Mahfi Eğilmez’den Dikkat Çeken “Faiz” Yazısı: Tek Başına Ekonomiyi Kurtaramaz

Faiz politikasının tek başına ekonomik sorunları çözmeye yetmeyeceğini belirten ekonomist Mahfi Eğilmez, yapısal reformların gerekliliğine dikkat çekti. Eğilmez, Türkiye’nin 2001 krizini IMF desteğiyle uyguladığı para ve maliye politikalarının yanı sıra yapısal reformlarla atlattığını vurguladı.

Mahfi Eğilmez, ancak zamanla bu reform sürecinin sekteye uğradığını belirterek, “Önce Avrupa Birliğiyle ilişkiler programlandığı şekilde ilerlemez oldu, ardından yapısal reformlar yapılacak yerde yapılmış olanlar da tersine çevrilmeye başlandı. 2018 yılında girilen başkanlık sistemiyle birlikte kamu yönetimi iyiden iyiye zayıfladı, ekonomi politikasında, özellikle faiz politikasında yanlış adımlar atılmaya başlandı ve bu yanlışlar 2021 yılında enflasyon yükselirken faizi düşürme hamlesiyle doruk noktasına çıktı” dedi.

Ekonomist Mahfi Eğilmez, “Faiz Tek Başına Ekonomiyi Kurtaramaz” başlıklı yazısında, ekonomi yönetiminin uyguladığı “faiz” politikalarına ilişkin eleştirilerini sıraladı. Eğilmez, yazısında şu ifadeleri kullandı:

“Faiz politikası, karşılıklar politikası, makro ihtiyati önlemler, önemli yapısal sorunları olmayan ekonomilerde ortaya çıkan sorunları çözmeye yarar. Mesela küresel kriz ortaya çıktığında ABD ve Avrupalı gelişmiş ekonomiler sorunlarını asıl olarak para politikası aracılığıyla çözmeye giriştiler. O zamana kadar ekonomi politikasının en büyük günahı kabul edilen para basarak finansman sağlama meselesi tabu olmaktan çıkarılıp bir politika uygulaması olarak devreye sokuldu. Parasal genişleme olarak adlandırılan bu uygulama kökeni 1900’lerin başına kadar uzanan modern para teorisinin de yaşama geçirilmesini sağladı.

Bir yandan para basıp piyasaya sürerek bir yandan faizleri sıfıra kadar düşürerek gelişmiş ülkeler, ekonomide karşılaştıkları çöküşten çıkmayı ve toparlanmayı başardılar. Bunu başarırken de önemli oranda enflasyon yaratmadılar. Çünkü paraları rezerv paraydı, o nedenle bastıkları paralar kendi ülkelerinde kalmadı ve yatırım fonları aracılığıyla bankalardan ödünç alınıp dışarıda daha yüksek getiri veren ülkelere gitti. Bu uygulamalar sırasında maliye politikası pek fazla devreye girmedi.

ABD ve Euro Bölgesi ülkeleri ekonomi ve hukuk, demokrasi, eğitim gibi diğer alanlarda alt yapıları önemli ölçüde yeterli ülkeler oldukları için para politikasını uygularken ayrıca büyük ölçüde yapısal reformlara girişmeye ihtiyaç duymadılar, ufak tefek düzeltmeler onlar için yeterli oldu.

Bizim yaşadığımız en önemli krizlerden birisi gelişmiş dünyanın karşılaştığı küresel krizden yedi yıl kadar önce 2001’de çıktı. Bu kriz sırasında IMF desteğiyle faiz politikası, zorunlu karşılıklar gibi düzenlemelerle para politikası, vergilerin yeniden düzenlenmesi ve bütçe açıklarının giderilmesi yoluyla kamu mali disiplininin sağlanması gibi maliye politikası önlemlerine yer verirken bankacılık reformu gibi yapısal reformların da yapılması sağlandı. Bunlara ek olarak ekonomi ve diğer alanlarda ileri düzenlemelere geçişi sağlayacak olan Avrupa Birliğiyle tam üyelik müzakereleri başlatıldı. Bütün bu olumlu düzenleme ve adımların sonucu olarak Türkiye kısa sayılabilecek bir sürede krizden çıktı, cari denge dışında bütün göstergeleri kriz öncesi durumla kıyaslanamayacak kadar olumlu bir görünüm aldı.

İlk kez orta gelir tuzağından çıkış umudu doğdu. Ne var ki bu olumlu görünüm çok sürmedi. Önce Avrupa Birliğiyle ilişkiler programlandığı şekilde ilerlemez oldu, ardından yapısal reformlar yapılacak yerde yapılmış olanlar da tersine çevrilmeye başlandı. 2018 yılında girilen başkanlık sistemiyle birlikte kamu yönetimi iyiden iyiye zayıfladı, ekonomi politikasında, özellikle faiz politikasında yanlış adımlar atılmaya başlandı ve bu yanlışlar 2021 yılında enflasyon yükselirken faizi düşürme hamlesiyle doruk noktasına çıktı. Faiz negatif hale gelince dövize yöneliş oldu, bu kez bu yönelişi önlemek için KKM uygulamasıyla kur garantisi getirildi.

2023 yılı ortasında bu yanlışlardan dönüş için yeni bir program uygulamaya kondu. Bu program faiz ve zorunlu karşılıklar düzenlemesi gibi para politikası araçlarının kullanılmasına dayanıyor. Kamu kesiminin, özellikle yüksek yöneticilerin yarattığı büyük israfla ilgili hiçbir düzenleme içermiyor. Maliye politikasıyla harcamaları kısmak yolunda düzenleme yapılamayınca bu kez enflasyonu yükselttiği bilinen dolaylı vergileri artırmaya ağırlık verilmek zorunda kalındı.

2021 yılından itibaren iki yıl boyunca enflasyona göre çok düşük faizle kredi kullanmaya başlamış olan iş âlemi, faizlerdeki yükselişe ayak uyduramadı. Ülke riskinin yüksekliği (CDS primi halen 257 bp düzeyinde bulunuyor) ve düşürülmeye çalışılması bir yana tam tersine risk artırıcı açıklamalar yapılması doğrudan yabancı sermaye girişinin önünü kesti. Doğrudan yabancı sermaye girişi çok düşük düzeyde kalınca yabancı sıcak para çeşidi olan carry trade yoluyla ve Türk yatırımcıların dolar hesaplarını bozdurup Türk Lirası hesaplara geçmesini sağlayan bir sistemle finansman çevrilmeye çalışılıyor.

Böyle bir ortam ülke ekonomisinin çekici gücü olan sanayi kesimi üretiminin ciddi darbe almasına yol açıyor. Sanayi üretimi 2024 sonunda kısa bir çıkış göstermiş olsa da bunun bir “ölü kedi sıçraması” olduğu görülebiliyor.

Özetle bugün geldiğimiz durumdan bugün uyguladığımız gibi yalnızca para politikasıyla çıkmak mümkün görünmüyor. Enflasyonda tümüyle baz etkisine dayalı geçici düşüşlere bakarak sorun çözülüyor gibi düşünmek çok yanlış olur. Artık bir dakika bile kaybetmeden hukukun üstünlüğü ve güçler ayrımına dayalı demokrasinin kurulmasından başlayarak vergi reformu, kamu harcama reformu, teşvik sisteminin doğru kullanılması gibi yapısal reformlara başlamamız gerekiyor.”

Paylaşın

Modern Çağın Zehri: Ana Karakter Sendromu

Bireyselliğin, sosyal medyanın ve popüler kültürün bir yansıması olarak ortaya çıkan Ana Karakter Sendromu, bir “hastalık” olarak değil, modern yaşamın bir fenomeni olarak değerlendirilmelidir.

Haber Merkezi / Kavram, özellikle sosyal medya platformlarının yaygınlaşmasıyla birlikte daha çok dikkat çekmiş ve tartışılmıştır. Aşağıda, Ana Karakter Sendromu’nun ne olduğu, belirtileri, nedenleri, etkileri ve bu durumla başa çıkma yolları detaylı bir şekilde ele alınacaktır.

Ana Karakter Sendromu Nedir?

Ana Karakter Sendromu, bireyin kendisini bir hikaye, film veya oyun gibi bir anlatının merkezinde görmesi ve çevresindeki olayları ve durumları bu anlatının birer parçası olarak değerlendirmesi durumudur. Bu sendrom, bireyin kendi hayatını romantize veya dramatize etmesi, kendisini diğerlerinden daha önemli görmesiyle ilişkilidir.

Özellikle sosyal medya, bu sendromu besleyen bir ortam olarak kabul edilir, çünkü bireyler burada kendi hayatlarını bir “senaryo” gibi sunma eğilimindedirler.

Psikolojik bir bozukluktan ziyade bir davranış eğilimi veya sosyal bir fenomen olarak değerlendirilen kavram, bazı durumlarda narsisizm, özsaygı sorunları veya diğer psikolojik durumlarla ilişkilendirilebilir.

Ana Karakter Sendromu’nun belirtileri: Ana Karakter Sendromu, bireyden bireye farklılık gösterse de, aşağıdaki belirtilerle tanımlanabilir:

Kendini merkezde görme: Birey, kendisini çevresinde olan olayların “ana karakteri” olarak görür ve diğerini ise “yardımcı karakterler” veya “figüranlar” gibi algılar.

Hayatı romantize etme: Birey, günlük yaşamın içindeki olayları bile romantize edebilir. Örneğin, bu bireyler bir kahve içme anını bile “estetik bir deneyim” olarak sunulabilir.

Empati eksikliği: Birey, diğerlerinin duygularını ve ihtiyaçlarını göz ardı edebilir, çünkü kendi hikayesi ön plandadır.

Dış onay arayışı: Sosyal medyada beğeni, yorum veya paylaşım alarak “ana karakter” rolünü pekiştirme çabası görülebilir. Bu, bireyin özsaygısını dışsal onaylara bağlamasına neden olabilir.

Duygusal yoğunluk: Birey, duygularını abartılı bir şekilde yaşayabilir ve hayatındaki olayları bir “dram” olarak algılayabilir. Örneğin, bu bireyler küçük bir başarısızlık bile büyük bir trajedi gibi hissedilebilir.

Ana Karakter Sendromu’nun nedenleri Bu sendromun ortaya çıkmasında birden fazla neden rol oynar. Aşağıda temel nedenler detaylandırılmıştır:

Sosyal medya ve popüler kültür: Sosyal medya platformları, bireylerin kendilerini bir “hikaye” gibi sunmalarına olanak tanır. Popüler kültürde, özellikle gençlik dizileri ve filmler, bireyleri “ana karakter” gibi hissetmeye yönlendirebilir.

Bireysellik ve narsisizm: Modern toplumlar, bireyselliği ve kişisel başarıyı vurgulayan bir yapıya sahiptir. Bu, bireylerin kendilerini diğerlerinden daha önemli görme eğilimini artırabilir. Bazı durumlarda, narsisistik kişilik özellikleri Ana Karakter Sendromu ile örtüşebilir.

Psikolojik faktörler: Düşük özsaygı veya özdeğer sorunları, bireyleri hayatlarını dramatize etmeye ve dış onay aramaya yönlendirebilir. Bu, bir tür savunma mekanizması olarak işlev görebilir.

Öte yandan, bazı bireyler, hayatlarında kontrol eksikliği hissettiklerinde, kendilerini “ana karakter” olarak görerek bu kontrolü yeniden kazanmaya çalışabilir.

Toplumsal değişimler: Genç nesiller (özellikle Z Kuşağı), bireysel ifade ve özgünlük arayışına daha fazla önem verir. Bu, Ana Karakter Sendromu’nun bir yan ürünü olarak görülebilir.

Ana Karakter Sendromu’nun etkileri: Bu sendrom, hem birey hem de çevresi üzerinde olumlu ve olumsuz etkiler yaratabilir.

Olumlu Etkiler:

Kendine güven: Kendisini “ana karakter” olarak görmek, bireyin kendine güvenini artırabilir ve hayattan daha fazla keyif almasını sağlayabilir.

Yaratıcılık: Hayatını bir hikaye gibi görmek, bireyin yaratıcı yönlerini geliştirmesine (örneğin, sanat, yazı, video üretimi) yardımcı olabilir.

Motivasyon: Birey, kendisini bir hikayenin kahramanı olarak görerek hedeflerine ulaşma konusunda daha motive olabilir.

Olumsuz etkiler:

Sosyal izolasyon: Diğerlerini “yardımcı karakter” olarak görmek, empati eksikliğine ve sosyal ilişkilerde sorunlara yol açabilir.

Gerçeklikten kopma: Hayatı aşırı romantize etmek, bireyin gerçek dünyadaki sorumluluklarından veya zorluklarından kaçmasına neden olabilir.

Duygusal tükenmişlik: Sürekli dramatik bir şekilde yaşamak, duygusal yorgunluğa ve strese yol açabilir.

Bağımlılık: Sosyal medya beğenileri veya dış onay, bireyin özsaygısını tamamen dışsal faktörlere bağlamasına neden olabilir, bu da uzun vadede psikolojik sorunlara yol açabilir.

Ana Karakter Sendromu ile başa çıkma yolları: Eğer Ana Karakter Sendromu, bireyin hayatını veya ilişkilerini olumsuz etkiliyorsa, aşağıdaki stratejiler yardımcı olabilir:

Farkındalık geliştirme: Birey, kendi davranışlarını ve düşünce kalıplarını gözlemleyerek, kendisini ne zaman “ana karakter” gibi gördüğünü fark etmeye çalışmalıdır. Örneğin, bir tartışmada veya sosyal etkinlikte, “Şu anda sadece kendime mi odaklanıyorum?” sorusunu sorabilir.

Empati geliştirme: Diğerlerinin duygularını ve ihtiyaçlarını anlamaya çalışmak, bireyin kendisini merkezden çıkarmasına yardımcı olabilir. Örneğin, bir arkadaşın sorunlarını dinlerken, “Bu onun hikayesi, benim değil” demesi faydalı olabilir.

Sosyal medya kullanımını sınırlandırma: Sosyal medya, Ana Karakter Sendromu’nu besleyen bir ortam olabilir. Günlük sosyal medya kullanımını sınırlandırmak (örneğin, günde 1 saat) veya belirli platformlardan uzak durmak, bireyin gerçek dünyaya dönmesine yardımcı olabilir.

Ayrıca, sosyal medyada paylaşım yaparken “Neden bunu paylaşıyorum? Onay mı arıyorum?” gibi sorular sormak faydalı olabilir.

Gerçekçi hedefler ve beklentiler: Hayatı dramatize etmek yerine, daha gerçekçi ve sürdürülebilir hedefler belirlemek önemlidir. Örneğin, her günü “mükemmel” yapmaya çalışmak yerine, sıradan anlardan da keyif almaya odaklanılabilir.

Profesyonel destek: Eğer Ana Karakter Sendromu, narsisizm, özsaygı sorunları veya diğer psikolojik durumlarla ilişkiliyse, bir terapist veya psikologdan destek almak faydalı olabilir.

Paylaşın

Zelenski, Trump’tan Oval Ofis’te Yaşananlar İçin Özür Diledi

ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin Oval Ofis’teki görüşmede yaşanan tartışma için Trump’tan özür dilediğini söyledi.

Haber Merkezi / Steve Witkoff, Fox News’e verdiği demeçte, “Zelenski başkana bir mektup gönderdi. Oval Ofis’te yaşanan tüm olay için özür diledi” dedi.

Donald Trump, geçen hafta kongrede yaptığı yıllık başkanlık konuşmasında, Volodimir Zelenski’den bir mektup aldığını açıklamıştı. Donald Trump bir özür aldığından bahsetmemişti.

Zelenski’nin yardımcı Mykhailo Podolyak, daha önce Zelenski’nin özür dilemeyeceğini söylemişti.

28 Şubat’taki görüşmede Başkan Yardımcısı JD Vance, Zelenski’ye Ukrayna’nın savaşmaya devam etmek için yeterli sayıda insana sahip olmadığını söylemesiyle tansiyon yükselmişti. Zelenski ise Vance’in Ukrayna’ya gelmediğini ve bunu söyleyemeyeceğini savunarak, “Gel ve gör” demişti.

Zelenski, Kiev’in ısrar ettiği güvenlik garantilerine duyulan ihtiyacı vurguladı. Trump ise Zelenski’nin sözünü keserek ABD’nin Ukrayna’ya için halihazırda yaptıklarına “minnettar olmasını” söylemişti.

Tartışmanın ardından Zelenski ve heyeti başka bir odaya alınmış, sonrasında ise Beyaz Saray’dan ayrılmaları söylenmişti. Zelenski, Ukrayna’nın nadir toprak mineralleriyle ilgili ticari bir anlaşmayı imzalamak üzere Washington’a gitmişti. Ancak yaşananların ardından anlaşma imzalanmamıştı.

ABD ve Ukrayna yetkililerinin, Rusya ile savaşı sona erdirmek amacıyla yürütülen barış görüşmelerini yeniden ele almak üzere bu hafta Suudi Arabistan’da bir araya gelmeleri bekleniyor.

Paylaşın

Babacan’dan “Süreç” Açıklaması: Yol Haritasını Henüz Görmedik

DEVA Lideri Ali Babacan, DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan ile yaptıkları ortak basın toplantısında, “Barış önemli ancak barış için öncelikle bir yol haritası lazım. Bu yol haritasını henüz görebilmiş değiliz” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Barış için kararlılık lazım. Bu kararlılık acaba iktidarda gerçekten var mı, iktidarın her iki ortağında var mı? Bunu da görebilmiş değiliz. Siyasi irade şarttır bu çözüm için fakat Sayın Erdoğan’ın bu konuda tam olarak nerede durduğunu görmüyoruz. Sağlam siyasi bir irade ortaya koyduğuna da bugüne kadar şahit olmadık. Kararlılık olmayınca, yol haritası olmayınca, siyasi irade de olmayınca biz bu süreci baştan da ifade ettiğimiz gibi ihtiyatlı bir iyimserlikle izliyoruz.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, beraberindeki heyetle birlikte PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı çağrıya ilişkin Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’la DEVA Partisi Genel Merkezi’nde bir araya geldi.

DEM Parti heyetinde Hatimoğulları ve Bakırhan’ın yanı sıra Eş Genel Başkan Yardımcısı Özlem Gündüz ve Ekonomi Komisyonu Sözcüsü ve Antalya Milletvekili Hakkı Saruhan Oluç’ta yer aldı. Babacan, beraberinde Genel Başkan Yardımcıları Mehmet Emin Ekmen, İbrahim Çanakcı, Sadullah Ergin, Ali İhsan Merdanoğlu’nu ile birlikte DEM heyetini ağırladı. Kısa bir selamlaşmanın ardından görüşme basına kapalı gerçekleştirildi.

Yaklaşık bir buçuk saat süren görüşmenin ardından yapılan ortak açıklamada Ali Babacan, şu ifadeleri kullandı:

“Bugün DEVA Partisi Genel Merkezinde DEM Parti Eş Genel Başkanlarını, değerli heyetlerini ağırladık. Verimli bir görüşme gerçekleştirdik. 1 Ekim 2024 tarihinde Sayın Bahçeli’nin Meclisin açıldığı gün başlattığı süreçten bugüne kadar meydana gelen gelişmeleri şöyle bir masaya yatırdık.

İlk günlerde de söylemiştim, tekrar ediyorum: Gerçekten Türkiye’de şu an devam etmekte olan barış süreci, silahların bırakılması, terörsüz bir Türkiye hedefi, çok kıymetlidir. Evet zordur, kimse bu çözümü size altın tepsiyle sunmaz; ilmek ilmek örmeyi gerektiren bir süreçtir. Ama biz DEVA Partisi olarak küçük bir ihtimali, yüzde 5 çözüm ihtimali bile olsa biz o ihtimali gideriz, destekleriz diye ilk günden anlatmış, izah etmiştik ve aynı noktada da duruyoruz.

Tabii barış önemli ancak barış için öncelikle bir yol haritası lazım. Bu yol haritasını henüz görebilmiş değiliz. Barış için kararlılık lazım. Bu kararlılık acaba iktidarda gerçekten var mı, iktidarın her iki ortağında var mı? Bunu da görebilmiş değiliz. Siyasi irade şarttır bu çözüm için fakat Sayın Erdoğan’ın bu konuda tam olarak nerede durduğunu görmüyoruz. Sağlam siyasi bir irade ortaya koyduğuna da bugüne kadar şahit olmadık. Kararlılık olmayınca, yol haritası olmayınca, siyasi irade de olmayınca biz bu süreci baştan da ifade ettiğimiz gibi ihtiyatlı bir iyimserlikle izliyoruz.

Gerçekten terörün sona ermesi önemlidir. Ancak terör herhangi bir ülkenin sadece kendi hudutları içerisinde halledebilebilecek bir konu da değildir. Terörün sınırları aşan boyutları da vardır. Burada kuşkusuz Irak’taki yapılanmayla ilgili bir trafik var. Suriye’yle ilgili bir mektup trafiği olduğunu anlıyoruz. Ancak önümüzdeki haftalarda, önümüzdeki aylarda, bu süreçle ilgili önemli bir risk kaynağı Suriye’dir. Suriye’de PYD-YPG ile Şam yönetimi arasındaki görüşmelerin nasıl evrileceği, görüşmelerin hangi istikamette bundan sonra ilerleyeceğini, görmemiz gerekiyor.

Yine Suriye’de bazı ülkelerin kendi çıkarlarını destekleyecek tutumu, adımı oldu bundan sonra da olabilir. Burada özellikle bugünkü İsrail’in hükümetin ne yapıp yapmadığına çok dikkat etmek gerekiyor. Suriye’nin gerçekten istikrarlı sağlam bir demokrasiyla yönetilmesi, halkın iradesine dayanan bir yönetim sisteminin Suriye’de kurulmasını bugünkü İsrail hükümeti ister mi biz çok emin değiliz.

Onun için daha önce de söyledim tekrar ediyorum. Biz bu coğrafyada bin yıldır beraber yaşayan halklarız. Daha bundan sonraki binlerce yıl da barış içerisinde yaşamak istiyoruz. Başka ülkelerin bu süreçlere müdahalesi hele hele okyanus ötesinden gelip de sadece ve sadece kendi çıkarlarını gözeten ülkelerinden de bu süreci olumsuz etkilemesine izin vermememiz gerekir diyoruz.

Gerçekten Suriye çok hassas bir dönemden geçiyor. Bu son 3-4 gündür Lazkiye ve çevresinde yaşananlar bizi son derece kaygılandırdı ve çok üzdü. Şu andaki Şam yönetiminin Suriye genelinde kontrolü sağlamasıyla ilgili uluslararası toplumun yardımcı olması gerekiyor. Şam yönetiminin iç güvenliği, nihayetinde de dış güvenliği sağlamasıyla ilgili yine desteklenmesi gerekiyor.

Ancak Şam yönetiminin de kucaklayıcı bir yaklaşımla Suriye’de yaşayan tüm toplulukların, tüm halkların eşit vatandaş olarak yönetimde söz sahibi olduğu temel hak ve özgürlüklerin korunduğu, hele hele en önemlisi can güvenliğinin korunduğu bir yönetim modelinin de Suriye’de hızla oluşturulması gerekiyor.  Bir yandan dış kaynaklı, Şam yönetimini olumsuz etkilemeye çalışan girişimler oluyor, bundan sonra olacaktır da… Onları engellemek için her türlü gayreti ortaya koymak gerekiyor.

Ama Şam yönetiminin de uluslararası toplumun da beklediği gibi Suriye halkının da beklediği gibi kuşatıcı, kapsayıcı ve herkesin söz sahibi olduğu, herkesin sesini duyurduğu demokratik sistemi kurabilmesi için, eşit vatandaşlık sistemine göre kurması için gayret göstermesi gerekiyor. Arap, Kürt, Türkmen demeden; Sunni, Alevi demeden; Hristiyan demeden, Dürzi demeden herkes eşit vatandaş, herkesin can güvenliği bundan sonra Şam yönetimine emanettir. O emanetin gereğini yerine getirecek bir yönetim tarzı çabası vardır ama o çaba da uluslararası toplum tarafından desteklenmelidir.

Suriye’deki iç gelişmeler sadece Suriye’nin meselesi değildir. Bütün coğrafımızın güvenliğiyle, istikrarıyla, huzuruyla, barışıyla ilgilidir. Dolayısıyla Suriye’deki iç istikrarın ve barışın bir an önce sağlanması, bir an önce halkı için güvenliğini sağlamış bir Suriye’nin hemen güneyimizde komşu olarak oluşması bizim en önemli arzularımızdan birisidir.”

“50 yıldır Türkiye’nin çok büyük enerjisini, ekonomisini aldı”

DEM Parti Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ise, ortak basın açıklamasında şunları ifade etti: “Çok önemli bir süreç yaşanıyor, çok önemli bir çağrı yapıldı. Türkiye’de 85 milyonu ilgilendiren, 85 milyon insanın demokratik bir zeminde eşitçe ve kardeşçe yaşamasını öngören bir çağrı yapıldı. Bu çağrıyı siyasi partilerle paylaşmak için başlattığımız turu DEVA Partisi ile devam ettirdik. Önemli bir tartışma yürüttük. Bu konuda geçmişten gelen tecrübelerinden de yararlandık Sayın Babacan ve ekibinin. Önemli bir süreçten geçiyoruz, bu süreci doğru anlamak ve tartışmak çok önemlidir.

Bir çağrı yapıldı. Bu ülkede 50 yıldır süren çatışma ve şiddet ortamını sonlandıracak, hak arama mücadelesini artık demokratik bir zeminde yürütecek bir çağrıdır. 50 yıldır Türkiye’nin çok büyük enerjisini, ekonomisini aldı. Türkiye’nin her karışını etkiledi. Şimdi bu olumsuz etkileri ortadan kaldıracak ve Türkiye’de Kürtler, Aleviler, diğer halk ve inançların, herkesin demokratik bir cumhuriyette eşitçe yaşamasını sağlayacak bir çağrı yapıldı.

Biz bu çağrıya değer veriyoruz. Bu çağrı kime yapılmışsa, gereklerinin layıkıyla yerine getirilmesi gerektiğini belirtiyoruz. Çağrı, çağrı olmaktan çıkmalı ve artık somut adımlara dönüşmelidir. Bunun için bu çağrının toplum tarafından sahiplenilmesi gerekiyor. Sadece iktidarların inisiyatifine kalan ve zamana yayılan bu çağrılar geçmişte de yapıldı. Biz zaman uzayınca entübe olur dedik. Bu uzatılmadan, kime ne düşüyorsa gereklerinin yerine getirilmesinin çağrısını yapıyoruz.

Bizim Suriye’ye yaklaşımımız çok net. Suriye demokratik bir cumhuriyet olmalı. Suriye, 100 yıldır halklara ve farklı inançlara o tekçi mantığın yaşattığı acılardan arınmalıdır. Rejim Kürt’ü, Alevi’yi, Dürzi’yi, Hıristiyanı ve orada yaşayan bütün halkları ve inançları demokratik bir zeminde bir arada tutacak bir karaktere sahip olmalıdır, dönüşmelidir. Suriye’de Alevilerin katledilmesini kınıyoruz. Rejim bunun önlemini almalıdır.

Çağrıları, pratikleri ve attığı adımlarla kapsayıcı davranmalıdır. Tekçi ve dar mantıkla yaklaşılan süreçler sabote de edilir. Tekçi yaklaşımlar, dışarıdan müdahalelere de Suriye’nin yeniden bir çelişki ve çatışma odağına girmesine de yol açabilir. Dolayısıyla Suriye’de, Türkiye’de ya da dünyanın neresinde olursa olsun dışarıdan müdahalelere kapalı olmanın tek yolu demokratik ve kapsayıcı olmaktan, farklılıkları kabul etmekten, farklılıklara saygı göstermekten geçiyor.

Umarım Ramazan ayında yapılan bu çağrı da karşılığını bulur. Yaptığımız toplantılarda ve ziyaretlerde ortak duygular ortaya çıkıyor. Tarihin hiçbir döneminde Türkiye’de bu çağrıya ilişkin böylesine pozitif bir hava oluşmamıştı. Sadece siyaset değil, toplumun kendisi de artık bu ülkede acı olmasın, kan akmasın, demokrasi olsun, herkes kendi farklılıklarıyla eşit yurttaşlar olarak yaşasın diyor.

Bu çağrı da bunu işaret ediyor. Bu çağrının hayat bulması için, toplumun desteğini alması için DEM Parti olarak siyasi partilerle başlattığımız bu süreci, toplumun diğer dinamiklerini de katarak devam ettireceğiz. Umarım günün sonunda bu ülkede artık çağrının bir barış sürecine evrildiğini hep birlikte konuşuruz. Bu toprakların uzun yıllardır özlemini duyduğu, umut ettiği, beklediği barışı bu çağrıyla birlikte bu ülkeye getiririz. Hepinize iyi akşamlar diliyorum. Sayın Babacan ve ekibine bizi sıcak karşılamalarından dolayı teşekkürlerimi sunuyorum.”

Paylaşın

Süper Lig: Beşiktaş’ın Galibiyet Serisi Sona Erdi

Süper Lig’in 27. hafta maçında Beşiktaş ile Gaziantep FK, İnönü Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Hakem Zorbay Küçük’ün yönettiği karşılaşmadan Gaziantep, 2-1 galip ayrıldı.

Haber Merkezi / Beşiktaş’ın golünü 31. dakikada penaltıdan Ciro Immobile, Gaziantep FK’nin gollerini ise 61. dakikada Arda Kızıldağ ve 87. dakikada Furkan Soyalp kaydetti.

Karılaşmanın 77. dakikasında Gaziantep FK’dan Bruno Viana kırmızı kart gördü.

Gaziantep FK bu galibiyet ile puanını 35’e yükseltti. Beşiktaş, ise 44 puanda kaldı.

29. dakikada Immobile’nin kafa pasında ceza sahası içi sağ tarafında topla buluşan Rafa Silva, savunmada Viana’yı geçmek isterken yerde kaldı. Mücadelenin hakemi Zorbay Küçük, direkt penaltı noktasını gösterdi. 31. dakikada kazanılan penaltı atışında topun başına geçen Immobile, sağ tarafa yerden yaptığı vuruşta kaleci ve topu ayrı köşelere gönderdi. 1-0

61. dakikada sağ kanattan Maxim’in kullandığı serbest vuruşta ceza sahası içinde altıpas çizgisi üzerinde iyi yükselen Arda Kızıldağ, topu uzak köşeden ağlarla buluşturdu. 1-1

87. dakikada Kozlowski’nin pasıyla yayın üzerinde topla buluşan Furkan Soyalp, ceza sahasına girdikten sonra penaltı noktası yakınında rakibinden sıyrılıp kaleci Mert Günok’un solundan meşin yuvarlağı ağlara gönderdi. 1-2

Stat: İnönü

Hakemler: Zorbay Küçük, Kerem Ersoy, Bahtiyar Birinci

Beşiktaş: Mert Günok, Tayyip Talha Sanuç (Onur Bulut dk. 69), Emirhan Topçu, Uduokhai, Masuaku, Gedson Fernandes, Chamberlain (Hadziahmetovic dk. 79), Rashica (Muçi dk. 69), Rafa Silva, Joao Mario (Arroyo dk. 80), Immobile

Gaziantep FK: Burak Bozan, Viana, Arda Kızıldağ (Semih Güler dk. 64), Husic, Sorescu, Ogün Özçiçek (Furkan Soyalp dk. 60), N’diaye, Maxim (Ertuğrul Ersoy dk. 82), Kozlowski, Okereke, Boateng (Lungoyi dk. 82)

Goller: Immobile (dk. 31 pen.) (Beşiktaş), Arda Kızıldağ (dk. 61), Furkan Soyalp (dk. 87) (Gaziantep FK)

Paylaşın

Japonların Uzun Ömürlü Olmasının Sırrı “Okinawa Diyeti”

Düşük kalori, yüksek karbonhidrat, sebze ve soya ağırlıklı bir beslenme modeli olan Okinawa Diyeti, Japonya’nın Okinawa Adası’nda yaşayanların geleneksel beslenme alışkanlıklarını temel alan bir diyet modelidir.

Haber Merkezi / Bu diyet, dünyanın “Mavi Bölgeler” (Blue Zones) olarak adlandırılan, uzun ve sağlıklı yaşaımn beş bölgesinden biri olan Okinawa’daki yaşam tarzından türetilmiştir.

Aşağıda, Okinawa Diyeti’nin temel özellikleri, faydaları, riskleri ve uygulanabilirliği hakkında detaylı bir açıklama sunulmaktadır.

Okinawa Diyeti’nin temel özellikleri: Okinawa Diyeti, düşük kalorili, yüksek karbonhidratlı, sebze ağırlıklı ve antioksidan açısından zengin bir beslenme modelidir. Diyetin temel bileşenleri şunlardır:

Sebzeler (Yüzde 58-60): Diyetin en büyük kısmı sebzelerden oluşur. Özellikle tatlı patates (özellikle mor ve turuncu çeşitleri) diyetin temel karbonhidrat kaynağıdır ve günlük kalorinin büyük bir kısmını sağlar. Tatlı patates, yüksek lif içeriği, düşük glisemik indeksi ve antioksidanlarla (örneğin, antosiyaninler) doludur.

Diğer sebzeler arasında deniz yosunları (kombu, wakame, nori), bambu filizleri, daikon turpu, acı kavun (goya), lahana, havuç, kabak, yeşil papaya ve Çin lahanası bulunur. Bu sebzeler, yüksek lif, vitamin, mineral ve fitokimyasal içeriğiyle sağlıklı yaşlanmayı destekler.

Baklagiller (Yüzde 5): Soya ürünleri (tofu, miso, natto) diyetin önemli bir protein kaynağıdır. Soya, flavonoidler gibi antioksidanlar açısından zengindir ve kalp sağlığını destekler. Ayrıca bağırsak sağlığını iyileştiren fermente soya ürünleri de sıkça tüketilir.

Tam tahıllar (Yüzde 33): Japonya’nın diğer bölgelerine kıyasla Okinawa’da pirinç tüketimi oldukça düşüktür. Bunun yerine, darı gibi diğer tam tahıllar tercih edilir. Tatlı patates, tahılların yerini alarak ana karbonhidrat kaynağıdır.

Deniz ürünleri ve et (Yüzde 1-2): Geleneksel Okinawa Diyeti, balık ve deniz ürünlerini çok az miktarda içerir (kalorinin yüzde 1’inden az). Beyaz balıklar ve deniz ürünleri, omega-3 yağ asitleri açısından zengin olsa da, diyetin temelini oluşturmaz. Kırmızı et, özellikle törenler ve özel günler için nadiren tüketilir ve genellikle küçük miktarlarda yenir.

Diğer (Yüzde 1): Diyet, şeker ve işlenmiş gıdaları minimumda tutar. Şeker, Japonya geneline kıyasla yüzde 30 daha az tüketilir. Jasmine çayı, bolca içilir ve antioksidan kaynağı olarak önemli bir rol oynar. Baharatlar ve otlar (özellikle zerdeçal, zencefil ve mugwort) hem lezzet hem de sağlık faydaları için yaygın olarak kullanılır.

“Hara Hachi Bu” felsefesi:

Okinawa Diyeti’nin en dikkat çekici özelliklerinden biri, “Hara Hachi Bu” olarak bilinen Konfüçyüs öğretisidir. Bu, yemek sırasında sadece yüzde 80 doyana kadar yemek yemeyi ifade eder. Bu yaklaşım, kalori kısıtlamasını doğal bir şekilde teşvik eder ve aşırı yemeyi önler.

Düşük kalori ve yüksek besin yoğunluğu: Geleneksel Okinawa Diyeti, kalori açısından düşük (ortalama 1785 kalori/gün) ancak besin yoğunluğu açısından yüksektir. Bu, özellikle tatlı patates gibi düşük kalorili ama besleyici gıdalara dayanır. Bu düşük kalori alımı, sağlıklı yaşlanmayı destekleyen kalori kısıtlaması (caloric restriction) mekanizmalarını tetikleyebilir.

Okinawa Diyeti’nin faydaları: Okinawa Diyeti, uzun yaşam ve düşük kronik hastalık oranlarıyla ilişkilendirilmiştir. Araştırmalar, aşağıdaki faydaları vurgulamaktadır:

Uzun yaşam (Longevity): Okinawa, 20. yüzyıl boyunca Japonya’da en yüksek yaşam beklentisine sahip bölgeydi ve dünyadaki en yüksek yüz yaşını geçmiş oranlarından birine sahipti. Bu durum, diyetin düşük kalorili, yüksek antioksidanlı yapısına ve genel yaşam tarzına (örneğin, fiziksel aktivite ve sosyal bağlar) bağlanmıştır.

Diyet, özellikle düşük kalori alımı ve yüksek fitokimyasal içeriği sayesinde, hücresel yaşlanmayı yavaşlatabilen genetik yolları (örneğin, FOXO3 genini) aktive edebilir.

Kalp hastalıkları: 1995 verilerine göre, Okinawalılar, 8 kat daha az kalp hastalığına bağlı ölüm riskine sahipti. Bunun nedeni, diyetin doymuş yağ oranı düşük (Yüzde 6) ve omega-3 yağ asitleri açısından dengeli olmasıdır.

Kanser: Prostat, meme ve kolon kanseri gibi bazı kanser türlerinde ölüm oranları, sırasıyla 7, 6.5 ve 2.5 kat daha düşüktür. Antioksidanlar (örneğin, tatlı patatesteki antosiyaninler, goya’daki fitokimyasallar) ve düşük kalori alımı, kanser riskini azaltabilir.

Diyabet: Diyetin düşük glisemik yükü ve yüksek lif içeriği, kan şekeri kontrolünü destekler ve diyabet riskini azaltır.

Demans: Antioksidanlar ve omega-3 yağ asitleri, bilişsel sağlığı destekler ve yaşa bağlı nörodejeneratif hastalık riskini azaltabilir.

Düşük vücut kitle indeksi (BMI): Okinawalılar, genellikle düşük bir BMI’ye sahiptir. Bu, hem diyetin düşük kalorili yapısına hem de aktif yaşam tarzına bağlanır.

Anti-inflamatuar ve antioksidan etkiler: Diyet, zerdeçal, goya, tatlı patates ve deniz yosunları gibi anti-inflamatuar ve antioksidan açısından zengin gıdalarla doludur. Bu bileşenler, oksidatif stresi azaltarak yaşlanmayı ve kronik hastalıkları önleyebilir.

Okinawa Diyeti’nin riskleri ve dezavantajları: Her ne kadar Okinawa Diyeti birçok sağlık faydası sunsa da, herkes için uygun olmayabilir ve bazı riskler barındırabilir:

Protein: Diyet, protein açısından nispeten düşüktür (Yüzde 9). Uzun süreli düşük protein alımı, kas kaybına ve zayıf bağışıklık fonksiyonuna yol açabilir, özellikle yaşlı bireylerde.

B2 vitamini (Riboflavin): Tarihsel olarak, Okinawalılar arasında B2 vitamini eksikliğine bağlı cheilosis (dudak ve ağız köşelerinde çatlaklar) vakaları bildirilmiştir.

Kalsiyum ve D vitamini: Süt ürünleri ve balık tüketiminin az olması, kalsiyum ve D vitamini eksikliği riskini artırabilir, ancak bu, güneş ışığına maruziyet ve deniz yosunları gibi alternatif kaynaklarla dengelenebilir.

Geç menstruasyon ve emzirme sorunları: Kadınlarda düşük kalori alımı, geç menstruasyona ve emzirme sorunlarına neden olabilir (tarihsel verilere göre yüzde 9 ve yüzde 18 oranında).

Ayrıca, diyetin düşük kalorili yapısı, yüksek enerji ihtiyacı olan bireyler (örneğin, sporcular) için uygun olmayabilir.

Tuz alımı: Miso, soya sosu ve tuzlu balık gibi gıdalar, sodyum içeriği açısından yüksektir. Bu, özellikle hipertansiyonu olan bireyler için risk oluşturabilir. Modern Okinawa Diyeti’nde tuz alımı artmıştır ve bu, sağlık faydalarını olumsuz etkileyebilir.

Okinawa Diyeti’nin modern versiyonu: Geleneksel Okinawa Diyeti, modernleşme ve Batı tarzı beslenmenin etkisiyle değişime uğramıştır. Günümüzde Okinawalılar daha fazla protein, yağ ve işlenmiş gıda tüketmektedir.

Bu değişim, yaşam beklentisinin azalmasına ve kalp hastalıkları gibi sorunların artmasına neden olmuştur. Modern bir Okinawa Diyeti, geleneksel ilkeleri korurken daha esnek bir yaklaşım sunabilir.

Okinawa Diyeti’ni uygulamak için örnek bir günlük menü: Aşağıda, geleneksel Okinawa Diyeti’ni modern bir yaşam tarzına uyarlamış örnek bir günlük menü yer almaktadır:

Kahvaltı:

Miso çorbası (deniz yosunu, tofu ve yeşil soğan ile)
Haşlanmış mor tatlı patates
Jasmine çayı

Öğle yemeği:

Goya chanpuru (acı kavun, tofu, yumurta ve az miktarda domuz eti ile karışık kızartma)
Darı veya kahverengi pirinç (küçük porsiyon)
Deniz yosunu salatası
Jasmine çayı

Ara öğün:

Shikwasa (Okinawa limonu) suyu veya küçük bir porsiyon papaya

Akşam yemeği:

Buharda pişmiş sebzeler (kabak, havuç, bambu filizleri)
Natto (fermente soya fasulyesi)
Az miktarda haşlanmış balık
Jasmine çayı

Not: Her öğünde “Hara Hachi Bu” felsefesi uygulanmalı, yani doyduğunuzu hissettiğinizde yemeyi bırakmalısınız.

Okinawa Diyeti’ni kimler uygulamalı?

Okinawa Diyeti, genel sağlık iyileştirme, kilo kontrolü ve uzun yaşam hedefleyen bireyler için uygundur. Ancak, aşağıdaki gruplar dikkatli olmalıdır:

Hamileler ve emzirenler: Düşük kalori ve protein alımı, bu gruplar için yetersiz olabilir.

Sporcular: Yüksek enerji ihtiyacı, diyetin düşük kalorili yapısıyla uyumsuz olabilir.

Kronik hastalıkları olanlar: Özellikle hipertansiyonu olanlar, tuzlu gıdalara dikkat etmelidir. Diyabet veya böbrek hastalığı olanlar, bir uzmana danışmalıdır.

Bu diyeti uygulamadan önce, bireysel sağlık durumu ve ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak bir doktora veya diyetisyene danışılması önemlidir. Ayrıca, diyetin faydalarını tam anlamıyla elde etmek için, sadece beslenmeye değil, aynı zamanda fiziksel aktiviteye, sosyal bağlara ve stres yönetimine de odaklanılmalıdır.

Paylaşın

Trabzonspor’da Beşinci Şenol Güneş Dönemi Sona Erdi

Trabzonspor yönetimi, Şenol Güneş ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından yollarını ayırmaya karar verdi. Bu kararla birlikte, Şenol Güneş’in Trabzonspor’daki beşinci teknik direktörlük dönemi sona erdi.

Haber Merkezi / Trabzonspor, Güneş’in beşinci döneminde, Süper Lig ve Türkiye Kupası’nda oynadığı 26 maçta 10 galibiyet, 7 beraberlik, 9 mağlubiyet yaşadı – Karadeniz ekibi, Güneş idaresinde ligde 23 maçta 8 galibiyet, 6 beraberlik, 9 mağlubiyet sonucunda 30 puan toplayarak 1,30 puan ortalamasında kaldı.

Trabzonspor, teknik direktör Şenol Güneş ile yolların ayrıldığını resmen açıkladı. Trabzonspor’dan yapılan açıklama şöyle: “Sezon başında Sayın Şenol Güneş ile yalnızca teknik direktör olarak değil; aynı zamanda kendisinin tecrübelerinden istifade ederek geleceğin Trabzonspor’unu inşa etmek adına planlama yaptık.

Program kapsamında Sn. Güneş’in tesisler ve yatırımlardan da sorumlu olacağı, iyi bir kurumsal yapıyı kurabilme hedefiyle göreve başladık. Maalesef ligde arzu etmediğimiz sonuçlar aldık. Ve geldiğimiz nokta itibarıyla teknik direktörlük makamında bir kan değişikliğine gitme ihtiyacı ortaya çıktı.

Yeni teknik direktörün belirlenmesi için arayışlara vakit kaybetmeden başladık. Tüm süreci şeffaf şekilde kamuoyuyla paylaşacağız. Trabzonspor camiasına ve büyük taraftarımıza saygıyla duyurulur.”

Trabzonspor, Güneş’in beşinci döneminde, Süper Lig ve Türkiye Kupası’nda oynadığı 26 maçta 10 galibiyet, 7 beraberlik, 9 mağlubiyet yaşadı – Karadeniz ekibi, Güneş idaresinde ligde 23 maçta 8 galibiyet, 6 beraberlik, 9 mağlubiyet sonucunda 30 puan toplayarak 1,30 puan ortalamasında kaldı.

Paylaşın

2024 Yılında, AİHM Türkiye’ye Yönelik 67 İhlal Kararı Verdi

2024 yılında, Türkiye’den yapılan toplam 6 bin 190 başvuruyu sonuçlandıran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’ye yönelik toplam 67 ihlal kararı verdi.

Türkiye, karar verilmeyen ve derdest durumda olan başvurular açısından 21 bin 600 başvuru ile ilk sırada yer aldı. Türkiye’nin ardından 8 bin 150 derdest başvuru ile Rusya ikinci, 7 bin 700 derdest başvuruyla da Ukrayna üçüncü sırada geldi.

BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 2024 yılında Türkiye adına yapılan toplam 6 bin 190 başvuru sonuçlandırıldı.

Başvurulardan 67 ihlal kararı çıktı. Türkiye, henüz çözülemeyen ve derdest durumda olan başvurular açısından 21 bin 600 başvuru ile ilk sırada yer aldı. Türkiye’nin ardından 8 bin 150 derdest başvuru ile Rusya ikinci, 7 bin 700 derdest başvuruyla da Ukrayna üçüncü sırada geldi.

Türkiye’ye yönelik AİHM’e 2024 yılında yapılan yeni başvuru sayısının 4 bin 450 olduğu bildirildi. Türkiye’nin, 2024 yılındaki yeni başvurusu sayısının nüfusa göre oranında 46 ülke arasında 24’üncü sırada yer aldığı belirtildi. San Marino, Monako, Slovenya ve Ermenistan, nüfusuna oranla en fazla AİHM başvurusu bulunan ülkeler olarak sıralandı.

AİHM’de, 2024 yılında Türkiye’ye yönelik alınan 67 ihlal kararının ayrıntıları da paylaşıldı. En fazla ihlal kararları alınan konular, 13’er ihlal kararı ile adil yargılama hakkı ve ayrımcılık yasağı olarak kaydedildi. AİHM’in Türkiye’ye yönelik ihlal kararları aldığı başlıklar ve karar sayıları, verilere şöyle yansıdı:

İşkence yasağı: 1
Adil yargılama hakkı: 13
Özel ve aile hayatına saygı: 9
Toplantı ve dernek kurma özgürlüğü: 6
Ayrımcılık yasağı: 13
Mülkiyet hakkı: 4
Eğitim hakkı: 1

Türkiye aleyhinde AİHM tarafından verilen ihlal kararlarının yıllara göre dağılımı da dikkati çekti. AİHM’in, Türkiye’ye yönelik verdiği ihlal kararları, 2018-2024 döneminde yıllara göre şöyle dağıldı:

2018: 140
2019: 96
2020: 85
2021: 76
2022: 73
2023: 72
2024: 67

Paylaşın

Emeklinin Bayram İkramiyesi Belli Oldu: Dört Bin Lira

Yaklaşık 16. 5 milyon emekliyi ilgilendiren Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı ikramiyeleri 4 bin lira oldu. Bayramı ikramiyeleri, 2024 yılında 3 bin liraya yükseltilmişti.

AK Parti, Gençlik ve Spor Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde değişiklik yapan 18 maddelik yasa teklifi Meclis Başkanlığına sundu. Yaklaşık 16. 5 milyon emekliyi ilgilendiren bayram ikramiyelerindeki artışta yasa teklifinde yer aldı.

Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, “Emeklilerimize verilen Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı ikramiye tutarını yapılan değerlendirmeler sonucunda 3 bin liradan 4 bin liraya çıkartıyoruz” dedi.

ANKA’nın AK Partili kaynaklardan edindiği bilgiye göre, hem Ramazan hem de Kurban bayramlarında emeklilere yapılacak 4 biner lira ikramiyenin bütçeye maliyetinin 127 milyar TL olarak hesaplandı.

Yetkililer, teklifin yasalaşmasının ardından 27 Mart Perşembe ve 28 Mart Cuma günleri emeklilerin hesaplarına yatırılacak şekilde planlama yapıldığını bildirdi.

Ramazan Bayramı arifesi 29 Mart Cumartesi gününe denk geliyor. Ramazan Bayramı 30 Mart Pazar-1 Nisan Salı 2025 tarihlerinde kutlanacak.

Emeklilere her yıl Ramazan ve Kurban Bayramları öncesinde ödenen bayram ikramiyeleri, 2024 yılında yüzde 50 artırılarak 3 bin TL’ye yükseltilmişti.

Paylaşın

Aşırı Uyku Alzheimer’ın Erken Belirtisi Olabilir

Aşırı uyku (hipersomni) veya uyku bozuklukları, bilişsel işlevlerde bozulmaya yol açan ilerleyici bir nörodejeneratif bir sağlık sorunu olan Alzheimer’ın erken evrelerinde sıkça gözlemlenen belirtilerinden biridir.

Haber Merkezi / Ancak bu durum her zaman Alzheimer’ı işaret etmez. Uyku bozuklukları, modern yaşam tarzı, stres ve diğer sağlık sorunlarından da kaynaklanabilir. Bu nedenle, aşırı uyku gibi belirtileri değerlendirirken, bireyin genel sağlık durumu, yaşam tarzı ve risk faktörleri (örneğin, ailede Alzheimer öyküsü) dikkate alınmalıdır.

Uyku ve Alzheimer arasındaki bağlantı: Araştırmalar, uyku düzenindeki değişikliklerin Alzheimer hastalığı ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu göstermektedir.

Alzheimer hastalığında, beyinde amiloid beta proteinleri birikir ve birikintiler plaklar oluşturur. Bu birikim, bilişsel işlevlerin bozulmasına katkıda bulunur. Sağlıklı uyku, beynin bu toksik proteinleri temizlemesine yardımcı olur (gliyatik sistem aracılığıyla). Ancak, yetersiz veya düzensiz uyku, bu temizleme sürecini bozabilir ve amiloid beta birikimini artırabilir.

Öte yandan, Alzheimer’ın erken evrelerinde beyindeki değişiklikler, uyku-uyanıklık döngüsünü düzenleyen bölgeleri (örneğin, hipotalamus ve beyin sapı) etkileyebilir, bu da aşırı uyku veya uykusuzluk gibi sorunlara yol açabilir.

Aşırı uyku ve Alzheimer’ın erken belirtileri: Alzheimer’ın erken evrelerinde, bireyler gün içinde aşırı uykulu olabilir veya normalden daha uzun süre uyuyabilir. Buna “gündüz aşırı uyku hali” denir. Uyku kalitesinde bozulma, gece sık uyanma veya gündüz – gece döngüsünün tersine dönmesi (örneğin, gece uyanık kalıp gündüz uyumak) gibi belirtiler de görülebilir.

Bu tür uyku değişiklikleri, genellikle hafıza kaybı, konsantrasyon güçlüğü ve zihin hali değişiklikleri gibi diğer erken Alzheimer belirtileriyle birlikte ortaya çıkar.

Aşırı uykunun diğer olası nedenleri: Aşırı uykunun Alzheimer ile ilişkilendirilmesi için, diğer olası nedenlerin dışlanması önemlidir. Çünkü aşırı uyku, birçok farklı sağlık sorunundan da kaynaklanabilir:

Uyku Apnesi: Gece boyunca solunumun kesintiye uğraması, uyku kalitesini düşürür ve gündüz aşırı uykululuğa neden olabilir.
Depresyon: Depresyon, uyku düzeninde değişikliklere (hem uykusuzluk hem de aşırı uyku) yol açabilir.
İlaç yan etkileri: Bazı ilaçlar, özellikle sakinleştiriciler, antidepresanlar veya antihistaminikler, uykululuğu artırabilir.

Tiroid sorunları: Hipotiroidizm gibi durumlar, enerji seviyesini düşürerek aşırı uyku eğilimi artırabilir.
Nörolojik hastalıklar: Parkinson hastalığı veya demans türleri gibi diğer nörolojik durumlar da uyku değişikliklerine neden olabilir.
Yaşlanma: Normal yaşlanma sürecinde uyku düzeni değişebilir, ancak bu değişiklikler genellikle Alzheimer ile ilişkili olanlardan daha hafiftir.

Önleme ve yönetim

Eğer aşırı uyku, Alzheimer’ın erken bir belirtisiyse, erken teşhis ve yönetim hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir. Aşağıdaki öneriler, uyku sağlığını iyileştirmek ve Alzheimer riskini azaltmak için faydalı olabilir:

Düzenli uyku: Her gün aynı saatte yatıp kalkmaya özen göstermek.
Fiziksel aktivite: Düzenli egzersiz, uyku kalitesini artırabilir ve bilişsel işlevleri destekleyebilir.
Sağlıklı beslenme: Akdeniz tipi diyet (bol sebze, meyve, tam tahıl, balık ve zeytinyağı) beyin sağlığını destekler.
Zihinsel aktivite: Bulmaca çözmek, kitap okumak veya yeni bir beceri öğrenmek gibi zihinsel egzersizler, bilişsel rezervin korunmasına yardımcı olabilir.
Uyku hijyeni: Kafein ve alkol tüketimini sınırlamak, yatak odasını rahat ve karanlık bir ortam haline getirmek.

Paylaşın