Yoksulluğu Sona Erdirmek, Onu Yönetmekten Daha Ucuz; Öyleyse Neden Yapılmıyor?

Eksik olan para değil, öncelik, insanlık yoksulluğu bitirecek kadar zengin. Eksik olan şey, zenginlik değil; niyetin, cesaretin ve dayanışmanın eşit dağılmaması.

Kurtuluş Aladağ / Dünyanın bir köşesinde yıldızlar altında parlayan gökdelenler yükselirken, diğer köşesinde insanlar karanlıkta ısınacak bir ateş arıyor.

Bu iki uç arasındaki mesafenin adı yoksulluk ve bu uçurumun derinliğine rağmen, onu doldurmak için gereken kaynak aslında düşünüldüğü kadar büyük değil.

Hatta şaşırtıcı ama gerçek: Yoksulluğu sona erdirmek, onu sürdürmekten daha az maliyetli.

Bu gerçek bilindiği halde neden hala milyarlarca insanın açlık, barınaksızlık ve çaresizlik içinde yaşamasına seyirci kalınıyor?

Görünmeyen fatura

Yoksulluğun maliyeti, resmi bütçelerde yer alan kalemlerden çok daha fazlasıdır.

Bir çocuğun okula gidememesinin gelecekte ekonomiye kaybettirdiği üretkenlik; bir ailenin yeterince beslenememesinin yol açtığı sağlık sorunları; mahallelerde artan güvenlik masrafları…

Tüm bunlar, toplumların sırtında giderek ağırlaşan bir yük.

Oysa bu yüklerin çoğu, yoksulluğu doğrudan azaltacak akılcı yatırımlarla ortadan kaldırılabilir.

Çözüm sanılandan daha basit

Araştırmalar gösteriyor ki:

Erken çocukluk eğitimi için yapılan her birim yatırım devasa sosyal fayda üretiyor.

Temel hizmetlerin (sağlık, eğitim, barınma) evrenselleştirilmesi, uzun vadede devlet bütçesini rahatlatıyor.

Ve ekonomi şöyle fısıldıyor:

“Yoksulluğu bitir, yükün hafiflesin.”

Neden yapılmıyor?

Siyasetçiler, sonucu yıllar sonra alınacak politikalara yatırım yapmakta isteksizdir. Oysa yoksulluğun çözümü sabır ister.

Bazı toplumlarda hala “yoksullar kendi hatası yüzünden yoksuldur” inancı baskındır. Bu yanlış algı, etkili politikalar için gerekli toplumsal desteği zayıflatır.

Ucuz iş gücüne dayanan sektörler, ekonomik düzenin değişmesinden endişe duyar. Yoksulluğun ortadan kalkması, bazıları için karın azalması anlamına gelebilir.

Yoksulluğun kendisi bütüncül bir sorunken, mücadele çoğu zaman parçalara ayrılmış kurumlara bırakılır. Bu da etkinliği azaltır.

Kısacası, yoksulluğu bitirmeyi engelleyen şey bilgisizlik değil, düzensiz öncelikler ve kollektif isteksizlik.

Çare ne?

Çare aslında karmaşık değil:

Her çocuğa eşit eğitim fırsatı,

Sağlık ve barınmada evrensel erişim,

Adil vergi politikaları,

Yenilikçi sosyal yardımlar,

Ve en önemlisi: İnsan onurunu merkeze alan bir bakış açısı…

Bunlar gerçekleştiğinde yoksulluk, tarihin karanlık bir sayfasına dönüşebilir.

Eksik olan para değil, öncelik

Gerçek şu ki, insanlık yoksulluğu bitirecek kadar zengin. Eksik olan şey, zenginlik değil; niyetin, cesaretin ve dayanışmanın eşit dağılmaması.

Yoksulluğu sona erdirmek daha ucuz, daha mantıklı ve daha insani. Ama bunu yapabilmek için önce şu soruya dürüstçe cevap verebilmeliyiz:

Gerçekten istiyor muyuz?

Paylaşın

Ekonomi Yönetimine Güvenenlerin Oranı Yüzde 16,6

Asal Araştırma’nın kasım ayı araştırmasına göre; ekonomi yönetimine “güveniyorum” diyenlerin oranı yüzde 16,6, “çok güveniyorum” diyenlerin oranı ise sadece yüzde 2,6 oldu.

Asal Araştırma tarafından Kasım 2025’te gerçekleştirilen Türkiye Siyasi Gündem Araştırması, halkın ekonomi yönetimine olan güveninin oldukça zayıf olduğunu ve en önemli ekonomik sorunun açık şekilde konut ve gıda fiyatlarındaki artış olduğunu ortaya koydu.

Katılımcılara yöneltilen “Ekonomi yönetimine güveniyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, ekonomi politikalarına duyulan güvenin oldukça düşük seviyelerde seyrettiğini gösterdi.

Yanıtların dağılımı şu şekilde oldu:

Güvenmiyorum: Yüzde 36,0
Hiç güvenmiyorum: Yüzde 34,4
Ne güveniyorum ne güvenmiyorum: Yüzde 10,2
Güveniyorum: Yüzde 14,0
Çok güveniyorum: Yüzde 2,6
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 2,8

Bu veriler doğrultusunda, ekonomi yönetimine güvenmeyenlerin oranı toplamda yüzde 70,4’e ulaşırken, güven duyanların oranı yalnızca yüzde 16,6 oldu. Kararsızların ve yanıt vermeyenlerin oranı ise toplamda yaklaşık yüzde 13 seviyesinde kaldı.

Anket sonuçları, ekonomi politikaları konusundaki toplumsal memnuniyetsizliğin derinleştiğine işaret ederken, ekonomi yönetimiyle ilgili olumlu görüşlerin ciddi biçimde azaldığını gösterdi.

Araştırmanın dikkat çeken ikinci bölümü ise “Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu nedir?” sorusuna verilen yanıtlardı. Katılımcıların büyük bölümü, yaşam maliyetlerine doğrudan etki eden barınma ve gıda fiyatlarındaki artışı öne çıkardı.

Verilere göre en önemli ekonomik sorunlar şu şekilde sıralandı:

Kira ve konut fiyatlarındaki artış: Yüzde 22,6
Gıda fiyatlarındaki artış: Yüzde 17,0
Enflasyonun yüksekliği: Yüzde 10,5
Faizlerin yüksekliği: Yüzde 5,4
Elektrik, su, aidat ve doğalgaz fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 5,3
Ekonomi yönetimi: Yüzde 4,9
İşsizlik: Yüzde 4,2
Üretimde yetersizlik: Yüzde 4,0
Akaryakıt fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 3,8

Vergi oranlarının yüksekliği: Yüzde 3,5
Liyakatsizlik: Yüzde 3,3
Eğitim harcamaları/sistemi: Yüzde 3,0
Sosyal eşitsizlik: Yüzde 2,7
Kamuda israf: Yüzde 2,2
Diğer: Yüzde 2,6
Sorun yok: Yüzde 1,8
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 3,2

Ankete katılan her 5 kişiden biri, barınma maliyetlerindeki artışı birincil sorun olarak tanımladı. Onu gıda fiyatlarındaki artış ve genel enflasyon izledi. Bu veriler, enflasyonun doğrudan etkilediği temel tüketim kalemlerinin halkın hayatında en büyük baskıyı oluşturduğunu ortaya koydu.

“Ekonomi yönetimi” yalnızca güven anketinde değil, sorun algısında da doğrudan bir başlık olarak yer aldı. Katılımcıların yüzde 4,9’u doğrudan ekonomi yönetiminin kendisini Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu olarak tanımladı.

Paylaşın

Özgür Özel: İmamoğlu’nun Üzerine Beton Dökmeyiz

İBB iddianamesine ilişkin konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Siyasallaşmış yargının delilsiz iddianamesi kıymetlendirilemez. CHP, İmamoğlu’nun üzerine beton dökmez” dedi.

Cumhuriyet Gazetesi’nin sorularını yanıtlayan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ”siyaseten arınma” ve ”çözüm sürecinde cesur olma” çıkışını değerlendirdi.

Özel, CHP’nin geçmişten bugüne vefa ve birlik anlayışıyla hareket ettiğini, mevcut genel başkan olarak önceki liderleri eleştirme hakkı olmadığını vurguladı. Ayrıca Özel, partinin çözüm süreci, İmralı komisyonu ve yeni kurultay süreciyle ilgili yaklaşımını da detaylı biçimde açıkladı.

CHP’de koltuk Atatürk’ten miras olduğu için hem genel başkana hem önceki genel başkanlara yaklaşımın çok özenli olması gerektiğini vurgulayan Özgür Özel ”Önceki genel başkanların eleştiri hakkı var ama bizim mevcut genel başkan olarak onları eleştirme hakkımız yok. Vefa göstermeliyiz. Meseleye hep öyle yaklaştık. İki yıldır bunun dışında bir tavrımız olmadı. Bugün de bunu terk etme niyetinde değiliz” ifadelerini kullandı.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları, parti tabanında ve CHP’ye umut bağlayanlarda ciddi bir tepki yarattığına değinen ve bu tepkilerin önünü almakta zorlandıklarını belirten Özel, CHP’nin çözüm süreci noktasında hep somut adımlar attığını ve 29 maddelik demokratikleşme paketini masaya koyduğunu hatırlattı.

Özel, ”İmralı’ya gitme noktasında tavrını net olarak belirlemiş bir genel başkana yönelik eleştiriler, partiyi üzdü” dedi. Özel, geçmişte benzer saldırılar ve iddialar yaşandığını, ancak bugün CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik iddianameyi siyasi olarak değerlendirdiğini söyledi.

Özgür Özel, ”15.5 milyon kişinin cumhurbaşkanı adayı gösterdiği Ekrem İmamoğlu’nu yalnızlaştıracak, üzerine beton dökecek bir işin içinde CHP olamaz” diye konuştu. Özel, partinin tabanının büyük çoğunluğunun iddianamenin siyasi olduğunu düşündüğünü belirtti.

CHP Lideri, ”Bu iki açıdan mevcut genel başkan olarak zorlandığımı ifade etmeliyim. Ama sakinliğimizi, sağ duyumuzu korumak zorundayız. Sonuçta Kemal Bey’i de arayıp kurultaya davet edeceğim. Ben Kemal Bey’in bu açıklamasının parti tarihinde bir istisna olarak kalmasını ümit ediyorum. Bunun için üzerime düşen bir şey varsa yapacağım. Kendisini kurultaya da davet edeceğim” diye konuştu.

Parti içinde önceki genel başkanlarla sürekli iletişim hâlinde olduklarını ve onları istişare heyeti gibi değerlendirdiklerini dile getiren Özel, ”Mevcut genel başkan talebi halinde aday olur, diğer adaylar da imza toplama hakkına sahip olur. Delege üzerinde hiçbir baskı yok” ifadelerini kullandı.

Bu kurultayla birlikte CHP’nin kuruluş değerlerinden sapmadan, Türkiye’deki tüm demokratları kucaklayan bir çizgiye oturacağının altını çizdi.

Kurultay hedeflerine değinen Özel, ”Partiyi kuruluş değerlerinden bir yere savurmadan, Türkiye’deki bütün demokratların partisi yapmaya yönelik anlayışı da yerleştirerek; bütün demokratlara hem kadrolarıyla hem politikalarıyla kucak açan; sandığı, demokrasiyi koruyan, ortak bir gelecek kurabilmeyi merkeze oturtan bir yaklaşımımız var. Ama savunduğu değerleri daha doğru anlatıp; merkeze Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sandığı koruma refleksini koyacağız” ifadelerini kullandı

Özel, Bu programdan sonra CHP sorunları söylemekten çok, çözümleri söyleyen yeni bir evreye geçtiğinin altını çizdi.

CHP Lideri, ”Program seçim vaadi duymak isteyenler için hâlâ soyut kalabilir. Onu da Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi ile yapacağız. Bugünkü Gölge Kabine, ofise evrilecek. Orada bol bol çözüm söyleyen bir söyleme geçeceğiz” diye konuştu.

Kürt sorunun çözümü için kurulan komisyonda somut önerilerle hareket edeceklerine değinen Özel, nefret söylemiyle mücadele, kadın cinayetleri, anadilin öğrenilmesi, ”terör” tanımlarının düzenlenmesi ve fikir özgürlüğü alanında önemli adımlar atacaklarını vurguladı.

Komisyon’un İmralı ziyaretine ilişkin süreci de değerlendiren Özel, AKP ve MHP’nin siyasi hesaplar üzerinden süreci yürüttüğünü, CHP’nin ise şeffaf ve net bir tutum sergilediğini kaydetti.

Özel ”Samimiyetsiz bir tutum. AKP zaten ilk günden beri derenin boyunu MHP’ye ölçtürerek tamamen bu işi bir siyasi rant ve risk alanı olarak yönetiyor. Bize bazı eleştiriler yapıyor ama hiç olmazsa CHP’nin tutumu net ve samimidir. Biz komisyona girdik, katkı irademizi ortaya koyduk. Koymaya devam ediyoruz” dedi.

İmralı ziyareti sürecinde AKP’den gelen gizli ziyaret teklifini de değerlendiren Özel, sürecin AKP ve MHP tarafından siyasi hesaplarla yürütüldüğünü söyledi: ”Bize ‘Siz de gelin, video olmayacak, fotoğraf olmayacak’ dediler. Biz buna itibar etmedik ve şeffaf tutumumuzu koruduk. İmralı’daki tutanakların komisyon üzerinden paylaşılmasını istiyoruz. Gizli tutulacak bir şey yoksa kamuya açıklanmasını destekleriz” ifadelerini kullandı.

Mevcut anayasa ile ilgili eleştirilerini yineleyen CHP Lideri, iktidarın anayasa ihlallerine dikkat çekti. ”Bu iktidarla yeni bir anayasa yapamayız. Mevcut anayasanın ihlali bu kadar fazla olursa yeni anayasa oyun kurmak için yapılır” diye konuşan Özel,ayrıca Siyasi Ahlak Yasasıyla ilgili tekliflerini Meclis’e sunduklarını da belirtti.

Özgür Özel siyasetçilerin gelir ve mal varlıklarının şeffaf şekilde denetlenmesini amaçladıklarını da açıkladı.

Yeni parti programı ve laiklik eleştirilerini de değerlendiren Özel, ”Altı Ok’un altısını da aynı özenle tarif ettik. Eleştiriler bize ulaştı, nihai metin kurultaya sunulacak” dedi. Özgür Özel, programın somut önerilerle zenginleştirileceğini ve CHP’nin çözüm üreten bir parti konumuna geçeceğini vurguladı.

Özel, sözlerini şöyle noktaladı: ”CHP geçmişten bugüne, tüm demokratik değerleri savunan bir partidir. Partimizi, sandığı, demokrasiyi ve ortak geleceği merkeze alarak güçlendirmeye devam edeceğiz.”

Paylaşın

1,47 Milyon Çocuk “Örgün Eğitim” Dışında

Eğitim Reformu Girişimi’nin raporuna göre; örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor.

Türkiye’de eğitim politikaları son yıllarda sık sık değişen uygulamalarla gündeme geliyor. Müfredat defalarca yenilendi; sınav sistemleri birden fazla kez düzenlendi; öğretmenlik kanunu ve atama süreçleri yeniden ele alındı. Okul türlerine, yönetmeliklere ve eğitim takvimine ilişkin kararlar da kısa aralıklarla değişti.

Bu dalgalı ortamın son örneği, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in ara tatil uygulamasının kaldırılmasının değerlendirildiğini açıklaması oldu. Tam da bu tartışmalar sürerken Eğitim Reformu Girişimi’nin yayınladığı Eğitim İzleme Raporu 2025, eğitimdeki bu değişkenliğin etkilerini ve eşitsizlikleri verilerle ortaya koyuyor.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’in aktardığına göre; Rapor, eğitimde hedeflerin ve mevzuatın sık değişmesi nedeniyle stratejik tutarlılık ve şeffaflığın zayıfladığını belirtiyor. 2024–2025 döneminde hem çocukların hem öğretmenlerin iyi olma halini merkeze alan, hesap verebilir ve kapsayıcı bir kamu-yurttaş diyaloğuna duyulan ihtiyacın devam ettiği vurgulanıyor.

Raporun en çarpıcı bulgularından biri, zorunlu eğitim çağındaki çocukların önemli bir bölümünün okula devam etmemesi. 2024–2025 eğitim-öğretim yılında 804 bin 250 çocuk, zorunlu eğitimde olması gerekirken örgün eğitimin dışında yer alıyor. Bunların 611 bin 612’si Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 192 bin 638’i ise yabancı uyruklu. Öte yandan eğitim çağında olup açıköğretim liselerine yönlendirilen 273 bin 557 çocuk ile MESEM kapsamında haftanın büyük bölümünü işletmelerde geçiren 392 bin 887 öğrenci, fiilen okul dışı kalan çocukların toplam sayısını artırıyor.

Bu üç grup birlikte değerlendirildiğinde, örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor. Bu yaş aralığında eğitim dışı kalma oranı iki yıldır yüzde 8’in üzerinde. Bazı illerde oran çok daha yüksek: Muş’ta yüzde 34,4, Ağrı ve Şanlıurfa’da yüzde 32,8.

Eğitim dışılığın arka planında ekonomik koşullar belirleyici rol oynuyor. Türkiye’de çocukların yüzde 30,4’ü ciddi maddi yoksunluk içinde yaşıyor; yüzde 39,5’i “yoksulluk veya sosyal dışlanma riski” altında bulunuyor.

Bu tablo çalışma hayatına erken katılımı da artırıyor. 15-17 yaş aralığındaki her dört çocuktan biri işgücüne dahil. Erkek çocuklarda bu oran yüzde 35,6’ya kadar yükseliyor. Rapor, bu yaş grubundaki çocukların eğitimle çalışma arasında seçim yapmak zorunda kaldığını ve bunun özellikle ortaöğretimde kopuşu hızlandırdığını ortaya koyuyor.

Kız çocukları açısından durum daha da kırılgan. Ev içi bakım yükü ve erken yaşta evlilik riski nedeniyle eğitimi bırakma olasılığı daha yüksek.

Erken çocukluk dönemine ilişkin göstergeler de eğitimdeki eşitsizlikleri doğruluyor. Okul öncesi eğitimde öğrenci sayısı iki yıl üst üste düşmüş durumda. 2023–2024’te 1 milyon 954 bin olan öğrenci sayısı 2024–25’te 1 milyon 741 bine gerileyerek yüzde 10,9 azaldı.

Rapor, 3-5 yaş aralığında okullulaşmanın en düşük olduğu illerin Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Kahramanmaraş olduğunu belirtiyor. Ayrıca ortaöğretimde kız çocuklarının okullulaşma oranlarının pek çok ilde yüzde 80’in altına düşmesi, bölgesel eşitsizliklerin erken yaşlardan itibaren eğitim sürecine yansıdığını ortaya koyuyor.

Çocuklar risk altında

Rapor, örgün eğitimin dışına çıkışın önemli bir bölümünün Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) ve açıköğretim üzerinden gerçekleştiğini vurguluyor. 2024–25 döneminde 392 bin 887 öğrenci, haftanın dört ila beş gününü işletmelerde geçiriyor. İş güvenliği denetimlerinin yetersizliği bu çocuklar açısından ciddi riskler doğuruyor.

Benzer şekilde açıköğretime geçiş de artıyor. Örgün eğitim hakkını kaybedip açık liseye yönlendirilen 18 yaş altı öğrenci sayısı bir yılda iki katına çıkarak 42 bin 807’ye yükseldi. Rapor, bu öğrencilerin okul aidiyetinin zayıfladığını ve koruma mekanizmalarının dışında kaldığını belirtiyor.

Eğitime erişim açısından kırsal bölgelerde de önemli değişiklikler yaşanıyor. Taşımalı eğitimden yararlanan öğrenci sayısı, azami mesafe sınırının 50 kilometreden 30 kilometreye indirilmesiyle birlikte yüzde 16,2 azalarak 846 binin altına düştü.

Yatılı bölge ortaokullarının sayısı 254’ten 224’e düştü; bu okullardaki öğrenci sayısı ise yüzde 18,7 azalarak 36 bin 174’e indi. Rapor, kırsalda eğitimin hala taşıma, pansiyon ve Yatılı Bölge Ortaokulu (YBO) kapasitesi gibi faktörlere bağımlı olduğunu vurguluyor.

Köylerde okul öncesi öğrenci sayısında yüzde 24,6’lık artış dikkat çekse de bu artışın genel okullulaşma oranlarındaki düşüşü telafi etmeye yetmediği belirtiliyor.

Rapor, okulların çocuklar için yalnızca bir akademik alan değil aynı zamanda bir koruma alanı olduğunu hatırlatıyor. Ancak veriler, bu koruma alanının giderek zayıfladığını gösteriyor.

Maddi yetersizlik nedeniyle çocukların yüzde 10’u günlük taze meyve/sebze tüketemiyor; yüzde 23,1’i düzenli protein alamıyor. Türkiye’de çocukların yüzde 5,5’i yetersiz beslenme nedeniyle bodurluk yaşıyor. Bu durumun çocukların hem gelişim sürecini hem de okulla bağını olumsuz etkilediğine dikkat çekilen raporda, okullarda ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği verilmesi gerektiğine de dikkat çekiliyor.

Sosyal risk göstergeleri de benzer bir tablo ortaya koyuyor. 2024 yılında 202 bin 785 çocuk, “suça sürüklenen çocuk” gerekçesiyle güvenlik birimlerine getirildi. Rapor, devamsızlık oranlarının tüm kademelerde yükseldiğini; özellikle ortaokullarda 20 gün ve üzeri devamsızlık oranının yüzde 14,8’den 23,7’ye çıktığını belirtiyor.

Öte yandan şiselerde sınıf tekrarının yeniden uygulanmasının ardından 2024 yılı, sınıf tekrarı oranlarındaki en belirgin artışın gözlendiği yıl oldu. Bu oran, genel ortaöğretimde oran yüzde 4,7’den 18,5’e, anadolu imam hatip liselerinde yüzde 4,9’dan 30’a, mesleki ve teknik ortaöğretimde oran yüzde 24,9’dan 28,5’e yükseldi.

Okul iklimini etkileyen bir diğer unsur da zorbalık. 2025 yılında yapılan bir araştırma, ebeveynlerin yüzde 68’inin çocuklarının okul çevresinde zorbalık vakalarına tanık olduğunu bildiriyor. Zorbalığa uğrayan çocukların yüzde 58’i okula gitmek istemiyor, yüzde 34’ünde akademik başarı düşüyor.

Buna karşın rehberlik hizmetlerine erişim sınırlı. Öğrencilerin yalnızca yüzde 18’i rehber öğretmenle düzenli görüşüyor. Bu görüşmelerin çoğunun sınav ve yönlendirme odaklı olması, psikososyal desteğin sınırlı kaldığını gösteriyor.

Rapor, öğretmen istihdamı ve yetiştirme modeline ilişkin belirsizliklerin sürdüğünü belirtiyor. Ücretli öğretmenlik uygulamasının devam etmesi ve yeni kurulan Millî Eğitim Akademisi çerçevesindeki düzenlemeler, mesleki istikrar açısından soru işaretleri yaratıyor.

Norm kadro ihtiyacı 100 bin 541 iken ücretli öğretmenliğin sürmesi, kalıcı öğretmen açığının ücretli istihdamla kapatıldığını gösteriyor. 2024-2025 döneminde 78 ilde görev yapan ücretli öğretmen sayısı 86 bin 138’i buluyor. Bu sayı bir önceki eğitim-öğretim yılında 72 bin 723 idi.

Yeni öğretim programlarına ilişkin öğretmen geri bildirimleri ise içerik yoğunluğu, soyut konuların erken yaşlarda verilmesi ve materyal eksiklikleri nedeniyle programın sınıflarda uygulanmasının zorlaştığını ortaya koyuyor.

Göç, ekonomik kriz ve 6 Şubat depremlerinin yarattığı etkiler, özellikle dezavantajlı bölgelerde okullaşma, devamsızlık ve öğrenme sürecini belirlemeye devam ediyor. Rapor, eğitim sisteminin bu çoklu kriz ortamında çocukların ve öğretmenlerin iyi olma halini destekleyecek daha güçlü ve bütüncül politikalara ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor.

Paylaşın

Usta İe Margarita: Korkaklık En Büyük Günahtır

Mihail Bulgakov’un “Usta ile Margarita” romanı, 20. yüzyıl Rus edebiyatının tartışmasız en büyük başyapıtlarından biri, hatta birçoklarına göre tüm zamanların en iyi romanlarından biridir.

Haber Merkezi / 1928 – 1940 yılları arasında, Bulgakov’un ölümüne kadar yazdığı ve ancak 1966 – 1967’de sansürlü haliyle, 1973’te ise tam metin olarak yayımlanabilen bu eser, hem içeriği hem de yazılma koşulları bakımından efsaneleşmiştir.

Roman üç ayrı ama iç içe geçmiş katmandan oluşur:

Moskovanın Şeytanı (Woland ve maiiyeti): Şeytan Woland ve onun renkli ekibi (Korovyev, Azazello, Behemoth ve Hella) 1930’ların Moskovasını ziyaret eder. Stalin dönemi Sovyet toplumunun ikiyüzlülüğünü, bürokrasisini, açgözlülüğünü, korkaklığını ve ahlaki çöküşünü acımasız ama bir o kadar da komik bir şekilde gözler önüne serer.

Varieté Tiyatrosu’ndaki sihir gösterisi, “para yağmuru” sahnesi, Griboyedov Lokantası baskını gibi bölümler, kara mizahın zirvesidir.

Usta ve Margarita’nın aşk hikâyesi: İsmi olmayan “Usta”, Pontius Pilatus romanı yüzünden hem edebiyat çevreleri hem de devlet tarafından ezilmiştir.

Margarita ise onun hem ilham perisi hem de kurtarıcısıdır. Margarita’nın şeytanla anlaşma yapıp cadı olarak uçması, Walpurgis gecesi balosu gibi sahneler hem büyülü gerçekçiliğin hem de derin bir aşkın manifestosudur.

Yahudiye’de geçen İncil hikâyesi (Yeşua ve Pilatus): Usta’nın yazdığı romanın iç içe geçtiği bu kısım, İncil’deki İsa ve Pilatus hikâyesinin radikal bir yeniden yorumudur. Yeşua (İsa) burada tanrı değil, yalnız bir filozof; Pilatus ise vicdanıyla boğuşan trajik bir figürdür. “Korkaklık en büyük günahtır” cümlesi, romanın ana fikri haline gelir.

“İyi ile kötü arasındaki çizginin bulanıklığı (Şeytan kötülük yapmaz, sadece var olan kötülüğü açığa çıkarır)”, “sanatçının toplumdaki yalnızlığı ve totaliter rejim altında ezilmesi”, “gerçek aşkın kurtarıcı gücü”, “vicdan azabı ve affedilme”, “inancın, korkaklığın ve cesaretin sorgulanması”, romanın ana temaları arasındadır.

Roman Neden Bu Kadar Önemli?

Roman, Stalin döneminde yazılmış en cesur Stalin eleştirisi (ama doğrudan değil, şeytanın ağzından!) olarak kabul edilir.

Paylaşın

Her 10 Dakikada Bir Kadın Veya Kız Çocuğu Öldürülüyor

Birleşmiş Milletler’in raporuna göre; Dünya genelinde her 10 dakikada bir kadın veya kız çocuğu, partneri, kocası ya da bir aile üyesi olan, tanıdığı biri tarafından öldürülüyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) ve BM Kadın Birimi, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla dikkat çeken bir rapor yayınladı.

Rapora göre, dünyanın bir yerinde her 10 dakikada bir kadın veya kız çocuğu, partneri, kocası ya da bir aile üyesi olan, tanıdığı biri tarafından öldürülüyor.

Raporda, her gün 137 kadının hayatını kaybettiği ve dünyanın bütün kısımlarının şiddetten etkilendiği belirtiliyor.

Raporda, 2024 yılında yaklaşık 50 bin kadın ve kız çocuğunun partnerleri veya aile üyeleri tarafından öldürüldüğü kaydediliyor.

Bunlar, dünya çapında kadın ve kız çocuklarına yönelik tahammüden cinayetlerin yüzde 60’ını oluşturuyor.

Raporda, endişe verici bir gerçeğe de dikkat çekiliyor: Kadınlar için en ölümcül yer hâlâ ev.

Kadın cinayetlerinin ev dışında da işlendiği, ancak bunlara ilişkin veri miktarının sınırlı olduğu belirtiliyor.

BM Kadın Birimi Politika Bölümü Direktörü Sarah Hendriks, “Kadın cinayetleri tek başına gerçekleşmiyor. Genellikle davranışları kontrol etme, tehdit ve taciz gibi çevrimiçi ortamlarda da devam eden bir şiddet döngüsünün parçası oluyorlar” diyor.

100 bin kadın ve kız çocuğuna üç kurbanın düştüğü Afrika’da partner veya aile üyeleri tarafından işlenen kadın cinayetlerinin en yüksek oranda. Bunu Amerika (1,5), Okyanusya (1,4), Asya (0,7) ve Avrupa (0,5) izliyor.

UNODC’nin geçici icra direktörü John Brandolino “Ev, dünya genelinde çok sayıda kadın ve kız çocuğu için tehlikeli ve bazen ölümcül bir yer olmaya devam ediyor” diyor.

Raporda, Avrupa ve Amerika’da 2024 yılında en çok kadın cinayetinin aile üyeleri yerine, partnerler tarafından işlendiği belirtiliyor. Bu oran Avrupa’da % 64, Amerika’da ise % 69.

Arnavutluk’ta kadın cinayeti mağdurlarının yüzde 90’ı daha önce failler tarafından şiddete maruz kalmış, bazıları ise faillerin cezaevinden çıkmasından sadece birkaç gün sonra, koruma kararı gibi koruyucu tedbirlere rağmen öldürüldü.

Birçok vakada ateşli silah, keskin veya künt aletler veya fiziksel güç kullanıldı.

Raporda, cinayetlerin başlıca nedenleri olarak kıskançlık, ayrılığı reddetme, polise ihbar etme nedeniyle misilleme yapma veya ayrılıktan sonra yeni ilişkileri kabul etmeme gösteriliyor.

Bu ülkede kadın cinayetlerinden annelerini kaybeden 35 çocuk da etkilendi.

Sağlık Bakanlığı’nın raporunda yer alan rakamlara göre, Lesotho’da da partner şiddeti oranları yüksek. 15-49 yaş aralığındaki kadınların % 44’ü partneri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor.

Ancak güvenilir veriler hâlâ kısıtlı. Raporda, kadın cinayetlerinin çoğunun yakın partnerler veya aile üyeleri arasında gerçekleştiği, aile içi şiddet, alkol kullanımı ve çatışmanın yaygın tetikleyiciler olduğu belirtiliyor.

Raporda, ateşli silahların ve teknolojinin kadın cinayetlerine olanak sağlayan unsurlar olarak ortaya çıktığı belirtiliyor;

“Bu alanda eldeki veriler, partner şiddeti faillerinin ateşli silah bulundurmasının, cinayet olasılığını önemli ölçüde artırdığını ve özel alanda işlenen cinayetlerde birden fazla kurban olma riskini % 70 oranında artırdığını gösteriyor.”

Teknolojinin aynı zamanda bir kontrol silahı olarak görüldüğü belirtiliyor.

Raporda, çevrimiçi taciz, doxing (bir kişinin izni olmadan internette özel, tanımlayıcı bilgileri yayınlama eylemi) ve görüntülü, teknoloji destekli şiddet gibi ortaya çıkan tehditlere karşı uyarıda bulunuluyor.

“Birleşik Krallık’ta 2011-2014 yılları arasında yayınlanan 41 aile içi cinayet incelemesinin analizi, vakaların % 58,5’inde mağdurun öldürülmesinden önce zorlayıcı kontrol ve gözetim uygulamak için teknolojinin kullanıldığını gösteriyor.”

Çevrimiçi zorlayıcı kontrol, gözetim ve takip gibi şiddetin, fiziksel şiddet de dahil olmak üzere çeşitli yollarla çevrimdışı alanda nasıl ortaya çıkabileceğini gösteren ve giderek artan kanıtlar bulunuyor.

Raporda, gazeteciler, eylemciler ve politikacılar gibi kamuoyunda görünürlüğü olan kadınların teknoloji kaynaklı şiddete maruz kalma riskinin daha yüksek olduğu belirtiliyor.

Hedefli politikalar da dahil olmak üzere “zamanında ve uygun müdahale” ile kadın cinayetlerinin önlenebileceği sonucuna varılıyor.

Risk faktörleri arasında ateşli silahlara erişim, takip, ilişki bozulmaları ve madde bağımlılığı yer alıyor.

Raporda, bu tür cinayetlerin gerçekleşmeden önce durdurulması için daha güçlü yasalar, koruma emirlerinin uygulanması ve daha iyi veri toplanması çağrısında bulunuluyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

İYİ Parti’de “Üst Düzey” İstifa

İYİ Parti’de Genel Başkanlık Yardımcılığı yapan Alpaslan Yüce, sosyal medya platformu üzerinden yayımladığı bir mesaj ile görevinden ve partisinden istifa ettiğini duyurdu.

Alpaslan Yüce, istifa kararının ardında herhangi bir kırgınlığın olmadığını vurgulayarak, kendi görüşleri ve değerleri çerçevesinde tamamen siyasi bir karar verdiğini belirtti.

Yüce, istifa açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “Zaman içinde ülkemizin karşı karşıya bulunduğu sorunların çözümüne dair uzun vadeli ve bütüncül bir program geliştirme gayretimizin, yer yer kısa vadeli ve tepkisel yaklaşımların gölgesinde kaldığını gözlemledim. Bu nedenle İYİ Parti’de sürdürdüğüm Genel Başkan Yardımcılığı görevimden ve parti üyeliğimden istifa etme kararı aldım.

Bu karar, bir kırgınlığın değil, siyasetin anlamına, kurumsal akla ve ilkesel tutarlılığa olan inancımın gereğidir. Anlayışım gereği, siyasetçinin görevi, kişisel konfor alanını korumak değil, bu ülke ve değerleri savunmak pahasına sorumluluk üstlenmektir.

Türkiye’nin geleceğine ilişkin umut, yalnızca iktidar değişiminde değil, siyaset kültürünün dönüşümündedir. Bu dönüşüm, partiler arası rekabetten çok, partilerin kendi içlerindeki ilkesel yenilenme kapasitesiyle mümkün olacaktır. İnanıyorum ki, demokratik temsilin gerçek anlamda kökleşmesi, siyasetin popülist dalgalardan arınıp kurumsal akla ve etik sorumluluğa dayanmasıyla sağlanacaktır.”

Paylaşın

TFF Başkanı Hacıosmanoğlu: Futbolun Bütün Unsurları Temizlenmeli

TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, bahis soruşturmalarına ilişkin, “Futbolun bütün unsurları temizlenmeli. Biz hakemlerden başladık. Şimdi futbolcularla devam ediyor” dedi.

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, Riva Tesisleri’nde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Hacıosmanoğlu, “Bu kutsal görev ne birey ne de kurumların kendilerine menfaat devşirme alanı olmasın, temiz Türk futbolunu hep beraber katkı sunarak mutlu yarınlara ulaşalım” ifadelerini kullandı.

Göreve şahsi menfaat amacıyla gelmediklerini belirten Hacıosmanoğlu, “Bu yola girerken, bundan zarar görecek kulüplerimiz, spor camiasında zarar görecek insanlar olacağı bilinciyle girdik. Amacımız, şahsımın ya da çalışma arkadaşlarım demir atmaya gelmedik bu göreve” dedi.

Süreçte elde ettikleri bilgilerin devletten ve Hukuk Kurulu aracılığıyla geldiğini ifade eden Hacıosmanoğlu, “Mağdur olan arkadaşlar olduğu söyleniyor. Bize bilgiler devletten, Hukuk Kurulu’na geliyor. Makul şüphe varsa Hukuk Kurulu’nun yargıya intikal ettirme zorunluluğu var. İntikal ettirmezse suç işler. Görevi suistimalden dava açılır” şeklinde konuştu.

Bahis dosyaları kapsamında bilgi toplama sürecine de değinen Hacıosmanoğlu, “Bilgiler yeteri derecede alındı mı, 6 tane şirket var, 1’inin lisansı iptal edilmiş. Hangi verilere göre tam sağlıklı aldınız mı hepsini diyorlar. Biz bu şirketlerden bilgileri istedik, ilk etapta gelen bilgileri bir kenarda bekletemezsiniz” dedi.

Sürecin adli makamlara da taşındığını belirterek, “Eksik veya gelmeyen bilgilerle ilgili, Bakanlık üzerinden aynı firmalardan bilgi talep ettik. Belli kısmı geldi. Gelmeyenlerle ilgili de, burada tarihi de var, Savcılığa suç duyurusunda bulunduk, verilmeyen verilerle ilgili. Savcılık da aynı firmalardan bilgi talep etti. Umut ediyorum ki onlar da en yakın zamanda gelecek” diye konuştu.

Türk futbol kamuoyunun adil bir rekabet beklediğini vurgulayan Hacıosmanoğlu, “Samimi olarak Türk futbolunun temizlenmesini, sahada tiyatro seyretmek istemiyorum diyen insanların, sadece seyredenler açısından değil bu işe emek, hizmet veren, gecesini gündüzüne katan başkanından yöneticisine teknik direktöründen malzemecisine kadar, futbol onlar varsa var taraftarlarımız. En büyük emekçi onlar. Kimi harçlığını kullanıyor, kimi zor şartlarda kazandığı parayı kullanıyor. Hiçbiri tiyatro seyretmek istemiyor” ifadelerini kullandı.

“Zarar görecek kulüpler ve futbolcular da var. Hayat nasıl devam edecek diye bir soru var herkesin kafasında” diyen Hacıosmanoğlu, “Bu ülkede, Allah bir daha göstermesin deprem oldu bu ülkede, pandemi diye bir şey icat oldu. Bunların hepsi doğal afet. Futbolda da bir deprem var. Herkes müsaade etsin ki, takım sayıları orada nasıl arttıysa şimdi de düşsün” açıklamasında bulundu.

Hacıosmanoğlu, süreçte hakemlerden başlandığını ve şimdi futbolcularla devam edildiğini söyledi: “Futbolun bütün unsurları temizlenmeli. Biz hakemlerden başladık. Şimdi futbolcularla devam ediyor. Bu hafta istediğimiz veriler bakanlıktan gelecek. Teknik direktör, sağlık görevlisi, malzemeci, antrenörler, tercüman, sağlık çalışanı, menajer, temsilci, gözlemciler de bu hafta gelecek.”

TFF içindeki sorumluluklarını tamamladıktan sonra kulüplere de görev düştüğünü ifade ederek, “Bu incelemeden sonra kendi önümüzü temizleyeceğiz, TFF uhdesinde olanları. Kulüplerimiz de kendi önlerini temizler inşallah, bu görev hem bize hem savcılığa inşallah kalmaz” dedi.

Ersin ve Necip’in sürecine ilişkin soruya da yanıt veren Hacıosmanoğlu, “Aklandı derken neyi kastettiniz, anlamadım. Aklandı diye bir konu yok. Sevkleri yapmazsanız suçlu duruma düşersiniz” dedi. Kamuoyunun merak ettiği 47 oyuncunun sevk edildiğini belirterek, “1’er kupon oynayanları bir kenara ayırdık. Onların araştırması, bilgi akışı devam ediyor. 1 kupon üzerinde oynayanları Hukuk Kurulu sevk etti” ifadelerini kullandı.

Tedbir kararlarının kaldırıldığını ancak yargı sürecinin devam ettiğini kaydeden Hacıosmanoğlu, “Bahsettiğiniz arkadaşlar 1 kupon üzerinde olduğu için sevk edildi. Tedbir kararı kalktı ama sonuç yargıya göre belli olacak. İnsanları zan altında bırakmak değil amacımız, sevdiğimiz ve değerli isimler. Hukuk Kurulu’nun görevi sevk etmek, 1 kuponun üzerinde oynayanlar sevk edildi. Yargının ilk ayağı PFDK, oynamadığınıza dair belgeleri ibraz ederseniz o zaman suçsuz olduğunuz ortaya çıkar. O süreç de devam ediyor” diye konuştu.

Paylaşın

Türkiye’de Her Dört Çalışandan Biri Sigortasız

Türkiye’de toplam istihdam 33.09 milyon kişi olurken, bu çalışanlardan 8.91 milyonu herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı değil. Başka bir ifadeyle Türkiye’de ortalama her dört çalışandan biri sigortasız.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2025 yılı üçüncü çeyrek verileri, çalışma hayatındaki “kayıt dışı” gerçeğini ve bunun ekonomiye faturasını bir kez daha gözler önüne serdi. Çalışma çağındaki 66,5 milyon kişinin yarısının bile istihdamda olmadığı Türkiye’de, çalışanların önemli bir bölümü sosyal güvenlik şemsiyesinin dışında kalıyor.

Dünya Gazetesi’nden Naki Bakır’ın aktardığına göre, toplam 33 milyon 69 bin kişilik istihdam ordusunun 8 milyon 910 bini kayıt dışı, yani sigortasız çalışıyor. Bu rakam, toplam istihdamın yüzde 26,9’una denk geliyor.

Kayıt dışılıkta cinsiyet ve sektör dağılımı ise dikkat çekici:

Erkeklerde yüzde 23,9 olan kayıt dışı çalışma oranı, kadınlarda yüzde 33,1’e yükseliyor.
Tarım dışı sektörlerde kayıt dışılık yüzde 16,9 seviyesindeyken, tarım sektöründe bu oran yüzde 83,3’e fırlıyor.
“Ücretsiz aile işçisi” olarak tanımlanan grupta kayıt dışılık oranı yüzde 88,1 ile zirve yapıyor.

Kayıt dışı istihdamın SGK bütçesi üzerindeki etkisi hesaplandığında ortaya çıkan tablo ise çarpıcı.

Mevcut asgari ücret (Brüt 26.005 TL) baz alındığında, bir çalışan için SGK’ya ödenmesi gereken aylık toplam prim (işçi ve işveren payları dahil) 8 bin 516 TL seviyesinde. Bu, çalışan başına yıllık 102 bin 201 TL’lik bir prim geliri anlamına geliyor.

Eğer 8,9 milyon kayıt dışı çalışan sisteme asgari ücret üzerinden dahil edilebilseydi:

Aylık İlave Gelir: 75,9 milyar TL,
Yıllık İlave Gelir: 910,6 milyar TL olacaktı.

Bu rakam, SGK’nın 2025 yılı için hedeflediği 3 trilyon 752 milyar liralık toplam prim gelir hedefinin dörtte birine tekabül ediyor.

SGK’nın 2025 yılı bütçe hedeflerinde 322,8 milyar TL açık öngörülmüştü. Yılın ilk sekiz ayında açık 74,1 milyar TL olarak gerçekleşti. Kayıt dışı istihdamın oluşturduğu yıllık 911 milyar TL’lik teorik gelir kaybı, kurumun finansman açığını fazlasıyla kapatabilecek bir potansiyeli barındırıyor.

Uzmanlar, özellikle 3,2 milyon kişiyle en büyük grubu oluşturan ücretli ve yevmiyelilerin kayıt altına alınmasının bile kuruma yıllık 322 milyar TL kazandıracağını, bunun da sistemin sürdürülebilirliği için hayati önem taşıdığını vurguluyor.

Paylaşın

MHP’den Dikkat Çeken “İmralı” Açıklaması: Gidilecek

MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, Meclis’te kurulan komisyonun İmralı’ya gitmesine ilişkin, “İmralı’ya gidilecektir. Cumhur İttifakı olarak ve tabii DEM’in de katkısıyla İmralı’ya gidilecektir” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, Bengü Türk TV’de TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan ile görüşmeye gitmesine ilişkin açıklamada bulundu. Yıldız, şunları söyledi:

“İmralı’ya gidilip gidilmeme konusu bu haftanın konusu değil, üç haftadır gündeme geliyor. Grup başkanları olarak kendi aramızda bu konuda Meclis Başkanı’nın başkanlığında görüşmeler yapıyoruz. Sonunda mutabakata varıldı. Cuma günü oylamasını yapalım dedik. Oylama için 3’te 2 çoğunluğa ihtiyaç var. Bu sayı da yeterli şu anda.

Onun için de bana sorulduğunda kararın gitme yönünde olacağını net olarak söyledim. Fazla uzatılmadan birkaç gün içinde İmralı Adası’na gidilip terör örgütünün kurucusunun beyanları alınır, söyleyecekleri dinlenir, dönülüp gelinir. Burada yapacağımız şey: 45 yıl örgüt yönetmiş kişinin herkesi dinlediğimiz bir ortamda, onun da bu konudaki beyanlarının alınmasından ibarettir.

Pazarlık ya da benzer şeyler yapılacak değildir. Oraya gidilip herhangi bir konunun al-ver, pazarlık ya da benzer şeyler yapılacak değildir. Biz aşağı yukarı bütün görüşleri biliyoruz. Örgütünü dağıtma ve silahları bırakma şartının tam olarak yerine getirildikten sonra da bir rapor eşliğinde yapılacak hukuki düzenlemeler kamuoyuna paylaşılacaktır.

Yani diğer devletlerin terörle mücadele etmiş ve çatışmalı süreçleri sonlandırmış dünya örneklerine de baktığımızda aşağı yukarı 6-7 sene süren görüşmelerin bizim komisyonumuzda çok kısa sürede sonuçlandığını görüyoruz. Bu çok büyük bir başarıdır. Terörsüz Türkiye modeli dünyaya örnek olacak bir modeldir. İmralı’ya gidilecektir, evet. Bunu net olarak söylüyoruz. İmralı’ya gidilecektir. Cumhur İttifakı olarak ve tabii DEM’in de katkısıyla İmralı’ya gidilecektir.

Katılmayacak olan, heyete üye vermeyecek partinin de cumadan önce kamuoyuna sebeplerini paylaşması gerekir diye düşünüyoruz. Bu meselenin çözülmesi için gayret gösterdiğini söyleyenlerin bahane üretmelerini de toplum görür diye düşünüyorum. Tüm iyi niyetimle oy birliğiyle karar alınacağını düşünüyorum. Oy birliği olmazsa da oy çokluğuyla karar alırız. Kesin olarak gitmeme yönünde bir karar çıkmaz. Çünkü bunun müzakerelerini daha önce aramızda defalarca yaptık.”

Yıldız, AK Parti’nin İmralı’ya gidilmesine yönünde çekinceleri olduğu iddialarına ilişkin ise, “Bu doğru değil. Net olarak söyleyeyim: Terörsüz Türkiye konusunda MHP ve AK Parti arasında en ufak bir fikir ayrılığı yok.” dedi.

Yasal düzenlemelere ilişkin soruya Yıldız, “Benim peşinen bir şey söylemem uygun düşmez. Elbette düzenleme olacaktır. Başından beri söylediğimiz gibi infaz düzenlemesi şart. Liderimizin şarta bağlı olarak söylediği Umut Hakkı, şartlar yüzde yüz gerçekleştiğinde de Umut Hakkı’nın kullanılmasının yolu da elbette açılacaktır.” yanıtını verdi.

Paylaşın