.

Siirt, Bitlis ve Ağrı’da 17 yaşındaki her üç kız çocuğundan biri örgün eğitim dışındadır

TÜİK 2023 doğum istatistiklerine göre 15-17 yaş grubunda 6.515 doğum, 15 yaşın altında ise 130 doğum gerçekleşmiştir.

Son 24 yılda 18 yaş altı 590.000 çocuk doğum yapmıştır, bunların 21.000’i 15 yaş altındadır.10-19 yaş grubunda doğum yapan çocuk sayısı ise 2 milyonun üzerindedir.

2018’den itibaren çocuk yaşta doğumlara dair veli verileri artık kamuoyuyla paylaşılmamaktadır.

Eğitimden kopuşun ülke genelinde ulaştığı seviye ise ayrı bir tehlike olarak ele alındı. Bu başlıkta paylaşılan veriler ise şöyle ortaya kondu:

Meslek liselerinde 2023’te devamsızlık oranı %46,6. (Yaklaşık 2 çocuktan biri)

İmam hatip liselerinde 2023’te %29,3. (Yaklaşık 3 çocuktan biri)

6 yaşındaki her 10 çocuktan en az 1’i, 17 yaşındaki her 7 çocuktan 1’i eğitim dışında kalmaktadır.

Muş, Ağrı ve Gümüşhane’de 15-17 yaş grubundaki her üç çocuktan biri, Mardin’de her dört çocuktan biri, Batman, Urfa, Niğde ve Çankırı’da ise her beşçocuktan biri örgün eğitim dışındadır.

Geçtiğimiz yıl 300 bin üniversite öğrencisinin okulu terk ettiği görülmektedir

Çocukluk kaybedilirse gelecek kaybedilir

Bu alanlara ilişkin bulguların paylaşıldığı basın toplantısında, “Nasıl bir eğitim?” sorusunun çerçevesini belirleyen 25 öneri sıralandı. Basın metninde yer alan talep ve öneriler şu şekilde:

“1- Çocukluk eğitim hakkıyla birlikte kazanılmıştır. Çocukluk okul ortamındaki sosyalleşme üzerinden de ele alınmalıdır. Zorunlu eğitimde çocuk evliliği, iş hayatına erken atılma gibi konuların gündeme gelmesi zorunlu eğitim ve çocuklar için tehdit oluşturmaktadır. Çocukluğunu kaybeden geleceği de kaybetmekte.

Bütünlüklü yaklaşım ile çocukların eğitimde duygusal, sosyal, kültürler açıdan bütünlüklü birey olarak ele alınımını desteklenmelidir. Anayasanın ikinci maddesinde ‘insan haklarına dayalı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.’ tanımı bütünlüklü bir eğitim hakkı talebimizin temelini oluşturur.

2- Eğitim tüm öznelerinin katılımıyla kamucu, bilimsel, demokratik ve laik bir temelde yeniden yapılandırılmalıdır.

3- Temel bir insan hakkı ve yurttaşlık hakkı olan eğitim herkes için eşit, parasız, nitelikli olmalıdır.

4- Türkiye koşullarına göre Okul öncesi eğitimin en az 2 yıl zorunlu olması gerekmektedir. 2 yaştan itibaren oyun grupları ile başlatılıp temel eğitimle ortak paralelde devam ettirilmeli ve sürekli, ulaşılabilir, tüm çocukları kapsayacak ve tercihlere mahal bırakmayacak şekilde olmalıdır.

5- Kamusal eğitim hakkı için bütçeden yeterli kaynak ayrılmalıdır.

6- Eğitim kamusal haktır, satılamaz. Özel okullar, kurslar, yurtlar; tüm özel öğretim kurumları kamulaştırılmalıdır.

7- Bugüne kadar özel öğretim kurumlarına teşvik, destek vb isimlerle aktarılan tüm kamu kaynakları, kamu arazileri, binaları geri alınmalı, devlet okulları, kamusal eğitim hakkı için kullanılmalıdır.

8- Eğitimden servet edinmeye yönelik tüm girişimler yasaklanmalıdır.

9- Eğitimin tüm kademe ve türlerinde ‘katkı payı’, ‘harç’, ‘bağış’ adı altında para toplanmasına son verilmelidir.

10- Okul sayısı artırılmalı; köy okulları yeniden açılmalı, ihtiyacı olan tüm öğrencilere burs sağlanmalıdır.

11- Tüm okullarda ücretsiz bir öğün beslenme programı hayata geçirilmelidir.

12- Eğitime erişim, devam ve tamamlama süreçlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğini tam olarak sağlayacak önlemlerin alınmalıdır.

13- Ortaöğretim düzeyinde çocuk emeği sömürüsünün mekanları haline getirilen mesleki ve teknik eğitim politikalarına son verilmeli; şirketlerin değil çocukların üstün yararı esas alınmalı, mesleki eğitim merkezleri kapatılmalı (MESEM) çocuk emeği sömürüsüne olanak veren uygulamalar ve çocuk işçiliği tamamen yasaklanmalıdır. MESEM’lerdeki çocukların okula geri dönüşü sağlanmalı, MESEM’ler için kamudan aktarılan kaynaklar çocuklara burs, eğitim desteği olarak verilmelidir.

14- Mesleki ve teknik eğitim politika belgesi, dört yeni okul modeli (sektör içi, sektöre entegre, bölge, ihtisas) uygulamaları çocukları okuldan koparmanın, çocuk yaşta işçileştirmenin adımlarıdır, sonlandırılmalıdır.

15- Karma eğitim ilkesini değiştirmeye yönelik uygulamalara son verilmelidir.

16- 12 yıllık zorunlu eğitimin kaldırılması, esnekleştirilmesi adıyla atılması planlanan adımlar çocukların en temel hakkı olan kamusal eğitim hakkını ellerinden alacaktır. Zorunlu 12 yıllık eğitim kesintisiz biçimde uygulanmalıdır.

17- Okul öncesi eğitim de (12 yıllık zorunlu eğitim süresine ek) zorunlu,parasız olmalı ve yaygın, kapsayıcı bir şekilde uygulanmalıdır.

18- Zorunlu eğitim evresinde açıköğretime geçişe neden olan esnek uygulamalara son verilmelidir.

19- Çocuk, genç, yetişkin tüm toplumun temel öğrenme ihtiyaçlarını karşılamaya dönük sosyal, kültürel ve mesleki kurslar parasız biçimde halk eğitimi merkezlerinde sunulmalıdır.

20- Eğitim kamusal bir haktır ve eğitimci niteliğine sahip eğitim emekçileri eliyle yürütülmelidir. MEB’in okullarda ve eğitim kurumlarında çeşitli faaliyet ve etkinlik yapmak üzere şirketlerle, STK adı altındaki çeşitli yapılarla, dini vakıf ve kurumlarla imzaladığı protokol ve anlaşmalara son verilmelidir.

21- Okullarda, tüm eğitim kurumlarında herhangi bir inancın ayrıcalıklı konum edinmesine yönelik her türlü teşvik, önlem ve düzenlemelere son verilmelidir.

22- Eğitimin niteliği, sürekliliği için esnek, güvencesiz çalıştırılma politikalarına son verilmelidir. Tüm eğitim emekçileri kadrolu istihdam edilmelidir.

23- Kamusal eğitim hakkı beslenme, ulaşım, barınma, kırtasiye haklarından ayrı değerlendirilemez. Beslenme, barınma, ulaşım, kırtasiye, ders materyalleri devlet tarafından ücretsiz karşılanmalıdır.

24- Tüm okullarda öğrencilerin kendilerini gerçekleştirmesine olanak sağlayacak olan kültür, sanat ve spor etkinliklerini teşvik eden ders, mekan, etkinlik seçenekleri oluşturulmalıdır.

25- Ortaöğretimde ve temel eğitimde farklı okul, okul türü uygulamasına son verilmeli tüm öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda desteklendiği eşit, nitelikli, kapsayıcı eğitim hakkı esas alınmalıdır.”

Paylaşın

Sırt Ağrısı Daha Ciddi Sağlık Sorunlarının Habercisi Olabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, kronik sırt ağrısı çeken kişilerin kalp hastalığı, artrit, diyabet ve hatta kanser gibi diğer önemli sağlık sorunlarına yakalanma olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

Sidney Teknoloji Üniversitesi’nden Doçent Doktor Rafael Zambelli Pinto liderliğindeki araştırma, Brezilya Fizik Tedavi Dergisi’nde yayınlandı. Araştırma ekibinde Brezilya ve Avustralya’dan uzmanlar yer alırken, araştırmada 2019 Brezilya Ulusal Sağlık Araştırması’na katılan yaklaşık 90 bin kişiden elde edilen veriler kullanıldı.

Araştırmanın sonuçları, kronik sırt ağrısı olan kişilerin, sırt ağrısı olmayan kişilere kıyasla başka hastalıklara da sahip olma olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Sırt ağrısı çeken kişilerde en sık görülen sağlık sorunları arasında kalp hastalığı, artrit ve depresyon yer alıyordu. Bu kişilerde diyabet, kanser, astım veya diğer akciğer rahatsızlıkları görülme olasılığı da daha yüksekti.

Özellikle, sırt ağrısı çeken kişilerin kalp hastalığına yakalanma olasılığı yüzde 17, artrite yakalanma olasılığı yüzde 15 ve depresyona yakalanma olasılığı yüzde 12 daha yüksekti. Sadece Avustralya’da yaklaşık 4 milyon kişi sırt sorunlarıyla yaşıyor ve bunların neredeyse dörtte üçü 45 yaşın üzerinde ve en az bir başka sağlık sorununa sahipti.

Araştırma ayrıca, hem sırt ağrısı hem de artrit veya depresyon gibi başka bir sağlık sorununun günlük yaşamı çok daha zorlaştırdığını ortaya koydu. Bu kişilerin yürüme, temizlik yapma veya çalışma gibi günlük aktiviteleri yaparken ciddi sorunlar yaşadıklarını söyleme olasılıkları daha yüksekti.

Dr. Zambelli Pinto, sırt ağrısı ile diğer hastalıklar arasındaki bağlantıyı tam olarak anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu, ancak bunların çoğunun ortak risk faktörleri taşıdığını söyledi. Bunlar arasında fiziksel aktivite eksikliği, aşırı kilo, stres ve yetersiz uyku yer alıyor; bunların hepsi hem fiziksel hem de ruhsal sağlığı etkileyebiliyor.

Dr. Zambelli Pinto ayrıca, sırt ağrısı olan hastaları tedavi ederken doktorların sadece ağrıyı yönetmenin ötesine bakmaları gerektiğini söyledi. Sırt ağrısı diğer ciddi sağlık sorunlarıyla da bağlantılı olabileceğinden, hastaların tüm sağlık ihtiyaçlarını karşılayan daha kapsamlı bir bakıma ihtiyaçları vardır.

Araştırma ekibi, sağlık sistemlerinin sırt ağrısı çeken kişilere yardımcı olmak için daha iyi bakım planları ve ekip tabanlı yaklaşımlar geliştirmesi gerektiğine inanıyor. Bu sayede, sadece ağrıyı değil, aynı zamanda hastanın sağlığını ve yaşam kalitesini etkileyebilecek diğer kronik rahatsızlıkları da yönetebilirler.

Paylaşın

Hammurabi Kanunları Modern Hukuk Sistemlerini Nasıl Etkilemiştir?

Hammurabi Kanunları (MÖ 1754 civarı), Babil Kralı Hammurabi tarafından oluşturulan ve tarihin en eski yazılı hukuk kodlarından biri olarak kabul edilen bir yasalar bütünüdür.

Haber Merkezi / Bu kanunlar, modern hukuk sistemlerinin oluşumunda doğrudan bir temel olmasa da, yazılı hukuk, cezai adalet, toplumsal düzen ve hukukta eşitlik gibi kavramlar üzerinde dolaylı ancak önemli etkiler bırakmıştır:

Yazılı Hukuk Geleneğinin Temeli:

Hammurabi Kanunları, yasaların yazılı bir şekilde kodlanmasının en erken örneklerinden biridir. Bu, hukukun şeffaf, erişilebilir ve standart hale getirilmesi fikrini ortaya koymuştur. Modern hukuk sistemlerinde de yazılı kanunlar (örneğin, anayasalar, medeni kanunlar) temel bir ilkedir.

Kanunların taş bir stel üzerine yazılması, hukukun kalıcı ve herkes için bağlayıcı olduğunu göstermiştir. Bu, modern hukukta yazılı anayasalar ve yasal metinlerin önemine ilham vermiştir.

“Göze Göz, Dişe Diş” İlkesi (Lex Talionis):

Hammurabi Kanunları’nda yer alan “göze göz” ilkesi, cezai adalette orantılılık kavramını tanıtmıştır. Bu ilke, cezaların suçla orantılı olması gerektiğini vurgulamış ve modern ceza hukukunda “orantılı ceza” anlayışının temelini oluşturmuştur.

Günümüz ceza hukukunda, cezaların suçun ağırlığına uygun olması gerektiği fikri (örneğin, hapis cezalarının süresi veya para cezalarının miktarı) bu ilkenin evrilmiş bir biçimidir. Ancak modern hukuk, intikam yerine ıslah ve caydırıcılığı daha fazla vurgulamaktadır.

Toplumsal Sınıflara Göre Hukuk Uygulaması:

Hammurabi Kanunları, toplumsal sınıflara (soylular, özgür insanlar, köleler) göre farklı cezalar ve haklar öngörmüştür. Bu, modern hukukta eşitlik ilkesine ters düşse de, o dönemde hukukun toplumsal düzeni koruma işlevi modern hukuk sistemlerinde de devam etmiştir.

Modern hukuk sistemleri, eşitlik ilkesini benimseyerek Hammurabi’nin sınıf temelli yaklaşımını reddetmiştir. Ancak, kanunların toplumsal düzeni sağlama amacı, modern anayasalarda ve medeni kanunlarda hala temel bir ilkedir.

Sözleşmeler ve Ticari Hukuk:

Hammurabi Kanunları, evlilik, borç, ticaret ve mülkiyet gibi konularda ayrıntılı düzenlemeler içermiştir. Örneğin, borç sözleşmeleri, faiz oranları ve mülkiyet devri gibi kurallar, ticari hukukun erken bir biçimini oluşturmuştur.

Modern hukukta sözleşme hukuku (örneğin, Borçlar Kanunu) ve ticari hukuk, Hammurabi Kanunları’nın bu düzenlemelerinden esinlenmiştir. Sözleşmelerin bağlayıcılığı ve ticari işlemlerin düzenlenmesi, günümüz hukuk sistemlerinin temel taşlarındandır.

Adaletin Kamusal Uygulanması:

Hammurabi Kanunları, adaletin kral adına ve kamusal bir otorite tarafından uygulanmasını sağlamıştır. Bu, hukukun bireysel intikamdan ziyade devlet kontrolünde olması gerektiği fikrini güçlendirmiştir.

Günümüzde devletlerin yargı sistemleri (mahkemeler, savcılıklar) aracılığıyla adaleti sağlama anlayışı, bu ilkenin bir uzantısıdır. Özel intikam yerine hukukun üstünlüğü, modern hukuk sistemlerinin temelidir.

Hukukun Toplumsal Normları Yansıtması:

Hammurabi Kanunları, Babil toplumunun değerleri, ahlaki normları ve ekonomik yapısına uygun yapılmıştır. Bu, hukukun toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenmesi gerektiği fikrini ortaya koymuştur.

Modern hukuk sistemleri de toplumların kültürel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Örneğin, insan hakları yasaları veya çevre yasaları, çağdaş toplumların değerlerini yansıtmaktadır.

Sınırlamalar ve Farklılıklar:

Hammurabi Kanunları, sınıfsal ve cinsiyet temelli eşitsizlikler içermektedir (örneğin, kadınlar ve köleler için daha ağır cezalar). Modern hukuk sistemleri, evrensel insan hakları ve eşitlik ilkelerine dayanmaktadır.

Hammurabi Kanunları’nda ölüm cezası ve fiziksel cezalar yaygındır. Modern hukukta ise cezalar genellikle ıslah ve topluma kazandırma odaklıdır.

Hammurabi Kanunları, dini otoriteye dayanmaktadır (Hammurabi, yasaları tanrı Şamaş’tan aldığını iddia etmiştir). Modern hukuk sistemleri ise genellikle laik bir temele dayanmaktadır.

Sonuç olarak; Hammurabi Kanunları, modern hukuk sistemlerini doğrudan oluşturmasa da, yazılı hukuk, orantılı ceza, sözleşme hukuku ve devlet otoritesiyle adaletin sağlanması gibi kavramlarla dolaylı olarak etkilemiştir. Modern hukuk, bu ilkeleri geliştirerek daha eşitlikçi, insan odaklı ve evrensel bir yapıya evrilmiştir.

Paylaşın

Toksik Stres Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Toksik stres, bireyin uzun süreli, yoğun ve kontrol edilemeyen stres faktörlerine maruz kalması sonucu ortaya çıkan, fiziksel ve zihinsel sağlığı olumsuz etkileyen bir durumdur.

Haber Merkezi / Özellikle çocukluk döneminde, kronik ve aşırı stresin biyolojik sistemler üzerinde ciddi zararlar oluşturabileceği belirtilir. Normal stres, hayatta kalmak ve zorluklarla başa çıkmak için gerekliyken, toksik stres, bireyin başa çıkma mekanizmalarını aşar ve kalıcı hasarlara yol açabilir. Bu durum, genellikle destekleyici bir ortamın eksikliğiyle daha da kötüleşir.

Toksik Stresin Nedenleri:

Toksik stres, genellikle uzun süreli ve yoğun olumsuz yaşam olaylarından kaynaklanır. Başlıca nedenler şunlardır:

Çocukluk Dönemi Travmaları: Fiziksel, duygusal veya cinsel istismar, ihmal, aile içi şiddet, ebeveyn kaybı veya ayrılığı.
Kronik Stresörler: Yoksulluk, ayrımcılık, savaş, göçmenlik veya mülteci statüsü gibi sosyoekonomik zorluklar.
Aile İçi Sorunlar: Ebeveynlerin madde bağımlılığı, akıl sağlığı sorunları veya sürekli çatışma ortamı.
Kurumsal veya Çevresel Faktörler: Okulda zorbalık, iş yerinde mobbing, güvensiz yaşam koşulları.
Doğal Afetler veya Krizler: Deprem, sel, savaş gibi travmatik olaylar.
Destek Eksikliği: Stresle başa çıkmak için yeterli duygusal veya sosyal desteğin olmaması, toksik stresin etkilerini artırır.

Toksik Stresin Belirtileri:

Toksik stresin belirtileri, bireyin yaşına, çevresine ve stresin süresine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Yaygın belirtiler:

Fiziksel Belirtiler:

Kronik yorgunluk, baş ağrısı, kas gerginliği.
Uyku bozuklukları (uykusuzluk veya aşırı uyuma).
Bağışıklık sisteminin zayıflaması, sık hastalanma.
Kalp atış hızında artış, yüksek tansiyon.
Sindirim sorunları (örneğin, mide ağrısı, iştah değişiklikleri).

Zihinsel ve Duygusal Belirtiler:

Kaygı, depresyon, panik atak.
Konsantrasyon güçlüğü, hafıza sorunları.
Öfke patlamaları, sinirlilik veya duygusal dengesizlik.
Kendine güvensizlik, düşük özgüven.

Davranışsal Belirtiler:

Sosyal çekilme, yalnızlaşma.
Madde bağımlılığı veya riskli davranışlar.
Çocuklarda regresyon (örneğin, alt ıslatma, bebeksi davranışlar).

Çocuklarda Ek Belirtiler:

Gelişimsel gerilikler (konuşma, motor beceriler).
Öğrenme güçlükleri, okul performansında düşüş.
Aşırı korku veya agresif davranışlar.

Toksik Stresin Teşhisi:

Toksik stresin teşhisi, genellikle bir sağlık uzmanı (psikolog, psikiyatrist veya çocuk doktoru) tarafından yapılır. Teşhis süreci şunları içerir:

Klinik Görüşme: Bireyin yaşam öyküsü, stres faktörleri ve belirtileri detaylı bir şekilde değerlendirilir.
Anket ve Ölçekler: Stres düzeyini ölçmek için standart psikolojik testler (örneğin, ACEs – Olumsuz Çocukluk Deneyimleri anketi) kullanılabilir.
Fiziksel Muayene: Stresin fiziksel etkilerini değerlendirmek için kan basıncı, kalp atış hızı gibi ölçümler yapılabilir.
Biyolojik Belirteçler: Kortizol (stres hormonu) seviyeleri gibi biyolojik göstergeler incelenebilir, ancak bu genellikle araştırma amaçlıdır.
Farklı Tanıların Ayrımı: Toksik stres, anksiyete bozukluğu, depresyon veya travma sonrası stres bozukluğu (PTSD) gibi diğer durumlarla karışabilir. Bu nedenle ayırıcı tanı önemlidir.

Toksik Stresin Tedavisi:

Toksik stresin tedavisi, belirtileri hafifletmeye, bireyin başa çıkma becerilerini güçlendirmeye ve stres kaynaklarını azaltmaya odaklanır. Tedavi yöntemleri şunlardır:

Psikolojik Müdahaleler:

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Olumsuz düşünce kalıplarını değiştirmek ve stresle başa çıkma becerilerini geliştirmek için kullanılır.
Travma Odaklı Terapi: Özellikle çocuklarda, travmatik deneyimlerin etkilerini azaltmak için uygulanır.
Aile Terapisi: Aile dinamiklerini iyileştirmek ve destekleyici bir ortam yaratmak için kullanılır.
Mindfulness ve Rahatlama Teknikleri: Meditasyon, nefes egzersizleri ve yoga, stres hormonlarını azaltmaya yardımcı olabilir.

Sosyal ve Çevresel Destek:

Destekleyici Ortamlar: Güvenli bir ev, okul veya topluluk ortamı oluşturmak, toksik stresin etkilerini azaltır.
Sosyal Destek Ağları: Aile, arkadaşlar veya topluluk desteği, bireyin dayanıklılığını artırır.
Eğitim ve Kaynaklar: Yoksulluk veya işsizlik gibi stres kaynaklarını azaltmak için sosyal hizmetler ve ekonomik destek sağlanabilir.

Tıbbi Müdahaleler:

İlaç Tedavisi: Anksiyete veya depresyon gibi eşlik eden durumlar için antidepresanlar veya anksiyolitikler reçete edilebilir. Ancak bu, genellikle son çaredir.
Fiziksel Sağlığın Desteklenmesi: Beslenme, egzersiz ve uyku düzeninin iyileştirilmesi, toksik stresin fiziksel etkilerini azaltır.

Çocuklara Özel Müdahaleler:

Oyun Terapisi: Çocukların duygularını ifade etmelerine yardımcı olur.
Okul Temelli Programlar: Öğretmenler ve danışmanlar aracılığıyla çocukların stresle başa çıkma becerileri geliştirilir.
Ebeveyn Eğitimi: Ebeveynlere, çocuklarının stresle başa çıkmasına yardımcı olacak beceriler öğretilir.

Önleyici Yaklaşımlar:

Erken Müdahale: Çocukluk döneminde toksik strese yol açabilecek risk faktörlerinin (ihmal, istismar) erken tespiti ve önlenmesi.
Toplum Programları: Toplum temelli destek programları, stresin uzun vadeli etkilerini azaltabilir.

Toksik stres, özellikle çocuklukta, beyin gelişimini, bağışıklık sistemini ve genel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Yetişkinlikte kalp hastalığı, diyabet, depresyon ve bağımlılık gibi sorunlara yol açabilir. Bu nedenle erken teşhis ve tedavi, bireyin yaşam kalitesini artırmak için kritik öneme sahiptir.

Paylaşın

Özgür Özel: Ülkeyi Bir Daha Kurtaracağız

CHP Lideri Özgür Özel, baskılara karşı mücadele vurgusu yaparak, ülkeyi kuranların zor şartlarda mücadele ettiğini hatırlattı ve “Gerekirse ölümü göze alacağız, bu ülkeyi bir daha kurtaracağız” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara’da katıldığı ‘Dil Devrimi 93. Yıl Kutlamaları Ödül Töreni’nde gündeme dair sert açıklamalarda bulundu.

Özel, “Hattı zatında saldırdıkları ne Ekrem İmamoğlu, ne Mansur Yavaş’tır. İstanbul’un iradesine saldırıyorlar, Ankara’nın iradesine saldırıyorlar. Türkiye’yi gelecekte yönetecek partiye, geleceğin iktidar partisine darbe yapmaya çalışıyorlar” ifadelerini kullandı.

İktidarın tüm kurumları, özellikle de yargıyı, muhalefeti sindirmek için araçsallaştırdığını belirten Özgür Özel, bu baskıların, iktidarın ömrünün kalmadığını gösterdiğini söyledi.

Konuşmasında bu baskılara karşı mücadele vurgusu yapan Özel, ülkeyi kuranların zor şartlarda mücadele ettiğini hatırlattı ve “Gerekirse ölümü göze alacağız, bu ülkeyi bir daha kurtaracağız” dedi.

Özel, partililere ve destekçilerine moral vererek, muhalefetin ahlaki ve psikolojik üstünlüğe sahip olduğunu belirtti: “Bu salonda, meydanlarda… her yerde ahlaki üstünlük bizdedir, psikolojik üstünlük bizdedir, çoğunluk enerjisi bizdedir. Biz haklılığın verdiği güçle ve birlikte olmanın bize vereceği kuvvetle hep birlikte başaracağız.”

Konuşmasında umut ve değişim vurgusu yapan Özel, ekonomik zorluklara ve yaşanan sıkıntılara rağmen karamsarlığa düşülmemesi gerektiğini söyledi.

Özel, “Bu zorlukların sonuna gelindiğinin ve iktidar değişimiyle birlikte hep birlikte… rahat nefeslerin alınacağı günlere adım adım yaklaşıyoruz. Kimse sakın umutsuzluğa kapılmasın” dedi. Özel, “Ahlaki üstünlük bizdedir, psikolojik üstünlük bizdedir, çoğunluk enerjisi bizdedir” diyerek, bu güçle hep birlikte başaracaklarını kaydetti.

Paylaşın

Filistin Kurtuluş Örgütü: Dünü Bugünü

1964 yılında kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı ile bağımsız bir devlet kurma mücadelesini temsil etmektedir.

Haber Merkezi / El Fetih, Halk Cephesi (FHKC) gibi çeşitli Filistinli grupları bünyesinde barındıran FKÖ, Filistinlilerin siyasi ve askeri temsilcisi olarak tanınmıştır ve 1974’te Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Filistin halkının resmi temsilcisi olarak kabul edilmiştir.

FKÖ, Filistinlilerin İsrail işgaline karşı mücadelesini koordine etmek ve Filistin devletini kurmak amacıyla kurulmuştur. Başlangıçta silahlı mücadeleyi ön plana alan FKÖ, 1990’lardan itibaren diplomatik çabalara ağırlık vermiştir.

100’den fazla ülkede Filistin’in temsilcisi olarak tanınan FKÖ, BM’de gözlemci statüsüne sahiptir. FKÖ, 2015 yılında da Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) üye olmuştur.

1993’te İsrail ile imzalanan Oslo Anlaşmaları, FKÖ’nün İsrail’i tanımasını ve iki devletli çözüm için müzakerelere başlamasını sağlamıştır. Bu anlaşmalar, Filistin Yönetimi’nin (FÖY) kurulmasına yol açmıştır.

FKÖ, Filistin davasının uluslararası alanda savunulmasında hala önemli bir rol oynasa da, iç bölünmeler ve İsrail ile süren müzakerelerdeki tıkanıklıklar nedeniyle etkisi tartışma konusudur. Örgüt, iki devletli çözüm ve diplomatik çabaları desteklemeye devam etmektedir.

Yaser Arafat, 1969’dan 2004’teki ölümüne kadar FKÖ’nün lideriydi. Şu an ise Mahmud Abbas, FKÖ Yürütme Komitesi’nin başkanıdır.

Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Dikkat Çeken Eylemleri:

FKÖ, kuruluşundan itibaren Filistin davasını hem silahlı mücadele hem de diplomatik yollarla ilerletmek için çeşitli eylemler gerçekleştirmiştir. FKÖ’nün dikkat çeken eylemleri, tarihsel olarak farklı dönemlerde farklı stratejilere dayanmıştır.

Silahlı Mücadele Dönemi (1960’lar-1970’ler):

FKÖ, özellikle 1960’lar ve 1970’lerde İsrail’e karşı silahlı mücadele yürütmüştür. Bu dönemde dikkat çeken eylemler:

1965 El Fetih Saldırıları: FKÖ’nün ana bileşeni El Fetih, 1965’te İsrail’e karşı ilk gerilla saldırılarını başlatmıştır. Bu, FKÖ’nün silahlı mücadele döneminin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

Kara Eylül (1970): Ürdün’deki Filistin mülteci kamplarından Ürdün hükümetine karşı eylemler düzenleyen FKÖ, Ürdün ordusuyla çatışmıştır. Bu olay, FKÖ’nün Ürdün’den Lübnan’a sürülmesine yol açmıştır.

Münih Olimpiyatları Saldırısı (1972): FKÖ’nün bir kolu olan Kara Eylül örgütü, 1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli sporcuları rehin almıştır. Operasyon, 11 İsrailli sporcunun ölümüyle sonuçlanmış ve uluslararası alanda büyük yankı uyandırmıştır. FKÖ, bu eylemi resmî olarak üstlenmese de, olay örgüte bağlanmış ve büyük tartışma yaratmıştır.

Lübnan İç Savaşı (1975-1982): FKÖ, Lübnan’da üslendiği dönemde Lübnan İç Savaşı’na karışmış ve İsrail’e karşı sınır ötesi saldırılar düzenlemiştir. 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgaliyle FKÖ, Beyrut’tan Tunus’a çekilmek zorunda kalmıştır.

Diplomatik Eylemler (1980’ler-1990’lar):

FKÖ, 1980’lerden itibaren silahlı mücadeleden diplomasiye yönelmiş ve uluslararası alanda meşruiyet kazanmaya odaklanmıştır:

1988 Bağımsızlık İlanı: Yaser Arafat liderliğinde FKÖ, 15 Kasım 1988’de Filistin Devleti’ni ilan etmiştir. Bu, Filistin davasının uluslararası alanda tanınmasında önemli bir adım olmuş ve 100’den fazla ülke tarafından desteklenmiştir.

Oslo Anlaşmaları (1993): FKÖ, İsrail ile gizli görüşmeler sonucunda Oslo Anlaşmaları’nı imzalamıştır. Bu anlaşma, FKÖ’nün İsrail’i tanımasını ve iki devletli çözüm için müzakerelere başlamasını sağlamıştır. Filistin Yönetimi’nin kurulması, bu dönemin en önemli sonucu olmuştur.

BM’de Gözlemci Statüsü (1974 ve 2012): FKÖ, 1974’te Birleşmiş Milletler’de Filistin halkının temsilcisi olarak tanınmıştır. 2012’de ise Filistin, BM’de “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü kazanmıştır. Bu, FKÖ’nün diplomatik başarısı olarak görülmüştür.

İkinci İntifada ve Sonrası (2000’ler):

İkinci İntifada (2000-2005): FKÖ’nün ana bileşeni El Fetih, İkinci İntifada’da aktif rol oynamıştır. Bu dönemde hem silahlı eylemler hem de sivil direniş dikkat çekmiştir. Ancak FKÖ, Hamas’ın yükselişiyle etkisini kısmen kaybetmiştir.

Uluslararası Diplomasi: FKÖ, 2000’lerde ve sonrasında Filistin davasını BM, Avrupa Birliği ve diğer uluslararası platformlarda savunmaya devam etmiştir. Özellikle İsrail yerleşim politikalarına karşı uluslararası mahkemelerde (örneğin, Uluslararası Ceza Mahkemesi) girişimlerde bulunmuştur.

Paylaşın

Bağımsızlık Hareketlerinde “Din”

Dinin bağımsızlık hareketlerindeki rolü, tarihsel ve kültürel bağlama bağlı olarak değişmektedir. Genellikle birleştirici, mobilize edici ve meşrulaştırıcı bir unsur olsa da, dini farklılıklar bazen çatışmalara ve bölünmelere yol açmıştır.

Kurtuluş Aladağ / Din, bağımsızlık mücadelelerinde sadece manevi bir güç değil, aynı zamanda pratik bir örgütlenme aracı olarak da işlev görmüştür.

Bağımsızlık hareketlerinde din, tarih boyunca hem birleştirici hem de mobilize edici bir güç olarak önemli roller oynamıştır. Din, toplulukların kimliklerini güçlendirmiş, ortak değerler etrafında bir araya gelmelerini sağlamış ve sömürgecilik veya baskıcı rejimlere karşı direnişi meşrulaştırmada etkili olmuştur.

Ancak, dinin rolü bağlama göre değişiklik göstermiştir; bazı durumlarda birleştirici bir ideoloji olurken, bazılarında ayrıştırıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıştır.

Din, bağımsızlık hareketlerinde genellikle ortak bir kültürel ve manevi kimlik oluşturarak insanları bir araya getirmiştir. Örneğin:

Hindistan Bağımsızlık Hareketi: Mahatma Gandhi, Hinduizmin “Ahimsa” (şiddetsizlik) ilkesini kullanarak kitleleri mobilize etmiştir. Aynı zamanda, Müslüman liderler gibi farklı dini gruplar da İngiliz sömürgeciliğine karşı birleşmiştir, ancak din bazen Hindu-Müslüman gerilimlerini de körüklemiştir.

İrlanda Bağımsızlık Hareketi: Katoliklik, İrlandalıların İngiliz Protestan yönetimine karşı kimliklerini korumasında merkezi bir rol oynamıştır. Kilise, halkı birleştiren bir kurum olarak hareket etmiştir.

Din, sömürgeci güçlerin kültürel dayatmalarına karşı yerel kimliklerin korunmasında sembolik bir direniş aracı olmuştur.

Din, bağımsızlık mücadelelerine ahlaki ve manevi bir meşruiyet kazandırmıştır. Dini liderler ve söylemler, halkı harekete geçirmek için kullanılmıştır:

Cezayir Bağımsızlık Savaşı: İslam, Fransız sömürgeciliğine karşı direnişin temel dayanaklarından biri olmuştur. Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN), İslami değerleri kullanarak halkı birleştirmiş ve mücadelelerini dini bir cihad çerçevesinde meşrulaştırmıştır.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı: Püriten ve diğer Hıristiyan mezhepleri, özgürlük ve adalet kavramlarını dini söylemlerle destekleyerek bağımsızlık fikrini güçlendirmiştir.

Dini kurumlar ve liderler, bağımsızlık hareketlerinde lojistik ve örgütsel destek sağlamışlardır:

Polonya’da Katolik Kilisesi: 19. ve 20. yüzyılda Polonya’nın Rus ve Prusya işgallerine karşı direnişinde Katolik Kilisesi, direnişçilerin buluşma noktası olmuştur.

Tibet’te Budizm: Dalai Lama gibi dini liderler, Çin’e karşı bağımsızlık mücadelesinde sembolik ve manevi bir liderlik sağlamıştır.

Camiler, kiliseler ve tapınaklar genellikle gizli toplantı yerleri olarak kullanılmıştır.

Din, bazı durumlarda bağımsızlık hareketlerini böldü veya karmaşık hale getirmiştir:

Hindistan  -Pakistan Ayrılığı: Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında Hindu ve Müslüman topluluklar arasındaki dini farklılıklar, nihayetinde bölünmeye ve Pakistan’ın kurulmasına yol açmıştır.

Nijerya’da Biafra Savaşı: Dini farklılıklar (Hıristiyan Igbo’lar ve Müslüman Hausa-Fulani’ler) etnik ve bölgesel çatışmaları derinleştirmiştir.

Sömürgeci Güçlere Karşı Direniş:

Din, sömürgecilerin kültürel hegemonyasına karşı bir direniş sembolü olarak kullanılmıştır:

Afrika’da Yerli Dinler: Sömürgecilik döneminde Hristiyan misyoner faaliyetlerine karşı yerel dinler, kültürel kimliğin korunmasında önemli bir rol oynamıştır. Örneğin, Kenya’daki Mau Mau İsyanı’nda geleneksel dini ritüeller direnişin bir parçasıydı.

Latin Amerika’da Katoliklik: İspanyol sömürgeciliğine karşı bağımsızlık hareketlerinde, Katoliklik hem birleştirici hem de yerel halkın haklarını savunan bir araç olarak kullanılmıştır (örneğin, Meksika’da Miguel Hidalgo’nun liderliği).

20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılda din, bazı bölgelerde bağımsızlık hareketlerinde hala etkili olmaktadır. Örneğin, İslam, Filistin’in İsrail’e karşı mücadelesinde halkın kimlik bilincinde önemli bir rol oynamaktadır.

Paylaşın

Sadece Beslenme Değişiklikleriyle Kilo Verilebilir Mi?

Kilo verme söz konusu olduğunda, diyet ve egzersizin birleşimi genellikle başarının anahtarı olarak öne sürülmektedir. Ancak birçok kişi, “Sadece beslenme alışkanlıkları değiştirilerek kilo verilebilir mi?” diye merak etmektedir.

Haber Merkezi / Sorunun cevabı “evet”, sadece beslenme alışkanlıkları değiştirilerek kilo verilebilir, ancak bu yöntem her zaman sürdürülebilir değildir.

Kilo vermede en önemli prensip kalori açığıdır; yani vücudun gün içinde yaktığı miktardan daha azını tüketmektir. Bu gerçekleştiğinde, vücut yağ depolarını kullanmak zorunda kalır. Her kişinin ihtiyaç duyduğu kalori miktarı cinsiyete, yaşa, boya, kiloya ve hatta genetiğe bağlıdır.

Beslenme düzeninde yapılan değişiklikler, bu açığı oluşturmanın en etkili yollarından biridir. Örneğin:

Porsiyon kontrolü: Daha küçük porsiyonlar tüketmek kalori alımını azaltır.
Dengeli beslenme: Sebze, tam tahıl, yağsız protein ve sağlıklı yağlar gibi besin değeri yüksek, düşük kalorili yiyeceklere odaklanmak tokluk sağlar ve aşırı yemeyi önler.
Şeker ve işlenmiş gıdaları azaltmak: Yüksek kalorili, düşük besin değerli gıdaları sınırlamak kalori alımını düşürür.
Yeme sıklığı ve zamanlaması: Düzenli öğünler veya aralıklı oruç gibi yöntemler, bazı kişilerde kalori kontrolünü kolaylaştırabilir.

Ancak, kilo verme süreci sadece beslenmeyle sınırlı kalmaz; kişinin metabolizması, hormonal durumu, yaşam tarzı ve genetik faktörler de rol oynamaktadır.

Egzersiz olmadan kilo vermek mümkün olsa da, fiziksel aktivite kas kütlesini korumaya ve metabolizmayı hızlandırmaya yardımcı olabilir. Ayrıca, sürdürülebilir bir beslenme planı uzun vadeli başarı için kritik önemdedir; aşırı kısıtlayıcı diyetler genellikle terk edilir ve kilo geri alınabilir.

Kısaca, beslenme değişiklikleri kilo vermede çok etkilidir, ancak kişiye uygun, dengeli ve sürdürülebilir bir plan önemlidir. Sağlık durumu veya özel ihtiyaçlar için bir diyetisyene danışmak faydalı olabilir.

Paylaşın