TİP İle AK Parti Arasında “Faşist” Gerilimi

TİP’li Sera Kadıgil, AK Partili Ömer Çelik’in “TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın, sözleri Avrupa’daki faşistlerin Cumhurbaşkanımıza karşı kullandığı dilin aynısıdır” ifadesine yanıt verdi:

“Anayasa’yı ayaklar altına alanlar, Ağzını açan kim varsa hapse tıkanlar, Halk açlıkla mücadele ederken saray üstüne saray yapanlar, Memleketin toprağını, deresini, ormanını, kıyılarını satanlar, ‘Yerli ve milli’ halkını uluslararası sermayeye ucuz işgücü olarak pazarlayanlar, Kadın, çocuk, yaşlı demeden insan öğüttükleri yetmezmiş gibi hayvanlarımızın da canına kast edenler iyi bilsin ki; Avrupa’dan Asya’ya dünyanın dört yanındaki faşistler bizim düşmanımızken sizinse ancak çırağınız çıkabilir.”

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik ‘padişah bozuntusu’ sözlerine “Avrupa’daki faşistlerin dilini kullanıyor” yanıtı veren AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’e TİP Milletvekili Sera Kadıgil’den yanıt geldi. Sera Kadıgil, yanıtında şu ifadeleri kullandı:

“Saray Sözcülerinin Genel Başkanımız Erkan Baş’a yönelik sözleri dünyanın her yerindeki faşistlerin başvurduğu, ‘zeytinyağı gibi üste çıkmak’ yönteminin aynısıdır. Bu, Saray Rejiminin bizzat ve isteyerek darmadağın ettiği meşru zeminini boş çıkışlarla tamir etmeye çalışmasından ibarettir. Yurdu NATO’nun güvenli karakolu, Kürecik ve İncirlik işgal üslerinin hamisi yapan İsrail’in ticaret ortaklarının ancak kendilerine yakışacak sıfatları bu ülkenin tam bağımsızlığını savunanlara tahvil etmeye kalkmaları, siyasi açıdan tam bir düzeysizliktir.

‘Demokratik seçimlerle’ ve ‘milli irade’nin desteğiyle seçilmiş Cumhurbaşkanlığı makamının, yine aynı İRADEYLE SEÇİLMİŞ Hatay Milletvekili Can Atalay’ı ESİR TUTABİLMEK uğruna, değiştirmek için yeterli çoğunluğu bulamadığı Anayasa’yı fiilen askıya almış olması, kendi meşruiyetini de ortadan kaldıran apaçık bir darbedir. Anayasa’yı ayaklar altına alanlar, Ağzını açan kim varsa hapse tıkanlar, Halk açlıkla mücadele ederken saray üstüne saray yapanlar, Memleketin toprağını, deresini, ormanını, kıyılarını satanlar, ‘Yerli ve milli’ halkını uluslararası sermayeye ucuz işgücü olarak pazarlayanlar, Kadın, çocuk, yaşlı demeden insan öğüttükleri yetmezmiş gibi hayvanlarımızın da canına kast edenler iyi bilsin ki; Avrupa’dan Asya’ya dünyanın dört yanındaki faşistler bizim düşmanımızken sizinse ancak çırağınız çıkabilir.”

Ne olmuştu?

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Hacı Bektaş Veli Anma Töreni’nde yaptığı konuşmada AK Parti iktidarını ve Erdoğan’ı eleştirmiş; “AKP oradaki saldırılarla bizi susturamayacağını veya bizim geri adım atmayacağımızı zaten biliyor. Amaç yurttaşı susturmak. Amaç Türkiye toplumunu baskı altına almak. Türkiye toplumunu şiddetle hizaya getirmek. Biz elimizden geldiğince, sadece kendi parti milletvekilimize değil bu ülkede hak, hukuk mücadelesi veren tüm yurttaşlarımız için hukuk, demokrasi mücadelesine sahip çıkan tüm yurttaşlar için bu duruşu sürekleştireceğiz. Asla kaba kuvvete boyun eğmeyeceğiz” ifadelerini kullanmıştı.

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, TİP Genel Başkanı Baş’ın, Erdoğan’a yönelik sözlerine tepki göstermişti. “TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın, Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik sözleri Avrupa’daki faşistlerin Cumhurbaşkanımıza karşı kullandığı dilin aynısıdır” ifadesini kullanan Çelik, şunları kaydetmişti:

“Bu, Avrupa faşistlerine tercümanlık yapmaktan ibarettir. Avrupa faşistlerinin söylemlerini kes-kopyala-yapıştır yöntemiyle kullanmak, siyasi açıdan tam bir düzeysizliktir. Demokratik seçimlerle ve milli iradenin açık desteğiyle defalarca seçilmiş Cumhurbaşkanlığı makamını bu ifadelerle faşistçe hedef almak, demokrasi ve halk düşmanlığının ta kendisidir. Avrupa faşistlerinin partilerine ‘halkçı’ adı koyup, demokrasi düşmanlığı yapmasına özenmiş bir açıklamadır. Bu söylenen sözlere Avrupa faşistlerine verdiğimiz cevabın aynısını veriyoruz.”

Paylaşın

2023 Yılı “İnsani Yardım” Topluluğu İçin En Ölümcül Yıl Oldu

2023 yılında 33 ülkede 280 insani yardım çalışanı öldürüldü. Yardım Çalışanları Güvenlik Veri Tabanı’na (AWSD) göre 2023 yılında öldürülen 280 çalışanın 272’si kökenlerinin dayandığı ülkede, 8’i ise yabancı bir ülkede görev yapıyordu.

AWSD bu yılın başından beri öldürülen yardım örgütü çalışanlarının sayısını ise 187 olarak açıkladı. 19 Ağustos Dünya İnsani Yardım Günü vesilesiyle uluslararası kalkınma örgütleri ve Birleşmiş Milletler (BM), bu alanda çalışanlara yönelik şiddetin durdurulmasını talep etti.

Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA), geçen yıl 33 ülkede insani yardımlarda görev yapan 280 çalışanın hayatını kaybettiğini duyurdu. Açıklamada çalışanların çoğunun İsrail’in Gazze’ye saldırılarında öldürüldüğü belirtildi. Geçen yıl Filistin bölgelerinde 163 yardım örgütü çalışanı hayatını kaybederken, bu yılın başından beri öldürülenlerin sayısı ise 120’yi geçti.

Uluslararası insani yardım çalışanlarına yönelik saldırıları izleyen Yardım Çalışanları Güvenlik Veri Tabanı’na (AWSD) göre 2023 yılında öldürülen 280 çalışanın 272’si kökenlerinin dayandığı ülkede, 8’i ise yabancı bir ülkede görev yapıyordu. AWSD bu yılın başından beri öldürülen yardım örgütü çalışanlarının sayısını ise 187 olarak açıkladı.

19 Ağustos Dünya İnsani Yardım Günü vesilesiyle uluslararası kalkınma örgütleri ve BM, bu alanda çalışanlara yönelik şiddetin durdurulmasını talep etti. Protestan Kilisesi’nin yardım kuruluşu Diakonie’nin Afet Yardım Organizasyonu, can kayıplarındaki hızlı yükselişte Gazze Savaşı’nın etkili olduğunu açıkladı.

Diakonie Afet Yardım Organizasyonu Başkanı Martin Keßler, yardım personeli çalışanlarına yönelik şiddetinin bedelini yardıma muhtaç insanların ödediğine de dikkat çekerek, “Yardım faaliyetleri giderek bir tehlikeye dönüşüyorsa en kötü durumda yardımlar kesiliyor” diye konuştu.

Keßler, küresel çapta 120 milyon insanın evini, yurdunu terk etmek zorunda kaldığını, 300 milyon kadın, çocuk ve erkeğin de yardıma muhtaç halde olduğunu hatırlatarak insani yardımların önemine dikkat çekti.

Keßler, açıklanan rakamların sadece doğruluğu kayıtlara geçenler olduğunu hatırlattı ve gerçek sayının çok daha yüksek olduğundan yola çıktıklarını belirtti. Bunun nedenini uluslararası toplumun pek çok savaş ve kriz ülkesinden çekilmek zorunda kalmasına bağladı ve Myanmar ile Haiti’deki durumu örnek gösterdi.

Özellikle yerel insani yardım personelinin tehdit altında olduğunu vurgulayan Keßler, uluslararası yardım kuruluşları çalışanlarına yönelik saldırılar gibi yerli insani yardım görevlilerine yönelik saldırıların da kayıt altına alınması, açıkça dile getirilmesi ve kınanması gerektiğini vurguladı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Can Atalay’ın Tutukluluğu AİHM’de: Türkiye’den Savunma İstendi

Can Atalay’ın ikisi AYM’de, birisi AİHM’de olmak üzere üç ayrı başvurusu karar verilmeyi bekliyor. AİHM’in karar vermek için Türkiye’den savunma istediği belirtildi.

Can Atalay’ın avukatı Deniz Özen, Atalay’a ilişkin AYM kararlarının hukuki değil siyasi nedenlerle uygulanmadığını belirterek, “Anayasa askıya alındı. Bugün yeni bir mahkeme kararı daha alınsa bunu da uygulamayacaklar” dedi.

Milletvekilliğinin düşürülmesi işlemi Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından ‘yok hükmünde’ sayılmasına karşın cezaevinde tutulan Gezi Davası tutuklusu TİP Hatay Milletvekili Can Atalay’ın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduğu ortaya çıktı.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın haberine göre; Can Atalay’ın “hükümeti devirmeye teşebbüse yardım etme” suçundan 18 yıl hapis cezası aldığı Gezi davasının esasına ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvurusu bulunuyor. Anayasa Mahkemesi, eski Başkan Zühtü Arslan döneminde bu başvuruyu bölümler önünde incelemeye aldı. Bu konuda Adalet Bakanlığı’nın görüşü alındı.

Ancak yeni Başkan Kadir Özkaya döneminde Atalay’ın başvurusu henüz bölüm gündemine alınmadı. Benzer şekilde aynı davada ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan iş insanı Osman Kavala’nın başvurusu da “bölümler önünde” incelemede. Usulü işlerler tamamlandıktan sonra Gezi davası, AYM tarafından esastan görüşülecek.

AYM’nin bu davada vereceği olası ihlâl kararı, cezaevinde olan 5 Gezi sanığının tahliyesinin önünü açacak. Osman Kavala, Can Atalay, Mine Özerden, Çiğdem Mater Utku ve Tayfun Kahraman halen cezaevinde bulunuyor.

Can Atalay’ın Anayasa Mahkemesi’nde yapılmış bir bireysel başvuru dosyası da bulunuyor. Bu başvuru Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin AYM’nin verdiği ikinci hak ihlâli kararına uymaması üzerine yapıldı. Bölümler önünde incelemede olan başvurunun yeni Adli Yıl’da gündeme alınacağı belirtiliyor. AYM’nin, bu başvuruya ilişkin de yeni bir ihlâl kararına imza atması bekleniyor.

Atalay AİHM’e de başvurmuş

Öte yandan Can Atalay’ın, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin AYM’nin ilk ihlâli kararını uygulamaması üzerine avukatları aracılığıyla AİHM’e başvuruda bulunduğu da öğrenildi. Kamuoyuna açıklanmayan bu başvuruya ilişkin AİHM’deki süreç devam ediyor. AİHM’in bu konuda Türkiye’den savunma istediği belirtildi.

Can Atalay’ın avukatı Deniz Özen, Atalay’a ilişkin AYM kararlarının hukuki değil siyasi nedenlerle uygulanmadığını belirterek, “Anayasa askıya alındı. Bugün yeni bir mahkeme kararı daha alınsa bunu da uygulamayacaklar” dedi.

Paylaşın

Aryan Irk “Mitini” Çürütmek; Gerçeği Kurgudan Ayırmak

19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarında Cermen veya İskandinav halklarını tanımlamak için kullanılmaya başlanan “Aryan” kelimesi, günümüzde, ırksal üstünlük veya beyaz üstünlüğü de dahil olmak üzere bir çok olumsuz çağrışımla eşanlamlı hale gelmiş durumda.

Haber Merkezi / “Aryan” kelimesi altında yayılan olumsuz düşünceleri ortadan kaldırmak için, kelimenin gerçek anlamını ve tarihsel bağlamını bilmek esastır.

Aryan kelimesi, bu anlam bozulmasından önce, Hint alt kıtası boyunca konuşulan dilleri etkileyen arkaik bir dili ifade ediyordu.

MÖ 1500 civarında İran’da yaşayan Ariler, kuzey Hindistan’a göç ettiler ve Hindistan alt kıtasında yaşayan topluluklar, Arilere “Arya” adını verdiler. İngilizce “Aryan” kelimesi bu Sanskritçe kelimeden türetilmiştir. İlginçtir ki, kelimenin Farsçada da bir akrabası var: Eran. Bu kelime, günümüzde İran kelimesinin kaynağıdır.

Arilerin kuzey Hindistan’a göç ettiklerinde bölgede İndus Vadisi Uygarlığı vardı. Arkeolojik araştırmalar, İndus Vadisi Uygarlığının aynı dönemde var olan Babil ve Mısır uygarlıklarından daha gelişmiş olduğunu göstermektedir.

Ariler veya Aryanlar, İndus Vadisi Uygarlığını yıkan istilacılar değil, bölgeye kademeli olarak göç eden topluluklardı. Aryan göçlerinin, İndus Vadisi Uygarlığının çöküşüne neden olduğu fikrini destekleyen çok az kanıt bulunmaktadır.

İndus Vadisi Uygarlığı, çevresel ve sosyal faktörler nedeniyle önce gerilemiş sonra yıkılmış olabilir. Uygarlığın yıkılışına yakın bir dönemde bölgeye göç eden Aryanların, uygarlığın yıkılışından sonra oluşan boşluğu doldurduğu kabul edilmektedir.

Aryanların yaşadığı yer anlamında kullanıldığı düşünülen “Airyana Vaejah” terimi, tarihsel kayıtlarda ilk olarak Zerdüştlüğün dinin kitabı Avasta’da yer almaktadır. Airyana Vaejah, Avesta’da (Vendidad, Farg. 1) Ahura Mazda’nın “on altı mükemmel toprak” hakkındaki ifadelerinden birine yapılan atıftır.

Airyanem Vaejah’ın tarihsel konumu halen belirsizliğini korumak birlikte, Airyana Vaejah, Aryan halkının efsanevi anavatanına atıfta bulunması, terime belirli bir saygınlık kazandırır, ancak yine de kelimeye herhangi bir ırksal üstünlük anlam vermez.

Aryan kelimesinin anlamı tarihsel süreç içerisinde zamanla bulanıklaştı ve siyasi amaçlar için kötüye kullanılmaya başlandı. 20. yüzyılın başlarında, Aryan kelimesi, ırk üstünlüğü anlamına gelecek şekilde yeniden tanımlandı.

Bu yeni tanım, bazıları tarafından benimsendi, ki bunların arasında Almanya’da Naziler ve İtalya’da Faşistler de vardı. Naziler, kendilerini antik ve asil sözde Aryan ırkının torunları olarak ilan etmeyi uygun buldular. Sonraki süreçte de ırkçı yapılar, kelimeyi bu anlamda kullanmaya devam ettiler.

Paylaşın

Kuzey Kutbu’nda “Cıva Bombası” Tehdidi

Kuzey Kutbu’nda binlerce yıldır donmuş toprakta hapsolmuş cıva, hava sıcaklıklarının artmasıyla birlikte çözülen toprağı aşındıran nehirler tarafından serbest bırakılıyor. 

Bu durum, Kuzey Kutbu’nda yaşayan 5 milyon kişi ve 2050 yılına kadar donmuş toprağın tamamen yok olması beklenen bölgelerde yaşayan 3 milyondan fazla kişi için büyük bir çevre ve sağlık tehdidi oluşturabilir.

Yer bilimleri ve çevre çalışmaları profesörü Josh West, “Kuzey Kutbu’nda patlamayı bekleyen dev bir cıva bombası olabilir” diyor.

Alaska boyunca Bering Denizi’ne akan Yukon Nehri, kıyıları boyunca donmuş toprağı aşındırıyor ve aşağıya tortu taşıyor. Dünya ısındıkça, permafrost, yan, toprağın sürekli donmuş halde olduğu zemin katmanı daha hızlı aşınıyor. Permafrost çözülmeye başladığında ise içerdiği cıva gibi zehirli maddeler serbest kalıyor.

Eriyen permafrosttan salınan cıva bugün toksik bir tehdit oluşturmasa da, etkisinin zamanla artacağı düşünülüyor. İnsanlar tarafından tüketilen balıklar ve vahşi hayvanlarla birlikte besin zincirinde yavaş yavaş biriken civanın gelecekte tehdit oluşturması son derece muhtemel.

Güney Kaliforniya Üniversitesi Dornsife Edebiyat, Sanat ve Bilim Fakültesi’ndeki (USC) araştırmacılar tarafından yayınlanan yeni bir çalışma, Kuzey Kutbu’ndaki cıva sorununun kapsamını ölçmenin daha doğru yollarını araştırıyor.

Kuzey Kutbu’nda neden cıva var?

Doğal atmosferik sirkülasyon, kirli maddelerin daha yüksek enlemlere doğru hareket etme eğiliminde olduğu anlamına geliyor.

Bu da cıvanın Kuzey Kutbu’nda birikmesine ve burada bitkiler tarafından emilerek ölmesine ve toprağın bir parçası haline gelmesine yol açıyor. Civa, toprağın tüm yıl boyunca donmuş halde kaldığı permafrostta donarken, binlerce yıl boyunca toprakta cıva konsantrasyonları birikmiş oluyor. Bu haliyle özellikle tehlikeli değil ancak toksik metal, toprak çözüldüğünde açığa çıkıyor, bu da iklim değişikliğinin giderek daha yaygın hale getirdiği bir durum.

Kuzey Kutbu küresel ortalamadan dört kat daha hızlı ısınıyor. Daha önce permafrost tarafından binlerce yıl boyunca tortu halinde tutulan bu cıva şimdi toprakla karışık buz katmanının giderek çözülmesi ile çevreye salınıyor.

Bu durum, Kuzey Kutbu’nda yaşayan 5 milyon kişi ve 2050 yılına kadar donmuş toprağın tamamen yok olması beklenen bölgelerde yaşayan 3 milyondan fazla kişi için büyük bir çevre ve sağlık tehdidi oluşturabilir.

USC Dornsife’da yer bilimleri ve çevre çalışmaları profesörü olan çalışmanın eş yazarı Josh West, “Kuzey Kutbu’nda patlamayı bekleyen dev bir cıva bombası olabilir,” diyor.

İçme suyu yoluyla cıva tüketme riski asgari düzeyde ve çoğu insan beslenmesinde bir miktar cıvaya maruz kalıyor. Aşınmış tortular da genellikle nehrin daha aşağılarına doğru yeniden yayılıyor. Bu hareketin dinamiklerini anlamak, Arktik topluluklara yönelik tehdidin boyutunu anlamak açısından hayati önem taşıyor.

Yeni araştırma, nehir tarafından permafrosttan salınan cıva miktarını ölçmek ve salınmayı bekleyen toplam cıvayı tahmin etmek için daha doğru bir yöntemi inceliyor.

Bu zehirli metalin seviyelerini tahmin etmek için kullanılan önceki yöntemler, toprak örnekleme derinliği gibi sınırlamalarla karşı karşıya ve bu da sonuçların büyük ölçüde değiştiği anlamına geliyor. Karot örnekleri permafrostun sadece en üstteki üç metresinden alınmıştı.

Çalışma bunun yerine daha derin toprak katmanlarına ulaşarak nehir kıyılarındaki ve kum setlerindeki tortularda cıvayı analiz etti. Zehirli metal seviyelerinin önceki çalışmalardan elde edilen daha yüksek tahminlerle tutarlı olduğunu tespit eden araştırmacılar, yöntemlerinin muhtemelen doğru olduğunu söylüyor.

Ekip ayrıca, Yukon Nehri’nin akışının önümüzdeki yıllarda nasıl değişebileceğini ve bunun cıva yüklü nehir kıyılarının erozyonunu nasıl etkileyebileceğini görmek için uyduları kullandı. Bu yöntemin, civanın hareketini tahmin etmeye yardımcı olacağını umuyorlar.

Araştırmacılar ayrıca, daha ince taneli tortunun iri taneli tortuya göre daha fazla cıva içerdiğini tespit etti. Bu da farklı toprak türlerinin farklı riskler oluşturabileceğini gösteriyor.

USC Dornsife’da doktora adayı ve çalışmanın sorumlu yazarı Isabel Smith, “Tüm bu faktörleri hesaba katmak, önümüzdeki birkaç yıl içinde permafrost erimeye devam ettikçe salınabilecek toplam cıva hakkında bize daha doğru bir tahmin verecektir,” dedi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Sosyal Yardım Alan Hane Sayısı 3,7 Milyonu Aştı

Ekonominin içinden geçtiği yüksek enflasyon süreci, olumsuz etkilerini göstermeye devam ediyor. 2018 yılında 2 milyon 588 bin 969 olan düzenli sosyal yardımlardan faydalanan hane sayısı, 2024 yılının ilk yarısında 3 milyon 786 bin 109’a kadar çıktı.

İktidar faiz artırımı ve ücretleri baskılama gibi yöntemlerle tüketimi azaltarak yüksek enflasyonla mücadele etmeye çalışıyor. Ancak bu durum milyonlarca çalışan ve emekli için enflasyon karşısında giderek fakirleşme sonucunu doğuruyor.

Birgün’den Mustafa Bildircin’in habereine göre; İktidarın sosyal yardım karnesi de Türkiye’deki milyonlarca yurttaşın yaşamını ancak sosyal yardımlar ile sürdürebildiğini ortaya koydu. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Ocak-Haziran 2024 döneminde düzenli sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısını paylaştı. Veriler, yoksulluk tablosunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Bakanlığın verilerine göre, “Türkiye’nin uçuşa geçeceği” iddia edilen 2018 yılı itibarıyla yoksulluk uçtu. 2018 yılında 2 milyon 588 bin 969 olan düzenli sosyal yardımlardan faydalanan hane sayısı, 2024 yılının ilk yarısında 3 milyon 786 bin 109’a kadar çıktı.

Yoksulluğa mahkûm edilen ve düzenli sosyal yardımlardan yararlandırılan hane sayısında yıllar itibarıyla yaşanan değişim ise şöyle sıralandı:

2018: 2 milyon 588 bin 969
2019: 2 milyon 501 bin 106
2020: 2 milyon 450 bin 80
2021: 2 milyon 476 bin 457
2022: 3 milyon 780 bin 424
2023: 4 milyon 444 bin 73
2024 (Ocak-Haziran): 3 milyon 786 bin 109

Düzenli sosyal yardımlardan yararlanan hanelerin yanı sıra, elektrik tüketim desteğinden yararlanan hane sayısında da çarpıcı artış yaşandı.

Türkiye’de giderek derinleşen yoksulluğa yönelik, “Işıklar ancak sosyal yardımla yanıyor” eleştirilerinin haklılığını ortaya koyan verilere göre, 2019 yılında 2 milyon 420 bin 915 olan elektrik tüketim desteğinden yararlanan hane sayısı, Haziran 2024 itibarıyla kayıtlara, 3 milyon 687 bin 498 olarak geçti.

Paylaşın

Erdoğan’ın 6 Aylık Koruma Giderleri 90 Bin Emekli Maaşına Eşit

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın korumalarının bağlı olduğu Cumhurbaşkanlığı Koruma Daire Başkanlığı, 2024 yılının ilk 6 ayında 1 milyar 133 milyon lira harcadı.

Bu harcama en düşük emekli aylığı olan 12 bin 500 lira ile kıyaslandığında, yaklaşık 90 bin emeklinin bir aylık maaşına denk geliyor.

Cumhurbaşkanlığı Koruma Dairesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra ailesini de koruyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün (EGM) verilerine göre, bu yılın ilk altı ayında Erdoğan’ın korumalarının bağlı olduğu Cumhurbaşkanlığı Koruma Daire Başkanlığı, 1 milyar 133 milyon TL harcadı.

BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre; Cumhurbaşkanlığı Koruma Dairesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra ailesini de koruyor.

Başkanlığın görev tanımı şöyle: ‘‘Cumhurbaşkanlığı Koruma Dairesi Başkanlığı, Cumhurbaşkanı ve aile bireylerinin can güvenliği ve saygınlığı başta olmak üzere, konut, çalışma yeri, her türlü ulaşım vasıtası ile intikali esnasında, yakın koruma hizmetlerinden sorumludur. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı’na ait tüm yerleşkelerin ve Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu her türlü bina ve tesisin güvenliğini sağlamakla görevlidir.’’

Cumhurbaşkanlığı Koruma Dairesi’nin 2024’ün ilk yarısında yaptığı harcama 2023 yılının tamamında yapılan harcamayı geçti. Yıllara göre Cumhurbaşkanlığı Koruma Dairesi’nin harcamaları şöyle:

2020 – 263 milyon TL
2021 – 306 milyon TL
2022 – 526 milyon TL
2023 – 1 milyar TL
2024 – (İlk altı ayda) 1,1 milyar TL

Paylaşın

Çözülemeyen Tarihi Gizem: Sibirya’daki “Çin Sarayı”

Arkeologlar, 1940’lı yıllarda, Sibirya’nın güneyinde yer alan görkemli Altay – Sayan Dağları’nda bulunan ve tarihi binlerce yıl öncesine dayanan Abakan şehri yakınlarında beklenmedik bir şey buldular: Çin’deki Han Hanedanlığına özgü 2 bin yıllık bir Çin sarayının kalıntıları.

Haber Merkezi / Bu keşfin dışı yanı, sarayın sadece Han İmparatorluğu’nun yüzlerce kilometre uzakta olması değil, aynı zamanda Han İmparatorluğu’nun baş düşmanları olan Hun İmparatorluğu ait topraklarda yer almasıydı. Hun İmparatorluğu, MÖ 3. yüzyıldan MS 2. yüzyıla  kadar Orta Asya’nın büyük bir bölümüne hakim olan göçebe bir halktı.

Saray, ilk olarak 1941 yılında Abakan’da bir yol inşaatı sırasında inşaat işçileri tarafından bulundu. Ardından sarayın kalıntıları arkeologlar tarafından ortaya çıkarıldı. Sarayın uzunluğu 45 metre, genişliği ise 35 metre idi. Sarayın merkezinde 12 x 12 metre boyutlarında büyük bir kare oda bulunuyordu.

Saray yirmi oda ve bir salondan oluşuyordu. Sarayın zemini ve duvarları çamurdan yapılmıştı. Orta kısımda duvarlar 2,2 metreye kadar kalınlığa ulaşırken, yan odaların duvarları biraz daha inceydi. Binanın bir diğer özelliği de odaların zemininin altında bulunan ısıtma sistemiydi.

Sarayda yapılan kazılarda yeşim vazo parçaları, altın küpeler, bronz eşyalar, çanak çömlek, bıçaklar, kemer tokaları, saban ipleri, fil ve hayvan başlarının taş oymaları ve yapımında kullanılmış olabilecek bir dizi alet bulundu. Bu eserlerin şu anda nerede olduğu ise bilinmiyor.

Sarayın keşfi, tarihsel bir tartışmayı da beraberinde getirdi. SV Kiselev ve LR Kyzlasov gibi Rus bilginler, sarayın Hun İmparatorluğu tarafından yenilmiş ve muhtemelen bunun sonucunda onlara sığınmış olan Çin Generali Li Ling’e ait olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Li Ling, MÖ 99’da Hun İmparatorluğu akıncılarına karşı 30 bin Han savaşçısından oluşan bir kuvvete liderlik etmiş ve ordusunun tamamen yok olmasına yol açmıştır. Li Ling’in ordusundan sadece 400’ü Han topraklarına sağ salim dönebilmiştir.

Teoriye göre; Başlangıçta Li Ling’in savaş meydanında öldüğüne inanılıyordu, ancak daha sonra Li Ling’in Hun İmparatorluğu’na teslim olduğu ortaya çıktı. Bu iddiayı destekleyecek çok az tarihsel kanıt var. Li Ling’in yaşadığı ve Hun İmparatorluğu’na teslim olduğu bilgisi Han Hanedanlığı İmparatoru Wu’ya ulaştığında, İmparator, Li ailesinin ağır şekilde cezalandırılmasını istedi.

Ailesine yönelik sert muamele haberi hapse atılan Li Ling’e ulaştığında, o da İmparator’a karşı bir intikam olarak Hun İmparatorluğu savaşçılarına Han savaş teknikleri konusunda eğitim vermeye başladı. Muhtemelen, Li Ling sonunda Hun İmparatorluğu yönetimi tarafından kabul edildi ve sarayını inşa etmesine izin verildi.

Bu görüş popülerliğini korurken, saraya ilişkin başka görüşler de dile getirilmekte. Örneğin, AA Kovalyov, sarayın MS 1. yüzyılda Guangwu döneminde Han tahtına talip olan Lu Fang’ın ikametgahı olduğunu iddia etmiştir. Kayıtlara göre; Han İmparatoru’nun soyundan geldiğini iddia eden Lu Fang, imparator olmak için isyan etti, ancak başarılı olamadı. Lu Fang, isyandan sonra Hun İmparatorluğu’na sığındı.

Fan Ye (MS 5. yüzyıl) tarafından derlenen Geç Han Hanedanlığının resmi kayıtları olan Hou Han Shu’da, Lu Fang’ın ölümüne kadar ailesiyle birlikte Hun İmparatorluğu’nda yaşadı ifade edilmekte. Bu teori, Çinli bilgin Chen Zhi tarafından da desteklenmekte.

Her iki teori de oldukça makul görünse de, Çin mimarisiyle yapılmış sarayının kime ait olduğu ve Hun İmparatorluğu topraklarında ne işe yaradığı hala gizemini koruyor.

Paylaşın

“İran, İsrail’e Misilleme Yapmayı Erteleyecek” İddiası

İran’ın Hamas lideri İsmail Haniye ve Hizbullah komutanlarından Fuad Şükür suikastlerinden sorumlu tuttuğu İsrail’e yönelik misillemeyi ertelediği iddia edildi.

Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye, 31 Temmuz’da Tahran’da düzenlenen suikastte hayatını kaybetmişti. Hizbullah’ın üst düzey komutanlarından Fuad Sükür, Beyrut’ta İsrail’in düzenlediği bir hava saldırısında yaşamını yitirmişti.

Daha öncede Umman’ın arabuluculuğunda üst düzey bir ABD heyetinin gizlice Tahran’a gittiği ve İsmail Haniye suikastına doğrudan veya dolaylı olarak karıştığı düşünülen 10 Mossad ajanının ismini İran’a verdiği öne sürülmüştü.

New York Times’ta yer alan habere göre; ABD’li, İranlı ve İsrailli yetkililer İran’ın Tahran’da üst düzey Hamas liderine düzenlenen suikast nedeniyle İsrail’e karşı planladığı misillemeyi erteleyerek arabuluculara Gazze Şeridi’ndeki savaşı sona erdirecek bir ateşkes için zaman tanımasının beklendiğini ifade etti.

Üst düzey ABD’li, İsrailli, Mısırlı ve Katarlı yetkililer, İsrail ve Hamas arasında kalan anlaşmazlıkları çözmek amacıyla Katar’ın başkenti Doha’da bir araya geldi. Görüşmeler sona ererken ABD, Mısır ve Katar’dan yapılan ortak açıklamada her iki tarafa da bir “köprü kurma önerisi” sunulduğu belirtildi. Bu üç hükümetten üst düzey yetkililerin önümüzdeki hafta sonundan önce Kahire’de yeniden bir araya gelmesi bekleniyor. Bu zaman çizelgesinin İran’ın değerlendirmelerini değiştirip değiştirmeyeceği net değil.

İki haftayı aşkın bir süredir bölge, Hamas’ın siyasi kanadının lideri İsmail Haniye ve İran’ın desteklediği Lübnanlı silahlı grup Hizbullah’ın üst düzey komutanlarından Fuad Şükür’ün öldürülmesine İran’ın öncülüğünde yapılacak misillemeyi merakla bekliyordu. İran ve Hizbullah’ın intikam yeminleri bölgesel topyekûn savaş korkularını artırdı.

Görüşmelerin ilk gününün sona ermesinin ardından Katar Başbakanı Muhammed bin Abdulrahman Al Sani, İran Dışişleri Bakanı Ali Bagheri Kani’yi aradı. İki İranlı yetkiliye ve telefon görüşmesi hakkında bilgi sahibi olan üç yetkiliye göre Al Sani, Doha’daki ateşkes görüşmeleri göz önüne alındığında İran’ı herhangi bir gerilimden kaçınmaya teşvik etti.

Beş İsrailli yetkiliye göre İsrail istihbaratı Hizbullah ve İran’ın roket ve füze birimlerindeki teyakkuz seviyesini düşürdüğünü değerlendirdi. Yetkililer, İsrail’in artık İran’ın öncülüğündeki (halihazırda birkaç kez ertelendiği anlaşılan) yanıtın daha sonraki bir tarihte gerçekleşeceğine inandığını söyledi. Yetkililer, olayların akışkanlığı göz önüne alındığında değerlendirmelerinin hızla değiştiği konusunda uyarıda bulundular.

İstihbarat yetersiz ve sık sık değişiyor; İran ve Hizbullah’ın da durumu sürekli değerlendirdiği biliniyor. Katar Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Al Thani’nin Doha’daki görüşmelerin sona ermesinin ardından Bagheri Kani ile tekrar görüştüğü belirtildi. Bakanlık, her iki üst düzey yetkilinin de “bölgede sükûnet ve gerilimin azaltılması” ihtiyacını vurguladığını belirtti.

Geniş çaplı bölgesel çatışma korkusu

Daha geniş çaplı bir bölgesel çatışma korkusu, İsrail’in Gazze’de on binlerce Filistinlinin ölümüne ve yerleşim bölgesinin büyük bir bölümünün tahrip olmasına neden olan saldırısının yol açtığı yıkımı daha da derinleştirme tehdidinde bulunuyor. İsrailli yetkililere göre Hamas’ın İsrail’in güneyine düzenlediği ve yaklaşık 1.200 kişinin ölümüne, 250 kişinin de Gazze’ye kaçırılmasına yol açan geniş çaplı sürpriz saldırının ardından İsrail savaşı başlattı.

İsrail ve Hamas, Gazze’de Filistinli tutuklular için tutulan 115 canlı ve ölü rehinenin kademeli olarak serbest bırakılmasını öngören üç aşamalı bir ateşkes anlaşması üzerinde aylardır aralıklarla müzakere ediyor. Anlaşmanın şartlarına göre İsrail Gazze’deki güçlerini geri çekecek ve her iki taraf da nihayetinde kalıcı bir ateşkese varacaktı.

İsrail ve Hamas arasındaki bazı kilit anlaşmazlık noktaları, defalarca yapılan görüşmelere rağmen çözüme kavuşturulamadı. Hamas, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun oyalama taktiği olarak nitelendirdiği son müzakere turuna katılmayı reddetti. Ancak konuyla ilgili bilgi sahibi yetkililere göre Hamas yetkilileri, zirvede önemli bir ilerleme kaydedilmesi halinde arabulucularla görüşmeye istekli olduklarını dile getirmişlerdi.

Netanyahu son haftalarda İsrail’in anlaşma şartlarını sertleştirdi ve Hamas’ın yeniden silahlanmasını önlemek için İsrail askerlerinin Mısır sınırının Gazze tarafında kalmasını istedi. Geçtiğimiz birkaç gün içinde Batılı diplomatlar İsrail ve İran arasında beklenen gerilimi önlemek amacıyla defalarca bölgede mekik dokudular. İngiltere ve Fransa dışişleri bakanları, devam eden ateşkes görüşmelerinin yanı sıra İsrail ve Hizbullah arasında topyekûn savaşı önleme girişimlerini görüşmek üzere İsrail’e geldi.

Lübnan devlet medyasına göre, Beyrut’ta Lübnanlı yetkililerle bir araya gelen Mısır Dışişleri Bakanı Badr Abdelatty, Gazze’de ateşkesin bölgedeki “tırmanışı durdurmanın temeli” olduğunu söyledi. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ise İsrail-Hamas savaşının 10 aydan uzun bir süre önce başlamasından bu yana bölgeye dokuzuncu ziyaretini gerçekleştireceğini açıkladı. İsrail başbakanlık ofisinden yapılan açıklamada Netanyahu’nun Blinken ile görüşeceği belirtildi.

(Kaynak: gazeteoksijen.com)

Paylaşın

Özel’den “Cemevleri” Çıkışı: Alevilerin İbadethanesidir

Hacı Bektaş-ı Veli anma etkinliklerinde konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Türkiye, vicdanları yaralayan, bir türlü açıkça ifade edilmeyen bir ayrımcılıkla Alevilere eşit vatandaşlık haklarını vermemiştir” dedi ve ekledi:

“Yürürlükte olan Anayasa’daki tüm ifadelere rağmen kanun yaparken ve uygularken Alevi vatandaşlara eşit vatandaşlık hakkı verilmeyip ötekileştirilmektedir. Haklı talepleri duymazdan gelinmektedir. Cemevleri, Aleviler için ibadethanedir, bizler için de ibadethane olacaktır. Bu anayasal hak kabul edilene kadar sizin mücadeleniz benim mücadelemdir.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özel Özel, Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesindeki Cumhuriyet Kent Meydanı’nda düzenlenen “61. Ulusal, 35. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma, Kültür ve Sanat Etkinlikleri”ne katıldı.

Etkinliğe ayrıca, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş ile birçok siyasi parti ve sivil toplum örgütü temsilcisi de katıldı.

Etkinlikte Özgür Özel bir konuşma yaptı. Hacı Bektaş Veli’nin ektiği tohuma yoldaş olacağına, ortak mücadeleden geri durmayacağına söz verdiğini dile getiren Özel, şu ifadeleri kullandı: “Bu topraklarda çok acı dönemler yaşandı. Yüzyıllardır kan, gözyaşı ve zulüm bir durduysa üç yürüdü. Kerbela’da akan kan Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta akmaya devam etti. Kerbela’nın direnci sokak ortasında katledilen gazetecilerin, sendikacıların, bilim insanlarının, Berkin Elvan’ların cenaze törenlerinde vardı.

Kerbela’nın yası, kimi zaman Berkin’in kimi zaman Ali İsmail’in, Abdullah Cömert’in mezarının başına bir sis gibi kondu. Hünkarın yolundan gidenler, nefis karanlığını marifet ışığıyla, gönül karanlığını aşk işiyle aydınlatmaya devam ettiler. Ellerine bir gün silah almadan, şiddete hiç başvurmadan, cahiliye döneminin araçlarına başvurmadan mücadelelerine devam ettiler. Mazlumlar, zalimin kötülüğüne ne boyun eğdi, ne ortak oldu.

Madımak’ın bir utanç müzesi olana kadar mücadeleye devam edeceklerini söyleyen Özel, barış, adalet, bilim ve umuda giden yolculuğu temsil ettiklerini ifade etti. Kültür ve Turizm Bakanlığının düzenlediği “Hacı Bektaş Veli’nin Hakk’a Yürüyüşünün 753. Yıl Dönümü Anma Etkinlikleri”ni eleştiren Özel, şöyle konuştu:

“İktidar partisinin burada yıllardır süren bir geleneği yok sayarak, buradaki canlıların meşru resmi siyasi temsilcilerini dışlayarak, 15 Ağustos akşamı apar topar alternatif bir tören tertip etmelerini en başta Hacı Bektaş’ın mirasına yapılmış büyük bir saygısızlık olarak görüyor ve kınıyorum. Bugün Alevilerin en etkin şekilde çözüm bekleyen, katkı bekleyen sorunları var. Türkiye, vicdanları yaralayan, bir türlü açıkça ifade edilmeyen bir ayrımcılıkla Alevilere eşit vatandaşlık haklarını vermemiştir.

Yürürlükte olan Anayasa’daki tüm ifadelere rağmen uygulama sırasında ve kanun yaparken, kanunları uygularken Alevi vatandaşlara eşit yurttaş muamelesi yapılmamakta, ayrımcılığa tabi tutulmakta, ötekileştirilmekte ve haklı talepleri duymazdan gelinmektedir. Cemevleri Aleviler için ibadethanedir. Bizler için de ibadethane olacaktır. Bu yasal hak tanınana, bu anayasal hak kabul edilene kadar sizin mücadeleniz benim mücadelemdir.

Camilerin ibathane görülüp, Cemevlerinin ibadethane sayılmadığı, ÇEDES programı altında laik eğitim örselenip, katledildiği, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı adıyla Alevilerin kabul etmediği bir kurumun ve işleyişin oluşturulduğu ve maalesef vaktiyle ‘Cemevi cümbüş evi’ diyen, cem ile cümbüşü bir tutan yönettiği bu ülkede cümbüşün yeri Kültür Bakanlığı olduğu kabuluyle bir inancı Kültür Bakanlığına bağlayarak bu hakareti, bu hor görmeyi kurumsallaştıran bir anlayışa itiraz ediyoruz. Haklı itirazlarınızın yanındayız.”

Paylaşın