Türkiye, Kişi Başı Servette 46. Sırada

Türkiye’deki hane halkı serveti, enflasyon karşısında reel olarak yüzde 8 geriledi. Bu reel kayıp nedeniyle Türkiye, kişi başı servet sıralamasında 2023 yılındaki yerini koruyarak 46. sırada kaldı.

Sigorta devi Allianz, 60’a yakın ülkenin hane halkı varlık ve borçlarını inceleyen 16. Küresel Varlık Raporu’nu yayımladı. Rapor, 2024 yılında küresel çapta finansal varlıkların büyümede yeni bir rekora imza attığını ortaya koydu. Küresel finansal varlıklar, bir önceki yılın yüzde 8’lik artışını aşarak yüzde 8.7 oranında büyüdü.

Raporda, küresel büyümenin asıl lokomotifinin ABD olduğu vurgulandı; finansal varlık artışının yarısı ABD’de gerçekleşirken, Çin’in payı yüzde 20’de, Batı Avrupa’nın payı ise yüzde 12’de kaldı. Allianz Başekonomisti Ludovic Subran, “ABD’deki varlık büyümesi tek kelimeyle inanılmaz” ifadesini kullandı.

T24’ün haberine göre Türkiye, hane halklarının brüt finansal varlıklarındaki yüzde 45.8’lik nominal artışla dünyada Arjantin’den sonra en hızlı büyüyen ikinci ülke oldu. Ancak bu güçlü nominal artış, ülkedeki yüksek enflasyon nedeniyle tersine döndü. Türkiye’deki hane halkı serveti, enflasyon karşısında reel olarak yüzde 8 geriledi. Bu reel kayıp nedeniyle Türkiye, kişi başı servet sıralamasında 2023 yılındaki yerini koruyarak 46. sırada kaldı.

Türk hane halklarının toplam varlıkları 2024’te yüzde 34 artarak 112 milyar Avro’ya ulaştı. Varlık artışına en büyük katkıyı, yüzde 75.5’lik yükselişle menkul kıymetler sağladı. Portföyün yüzde 58’ini oluşturan banka mevduatları ise yalnızca yüzde 31 büyüyerek menkul kıymetlerin ve sigorta/emeklilik tasarruflarının (yüzde 67.2 artış) gerisinde kaldı.

Paylaşın

Trumpizm’in Çelişkileri

Trumpizm, ABD Başkanı Donald Trump’ın siyasi hareketi olarak tanımlanan ideoloji, sağ popülizm, milliyetçilik, anti-küreselleşme ve “Amerika Önce” (America First) söylemini temel almaktadır.

Haber Merkezi / Ancak, bu hareketin çekirdeğinde derin çelişkiler yatmaktadır: Tutarlı bir ideolojik çerçeveden yoksunluğu, vaatleriyle eylemleri arasındaki uçurumlar ve koalisyon içindeki çatışmalar.

Trumpizm’i “eklektik, doğaçlama ve sıklıkla çelişkili” olarak nitelendiren analizler (örneğin, Politico’nun Trump’ın 23 ana konuda 141 kez pozisyon değiştirdiğini belirten raporu), bu çelişkileri hem bireysel hem de yapısal düzeyde ele almaktadır.

Trumpizm’in başlıca çelişkileri dört ana başlık altında incelenebilir:

Ekonomik Politikalar: Serbest Piyasa mı, Devlet Müdahalesi mi?

Trumpizm, geleneksel muhafazakar/libertaryen köklerden (vergi indirimleri, deregülasyon) beslenirken, aynı zamanda ekonomik milliyetçiliği (gümrük vergileri, ticaret savaşları) savunmaktadır. Bu, neoliberalizmle çatışan bir hibrit bir ekonomi politik yaratmaktadır:

Elon Musk gibi figürler Trumpizm’i “bireysel büyüklük ve sınırsız kapitalizm” olarak görürken, Peter Navarro gibi ekonomik milliyetçiler, büyük şirketleri ulusal vizyona uymadıkları için eleştirirler.

Örneğin 2025’te Stephen Miran’ın dolar devalüasyonu planı, ABD’yi “küresel enayi” olmaktan kurtarmayı hedeflerken, Scott Bessent’in “özel sektör en iyisidir” yaklaşımıyla çelişmektedir. Bu, endüstriyel yeniden yapılanmayı (yerli üretim) teşvik ederken, küresel entegrasyonun çelişkilerini derinleştirmektedir.

Yabancı Politika: İzolasyonizm mi, Müdahalecilik mi?

“Amerika Önce” sloganı izolasyonist bir duruşu ima ederken, Trumpizm askeri güç ve ekonomik baskıyı (tarifeler, yaptırımlar) agresif kullanmaktadır:

Anti-küreselleşme söylemi, NATO eleştirileriyle birleşirken, Gazze veya Ukrayna gibi krizlerde “anlaşma odaklı” müdahaleler (örneğin, “Riviera planı”) devreye girmektedir. Bu, hem milliyetçi tabanı hem de uluslararası elitleri tatmin etme çabasıdır, ancak tutarsız sonuçlar doğurmaktadır.

Sosyal ve Kültürel Konular: Halkçı mı, Elitist mi?

Popülist bir hareket olarak Trumpizm, “halkın sesi” olmayı iddia ederken, milyarder destekçileri (Musk ve Thiel gibi) ve dışlayıcı kimlik politikalarıyla elitist kalmaktadır:

Trumpizm, işçi sınıfının öfkesini (eşitsizlik ve göç gibi) kanalize ederken, RFK Jr. gibi “çevreci hippi” figürlerle koalisyon kurmaktadır – ancak bu, ırkçı öfke ve çokkültürlülük karşıtlığıyla çelişmektedir. Trumpizm, tarihsel olarak Jacksoncı popülizmin “belirsiz ve çelişkili” vaatlerini taşımaktadır.

Örneğin, 2025 yılında DOGE (Department of Government Efficiency) girişimi, idari devleti yok etmeyi vaat ederken, Curtis Yarvin gibi gerici ideologların monarşik vizyonuyla birleşir – bu, “halk isyanı” kisvesi altında elit hakimiyetini güçlendirmektedir.

Retorik ve Gerçeklik: Tutarlılık mı, Şekil Değiştirme mi?

Trump’ın kişisel stili, Trumpizm’in en belirgin çelişkisidir: Yalanlarla, gerçeğin çarpıtılması.

Bu çelişkiler, Trumpizm’i “tanımsız bir fenomen” yapmaktadır: Faşizm mi, libertarianizm mi, yoksa neoliberalizmin “sapkın uzantısı” mı?

Eleştirmenler, bunları demokrasiyi aşındıran bir “psikotik olgu” olarak görürken, Trump’ın destekçileri daha çok pratik sonuçları (iş yaratma, ulusal güç) öncelemektedir.

Trumpizm’in geleceği, bu iç gerilimlerin nasıl çözüleceğine bağlı – ancak tarih, popülizmin çelişkilerinin genellikle kaosla sonuçlandığını göstermektedir.

Paylaşın

Esad’ın Devrilmesinden Bu Yana 509 Bin Suriyeli Geri Döndü

Ülkesine dönen Suriyelilerin sayısına ilişkin açıklama yapan İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, “8 Aralık 2024 tarihi sonrasında toplam 509 bin 387 Suriyeli kardeşimiz ülkelerine geri dönüş yaptı” dedi.

Suriyeli silahlı muhalifler, 13 yıllık iç savaşın ardından Şam’a girerek geçen sene 8 Aralık’ta Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı devirmişti.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, sosyal medya hesabından ülkesine dönen Suriyelilerin sayısını paylaştı. Yerlikaya, paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Suriye’nin Özgürleşmesinden sonra 509 Bin 387 Suriyeli Kardeşimiz Ülkelerine Dönüş yaptı. Türkiye dün olduğu gibi gönüllü geri dönüş sürecinde de Suriyeli kardeşlerimizin yanında. 8 Aralık 2024 sonrasında Suriye’de meydana gelen gelişmelerin ardından gönüllü geri dönüşler hız kazandı.

8 Aralık 2024 tarihi sonrasında toplam 509 bin 387 Suriyeli kardeşimiz ülkelerine geri dönüş yaptı. 2016 yılından bu yana gönüllü geri dönüş yapan Suriyelilerin sayısı 1 milyon 249 bin 390 kişiye ulaştı.

Ülkemiz göç yönetimini, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde yürütmekte; tarihsel tecrübesi, insani yaklaşımı ve rasyonel bakış açısıyla dünyaya örnek bir model ortaya koymaktadır. Ülkesine gönüllü, güvenli, onurlu ve düzenli bir şekilde dönmek isteyen Suriyelilerin işlemlerini gerçekleştirdikleri en önemli merkezlerden birisi, Adana Sarıçam’daki Gönüllü Geri Dönüş Koordinasyon Merkezi.

Gönüllü geri dönüş yapan Suriyeliler hüzün ve sevinci bir arada yaşıyor. Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü geri dönüş işlemlerini Göç İdaresi Başkanlığımız koordinasyonunda büyük bir hassasiyetle yürütmeye devam ediyoruz.”

Paylaşın

İran, Mossad Adına Casusluk Yaptığı Gerekçesiyle Bir Kişiyi İdam Etti

İran, İsrail’in istihbarat teşkilatı Mossad adına casusluk yapmakla suçladığı bir kişiyi idam etti. İran’da bu yıl şimdiye kadar binden fazla idam cezasının infaz edildiği belirtiliyor.

İran, İsrail’e casusluk yapmakla suçladığı bir kişiyi idam ettiğini açıkladı. İran yargısına bağlı Mizan internet sitesinde yayımlanan açıklamada, İsrail’in dış istihbarat servisi Mossad’a çalışmakla suçlanan Behmen Çubi Asl adlı kişinin bu sabah asılarak idam edildiği bildirildi.

“Siyonist rejimin İran’daki önde gelen ajanlarından biri” olarak nitelendirilen kişinin bir telekomünikasyon şirketinde çalıştığı ve “İran’ın kritik ve egemen veri tabanlarına ayrıcalıklı erişim imkânının bulunduğu” belirtildi. Açıklamada, söz konusu kişinin ne zaman tutuklandığına dair bir bilgi ise yer almadı.

Haziran ayında İsrail’in İran’daki hedeflere hava saldırıları düzenlemesiyle başlayan ve İran’ın da İsrail topraklarına yönelik misilleme saldırıları düzenlediği 12 günlük bir savaşyaşanmıştı. İran rejimi, savaşın ardından İsrail ile iş birliği yapmakla suçlanan kişilere karşı yargı süreçlerinin hızlandırılacağını açıklamıştı.

İran yargısından 9 Ağustos’ta yapılan açıklamada, İsrail ile bağlantılı oldukları şüphesiyle 20 kişinin tutuklandığı bildirilmişti.

Uluslararası Af Örgütü verilerine göre İran’da bu yıl gerçekleştirilen infaz sayısı, son 15 yılın en üst seviyesine çıktı. Bu yıl şimdiye kadar binden fazla idam cezasının infaz edildiği belirtiliyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Tuncer Bakırhan: Meclis Artık Barış Yasalarını Gündemine Almalı

Meclis’teki komisyonun yeterince toplumun dinamiklerini dinlediğini, artık yeni bir sayfa açmanın zorunluluk olduğunu ifade eden DEM Parti Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan, “Meclis artık barış yasalarını gündemine almalı” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları kapsamında Diyarbakır’da bölge baroları ve sivil toplum kurumlarının temsilcileri ile bir araya geldi. Toplantının açılış konuşmasını yapan Bakırhan, şunları söyledi:

“Değerli arkadaşlar, barışın inşası konuşulacaksa tabi ki öncelikle konuşulacak kentlerden birisi Amed’dir. Bu başlıkla düzenlenen toplantının yapılması önemlidir. Amed’de başta baro yöneticileri olmak üzere buradaki kurum ve STK temsilcileriyle bir arada olmak önemlidir. Bu süreci beraber öreceğiz. Tartışacağız, konuşacağız, yol açacağız.

Yol üzerindeki engelleri kaldırmak için aynı sorumluluk ve kararlılıkla birlikte hareket edeceğiz. Çünkü barış dediğimiz şey toplumun tamamını ilgilendiriyor. İnşa edilirken de toplumun bütün dinamiklerini aktif bir şekilde bu sürece katmak gibi bir sorumluluğumuz var. Umutluyum. Kendi adımıza ve Amed adına ne kadar kararlı, samimi, disiplinli olduğumuzu ve önemli bir çalışma yürüttüğümüzü herkese kanıtlamaya çalışacağız.

Evet başkan da söyledi. Yaklaşık tam bir yıl önce el sıkışmayla başlayan ve bir yıldır da devam eden çok anlamlı ve tarihi bir süreci devam ettiriyoruz. Bu süreç 86 milyonu ilgilendiren bir süreçtir. Siz de takip ettiniz, hatta yer yer burada da bir araya gelip konuştuk. Sürekli parti olarak diyalog ve müzakerenin ne kadar kıymetli ve önemli olduğunu anlatmaya çalıştık. Bu zemini güçlendirmek için elimizden gelen çabaları ortaya koyduk.

Ama sadece bununla yetinmedik, aynı zamanda ülkedeki anti demokratik uygulamalar karşısında da bir muhalefet partisi olarak duruşumuzu net bir şekilde ortaya koyduk. Bu süreci güvenlik zemininden diyalog ve müzakere zeminine çekmek için elimizden gelen bütün çabaları ortaya koyduk. Bu tartışmaları güvenlik zemininden de çıkarmak çok önemli bir çalışmadır.

Geçen bir yılda önemli gelişmeler oldu. Çatışmaların neredeyse olmaması çok kıymetliydi. Diyalog zemininin oluşması ve bir yıldır devam etmesi de en az bu kadar kıymetliydi. Ayrıca, mecliste de ilk defa Kürt meselesinin tartışıldığı bir komisyonun oluşturulması da bizim için değerli ve kıymetlidir. Sayın Öcalan ve hareketinin bir yıl içinde ortaya koymuş oldukları duruş da takdire değerdir. Birçok eşiğin aşılmasına sebebiyet verdiler. Bununla birlikte mecliste komisyonun oluşmasını da önemsiyoruz.

Fakat  bu geçen bir yıla bakınca aslında çok daha önemli bir noktada olabilirdik. Bir yıl içinde Türkiye ve bölgeyi rahatlatabilecek adımların atılmasını hep birlikte sağlayabilirdik. Haklar, hukuk, adalet ve yerel demokrasi konusunda başta iktidar olmak üzere ülkeyi yönetenler daha cesur davranabilirlerdi. Bu konuda biraz tutuk kalma söz konusu oldu. Ama şunu söyleyebilirim ki tüm provokasyonlara, tüm karşı duruşlara rağmen bir yıldır bu sürecin devam etmesi çok değerlidir ve tarihi önemdedir.

Bu sürecin bozulması için birileri neredeyse cenaze marşı çalmak için büyük bir heves içinde yaşıyorlar. Ama çok heveslenmesinler. Başta Amed halkı, Amed’deki çok değerli bileşenler, Sayın Öcalan ve partimiz kimseyi bu konuda heveslendirmeyecektir. Çünkü biz bu sürecin kıymetli olduğunu biliyoruz ve bu sürecin devam etmesi ve yürümesi için elimizden gelen çabayı ortaya koyacağız. Bu sürecin barışla, demokratik toplumla buluşması için de 7/24 çalışmalarımızı sürdürmeye kararlı olduğumuzu söylüyoruz.

Şimdi Amed’de yapılan toplantıların benzerlerini Türkiye’nin dört bir yanında yapıyoruz. Yeni bir durum ortaya çıktı. Bir yıl oldu. Yeterince tartıştık, toplantılar aldık. Meclis Komisyonu neredeyse toplumun hatırı sayılır dinamiklerini dinledi. Artık bir yol haritası hazırlamak, daha kapsayıcı bir yol haritasıyla birlikte yeni bir sayfa açmak gibi bir zorunluluğumuzun olduğunu da belirtmek istiyorum.

Meclisteki komisyon, çalışmalarını yürütüyor. Baro başkanı da belirtti. Abdulkadir Başkan’ın dediklerine de katılıyorum. Mecliste Kürtçe sesi kısma ve bunun gibi yapılan birkaç eksikliğin dışında meclis çok önemli bir iş de yaptı. Bunun hakkını da vermek gerekiyor. Bu eksiklerin yanında bugüne kadar yapmış olduğu çalışmaları da önemsediğimizi belirtmek istiyorum. Neredeyse bir yıldır toplumun hemen hemen çok önemli dinamikleri dinlendi, düşünceleri alındı. Bunlara değer biçiyoruz.

Bugüne kadar akademisyenlerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin bu meseleyi birebir yaşayan ve bunun ceremesini çekenlerin mecliste öne sürdükleri talepleri, önerileri alt alta sıralarsak ve sadece bu mecliste dile getirilenleri hayata geçirebilirsek emin olun Kürt meselesini büyük oranda çözmüş olacağız. Dolayısıyla Meclisin elinde çok önemli doneler var. Bu meselenin birebir mağdurları, bu meseleyi yaşayanların ortaya koymuş olduğu çözüm önerileri var. Önümüz dönem meclisin de bunu değerlendireceğini ve bu çerçevede yol alacağını da bekliyoruz. Artık meclis dinlemeleri bırakmalı, barış yasalarını gündemle almalı.

Barış yasalarını hayata geçirecek kanunlar çıkarmalıdır. Geldiğimiz nokta biraz odur. Meclis demokratik entegrasyonun tam olarak başarıya ulaşması için de yasalar geçirerek bunun altyapısını oluşturmalıdır. Ekim ayında meclisin açılışıyla birlikte tam da başkanın (Baro Başkanı) söylediği gibi en başta geçiş yasaları olmak üzere terörle mücadele kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza Mahkemeleri Usul Kanunu gibi temel yasalar, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, infaz kanunu, tutuksuz yargılamayı keyfilikten çıkaracak yasal düzenlemeleri hızlı bir şekilde gündemine almalı ve bunları meclisten geçirmelidir. Çünkü bunlar toplumun genel talepleridir ve beklentileridir.

Yine demokratik entegrasyon dedik. Aslında meclis demokratik entegrasyonun tam olarak başarıya ulaşması için de yasalar geçirerek bunun altyapısını oluşturmalıdır. Evet, demokratik entegrasyon demişken kimi çevreler demokratik entegrasyonun bir asimilasyon süreci olduğunu belirtiyor. Bazıları da demokratik entegrasyonu bir teslimiyet süreci olarak değerlendiriyor. İkisi de değil.

Demokratik entegrasyon başta Kürtler olmak üzere herkesin hukuk içerisinde eşit yurttaşlar olarak yaşaması demektir. Demokratik entegrasyon aynı zamanda birlikte yaşamanın formülüdür. Hukuka dayanan bir ortak yaşam sözleşmesidir. Biz hukuka ve yaşama kendi bilincimizle, kendi rengimizle, kendi sesimizle, kendi varlığımızla katılmak istiyoruz. Barış ve demokrasiyi sağlamanın teminatı bütüncül hukuku hayata geçirmektir. Birinci  yüzyılda Kürtler hukuk dışına itildiler.

Bu ülkede yaşamadığımız acı kalmadı. 86 milyonun tamamı, ülkenin tamamı ama aslında Kürtlerin hukuk dışına itirilmesinden dolayı birçok olumsuzluk yaşadılar. 2. yüzyılda bu olumsuzlukların tekrar yaşanmamasını, Kürtlerin eşit hukuka dayalı yurttaşlar olarak demokratik bir cumhuriyette yaşamasını istiyoruz. Sadece biz istemiyoruz. Toplumun tamamı da bunu istiyor. Çözüm çok açık. Kürdü tanıyan hukuk ve demokratik Türkiye’yi oluşturmakla mümkündür.

Yanı başımızda da Suriye’nin çatışmalardan çıkmasından sonra çözüm arayışları içerisine girmiş. Henüz orada rejimin karakteri tam belli olmadığı için oradaki tartışmalar da devam ediyor. Türkiye’de de bir süreç yürüyor. Burada Amed’de basın mensuplarının huzurunda şunu belirtmek istiyorum. Suriye’deki mesele Türkiye’de tartışılan bu çözüm sürecinin önüne bir set olarak konulmamalıdır.

Suriye’deki mesele Suriye’deki dinamikleri bağlıyor. Tam tersine eğer Türkiye’de bu süreci başarıyla ulaştırabilirsek, Türkiye’deki bu süreç Suriye’de de aslında bir model olabilir. Orada değişimin lokomotifi olabilir. Ama bu sürecin önüne Suriye’deki meseleyi set olarak, koşul olarak koymak bu süreci zedeleyecektir. Türkiye’de esecek bir çözüm süreci sadece kendi sınırlarımızın içini rahatlatmayacak, aynı zamanda Qamişlo’yu, Hewlêr’i, Halep’i de ferahlatacaktır.

Bir şeyin altını özellikle çizerek konuşmama devam etmek istiyorum. Sayın Öcalan’ın koşullarının artık düzeltilmesi gerekiyor. Bu artık söz ve laf yapılacak noktayı aştı. Söylenen söylendi. Bu meselenin en temel dinamiği ve aktörü bugün İmralı Cezaevi’nde bulunuyor. 12 metrekarelik bir hücrede emin olun çok önemli bir barış diploması yürütüyor. 26 yıldır tutsak olan, 26 yıldır toplumla bir biçimle bağı kesilen Sayın Öcalan’ın barış diplomasisi konusunda ortaya koymuş olduğu sorumluluk değerli ve kıymetlidir. Bunu biz söylemiyoruz.

Hükümetin ortakları da söylüyor. Bunu bürokrasi de söylüyor. Türkiye’deki bütün renkler de dile getiriyor. Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve özgür iletişim koşulları artık sağlanmalıdır. Eğer Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve özgür iletişim koşulları değiştirilirse Sayın Öcalan’ın rahat koşullarında daha kapsayıcı, daha sorun çözümüne dönük bir tutum ortaya koyacağına inanıyorum. 26 yıldır cezaevindedir. Artık bu duruma bir son verilmelidir. Burada Sayın Bahçeli’nin bir yıl önce 22 Ekim’de söylediği Umut Hakkı için artık gerekli adımlar atılmalıdır. Bu konuda artık kulakları tıkamanın bir gereği yoktur.

“Barışı demokratik adımlar ve adaleti sağlayarak tesis edebiliriz”

Yine bu süreç iki temel direk üzerine kurulmuştur. Birincisi demokrasidir, ikincisi barıştır. Bunlar arasında bir tercih yapmıyoruz. İkisi bir parçanın olmazsa olmaz iki bütünüdür. Bunlar rekabet halinde olamaz. Birbirinden ayrı düşünülemez, barışsız demokrasi olamaz. Demokrasi olmadan da barış kalıcı olamaz. İkisi birden olacak. Barışsız demokrasi bir yanılsama olur. Demokrasisiz barış da geçici bir serap olur. Barışı demokratik adımlar ve adaleti sağlayarak tesis edebiliriz.

Yine başkan çok önemli şeyler söyledi. Ben tekrar önemli olduğu için altını çizerek devam etmek istiyorum. Toplumda gerilime neden olan ama olumlu adımlar atılması halinde de siyasi iklimi yumuşatacak kimi adımlar atılabilinir. Bu çerçevede öncelikle Sayın İmamoğlu tutuksuz yargılanmalı. Sayın Demirtaş ve Sayın Figen Yüksekdağ ile cezaevinde yargılanan arkadaşlarımız özgürlüklerine kavuşmalıdır. Seçilmiş insanların tutuklu bulunması demokrasiyle bağdaşmaz. Bu süreçte hiç bağdaşmaz. Hasta tutsaklar derhal serbest bırakılmalı, cezaevleri de artık boşaltılmalıdır diyoruz.

Türkiye’nin demokratik ve adil geleceğinde siz değerli hukukçulara, STK temsilcilerine, kanaat önderlerine çok büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Kürt meselesi bir hukuk meselesidir. Eşit yurttaşlar olma meselesidir. Bu hukuk meselesinde de el birliğiyle hep birlikte kendi kurumlarımız başta olmak üzere toplumun bütün zeminlerinde hukuk zemini oluşturmak için birlikte sorumluluk almalıyız. Bu mesele sadece partiler arasında yürüyecek ve partilerle sonuçlanacak bir mesele değildir. Kürdü tanıyan hukuk demokratik cumhuriyetin kapısını aralar.

Demokratik, Kürdü tanıyan hukuku hep birlikte desteklemeliyiz. Kürdü tanıyan hukuk olmadığı için seçilmiş belediye başkanları cezaevindedir. Kürdü tanıyan hukuku hep birlikte gerçekleştirmediğimiz için sadece Kürt illerindeki belediyelere değil, batıdaki belediyelere de kayyımlar atanıyor. Onun için önce Kürdü tanıyan hukuku birlikte savunmalıyız ki demokratik cumhuriyetin kapısını aralayalım. O demokratik cumhuriyette de kayyımsız, baskısız, eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşayalım.

22 Ekim’de bir trenin sireni çaldı. 27 Şubat’ta tren hareket etmeye başladı. Biz Amed’den bir kez daha şunu söylüyoruz. Bu tren hiçbir durağı atlamadan, hiçbir rengi, hiçbir farklılığı dışında bırakmadan tamamını kapsamalı ve böyle yürümeli. Bu şekilde yürüyen bu tren emin olun 86 milyona eşit yaşayacakları demokratik bir cumhuriyeti getirebilir.

Aksi halde bu treni kaçırırsak tekrar 100 yıl önceki kaosu, krizi bu topluma yaşatmak durumda kalacağız. Bu treni bu sefer kaçırmayacağız. Kaçırmamak için el birliği, güç birliği ile omuz omuza mücadele edeceğiz. Tekrar bizi sabırla dinlediğiniz için, onure ettiğiniz için, bu toplantıya katıldığınız için her birinize tek tek teşekkür etmek istiyorum. Hepinize başarılar diliyorum.”

Paylaşın

Ortalama Dünya Sendromu: İnsan Beyninin Sınırları

“Ortalama Dünya Sendromu” (Middle World Syndrome) kavramı, genellikle insanların evrimsel süreçte, günlük yaşamlarında karşılaştıkları “orta ölçekli” dünya ile sınırlı bir algıya sahip olmalarını ifade etmektedir.

Haber Merkezi / Bu terim, Richard Dawkins’in The Selfish Gene gibi çalışmalarında popülerleşmiştir ve insanların makro (evren ölçeği) veya mikro (kuantum fiziği ölçeği) dünyaları anlamakta zorlanmasını anlatmaktadır.

Ortalama Dünya Sendromu’na göre; İnsan beyni, hayatta kalmak için çevresindeki orta ölçekli dünyayı (örneğin, avlanma, sosyal ilişkiler, fiziksel tehlikeler) anlamak üzere evrimleşmiştir. Bu nedenle insan beyninin, çok büyük (galaksiler, evren) veya çok küçük (atomlar, kuantum mekaniği) ölçeklerdeki olayları sezgisel olarak kavraması zordur.

Örneğin, ışık hızı, kara delikler veya evrenin genişlemesi gibi kavramlar, günlük deneyimlerimizden uzak olduğu için anlaşılması güçtür. Kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesi veya süperpozisyon gibi kavramlar, insan sezgisine aykırıdır.

Bu sendrom, bilimsel keşiflerde ve modern teknolojinin anlaşılmasında bir engel oluşturabilir. İnsanlar, bu tür soyut kavramları anlamak için matematik, modeller veya analojiler gibi araçlara ihtiyaç duymaktadır.

Popüler Kültürde “Ortalama Dünya Sendromu”

Popüler kültürde “Ortalama Dünya Sendromu” doğrudan bir terim olarak sıkça kullanılmasa da, bu kavramın yansımaları bilimkurgu, felsefi tartışmalar ve modern hikaye anlatımında kendine yer bulmaktadır.

İnsanların evrimsel olarak orta ölçekli dünyaya adapte olmuş algılarının, evrenin veya mikro dünyanın karmaşık gerçeklikleriyle çatışması, popüler kültürde çeşitli şekillerde işlenmektedir.

Bilimkurgu ve Fantastik Eserlerde:

Filmler ve Diziler:

Interstellar (2014) gibi filmler, uzay-zaman, kara delikler ve beş boyutlu gerçeklik gibi kavramları ele alarak insan algısının sınırlarını zorlamaktadır. İzleyiciler, bu tür filmlerdeki makro ölçekli olayları anlamaya çalışırken Ortalama Dünya Sendromu’nun etkisini hissetmektedir; çünkü bu kavramlar günlük deneyimlerimizden çok uzaktadır.

The Matrix (1999) veya Rick and Morty gibi yapımlar, gerçekliğin doğasını sorgularken kuantum fiziği veya çoklu evrenler gibi mikro ve makro ölçekli fikirleri popüler bir şekilde sunmaktadır. Bu eserler, seyircinin alışkın olduğu “ortalama dünya” algısını sarsmaktadır.

Edebiyat:

Carl Sagan’ın Kozmos veya Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi gibi eserleri, evrenin büyüklüğünü ve insanın bu büyüklük karşısında ne kadar sınırlı bir perspektife sahip olduğunu mizahi veya düşündürücü bir şekilde işlemektedir. Bu, Ortalama Dünya Sendromu’nun popüler kültürdeki bir yansımasıdır.

Video Oyunları:

No Man’s Sky veya Elite Dangerous gibi oyunlar, oyuncuları galaksi ölçeğinde bir evrene taşımaktadır. Bu oyunlar, insan algısının alışık olduğu orta ölçekli dünyadan çıkarak, yıldız sistemleri ve gezegenler arasında gezinmeyi içermektedir. Oyuncular, bu tür oyunlarda evrenin büyüklüğünü anlamaya çalışırken Ortalama Dünya Sendromu’nun sınırlarıyla karşılaşabilirler.

Portal veya Antichamber gibi oyunlar, kuantum fiziği veya non-Öklid geometrisi gibi kavramları kullanarak oyuncuların alışık olduğu fiziksel kuralları altüst etmektedir.

Mizah ve Memler:

İnternet kültüründe, özellikle bilimle ilgili memlerde, Ortalama Dünya Sendromu dolaylı olarak işlenmektedir. Örneğin, kuantum fiziği veya evrenin sonsuzluğu hakkında yapılan espriler, insan beyninin bu kavramları anlamakta zorlanmasını tiye almaktadır.

Örneğin, “kuantum mekaniğini anlamaya çalışıyorum ama beynim ‘sadece bir elma ye ve hayatta kal’ modunda” tarzı espriler, bu sendromun popüler kültürdeki ironik bir yansımasıdır.

Felsefi ve Varoluşsal Temalar:

Popüler kültürde, özellikle Black Mirror gibi distopik dizilerde veya Everything Everywhere All at Once (2022) gibi filmlerde, çoklu evrenler ve insan algısının sınırları sıkça işlenmektedir. Bu eserler, Ortalama Dünya Sendromu’nun felsefi bir yansıması olarak, insanın evrendeki yerini ve algı sınırlarını sorgulamaktadır.

Bu tür yapımlar, seyirciyi kendi “ortalama dünya” perspektifinden çıkmaya ve daha büyük veya küçük ölçekli gerçeklikleri düşünmeye itmektedir.

Eğitim ve Medya:

Popüler bilim programları (örneğin, Neil deGrasse Tyson’ın Cosmos: A Spacetime Odyssey serisi) veya YouTube kanalları (Kurzgesagt, Veritasium), Ortalama Dünya Sendromu’nu dolaylı olarak ele almaktadır. Bu platformlar, karmaşık bilimsel kavramları basit animasyonlar ve analojilerle açıklayarak, insanların evrenin makro ve mikro ölçeklerini anlamasına yardımcı olmaktadır.

Bu tür içerikler, popüler kültürde bilime olan ilgiyi artırarak, Ortalama Dünya Sendromu’nun etkilerini azaltmaya çalışmaktadır.

Paylaşın

Minnettarlığın Nörobilimi Ve Psikolojisi

Minnettarlık, nörobilimsel olarak beynin ödül, duygu düzenleme ve sosyal bağlarla ilgili bölgelerini aktive ederken, psikolojik olarak pozitif duyguları artırır, negatif duyguları azaltır ve sosyal ilişkileri güçlendirir.

Haber Merkezi / Düzenli minnettarlık pratiği, hem bireysel refahı hem de toplumsal uyumu destekleyen güçlü bir araçtır.

Minnettarlık, bir iyilik veya olumlu bir deneyim karşısında duyulan takdir ve şükran hissi olarak tanımlanır. Bu duygu, hem zihinsel hem de fiziksel sağlığı olumlu yönde etkilerken, beyindeki belirli bölgeler ve süreçlerle de ilişkilidir.

Nörobilim, minnettarlığın beyindeki etkilerini anlamak için fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemler kullanır. Minnettarlık hissi, beynin çeşitli bölgelerini ve nörokimyasal süreçleri aktive eder:

Beyin Bölgeleri:

Prefrontal Korteks (PFC): Minnettarlık, özellikle medial prefrontal korteks (mPFC) ile ilişkilidir. Bu bölge, sosyal biliş, öz-referanslı düşünme ve ödül işleme gibi süreçlerde rol oynar. Minnettarlık pratiği, mPFC’deki aktiviteyi artırarak daha olumlu bir duygusal durum ve karar alma süreci sağlar.

Anterior Singulat Korteks (ACC): Bu bölge, duygusal düzenleme ve empatiyle bağlantılıdır. Minnettarlık hissi, başkalarına yönelik pozitif duyguları güçlendirirken ACC’yi aktive eder.

Ventromediyal Prefrontal Korteks (vmPFC): Ödül ve değer atfetme süreçlerinde rol oynar. Minnettarlık, bir iyiliğe veya deneyime değer biçerken bu bölgeyi harekete geçirir.

Limbik Sistem (Amigdala ve Hipokampus): Minnettarlık, amigdaladaki stres tepkilerini azaltabilir ve hipokampusu destekleyerek pozitif anıların oluşumunu kolaylaştırabilir.

Nörotransmitterler:

Dopamin ve Serotonin: Minnettarlık, ödül ve mutluluk hissiyle ilişkili dopamin ve serotonin salınımını artırır. Örneğin, bir minnettarlık günlüğü tutmak, dopamin salınımını tetikleyerek zevk ve tatmin hissini güçlendirebilir.

Oksitosin: Minnettarlık, sosyal bağları güçlendiren “sevgi hormonu” oksitosin salınımını teşvik edebilir, özellikle bir başkasına teşekkür edildiğinde.

Nöroplastisite: Düzenli minnettarlık uygulamaları (örneğin, her gün şükran duyulan şeyleri yazmak), beynin yapısını ve işlevini değiştirebilir. Araştırmalar, 8 haftalık minnettarlık pratiğinin prefrontal korteks ve amigdala arasındaki bağlantıları güçlendirdiğini, böylece duygusal düzenlemeyi iyileştirdiğini gösteriyor.

Minnettarlığın Psikolojisi:

Psikolojik açıdan, minnettarlık pozitif psikolojinin temel taşlarından biridir ve bireylerin refahını artıran bir duygu olarak kabul edilir. Martin Seligman gibi pozitif psikoloji öncüleri, minnettarlığın mutluluk ve yaşam doyumu üzerindeki etkilerini vurgulamıştır.

Duygusal Etkiler:

Pozitif Duyguların Artışı: Minnettarlık, mutluluk, umut ve neşe gibi pozitif duyguları artırır. Barbara Fredrickson’ın “Genişlet ve İnşa Et” teorisine göre, minnettarlık gibi pozitif duygular, bireyin zihinsel esnekliğini ve sosyal bağlarını güçlendirir.

Negatif Duyguların Azalması: Minnettarlık, kaygı, depresyon ve stres gibi negatif duyguları azaltır. Örneğin, bir çalışma, minnettarlık pratiği yapan bireylerde depresyon belirtilerinin %30’a kadar azaldığını göstermiştir.

Sosyal Bağlar:

Minnettarlık, bireyler arası ilişkileri güçlendirir. Bir başkasına teşekkür etmek veya minnettarlık ifade etmek, güven ve yakınlık duygusunu artırır. Robert Emmons’un araştırmaları, minnettarlığın sosyal bağları güçlendirerek yalnızlık hissini azalttığını ortaya koymuştur.

Minnettarlık, “karşılıklılık normunu” destekler; yani bir iyiliğe minnettarlık duyan kişi, başkalarına yardım etme eğiliminde olur.

Bilişsel Etkiler:

Dikkat Yeniden Yönlendirme: Minnettarlık, bireyin dikkatini olumsuz olaylardan olumlu olaylara yönlendirir. Örneğin, zor bir günün ardından şükran duyulan şeylere odaklanmak, bilişsel çerçeveyi değiştirerek daha olumlu bir bakış açısı sağlar.

Anlam Arayışı: Minnettarlık, yaşamda anlam bulmayı kolaylaştırır. Viktor Frankl’ın logoterapi yaklaşımıyla bağlantılı olarak, minnettarlık bireyin zorluklar karşısında dayanıklılığını artırabilir.

Paylaşın

Negritude Hareketi

Aime Cesaire, Leopold Sedar Senghor ve Leon-Gontran Damas gibi isimler öncülük ettiği Negritude, 1930’larda Fransızca konuşan Afrikalı ve Karayipli entelektüeller tarafından başlatılan bir edebi ve kültürel harekettir.

Haber Merkezi / Hareket, siyah kimliğini, kültürünü ve tarihini yüceltmeyi, sömürgecilik ve ırkçılığın dayattığı aşağılık kompleksine karşı koymayı amaçlamıştır.

Negritude, Afrika ve diaspora edebiyatında derin bir etki bırakmış, post – kolonyal teorilere ve siyah bilinç hareketlerine zemin hazırlamıştır.

Negritude Hareketinin Ana Özellikleri:

Siyah Kimliğinin Kutlanması: Afrikalı ve diaspora kültürlerinin değerini vurgulamış, siyahların tarih, sanat ve geleneklerini onurlandırmıştır.

Sömürgecilik Karşıtlığı: Batı merkezli anlatılara meydan okumuş, Afrikalıların kendi seslerini ifade etmesini savunmuştur.

Edebi ve Felsefi Boyut: Şiir, deneme ve roman gibi türlerde, siyah bilincini ve estetiğini merkeze almıştır.

Hareket, 1930’larda Paris’te, Harlem Rönesansı ve diğer siyah özgürlük hareketlerinden ilham alarak doğmuştur.

Cesaire’in Cahier d’un retour au pays natal (1939) gibi eserler, Negritude’un manifestosu niteliğindedir. Senghor ise Afrika’nın manevi ve estetik değerlerini vurgulayan felsefi bir yaklaşım geliştirmiştir.

Bazıları, Negritude’un siyah kimliğini romantikleştirerek stereotipleri pekiştirdiğini savunmuştur. Frantz Fanon gibi düşünürler, hareketin sömürgecilik sonrası mücadelede yeterli olmadığını öne sürmüştür.

Siyah Bilinç Hareketleri:

Siyah bilinç hareketleri, siyah bireylerin ve toplulukların kimliklerini, özgüvenlerini ve özerkliklerini güçlendirmeyi hedefleyen, ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı sosyal, politik ve kültürel hareketlerdir.

Bu hareketler, siyahların tarihsel ve kültürel mirasını yüceltirken, sistemik baskıya karşı mücadele etmiştir.

Negritude hareketi dışında öne çıkan siyah bilinç hareketleri:

Harlem Rönesansı (1920’ler-1930’lar, ABD): New York’un Harlem bölgesinde siyah sanatçıların, yazarların ve müzisyenlerin (Langston Hughes, Zora Neale Hurston) öncülük ettiği kültürel bir patlamadır. Siyah kimliğini ABD’de yeniden tanımlamış ve küresel siyah bilinç hareketlerine ilham vermiştir.

Siyah Bilinç Hareketi (1960’lar-1970’ler, Güney Afrika) Steve Biko’nun liderliğindeki bu hareket, apartheid rejimine karşı siyah Güney Afrikalıların özsaygısını ve birliğini güçlendirmiştir. “Siyah güzeldir” sloganıyla öne çıkan hareket, apartheid karşıtı mücadelede önemli bir rol oynadı, genç nesilleri mobilize etmiştir.

Black Power Hareketi (1960’lar-1970’ler, ABD): Malcolm X, Stokely Carmichael ve Black Panther Party gibi figürler ve gruplar, siyahların siyasi ve ekonomik özerkliğini savunmuştur. Sivil haklar mücadelesini radikalleştiren hareket, siyah topluluklarda öz – örgütlenmeyi teşvik etmiştir.

Black Lives Matter (2013-günümüz, Küresel): ABD’de polis şiddetine ve sistemik ırkçılığa karşı Alicia Garza, Patrisse Cullors ve Opal Tometi tarafından başlatılmıştır. Hareket, ırkçılık karşıtı mücadelede yeni bir dalga yaratmış, dünya çapında protestolar ve politik değişimlere yol açmıştır.

Sonuç olarak; Siyah bilinç hareketleri, siyah bireylerin kendilerini Batı merkezli standartlara göre değil, kendi kültürel ve tarihsel miraslarıyla tanımlamasını teşvik etmiştir.

Paylaşın

Taliban, İktidarını Güçlendirmek İçin Kadın Haklarını Kısıtlıyor

Yeni yayınlanan bir raporda, Taliban’ın Afganistan’da iktidarını güçlendirmek için kadın haklarına getirilen kısıtlamaları silah olarak kullandığı, aynı zamanda dini okulları yayarak radikalliği körüklediği uyarısı yapıldı.

Haber Merkezi / Kanada merkezli Farageer tarafından hazırlanan “Alarm Zili: Afgan Kadınların Cinsiyet Ayrımcılığı ve Artan Aşırılık Tehlikesi Konusundaki Tanıklıkları” raporu New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun (BMGK) Afganistan etkinliğinde açıklandı.

Taliban’ın diğer aşırılıkçı gruplar gibi, Afgan toplumunu kontrol etmek ve gücünü korumak için kadın haklarının kısıtlanmasından yararlandığı belirtilen raporda, Taliban’ın kadın düşmanı radikal ideolojisine yönelik eğitimin sadece erkek çocukları ve genç erkeklerle sınırlı olmadığı, kız çocukları ve genç kadınları da kapsadığı belirtiliyor.

Taliban Eğitim Bakanlığı’ndan alınan verilere dayanarak yapılan araştırmada, Afganistan’da şu anda 22 bin 972 dini okulun bulunduğu ve üç milyondan fazla öğrencinin kayıtlı olduğu belirtildi. 2021 yılında Taliban’ın iktidarı ele geçirmesinden önce bu sayı yaklaşık 5 bindi. Son dört yılda Taliban sadece 269 modern okul inşa etti; bu da her yeni modern okula karşılık 85 dini okul kurulduğu anlamına geliyor.

14 ilde 600’ü kadın olmak üzere 700’den fazla kişiyle yapılan görüşmelere dayanan raporda, çoğunluğun Taliban’ın iktidara geri dönmesinden bu yana Afgan toplumunun daha radikal hale geldiğine inandığı ortaya çıktı.

Etkinlikte konuşan BM Afganistan İnsan Hakları Özel Raportörü Richard Bennett, Taliban’ın cihatçı ve dini okullara odaklanmasının Afganistan’ın geleceğini tehlikeye attığını söyledi. Bennett, grubun dini, özellikle Taliban politikalarının “boyunduruğu” altında yaşayan kadın ve kız çocuklarını kontrol etmek için bir araç haline getirdiğini belirtti.

Bennett, Taliban’ın “Erdemin Teşviki ve Kötülüğün Önlenmesi Yasası”na dikkat çekerek, bunu “katı ve baskıcı” bir toplumsal düzen dayatarak Taliban kontrolünü sağlamlaştırmak için hesaplı bir stratejinin parçası olarak nitelendirdi. Bennett, Yasanın hem Taliban baskısının bir belirtisi hem de bir aracı olduğunu söyledi.

Bennett, artan yoksulluk, sınırlı eğitim ve istihdam olanakları ve hak ve özgürlükler üzerindeki daha fazla kısıtlamanın radikalleşme tehdidini artırdığını ve bunun bölgesel ve küresel güvenlik açısından sonuçlar doğurduğunu da sözlerine ekledi.

Bennett, soruşturma mekanizmaları, cinsiyet ayrımcılığının insanlığa karşı bir suç olarak tanınması ve özellikle kadın örgütleri olmak üzere sivil topluma verilen desteğin güçlendirilmesi de dahil olmak üzere kapsamlı bir uluslararası müdahale çağrısında bulundu.

Etkinlikte konuşan Afgan sivil toplum kuruluşları üyeleri, aktivistler, eski hükümet yetkilileri ve akademisyenler de bu endişeleri dile getirerek, BM ve uluslararası toplumu durumun daha da kötüleşmeden harekete geçmeye çağırdı.

Paylaşın

Gözetim Kapitalizmi: Bireysel Verilerin Ve Davranışların Sömürülmesi

Shoshana Zuboff’un popülerleştirdi “Gözetim Kapitalizmi” kavramı, dijital çağın en tartışmalı ekonomik modellerinden biri olarak, bireysel verilerin ve davranışların şirketler tarafından izinsiz toplanıp, ticari kazanca dönüştürülmesini tanımlar.

Haber Merkezi / Harvard İşletme Okulu emekli profesörü, sosyal psikolog ve düşünür Zuboff’un 2019 tarihli kitabı Gözetim Kapitalizmi Çağı: Yeni Güç Sınırında İnsani Bir Gelecek İçin Mücadele (The Age of Surveillance Capitalism: The Fight for a Human Future at the New Frontier of Power), bu fenomeni detaylı bir şekilde ele alır ve kapitalizmin yeni bir mutasyonunu olarak nitelendirir.

Kitap, endüstriyel kapitalizmin doğayı sömürdüğü gibi, gözetim kapitalizminin de insan doğasını sömürdüğünü savunur – davranış verilerini “ücretsiz hammadde” olarak kullanarak bireysel özerkliği tehdit eder.

Shoshana Zuboff’a göre, Google ve Meta (eski Facebook) gibi devler, 2 binlerin başında davranışsal verileri (tıklama, arama ve sosyal etkileşimler) toplayarak “davranış fazlalığı” (behavioral surplus) yaratır. Bu veriler, makine öğrenimiyle işlenerek “tahmin ürünleri”ne dönüştürülür: Ne yapacağınızı, ne isteyeceğinizi öngören ve hatta şekillendiren algoritmalar.

Sonuç? Demokrasiyi zayıflatma, eşitsizliği derinleştirme ve bireysel özgürlüğü “demir kafes”e hapsetme. Zuboff, bu durumu “yukarıdan bir darbe” olarak tanımlar: Halkın egemenliğini gasp eden, seçilmemiş şirketlerin bilgi hakimiyeti.

Gözetim Kapitalizminin Ana Unsurları:

Davranış Fazlalığı: Kullanıcı verilerinin (konum, tercihler, duygular) ücretsiz toplanması ve sahiplenilmesi. Örneğin, Google’ın arama verilerini reklam için kullanması; bireysel deneyim “fabrika hammaddesi”ne dönüşür.

Instrumentaryen Güç: Davranışları öngörmekle kalmayıp değiştiren algoritmik güç; totaliter bir düzen yaratır.
Örneğin, Facebook’un seçimleri etkilemesi veya hedefli reklamlarla tüketimi manipüle etmesi.

Epistemik Darbe: Şirketlerin “Kim bilir?” sorusunu kontrol etmesi; bilgi akışını yöneterek demokrasiyi baltalaması. Örneğin, sosyal medyada yalan haberlerin yayılması ve algoritmik sansür.

Ekonomik Mantık: Rekabetçi kapitalizmin kurallarını (kar maksimizasyonu, büyüme) veri sömürüsüyle birleştirme. Örneğin, Amazon’un tüketici profillerini “eylem ekonomisi”ne dönüştürmesi.

Bu model, endüstriyel kapitalizmin doğayı sömürdüğü gibi, insan doğasını sömürür ve “bilgi uygarlığı”nın temelini atar – ama özgürlük yerine gözetim getirir. Zuboff, mevcut gizlilik yasalarının (örneğin GDPR) yetersiz olduğunu, çünkü sorunun sadece veri koruması değil, davranış modifikasyonu olduğunu vurgular.

Kısaca Shoshana Zuboff

Shoshana Zuboff (d. 1951), Chicago Üniversitesi’nde felsefe, Harvard’da sosyal psikoloji eğitimi aldı. 1981 yılında Harvard İşletme Okulu’na katılarak, dijital devrimin iş gücüne etkilerini araştırdı (örneğin, “otomatize/informatize” diyalektiği). “Gözetim Kapitalizmi” kitabından önce In the Age of the Smart Machine (1988) gibi eserlerle tanınan Zuboff, eşi James Maxmin ile de (2016 yılında vefat etti) kitaplar yazdı.

2020 yılında Facebook Denetim Kurulu’na atanan Zuboff, 2024 yılında McGill Üniversitesi’nden onursal doktora aldı. Zuboff, 2023 yılında Harvard Kennedy School’da “Gözetim Kapitalizmi mi Demokrasi mi?” programını Mathias Risse’yle yönetti.

Paylaşın