Biden, Trump’a Karşı Başkanlık Yarışından Çekildi

ABD’nin mevcut başkanı Joe Biden, seçmenlerin haftalardır süren baskısının ardından Donald Trump’a karşı başkanlık seçimi yarışından çekilme kararı aldığını duyurdu.

Haber Merkezi / Joe Biden, sosyal medya hesapları üzerinden yaptığı açıklamada, “Yeniden seçilmek niyetinde olsam da, görevimden çekilmemin ve yalnızca dönem başkanlığı görevimi yerine getirmeye odaklanmamın, partimin ve ülkenin yararına olacağına inanıyorum” dedi. Biden, başkanlık kararından çekilme kararı hakkında, önümüzdeki hafta ulusa sesleneceğini kaydetti.

81 yaşındaki Joe Biden, adaylıktan çekilmesinin hemen ardından, Demokrat Parti’nin yeni adayı olarak başkan yardımcısı Kamala Harris’e “tam destek” verdiğini duyurdu.

Biden, geçtiğimiz salı günü verdiği bir röportajda, ilk kez başkanlık yarışından çekilebileceğini söylemişti. Yarıştan çekilmesini sağlık durumuna bağlayan Biden, hangi şartlarda çekilebileceği sorusuna “Ortaya çıkan bir sağlık sorunum olursa, evet” diyerek cevap vermişti.

Biden’ın adaylığı konusundaki tartışmalar, Cumhuriyetçi aday Donald Trump ile çıktığı ilk canlı yayında “etkisiz” olarak değerlendirilen performansı sonrasında artmaya başlamıştı.

5 Kasım’da yapılacak başkanlık seçimleri öncesinde ABD’de her eyalette Demokrat Parti’nin önseçim süreci tamamlanmıştı. Önseçimlerde 3 bin 894 delege 19 Ağustos’ta başlayacak Demokrat Parti Ulusal Kurultayı’nda Joe Biden’a destek verme taahhüdünde bulunmuştu. Şimdi bu delegeler 19 Ağustos’ta Chicago’da başlayacak Demokrat Parti Ulusal Kurultayı’nda teorik olarak istedikleri adaya destek verebilirler.

Biden’ın Yardımcısı Kamala Harris’in, Biden’ın çekilmesi halinde onun yerine yarışa girmesine yönelik senaryonun parti içinde giderek daha fazla destek bulduğu öne sürülmüştü.

Kamala Harris seçim yarışına Biden’la beraber girmiş olsa da otomatik olarak pusulada onun yerini alamıyor. Onun da yarışa girmesi halinde her olası aday gibi delegelerin desteğini alması şart. Bu süreçte kendisine bir başkan yardımcısı adayı belirlemesi ve yarışa onunla birlikte girmesi gerekiyor.

Demokrat Parti’yi çekişmeli ve açık bir kurultay bekliyor olabilir. Demokrat Parti Ulusal Komitesi seçimlere az zaman kala parti içindeki görüş ayrılıklarını en aza indirmek amacıyla bir aday üzerinde uzlaşabilir ancak başka adaylar da yarışa dahil olmak isteyebilir.

Demokrat Parti Ulusal Komitesi başkan ve başkan yardımcısı adaylarını resmi olarak aday göstermek amacıyla Ağustos ayının ilk haftasında yoklama yapma sinyali vermişti. Eğer bu plan iptal edilirse adaylar 19 Ağustos’ta başlayacak kurultayda seçilecek.

Kimler olası aday olarak öne çıkıyor?

Başkan Yardımcısı Kamala Harris: Demokrat Parti’de pek çok isim Kamala Harris’i aday olarak kabul edeceklerinin sinyalini verdi. Joe Biden 11 Temmuz’da NATO Zirvesi sırasında düzenlediği basın toplantısında “En başından bu yana başkan olabilecek niteliklere sahip olduğunu düşünmeseydim başkan yardımcısı olarak seçmezdim” demişti

Kamala Harris yaygın olarak Biden’ın yerine geçebilecek en iyi aday olarak görülse de son anketler Harris’in anket verilerinin, Biden’ın Donald Trump’a karşı anket verilerine kıyasla çok az fark olduğunu gösteriyor.

Dört ankette Kamala Harris’in Biden’dan biraz daha iyi, dört ankette Biden’a kıyasla daha kötü ve üçünde ise hiçbir fark olmadığı görülüyor. Beyaz Saray’da başkan yardımcısı olarak dört yıl tecrübesi bulunan Kamala Harris’in kararsızlar ve bağımsız seçmenlerin desteğini alabileceği yorumu yapılıyor.

California Valisi Gavin Newsom: Gavin Newsom, Joe Biden’ın adaylıktan çekilmesine ilişkin tartışma sürecinde Biden’a güçlü destek verdi. Newsom, Biden’ın Trump karşısındaki canlı yayın performansının ardından yaşanan hararetli tartışmada “Baş performansçı değil, başkomutan arıyorum” demişti.

Michigan Valisi Gretchen Whitmer: Biden’a desteğini açıklayan Gretchen Whitmer önemli bir çekişmeli eyalette valilik seçimini yeniden kazanmıştı. Whitmer işçi sendikalarına verdiği destek sebebiyle ABD genelinde Demokratlar arasında popüler.

Illinois Valisi J.B. Pritzker: J.B. Pritzker, bu yıl Ağustos ayında Chicago’daki Demokrat Parti Ulusal Kurultay’ına evsahipliği yapıyor. Pritzker, son dakikada başlatılacak bir seçim kampanyasını kendisi finanse edebilir.

Eski First Lady Michelle Obama: Michelle Obama çok sayıda seçmen arasında popüler olsa da aday olma fikrini şimdiye kadar hep reddetmişti. Geçen ay yapılan Reuters/Ipsos anketine göre Michelle Obama Donald Trump’ın 10 puan önündeydi.

Uzmanlara göre seçim kampanyaları sürecinde para toplama kabiliyeti bakımından kimin yoğun bir çaba içinde olduğu ve kurultayda çoğunluğun desteğini alabilecek türden bir koalisyon oluşturma fırsatına sahip olduğu önem taşıyor.

“Demokrasi için kurşun yedim”

Donald Trump, kendisine yönelik suikast girişiminden sonra ilk seçim mitingini gerçekleştirdi. Michigan’daki mitingde konuşan Trump, otoriter, sağcı bir ajandaya sahip “Project 2025” girişimiyle bağlantılı olduğu yönündeki iddiaları redderek, “Hiçbir şekilde aşırıcı olmadığını” söyledi.

12 bin kişilik bir kalabalığa hitap eden Trump, “Ben demokrasi için kurşun yedim” ifadelerini kullandı. Trump, Demokrat parti içinde Başkan adayına yönelik tartışmaları da alaya alarak, “Adaylarının kim olduğu konusunda hiçbir fikirleri yok… Bu adam gidiyor ve oyları alıyor, şimdi de bunu onun elinden almak istiyorlar. İşte demokrasi” diye konuştu.

Paylaşın

Britanya’nın Efsanevi Savaş Kraliçesi: Boudica

M.S. 61 yılında Romalıların Büyük Britanya’daki işgalci güçlerine karşı bir isyan başlatan Boudica, gizemli kalmaya devam eden tarihi bir figürdür. Romalılara karşı isyanındaki rolü dışında kendisi hakkında pek bir şey bilinmiyor.

Haber Merkezi / Ancak, tarihin en güçlü kadınlarından biri olarak tanımlanan Boudica, Britanya’da ulusal mirasın bir simgesi olarak kabul edilmektedir. Peki, Boudica kimdi?

Boudica’nın adı tarih boyunca farklı şekillerde yazılmıştır. “Boudica” en yaygın yazım şekli olsa da, Boudicca, Boadicea, Boudicea ve Buddug olarak da yazılmıştır. İlk iki yazım şekli Brythonic boudi (zafer, kazanmak) ve ka (sahip olmak) kelimelerinden gelir ve bu da isminin “Muzaffer Kadın” anlamına geldiğini gösterir. Boadicea ve Boudicea isimleri onun hakkında Latince anlatılanlardan gelir ve Buddug isminin Galce karşılığıdır. Galce “boudeg” kelimesi de zafer anlamına gelir.

Boudica’nın Camulodunum’da (şimdiki Colchester) seçkin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiği ve bir savaşçı olarak eğitildiğine inanılıyor. Camulodunum, Roma tarafından işgal edildikten sonra Roma Britanya’sının ilk başkentiydi.

Boudica, 18 yaşına geldiğinde Kuzey Britanya’nın Norfolk bölgesinde yaşayan Iceni kabilesinin kralı Prasutagus ile evlendi ve Boudica’nın bu evlilikten iki kızı oldu. Boudica’nın kocası ve varlıklı bir ön-Romalı olan Iceni kralı Prasutagus ölünce, İmparatorluğa bağlı müvekkil krallıkların yaptığı gibi krallığını Roma’ya bırakmak yerine kızları ve Roma imparatoruna ortaklaşa olarak miras bıraktı.

Roma kanunlarına göre kadınlar varis olamadığından İmparatorluk bu kararı reddetti ve procurator Catus Decianus tüm mülkünü haczettirdi. Krallık fethedilmiş varsayılarak İmparatorluğa katıldı. Prasutagus’un dulu Boudica kırbaçlatıldı, kızlarına tecavüz edildi. Icenialıların tüm ileri gelenleri aile mülklerinden mahrum bırakıldı ve kralın akrabaları köle olarak muamele gördü. Bu olaylar doğrudan M.S. 60/61 ayaklanmasına yol açtı.

M.S. 60/61 Ayaklanması

60 ya da 61 yılında Roma eyalet valisi Gaius Suetonius Paulinus’un Gallere doğru bir sefere çıkmasını fırsat bilen Iceni, Trinovanteler ve diğerlerini Boudica liderliğinde ayaklandılar. Vali Suetonius Paulinus ve Lejyonları tarafından kesin olarak yenilgiye uğratılmadan önce, Camulodunum (Colchester), Londinium (Londra) ve Verulamium (St Albans) şehirlerini yıkıp, talan ettiler. (Yıkılıp talan edilen üç şehirde ölenlerin toplamı aşağı yukarı 70.000-80.000 kişi arasındadır.)

Britonlar sayıca Romalılardan fazla olduğu halde, Roma lejyonlarının mükemmel disiplin ve taktiği onlara mutlak bir zafer kazandırdı. Roma İmparatoru Nero’nun ortaya çıkan bu kriz karşısında adada bulunan tüm birlikleri geri çekmeyi tasarladığı sırada gelen Suetonius’un bu zaferi, adadaki Roma varlığını sağlamlaştırmıştır.

Bu olayların kayıtları, tarihçiler Tacitus[1] ve Cassius Dio’nun,[2] eserlerinden Rönesans döneminde yeniden öğrenildi ve Victoria devrinde, Kraliçe I. Victoria tarafından adaşı olarak ilan edilmesiyle birlikte Boudica’nın efsanevi ünü ortaya çıktı. Boudica, bu dönemden sonra Birleşik Krallık’ta önemli bir kültürel sembol olarak kalmıştır.

Romalı tarihçiler Claudius Cassius Dio ve Gaius Cornelius Tacitus, Boudica’nın nasıl öldüğüne dair anlatımları farklılık gösterir: Cassius Dio, Boudica’nın hastalandığını ve savaştan sonra öldüğünü öne sürerken, Tacitus ise Boudica’nın kendini zehirlediğini öne sürmüştür.

Cassius Dio’nun “Roma Tarihi” adlı eseridir şöyle yazmıştır: “Yerlileri uyandırmada ve onları Romalılara karşı savaşmaya ikna etmede başlıca etkili olan, onların lideri olmaya layık görülen ve tüm savaşı yöneten kişi, kraliyet ailesinden gelen ve kadınlara ait olandan daha fazla zekaya sahip olan Buduica adlı bir Britanyalı kadındı.

Boyu çok uzundu, görünüşü çok korkutucuydu, bakışları çok sertti ve sesi sertti; kalçalarına kadar uzanan koyu kahverengi saçlardan oluşan büyük bir kütle vardı; boynunda büyük bir altın kolye vardı; üzerinde kalın bir manto ve bir broşla tutturulmuş çeşitli renklerde bir tunik giyiyordu. Bu onun değişmez kıyafetiydi.”

Dio’nun Boudica’yı tasviri, bugün Boudica hakkında bilinen bilgilerin çoğunu sağlar. Dio ayrıca, Boudica’nın kızıl saçlı ve torc takan birçok tasvirine yol açan kahverengimsi turuncu bir renk olan “sarı” saçlara sahip olduğunu belirtir.

Tacitus’un Yıllıkları’nda Boudica’nın Britanyalıları savaşa teşvik etmek için yaptığı konuşma şöyle anlatılır: Biz İngilizler savaşta kadın komutanlara alışkınız. Güçlü insanlardan geliyorum! Ama şimdi krallığım ve servetim için savaşmıyorum. Kaybettiğim özgürlüğüm, yaralı bedenim ve istismara uğrayan kızlarım için sıradan bir insan gibi savaşıyorum.

Popüler kültürde: Boudica

Günümüzde nispeten popüler bir figür olmaya devam eden Boudica, özellikle antik tarihten gelen güçlü, kudretli bir kadın olarak konumlanıyor.

Paylaşın

CHP Lideri Özel’den “Seçim Sandığı” Mesajı

En düşük emekli aylığına yapılan zamma tepki gösteren CHP Lideri Özgür Özel, “Sefalet ücreti veriyor. Böyle geçim olur mu? Geçim olmazsa seçim olur, başka çaresi yok! Geçim yoksa seçim var!” dedi ve ekledi:

“Asgari ücreti 25 bin lira yaparsa, en düşük emekli maaşını asgari ücret yaparsa, Rize’deki çay üreticisini perişan etti, çayın taban fiyatını 25 yapar ve farkı hemen öderse, buğdayı bedavaya almaya çalışıyorlar, buğdayın 15 lira taban fiyatını verirse erken seçim demeyeceğim. Ama yapmazsa geçim yoksa seçim var. Bir kez daha söylüyorum.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Beyoğlu Belediyesi tarafından açılan “Beyoğlu Emekli Evi”ni ziyaret etti. Ziyarette Özgür Özel ile birlikte Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney ve CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik yer aldı.

Özgür Özel burada yaptığı konuşmada, İnan Güney’in Gezi Direnişi döneminde CHP İlçe Başkanı olarak görev yaptığını anımsatarak, “Hepimizin yerine Silivri Cezaevi’nde ve Bakırköy Kadın Cezaevi’nde yatan 5 arkadaşımızı Gezi ruhuyla, Gezi’yi sahiplenerek bir kez daha selamlıyorum” dedi.

Gezi tutukluları için mesaj veren Özel, şunları söyledi: “Tayfun Kahraman partimizin üyesidir, Tayfun Kahraman herkesin üzerinde birleştiği talepleri önce sayın Bülent Arınç’a aktarmıştır, sonra da sayın Erdoğan’a… Bülent Arınç’la konuştuğunda Erdoğan yurtdışındaydı. Tayfun Kahraman, Bülent Arınç’la konuştuğunda ‘Erdoğan Türkiye’ye gelmesin, bakanlar istifa etsin, yönetimi bize bırakın’ demedi. Deseydi darbeci olurdu. Ne dedi? Ağaçları kesmeyin, buraya kışla yapmayın, AKM’yi yıkmayın yerine AVM yapmayın. Bir de hedef gözetmeksiz gaz fişeği atıyorsunuz, bu şiddeti durdurun demişti.

Çiğdem Mater Gezi’nin belgeselini çekecekmiş, çekememiş, ortada belgesel yok. 7 tane belgesel YouTube’da var, onlara da kimse bir şey yapmasın ama çekenler dışarıda, çekemeyen içeride. Mine Özerden güya banka hesabı açmış, para toplamış! Bir lira para yok hesapta. Can Atalay, Hatay halkının oylarıyla milletvekili seçildi, Anayasa Mahkemesi lehine karar vermek için gün sayıyor. Osman Kavala 7 yıldır yatıyor, iddialarının bir tanesini ispatlayamadılar.”

En düşük emekli aylığına yapılan zamma tepki gösteren Özel, “İş hayatında alın terini döken, gözünün nurunu akıtan, dirsek çürüten emekliler memleketi bugüne getirdi. Memleket, bugünlere ulaştıysa emekliler sayesinde ulaştı. Şimdi rahat edecekleri günlerde tarihin en büyük ekonomik krizi karşısında onlara sahip çıkması gereken devlet, onları bu krizle baş başa bırakıyor” diye konuştu.

Özel, şunları söyledi: “Adalet ve Kalkınma Partisi ilk iktidara geldiğinde bir emekli maaşı, 1,5 asgari ücretti. Hiç dokunmasalar bugünkü 1,5 asgari ücreti uygulasalar en düşük emekli maaşı 25 bin lira olması gerekiyor. Sözde zam yaptılar, emekli maaşı 12 bin 500 lira oldu. 25 bin lira olması gereken emekli maaşı 12 bin 500 lira! İstanbul Planlama Ajansı bir çalışma yaptı, İstanbul’da bir emekli en az ne kadarla geçenebilir? 25 bin lira hesabını onlar da buldu. Ama AK Parti geldi, emekliyi enflasyona ezdirmeyeceğim, enflasyon hesabına göre zam vereceğim dedi; geldiğinde 1,5 asgari ücret olan en düşük emekli maaşı bugün 0,6 asgari ücret.”

“Geçim yoksa seçim var”

Emeklilerin gelirindeki düşüşü çeyrek altın ile hesaplayan Özel, şunları anlattı: “Emekliler AK Parti gediğinde, Tayyip Bey başbakan olduğunda en düşük emekli maaşıyla 8 tane çeyrek altın alıyorlardı. Bugün bu maaş 3 çeyrek altın almıyor. Cepten en az 5 çeyrek altın gitti. Bir şey nerede aranır, kaybedilen yerde? Biz nerede kaybettik 5 çeyrek altını, seçim sandığında kaybettik. AK Parti geldi, 5 çeyrek altını kaybetti; AK Parti gidecek, kaybettiklerimizi bulacağız.”

En düşük emekli aylığına yapılan zamma tepki gösteren Özel, “Sefalet ücreti veriyor. Böyle geçim olur mu? Geçim olmazsa seçim olur, başka çaresi yok! Geçim yoksa seçim var!” ifadelerini kullandı.

Özgür Özel, şunları kaydetti: “Asgari ücreti 25 bin lira yaparsa, en düşük emekli maaşını asgari ücret yaparsa, Rize’deki çay üreticisini perişan etti, çayın taban fiyatını 25 yapar ve farkı hemen öderse, buğdayı bedavaya almaya çalışıyorlar, buğdayın 15 lira taban fiyatını verirse erken seçim demeyeceğim. Ama yapmazsa geçim yoksa seçim var. Bir kez daha söylüyorum.”

(Kaynak: Birgün)

Paylaşın

Türkiye, Yeniden “Yatırım Yapılabilir Ülke” Seviyesine Ne Zaman Çıkar?

Dr. Atahan Çelebi, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu yükseltmesine ilişkin yaptığı değerlendirmede, bundan sonra gerek yerli gerekse yabancı yatırımcıların en önemli beklentisinin Türkiye’nin notunun “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkması olduğunu kaydetti.

Atahan Çelebi, “Türkiye’den kurumsal tahvil alımları, menkul kıymet alımları esasen bu koşul sağlanırsa gerçekleşecek. O yüzden ekonomi politikalarında yaşanan olumlu sürecin devam etmesi gerekiyor. Özellikle döviz rezervlerindeki artışın sürmesi, net rezervin yükselmesi önemli. Ekonomik göstergeler, uygulanan politikaların etkisini yansıtmalı” diye konuştu.

İstatistiksel olarak bakıldığında Türkiye koşullarında bir ülkenin kredi notu düştükten sonra yeniden yükselişe geçmesi için yedi yıla yakın bir süre gerektiğine işaret eden Çelebi, “Ancak Türkiye’deki öngörülemez siyasi süreçler belirsizliği artırıyor” dedi.

Türkiye’de Mehmet Şimşek yönetiminde uygulanan ekonomi politikaları, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları tarafından olumlu karşılanmaya devam ediyor. Fitch Ratings ve S&P’nin Mart ve Mayıs aylarında yaptığı not artırımlarından sonra, Moody’s de tarihinde ilk kez Türkiye’nin kredi notunu iki kademe birden yükseltti.

Böylelikle Moody’s kararı öncesinde Uganda, Moğolistan ve Kongo ile aynı seviyede yer alan Türkiye, iki kademe not artışından sonra ise Bangladeş, Kosta Rika ve Namibya ile aynı seviyeye yükselmiş oldu. Ekonomideki sıkıntıları hafifletebilmek için uluslararası sermaye girişlerine ihtiyaç duyan Türkiye, hala her üç kuruluşun listesinde “yatırım yapılabilir ülke” seviyesinin dört basamak altında yer alıyor.

DW Türkçe’den Aram Ekin Duran‘a konuşan ekonomist ve yatırım danışmanlarına göre, AKP iktidarı ekonomide her şeyi doğru yapsa bile, Türkiye’nin “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine çıkması en az iki yıl alacak. Olası bir erken seçim kararı ve sonrasında “rasyonel” politikalardan uzaklaşılması halinde ise ülke notu yeniden düşüşe geçebilir.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu “B3″ten “B1″e yükseltirken, kredi notu görünümünü “pozitif” olarak korudu. Moody’s raporunda, Türkiye’nin kredi notunun tarihte ilk kez iki kademe birden yükseltilmesinin temel nedeni olarak ortodoks para politikasına kararlı ve “giderek daha iyi yerleşen geri dönüş” gösterildi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na (TCMB) olan güvenin arttığına ve uygulanan para politikasının güçlendiğine işaret edilen raporda 2025 yılı sonu enflasyon beklentisi de yüzde 38’den yüzde 30’a çekildi.

Ayrıca sıkı politika duruşunun Türkiye’nin yüksek dış kırılganlığını önemli ölçüde azalttığına işaret edilen açıklamada, pozitif görünümün yukarı yönlü risk dengesini yansıttığı kaydedildi. Öte yandan ülkedeki siyasi risklerin kredi notunu olumsuz etkileme potansiyelinin devam ettiğine vurgu yapıldı.

Sagam Strateji Danışmanlık Kurucusu Ekonomist Murat Sağman’a göre, iki kademe not artırımının başlıca sebebi Mehmet Şimşek ile birlikte “ortodoks” para politikalarına geri dönüş ve Merkez Bankası politikalarındaki kredibilite artışı oldu.

Moody’s’in Türkiye değerlendirmesinde Fitch ve S&P’ye göre zaten geri kalmış olduğuna, dolayısıyla iki kademeli bir artışın şaşırtıcı olmadığına vurgu yapan Murat Sağman, “Şimdi en azından bir dengelenme oldu. İki kademde birden not artışı yapılması ise Türkiye için bir ilk” diyor.

Ancak Türkiye’nin kredi notu artmış olsa da Türkiye hala “yatırım yapılabilir ülke” seviyesinde değil. Türkiye’nin bu seviyeye ulaşması için ise Fitch, S&P ve Moody’s’den dört kademe daha not artırımı alması gerekiyor.

Türkiye’nin notu en son Mayıs 2013’te “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine çıkarılmıştı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Türkiye’nin kredi notu her üç şirket tarafından da düşürülmeye başlanmış, 2019’da ise en düşük seviyeyi görmüştü.

Ne zaman “yatırım yapılabilir ülke” olur?

Bundan sonraki süreçte en çok merak edilen konu ise, Türkiye’nin ne zaman yeniden “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine çıkacağı. Peki Türkiye’nin önünde daha ne kadar yol var?

Küresel sermaye, döviz ve emtia piyasalarına ilişkin danışmanlık hizmeti sunan STRFS (Stratejistanbul Financial Solutions) Başstratejisti Dr. Atahan Çelebi, yaşanan not artışlarının Türkiye’ye sermaye girişi açısından olumlu bir gelişme olduğunu söylüyor. Bununla birlikte Çelebi, not artışının beklenen bir gelişme olduğu için 22 Temmuz Pazartesi günü piyasalar açıldığında ciddi bir etki yaratmayacağı görüşünde.

Bundan sonra gerek yerli gerekse yabancı yatırımcıların en önemli beklentisinin Türkiye’nin notunun “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkması olduğunu kaydeden Atahan Çelebi, “Türkiye’den kurumsal tahvil alımları, menkul kıymet alımları esasen bu koşul sağlanırsa gerçekleşecek. O yüzden ekonomi politikalarında yaşanan olumlu sürecin devam etmesi gerekiyor. Özellikle döviz rezervlerindeki artışın sürmesi, net rezervin yükselmesi önemli. Ekonomik göstergeler, uygulanan politikaların etkisini yansıtmalı” diye konuşuyor.

İstatistiksel olarak bakıldığında Türkiye koşullarında bir ülkenin kredi notu düştükten sonra yeniden yükselişe geçmesi için yedi yıla yakın bir süre gerektiğine işaret eden Çelebi, “Ancak Türkiye’deki öngörülemez siyasi süreçler belirsizliği artırıyor” diyor.

Türkiye’de önümüzdeki üç yıl sonunda yeni bir seçim ortamına girileceğinin altını çizen Atahan Çelebi, şu değerlendirmede bulunuyor:

“Bu noktada para politikasının ve mali disiplinin devam edip etmeyeceği tartışma konusu. Eğer bu koşullar altında devam edersek, benim tahminim 2 yıl içerisinde Türkiye’nin kredi notu yine yatırım yapılabilir seviyenin alt kısmına ulaşacaktır. Fakat tekrar altını çizelim. Seçim döneminde daha önce yaşandığı gibi gevşek politikalar, geri dönüş sinyalleri verilirse bu kredi artışları beklemeye girer. Ve bu pozitif eğilim kısa sürer.”

Son not artırımının sadece bir başlangıç olduğunu, henüz “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkmak için dört not artırımına daha ihtiyaç olduğunu dile getiren Ekonomist Murat Sağman da, şu görüşleri dile getiriyor:

“Yatırım yapılabilir seviyeye gelmemiz, her şeyi doğru yaparsak iki yıldan önce olmaz. Doğru politikalar dediğimiz enflasyonun düşmesi, hukuk başta olmak üzere kurumların bağımsız çalışması… Bunlar çok önemli. Tabi ki bu not artışları yatırımcı ilgisini artıracaktır ama yeterli değil.”

Son not kararı ile birlikte 2024 başından bu yana üç büyük uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu da Türkiye’nin notunu artırmış oldu. Moody’s Ocak ayında Türkiye’nin B3 olan kredi notunu değiştirmemiş, görünümünü durağandan pozitife yükseltmişti. Fitch Ratings, Mart ayında Türkiye’nin kredi notunu “B”den “B+”ya yükseltirken, not görünümünü “durağan”dan “pozitif”e çıkarmıştı. S&P ise Mayıs yerel seçimlerin ardından Türkiye’nin kredi notunu “B”den “B+”ya yükseltmişti.

Paylaşın

Babacan, İktidara “Vergi Paketleri” Üzerinden Yüklendi

İktidara vergi paketleri üzerinden yüklenen DEVA Lideri Ali Babacan, “KDV oranını temel bütün ihtiyaç ihtiyaçlarda, gıda, giyim, sağlık, eğitim, yüzde 18’den 8’e düşürdük. Tahsilatımız düştü mü? Düşmedi, arttı. Kurumlar vergisi oranını yüzde 33’ten önce 30’a indirdik, sonra da 20’ye indirdik. Tahsilatımız düştü mü? Düşmedi, arttı” dedi ve ekledi:

“Vergi sistemi ekonomik faaliyeti boğacak noktaya geldiği anda, o kâğıt üzerinde hesap ettiğiniz hiçbir vergiyi toplayamazsınız. Vergi mi arıyorsunuz? Öyle küçük esnafla, berberle bakkalla, kasapla, manavla uğraşmanıza gerek yok. Siz büyüklere gidin büyüklere… İmar rantlarıyla ilgili bir vergi var mı pakette? Siz tam gaz israfa devam edin, bedelini yurt dışı görüp gelecek çalışanlar, gençler ödesin, öyle mi? Siz milyarlık vergi afları getirin, uzlaşma yoluyla Maliye’nin alacağını sıfırlayın, bedelini tüm sabit gelirliler ödesin, öyle mi?”

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin Ankara İkinci Olağan Kongresi’nde konuştu. Babacan, Erdoğan’ın faiz inadını “bahis” olarak nitelendirerek, bu bahsin kaybedenin Erdoğan olduğunu ancak bedelini 85 milyonun ödediğini söyledi.

Babacan, Özel Harekât Daire Başkanı ve polislerinin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin elini öpmesini eleştirdi. Devletin polislerinin bir siyasi parti Genel Başkanı’nın elini öpmek için sıraya girmesinin kabul edilemez olduğunu dile getiren Babacan, bu tablonun ülkenin geldiği acı durumu özetlediğini kaydetti.

İktidara seslenen Babacan, “Siz birilerini bir yerlere atamak için, insanları böyle sıralara dizdiniz. Fakat emeklilerimiz geçinemiyor, ekmek sıralarında bekliyor. Siz el öpenleri evladınız belleyip sizden olmayanı mülakatlarda elediniz. Fakat çalışanlarımız aç; ucuz et sıralarında bekliyor. Siz, yargı ve emniyette ‘bizden’ ve ‘bizden değil’ kliklerini oluşturdunuz. Fakat gençlerimiz yarınlarından umutsuz, vize sıralarında bekliyor. Millete reva mı bu? Yaptıklarınız yüzünden ülkemiz, insanların birbirine güvenmediği, sokakları güvensiz, katillerin serbest kaldığı bir ülke oldu.

Yargıdaki ve emniyetteki el öpme sıralarının sonucu bu. Fakat hep söyledik, söyleyeceğiz:Bu ülkenin yarınlarını, hiç kimsenin karşısında eğilmeyen, bu ülkenin çalışkan gençleri kuracak.Bu ülkenin yarınlarını, el öpmek için sıralarda bekleyenler değil, Elif gibi dik duranlar kuracak. Bu ülkenin yarınlarını, işini dosdoğru yapan, haktan, hukuktan, adaletten sapmayan, hakimler, savcılar, polisler, askerler kuracak. Karşısındaki memurlara el öptürenler değil, ‘Sen Türkiye Cumhuriyeti devletinin memurusun, askerisin, polisisin… Eğilme, dik dur!’ diyenler kuracak” değerlendirmesinde bulundu.

Yönetim kademelerindeki siyasi klikleşme ve örgütlenmeleri de eleştiren Babacan, “Bildikleri tek şey var: Bizden mi onlardan mı? Bizim mahalleden mi karşı mahalleden mi? Biz bundan bir siyasi çıkar sağlar mıyız sağlamaz mıyız? İktidarın da muhalefetin de yaklaşımı bunun üzerine kurulu.Her tarafta bir ayrı klik, her tarafta bir başka örgütlenme, bir başka çeteleşme” diye konuştu.

“Tek sorumlu Erdoğan”

Mevcut sistemde tek yetkinin Erdoğan’da olduğunu aktaran Babacan, şunları söyledi: “Çok istediniz, tek yetkili oldunuz. Ülkede olan her şeyden tek başınıza sorumlusunuz. Her önlemi alabilecek tek imza sizin elinizde. ‘Nas var’ diye diye, hem enflasyonu hem faizi patlattınız. Kur Korumalı Mevduat diyerek ülkenin hazinesine büyük zararlar verdiniz. Kur Korumalı Mevduat için Merkez Bankası’na karşılıksız para bastırdınız, milyonlarca sabit gelirliyi enflasyon yoluyla fakirleştirdiniz.

Ekonomi politikanız yüzünden insanlar maaşlarını, üç kuruş birikimlerini bahislerde kaybediyorlar. İnsanlar işlerinden oldular, evlerinden oldular, aileleriyle, akrabalarıyla kavgalık oldular. Dolar borçlandılar, ödeyemediler, mahkemelik oldular. İnsanlar sizin ekonomi politikanız yüzünden intihar ettiler, canlarından oldular. Vatandaşı düşürdüğünüz hâl bu işte.Soruyorum: Kim verecek bunların hesabını? Sayın Erdoğan siz, vatandaşın eve götürdüğü ekmek üzerine bir bahse girdiniz. İnsanların birikimleriyle kumar oynadınız ve kaybettiniz.”

Erdoğan’a çağrıda bulunan Babacan, “Şimdi ortadan kaybolmak yok. Çıkın, ‘Hata yaptım’ deyin.‘Merkez Bankası’na verdiğim yanlış talimatlar sebebiyle ülkede enflasyon patladı’ deyin. Bakanlarınız bile ‘Rasyonel, yani akılcı politikalara döndük’ diyor. Ama siz susuyorsunuz. Faizden hiç bahsetmiyorsunuz. Konuşmadığınız konuları bilmiyormuş gibi yaparak sorumluluktan kurtulamazsınız. Yanlışlarınızla yüzleşmezseniz, insanlar size güvenmez. Bu vebalin altında kalmayın, çıkın insanlardan helallik isteyin” diye konuştu.

Babacan, iktidarın kurduğu ekonomik düzenin toplumun bir kesimini zenginleştirirken diğer kesimini yoksullaştırdığını ifade etti. Kalkınmanın taş ve betondan ibaret olmadığını belirten Babacan, “Sanayi yatırımı, teknoloji yatırımı, üretim, ihracat bu iktidarın öncelikleri arasında yer almıyor. Peki, ne uğruna? Haksız rant uğruna, birilerini zengin etmek uğruna. Bu kadar inşaat yapılıyor, bu kadar ev yapılıyor ama tarihin en büyük konut krizini yaşıyoruz. Kiralar beş kat, altı kat arttı. Hele İstanbul’da bazı yerlerde on kat arttı. Ev sahipleriyle kiracılar mahkemelik oldu.Satın almaya kalksanız, ev fiyatları aldı başını gitti.”

“Gençlerin, çalışanların ev alma hayalleri yerle bir oldu. Bu kadar yapılaşma oldu da vatandaşın hayrına mı oldu? Şehirlerin siluetleri bozuldu, tarihi dokulara halel getirildi. Kültürel alanlar, yapılar bir bir yok oldu. Şehirlerin nefes alma alanları bir bir yok oldu; taş oldu, beton oldu. Tek kalem oynatmayla birileri zengin olsun, birileri ceplerini doldursun diye binalar yapıldı, fakat şehirler insanların kira ödeyemediği, ev alamadığı şehirler haline geldi.”

İktidara vergi paketleri üzerinden yüklenen Babacan, şu ifadeleri kullandı: “KDV oranını temel bütün ihtiyaç ihtiyaçlarda, gıda, giyim, sağlık, eğitim, yüzde 18’den 8’e düşürdük. Tahsilatımız düştü mü? Düşmedi, arttı. Kurumlar vergisi oranını yüzde 33’ten önce 30’a indirdik, sonra da 20’ye indirdik. Tahsilatımız düştü mü?

Düşmedi, arttı. Bakın arkadaşlar, vergi sistemi ekonomik faaliyeti boğacak noktaya geldiği anda, o kâğıt üzerinde hesap ettiğiniz hiçbir vergiyi toplayamazsınız. Vergi mi arıyorsunuz? Öyle küçük esnafla, berberle bakkalla, kasapla, manavla uğraşmanıza gerek yok. Siz büyüklere gidin büyüklere… İmar rantlarıyla ilgili bir vergi var mı pakette? Siz tam gaz israfa devam edin, bedelini yurt dışı görüp gelecek çalışanlar, gençler ödesin, öyle mi? Siz milyarlık vergi afları getirin, uzlaşma yoluyla Maliye’nin alacağını sıfırlayın, bedelini tüm sabit gelirliler ödesin, öyle mi?”

İktidara ülkenin geldiği son durumu verilerle de hatırlatan Babacan, “Gelir dağılımı bozuldu, toplumsal yapı örselendi. Toplumu saran şiddeti sakın bu anlattıklarımdan bağımsız düşünmeyin arkadaşlar. Ülkenin yarısı, diğer yarısıyla kavgalı. Ülkenin yarısı, diğer yarısıyla mahkemelik durumda. Son beş yılda vatandaşlarımızın sadece %5’inin geliri reel olarak artmış. %95’in geliri ya düşmüş, ya sabit kalmış.  2023’te ihracat geçen seneye göre sadece %0,5 artmış. Bu yılın ilk 6 ayında ihracat, geçen seneye göre sadece %2 artmış. Rakamlar ortada” dedi.

“Ülkemizde ekonomi kötü, vatandaşlarımız çok derin bir geçim sıkıntısı çekiyor. Oralı olan yok, umursayan yok. Deprem tehlikesi her geçen gün büyüyor. Uzmanlar uyarıyor, her gün tekrarlıyor. Dinleyen yok, kulak veren yok. Yol ortasında yürürken iki yurttaşımız elektrik akımına kapılıp hayatını kaybediyor. Özür dileyen yok, çıkıp istifa eden yok.”

Paylaşın

Emeklilik Sistemi Değişecek Mi? Erdoğan’dan Açıklama

Erdoğan, emeklilik sisteminde köklü değişiklik içeren yeni bir hazırlık yapılacağına yönelik iddialara ilişkin, “Bizler toplumumuzun her kesimi gibi emeklilerimizin de daima yanındayız. Emeklilerimizi enflasyona ezdirmemek için azami gayret gösteriyor, elimizden gelenin daha fazlasını imkanlar nispetinde yapıyoruz” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Eldeki imkanlar dahilinde en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Engelleri aşmayı kendimize şiar edinmiş bir iktidar olarak sürekli tüm vatandaşlarımızın refahını artırmak için sürekli yeni yol haritaları oluşturuyoruz. Ekonomik istikrardan taviz vermeden, popülizm tuzaklarına düşmeden en rasyonel adımı nasıl atarız anlayışı içinde hareket ediyoruz.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. yılı kutlama programına katılmak üzere gittiği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) başkenti Lefkoşa’dan dönüşünde uçakta gazetecilere açıklamalarda bulundu ve soruları yanıtladı.

Erdoğan, 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı’nın 50. yıl dönümü vesilesiyle KKTC’ye gerçekleştirilen ziyaretin tamamladığını kaydetti. Bu tarihi günde Türkiye ile KKTC arasındaki sarsılmaz bağların bir kez daha vurgulandığını dile getiren Erdoğan, bundan 50 sene önce olduğu gibi bugün de ana vatan ve garantör devlet olarak Kıbrıs Türkü’nün yanında olduklarını ifade etti.

Erdoğan, “İktidar ve muhalefet olarak verdiğimiz birlik tablosunu kıymetli görüyorum. Kıbrıs davasının sadece bizim değil, 85 milyonun davası olduğu anlaşılmıştır. Şunun bir defa anlaşılması gerekir. Ada’nın asli unsuru olan Kıbrıs Türk halkını azınlık olarak görmeye ve göstermeye kimsenin gücü yetmez. Bugünkü ziyaretimizde bunu adeta perçinlemiş olduk.” diye konuştu.

İki devletli modelin, Kıbrıs meselesinin yegâne çözüm yolu olduğunun gün geçtikçe daha net ortaya çıktığını belirten Erdoğan, Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çözüm yolunda bugüne kadar her türlü fedakarlığı gösterdiğini vurguladı. Annan Planı’na “Evet” diyen tarafın Kuzey Kıbrıs olduğu hâlde takdir edilenin maalesef yine Rumlar olduğunu ifade eden Erdoğan, bu anlayışla artık bir yere varılmasının mümkün olmadığının altını çizdi.

Kıbrıs Türkleri’nin müktesep hakları olan egemen eşitlikleri ve eşit uluslararası statülerinin tescil edilmeden bir yere varılamayacağını kaydeden Erdoğan, “Her iki tarafın masaya eşit oturup eşit kalktığı bir denklem kurulmadan yeni bir müzakere sürecinin başlamasını açıkçası mümkün görmüyoruz. Bunu, Cumhurbaşkanı Sayın Ersin Tatar da tören hitabında şüpheye mahal verilmeyecek şekilde açıkça ifade etti.” dedi.

Ambargolara rağmen Kıbrıs Türkleri’yle devlet hizmetlerinin layıkıyla sürdürülebilmesi için birlikte çalıştıklarını hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, belediyelerin, devlet kurumlarının ve şirketlerin tüm imkânlarıyla Kıbrıs Türk halkına destek olduğunu söyledi.

Geçen yıl Ercan Havalimanı’nın yeni terminal binasının hizmete alındığını anımsatan Erdoğan, konut projelerinden, ulaştırma yatırımlarına, elektronik devlet hizmetlerinden sağlığa, savunmadan eğitime kadar her alanda KKTC’nin kalkınmasına katkı sağladıklarını aktardı. Erdoğan, 2024 Yılı İktisadi ve Mali İşbirliği Anlaşması ile Kıbrıs Türk halkına büyük fayda sağlayacak yeni projeleri hayata geçireceklerini belirtti.

Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası alanda maruz kaldığı haksız izolasyonun kaldırılması için de gayretlerinin sürdüğünü anlatan Erdoğan, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında Kuzey Kıbrıs’ın hak ettiği yeri alması için gerekeni yaptıklarını ifade etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Tatar’ın, Şuşa’da düzenlenen Türk Devletleri Zirvesi’ne katılmasının bu bakımdan son derece anlamlı olduğunu, gelecek süreçte bunu yeni adımların takip edeceğini dile getirdi.

Erdoğan, 1974 Barış Harekâtı’yla kurulan, 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanıyla tahkim edilen kazanımları, tüm dünyada tanınan Kıbrıs Türk Devleti ile taçlandıracaklarını belirtti. Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias’ın açıklamalarının Türk-Yunan ilişkilerini tekrar soğutma noktasına getirebilecek düzeyde olup olmadığının sorulması üzerine Erdoğan, zaman zaman Yunanistan’daki popülist figürlerin bu tür söylemlerle iki ülke arasındaki ilişkileri dinamitleme gayretlerine şahit olduklarını hatırlattı.

Türkiye’nin Yunanistan ile iyi komşuluk anlayışıyla ilişkileri geliştirmek istediğini dile getiren Erdoğan, “Tabii bu durum, böylesi hezeyanlara sessiz kalmamızı gerektirmiyor. Herkesin çok iyi bildiği gibi Türkiye, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı, adından da anlaşılacağı gibi barış için yapmıştır ve bu müdahale neticesinde huzur tesis edilmiştir. O tarihte Kıbrıs’ta hem Rum kesimi hem Yunanistan’daki darbeciler tarafından başlatılan soykırıma Türkiye, net ve keskin bir son vermek için bu harekâtı yapmıştır. Yani uluslararası hukukun bize tanıdığı garantörlük hakkı kapsamında bu müdahale yapılmıştır.” değerlendirmesinde bulundu.

Türk askerinin, düşmanına bile zulmetmeyen ama mazlumun hakkını asla çiğnetmeyen şanlı bir maziye sahip olduğunu, aynı anlayışla bugün de gelecekte de hareket etmeye devam edeceğini ifade eden Erdoğan, Mehmetçiğin ayak bastığı topraklarda işgal kültürünün değil, huzurun hakim olduğunu söyledi.

Erdoğan, şöyle devam etti: “Son NATO zirvesinde Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile konuştum. ‘Aynı gün ben Kuzey Kıbrıs’ta bulunacağım, orada Kuzey Kıbrıs halkına hitap edeceğim. Öğrendiğime göre siz de Güney’de olacakmışsınız, orada hitap edecekmişsiniz. Herhalde birbirimizi rahatsız edecek herhangi bir açıklama yapmayız’ dedim. O da benim gibi düşündüğünü söyledi.

Fakat Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias ne yazık ki farklı bir havada, belli ki Miçotakis ile yaptığımız görüşmeden haberi yoktu, ileri geri açıklamalar yaptı. Onun bir defa kalkıp da Türklerin orada işgalci olduğunu söylemesinden daha densiz, edep dışı bir ifade olamaz. Dolayısıyla, Sayın Miçotakis’in, bu bakanına haddini bildirmesi lazım. Bizim çok daha fazla konuşmamıza zaten gerek yok. Konuşacaklarımızı bugün zaten konuştuk. Yolumuza da aynen devam ediyoruz.”

“KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı, ‘Güney Kıbrıs, Yunanistan’la Larnaka kıyılarında deniz üssü inşa etme girişiminde. Amerika ve AB ile anlaştıkları haberleri çıkıyor. Bunlar yalanlanmadı’ diyor. Dolayısıyla artık Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’yle anlaşılarak deniz üssü kurma zamanı geldiğini söylüyor. Deniz ve hava üssü kurulması kısa zamanda söz konusu olur mu? Güney Kıbrıs’ı İsrail’in lojistik üs olarak kullandığına dönük haberler de çıkıyor. Sayın Tatar da bunun Kıbrıs’ı, Orta Doğu’daki bazı büyük terör örgütlerinin hedefi hâline getireceği uyarılarında bulundu. Bu tür gelişme konusunda Türkiye hangi adımlara atmayı düşünür?” soruları üzerine Erdoğan, şu görüşleri paylaştı:

“Ada’da Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı binasıyla, Kuzey Kıbrıs Parlamento binası inşaatını yapıyoruz. Onları bir göreyim, durum nedir dedim. Her ikisi de muhteşem birer bina oluyor. Allah nasip ederse en geç kasım ayı ortalarında bitecek. Bu iki bina, başkanlık binasıyla parlamento binası bittiği zaman, yanında da oraya hizmet verecek gayet güzel bir mescit yapılıyor. Herhalde bu üslerden daha önemli bir şey yok. Onlar askeri üs yapıyor, biz siyasi üs yapıyoruz. Çalışmayı en güzel şekilde devam ettireceğiz. Bu arada, tekrar bir kontrole gidip inşaat ne durumda onu görmem lazım. Gördüğüm kadarıyla Kıbrıs taşından hakikaten muhteşem bir eser meydana geliyor. Yani Türkiye gerektiği zamanda gereken adımları atar, yapılması gerekenleri yapar.

Ada’nın huzuruna asla katkı sağlamayacak, gerginlikleri artıracak ve uluslararası hukuk ihlallerine yol açacak adımlardan özenle kaçınmak gerekir. İsrail’in katliamına ortak olmak ne Rumlara ne Yunanistan’a fayda sağlar. Ayrıca gerekirse deniz üssü ve deniz yapılarını kuzeyde yaparız. Bizim de denizimiz var. Mesela yeni bir doğal gaz gemisi alıyoruz. Sakarya Gaz Sahası’ndaki gaz üretiminde kullanılacak, yüzer gaz işletme platformu gemisi. Yaklaşık 2 ay sonra Türkiye’de olacak. 300 metre boyunda 58 metre genişliğinde. 5 milyon hane halkına yetecek kadar doğal gazı üretecek bu platform belki orada 15-20 yıl kalacak. Adeta bir üs gibi. Önümüzdeki hafta yola çıkıyor ve Türkiye’ye gelecek. Zaten o üssü gördükleri zaman yeter onlara.”

“Kendi uçağımızı yapıyoruz, kendi uydumuzu yapıp uzaya yolladık”

“Barış Harekâtı yaptığı zaman Türkiye’ye ambargolar uygulandı. Külliyedeki ilk veya ikinci 29 Ekim resepsiyonunda ‘Uçaklarımıza tekerlek vermeyenlere karşı bizim de yapacaklarımız var’ demiştiniz. Aradan yıllar geçti. Şimdi, savunma sanayimiz var. Bu gelişmeyle ilgili bugün burada ne hissettiniz?” sorusuna Erdoğan, “Biliyorsunuz, uçaklarımızın lastiklerini dahi alamıyorduk ama şu anda Petlas, uçaklarımızın lastiklerini yapar hâle geldi. Çok önemli bir adım. Üstelik Anadolu’nun göbeğinde. İnsansız hava araçlarından SİHA’lara kadar geldiğimiz nokta belli. ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN, tüm bunlar şu anda savunma sanayisinde dünyayla adeta yarış hâlinde. Bundan dolayı da çok çok mutluyuz.” cevabını verdi.

Batı ülkelerinin, Türkiye’nin insansız hava araçlarıyla ilgili sipariş üstüne sipariş verdiğini ifade eden Erdoğan, ülkelerin hangileri olduğunu söylemeyeceğini ama Avrupa Birliği ülkelerinin artık Türkiye’den bu tür taleplerde bulunmasının devranın nasıl değiştiğini gösterdiğini belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bizi ayrıca mutlu ediyor. Kızılelma şu anda devreye giriyor. Bunların devreye girişinin o malum çevreleri çok daha çıldırtacağına eminim. Özellikle Amerika’daki seçimin de bu işte tayin edici bir rolünün olduğunu düşünüyoruz. Bu seçimin neticesiyle birlikte ne gibi adımlar atılabilir, bunları da ayrıca göreceğiz ama ibre Türkiye’nin lehine dönüyor diye düşünüyorum. Bundan dolayı da huzur içindeyim. Sizler de huzur içinde olun. Kendi uçağımızı yapıyoruz, kendi uydumuzu yapıp uzaya yolladık. Daha iyisini yapacak, daha ileri gideceğiz. Bizi en çok duygulandıran ise artık bizim gençlerimizin asla yılgınlığa kapılmadan ‘Ben yaparım’ demesidir. Biz çok güçlü tohumlar attık, onlar filizleniyor ve gelecekte boy verecekler.”

“Milli Savunma Bakanlığı uzun süredir ‘Kilit kapanıyor’ başlığıyla Kuzey Irak’a ilişkin operasyonları paylaşıyor. Siz de dönem dönem Irak’ın kuzeyinde PKK varlığının tamamen bitirileceğini belirttiniz. Bu konuda neredeyiz? Bu yaz döneminde bu iş biter mi, ne dersiniz?” sorusu üzerine Erdoğan, şu yanıtı verdi:

“Terörle mücadele bir matematik olayı değil. İki kere iki dört diyemezsiniz. Örneğin Pençe Kilit Harekât bölgesinde Piyade Yarbay Abdullah Cem Demirkan kardeşimiz yaralandı. 15 gün yaralı olarak kaldı ve maalesef şehit oldu. Bunların hepsinin intikamını alıyoruz. Faturayı çok ağır ödüyorlar, ödemeye de devam edecekler. Ama bilsek ki terörle mücadele bir matematik olayıdır, kalkarız açıklamayı da ona göre yaparız.

Dolayısıyla da terörle mücadelemiz sonuna kadar devam edecek. Önünde sonunda kazanan inşallah yine biz olacağız. Artık onları bekleyen son yakındır. Bu ülkenin insanlarına çektirdikleri acıların hesabı soruluyor. Terör meselesini kökünden bitireceğiz. Sağa sola koşturmaları, destek arama çabaları da bu yüzden. Ne yaparlarsa yapsınlar fayda göremeyecekler. Bu ülkenin insanlarına yaşattıklarının hesabını öyle ya da böyle veriyorlar. Askerimiz, polisimiz, istihbaratçılarımız sahada ve onların güçlü nefesini sürekli enselerinde hissediyorlar. Burunlarını dahi çıkartamadıkları mağaralar onları koruyamayacak.”

UAD’nin, İsrail’i işgalci ilan ederek işgal ettiği toprakları terk etmesini istediği hatırlatılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Uluslararası Adalet Divanı aynı zamanda İsrail’i tazminata mahkûm etti. Miktarını henüz açıklamadılar. İsrail zaten bugüne kadar Uluslararası Adalet Divanı’nın verdiği kararların hiçbirini uygulamadı. Çünkü yanında başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batı var.” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye’nin dünyanın birçok ülkesiyle birlikte gerekli baskıyı yaptığını ve buna devam edeceğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İspanya’nın duruşu burada çok çok önemliydi. Finlandiya’nın, Norveç’in tüm bunların duruşları önemliydi. Biz bu işi takip edeceğiz, kovalayacağız ve en sonunda inşallah burada bir netice alacağız diye düşünüyorum. İsrail durdurulmalıdır. Bunu sağlamak hepimizin görevidir.” diye konuştu.

Erdoğan, İsrail’e destek olarak, mazlum Filistin halkının yıllardır yaşadığı sistematik zulmü görmezden gelerek bir yere varmanın mümkün olmadığını belirterek, şöyle devam etti:

“İsrail yaptıklarının cezasını çekmeli, bu ceza bir daha kimsenin böylesi bir zulmü aklından geçirememesini sağlayacak kadar ibretlik olmalıdır. Umarım bu karar ve bundan önce alınan ve İsrail tarafından uygulanmayan kararlar uluslararası toplumda bir uyanışı beraberinde getirir. Filistinlilerin acılarına alışmamalı, onların durumunu olağan görmemeliyiz. Her yeni günde daha çok artan bir tonda sesimizi zulme karşı yükseltmeliyiz. Bu bizim insani görevimiz, tarihe borcumuzdur. Bugün takınılan ya da takınılmayan her tavır tarihe geçmektedir. Herkesi tarihin doğru tarafında durmaya bir kez daha davet ediyorum.”

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başkanlık seçimlerinin sonuçlarının, İsrail’in Gazze politikalarını etkileyip etkilemeyeceğine ve İsrail’in savaşı bölge yayma isteğinin nasıl engelleneceğine ilişkin soruları Erdoğan, şöyle yanıtladı:

“Bu konuyla ilgili olarak İsrail, 1947’de ne yaptıysa şimdi de aynısını yapıyor, değişen bir şey yok. Tüm mesele İsrail’in bu davranışlarına karşı haktan yana olanlar, adaletten yana olanların el ele verip bu Uluslararası Adalet Divanı’nın verdiği kararın yanında herkesin yer almasını sağlamaktır. Bu oyunu ancak böylesi bir duruşla bozarız. Bu zulmü sona erdirmek için ABD yönetiminin İsrail’e baskı yapması, katil Netanyahu’ya ve beraberindekilere verdiği desteği çekmesi şarttır.”

Erdoğan, İsrail’in coğrafyayı kendi karanlığına çekip bölgeyi yangın yerine çevirme isteğinin ortada olduğunu dile getirerek, “Gazze’de onca zulme rağmen hedeflerine ulaşamamanın hıncıyla hareket etmektedir. Uluslararası toplumun bir ve kararlı karşı koyuşu İsrail’in en istemediği şeydir. İsrail zulmüne karşı birleşmeli ve onları uluslararası hukuka uymaya zorlamalıyız. Bu sayede sadece Gazze ya da Filistin değil, ateş çemberine dönmüş bölgemiz de büyük çatışmaların içine çekilmekten kurtulur.” dedi.

ABD Başkan Adayı Donald Trump ile görüştüğü hatırlatılan ve ABD başkanlık seçimlerinin sonucunda Türkiye-ABD ilişkilerinin daha iyi olmasını bekleyip beklemediği sorulan Erdoğan, şu yanıtı verdi: “Bu konuya şimdi girmem pek doğru olmaz. Çünkü yapacağımız çok ilginç çalışmalar var. Geçen hafta çarşamba günü Macar Başbakanı Viktor Orban konuğumuzdu. Görüşmemizden sonra da ‘Trump’la bir akşam yemeği yiyeceğiz’ dedi. Bu arada aynı zamanda da NATO zirvesi devam ediyordu. Ertesi gün Viktor Orban’ı yoğun bir şekilde eleştirmeye başladılar. ‘Yok şöyle dedi, yok böyleler, biz Viktor’un dediklerine katılmıyoruz, söyledikleri doğru şeyler değil’ dediler.

Sayın Orban, malum Moskova’ya gitti, eleştirdiler. Çin’e gitti aynı şekilde eleştirdiler. Ardından Şuşa’daki toplantıya katıldı, eleştirdiler. Şimdi de ‘Macaristan’ı AB dönem başkanlığından nasıl alırız?’ bunun hesabı içindeler. Bize de düşen şu anda sabır. Bu sabırla birlikte de inşallah gereğini vakti saati geldiğinde birlikte yaparız. Sayın Trump ile kendisine yapılan suikast girişimini konuştum. Kendilerini alçakça saldırı karşısında demokrasinin yanında durmaları nedeniyle tebrik ettim. Biz demokrasinin tarafındayız ve ülkelerin geleceklerine halkların özgür iradelerinin karar vermesinden yanayız.”

Erdoğan, geçtiğimiz günlerde yaşanan küresel yazılım sorunu konusunda Türkiye’nin güvende olup olmadığı sorusunu, “Bu kriz nedeniyle bizde bir sıkıntı yok şu anda. Arkadaşlar, Türk Hava Yolları’nda olsun, diğer tüm birimlerde olsun tedbirleri aldılar. Şu anda işlerimiz ufak tefek aksamalarla yürüyor. Yani dünyadaki sıkıntı bizde aynen yok. Daha iyiyiz. Bu konuda ek tedbirler almak gerekiyorsa alırız. Bununla ilgili arkadaşlarımız çalışmalarını aralıksız sürdürüyor. Hiçbir alanı boş bırakmadığımız gibi bu alanı da boş bırakmıyor ve atılması gereken adımları hızla, vatandaşlarımızı mağdur etmeden atıyoruz.” diye yanıtladı.

“Ekonomik istikrardan taviz vermeden…”

Emekli aylıklarında yapılan düzenlemenin, Meclis gündeminde olduğu, emeklilik sisteminde köklü değişiklik içeren yeni bir hazırlık yapılacağına yönelik iddiaların da basında yer aldığı hatırlatılan ve görüşleri sorulan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi:

“Bizler toplumumuzun her kesimi gibi emeklilerimizin de daima yanındayız. Emeklilerimizi enflasyona ezdirmemek için azami gayret gösteriyor, elimizden gelenin daha fazlasını imkânlar nispetinde yapıyoruz. Eldeki imkânlar dahilinde en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Engelleri aşmayı kendimize şiar edinmiş bir iktidar olarak sürekli tüm vatandaşlarımızın refahını artırmak için sürekli yeni yol haritaları oluşturuyoruz. Ekonomik istikrardan taviz vermeden, popülizm tuzaklarına düşmeden en rasyonel adımı nasıl atarız anlayışı içinde hareket ediyoruz.

Aslında Grup Başkanımız Abdullah Güler gerekli açıklamaları yaptı. En düşük emekli maaşının 12 bin 500 lira olacağını açıkladı. Bütün bunlara rağmen muhalefet bakıyorsunuz, düşünmeden, görüşmeden, konuşmadan ‘Asgari ücret 17 bin’ diyor. Bunların sırtında maalesef küfe yok. Biz ölçüyoruz, biçiyoruz. Nasıl bu işi ekonomik dengeleri bozmayacak biçimde götürürüz? Buna bakıyoruz, adımlarımızı da buna göre atıyoruz. Onun için de yeni yasama döneminde inşallah bu konuyu gündeme alacağız. O şekilde de yola devam edeceğiz. Grup başkanımız ne açıkladıysa gündemimizde o konular var, gerisi söylentiden ibaret.”

Paylaşın

Duygular Sağlığınızı Nasıl Etkiler?

Duygular, bilincin ve bedenin yaşamdaki durumlara verdiği tepkidir. Altı temel duygu türü (sevinme, üzülme, öfkelenme, iğrenme, şaşkınlık ve korku) ile birkaç karmaşık duygu türü vardır ve “Kötü” duygu diye bir şey yoktur.

Herkes her gün çok çeşitli duygular yaşar. Hangi duyguyu deneyimlediğinizden bağımsız olarak, duygularınız, bilincinizin ve bedeninizin belirli bir durumu nasıl yorumladığına bağlı olacaktır.

Duygu Türleri

Duygular iki kategoriye ayrılabilir: Temel duygular ve karmaşık duygular. Temel duygular tanınabilir yüz ifadeleriyle ilişkilendirilir ve otomatik olarak gerçekleşme eğilimindedir. Altı temel duygu şunlardır: Sevinme, üzülme, öfkelenme, iğrenme, şaşkınlık ve korku.

Karmaşık duyguların tanınabilir yüz hatları yoktur. Karmaşık duyguların bazıları şunlardır: Yas, İmrenme, Pişmanlık, Utanma, Kıskançlık, Minnettarlık, Gurur, Endişelenme.

Yukarıda listelenmeyen çok sayıda karmaşık duygu vardır. Karmaşık duygular genellikle iki veya daha fazla duygunun birleşimidir. Örneğin, nefret potansiyel olarak kıskançlık, öfke ve iğrenmenin birleşimi olabilir.

Duygular bilinç sağlığınızı nasıl etkiler?

Duygularınızın bilinç sağlığınızı nasıl etkilediğini düşünürken, öncelikle hiçbir duygunun gerçekten “kötü” veya olumsuz olmadığını belirtmek önemlidir. Bunun yerine, olumsuz duygular bir şeylerin yanlış olduğunun ve ele alınması gerektiğinin bir işaretidir.

Bununla birlikte, bu olumsuz duyguları yönetmekte zorlanırsanız veya ortaya çıktıklarında onları görmezden gelmeye veya bastırmaya çalışırsanız, bu durum bilinç sağlığınızı olumsuz etkileyebilir. Aslında, olumsuz duygular uzun süre devam ettiğinde (kronik üzüntü, öfke veya korku gibi) depresyona, kaygıya ve hatta madde kullanımına yol açabilir.

Öte yandan, olumsuz duyguları oldukları gibi tanıyabilir, bu duyguları yönetebilir ve bunların ötesine geçebilirseniz, buna dayanıklılık denir. Dayanıklı olan kişiler genellikle olumsuz duygulardan daha fazla olumlu duyguya sahiptir ve hayat zor olsa bile amaç ve anlam bulmayı öğrenmişlerdir. ,

Bu, olumsuz duygular yaşamadıkları anlamına gelmez; yaşarlar. Bunun yerine, bu duyguları tanırlar, bunlara neden olan sorunlarla başa çıkarlar ve düşüncelerini yeniden çerçevelemeye çalışırlar.

Duygularınızı değerlendirirken, olumsuz ve olumlu duygularınız arasında bir denge kurmaya çalışın. Unutmayın, olumsuz duygular hayatınızda bir amaca hizmet eder ve hatta sizi sağlıklı ve çok ihtiyaç duyulan değişiklikler yapmaya teşvik edebilir.

Duygular fiziksel sağlığınızı nasıl etkiler?

Olumlu duygular ve genel fiziksel sağlık arasında bağlantı olduğunu ortaya koyan araştırmacılar, olumlu duyguların mı daha iyi sağlığa, yoksa iyi sağlığın mı olumlu duygulara yol açtığını net olarak bilmiyorlar. Konunun uzmanları, bunun her iki faktörün bir kombinasyonu olabileceğini öne sürüyorlar.

Paylaşın

Gelecek Partisi Milletvekilleri AK Parti’ye Mi Katılacak?

Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu, “Gelecek Partisi milletvekilleri AK Parti’ye mi katılacak?” iddialarına ilişkin, partimizi yıpratmak istiyorlar” değerlendirmesini yaparken bazı milletvekilleri ise “Bir geçiş kolay değil ama imkansız da değil” diyor.

Gelecek Partisi’nin 10 milletvekili bulunduğunu, bir geçiş olsa da bunun toplu bir geçiş olmayacağını düşünenler ise “Gelecek Partililer hem Saadet Partisi’ne hem de grubun kurulması için vekil veren CHP’ye karşı sorumluluk taşıyor” değerlendirmesi yapıyor.

Gelecek Partisi İstanbul Milletvekili Selim Temurci’nin geçtiğimiz haftalarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesi “Gelecek Partisi milletvekilleri AK Parti’ye mi katılacak”, “Gelecek-SAADET Grubu dağılacak mı” gibi birçok soruyu beraberinde getirdi.

Gazete Duvar’da yer alan habere göre; Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu bu iddialarla ilgili, “AK Parti’den ihraç edildiğimizden bu yana hangi konuda bir iyileşme oldu ki bugün faklı bir tavır alınsın? Partimizi yıpratmak istiyorlar” değerlendirmesini yaparken bazı milletvekilleri ise “Bir geçiş kolay değil ama imkansız da değil” diyor.

2023 genel seçimlerinin ardından muhalefet partileri arasındaki iletişimin neredeyse sıfırlandığına dikkat çeken bir Gelecek Partisi milletvekili, “AK Parti içinden çok uzun zamandır çağrılar var. Bu çağrılar görüşmeleri de beraberinde getirdi. Bizim eleştirilerimizi, itirazlarımızı biliyorlar. Bu konularda bir öze dönüşten, bir değişimden bahsediliyor. Denildiği gibi bir değişim olursa çağrılar değerlendirilebilir” diyor.

Gelecek Partisi’nin 10 milletvekili bulunduğunu, bir geçiş olsa da bunun toplu bir geçiş olmayacağını düşünenler ise “Gelecek Partililer hem Saadet Partisi’ne hem de grubun kurulması için vekil veren CHP’ye karşı sorumluluk taşıyor. Bir milletvekilinin istifa etmesi durumunda grup düşecek. Mevcut milletvekillerinden hiçbirinin bu grubu dağıtan kişi olarak tarihe geçmek istemeyeceğini düşünüyoruz. Ama daha farklı sorunlar yaşanır, grup başka nedenlerle dağılabilir. O zaman elbette başka yerlere geçişler olabilir” değerlendirmesi yapıyor.

Paylaşın

“Gıda Enflasyonu” Tüketicinin Cebini Yakıyor

İktidar, son dönemde ekonomide pembe tablolar çizmeye çalışsa da, özellikle gıda fiyatlarındaki durdurulamayan artış tüketicilerin ceplerini yakmaya devam ediyor.

Sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez gıdalarından sebze ve meyve fiyatlarındaki artış, tüketicilerin cebini yakıyor. İstanbul halinin 19 Temmuz tarihli listelerine göre, son bir yılda armutun fiyatı yüzde 525, limonun fiyatı yüzde 289 ve fasulyenin fiyatı yüzde 260 oranında yükseldi.

Türkiye’de gıda fiyatlarındaki artış, geçim sıkıntısını derinleştiriyor. Haziran ayında genel gıda enflasyonu aylık yüzde 1.78, yıllık yüzde 68.2 arttı. Asgari ücrete ara zam yapılmaması, bu sorunu daha da büyütüyor. Toptancı hallerinde bazı ürünlerin fiyatları son bir yılda beşe katlanırken, dört kişilik bir ailenin günlük gıda harcamasında sebze ve meyvenin payı yüzde 26’yı aştı. Haziran ayı açlık sınırına göre bu tutar 168 lira. Bugün günlük asgari ücret ise 566 lira.

Cumhuriyet’ten Şehriban Kıraç‘ın aktardığına göre, sebze ve meyve, üreticiden tüketiciye ulaşana kadar altı defa el değiştiriyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hal Müdürlüğü’nün 19.07.2023 ve 19.07.2024 tarihleri arasındaki fiyat değişimlerine göre:

Armut: yüzde 525 artışla 50 TL/kg,
Limon: yüzde 289 artışla 70 TL/kg,
Taze fasulye: yüzde 260 artışla 90 TL/kg,
Avokado: yüzde 150 artışla 50 TL/tane,
Karpuz: yüzde 150 artışla 20 TL/kg,
Kiraz: yüzde 114 artışla 150 TL/kg,
Sarımsak: yüzde 131 artışla 150 TL/kg,
Enginarın fiyatı bir yılda yüzde 525 artışla 50 TL’ye çıktı.

Papaz eriği 60 TL’den 80 TL’ye, elma 20 TL’den 25 TL’ye, kayısı 35 TL’den 60 TL’ye, vişne 25 TL’den 60 TL’ye yükseldi. Maydanozun demeti 4 TL’den 10 TL’ye, sivri biberin kilosu 23 TL’den 45 TL’ye, domatesin kilosu 25 TL’den 35 TL’ye çıktı. Sadece patatesin fiyatı 20 TL’den 15 TL’ye düşerken, soğanın fiyatı sabit kaldı.

Türkiye’de mazot, gübre, ilaç, tohum ve yem gibi tarımsal girdilerin ithalatla sağlanması, dövizdeki artışa bağlı olarak fiyatların sürekli yükselmesine neden oluyor. TÜİK verilerine göre, tarımsal girdi fiyat endeksi mayısta yüzde 53.1 arttı, enerji grubundaki artış yüzde 75.4 oldu. Haziranda Devlet Su İşleri Sulama Birlikleri su bedeline yüzde 60-400 zam yaptı, sulamada kullanılan elektrik fiyatları ise yüzde 30 arttı. Uzmanlara göre, üretim maliyeti yükselen bir ürünün rafa düşük fiyatla gitmesi mümkün değil. Gıda fiyatlarının artmaya devam etmesi bekleniyor.

Paylaşın

DEM Partili Bakırhan: Biz Ekmek Diyoruz Onlar Savaş Diyor

DEM Parti Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan, DEM Parti Parti Meclisi toplantısında yaptığı konuşmada, “Biz ekmek diyoruz onlar savaş diyor. Biz adalet diyoruz onlar daha fazla imtiyaz diyor. Biz eşit adil düzen diyoruz onlar itaat edin diyorlar” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Parti Meclisi (PM), yeni dönem mücadele hattını belirlemek ve planlama yapmak üzere partinin genel merkezinde toplandı. Toplantının açılış konuşmasını yapan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, şunları söyledi:

“Değerli arkadaşlar hepinizi saygıyla selamlıyorum, hoşgeldiniz. Verimli bir toplantı geçireceğimize inanıyorum. Geçen perşembe günü Eş Genel Başkanımızla birlikte Sincan Cezaevi’ndeydik. Kobanî Kumpas Davasında yargılanıp ceza verilen Zeynep Karaman, Zeynep Ölbeci, Aynur Aşan, Dilek Yağlı, Pervin Oduncu, Leyla Güven, Selver Yıldırım ve Ayşe Gökkan’la görüştük. Hepinize çok selamları vardı. Dayanışmanızdan dolayı sizlere teşekkürlerini ilettiler. Moralleri yerindeydi, gelişmeleri yakinen takip ediyorlar. Onlar da orada direniyorlar.

Bizimle birlikte olduklarını belirtmek istiyorum. Yine dün Türkiye halklarıyla Rojava halkları arasında bir dayanışma köprüsü oluşturmak için yola çıkan 33 düş yolcusunun Suruç’ta katledilmelerinin üzerinden 9 yıl geçti. 33 düş yolcusunu saygı ve minnetle anıyorum. Onların halklar arasında kurmaya çalıştığı barış, demokrasi, özgürlük ve dayanışma köprüsünü büyüterek devam ettireceğimizin sözünü arkadaşlarımıza veriyoruz. Bu katliamı yapanları, katliamın alt yapısını oluşturanları da buradan kınadığımızı belirtmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, çok önemli bir süreçten geçiyoruz. Dünyada yine hepimizin takip ettiği gibi çatışmalar, savaşlar derinleşerek devam ediyor. Bir türlü de çözüme kavuşturulmuyor. Çünkü savaş bölgelerinde dünyanın hegemonik güçleri var. Onların orada paramiliter güçler aracılığıyla bazen direkt kendilerinin müdahil olduğu bir savaş devam ediyor. Yine takip ediyorsunuz. Dünyanın birçok ülkesinde seçimler oldu, yönetimler değişiyor, yönetimler yenileniyor. Çok sıcak bir gündem var. Fransa, İngiltere ve İran’daki seçimleri hep birlikte izledik. Dünyada ve bölgemizde iki temel başlık göze çarpıyor. Bir savaş başlığı, bir de siyasi karmaşa.

Bu siyasi boşluğu, kapitalist neo liberal politikalarla doldurmaya çalışan otoriter iktidarlar var. Bizim boş bıraktığımız, bizim örgütlü olmadığımız, halkların örgütsüz olduğu, güçlü bir mücadele yürütmediği yerde işte Suriye’de olduğu gibi, Lübnan’da olduğu gibi, Libya’da olduğu gibi ekonomik güçler orada boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Yine sıcak çatışmaların olduğu yerler çin Rusya, Türkiye, körfez ülkeleri olmak üzere bu çatışma yerlerinden kendilerine güç ve çıkar devşirmeye çalışıyorlar. Buralardaki dengelerde güçlü yer almak için o bölgelerde bulunmaya devam ediyorlar.

“Türkiye’nin Afrin’de, İsrail’in Gazze’de ne işi var?”

Savaş bölgelerinde bu savaşı közleyen ve derinleştiren güçlere de sormak istiyoruz. Kiminle, kimin için, niye o savaş bölgelerinde bulunuyorsunuz? Aslında sesli bir şekilde sormak lazım. Afrin’de Türkiye’nin ne işi var? Afrin’de Türkleri ilgilendiren ne var? İsrail devletinin Gazze’de, Filistin topraklarında ne işi var? İran’ın, Rusya’nın, ABD’nin bölge ülkelerinde ne işi var? Ukrayna’da hegemonik güçlerin ne işi var?

Bu savaş bölgelerinin tamamı bu ekonomik güçlerin çıkar ve paylaşım savaşlarının yürütüldüğü ve enerji hatlarının geçtiği yerler, bu güçlerin kendi ülkelerine refah ve daha fazla rant sağlamak ama orada yaşayan halkları açlığa, yoksulluğa, sefalete mahkum etmek isteyen siyasetleri var. DEM Parti bu siyasetin karşısında durmaya çalışıyor. Savaş karşıtı mücadeleyi büyütmeye çalışıyor. Bu savaşların derinleşmemesi için, halkların iradesi ile çözülmesi için mücadeleye devam ediyor.

Bu savaşları isteyenler Suriye’deki veya Irak’taki halklar değil. Bu savaşı isteyenler Ukrayna’daki halklar değil, Lübnan’daki halklar değil. Savaşı iktidarlar istiyor. Savaşı iktidarlarda bulunan otoriter mantığa sahip bireyler istiyor. İktidarlarını korumak için Afrin’in demografik yapısını değiştirmeyi göze alıyorlar. İnsanların perişan olmasını, katledilmesini, oranın kültürünün ve doğasının talan edilmesini çok rahatlıkla isteyebiliyorlar. Dolayısıyla bu savaş isteyen halklar değil, emekçiler ve kadınlar değil, biz hiç değiliz. Bu savaştan zarar görenler, bu savaşın mağdurları, savaş isteyenlere karşı durmak ve itiraz etmek durumundadır.

Değerli arkadaşlar Türkiye’nin de önemli gündemleri var. Türkiye’de dikkat ediyorsak 2015 sonrası siyaset tekrar güncellenerek devreye geçirilmeye çalışılıyor. İktidar her kaybettiğinde, her kaybedeceğini anladığında başta Ortadoğu’da ve coğrafyamızda savaş ve çatışma peşinde koşuyor. Kendi iktidarını devam ettirmek için savaş ve çatışma arıyor. Tam da 2015’ten sonra yaşanan bir durumla karşı karşıyayız. Üçüncü dünya savaşı diyorlar, güvenlik meselesi diyorlar, Rojava’da halkların demokratik bir şekilde yaşamasını tehdit olarak görüyorlar.

Ne alakaları ve işleri varsa Federe Kürdistan Bölgesi’nde, Amediye’de, oradaki dağlarda, kırlarda, ovalarda üsler, kalekollar kurmaya devam ediyorlar. Belli ki bunu belli bir süre daha devam ettirmeye çalışacak bu iktidar. Halk açlık ve sefalet içinde. Emekliler geçim derdindeyken, ülkede büyük bir yoksulluk yaşanırken iktidar dün Rojava’da, bugün Federe Kürdistan Bölgesi’nde bir çatışma bir savaş peşinde koşuyor. Buna itiraz ediyoruz, kabul etmiyoruz.

Bu savaş ve çatışmalı anlayışa muhalefetin de destek olmaması ve bu oyuna gelmemesi gerektiğini buradan belirtmek istiyorum. Çünkü savaş AKP-MHP iktidarının savaşıdır, Türkiye halklarının savaşı değil. Kürtler tehdit değil, Federe Kürdistan Bölgesi’nde yaşayan insanlar Türkiye’nin  güvenliği için tehdit değil. Sadece bir şey var: İktidarın kendisini devam ettirmek için orada bir düşman yaratmaya ve orayı bir savaş alanı haline getirmek istiyor. Dolayısıyla biz, bizim olmayan bu savaş karşısında dün olduğu gibi bugün de durmaya devam edeceğiz.

Biraz önce söyledim. Derin bir yoksulluk var. Ama Türkiye’nin ana gündemi savaş ve çatışmadır. Siz de dün izlediniz. Aslında cumhuriyet tarihinde olmadığı kadar büyük bir yoksulluk, derin bir kriz var. Darbe dönemlerinde bile bu ülke böylesine derin bir ekonomik kriz yaşamamıştır. İnsanlar topraklarını ekemedikleri, üretemedikleri, biçemedikleri için mevsimlik işçi olup yollara düşüyorlar. En son dün Viranşehir’den Bursa’ya giden tarım işçileri, çalıştıkları tarlaya giderken traktör devrildi. 15 yaşındaki Esmanur ve ablası traktörün altında kaldı.

Lanet olsun savaş ve çatışma isteyenlere! Türkiye’nin ekonomisini, bütçesini, Kürtler demokratik özgürlüklerine, statüye kavuşmasın diye, Rojava’ya, Federe Kürdistan Bölgesi’ne döken, bütçesinin büyük bir bölümünü Kürt karşıtı politikalar için örgütleyen, planlayan bu iktidar Esmanur’un katilidir. Esmanur, Viranşehir’de geçinebilseydi, ailesi Viranşehir’de yaşamını devam ettirebilseydi bugün aramızda yaşayacaktı.

Sadece savaşlarla insanlarımızın canını almıyorlar. İşte bu ekonomi politikalarıyla da, bu savaşa giden bütçeyle de bir çok insanımızın yolda katledilmesine sebep oluyorlar. Evet bu iktidarın tek bir derdi var, Türkiye halklarını aç bırakmak, yoksul bırakmak, sermayeyi daha fazla güçlendirmek ve sermayenin karını arşa çıkarmaktır. Artık bu çok iyi biliniyor. Bu iktidar gözünü Kürt kazanımlarına dikmiş durumdadır. Kürt anasını görmesin diye yapmadıkları şey yok, söylemedikleri şey yok. Emin olun üçüncü dünya savaşı diyorlar değil üçüncü dünya savaşı 10 defa da savaş çıksa bu iktidarın tüfeği Kürtlere dönük, elleri emekçilerin, yoksulların cebinde olmaya devam edecektir.

Bunların amacı da siyaseti de budur. Sadece Ortadoğu’daki Kürtler hedef alınmıyor. Ortadoğu’ya istikrarın gelmesini de önlüyorlar. İstikrarın önündeki engeldir bunlar. Ortadoğu halklarının bir arada yaşaması önünde de engeldirler. Bu işgalci akla soruyoruz: Nereye kadar Kürt düşmanlığı? Ne kazandıracak size Kürt düşmanlığı? Türkiye’deki ekonomik felaketle ilgilenmek yerine, Kürt dağlarında, Kürt coğrafyasında Türkiye’nin emekçi yoksul gençlerini çocuklarını savaşa göndermek, üstler kalekollor kurmak nereye kadar? Bu soruları sormaya devam edeceğiz.

Dün birlikte izledik. Kıbrıs’ta bir konuşmada şöyle diyor Erdoğan; ”müzakereye, görüşmeye Kıbrıs’ta kalıcı barışı ve çözümü sağlamaya hazırız” diyor, ”çözüm yolunda uzatılan hiçbir elin bugüne kadar boş çevirmedik” diyor. Peki Şam’a çözüm eli, Irak İran’a çözüm eli, Yunanistan’a çözüm eli. Olsun tabi her yerde olsun ama Kürde gelince Federe Kürdistan Bölgesi’nde Rojava’da olduğu gibi tank top niye? Çözüm niye Kürtler için yok? Uzatılan çözüm eli neden Kürtlerin elini tutmuyor? Kürtler o kadar mı düşman?

Malazgirt’ten bugüne kadar ortak bir kader birliği yapmış, en zor günlerde birlikte yan yana durmuş ve yaşamış, birbirine komşu, yüz yıllardır birlikte yaşayan Kürtlere çözüm eli yok, müzakere yok, el uzatmak yok, elini tutmak yok ama dünyanın her yerindeki kendisine karşıt belirlediği güçlerle çözüm ara! Biz bu mantığı eleştiriyoruz. Bu mantık bir yere gitmez. İşte tam da değerli arkadaşlar bu politikayı teşhir etmek lazım. Esad’la barışabilirsiniz, çözüm eli uzatabilirsiniz. Ama Afrin’deki Kürdün ne suçu var?

Kürdistan Federe Bölgesi’nde, Amediye’de yaşayanların ne suçu var? Daha bir kaç gün önce İsrail’in Gazze’ye attığı bombaların on misli büyüklüğündeki bombalar Amediye köylerine ve çevresine atıldı. Ormanlar yakılıyor, doğa tahrip ediliyor. İnsanlar katlediliyor. 90’larda olduğu gibi Kürdistan’da boşaltılan köylerin aynısı bugün Federe Kürdistan Bölgesi’nde yapılıyor. Sen kimsin, ne arıyorsun, hangi hakla ordasın? Senin sınırların içinde olmayan bir coğrafyada Kürt köylerini boşaltma, orada kalekol yapma hakkını sana kim verdi?

Tam da bu noktada Federal Kürdistan Bölgesi yöneticilerine de çağrı yapmak istiyoruz. Allah aşkına bir yönetim mi var orada? Böyle bir yönetim mi olur? Başka bir ülke başka bir ülkenin, kendisinin olmayan, sınırlarının ötesindeki bir bölgede 80 tane üst kuruyor. Amerika’nın Suriye’de kurduğu üstlerden daha fazla. Onlarca kalekol kuruyor. Oradaki yonetim bu üstler, bu tanklar, bu toplar ne için, kimin için sorusunu ne zaman soracak? Bi zahmet sorsunlar. Biz o üstlerin, oradaki askeri güçlerin neden orada olduğunu çok iyi biliyoruz.

Türkiye emekçileri ve ezilenleri de bunu çok iyi biliyor. 60 milyon Kürt, bu iktidarın orada ne gezdiğini çok iyi biliyor. Bunu sadece Federe Kürdistan Bölgesi yönetimi bilmiyor. Onlara çağrımızdır: Lütfen bu işgal politikalarına alet olmayın. Lütfen bu işgalin orada derinleşmesine, burada olduğu gibi Kürdün evini, köyünü, yaylasını yakmasına, köyleri boşaltmasına, orada yaşayan insanları perişan etmesine alet olmayın.

Kürtlerin bu yaklaşımdan dolayı vicdanları sızlıyor. Buruk bir şekilde izliyorlar. Kürtler kendi aralarında ne zaman diyalog kurduysa, ne zaman konuştuysa, birlikte hareket ettiyse kazanımlarını büyüttüler. Rojava’da olduğu gibi. IŞİD saldırılarına karşı bir çok yerde ortak mücadele ettikleri gibi. Şimdi Kürtleri 70’lerde, 90’larda, 2000’lerde yaşanan kardeş kavgası yerine, acıların tekrar etmesi yerine diyalogla, kendi aralarında müzakereyle bu işgalci politikalara karşı durmaya çağırıyoruz.

“Toplumu savunmak için demokratik ittifakları büyüteceğiz”

Bugün PM üyelerimizle toplandık. En acil görevlerden biri AKP-MHP iktidarının topluma yönelik saldırıları karşısında güçlü bir mücadele yürütmektir. Siz de izliyorsunuz. Milyonlarca emekli aç ve yoksul. Asgari ücret açlık sınırının altında. Yoksulluk sınırının dörte biri kadar insanlar ücret alamıyorlar. Ama Türkiye devletinin, iktidarının tankları topları bütçesi işte kendilerinin olmayan bir savaşta, çatışmada, Türkiye sınırlarının ötesinde duruyor. Bunlar bizim mücadele gerekçelerimizdir.

Yetmiyor on bin liraya mahkum etmiş, iki bin lira emeklilere zam yaparak büyük bir şey bahşetmiş gibi, devrim gibi lanse ediyorlar, sanki 12 bin lirayla emekliler geçinebilecek, yaşamını sürdürebilecek. O kanallarda anlatılıp duruyor. Sanki 12 bin lira 12 trilyon gibi anlatılıyor. Neler alınmıyor, neler yapılmıyormuş. Meğer çok şey yapılıyormuş. Bu parayla sadece kuru soğan ve ekmek, zeytin ve peynir alabiliyor, bu bir ay geçinmek için yeterli olmayan bir ücret. Buna da karşı duracağız. Bunlar yetmiyor gibi yeni vergi paketleri açıklıyorlar. Nefes vergisi alacaklar. Emin olun bu çok uzak değil. Nefes ölçer takacaklar. Çünkü başka vergi koymadıkları kalem kalmadı.

Bunlar bizim mücadele gerekçelerimizdir. Emekçilerle, ezilenlerle, geçinemeyenlerle, insanca yaşayamanlarla, adalet ve özgürlük arayan ama copla cezaeviyle yargıyla terbiye edilmeye çalışılan milyonlarla bizim mücadelemiz sürecektir. Hepimiz mücadele yoldaşıyız. Onun için PM’deki arkadaşlarımızın hiç olmadığı kadar bu dönem daha duyarlı, daha yoğun, daha çalışmalara kendisini katan, daha koşturan, giden, örgütleyen, partiyi büyüten bir anlayışa ve çalışma tarzına sahip olmaları gerektiğini belirtmek istiyorum.

Bu zorba düzeni bir gün mutlaka yenilgiye uğratacağız. Bu zorbalık sür git değil, bu zorbalık karşısında DEM Parti ve geçmiş geleneğimizdeki partileri de çok iyi biliyorsunuz, bugüne kadar diz çökmedi, boyun eğmedi. Bu zorbalığı kabul etmeyeceğiz. 31 Mart’ta bu zorbalığa karşı Türkiye halkları çok önemli bir cevap verdi. İşte tam da bu süreçte 31 Mart’ta bu zorba, zulüm, sömürü ve zam düzenine karşı iradesini ortaya koyan halklarla buluşma ve onları örgütleme, mücadele ederek bu iktidarı gönderme gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız.

Örgütlenmemizi yeniden gözden geçirmeliyiz. Örgütlenmemizi büyütmeliyiz. Örgütlenme yoksa mücadele de yok. Örgütlenme yoksa bu zorba düzen karşısında başarıya ulaşma da yok. Önümüzdeki temel görevlerden biri de örgütlenmedir. Eğitim yoksa bir parti yok. Bir partinin paradigmasının, bir partinin mücadelesinin başarıya ulaşmasının en önemli adımı eğitimdir. Örgütlenme gibi önümüzdeki dönem eğitime de çok büyük bir önem vereceğiz. Toplumu savunmak için demokratik ittifakları büyüteceğiz, toplumu savunmak için mücadele ortaklığını büyüteceğiz, sahada hiçbir dönem olmadığı kadar mücadele edeceğiz.

Dün Kadın Meclisimiz ‘Özgür ve Eşit Yaşamda Israrcıyız, Örgütleniyoruz’ kampanyasının startını verdi. Biliyorsunuz biz de Ekmek ve Adalet Buluşmalarımızın startını verdik. Önümüzdeki günler hem kadın meclisimizin hem de bizim  başlattığımız Ekmek ve Adalet Buluşmalarının başarıya ulaşması için elimizden gelen bütün çabaları ortaya koyacağız. Bu kampanyaları Türkiye halklarıyla, emekçileri, ezilenleriyle buluşturacağız, büyüteceğiz. Aş arayan, iş arayan özgürlük arayan, demokrasi arayan bütün çevrelere dokunacağız. Önümüzdeki dönem bu konuda büyük bir çaba ve çalışma içinde olacağız.

Önceki gün Mardin’deydik. Orada kampanyamızın startını verdik. Büyük bir sahiplenme vardı. Oradaki emekçiler, tarım üreticileri geldiler, katıldılar, seslerini yükselttiler, sözlerini dile getirdiler. Çok ilginç şeyler söylediler. Kızıltepe biliyorsunuz Mezopotamya Bölgesi’nin en verimli toprakları üzerinde bir ilçemizdir. 400 bine yakın insan yaşıyor, tarımla geçinen bir ilçemiz. Bir kilo buğdayın çiftçiye maliyeti 10 TL. Açıkladıkları taban fiyatı 10 TL’nin altında bir fiyat. Ekmeyin diyor, tarımla uğraşmayın diyorlar, taban fiyat maliyetin altında ama üç buçuk milyar dolar para harcayarak buğday ithal ediyorlar, böyle bir mantık olabilir mi? Bir soru sormak lazım.

Gerçekten toplumun geçinmesini, ekmesini, biçmesini mi istiyorsunuz yoksa üç beş AKP’li gıda ithal eden rantçıyı zenginleştirmek mi istiyorsunuz? O kadar gözleri kara. Elektriğe yüzde yüz zam, devlet su işlerine bağlı sulama birliklerinin verdiği suya yüzde 60-400 arasında zam. Mazota yüzde 100 zam. Buğdayın taban fiyatına ise sadece yüzde 10 zam. İşte bu iktidar çiftçi, köylü, emekçi düşmanı bir iktidardır, bu somut örnekler de bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Biz ekmek diyoruz onlar savaş diyor. Biz adalet diyoruz onlar daha fazla imtiyaz diyor.

Biz eşit adil düzen diyoruz onlar itaat edin diyorlar. İtaat onların kültüründe var ama dün Garip Dede Dergahı’ndaydık. Bizim kim olduğumuzu da unutuyorlar. 1340 yıldır Hüseyni bir direnişin, bir geleneğin, bi mücadelenin devamı olduğumuzu bilmiyorlar. Onlar itaat edin diyorlarsa biz de Hüseyni direnişi toplumun her sahasında, her zeminde hayata geçirmeye çalışan bir hareketiz. Derdimiz ortaktır. Edirnelinin de Amedlinin de Samsunlunun da ortak bir derdi var. Ekmek ve adalet.

Dolayısıyla bizim ekmek ve adalet zemininde, Türkiye’nin dört bir yanında emekçilerle, tarımla uğraşanlarla buluşma zorunluluğumuz olduğunu belirtmek isterim. Yeni dönemde en büyük görev de sizlere düşüyor. Dün olduğu gibi bugün de yarın da layıkıyla güçlü bir şekilde yerine getireceğinize inanıyorum. Kimsenin şüphesi olmasın. Halklarımızın hiç şüphesi olmasın. Umudumuz tam, inancımız tam, mücadele edecek bu zam, zulüm ve sömürü düzenini değiştireceğiz. Türkiye’de halkların insanca yaşadığı, barış ve kardeşlik içinde yaşadığı demokratik bir ülke yarattığımızı belirtiyor hepinizi saygıyla selamlıyorum.”

Paylaşın