Çocuklara Sosyal Medya Yasağı: Koruma Mı, Kontrol Mü?

Çocuklar sosyal medya ortamında pek çok riskle karşı karşıya. Ancak sosyal medya yasağı, bu riskleri ortadan kaldırmak yerine görünmez hale getirme tehlikesi taşıyor.

Haber Merkezi / Ayrıca devlet kontrolü ile şirket sorumsuzluğu arasına sıkışmış çocukların geleceği, bir yasak maddesinden çok daha fazlasını hak ediyor.

Son yıllarda sosyal medya platformları, yalnızca yetişkinlerin değil; çocukların da günlük yaşamının merkezine yerleşti. Ancak bu hızlı yayılma, beraberinde giderek büyüyen bir tartışmayı da getiriyor:

Çocuklara sosyal medya yasağı getirilmeli mi? Bu soru, basit bir güvenlik önlemi tartışmasından ibaret değil; teknolojinin, ebeveynliğin, devlet otoritesinin ve özgürlük kavramının kesiştiği çetrefilli bir kavşak aslında.

Çocukların sosyal medya kullanımına yönelik kaygılar elbette temelsiz değil. Araştırmalar, özellikle 10–16 yaş arası gençlerin sosyal medya kullanımının:

Güzellik algısını bozan filtre kültürü,
Dikkat dağınıklığı ve bağımlılık davranışları,
Uyku düzeninin bozulması gibi sonuçlarla ilişkilendirilebileceğini gösteriyor.

Ebeveynlerin büyük bölümü, çocuklarının dijital dünyada neyle karşılaştığını kontrol edemiyor. Platformların algoritmik yapısı ise çocukları daha çok ekrana bağlayacak şekilde tasarlanmış durumda. Bu tabloya bakıldığında, “yasak” kelimesi bir anda kulağa o kadar da radikal gelmeyebiliyor.

Sosyal medya şirketlerinin sorumluluğunu yerine getirmemesi kabul edilebilir değil; ancak çözümün her zamanki gibi bireyden —özellikle de çocuktan— beklenmesi de adil görünmüyor. Birçok ülke, yaş doğrulama sistemlerini zorunlu kılmayı tartışıyor. Ne var ki devletlerin bu doğrulama süreçlerini nasıl kullanacağı, gizlilik kaygılarını da beraberinde getiriyor.

Peki devlet, çocukları koruma iddiasıyla neyi gözetleyecek, hangi verileri toplayacak ve bunları nasıl saklayacak? “Çocuğu koruma” gerekçesi, yıllardır internet sansürlerinin en meşru görünen kılıfı değil miydi?

Bir diğer kritik soru şu: Yasak, etkili olur mu?

Çoğu yetişkinin bile yaşadığı çevrimiçi kaçak yolları bir çocuğun bulamayacağını düşünmek fazla iyimser. VPN kullanımından sahte yaş doğrulamalarına kadar pek çok yöntem, birkaç dakikalık bir internet aramasıyla öğrenilebiliyor. Yani yasak, çoğu durumda yalnızca çocuğu daha denetimsiz, daha riskli alanlara itebilir.

Üstelik sosyal medya, çocuklar için yalnızca bir tehdit değil; aynı zamanda:

Kendini ifade etme alanı,
Yaratıcılık sahası,
Eğitim ve topluluk kurma imkânı da sunuyor.

Sosyal medyadan tamamen uzak bir çocuk, dijital dünyanın diliyle geç tanıştığında aslında dijital bir dezavantajla da karşı karşıya kalıyor.

Çocuklara sosyal medya yasağı getirmek, kolay ama yanıltıcı bir çözüm. Asıl zor olan; teknoloji şirketlerini hesap verebilir kılmak, eğitimi güncellemek, ebeveynlere dijital farkındalık kazandırmak ve çocuklarla sağlıklı iletişim kurmak.

Gerçek koruma; yasaktan değil, bilgiden, eleştirel dijital okuryazarlıktan, sağlam bir sosyal destek sisteminden geçiyor.

Evet, çocuklar sosyal medya ortamında pek çok riskle karşı karşıya. Ancak sosyal medya yasağı, bu riskleri ortadan kaldırmak yerine görünmez hale getirme tehlikesi taşıyor. Ayrıca devlet kontrolü ile şirket sorumsuzluğu arasına sıkışmış çocukların geleceği, bir yasak maddesinden çok daha fazlasını hak ediyor.

Kısacası mesele, çocukları sosyal medyadan uzak tutmak değil; sosyal medyayı çocuklar için daha güvenli, daha etik ve daha insani kılmak.

Paylaşın

Sanatta Yüz Yıllık Modernizm: Marksist Bir Eleştiri

Modernizmin estetik devrim olarak anlatılan hikâyesi, aynı zamanda kapitalizmin kültürel tarihidir. Bu hikâye ekonomi – politik dinamikler ışığında yeniden okunduğunda tam anlamıyla kavranabilir.

Haber Merkezi / Sanat dünyası, 20. yüzyılın başından bu yana modernizmin etkisi altında şekillenmiş bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Kübizmden Fütürizme, Dada’dan Soyut Dışavurumculuğa uzanan bu yelpaze, genellikle ilerlemeci, yenilikçi ve bireyci bir estetik dönüşüm olarak okunmaktadır.

Ancak modernizmin yüz yıllık serüvenine Marksist bir perspektiften bakıldığında, bu estetik devrimin yalnızca sanatsal bir arayış olmadığı; aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin, sınıfsal dinamiklerin ve piyasa mekanizmalarının belirleyici etkileriyle biçimlendiği görülmektedir.

Modernizm, görünürde geleneksel estetik kalıplara bir başkaldırı olarak belirse de, bu başkaldırı büyük ölçüde kapitalizmin hızla dönüşen toplumsal yapısının içinden doğmuştur. Sanatçılar, endüstrileşmenin yarattığı yabancılaşmaya tepki verirken, aynı zamanda bireysel yaratıcılığın yüceltilmesi kapitalist ideolojinin “bireysel girişimci” anlayışıyla örtüşmüştür.

Bu dönemde sanat eserinin “meta” haline gelişi hızlandı. Galeriler, koleksiyon piyasaları ve müze politikaları, sanatın dolaşımını piyasa kurallarına göre belirlenmiştir. Modernist sanatçı özgürleşirken, aynı zamanda üretimini ekonomik yapılarla daha sıkı bir ilişkiye sokulmuştur.

Avangard hareketler, toplumsal dönüşüm idealini sanatla birleştirmeye çalışmıştır. Dada’nın burjuva kültürüne saldırısı, Rus konstrüktivistlerinin devrimci tasarım anlayışı veya Bauhaus’un üretim – estetik ilişkisini yeniden kurgulama çabası bu hattın önemli örnekleri arasındadır.

Fakat Marksist düşünürlerin sıkça vurguladığı gibi, avangardın radikal jestleri çoğu zaman sistem tarafından soğurulmuştur. Ki burjuva kültürü, kendisine yönelen eleştiriyi metalaştırarak yeniden pazarlanabilir hale getirmekte ustadır. Bugün bir Dada kolajının milyon dolarlara alıcı bulması, avangardın artık karşısına dikildiği sistemin bir parçası haline gelmesinin çarpıcı bir göstergesidir.

Soyut sanatın yükselişi, Marksist okumalarda sıkça “yabancılaşmanın estetik biçimi” olarak tanımlanmaktadır. Toplumsal gerçeklikle bağların koparıldığı, sanatın kendi iç form sorunlarına kapandığı bu yönelim, kapitalizmin bireyi atomize eden yapısını yansıtmaktadır.

Buna karşın, soyutlama kimi sanatçılarda özgürleşmenin dili olarak da okunabilir. Yine de bu ikiliğin çözümü, sanatın üretildiği ekonomik ortamda aranmalıdır: Sanatçı özgürce soyutlayabiliyordu, çünkü piyasa bu özgürlüğü maddi olarak destekleyen bir altyapı kurmuştur.

20. yüzyılın son çeyreğinde postmodernizmin yükselişi, modernizmin “ilerleme” mitini yerle bir etmiştir. Fakat Marksist düşünürlere göre, bu da kapitalizmin esnek birikim dönemine geçişinin kültürel karşılığıydı.

Modernizmin büyük anlatıları yıkılırken, piyasaya uyumlu çoğulluklar, parçalanmış kimlikler ve her şeyin metalaşabildiği esnek bir kültürel alan doğmuştur. Sanat artık yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda küresel yatırım ağlarının bir aracı olmuştur.

Modernizmin yüz yıllık mirasına baktığımızda, sanatın ideallerle, özgürlük arayışlarıyla ve yaratıcı devrimlerle örülü bir çizgiye sahip olduğu görülebilir. Ancak Marksist bakış, bu çizginin arkasındaki ekonomik ve sınıfsal belirlenimleri de görünür kılmaktadır.

Bugün çağdaş sanat piyasasının devasa ölçeğe ulaşması, sanat eserinin finansal bir yatırım aracına dönüşmesi ve müzayede evlerinin modernist eserleri milyar dolarlık dolaşıma sokması, modernizmin aslında kapitalist çarklardan hiç de bağımsız olmadığını gözler önüne sermektedir.

Sonuç olarak, modernizmin estetik devrim olarak anlatılan hikâyesi, aynı zamanda kapitalizmin kültürel tarihidir. Bu hikâye ancak sınıf ilişkileri, üretim biçimleri ve ekonomi – politik dinamikler ışığında yeniden okunduğunda tam anlamıyla kavranabilir.

Paylaşın

Ölü Ordunun Generali: Savaşın Anlamsızlığı

İsmail Kadare’nin Ölü Ordunun Generali (1963) adlı romanı, II. Dünya Savaşı’ndan yıllar sonra, işgalci ülke tarafından Arnavutluk’a gönderilen bir general ile bir rahibin, savaşta ölen askerlerin kemiklerini toplamak için çıktıkları uzun ve amansız yolculuğu konu alır.

Haber Merkezi / Romanın merkezinde ölümün maddi kalıntılarıyla yüzleşen bir işgalcinin vicdanı, savaşın anlamsızlığı ve zamanın yaraları iyileştirmeyişi yer alır.

General, ölü askerleri ülkelerine “onurla geri götürmekle” görevlendirilmiştir; ancak bu görev, giderek absürt, travmatik ve ahlaki açıdan dayanılmaz bir hâl alır. Kadare bu yolculuk üzerinden hem işgalci devletin suçlarını hem de savaş sonrası politik hesaplaşmaları ustalıkla işler.

Romanın Ana Temaları:

Savaşın anlamsızlığı ve ölümün sıradanlaşması: Roman boyunca asker kemiklerinin aranması, savaşın ne kadar anlamsız bir yıkım olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Kadare, ölümün istatistikleştirildiği ve politik amaçlara alet edildiği bir dünyayı gösterir.

Suçluluk ve vicdan: General, görevini ne kadar “askeri bir zorunluluk” olarak görse de Arnavutluk’un her köşesinde savaşın gerçek yüzüyle karşılaşır. Bu karşılaşmalar, onun vicdanını giderek daha çok sarsar. Romanın ilerleyişinde generalin ruhsal çözülüşü en dikkat çekici izlektir.

İşgalci–işgal edilen ilişkisi: Kadare, Arnavut halkının sessiz ama derin öfkesi ile işgalcinin suçluluk duygusu arasındaki gerilimi ustalıkla kurar. Bu gerilim özellikle yaşlı köylüler, rehberler ve savaşın mağdurlarıyla yapılan temaslarda yoğun biçimde hissedilir.

Kimlik, tarih ve toplumsal bellek: Kemiklerin aranması, yalnızca bir arama işi değil; aynı zamanda geçmişle yüzleşme metaforudur. Roman, “ölüler bile rahat bırakılamaz” düşüncesi üzerinden tarihin sürekli yeniden kazılmasını sorgular.

Romanın Ana Karakterleri:

General: Romanın merkezindeki isim olan general, başlangıçta görevine sadık bir askerdir. Fakat roman ilerledikçe vicdanının ve anlamsızlık hissinin ağırlığı altında ezilir. Kadare, bu karakter üzerinden “emir veren ama geçmişten kaçamayan” bir figür yaratır.

Rahip: Generalin yol arkadaşı olan rahip, dinî ve ahlaki söylemlerle süreci anlamlandırmaya çalışsa da çoğu zaman ikiyüzlü, politik olarak manipülatif bir karakterdir. Bu da romanın din–devlet ilişkisine yönelik ince bir eleştirisidir.

Arnavut halkı: Doğrudan merkezi karakter olmasalar da roman boyunca karşılaşılan köylüler, savaşın gerçek mağdurları olarak romanın moral eksenini oluşturur. Sessiz tavırları bile güçlü bir tanıklık işlevi görür.

Kadare’nin romanı politik alegoriler açısından zengindir; işgal, baskı, otorite ve tarihsel yüzleşme gibi konular bir alt metin olarak sürekli hissedilir.

Ölü Ordunun Generali, yalnızca Balkan edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en etkileyici anti-savaş romanlarından biri kabul edilir. Kadare, savaşın ölüler üzerindeki etkisini anlatırken aslında hayatta kalanların acısını, suçluluğunu ve çaresizliğini gözler önüne serer.

Roman, politik göndermeleri, psikolojik derinliği ve şiirsel diliyle modern bir klasik niteliğindedir.

Sonuç olarak, İsmail Kadare’nin romanı, savaş karşıtı mesajı, insan psikolojisini derinden işleyen yapısı, alegorik nitelikleri ile güçlü bir edebiyat eseridir.

Okura savaşın yalnızca bir dönem olmadığını, kuşaklar boyunca süren bir yara olduğunu gösterir.

Paylaşın

AYM’den Ötanazi İçin “Acısız Ölüm” Savunması

Anayasa Mahkemesi (AYM), belli şartlarda sahipsiz sokak köpeklerinin öldürülmesinin keyfi olmadığını belirterek, ötanazinin “ağrısız – acısız ölüm” olduğuna işaret etti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), sokak köpeklerinin barınaklarda toplatılması ve “tehlikeli” görülenlerin ötanazi yoluyla öldürülmesine izin veren Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’daki değişikliklerin iptali istemiyle açılan davada verdiği ret kararının gerekçesini açıkladı.

AYM’nin bu yasal düzenlemeye ilişkin 7 Mayıs 2025’te verdiği kararının gerekçesi, yedi ay sonra bugünkü Resmî Gazete’de yayımlandı.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın aktardığına göre; Kararda, belli şartlarda sahipsiz sokak köpeklerinin öldürülmesinin keyfi olmadığı belirtilirken, ötanazinin “ağrısız-acısız ölüm” olduğuna işaret edildi. Karara muhalefet eden üyeler ise kanunla ötanazinin istisnai bir uygulama olmaktan çıkararak sıradan bir idari araca dönüştürüldüğüne dikkat çekti, “toplu hayvan öldürmeleri hayvan yaşamına saygıyı ihlal etmektedir” dedi.

İnsan sağlığına yönelik olarak hayvanlardan kaynaklanan risklere karşı koruyucu tedbirlerin alınmasının, bireylerin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından da kaynaklanan bir zorunluluk olduğu savunuldu. Kararda, sahipsiz köpeklerin tamamen kontrolsüz kalmasının ve popülasyonlarındaki artışın korkuya neden olduğu ve fiziksel saldırı riski barındırdığı belirtildi. Bunun “Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı yönünden zarar doğurabileceği açıktır” denildi.

Dolayısıyla Anayasa’nın 56. maddesi kapsamında dengeli ve sağlıklı bir çevrenin temini için diğer tüm unsurlarda olduğu gibi hayvanların da nitelik ve popülasyon itibarıyla insan sağlığını tehdit etmeyecek ölçüde belli bir dengede tutulması gerektiği belirtilen kararda, şu değerlendirmeye yer verildi:

“Bu bağlamda devletin insan sağlığını dikkate alarak havyan popülasyonunun belli bir seviyede tutulmasını sağlayacak ya da sayısının artırmasını önleyecek tedbirler alması gerekebilir. Aksi durum hayvan popülasyonunda kontrolsüz bir artışa neden olmak suretiyle Anayasa’nın 56. maddesi uyarınca devletin bireylere sağlamakla yükümlü olduğu sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama imkânını ortadan kaldırabilecektir.”

Gerekçede, sahipsiz sokak hayvanlarının bakımevinde toplatılması maddesi ele alındı. Sahipsiz evcil hayvanların insanların sağlığı ve vücut bütünlüğü açısından oluşturabileceği risklerin ortadan kaldırılması amacıyla öngörüldüğü anlaşılan kuralların yaşam hakkı ile kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkının bir gereği olduğu gibi bireylerin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından kaynaklanan ihtiyacı da karşılamaya yönelik olduğu ifade edildi.

Özellikle köpeklerin sahiplenilmeden bakılması modelinin ortadan kaldırılmasının bunların insanın yaşamına ve vücut bütünlüğüne yönelik olarak yol açabileceği tehlikelerin bertaraf edilmesine katkı sunacağı savunulan kararda, “Bu hayvanların insan sağlığına yönelik olarak sebep olduğu tehlikenin önlenmesi bakımından ne tür bir kontrol modelinin benimseneceği hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır” denildi. Kararda, “Sonuç olarak sahipsiz hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakımevlerine alınması ve burada barındırılması yönteminin benimsenmesinin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından kaynaklanan pozitif yükümlülükle çelişen bir yönü bulunmadığı değerlendirilmiştir” ifadeleri yer aldı.

Kanunun en tartışmalı maddesi, sokak köpeklerine ötanazi işlemi uygulanmasıydı. Anayasa Mahkemesi, bu maddenin iptali talebini oy çokluğuyla reddetti.

Kararda, bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanlara ötanazi işlemi uygulanmasının neden Anayasaya aykırı olmadığı anlatıldı.

Kanun koyucunun insanın sağlığı ve vücut bütünlüğüne tehdit oluşturan durumları bertaraf etmek için başvuracağı araçların kapsamını tespit etmede geniş bir takdir yetkisi bulunduğu belirtilen kararda, “Kanun koyucunun bu husustaki tercihinin değerlendirilmesi anayasallık denetimi dışındadır” denildi. Kararda, bu yetki şöyle anlatıldı:

“Dolayısıyla kanun koyucunun, yaşam hakkı ve kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirmesi hakkının öngördüğü koruyucu tedbirler alma yükümlülüğü kapsamında diğer yöntemlerin yetersiz olacağının anlaşıldığı durumlarda belli şartlar altında öldürme yöntemine de cevaz veren düzenlemeler yapması mümkündür.”

Öte yandan tedbirin uygulanması sürecinde sahipsiz köpeklere fiziksel ve manevi olarak en az seviyede acı verecek yönteme başvurulmasını sağlayacak güvencelerin bulunup bulunmadığını “değerlendiren” Anayasa Mahkemesi, gerekçesinde şöyle devam etti:

“Kuralda sahipsiz köpeklerin öldürülme usulü olarak öngörülen ötanazi Yunanca “eu” (iyi) ve “thanatos” (ölüm) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmekte olup yalnızca yaşamın sonlandırılmasına karar verme hakkı değil ağrısız-acısız ölüm anlamında da kullanılmaktadır. Kuralda ötanazi tedbirinin istisnai olarak belirli koşulların bulunması hâlinde uygulanması öngörülmektedir.”

5996 sayılı Kanun’a göre ötanazi işleminin veteriner hekim tarafından veya onun gözetiminde yapılması gerektiği kaydedilen kararda, “Dolayısıyla anılan Kanun’da ötanazi tedbirine ilişkin olarak ilgili otoritelere tanınan yetkinin kullanımında hayvanlara/köpeklere insanca davranılmasını sağlayan, onlara acı ve eziyet verilmesini önleyen güvencelerin oluşturulduğu gözetildiğinde öldürme tedbirinin uygulanmasında idareye mutlak bir keyfilik tanındığı söylenemez” ifadesi kullanıldı.

Kararda, bu sokak köpeklerine ötenazi/öldürme tedbirinin uygulanmasına imkân tanınmasının devletin kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirmesi hakkı ile sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkından kaynaklanan yükümlülüğüne aykırı bir yön bulunmadığı savunuldu.

Kararda, sokak köpeklerini toplamak için kaynak ayırmayan, hayvan bakımevi kurmayan ve sokak hayvanlarını toplayamayan belediye başkanı ve belediye yetkililerine 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası verilmesi de Anayasa’ya uygun bulundu. Kararda bu durumun suç ve cezaların kanuniliği ilkesine aykırı olmadığı belirtildi.

Ötanazi maddesine AYM Başkan Vekilleri Hasan Tahsin Gökcan ve Basri Bağcı ile üyeler Engin Yıldırım, Yusuf Şevki Hakyemez, Yıldız Seferinoğlu ve Kenan Yaşar muhalefet etti.

Hasan Tahsin Gökcan, hayvanların topluca öldürülmesi tedbirinin acısız ölüm (ötenazi) adı altında ifade edilmesinin, verilen yetkinin anlam ve kapsamını ortadan kaldırmadığını belirterek, “Sonuç olarak incelenen kuralla somut bir sağlık tehlikesi şartı olmaksızın idareye verilen yetki kapsamında gerçekleştirilebilecek münferit veya toplu hayvan öldürmeleri hayvan yaşamına saygıyı, insanın çevreyle kurduğu felsefi ilişkiyi, insanlarla evcil hayvanlar arasındaki sevgi bağını, dolayısıyla bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı boyutuyla sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını ihlal etmektedir” değerlendirmesini yaptı.

Üye Engin Yıldırım, yasanın hayvanların yaşamı üzerinde orantısız bir sonuca yol açması ve kısırlaştırma ile aşılama gibi daha hafif ve etkili tedbirler varken en ağır müdahale olan yönteme başvurması nedeniyle demokratik toplum düzeni ölçütünü karşılamadığını yazdı.

Yasada, uyutma uygulamasına tabi tutulacak hayvanlara ilişkin ölçütlerin, özellikle “insan ve hayvan sağlığı için tehlike teşkil etme” ve “olumsuz davranışlar” şeklinde ifade edilmesini eleştiren Yıldırım, bu kavramların tanımı ve kapsamının açık ve net olmadığını kaydetti.

“Olumsuz davranışlar’ gibi muğlak bir terimin içeriğinin belirlenmemiş olması, uygulamada subjektif ve keyfi değerlendirmelere yol açma riskini artırmaktadır” diyen Yıldırım, söz konusu ölçütlerin “somut ve objektif kriterlere” dayandırılması gerektiğini vurguladı. “Devletin görevi, hayvanları kamu düzeni veya belirsiz sağlık gerekçeleriyle ortadan kaldırmak değil, onlara yaşam alanı sunmak ve bu yaşamı korumaktır” diyen Yıldırım, “Etik ve bilimsel ölçütlerle ve zorunlu hallerle sınırlandırılmamış bir ötanazi uygulaması anayasal güvenceleri aşındırır” ifadelerini kullandı.

Karara muhalefet eden AYM üyesi Kenan Yaşar, yasada “gerekli idari tedbirler” ifadesinin son derece belirsiz olduğunu, idareye geniş takdir yetkisi tanıdığını belirterek; “bu durum, keyfiliğe yol açabilecek uygulamaların önünü açmaktadır” dedi. “Ötanazi” kavramının da düzenlemeye dâhil edilmesiyle, daha önce sınırlı olan “öldürme” fiilinin kapsamını genişlettiğini belirten Yaşar, “ötanaziyi istisnai bir uygulama olmaktan çıkararak sıradan bir idari araca dönüştürmüştür” ifadesini kullandı. Yaşar, şunları kaydetti:

“Bu düzenlemelerle birlikte, ötanazi uygulamasının sınırları genişletilmiş, öldürme fiili olağanlaştırılmış ve bu işlemler idarenin takdir yetkisi dâhilinde gerçekleştirilebilir hale getirilmiştir. Bu da yaşam hakkına ilişkin anayasal korumayı zayıflatan bir sonuç doğurmaktadır.”

Ne olmuştu?

TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun teklifi, 30 Temmuz 2024 tarihinde kabul edilerek yasalaştı. Kanun, 2 Ağustos 2024 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yasa, sokaktaki tüm köpeklerin belediyeler tarafından toplatılmasını, sahiplendirilinceye kadar barınaklarda bakılmasını kapsıyordu. Bu kapsamda yerel yönetimlere bakımevi kurmaları ve mevcut şartları iyileştirmeleri için 31 Aralık 2028’e kadar süre tanınıyordu. Hayvanseverlerin özellikle karşı çıktığı madde ise bazı köpeklerin uyutularak öldürülmesine izin verilmesiydi.

Yasa, bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanların ötanazi işlemiyle öldürülmesine izin veriyordu.

CHP, yasanın Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açmıştı. Yüksek Mahkeme, 7 Mayıs 2025 tarihinde yasanın iptali talebini oyçokluğuyla reddetmişti.

Paylaşın

Türkiye’de Yetişkin Nüfusun Yüzde 34,4’ü Obez

Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 34,4’ü obezite sınıfında yer alıyor. Bu durum, Türkiye’de yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında köklü değişiklik ihtiyacını ortaya koyuyor.

Dünya genelinde halk sağlığını tehdit eden obezite sorunu, Türkiye’de kritik bir eşiğe ulaştı.

WorldObesity tarafından yayımlanan verilere göre, Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde 34,4’ü obezite sınıfında yer alıyor. Bu oran, Türkiye’yi ABD, Şili ve Meksika gibi obezite yaygınlığının en yüksek olduğu ülkelerle aynı risk grubuna konumlandırıyor ve ülkenin bir halk sağlığı kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Türkiye, yüzde 342,7 ile listenin başında yer alan ABD’nin ve yüzde 39,7 ile Şili’nin hemen ardından, yüzde 336,9’luk Meksika ile birlikte yüksek obezite oranlarına sahip ülkeler arasında bulunuyor. Bu yüksek prevalans, kalp hastalıkları, diyabet ve çeşitli kronik sağlık sorunlarının görülme sıklığını ciddi ölçüde artırıyor.

Özellikle İtalya (yüzde 317,8) ve Fransa (yüzde 310,0) gibi Akdeniz coğrafyasındaki komşulara kıyasla Türkiye’nin obezite oranları arasındaki uçurum dikkat çekerken, Japonya (yüzde 35,6) ve Güney Kore (yüzde 37,2) gibi sağlıklı yaşam tarzı modelleriyle öne çıkan ülkelerle aradaki fark, Türkiye’de yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında köklü değişiklik ihtiyacını ortaya koyuyor.

Halk sağlığı uzmanları, bu alarm veren tabloya karşı tek çözümün, obeziteyle mücadelede sağlıklı beslenme alışkanlıklarının yaygınlaştırılması ve düzenli fiziksel aktivitenin teşvik edilmesi olduğunu vurguluyor. Türkiye’nin bu yüksek oranlarla mücadele edebilmesi için, bireysel farkındalığın artırılması ve obeziteyi önleyici kamu politikalarının güçlendirilmesi kritik önem taşıyor.

Paylaşın

Dini Ortamlarda “Zorlayıcı Kontrol” Nasıl Çalışır?

Dini ortamlarda zorlayıcı kontrol, çoğu zaman görünmez, ince ve manevi çerçeveler içine yerleştirilmiş bir baskı biçimidir. Fiziksel şiddete başvurulmadan da kişinin düşünce, davranış ve kimliği üzerinde derin bir hâkimiyet kurulabilir.

Haber Merkezi / Bu nedenle dini yapılarda güç ilişkilerinin, otorite dengesinin ve topluluk dinamiklerinin dikkatle incelenmesi önemlidir. Bireylerin özgür iradesinin korunması, hem toplumsal hem de bireysel açıdan hayati bir gerekliliktir.

Dini yapılar tarih boyunca hem bireylere anlam ve topluluk hissi veren hem de toplumsal düzeni şekillendiren kurumlar olmuştur. Bununla birlikte, bazı kapalı veya otoriter dini gruplarda, manevi söylemlerin kontrol ve baskı mekanizması olarak kullanıldığı görülmektedir.

Bu durum fiziki zorlamayı gerektirmeden, kişinin özgür iradesi üzerinde kademeli fakat güçlü bir hâkimiyet kurulmasına yol açar. Zorlayıcı kontrol, bu bağlamda yalnızca bireysel değil, kültürel ve kurumsal dinamiklerin iç içe geçtiği bir süreçtir.

Zorlayıcı kontrol, Evan Stark tarafından “özgürlüğü sistematik biçimde aşındıran, görünmez ve sürekli bir istismar formu” olarak tanımlanır.

Dini ortamlarda bu mekanizmalar, kutsallık, itaat ve günah kavramlarıyla birleşerek daha güçlü hâle gelir. Çünkü dini otorite, dünyevi otoritenin ötesinde, ilahi bir meşruiyete dayanır. Bu, emirlerin sorgulanmasını zorlaştırır ve kontrol süreçlerini görünmez kılabilir.

Dini gruplarda kontrolün ilk aşaması, kutsal referansların liderlik ve grup kararlarını meşrulaştırmak için kullanılmasıdır. “Tanrısal görev”, “kutsal itaat”, “ruhsal olgunlaşma” gibi söylemler:

Emirleri sorgulamayı günahla ilişkilendirir,
Uyumu manevi bir zorunluluk haline getirir,
Liderin sözünü ilahi bir rehberlik gibi sunar.

Bu süreçte birey, yalnız lidere değil, daha yüksek ve dokunulmaz bir otoriteye itaat ettiğini düşünerek kendini denetleme eğilimindedir.

Dini topluluklar genellikle güçlü bir aidiyet duygusu sağlar. Ancak bazı yapılar bu aidiyeti kontrol aracı olarak kullanır. Grup içinde:

“Biz” ve “onlar” ayrımı keskinleştirilir,
Dış dünya “tehdit” veya “günah kaynağı” olarak tanımlanır,
Grup, bireyin “gerçek ailesi” veya “tek doğru yol” olarak sunulur.

Bu kimlik çerçevesi, bireyin eleştirel düşünme becerisini zayıflatmakla kalmaz, gruptan ayrılmayı kimlik kaybı veya manevi çöküş gibi hissettirdiği için bağımlılığı artırır.

Zorlayıcı kontrolün en etkili mekanizmalarından biri suçluluk ve utanç duygularıdır. Dini ortamlarda bu duygular:

Küçük hataların günahla ilişkilendirilmesi,
Bireyin manevi yetersizlikle suçlanması,
Sürekli öz-eleştiri ve pişmanlık ortamının teşvik edilmesi
üzerinden içselleştirilir.

Böylece kişi dış baskı olmaksızın kendi kendini denetleyen bir özneye dönüşür. Manevi tehditler—cehennem, ilahi cezalandırma, topluluktan dışlanma—bu kontrolü daha da yoğunlaştırır.

Çoğu otoriter dini yapıda bilgi akışı sıkı şekilde kontrol edilir. Dış kaynaklara yönelik güvensizlik telkin edilir, eleştirel içeriklerin zararlı veya “şeytani” olduğu iddia edilir. Ayrıca bireyin sosyal ilişkileri sınırlandırılır:

Grup dışı dostluklar caydırılır,
Aile bağlarının zayıflatılması teşvik edilebilir,
Sosyal çevre giderek daralır.

Bu durum, kişinin alternatif düşünce kaynaklarından ve destek sistemlerinden kopmasına neden olur. İzolasyon, zorlayıcı kontrolün en görünmez fakat etkili araçlarındandır.

Bazı dini topluluklarda bireyin ekonomik kaynakları üzerinde denetim kurulabilir. Düzenli bağışlar, grup faaliyetlerine katılım, “hizmet” adı altında yoğun emek harcama beklentileri:

Bireyin maddi bağımsızlığını zayıflatır,
Zaman yönetimini tamamen grubun ihtiyaçlarına göre şekillendirir,
Eleştirel düşünme için gerekli zihinsel alanı daraltır.
Bu süreç, kişiyi gruba hem duygusal hem ekonomik olarak bağımlı hale getirir.

Zorlayıcı kontrol mekanizmasının en belirgin noktası karizmatik ya da kutsallaştırılmış lider figürüdür. Lider, ilahi bir seçilmişlik, özel bir bilgi veya ruhani güç iddiasıyla sorgulanamaz hale getirilir. Liderin kararlarına karşı çıkmak, sadece örgütsel bir sorun değil, ruhsal bir sapma olarak etiketlenebilir. Bu nedenle otoriteyi sınırlayacak iç denetim mekanizmaları genellikle yoktur.

Her dini topluluk kontrolcü değildir. Sağlıklı dini yapılar:

Sorgulamayı teşvik eder,
Bireysel özerkliği destekler,
Maneviyatı korku veya baskıyla değil, anlam arayışıyla ilişkilendirir.
Zorlayıcı kontrol ise tam tersine:
İtaati eleştirel düşünmenin yerine koyar,
Kutsallığı hesap vermeme aracı olarak kullanır,
Bireyin özgürlüğünü sistematik biçimde aşındırır.

Dini ortamlarda zorlayıcı kontrol, çoğu zaman görünmez, ince ve manevi çerçeveler içine yerleştirilmiş bir baskı biçimidir. Fiziksel şiddete başvurulmadan da kişinin düşünce, davranış ve kimliği üzerinde derin bir hâkimiyet kurulabilir.

Bu nedenle dini yapılarda güç ilişkilerinin, otorite dengesinin ve topluluk dinamiklerinin dikkatle incelenmesi önemlidir. Bireylerin özgür iradesinin korunması, hem toplumsal hem de bireysel açıdan hayati bir gerekliliktir.

Paylaşın

Özgür Özel, Yeniden CHP’nin Genel Başkanı

Özgür Özel, geçerli bin 333 oyun tamamını alarak bir kez daha CHP’nin genel başkan seçildi. Böylelikle Özel, son iki yılda dördüncü kez CHP lideri seçilmiş oldu.

Özel, 4 Kasım 2023 tarihinde yapılan 38. Olağan Kurultay’da partinin sekizinci genel başkanı seçilerek göreve başlamıştı. Daha sonra, partiye kayyum atanması ihtimalini önlemek hedefiyle düzenlenen iki olağanüstü kurultayda da delegeler yine Özel’i seçmişti.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 39. Genel Kurultay’ı  “Şimdi İktidar Zamanı” temasıyla Ankara Spor Salonu’nda gerçekleştirdi.

Kurultayda, rahatsızlığı nedeniyle katılamayan eski genel başkanlardan Hikmet Çetin’in mesajı okundu. Gözlerin çevrildiği eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu davetli olduğu kurultaya katılmadı ve herhangi bir mesaj da göndermedi.

Kurultayda ilk olarak, CHP’nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yapay zeka ile hazırlanmış kurultay mesajı videosu izletildi.

İmamoğlu, iktidarın baskı politikalarına vurgu yaptığı açıklamasında ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal duruma ilişkin mesajlar verdi. Türkiye’nin Meclis’le değil Saray’la yönetildiğini belirten İmamoğlu, ülkenin bir reform hamlesine ihtiyaç duyduğunu kaydetti. İmamoğlu, bunu ancak CHP’nin gerçekleştirebileceğini söyledi.

Özel genel başkanlık seçimi öncesinde yaptığı konuşmada son iki yılın her gününü mücadele ile geçirdiklerini belirterek, iki yılda 62 ilde 208 kez meydanlara indiklerini anlattı.

“Ankara’da oturmadık. Bize istikamet çizenlere de teslim olmadık” diyen Özel, bu süreçte CHP’nin üye sayısını 1,2 milyondan 2 milyona çıkardıklarını da aktardı.

Özgür Özel konuşmasında, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı kendisinin ve partinin duruşunu da net ifadelerle vurguladı.

Kurultaya davet edildiği halde katılmayan Kılıçdaroğlu’nun, genel başkan seçiminin yapılacağı gün Sabah gazetesine demeç vermesi pek çok partilinin tepkisini çekti.

Şimdiye kadar “vefa” duygusundan uzaklaşmayacağını ve eski genel başkanlar hakkında kötü konuşmayacağını belirten Özel, kurultaydaki konuşmasında ise şunları kaydetti:

“Biz müesses nizamın çarkına çomak soktuk arkadaşlar. Müesses nizamla mücadeleden dönüş yoktur. Müesses nizamla işbirlikçi olanlara, kara düzenin sesi olanlara, örgütlerin vermediği görevleri başka kapıda arayanlara yer yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi arınacaksa işte bu anlayıştan arınacaktır. Bizi yüzde 25’e hapsetmek isteyenlerden, sokaklardan ve meydanlardan koparmak isteyenlerden arınacaktır.”

Kılıçdaroğlu 22 Kasım’da sosyal medya hesabından paylaştığı videoda, partili belediyelere yönelik yolsuzluk iddialarını da hatırlatarak, “CHP’nin arınması” gerektiğini söylemişti.

Özel’in Kılıçdaroğlu’na yönelik çıkışının ardından eski Genel Başkan’ın disipline sevk edilip edilmeyeceği tartışması başlarken, kurultay salonunda bulunan bir parti yetkilisi buna gerek olmadığını çünkü “Kılıçdaroğlu’nun kendi kendisini bitirdiğini” savundu.

Özel konuşmasının sonunda, parti olarak zor zamanlardan geçtiklerini ancak bundan sonra da bedel ödemeye devam edecekleri mesajını verdi:

“Elbette zor zamanlardan geçiyoruz, geçeceğiz. En ağır bedelleri ödedik, ödüyoruz, ödeyeceğiz. Ben sizlere ilk seçime kadar güzel günler vadetmiyorum. Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum. Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum. Ben size mücadele vadediyorum… Ve tüm mücadelenin sonunda size iktidar vadediyorum.”

PM ve YDK seçilecek

Kurultayın yarınki bölümünde ise Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyeliği seçimi gerçekleştirilecek.

Cuma günü yapılan tüzük değişikliği doğrultusunda 60’dan 80’e çıkarılan PM üyeliği seçimi çarşaf liste ile yapılacak.

Üye sayısının 80’e çıkarılmasının temel gerekçesi olarak, tüzükle Cumhurbaşkanı Aday Ofisi’yle entegre edilen “gölge kabine” üyelerinin PM içine alınmak istenmesi gösteriliyor.

Bazı gölge kabine üyelerinin de MYK dışında kalacakları için Özel’e bu taleplerini ilettiği belirtiliyor.

Paylaşın

Bülbülü Öldürmek: Masumiyetin Yok Oluşu

Harper Lee’nin “Bülbülü Öldürmek” romanı, sadece bir dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtan bir eser değil, insanlığın evrensel sorunlarına dokunan bir başyapıttır.

Haber Merkezi / Irkçılık, adalet, empati ve masumiyet gibi kavramları derin bir duyarlılıkla işleyen roman, hem edebi açıdan hem de ahlaki açıdan güçlü bir etkiye sahiptir.

Harper Lee’nin 1960 yılında yayımlanan “Bülbülü Öldürmek” adlı romanı, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en etkili yapıtları arasında kabul edilir.

Roman, Amerikan Güneyi’nde 1930’lu yıllarda yaşanan ırkçılık, adalet, masumiyet ve toplumsal önyargılar gibi temaları derinlikli bir bakış açısıyla ele alır. Eser, küçük bir kız çocuğu olan Scout Finch’in gözünden anlatıldığından, yetişkin dünyasının karmaşıklığı çocuk naifliği ve sadeliğiyle çarpıcı biçimde ortaya konmuştur. Bu incelemede romanın temaları, karakterleri, anlatım teknikleri ve toplumsal etkileri değerlendirilecektir.

Eser, Alabama eyaletinin küçük bir kasabası olan Maycomb’da geçer. Büyük Buhran’ın yarattığı ekonomik sıkıntıların yanı sıra Güney toplumunun derinlere kök salmış ırkçı yapısı, romanın atmosferini belirler.

Hikâye, avukat Atticus Finch’in, beyaz bir kadına tecavüz etmekle haksız yere suçlanan siyahi Tom Robinson’ı savunmasıyla şekillenir. Kasabanın ön yargıları, Atticus’un hukuk ve adalet uğruna verdiği çabayı daha da dramatik hale getirir. Scout ve ağabeyi Jem, babalarının bu davadaki duruşu sayesinde hem adalet kavramını hem de insanlar arasındaki eşitlik anlayışını sorgulamaya başlar.

Romanın Ana Temaları:

Irkçılık ve Adaletsizlik: Romanın merkezinde, ırkçılığın derinlemesine analiz edildiği Tom Robinson davası yer alır. Tom, hiçbir somut kanıt olmamasına rağmen yalnızca siyahi olduğu için suçlu ilan edilir. Bu süreç, adalet sisteminin yapısal sorunlarını gözler önüne serer. Harper Lee, hukuki süreci bir çocuğun gözünden anlatarak, adaletsizliğin ne kadar açık ve basit bir kötülük olduğunu sezdirir.

Masumiyet ve Büyüme: “Bülbülü öldürmek” metaforu, masumiyetin yok edilmesini simgeler. Atticus’un çocuklarına söylediği “Bülbülü öldürmek günahtır” sözü, başkalarına zarar vermeyen, iyilikten başka bir şey üretmeyen masumların korunması gerektiği fikrini vurgular. Scout ve Jem’in dünyayı tanırken yaşadıkları hayal kırıklıkları, romanın bir “coming-of-age” (büyüme) hikâyesi niteliği taşımasını sağlar.

Empati ve İnsani Anlayış: Atticus’un en çok vurguladığı değerlerden biri empatidir. Scout’a “Bir insanı anlamanın tek yolu onun ayakkabılarının içine girip dünyaya oradan bakmaktır” demesi, romanın ahlaki çekirdeğini oluşturur. Bu bakış açısı, hem toplumdaki önyargıları kırmayı hem de bireyin kendisini geliştirmesini mümkün kılar.

Cesaret ve Ahlaki Duruş: Cesaret, romanda fiziksel bir güç olmaktan ziyade doğru olanı savunma iradesiyle tanımlanır. Atticus’un toplum baskısına rağmen Tom Robinson’ı savunması, gerçek bir moral cesaret örneğidir. Aynı şekilde Boo Radley’in çocukları kurtarması, görünmez kahramanlığın sembolü hâline gelir.

Romanın Başlıca Karakterleri:

Scout Finch: Romanın anlatıcısı olan Scout, meraklı, dürüst ve sorgulayıcı bir çocuktur. Onun bakış açısı, toplumun karmaşık yapısını sade ve çarpıcı bir şekilde yansıtır. Scout’un önyargıları kırma süreci, roman boyunca temel anlatı çizgisini oluşturur.

Atticus Finch: Dürüstlüğü, adalete bağlılığı ve yüksek ahlaki değerleriyle romanın en idealist karakteridir. Atticus, toplumun kabul görmek için değil, doğru olanı yapmak için çabalayan bir figürdür. Adaletsizliğe başkaldırışı, onu Amerikan edebiyatında örnek bir baba ve ahlaki simge hâline getirmiştir.

Jem Finch: Scout’un ağabeyi Jem, roman boyunca çocuksu iyimserliğinden sıyrılarak adalet sisteminin karanlık yüzünü görür. Bu dönüşüm, romanın büyüme temasını güçlendirir.

Boo Radley: Kasabanın gizemli ve yanlış anlaşılan figürü Boo Radley, önyargıların insanlar üzerinde nasıl yıkıcı etkiler yaratabileceğini gösterir. En sonunda yaptığı iyilik, toplumsal yargıların gerçeklikten ne kadar uzak olabileceğini kanıtlar.

Tom Robinson: Toplumsal adaletsizliğin sembolü olan Tom, sistematik ırkçılığın kurbanıdır. Masumiyeti ve trajik kaderi romanın en etkileyici öğelerindendir.

Romanın Toplumsal ve Kültürel Etkisi

Bülbülü Öldürmek, yayımlandığı dönemde Amerikan toplumundaki ırkçılık tartışmalarını tetikleyen önemli eserlerden biri olmuştur. 1961’de Pulitzer Ödülü kazanması, romanın edebi değerinin yanı sıra toplumsal önemini de tescillemiştir.

Günümüzde de okullarda okutulan, sinemaya uyarlanmış ve birçok akademik incelemeye konu olmuş bir eserdir. Atticus Finch karakteri, Amerikan kültüründe ahlaki bütünlüğün simgelerinden biri hâline gelmiştir.

Paylaşın

Yoksulluk Sınırı 97 Bin Lirayı Aştı

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı yani açlık sınırı 2 bin 828 liraya yükseldi.

Haber Merkezi / Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı yani yoksulluk sınırı 97 bin 159 liraya çıktı.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) tarafından Kasım 2025 dönemi için yayımlanan açlık ve yoksulluk sınırı verileri, çalışanların geçim koşullarındaki bozulmanın katlanarak devam ettiğini ortaya koydu.

Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 100 bin TL’lik kritik eşiğe yaklaşırken, bekar bir çalışanın yaşama maliyeti ise mevcut asgari ücretin 1,7 katına çıktı.

TÜRK-İŞ’in araştırmasına göre, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması (Açlık Sınırı) 29 bin 828 TL olarak hesaplandı.

Giyim, kira, ısınma, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi zorunlu harcamalar bu rakama eklendiğinde ise dört kişilik ailenin aylık toplam gelirinin (Yoksulluk Sınırı) 97 bin 159 TL’ye yükseldiği belirlendi.

Rapordaki en dikkat çekici bulgu, bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ile mevcut asgari ücret arasındaki fark oldu:

Bekar Çalışanın Aylık Maliyeti: 38 bin 752 TL
Mevcut Asgari Ücret: 22 bin 104,67 TL
Fark: 16 bin 648 TL

Bu fark, tek bir kişinin insanca yaşama maliyetinin, mevcut asgari ücreti 16 bin 648 TL ile aştığını, dolayısıyla asgari ücretle çalışanların yoksullukla mücadele ettiğini gözler önüne serdi.

TÜRK-İŞ’in mutfak enflasyonu hesaplamalarına göre;

Aylık Artış: Kasım ayında gıda harcamalarındaki artış yüzde 4,98 oldu.
Yıllık Artış: Yıllık gıda enflasyonu yüzde 45,07’ye tırmandı.

Konfederasyon, ücretlerde yalnızca enflasyon kadar bir artış yapılmasının, zaten olumsuz olan geçim koşullarını değiştirmeyeceği ve yoksulluğun kalıcı hale gelmesine yol açacağı uyarısında bulundu.

TÜRK-İŞ, dar ve sabit gelirli kesimlerin enflasyonun nedeni değil mağduru olduğunu vurgulayarak, ekonomik ve sosyal politikaların gecikmeksizin bu kesimi koruyacak şekilde uygulanması çağrısını yineledi.

Paylaşın

The Economist: Türk Futbolu Siyaseti Kadar Kirli

Londra merkezli haftalık haber, uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisi The Economist, Türkiye’deki futbolda patlak veren geniş çaplı bahis skandalının boyutlarını “Türkiye futbolu siyaseti kadar kirli” ifadesiyle özetledi.

Dergi, 149 hakem ve 1.024 oyuncuya getirilen yasakların ülke spor tarihinde benzeri görülmemiş bir krizi ortaya çıkardığını yazdı.

Türkiye futbolunda son yılların en büyük skandalı yaşanıyor. The Economist’in haberine göre, bir Göztepe oyuncusunun kırmızı kart görmesi üzerine oynandığı iddia edilen 5,5 milyon liralık bahis, tartışmaları ülke gündeminin merkezine taşıdı. Olay sonrası Türk futbol kamuoyunda yankılar büyürken, federasyon tarafından yapılan denetim raporu skandalın yalnızca bir maçla sınırlı olmadığını ortaya koydu.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) denetimi, profesyonel liglerde görev yapan 571 hakemin 371’inin bahis sitelerinde hesabı bulunduğunu gösterdi. Habere göre, bir hakem 18 binin üzerinde, başka hakemler ise 10 binin üzerinde bahis oynadı. Federasyon bunun üzerine 149 hakemi ve 1.024 futbolcuyu, maçlara bahis oynadıkları şüphesiyle süresiz olarak men etti. Polis soruşturmalarında ise aralarında Trendyol Süper Lig ekiplerinden Eyüpspor’un başkanının da bulunduğu en az 19 kişi gözaltına alındı.

Dergi, Türkiye’de hakemlik kurumuna yönelik güvensizliğin yeni olmadığını da hatırlattı. 2024-2025 sezonunda Fenerbahçe’yi çalıştıran José Mourinho’nun, “Hakemlerin durumunu bilseydim buraya gelmezdim” dediği, iki yıl önce Ankaragücü başkanının bir hakeme yumruklu saldırı nedeniyle futboldan men edildiği de aktarıldı.

TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun geçmişte hakemlerle yaşadığı tartışmalar da haberde yer aldı. The Economist, Hacıosmanoğlu’nun bir dönem başkanı olduğu kulübün maçının ardından öfkelenerek hakemleri statta bir odaya kilitlettiğini, hakemlerin ancak dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın telefonundan sonra serbest bırakıldığını yazdı.

Skandalın ortaya çıkmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Futbol temizlenmeli, ne gerekiyorsa yapılacak” açıklamasına yer veren dergi, taraftarların mahkemelerin de en az bu kadar kararlılık göstermesini beklediğini belirtti. Haberde ayrıca, 11 Kasım’da muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında hazırlanan 3.900 sayfalık iddianameye dikkat çekilerek, İmamoğlu’nun dokuz aydır cezaevinde bulunduğu ve 2.352 yıla kadar hapisle yargılandığı aktarıldı.

The Economist haberini, futbolun içindeki yolsuzluk iddialarının büyüklüğünün, ülkedeki siyasi tabloyla karşılaştırıldığı çarpıcı bir değerlendirmeyle noktaladı.

Paylaşın