Dünya’nın Günleri Sessizce Uzuyor

Bilim insanlarına göre Dünya’nın dönüşü milyonlarca yıldır yavaşlıyor. Yeni araştırmalar, buzulların erimesi ve iklim değişikliğinin günlerin uzunluğunu ölçülebilir şekilde artırdığını ortaya koyuyor.

Haber Merkezi / Günler fark etmeden uzuyor. Bilim insanlarına göre Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü, milyonlarca yıldır yavaşlıyor ve bu değişim artık ölçülebilir düzeyde.

Uzay gözlemleri, astronomik ölçümler ve tarihsel tutulma kayıtları, teorik olarak 24 saat kabul edilen bir günün aslında tam olarak sabit olmadığını gösteriyor. Dünya’nın bir tam dönüşü ile 86.400 saniyelik standart süre arasında küçük ama önemli farklar bulunuyor.

Bu değişimin en önemli nedenlerinden biri Ay’ın yer çekimi. Gelgit kuvvetleri, okyanusları hareket ettirirken aynı zamanda Dünya’nın dönüş hızını da yavaşlatıyor. Jeolojik verilere göre bu etki, gün uzunluğunu her yüzyılda yaklaşık 2,4 milisaniye artırıyor. Astronomik hesaplamalar ise bu artışı 1,72 milisaniye olarak ortaya koyuyor.

Ancak tablo artık daha karmaşık. Bilim insanları, iklim değişikliğinin de Dünya’nın dönüşünü etkilediğini belirtiyor. Buzulların ve kutup buz tabakalarının erimesi, gezegen üzerindeki kütle dağılımını değiştirerek deniz seviyelerini yükseltiyor. Bu değişim, Dünya’nın açısal momentumunu azaltarak dönüş hızını daha da yavaşlatıyor.

Viyana Üniversitesi’nden Mostafa Kiani Shahvandi ile Zürih’teki Jeodezi ve Fotogrametri Enstitüsü’nden Benedikt Soja, bu süreci daha iyi anlamak için yeni bir yöntem geliştirdi. Araştırmacılar, paleoklimat verilerini analiz eden yapay zekâ destekli bir algoritma kullanarak geçmişte günlerin ne kadar sürdüğünü daha hassas biçimde hesapladı.

Çalışma, özellikle 3,6 milyon yıl önceki Geç Pliosen dönemine ışık tutuyor. Bu dönemde küresel sıcaklıklar bugünden daha yüksekti ve devasa buz tabakalarının erimesiyle deniz seviyesi yaklaşık 30 metre yükselmişti. Araştırmaya göre bu dramatik değişim, Dünya’nın dönüşünü de etkileyerek günlerin uzamasına katkıda bulundu.

Elde edilen bulgular, son 3,6 milyon yılda bir günün uzunluğunun yüzyılda ortalama 1,5 milisaniye arttığını gösteriyor. Bu küçük gibi görünen değişim, gezegenin dinamikleri açısından büyük bir anlam taşıyor.

Araştırmacılar, geçmişte yaşanan bu değişimlerin günümüzdeki iklim kriziyle benzerlikler taşıdığına dikkat çekiyor. Pliosen dönemindeki karbondioksit seviyeleri, bugünkü artış eğilimi devam ederse bu yüzyılın sonunda ulaşılabilecek seviyelere oldukça yakın.

Bilim insanlarına göre daha uzun günler kulağa cazip gelebilir. Ancak bu durum, iklim sistemindeki dengesizliklerin bir sonucuysa, aynı zamanda ciddi bir uyarı niteliği taşıyor. Gelecek araştırmaların, iklim dinamikleri ile Dünya’nın dönüşü arasındaki ilişkiyi daha net ortaya koyması bekleniyor.

Paylaşın

Parkinson Hastalığında Yeni Umut: Beyindeki “Anten Hücreler” Geri Kazanılabilir

İskoç bilim insanları, Parkinson hastalığında beyin hücrelerinin iletişimini sağlayan silyaları yeniden oluşturarak dopamin nöronlarını korumanın yolunu buldu. 

Haber Merkezi / Erken tedavi, hasarlı hücreleri iyileştirebilir ve bazı beyin fonksiyonlarını geri kazandırabilir.

Parkinson hastalığı, hareket kabiliyetinden düşünce ve ruh haline kadar hayatın birçok alanını etkileyen uzun süreli bir beyin rahatsızlığıdır. Hastalığın temel nedeni, hareket ve koordinasyonu kontrol eden dopamin üreten beyin hücrelerinin hasar görmesi veya ölmesidir. Hücreler kayboldukça titreme, sertlik, yavaş hareket ve denge sorunları gibi belirtiler ortaya çıkar.

Stanford Tıp Fakültesi ve İskoç bilim insanlarının ortak çalışması, Parkinson’da yeni bir umut ışığı yaktı. Araştırma, LRRK2 adlı bir enzimin aşırı aktif hâle geldiğinde, özellikle striatum bölgesindeki hücreler arasındaki iletişimi bozduğunu ortaya koydu. Striatum, hareket, motivasyon ve karar verme süreçlerinde kritik rol oynar.

Dr. Suzanne Pfeffer liderliğindeki ekip, Parkinson’a yol açan LRRK2 mutasyonuna sahip fareleri inceledi. Araştırma, hücrelerdeki “birincil silya” adlı anten benzeri yapılarla ilgili önemli bir keşif yaptı. Bu silyalar, hücrelerin çevreden gelen sinyalleri almasını sağlar. LRRK2 aşırı aktif olduğunda, silyaların kaybolması hücre iletişimini bozar ve dopamin üreten nöronlar strese maruz kalır.

Araştırmacılar, MLi-2 adlı bir molekül kullanarak LRRK2 aktivitesini bloke etmeyi denedi. Başlangıçta iki haftalık tedavi etkili olmadı, ancak üç ay süren uygulama silyaların yeniden oluşmasını sağladı. Böylece hücreler sinyal alabilir hâle geldi, koruyucu proteinler tekrar salgılandı ve dopamin nöronlarındaki stres azaldı. Hasar görmüş hücrelerde ise iyileşme belirtileri gözlemlendi.

Dr. Pfeffer, erken dönemde başlanan tedavinin sadece hastalığın ilerlemesini yavaşlatmakla kalmayıp, bazı beyin fonksiyonlarının geri kazanılmasına da yardımcı olabileceğini belirtti. Parkinson genellikle belirgin hareket sorunları ortaya çıkmadan çok önce başlar; koku kaybı, kabızlık ve uyku bozuklukları gibi erken belirtiler yıllar öncesinden görülebilir. Bu da, hasarın önlenebileceği kritik bir tedavi penceresi yaratıyor.

Araştırmacılar, LRRK2 mutasyonuna sahip kişilerin erken tedaviyle beyin hücrelerini koruyabileceklerini umuyor. Ayrıca bu yöntemin, sadece genetik mutasyonu taşıyanlara değil, Parkinson hastalığının diğer türlerine de uygulanıp uygulanamayacağı araştırılıyor.

Halihazırda insanlarda LRRK2’yi bloke eden ilaçlar klinik çalışmalarda test ediliyor. Eğer güvenli ve etkili oldukları kanıtlanırsa, Parkinson ve ilgili beyin hastalıklarının tedavisinde yeni bir yol açabilir. Çalışma, Michael J. Fox Vakfı, Parkinson Hastalığında Bilimi Birleştirme girişimi ve İngiltere Tıp Araştırma Konseyi tarafından destekleniyor.

Paylaşın

İdeoloji, Savaşta Vicdanı Belirliyor

Güney Afrika’nın East London kentindeki bir gece kulübünde 20 kişinin cansız bedeni bulundu. Kulüptekilerin ölüm nedenleri belirsizliğini korurken, polis bölgede geniş çaplı bir soruşturmanın başlatıldığını duyurdu.

Doğu Cape bölgesindeki olay yerine çok sayıda ambulans ve kurtarma görevlisinin gönderildiği bildirildi. Kulüptekilerin ölüm nedenleri belirsiz, yetkililer önceliklerinin otopsi yapmak olacağını söyledi.

Yerel Daily Dispatch gazetesi, Enyobeni Tavernası’ndaki cesetlerin, oldukları yerde yığılmış gibi göründüklerini yazdı. Polis Sözcüsü, gazetecilere ölenlerin çoğunun 18-20 yaşlarındaki genç yetişkinler olduğu açıkladı.

Sabaha karşı yaşanan olayın ardından Doğu Cape Başbakanı Oscar Mabuyane ölüm nedenine dair herhangi bir şey söylemedi ama “sınırsız alkol tüketimini” kınadı.

Mabuyane, Polis Bakanı Bheki Chele’nin, soruşturmaya yardımcı olacak ek bir uzman ekibiyle Doğu Cape’e gittini açıkladı.

Mabuyane ayrıca “Buna inanamıyoruz…Herhangi bir hastalığı olmayan gençler, aileleriyle kış tatilinin tadını çıkartması gereken gençler, öylece yaşamlarını kaybetti” dedi.

Daha önce Polis Komiseri Nomthetheleli Lilian Mene, ulusal yayıncı SABC’ye yaptığı açıklamada, “tavernanın içinde izdiham yaşandığı” iddiasından bahsetmişti.

Ancak olay yerine giren Daily Dispatch, kurbanların üzerinde görünür yaralanmalar olmadığını bildirdi.

Gazete, dans pistindekilerin sanki dans ederken çöküp kaldıklarını, sandalye ve masalarda öylece yattıklarını yazdı.

Bir Sağlık Bakanlığı Sözcüsü, cesetlerin çeşitli morglara kaldırıldığını ve ölüm nedenini belirlemek için en kısa sürede otopsilerin yapılacağını bildirdi.

Paylaşın

Küresel Ticaretin Kazananları Hep Aynı

Küresel ticaret; deniz yollarından dijital platformlara, enerji hatlarından serbest ticaret anlaşmalarına kadar uzanan devasa bir ağ üzerinden büyürken, bu büyümenin yarattığı değerin kimler arasında ve nasıl paylaşıldığı sorusu giderek daha yakıcı hale geliyor.

Haber Merkezi / Dünya ekonomisinin ritmi artık yalnızca borsalarda ya da merkez bankalarının kararlarında değil; limanlarda, veri merkezlerinde ve küresel lojistik ağlarının görünmeyen hatlarında atıyor. Deniz yolları, dijital platformlar ve uluslararası anlaşmalar, mal ve hizmet akışını tarihte görülmemiş bir hızla artırırken, bu hareketliliğin adil bir refah üretip üretmediği sorusu her zamankinden daha güçlü biçimde gündeme geliyor.

Küresel ticaretin omurgasını oluşturan deniz taşımacılığı, toplam hacmin yaklaşık yüzde 80’ini taşıyor. Süveyş ve Panama gibi stratejik geçitler ise yalnızca coğrafi bağlantı noktaları değil; aynı zamanda sistemin en kırılgan halkaları. Bu dar koridorlarda yaşanan en küçük aksama bile tedarik zincirlerini sarsarken, faturanın en ağır kısmı çoğu zaman gelişmekte olan ülkelere kesiliyor. Çünkü bu ülkeler, üretim zincirinde en düşük katma değerli halkalarda konumlanmaya devam ediyor.

Öte yandan ticaret artık sadece fiziksel rotalar üzerinden ilerlemiyor. Dijital platformlar ve e-ticaret devleri, görünmeyen ama son derece etkili yeni ticaret yolları kurmuş durumda. Küçük üreticilere küresel pazara erişim vaat eden bu sistem, pratikte veri gücü ve algoritmik kontrol üzerinden piyasa hakimiyetini birkaç büyük aktörde yoğunlaştırıyor. Böylece rekabetin arttığı değil, bağımlılık ilişkilerinin daha incelikli hale geldiği bir yapı ortaya çıkıyor.

Serbest ticaret anlaşmaları da benzer bir ikili tablo sunuyor. Tarifeleri düşürerek ticareti kolaylaştırdığı iddia edilen bu düzenlemeler, çoğu zaman güçlü ekonomilerin çıkarlarını önceleyen hükümler içeriyor. Çevresel standartlar, işçi hakları ve yerel üretimin korunması gibi kritik başlıklar ise sıklıkla ikinci plana itiliyor. Sonuçta “serbestlik”, eşit koşullarda bir rekabetten çok, asimetrik güç dengelerinin yeniden üretildiği bir zemine dönüşüyor.

Enerji koridorları ve kritik madenler etrafında şekillenen rekabet ise ticaretin jeopolitik boyutunu daha da belirgin hale getiriyor. Özellikle nadir toprak elementleri ve enerji hatları üzerindeki kontrol mücadelesi, küresel ticareti yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir güç alanına dönüştürüyor. Bu durum, ticaretin otomatik olarak barış ve refah getirdiği yönündeki klasik anlatıyı da giderek zayıflatıyor.

Sonuç olarak küresel ticaret büyüyor, hızlanıyor ve daha karmaşık hale geliyor. Ancak asıl mesele, bu büyümenin yarattığı değerin kimlere ulaştığı. Bugün tablo açık: hacimler artarken, gelir dağılımındaki uçurum daralmıyor; aksine çoğu zaman daha da derinleşiyor.

Artık tartışılması gereken yalnızca ticaretin nasıl daha hızlı yapılacağı değil; aynı zamanda nasıl daha adil hale getirileceği. Aksi halde küresel ticaret, refah üretmekten çok eşitsizliği yeniden üreten dev bir mekanizma olarak işlemeyi sürdürecek.

Paylaşın

Türkiye, Gıda Enflasyonunda Dünya Liderleri Arasında

Türkiye, yıllık yüzde 36,44 gıda enflasyonu ile dünya genelinde Arjantin’i geride bıraktı. Artan fiyatlar, sağlıklı beslenmeyi toplum için lüks hâline getirdi.

Haber Merkezi / Türkiye’nin mutfak harcamalarındaki kronik artış, küresel istatistiklerde üst sıralara tırmanmaya devam ediyor. TÜİK’in Şubat 2026 verilerini analiz eden Sözcü yazarı ve vergi uzmanı Ozan Bingöl, gıda fiyatlarındaki yıllık yüzde 36,44’lük artışın Türkiye’yi 175 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip üçüncü ülke konumuna getirdiğini belirtti.

Ocak ayında dünya sıralamasında dördüncü olan Türkiye, Şubat ayında bir basamak yükselerek Arjantin’in önüne geçti. Bingöl’ün paylaştığı verilere göre Türkiye, Avrupa ve G20 ülkeleri arasında gıda enflasyonu liderliğini açık ara koruyor.

Bingöl durumu şöyle özetliyor: “Ocak ayında yüzde 6,59, Şubat ayında ise yüzde 6,89 olan sadece bir aylık gıda enflasyonumuz, dünyadaki 145 ülkenin yıllık toplam enflasyonunun üzerine çıkmıştır. Bu tablo, mevcut tarım ve bütçe politikalarının gıda enflasyonunu durdurma noktasında yetersiz kaldığının kanıtıdır.”

Gıda arz güvenliğinin yalnızca bir ekonomi başlığı olmadığını vurgulayan Bingöl, sağlıklı gıdaya erişimin kısıtlanmasının toplumsal yapı üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceğine dikkat çekti. Ona göre, sağlıklı ve erişilebilir gıda arzı sağlamak, iktidarların en öncelikli milli güvenlik görevi olmalı.

Bingöl ayrıca tarım politikalarındaki tercihlerin ve bütçe dağılımının gıda fiyatlarını düşürmeye yönelik bir ufuk sunmadığını savunuyor. Artan fiyatların toplumun büyük kesimi için yeterli beslenmeyi lüks hâline getirdiği ifade ediliyor.

Paylaşın

Hatimoğulları: Yasal Adımları Derhal Hayata Geçirmeli

İstanbul Yenikapı Meydanı’nda düzenlenen Newroz kutlamasında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Artık temenniler bitmeli, somut adımlar atılmalıdır. Ankara barışın sesine kulak vermeli ve yasal adımları derhal hayata geçirmelidir” dedi.

İstanbul’daki 2026 Newrozu, “Özgürlük ve Demokrasi Newrozu” şiarıyla milyonları bir araya getirdi. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, alanları dolduran halkı selamlayarak, ezilenlerin, kadınların, işçilerin ve emekçilerin barış ve demokrasi taleplerini dile getirdi.

Hatimoğulları konuşmasına, “Merhaba ezilenlerin, kadınların, işçilerin, emekçilerin kenti İstanbul! Dün Newroz’un kalbi Amed’de, Mahabad’da, Hewlêr’de, Süleymaniye’de ve Kobanî’de attı. Bugün ise İstanbul’da atıyor. Aç kalana aş, çaresiz kalana derman, dışlanana yuvasın sen İstanbul” sözleriyle başladı. Ayrıca, Sırrı Süreyya Önder ve Salih Müslim’i saygıyla andı, Kobanî’den selamlar getirdiklerini belirtti.

Tülay Hatimoğulları, Newroz’un sadece iktidara değil bölge ve dünyadaki tüm güçlere mesaj verdiğini vurgulayarak, “Bu Newroz, isyandan inşaya geçişin ilk eşiğidir. Demokratik cumhuriyeti hep beraber inşa edeceğiz. Artık çatışma değil müzakere, inkar değil demokratikleşme zamanı. Temenniler bitmeli, somut adımlar atılmalıdır” dedi.

Hatimoğulları, Amed ile İstanbul’un birbirinin ikizi olduğunu belirterek, “Amed’in barışı, İstanbul’un demokrasisinin kendisidir. Mahkeme salonları değil, halk meydanları barışı ve demokrasiyi gösterir. Ankara halkın sesini duymalı ve hukuksuzluklar sona ermeli” diye konuştu. Belediye başkanları ve eşbaşkanlarının görevlerine iade edilmesi, cezaevindekilerin serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Konuşmasında Kürt halkının tarihsel mücadelesine değinen Tülay Hatimoğulları, “Bu başarı Newroz meydanlarını dolduran, direnen, bedel ödeyen halkın, Mazlumların ve 12 metrekarelik hücresinde Türkiye’ye barışı ve Kürtlere özgürlüğü sunan Sayın Abdullah Öcalan’ın başarısıdır. Newroz pîroz be!” dedi. Konuşma, “Sayın Abdullah Öcalan’a özgürlük!” sloganlarıyla karşılık buldu.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Hatimoğulları, muhalefeti Kürt sorununun demokratik çözümüne katkı sunmaya çağırdı: “Bu rolü oynamak sadece iktidara yürümek değil, gelecek yüzyıla damga vurmak demektir.” Ayrıca topluma, Ankara’yı beklemeden Türkiye’nin tüm kentlerinde barış taleplerini yükseltme çağrısı yaptı.

2026’da Barış ve Demokrasi Meşalesi

Hatimoğulları, halkın mücadelesine güvenini vurgulayarak, 2026 yılında milyonlarla beraber barışın ve demokrasinin meşalesini yakacaklarını söyledi: “Cemre toprağa, suya ve havaya düştü. Bugün Newroz meydanından barış cemresini bu topraklara armağan ediyoruz. Özgürlük ve demokrasi için hep birlikte el ele olmaya devam edeceğiz. Bekle bizi İstanbul, sen bize yakışırsın, biz sana yakışırız.”

Paylaşın

Siyasette Mal Varlığı Tartışmaları: Şeffaflık Mı, Siyasi Hesaplaşma Mı?

Özgür Özel ile Akın Gürlek arasındaki mal varlığı tartışması, şeffaflık talebi ile hukuki sınırlar arasındaki gerilimi yeniden gündeme taşıdı; siyaset ile hesap verebilirlik ilişkisi bir kez daha sorgulanıyor.

Haber Merkezi / Türkiye’de siyaset bazen tek bir başlık etrafında hızla ısınır. Son günlerde bu başlık: mal varlığı açıklamaları.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile yargı dünyasının dikkat çeken isimlerinden Akın Gürlek arasında yükselen tartışma, yalnızca iki isim arasındaki bir polemik değil; sistemin nereye evrileceğine dair daha derin bir soruyu da beraberinde getiriyor.

Özgür Özel’in çıkışı, siyasetin en güçlü meşruiyet zeminlerinden birine yaslanıyor: kamu adına yetki kullananların şeffaf olması gerektiği fikri. Bu yaklaşım, sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok demokrasisinde kabul gören bir standart. Ancak mesele teoride bu kadar netken, pratikte aynı açıklıkla ilerlemiyor.

Akın Gürlek cephesinden gelen yaklaşım ise daha temkinli. Hukukun çizdiği sınırlar, kişisel verilerin korunması ve prosedürlerin dışına çıkılmaması gerektiği vurgulanıyor. Bu da tartışmayı farklı bir zemine taşıyor: Şeffaflık ne kadar, hangi sınırlar içinde?

Tam da bu noktada tartışma teknik bir konudan çıkıp siyasi bir mücadele alanına dönüşüyor.

Çünkü Türkiye’de mal varlığı meselesi çoğu zaman bir sistem önerisinden çok, bir siyasi hamle olarak gündeme geliyor. Taraflar değişiyor ama yöntem değişmiyor: biri açıklama çağrısı yapıyor, diğeri buna karşılık veriyor ve tartışma kısa sürede kişisel bir gerilime evriliyor.

Oysa gerçek ihtiyaç, kişilerden bağımsız bir düzen.

Eğer mal varlığı beyanı, tüm kamu görevlileri için standart hale getirilir, bağımsız kurumlar tarafından denetlenir ve düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılırsa, bu tartışmaların tonu da doğal olarak değişir. Şeffaflık, bir “silah” olmaktan çıkar, kurumsal bir güven mekanizmasına dönüşür.

Bugün yaşanan tartışma ise bu noktadan hâlâ uzak. Daha çok bir siyasi refleks, bir karşı hamle görüntüsü veriyor. Bu da toplumda şu algıyı güçlendiriyor: Şeffaflık talebi, ilkesel olduğu kadar araçsal da kullanılıyor.

Belki de asıl mesele burada düğümleniyor.

Türkiye, mal varlığı tartışmasını bir polemik konusu olmaktan çıkarıp bir hukuk standardına dönüştürebilecek mi?

Özgür Özel ile Akın Gürlek arasında yaşanan gerilim, bu sorunun güncel bir yansıması. Eğer bu tartışma kalıcı bir düzenleme ihtiyacını tetiklerse, anlamlı bir kırılma noktası olabilir.

Ama eğer yine kişisel atışmaların arasında kaybolursa, siyaset bir kez daha aynı döngüyü üretmiş olacak.

Ve biz yine aynı soruyla baş başa kalacağız: Şeffaflık gerçekten bir hedef mi, yoksa sadece gerektiğinde başvurulan bir argüman mı?

Paylaşın

Yeni Bir Gezegen Türü Keşfedildi

Güneş Sistemi’nin ötesinde keşfedilen L 98-59 d, yüzeyinin altında dev bir erimiş kaya okyanusu ve kükürt rezervleri barındırıyor. Bu sıra dışı gezegen, uzayda yeni bir türün varlığını ortaya koyuyor.

Haber Merkezi / James Webb Uzay Teleskobu ve gelişmiş bilgisayar simülasyonlarıyla incelenen L 98-59 d, Dünya’dan 35 ışık yılı uzaklıkta küçük bir kırmızı yıldızın yörüngesinde dönüyor. Gezegen, yaklaşık 1,6 Dünya büyüklüğüne sahip olmasına rağmen düşük yoğunluğu ve yüzeyinin altındaki magma okyanusuyla dikkat çekiyor.

Oxford Üniversitesi gökbilimcileri, bu gezegenin atmosferinde hidrojen sülfür gibi kükürt gazlarının bulunduğunu ve magma okyanusunun bu gazları milyarlarca yıl boyunca yavaşça atmosfere saldığını belirledi. Bu durum, gezegenin gelişimi ve kimyasal yapısı hakkında benzersiz bilgiler sunuyor.

Araştırmanın baş yazarı Dr. Harrison Nicholls, “Bu keşif, uzayda daha önce bilinmeyen gezegen türlerinin olabileceğini gösteriyor. L 98-59 d, mevcut sınıflandırmaları yeniden düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor,” dedi.

Gezegenin araştırılması, sadece uzak dünyaların çeşitliliğini haritalandırmakla kalmıyor; aynı zamanda kayalık gezegenlerin evrimi ve oluşum süreci hakkında da ipuçları veriyor. Araştırmacılar, bu tür magma okyanuslarının Dünya ve Mars gibi gezegenlerin erken evriminde oynadığı rolü anlamak için önemli olduğunu vurguluyor.

Bu sıra dışı keşif, galaksi genelinde benzer kükürt zengini gezegenleri bulmanın yolunu açıyor ve gelecekte JWST’den gelecek yeni verilerle uzaydaki yaşam potansiyeli taşıyan gezegenlerin haritalandırılmasını sağlayacak.

Paylaşın

DEM Partili Hatimoğulları, “Çözüm Süreci” İçin Şartları Açıkladı

PKK’nın silah bırakmasının ardından gözler Meclis’e çevrildi. DEM Partili Hatimoğulları, kalıcı barış için sözlerin değil, somut yasal düzenlemelerin belirleyici olacağını vurguladı.

Türkiye, uzun yıllardır ilk kez böylesine kritik bir eşikte duruyor. PKK’nin silah bırakma ve kendini feshetme kararının ardından ortaya çıkan tablo, sadece güvenlik politikalarının değil, siyasetin de yeniden tanımlanacağı bir dönemin kapısını aralıyor. Ancak bu kapının ardında ne olduğu hâlâ belirsiz.

İşte tam da bu noktada Independent Türkçe‘ye konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın mesajları, sürecin yönünü anlamak açısından dikkatle okunmayı hak ediyor.

Hatimoğulları’nın en net vurgusu şu: Artık söz değil, yasa zamanı.

Bu ifade, aslında Türkiye’nin son 30 yılına da bir eleştiri. Zira Kürt meselesinde defalarca umut üreten ama hukuki zemine kavuşmadığı için dağılan süreçler yaşandı. Hatimoğulları’na göre bu kez fark yaratacak olan şey, siyasi iradenin somut yasal düzenlemelerle kendini göstermesi.

Silahların susmasıyla birlikte “işin zor kısmı bitti” demek kolay. Oysa gerçek bundan ibaret değil. Asıl zor olan, çatışmasızlık halini kalıcı barışa dönüştürebilmek. Bunun yolu da demokratik reformlardan geçiyor. DEM Parti’nin işaret ettiği başlıklar açık: Barış Yasası, kayyım uygulamalarının kaldırılması, siyasi alanın genişletilmesi ve cezaevlerine yönelik düzenlemeler.

Bu taleplerin ortak paydası ise güven. Çünkü toplum artık vaatlere değil, güvencelere bakıyor.

Hatimoğulları’nın sözlerinde dikkat çeken bir diğer unsur ise “karşılıklı adım” vurgusu. Süreci bir pedala benzetiyor: biri basmazsa diğeri ilerleyemez. Kürt siyasi hareketinin attığı adımların devlet tarafından aynı hız ve ciddiyetle karşılanmadığı eleştirisi de tam burada devreye giriyor.

Peki ya süreç aksarsa?

Bu sorunun yanıtı aslında Türkiye’nin hafızasında saklı. Hatimoğulları açıkça söylemese de ima ettiği gerçek şu: Reformların gecikmesi ya da rafa kalkması, sadece siyasi bir başarısızlık değil, toplumsal gerilimin yeniden yükselmesi anlamına gelir. Bu da geçmişte defalarca görüldüğü gibi radikalleşme riskini beraberinde getirebilir.

DEM Parti’nin kendini konumlandırdığı yer de önemli. Parti, kendisini yalnızca üçüncü büyük siyasi aktör olarak değil, aynı zamanda “üçüncü yol” olarak tanımlıyor. Ne iktidarın güvenlik eksenli yaklaşımına ne de klasik muhalefetin sınırlı çözüm perspektifine sıkışan bir çizgi… Ancak Hatimoğulları’nın da kabul ettiği gibi, bu iddianın topluma yeterince yansıtılamadığı bir gerçek.

Bunun önündeki en büyük engellerden biri ise yıllardır süren siyasi izolasyon ve toplumsal önyargılar. DEM Parti bu bariyerleri “temas” ile aşmayı hedefliyor. “Bir temas, yüz önyargıyı kırar” sözü, bu stratejinin özeti niteliğinde.

Öte yandan röportajın en kritik bölümlerinden biri, iktidarın önündeki üç senaryonun tarif edilmesi.

Birinci yol: Demokratikleşme ve barış sürecini hızlandırmak.
İkinci yol: Süreci sonlandırmak.
Üçüncü yol: Bekle-gör politikasıyla süreci sürüncemede bırakmak.

Hatimoğulları’na göre ilk seçenek Türkiye’yi bölgesel risklerden koruyacak tek çıkış yolu. Diğer iki seçenek ise ya iç gerilimleri artıracak ya da belirsizliği derinleştirecek.

Bu noktada bölgesel gelişmeler de denklemi ağırlaştırıyor. Orta Doğu’da artan savaş riski, özellikle İran eksenli gerilimler, Türkiye’deki sürecin kırılganlığını artırıyor. Hatimoğulları’nın dikkat çektiği önemli bir gerçek var: 21. yüzyılda güvenlik sadece askeri güçle sağlanamaz. Asıl güvenlik, toplumun devlete olan rızasıyla mümkün olur.

Yani iç barış, dış tehditlere karşı en güçlü kalkan.

Röportajda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik dikkat çekici bir kapı da açık bırakılıyor. Sürecin başarıya ulaşması halinde “tarihi bir rol” ifadesi kullanılıyor. Ancak bu destek, koşulsuz değil. Yeni anayasa ve olası siyasi hesaplarla barış sürecinin birbirine bağlanmasına ise mesafeli bir yaklaşım var.

Son olarak gençlere verilen mesaj, sürecin ruhunu özetliyor: “Bu dönem sadece direnme değil, inşa dönemi.”

Silahların sustuğu yerde sözün yükseleceği bir dönemden bahsediliyor. Ve o sözü en güçlü kuracak kesimin gençler olduğu vurgulanıyor.

Türkiye bir kez daha kritik bir karar anında. Ya geçmişin tekrarına düşecek ya da ilk kez kalıcı bir barışın altyapısını kuracak.

Hatimoğulları’nın çizdiği çerçeve net: Barış, niyetle değil hukukla gelir.

Şimdi gözler, bu niyetin yasaya dönüşüp dönüşmeyeceğinde.

Paylaşın

Karın Yağı, Kalp Yetmezliği Riskini Artırıyor

Bel çevresinde biriken göbek yağı, kilonuz normal görünse bile kalp yetmezliği riskinizi ciddi şekilde artırıyor. Viseral yağ ve iltihaplanma kalp sağlığını doğrudan etkiliyor.

Haber Merkezi / Yeni araştırmalar, bel çevresinde biriken yağın (göbek yağı) kalp sağlığı için genel kilo kadar önemli, hatta daha riskli olabileceğini ortaya koydu.

Araştırmaya göre, kiloları normal görünen kişiler bile bel çevresinde fazla yağ taşıyorsa kalp yetmezliği riski artıyor. Bulgular, Amerikan Kalp Derneği’nin Boston’daki EPI | Lifestyle 2026 toplantısında paylaşıldı.

Kalp yetmezliği, kalbin kanı yeterince pompalayamadığı ciddi bir durumdur; yorgunluk, nefes darlığı ve bacaklarda şişlik gibi belirtilerle kendini gösterir. Özellikle yaşlılarda sık görülür ve yaşam kalitesini ciddi şekilde etkiler.

Araştırmacılar, bel çevresindeki yağın kalp sağlığı riskini VKİ’den (vücut kitle indeksi) daha doğru yansıttığını belirledi. Bel ve iç organ çevresindeki viseral yağ, organları sararak iltihaplanmaya yol açabilir; bu da kalp yetmezliği riskini artıran faktörlerden biri.

Çalışmada, yaklaşık yedi yıl boyunca yetişkinler takip edildi ve bel çevresi daha geniş olanlarda kalp yetmezliği gelişme olasılığı daha yüksek bulundu. Ayrıca iltihaplanma düzeyi yüksek olanların riskinin daha fazla olduğu saptandı. Araştırmacılar, iltihaplanmanın karın yağı ile kalp yetmezliği arasındaki bağlantının dörtte bir ila üçte birini açıkladığını belirtti.

Çalışmanın baş yazarı Szu-Han Chen, “Vücut ağırlığı normal görünen kişilerde bile kalp sorunları gelişebiliyor. Yağ dağılımı ve iltihaplanma bu farkı açıklayabilir” diyor.

Uzmanlar, bu bulguların doktorların risk değerlendirmesinde değişiklik yapmasını teşvik edebileceğini söylüyor. Sadece VKİ’ye bakmak yerine, bel çevresini ölçmek, risk altındaki kişileri daha erken tespit etmeye ve önlem almaya yardımcı olabilir.

Araştırmacılar, gelecekte iltihabı azaltmanın veya karın yağını kaybetmenin kalp yetmezliği riskini düşürüp düşürmeyeceğini araştırmayı planlıyor. Şimdilik kesin olan bir şey var: Bel çevresi, kalp sağlığını anlamada göz ardı edilmemesi gereken önemli bir ölçüt.

Paylaşın