Babacan: Bütçede Öncelik Üretim Değil, Faiz

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, TBMM’de düzenlenen Yeni Yol Grubu Toplantısı’nda ekonomi, fon krizi, afet yönetimi ve dış politikaya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Konuşmasına İstanbul ve çevre illerde yaşanan sel felaketinden etkilenen vatandaşlara geçmiş olsun dileklerini ileterek başlayan Babacan, afetlerde zarar gören vatandaşların ve esnafın yaralarının bir an önce sarılması gerektiğini belirtti. Afetlere hazırlık konusunda merkezi yönetim ve belediyelerin önemli sorumlulukları bulunduğunu vurgulayan Babacan, yanlış imar planları, imar afları ve denetim eksikliklerinin insan hayatını tehlikeye attığını ifade etti.

“Bütçede öncelik üretim değil, faiz”

2027 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi’ni eleştiren Babacan, bütçenin iktidarın ekonomi politikalarındaki önceliklerini ortaya koyduğunu söyledi. Faiz giderleri için ayrılan kaynağın büyüklüğüne dikkat çeken Babacan, 2027 yılında faiz ödemeleri için 3 trilyon 975 milyar lira ödenek ayrıldığını belirtti.

Babacan, 2026 yılı için güncellenen faiz ödeneğiyle karşılaştırıldığında 2027’deki artışın yüzde 41’e ulaştığını, buna karşılık Orta Vadeli Program’da 2027 yılı enflasyon beklentisinin yüzde 21 olarak açıklandığını hatırlattı.

Emekli maaşları, asgari ücret, çiftçi gelirleri ve esnaf kazançlarında da benzer oranlarda artış yapılıp yapılmayacağını soran Babacan, iktidarın bütçe tercihlerini eleştirerek, “Bütçede öncelik üretim değil, alın teri değil, faiz” dedi.

Faiz ödemelerinin gelir dağılımını da etkilediğini savunan Babacan, bütçenin yoksul kesimlerden varlıklı kesimlere kaynak aktarımına yol açtığını öne sürdü. Eğitim, tarım ve sağlık gibi alanlara ayrılan kaynakların da bütçe önceliklerini gösterdiğini belirten Babacan, ekonomide üretim ve emeğin ön plana çıkarılması gerektiğini dile getirdi.

Fon krizi için Meclis araştırması çağrısı

Konuşmasının önemli bölümünü fon krizine ayıran Babacan, milyonlarca insanın birikimini ilgilendiren olayın tüm yönleriyle açıklığa kavuşturulması gerektiğini söyledi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 4 Kasım 2025 tarihli olduğunu belirttiği konuşmasından bir video izleten Babacan, Şimşek’in bazı fonlar üzerinden manipülasyon yapıldığını bildiklerine ilişkin sözlerini hatırlattı.

Babacan, bu açıklamadan hareketle hükümete, söz konusu iddialara ilişkin neden daha önce etkili adımlar atılmadığını sordu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın olaydan haberdar olup olmadığı konusunda da açıklama beklediğini belirten Babacan, kamuoyunun bilgilendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın 11 Aralık 2025 tarihli olduğunu belirttiği konuşmasından da bir video paylaşan Babacan, Şimşek ve Yılmaz’ın açıklamaları arasında çelişki bulunduğunu savundu.

Fon krizine ilişkin listelerin açıklanmasını ve TBMM’de araştırma komisyonu kurulmasını isteyen Babacan, denetim mekanizmalarının bağımsız biçimde çalışması gerektiğini söyledi. Haksız kazançların iade edilmesinin sorumluları cezadan kurtarmaması gerektiğini de vurgulayan Babacan, aksi yaklaşımın yeni dolandırıcılık olaylarını teşvik edebileceğini belirtti.

Babacan, fon krizinin yalnızca ekonomik büyüklükler üzerinden değerlendirilmesine de karşı çıktı. Kaybedilen birikimlerin vatandaşların ev ve araba hayallerini, işletme sermayelerini ve eğitim planlarını etkilediğini söyleyen Babacan, yaşananları “bir siyasi ahlak meselesi” olarak nitelendirdi.

“Şirket değerlerindeki kayıp 100 milyar dolar”

Fon krizi sonrasında Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin toplam piyasa değerinde 100 milyar dolarlık düşüş yaşandığını savunan Babacan, bu tutarı çay ve fındık üreticilerinin yıllık gelirleriyle karşılaştırdı.

Babacan, bu yılki yaş çay rekoltesini 1 milyon 400 bin ton, kilogram başına alım fiyatını ise 35 lira olarak hesapladığını belirterek, toplam değerin yaklaşık 49 milyar liraya karşılık geldiğini söyledi.

Türkiye’nin yıllık fındık üretiminin değerini de yaklaşık 2 milyar dolar olarak değerlendiren Babacan, şirket değerlerindeki kaybın büyüklüğünü vurguladı. Bu karşılaştırmalarla fon krizinin ekonomik etkilerine dikkat çeken Babacan, mağduriyetlerin giderilmesi ve sorumluların hesap vermesi gerektiğini kaydetti.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması için şeffaflık istedi

Babacan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na ilişkin değerlendirmelerinde ise İslam ülkeleri arasındaki iş birliğini desteklediklerini ancak anlaşmanın içeriğinin açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi.

Anlaşma metninin TBMM’ye sunulma sürecine ilişkin eleştirilerde bulunan Babacan, kamuoyunun metne uluslararası basın üzerinden ulaşabilmesini sorguladı. Anlaşmanın hangi tehditlere karşı hazırlandığının, hangi koşullarda uygulanacağının ve Türkiye’nin hangi durumlarda askeri yardım sağlayacağının açıklanmasını istedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başka bir ülkede görevlendirilmesi konusunda ayrıca Meclis kararının gerektiğini vurgulayan Babacan, anlaşmada yer aldığı belirtilen 10 yıl boyunca çekilememe şartına da dikkat çekti. Metinde teknik hatalar ve birbiriyle çelişen ifadeler bulunduğunu ileri süren Babacan, şeffaflığın ve uzman değerlendirmelerinin önemini dile getirdi.

Türkiye’nin bölgesel gelişmelerde ilkeli ve güvenilir bir arabulucu rolünü koruması gerektiğini belirten Babacan, anlaşmanın hedefleri ve uygulama koşulları konusunda sorularının yanıtlanmasını istedi. Mısır ve İran’ın da dahil olacağı daha geniş bir bölgesel iş birliğinin değerlendirilmesi gerektiğini savunan Babacan, mevcut sorular yanıtlanmadan anlaşmayı destekleyemeyeceklerini ifade etti.

“Milletin verdiği yetki bir emanettir”

Konuşmasının son bölümünde kamu yönetiminde hukuk, liyakat ve siyasi ahlak vurgusu yapan Babacan, devlet yönetiminin millete karşı sorumluluk taşıdığını söyledi.

Kamu kaynaklarının korunması ve hukukun herkes için eşit uygulanması gerektiğini belirten Babacan, siyasi bağlantıların emeğin ve liyakatin önüne geçmemesi gerektiğini ifade etti. Kamu ihaleleri, imar düzenlemeleri ve yolsuzlukla mücadele alanlarında reform çağrısını yineleyen Babacan, iktidarın bu konularda adım atmaması halinde seçmenin sandıkta karar vereceğini söyledi.

Babacan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Bizim istediğimiz alın terinin, emeğin, dürüstlüğün yeniden değer kazandığı bir Türkiye’dir.”

Paylaşın

Anneliğin Görünmeyen Yükü: Kaygı Ve Depresyon Beyin Sisini Derinleştiriyor

Penn State Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü yeni bir çalışma, kaygı ve depresyon belirtilerinin hamilelik ve doğum sonrası dönemde görülen zihinsel bulanıklık, unutkanlık ve odaklanma sorunlarıyla ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırmaya göre fiziksel aktivite, depresyon belirtileri yaşayan kadınlarda beyin sisini hafifletmeye yardımcı olabilirken yüksek düzeyde kaygı yaşayan yeni annelerde farklı sonuçlar doğurabiliyor.

Halk arasında “hamilelik beyni”, “bebek beyni” veya “anne unutkanlığı” olarak adlandırılan bu durum; hafıza, dikkat ve konsantrasyon sorunlarıyla kendini gösterebiliyor. Tıbbi bir teşhis olarak kabul edilmeyen hamilelik beyni, hamilelik ve doğum sonrası dönemde bazı kadınların deneyimlediği bilişsel değişimleri tanımlamak için kullanılıyor.

Psychology & Health dergisinde yayımlanan araştırmada, fiziksel aktivitenin bu sorunları azaltıp azaltamayacağı incelendi. Bulgular, egzersiz ile zihinsel bulanıklık arasındaki ilişkinin kaygı ve depresyon belirtilerine göre değişebileceğine işaret etti.

Araştırmaya göre genel olarak daha fazla fiziksel aktivite bildiren kadınların daha az beyin sisi yaşadığına ilişkin istatistiksel açıdan güçlü ve tutarlı bir kanıt elde edilemedi. Buna karşılık, daha yoğun kaygı veya depresyon belirtileri bildiren kadınlarda zihinsel bulanıklık düzeyinin daha yüksek olduğu görüldü.

Çalışmada, fiziksel aktivitenin yüksek düzeyde depresyon belirtisi gösteren kadınlarda beyin sisini azaltmaya yardımcı olabileceği belirlendi. Ancak yüksek düzeyde kaygı yaşayan yeni annelerde fiziksel aktivite ile zihinsel bulanıklık arasındaki ilişkinin farklılaşabileceği gözlendi.

Araştırmanın başyazarı, Penn State Üniversitesi kinezyoloji doktora adayı Victoria Suhy, fiziksel aktivitenin unutkanlığı ve hafıza sorunlarını azaltacağı yönündeki beklentilerinin sonuçlarla tam olarak örtüşmediğini belirtti. Suhy, egzersizin depresyon belirtileri yaşayan kadınlarda zihinsel bulanıklığı hafifletebileceğini, ancak kaygı belirtileri gösteren kadınlarda bilişsel sorunlarla ilişkinin daha karmaşık olabileceğini ifade etti.

Suhy, yeni annelerin yaşadığı beyin sisiyle başa çıkabilmek için yalnızca fiziksel aktiviteye odaklanmak yerine öz bakımın ve duygusal desteğin de önemsenmesi gerektiğini vurguladı.

Araştırmacılar, Orta Pensilvanya’da yaşayan ve araştırma başladığında ortalama 30 haftalık hamile olan 56 kadından anketleri yanıtlamalarını istedi. Katılımcılardan 46’sı doğumdan altı hafta sonra aynı soruları yeniden yanıtladı.

Yaş ortalaması 30 olan katılımcılar; fiziksel aktivite düzeyleri, kaygı ve depresyon belirtileri ile hafıza, dikkat ve dil becerilerine ilişkin deneyimleri hakkında bilgi verdi. Katılımcıların demografik özellikleri bakımından genel nüfusu tam olarak temsil etmediği, örneklemde beyaz ırktan ve üniversite mezunu kadınların daha yüksek oranda bulunduğu belirtildi.

Fiziksel aktivite düzeyleri değerlendirilirken Amerikan Kadın Doğum ve Jinekologlar Kolejinin (ACOG) haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktivite önerisi temel alındı.

Suhy, aşırı endişe, uyku sorunları ve konsantrasyon güçlüğü gibi kaygı belirtilerinin yanı sıra umutsuzluk, değersizlik hissi ve iştah kaybı gibi depresyon belirtilerinin de daha yoğun zihinsel bulanıklıkla bağlantılı olduğunu bildirdi.

Fiziksel aktivite önerilerini karşılayan kadınlarda daha az beyin sisi görüldüğüne ilişkin işaretler bulunsa da bu farkların istatistiksel açıdan anlamlı ve tutarlı olmadığı kaydedildi. Buna karşılık, depresyon belirtileri yüksek olan kadınlarda fiziksel aktiviteyle zihinsel bulanıklığın azalması arasında bir ilişki gözlendi.

Araştırmanın kıdemli yazarı, Penn State Üniversitesi’nde kinezyoloji ile kadın doğum ve jinekoloji profesörü Danielle Symons Downs, sonuçların kendisini moralsiz veya umutsuz hisseden kadınlar için egzersizin olası bir destekleyici strateji olabileceğini gösterdiğini belirtti.

Kaygı Yaşayan Annelerde Baskı Oluşturabilir

Araştırmacılar, fiziksel aktivitenin her koşulda aynı sonucu vermeyebileceğine dikkat çekti. Özellikle yüksek düzeyde kaygı yaşayan yeni annelerin egzersiz hedeflerini yerine getirmeye çalışırken kendilerine fazladan baskı uygulayabilecekleri değerlendirildi.

Suhy, annelerin aynı anda çok sayıda sorumluluğu yerine getirmeye çalışmasının fiziksel aktivite hedeflerini de ek bir yük haline getirebileceğini ifade etti. Egzersizin bir zorunluluk olarak görülmesi veya hamilelikte alınan kilolardan hızla kurtulma isteğiyle yapılması, bazı kadınların üzerindeki baskıyı artırabilir.

Araştırmacılar, bu bulguların egzersizin kaygılı kadınlarda doğrudan beyin sisine yol açtığını kanıtlamadığını da vurguluyor. Çalışma, fiziksel aktivite ile bilişsel belirtiler arasındaki ilişkinin ruhsal durum ve bireysel koşullarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.

Penn State Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsünün yardımcı direktörü de olan Downs, hamile kadınların ve yeni annelerin öz bakım için yeterli zamana ve desteğe ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Downs, kadınların üstlendikleri çok sayıda sorumluluk nedeniyle öz bakımın zaman zaman bencilce görülebildiğini, ancak hamilelik ve doğum sonrası dönemde fiziksel ve duygusal değişimlerin yanı sıra bilişsel sorunların da yaşanabildiğini söyledi.

Öz bakımın günlük yaşamın bir parçası haline getirilmesinin önemine değinen Downs, kadınların gün içinde kısa süreler ayırarak ruh hallerini ve genel iyilik durumlarını değerlendirebileceklerini ifade etti. Önemli ruh hali değişimlerinin ve belirgin bilişsel güçlüklerin takip edilmesi de bu sürecin bir parçası olarak gösterildi.

Araştırma ekibi, kadınların ihtiyaç duyduklarında sağlık profesyonellerinden, ailelerinden ve arkadaşlarından destek almalarını önerdi. Yakın çevrenin de hamilelik ve doğum sonrası dönemde kadınların fiziksel, zihinsel ve duygusal ihtiyaçlarına karşı duyarlı olması gerektiği belirtildi.

Suhy, annelere destek olan kişilerin onların sağlığına nasıl katkıda bulunabileceklerini düşünmeleri gerektiğini vurguladı. Gebelik, doğum ve anneliğin ilk döneminin yoğun fiziksel, duygusal ve hormonal değişimleri beraberinde getirdiğini hatırlatan Suhy, kadınların ruh hallerine, hafızalarına ve fiziksel sağlıklarına daha duyarlı yaklaşılmasının, ihtiyaçlarına uygun biçimde dinlenebilmelerine ve kendilerine zaman ayırabilmelerine yardımcı olacağını ifade etti.

Araştırma, hamilelik ve doğum sonrası dönemde yaşanan zihinsel bulanıklığın yalnızca fiziksel aktiviteyle açıklanamayacağını ortaya koyuyor. Bulgular, kaygı ve depresyon belirtilerinin dikkate alınmasının, bireysel ihtiyaçlara uygun öz bakımın desteklenmesinin ve gerektiğinde profesyonel yardım alınmasının önemini gösteriyor.

Bununla birlikte, araştırmanın sınırlı sayıda katılımcıyla yürütülmesi nedeniyle sonuçların daha geniş gruplarda yapılacak çalışmalarla doğrulanması gerekiyor.

Paylaşın

AYM Kararını Verdi: YENİ Parti’nin İsmi Değişmiyor

Anayasa Mahkemesi (AYM), 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na aykırılık iddiasıyla YENİ Parti’nin ismine ilişkin yapılan başvuruyu bugünkü Genel Kurul gündeminde görüştü.

Yüksek Mahkeme, partinin isim ve rumuzunun hükümsüzlüğüne ve siyasi partiler sicilinden terkinine karar verilmesi yönündeki talebi oy çokluğuyla reddetti.

AYM’nin kararıyla birlikte YENİ Parti’nin isminin değiştirilmesine yönelik talep sonuçsuz kalırken, parti mevcut adıyla siyasi faaliyetlerine devam etme hakkını korudu.

Özgür Özel’den ilk açıklama

AYM kararının ardından değerlendirmelerde bulunan YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, ret kararını beklediklerini belirterek kararın hayırlı olmasını diledi.

Partisinin isminin milletin talebi doğrultusunda belirlendiğini vurgulayan Özel, isim tartışmalarının partinin yükselişinden rahatsız olan çevreler tarafından gündeme getirildiğini savundu.

Önümüzdeki seçimlere de işaret eden Özel, “Millet partinin adını koyduysa, bunu YENİ Parti’nin yükselişinden rahatsız olanlar istiyor diye millet kimseye değiştirtmez” ifadelerini kullandı. Özel, seçimlerde YENİ Parti’de buluşma ve seçim sonrasında partiyi iktidara taşıma hedefiyle yollarına devam edeceklerini söyledi.

Partisinin kuruluş sürecine ilişkin de açıklamalarda bulunan Özel, YENİ Parti adının herhangi bir isim arayışı sonucunda değil, doğrudan vatandaşların talebiyle ortaya çıktığını belirtti.

Özel, “YENİ Parti’nin kuruluş talimatını millet verdi. Adını sokakta, meydanda, evlerde, köylerde millet koydu. Millet dedi ki ‘Yeni partiyi kur, yeni partiyi kur’ diye. Kurarken hiç isim aramadık. ‘Milletimiz yeni parti diyorsa YENİ Parti olur’ dedik” diye konuştu.

İsim belirlenirken gerekli incelemelerin yapıldığını kaydeden Özel, İçişleri Bakanlığına yapılan başvurunun kabul edildiğini hatırlattı. Daha sonra partinin isminin tartışmaya açıldığını belirten Özel, isim benzerliği ve karışıklık ihtimaline ilişkin akademisyenlerden görüş aldıklarını ve bu değerlendirmeleri AYM’ye sunduklarını ifade etti.

Özel, AYM’nin kararından önce de partinin ismini koruyacağına inandığını dile getirdi. Geçen ay yaptığı açıklamayı hatırlatan Özel, olumlu bir hukuki görüş bulunduğunu ve partinin adını değiştirmeyeceklerini söylediğini belirtti.

AYM’nin ret kararının ardından bu değerlendirmesini yineleyen Özel, “Bugün de Anayasa Mahkemesi bu yönde bir karar vermiş, hayırlı uğurlu olsun” dedi.

Açıklamasında millet iradesine vurgu yapan Özel, seçimlerde YENİ Parti çatısı altında buluşma çağrısını yineledi. Partinin mevcut ismiyle siyasi mücadelesini sürdüreceğini belirten Özel, seçim sonrasında YENİ Parti iktidarında herkesin yüzünü güldürmek istediklerini ifade etti.

AYM’nin oy çokluğuyla aldığı kararla YENİ Parti’nin ismine ilişkin hukuki tartışmada önemli bir aşama geride kalırken, parti mevcut ismiyle yoluna devam edecek.

Paylaşın

Gökbilimciler Beyaz Cücelerin Gerçek Renklerini Ortaya Çıkardı

Warwick Üniversitesi’nden gökbilimciler, beyaz cüce yıldızların sanılandan çok daha geniş bir renk yelpazesinde ışık yayabildiğini ortaya koydu. Araştırmada, insan gözüne yeşil görünebileceği belirlenen WD J1330+6435 adlı beyaz cüce dikkat çekti.

Haber Merkezi / Bulgular, yıldızların renklerinin yalnızca sıcaklıklarına değil, atmosferlerinin kimyasal bileşimine ve yoğunluğuna da bağlı olduğunu gösteriyor.

Yıldızların rengi genel olarak yüzey sıcaklıklarıyla ilişkilendiriliyor. Daha soğuk yıldızlar kırmızı ve turuncu tonlarında, Güneş gibi yıldızlar sarımsı beyaz renkte, daha sıcak yıldızlar ise maviye yakın tonlarda ışık yayıyor. Güneş benzeri yıldızların yaşamlarının son evresinde geride bıraktığı yoğun kalıntılar olan beyaz cüceler de uzun süre bu genel kurala uygun biçimde değerlendirildi. Ancak Warwick Üniversitesi’nde yürütülen yeni bir araştırma, bu yıldızların renklerinin çok daha çeşitli olabileceğini ortaya koydu.

RAS Techniques and Instruments dergisinde yayımlanan çalışmada, bazı beyaz cücelerin yeşil, pembe, sarı, mor ve camgöbeği tonlarında görünebileceği belirlendi.

Araştırmayı yöneten Warwick Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik Grubu’ndan Dr. Mark Hollands, yıldızların genellikle ideal bir ışınım kaynağı gibi davrandığını ve renklerinin büyük ölçüde sıcaklıkları tarafından belirlendiğini söyledi. Hollands, beyaz cücelerin farklı renkler üretebilme olasılığının daha önce ayrıntılı biçimde incelenmediğini belirterek, bu yıldızların beklenmedik renk özelliklerine sahip olabildiğini ifade etti.

Yıldızların Rengini Atmosferlerindeki Elementler Belirliyor

Araştırmada öne çıkan etkenlerden biri, beyaz cücelerin atmosferlerindeki olağanüstü yoğunluk oldu. En soğuk beyaz cücelerin atmosferlerinde yoğunluk, santimetreküp başına yaklaşık 1 grama ulaşabiliyor. Bu değer, Güneş’in fotosferindeki yoğunluktan milyonlarca kat daha yüksek olabiliyor.

Bu koşullarda karbon, kalsiyum ve sodyum gibi elementler, yoğun helyum ortamıyla etkileşime girerek yıldız ışığının belirli dalga boylarını soğuruyor. Böylece yıldızdan yayılan ışığın spektrumu değişiyor ve yıldızın görünen rengi, yalnızca sıcaklığına göre beklenen renkten farklılaşabiliyor.

Araştırmacılar, beyaz cücelerin renklerini belirlemek için gökbilimcilerin rutin gözlemler sırasında topladığı spektral verilerden yararlandı. Yıldız ışığının farklı dalga boylarına ayrılmasıyla elde edilen spektrumlar, insan gözünün renk algısını modelleyen yöntemlerle değerlendirildi. Böylece yıldızların uygun gözlem koşullarında insan gözüne hangi renkte görünebileceği hesaplandı.

Yeşil Yıldız Dikkat Çekti

Araştırmanın en dikkat çekici örneklerinden biri, yaklaşık 4.000 santigrat derece sıcaklığa sahip WD J1330+6435 adlı beyaz cüce oldu. Geçmişteki gezegen sisteminden geriye kalan maddeleri bünyesine kattığı belirlenen yıldızın atmosferinde kalsiyum, lityum ve sodyum bulunuyor.

Araştırmacıların modellerine göre atmosferdeki eser miktardaki sodyum, spektrumun turuncu bölümündeki ışığı soğuruyor. Bu durum, yıldızın geriye kalan ışığının yeşilimsi görünmesine yol açıyor.

Ekip, bildikleri kadarıyla WD J1330+6435’in yeşil renkte görünebilen ilk güvenilir yıldız örneği olduğunu belirtiyor. Dr. Hollands, yıldızın atmosferindeki sodyumun ışığın belirli dalga boylarını soğurarak geride hayaletimsi bir yeşil parıltı bırakabildiğini ifade etti.

Araştırmada incelenen bir diğer dikkat çekici cisim ise Dünya’dan yaklaşık 48 ışık yılı uzaklıkta bulunan WD J1011+2845 oldu. Beyaz cücenin derin konveksiyon bölgesi, karbonun yıldızın iç kısımlarından yüzeyine taşınmasını sağlıyor.

Yüzeye ulaşan karbonun oluşturduğu moleküller, yıldız ışığının spektrumunu önemli ölçüde değiştiriyor. Modellemenin sonuçlarına göre ışığın büyük bölümü 600 nanometrenin üzerindeki dalga boylarında yoğunlaşıyor. Bu durum, yıldızın koyu somon pembesine yakın bir renkte görünmesine neden oluyor. Araştırmacılar, bu beyaz cücenin şimdiye kadar belirlenen en kırmızı yıldızlardan biri olabileceğini değerlendiriyor.

Her 30 Beyaz Cüceden Biri Sıra Dışı Renkte Olabilir

Araştırma ekibi, bulgularını sınamak amacıyla Dünya’dan 20 parsek, yani yaklaşık 65 ışık yılı uzaklıktaki 151 beyaz cüceyi de inceledi. Örneklemdeki yıldızların beşinin alışılmadık renklere sahip olduğu belirlendi. Bunlardan ikisi sarı, üçü ise pembe tonlarında sınıflandırıldı.

Bu sonuçlar, incelenen örneklemde yaklaşık her 30 beyaz cüceden birinin sıra dışı renkte görünebildiğine işaret ediyor.

Ekip, olağandışı renklere sahip olmayan 146 yıldızın renk sıcaklıklarını da hesapladı. Bir yıldızın spektral özelliklerini standart bir ışınım kaynağıyla karşılaştıran bu ölçümde ortalama renk sıcaklığı yaklaşık 6.800 kelvin olarak belirlendi. Bu değer, insan gözünün algısında beyaz renge karşılık geliyor.

Bulgular, beyaz cücelerin genel olarak mavi olduğu yönündeki yaygın düşünceyi de açıklığa kavuşturuyor. Daha sıcak ve mavi beyaz cüceler daha parlak olduklarından, uzak mesafelerden tespit edilmeleri daha kolay oluyor. Bu nedenle parlaklığı temel alan gözlemlerde söz konusu yıldızlar, genel nüfusa kıyasla daha fazla temsil edilebiliyor.

Warwick Üniversitesi Fizik Bölümü’nden Profesör Boris Gänsicke, sıra dışı renklere sahip yıldızların oranının ilk bakışta düşük görünebileceğini, ancak beyaz cücelerin tamamı düşünüldüğünde evrende bu tür çok sayıda yıldız bulunabileceğini belirtti. Gänsicke, araştırmanın genel nüfustaki ortalama beyaz cücenin gerçekten beyaz göründüğü sonucunu da desteklediğini söyledi.

Araştırma, beyaz cücelerin renklerinin yalnızca sıcaklıkla açıklanamayacağını; atmosferlerindeki elementlerin ve aşırı yoğun fiziksel koşulların da belirleyici olduğunu ortaya koyuyor. Bu sonuçlar, yıldız ışığının spektral özelliklerinin incelenmesinin gök cisimlerinin kimyasal yapısının yanı sıra görünür renklerini anlamak açısından da önem taşıdığını gösteriyor.

Paylaşın

“Yapay Zeka” Savaşlarda İnsan Kararlarının Yerini Alıyor

Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Araştırmaları Enstitüsü (UNIDIR) Direktörü Robin Geiss, yapay zekanın savaş alanlarında giderek daha yaygın kullanıldığını ve askerî operasyonlarda insan kararlarının rolünün hızla azaldığını belirterek, makinelerin insanları hedef alıp öldürmesine izin verilmemesi gerektiği konusunda uyarıda bulundu.

Haber Merkezi / New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi’nde salı günü düzenlenen basın brifinginde konuşan Geiss, “Makinelerin insanları hedef alıp öldürmesine izin mi vereceğiz?” diye sordu. Askerî alanda yapay zeka kullanımının insan kararlarının yerini alma yönünde ilerlediğine dikkat çeken Geiss, bu gelişmenin beraberinde ciddi etik ve güvenlik sorunları getirdiğini vurguladı. BM Genel Sekreteri de daha önce yaptığı açıklamalarda, ölümcül kararların makinelerin kontrolüne bırakılmasını bir “ahlaki kırmızı çizgi” olarak nitelendirerek bu sınırın aşılmaması gerektiğini ifade etmişti.

Yapay zeka askerî operasyonların merkezinde

Askerî alanda istihbarat analizinden hedef belirlemeye, insansız hava aracı (İHA) operasyonlarından siber saldırılara kadar pek çok kritik süreçte yapay zekadan giderek daha fazla yararlanılıyor. Geiss, bu dönüşümün özellikle nükleer alan başta olmak üzere, insan muhakemesinin ve karar verme yetkisinin geri plana itilmesi riskini taşıdığını belirtti.

Yapay zeka destekli sistemler, savaş alanındaki operasyonların hızını artırırken hedeflerin tespit edilmesi ile saldırının gerçekleştirilmesi arasındaki süreyi de kısaltıyor. Böylece askerî güçler, daha kısa sürede çok daha fazla hedefi belirleyip ateş altına alabiliyor. Ancak Geiss’e göre, bu sistemlerin önemli bir bölümünün işleyişinin yeterince şeffaf olmaması ciddi riskler doğuruyor.

Sistemlerin nasıl karar verdiğinin anlaşılamaması; hatalı hedef tespiti, yanlış hesaplamalar ve beklenmedik askerî sonuçlar ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Bu durum, taraflar arasındaki gerilimin istem dışı biçimde tırmanması ve çatışmaların kontrolden çıkması ihtimalini de artırıyor.

Devlet dışı aktörlere ilişkin riskler

Geiss, yapay zeka araçlarına erişimin kolaylaşmasının yalnızca devletlerin değil, devlet dışı aktörlerin de daha karmaşık askerî operasyonlar gerçekleştirmesini mümkün kılabileceğine dikkat çekti. Bu araçların operasyonel planlama, uygulama ve lojistik süreçlerinde kötüye kullanılabileceğini belirten Geiss, söz konusu risklerin uluslararası güvenlik açısından giderek daha fazla önem kazandığını ifade etti.

Askerî yapay zekânın düzenlenmesi konusunda jeopolitik rekabet ve ülkeler arasındaki siyasi gerilimlerin ciddi engeller oluşturduğunu da kabul eden Geiss, buna karşın farklı siyasi görüşlere sahip aktörlerin ortak kaygılar etrafında buluşabildiğini söyledi.

Geiss, büyük küresel güçler de dahil olmak üzere çok sayıda ülkenin, askerî yapay zekânın yol açabileceği riskler konusunda giderek daha fazla endişe duyduğunu belirtti. Bu çerçevede, dünyanın en yüksek askerî harcamalarına sahip iki ülkesi ABD ile Çin arasındaki temaslara da işaret etti. ABD’nin eylül ayında Çin’e, ulusal güvenliği tehdit edebilecek olası yapay zekâ kaynaklı olaylara karşı bir bildirim mekanizması kurulmasını önerdiğini aktardı.

Uluslararası düzenleme çağrısı

Geiss, BM Genel Sekreteri’nin askerî yapay zekanın daha sıkı denetlenmesi ve ölümcül otonom silah sistemlerine yönelik hukuken bağlayıcı bir uluslararası anlaşma yapılması yönündeki çağrılarının giderek daha fazla destek bulduğunu söyledi.

Ölümcül otonom silah sistemleri, hedef seçme ve saldırı gerçekleştirme gibi kritik işlevleri belirli ölçüde insan müdahalesi olmadan yerine getirebilen sistemleri kapsıyor. Bu sistemlerin geliştirilmesi ve kullanılması, insan kontrolünün kapsamı, uluslararası hukuk ve hesap verebilirlik gibi konularda önemli tartışmalara yol açıyor.

UNIDIR da askerî yapay zekanın güvenli ve sorumlu kullanımına yönelik uluslararası iş birliğini güçlendirmek amacıyla çalışmalarını sürdürüyor.

Yeni çok paydaşlı forum kuruluyor

Geiss, UNIDIR bünyesindeki Yapay Zekâ, Barış ve Güvenlik Mükemmeliyet Merkezi’nin perşembe günü askerî alanda yapay zeka kullanımına odaklanan yeni bir çok paydaşlı forum başlatacağını duyurdu. Geiss, BM sistemi içinde bu alana odaklanan ilk ve tek forum olacağını belirttiği girişimin, farklı paydaşlar arasında diyalog ve iş birliğini geliştirmeyi amaçladığını kaydetti.

Forumun çalışmaları üç temel başlıkta yürütülecek.

İlk başlık olan Sorumlu Sanayi Davranışı Çerçevesi kapsamında, askerî yapay zeka araçlarını tasarlayan ve geliştiren şirketlerin izleyebileceği pratik, gönüllülük esasına dayalı ilkeler oluşturulacak.

İkinci başlıkta, Yapay Zekâ Güvenlik Sözlüğü hazırlanarak özerklik, güvenlik ve emniyet gibi temel kavramların ortak bir anlayışla tanımlanması hedeflenecek. Bu kavramların farklı paydaşlar tarafından farklı biçimlerde yorumlanmasının, güven ortamını zedelediği ve uluslararası iş birliğini zorlaştırdığı değerlendiriliyor.

Üçüncü başlık ise Devlet Dışı Aktörlerden Kaynaklanan Riskler olacak. Bu kapsamda, devlet dışı silahlı grupların yapay zekayı operasyonel planlama, uygulama ve lojistik faaliyetlerinde kötüye kullanma ihtimalleri ele alınacak ve söz konusu risklerin önlenmesine yönelik yöntemler üzerinde çalışılacak.

Geiss’in açıklamaları, askerî yapay zekanın sağladığı operasyonel hız ve kapasite artışının yanı sıra insan denetimi, hesap verebilirlik ve uluslararası güvenlik alanlarında doğurduğu sorunları da gündeme taşıdı. BM bünyesinde başlatılması planlanan yeni forumun, bu risklerin yönetilmesi ve askerî yapay zekânın kullanımına ilişkin ortak ilkelerin geliştirilmesi yönünde katkı sağlaması bekleniyor.

Paylaşın

UNEP: Küresel Isınmayı 1,5 Derecenin Altına İndirmek Hala Mümkün

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), küresel ısınmanın 1,5 derece sınırını aşmasının kaçınılmaz hâle gelmesi durumunda, sıcaklık artışının boyutunu ve süresini en aza indirerek mümkün olan en kısa sürede yeniden bu sınırın altına dönülmesine yönelik senaryoları değerlendirdi.

Haber Merkezi / UNEP’in yıllık Emisyon Açığı Raporu’na göre, küresel ısınmanın bu yüzyılın ortalarında sanayi öncesi döneme kıyasla 1,7 ila 1,8 derece artarak zirve yapmasını önlemek için sera gazı emisyonlarında acil ve kapsamlı azaltımlara ihtiyaç duyuluyor. Raporda, mevcut politikaların küresel sıcaklık artışını sınırlamakta yetersiz kaldığına dikkat çekildi.

Dünya, küresel ısınmanın 1,5 dereceyle sınırlandırılması hedefinden uzaklaşırken, bilim insanları sıcaklık artışının her aşamasında iklim değişikliğine bağlı risklerin büyüdüğü uyarısında bulunuyor. Aşırı sıcaklıklar, kuraklıklar, orman yangınları ve sellerin daha sık ve şiddetli yaşanması; insan yaşamı, ekonomiler ve ekosistemler üzerindeki baskıyı artırıyor.

Guterres: Aşırı ısınma, teslim olmak anlamına gelmez

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, raporun ortaya koyduğu senaryoları değerlendirerek sıcaklık artışının mümkün olduğunca sınırlı ve kısa süreli tutulabileceğini, yüzyılın sonuna kadar yeniden 1,5 derece sınırının altına dönmenin hâlâ mümkün olduğunu belirtti.

Guterres, “Aşırı ısınma, teslim olmak anlamına gelmez” ifadesini kullanarak ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadelede daha kararlı adımlar atması gerektiğine işaret etti.

Küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlandırma hedefi, ülkelerin 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması kapsamında üzerinde uzlaştığı temel hedeflerden biri olarak öne çıkıyor. Anlaşma, küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla 2 derecenin oldukça altında tutmayı ve artışı 1,5 dereceyle sınırlandırmak için çaba göstermeyi öngörüyor.

Bilim insanları, bu hedefin aşılması durumunda aşırı hava olaylarının etkilerinin ağırlaşabileceği ve bazı ekosistemlerde geri döndürülmesi son derece güç değişimlerin yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Okyanus akıntı sistemlerinin bozulması, donmuş toprakların çözülmesi ve tropikal mercan resiflerinin yok olması, iklim sistemindeki kritik eşiklerin aşılmasıyla bağlantılı başlıca riskler arasında gösteriliyor.

Emisyonlarda kapsamlı azaltım gerekiyor

UNEP’in raporunda yer alan en iyimser senaryoya göre bile küresel sıcaklık artışının yüzyılın ortasına kadar 1,7 ila 1,8 dereceye ulaşması bekleniyor. Bu senaryoda, sıcaklık artışının 2100 yılına kadar yeniden 1,5 dereceye veya altına düşme olasılığı yaklaşık yüzde 50 olarak hesaplanıyor.

Ancak bu olasılığın gerçekleşebilmesi için küresel sera gazı emisyonlarının 2025 seviyelerine kıyasla 2030 yılına kadar yüzde 18, 2035 yılına kadar yüzde 45 ve 2040 yılına kadar yüzde 69 azaltılması gerekiyor.

Ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında sunduğu Ulusal Katkı Beyanları’nın (NDC) mevcut hâli ise bu hedeflerin oldukça gerisinde kalıyor. Rapora göre, mevcut taahhütler emisyonların 2025 seviyelerine kıyasla 2030’a kadar yalnızca yüzde 5 ila 8, 2035’e kadar ise yüzde 11 ila 15 azalmasını sağlayabilecek.

Bu tablo, küresel emisyonların azaltılmasına yönelik mevcut taahhütlerle 1,5 derece hedefi arasında önemli bir açık bulunduğunu ortaya koyuyor.

Mevcut politikalarla sıcaklık artışı 2,8 dereceye ulaşabilir

UNEP, dünya genelinde yürürlükteki politikaların değişmeden devam etmesi hâlinde küresel sıcaklık artışının bu yüzyıl içinde 2,8 dereceye ulaşabileceğini ve artışın yüzyıl sonrasında da sürebileceğini öngörüyor.

Ülkelerin mevcut Ulusal Katkı Beyanları’nı eksiksiz yerine getirmesi ve bu taahhütleri kararlılıkla sürdürmesi durumunda ise sıcaklık artışının yaklaşık 2,6 dereceyle sınırlandırılabileceği belirtiliyor.

Tüm ulusal taahhütlerin ve net sıfır emisyon hedeflerinin eksiksiz gerçekleştirilmesini öngören en iyimser senaryoda bile küresel sıcaklık artışının bu yüzyılda yaklaşık 2,1 dereceye ulaşması bekleniyor.

Rapordaki tahminlerin önceki yıla göre yükselmesinde, ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilme kararı ve geçmiş emisyon verilerinde yapılan güncellemeler etkili oldu. Ülkelerin geçen yıldan bu yana açıkladığı yeni iklim taahhütlerinin ise genel görünümde kayda değer bir iyileşme sağlamadığı ifade edildi.

Yenilenebilir enerji yatırımları umut veriyor

Raporda, Paris Anlaşması’nın kabul edilmesinden bu yana yenilenebilir enerji yatırımları ve iklim politikaları sayesinde emisyonların azaltılması yönünde ilerleme kaydedildiği belirtildi. Kömür ve petrolden sağlanan enerji arzının da geçmişte öngörülenden daha yavaş büyüdüğüne dikkat çekildi.

Bununla birlikte, Paris Anlaşması’nın sıcaklık hedeflerine ulaşılabilmesi için küresel ölçekte çok daha kapsamlı bir dönüşüme ihtiyaç duyulduğu vurgulandı. Raporda, emisyonları azaltmaya yönelik teknolojik ve ekonomik imkânların arttığı, ancak bu fırsatların etkili politikalara ve hızlı uygulamalara dönüştürülmesi gerektiği kaydedildi.

UNEP İcra Direktörü Inger Andersen de sıcaklık artışının her aşamasının iklim kaynaklı felaketlerin etkilerini ağırlaştırdığına dikkat çekti.

Andersen, “1,5°C’nin üzerindeki her bir derecelik artış ve her bir ekstra yıl; ölümcül seller, sıcak dalgaları ve orman yangınları gibi iklim felaketlerinin boyutunu artırıyor” dedi.

Yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmanın zirve seviyesini mümkün olduğunca düşük tutmak ve sıcaklık artışını yeniden 1,5 derece sınırının altına indirmek için tüm imkânların seferber edilmesi gerektiğini belirten Andersen, bu hedefin hâlâ mümkün olduğunu ifade etti.

Emisyonların hızla azaltılabileceğini gösteren çok sayıda örnek bulunduğunu vurgulayan Andersen, ülkelerin hızlı ve kapsayıcı emisyon azaltımını sağlayacak politikaları vakit kaybetmeden uygulamaya koyması gerektiğini söyledi. Andersen, bu adımların daha istikrarlı bir iklimin yanı sıra ekonomik ve toplumsal açıdan daha sürdürülebilir bir gelecek için de önem taşıdığını kaydetti.

Paylaşın

Şampiyonlar Ligi: Fenerbahçe, Galibiyeti Son Dakikada Kaçırdı

Fenerbahçe, UEFA Şampiyonlar Ligi’nin üçüncü haftasında Çekya temsilcisi Slavia Prag’ı Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda ağırladı. Karşılaşma, iki takımın karşılıklı golleriyle 2-2 sona erdi.

Bu sonuçla Fenerbahçe organizasyondaki puanını 2’ye yükseltirken Slavia Prag, lig aşamasındaki ilk puanını aldı.

Karşılaşmanın 4. dakikasında Oğuz Aydın’ın golüyle öne geçen Fenerbahçe, 11. dakikada Mason Greenwood’un kaydettiği golle farkı ikiye çıkardı. 15. dakikada farkı bire indiren Slavia Prag,  90. dakikada skoru 2-2’ye getirdi.

İsmail Kartal: Son dakika gol yedik, çok üzgünüz

Fenerbahçe Teknik Direktörü İsmail Kartal, karşılaşmanın ardından düzenlenen basın toplantısında takımının performansını ve sonucu değerlendirdi.

Maça iyi başladıklarını ve kısa sürede iki farklı üstünlüğe ulaştıklarını belirten Kartal, “Bir kere maça çok iyi başladık. 2-0’ı bulduk, daha farklı galip gelebilirdik. 2-0’dan sonra Şampiyonlar Ligi’nde bu seviyede çok iyi mücadele ettik. Oyuncuları bu anlamda tebrik ederim” ifadelerini kullandı.

Son dakikada gelen beraberlik golünün ardından yaşadıkları üzüntüyü dile getiren Kartal, oyuncularının ellerinden geleni yaptığını söyledi. Taraftarları mutlu edemedikleri için üzgün olduklarını belirten deneyimli teknik adam, önlerindeki maçlara hazırlanacaklarını kaydetti.

Trpišovský: Son dakikaya kadar mücadele etmemiz gerekiyordu

Slavia Prag Teknik Direktörü Jindřich Trpišovský ise iki farklı geriye düştükleri karşılaşmadan beraberlikle ayrılmalarının ardından takımının mücadelesine dikkat çekti.

Karşılaşmanın ardından oyuncularına iyi bir maç çıkardıklarını söylediğini belirten Trpišovský, ilk dakikalarda iki gol yemelerine rağmen mücadeleyi sürdürdüklerini ifade etti. Çek teknik adam, son dakikada gelen golle beraberliği yakaladıkları için mutlu olduklarını dile getirdi.

Trpišovský, Chobani Stadı’ndaki atmosferin de altını çizerek maçın ilk 20 dakikasında tribünlerin gürültüsü nedeniyle oyuncularıyla iletişim kurmakta zorlandıklarını söyledi. Fenerbahçe’nin kadrosunda önemli oyuncular bulunduğunu belirten teknik direktör, takımlarının daha fazla hücum yapabileceğini de sözlerine ekledi.

Paylaşın

Sermayenin Ucuz İş Gücü Havuzları: Metropoller

Küreselleşen sermayenin görkemli finans merkezleri, cam gökdelenleri, teknoloji üsleri ve lüks yaşam alanları, çağdaş kentlerin dışarıdan görünen yüzünü oluşturur. Bu mekânlar çoğu zaman ekonomik büyümenin, inovasyonun, istihdamın ve toplumsal refahın sembolleri olarak sunulur.

Haber Merkezi / Ancak metropollerin bu parlak görünümünün ardında, kent ekonomisinin sürekliliğini sağlayan, çoğu zaman görünmez kılınan geniş bir emek dünyası bulunmaktadır. Gökdelenlerin temizliğinden gıdaların dağıtımına, konutların inşasından yaşlı ve çocuk bakımına, lojistik ağlardan dijital platformların işleyişine kadar uzanan bu emek, küresel sermaye birikiminin temel dayanaklarından biridir.

Bu açıdan metropoller, yalnızca sermayenin, teknolojinin ve nitelikli iş gücünün yoğunlaştığı ekonomik merkezler değildir. Aynı zamanda ucuz, esnek ve çoğu zaman güvencesiz emeğin sürekli olarak üretildiği, yeniden dağıtıldığı ve sermayenin ihtiyaçlarına göre biçimlendirildiği mekânlardır. Saskia Sassen’in küresel kentler yaklaşımı ve David Harvey’in kentleşme ile sermaye birikimi arasındaki ilişkiye yönelik çözümlemeleri, metropollerin bu ikili karakterini anlamak bakımından önemli bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Küresel kentler, bir yandan finansal işlemlerin, kurumsal yönetimin ve ileri teknoloji faaliyetlerinin merkezinde yer alırken diğer yandan bu faaliyetlerin sürdürülebilmesi için gerekli olan düşük ücretli hizmet emeğine giderek daha fazla bağımlı hâle gelmektedir.

Dolayısıyla metropolün gerçek ekonomik işleyişini anlamak, yalnızca sermayenin nerede biriktiğine değil, bu birikimin hangi emek biçimleri üzerinden gerçekleştirildiğine, emeğin hangi koşullarda yeniden üretildiğine ve kentsel kaynaklara erişimin kimler için mümkün olduğuna da bakmayı gerektirir.

1. Göç Dalgaları ve Metropolün Çifte Yapısı

Küreselleşme, üretim süreçlerinin uluslararası ölçekte yeniden örgütlenmesini hızlandırırken emek hareketliliğinin de kapsamını genişletmiştir. Kırsal alanlardan büyük kentlere, ekonomik açıdan daha az gelişmiş bölgelerden küresel ekonomik merkezlere ve ülkeler arasında gerçekleşen göç hareketleri, metropollerin iş gücü yapısını önemli ölçüde dönüştürmektedir. Göçmenler, kent ekonomilerinin farklı sektörlerinde çalışarak üretim ve hizmet süreçlerinin devamlılığına katkıda bulunmakta; özellikle inşaat, tarım-gıda tedariki, konaklama, temizlik, lojistik ve bakım hizmetlerinde belirgin bir rol üstlenmektedir.

Bununla birlikte göç, yalnızca iş gücü arzını artıran demografik bir hareketlilik olarak değerlendirilmemelidir. Göçmen emeğinin hangi koşullarda istihdam edildiği, hangi haklara erişebildiği ve kentte nasıl konumlandırıldığı, metropollerin toplumsal ve ekonomik yapısına ilişkin daha kapsamlı bir tartışmayı gerekli kılmaktadır. Dil engelleri, mesleki yeterliliklerin tanınmaması, hukuki statüye ilişkin belirsizlikler, ayrımcılık ve sosyal ağlara sınırlı erişim gibi etkenler, bazı göçmen gruplarının düşük ücretli ve güvencesiz işlerde yoğunlaşmasına neden olabilmektedir. Böylece göç, bir yandan ekonomik ve toplumsal hareketlilik olanağı yaratırken diğer yandan emek piyasasındaki eşitsizlikleri yeniden üreten mekanizmaların bir parçasına dönüşebilmektedir.

Londra, New York, Şanghay ve São Paulo gibi küresel ekonomik merkezler, farklı tarihsel ve kurumsal özelliklere sahip olsalar da sermaye yoğunlaşması ile emek bağımlılığının bir arada bulunduğu kentlere örnek oluşturmaktadır. Bu metropollerde iki farklı ekonomik ve toplumsal katman belirginleşmektedir.

Sermaye ve vasıflı profesyoneller: Finans, teknoloji, hukuk, danışmanlık ve kurumsal yönetim gibi sektörlerde çalışan yüksek gelirli gruplar, küresel ekonomik ağların yönetiminde ve sermayenin dolaşımında önemli roller üstlenmektedir. Bu kesimlerin talepleri, kentsel gayrimenkul piyasalarından tüketim alışkanlıklarına, ulaşım hizmetlerinden kültürel etkinliklere kadar pek çok alanın yeniden biçimlenmesine katkıda bulunmaktadır.

Düşük ücretli ve görünmez hizmet emeği: Temizlik işçileri, kuryeler, güvenlik görevlileri, inşaat işçileri, mutfak çalışanları, bakım emekçileri ve lojistik personeli, hem yüksek gelirli kesimlerin günlük yaşamını hem de kent ekonomisinin genel işleyişini mümkün kılmaktadır. Buna karşın bu çalışanlar, çoğu zaman kentte üretilen ekonomik değerden sınırlı ölçüde pay almakta; yüksek konut ve ulaşım maliyetleri, düzensiz çalışma saatleri ve sınırlı sosyal güvencelerle karşı karşıya kalmaktadır.

Saskia Sassen’in küresel kentler yaklaşımının ortaya koyduğu temel meselelerden biri, yüksek düzeyde uzmanlaşmış ve küresel ölçekte örgütlenmiş ekonomik faaliyetlerin, görünüşte bu faaliyetlerden uzak duran emek biçimlerine duyduğu ihtiyaçtır. Finans merkezlerinin, uluslararası şirketlerin ve teknoloji kuruluşlarının işleyişi; temizlik, yemek, ulaşım, bakım ve diğer gündelik hizmetlerin kesintisiz biçimde sunulmasına bağlıdır. Bu nedenle düşük ücretli emek, küresel ekonominin çevresinde bulunan tali bir unsur değil, merkezî faaliyetlerin sürdürülebilmesini sağlayan yapısal bir bileşendir.

2. Platform Kapitalizmi ve Güvencesiz Emeğin Dijitalleşmesi

Metropollerdeki ucuz iş gücü havuzları artık yalnızca fabrikalarda, atölyelerde veya geleneksel hizmet işletmelerinde oluşmamaktadır. Dijital teknolojilerin gelişmesiyle birlikte emek süreçleri, çevrim içi platformlar, algoritmik yönetim sistemleri ve talep üzerine hizmet sunan iş modelleri aracılığıyla yeniden örgütlenmektedir. Platform kapitalizmi olarak adlandırılan bu yapılanma, işverenlerle çalışanlar arasındaki ilişkinin biçimini dönüştürürken çalışma sürelerinin, ücretlerin ve iş performansının denetlenmesine ilişkin yeni mekanizmalar da ortaya çıkarmaktadır.

Yemek ve kargo kuryeleri, çevrim içi ulaşım hizmetlerinde çalışan sürücüler, ev hizmetleri sunan çalışanlar ve dijital ortamlarda veri etiketleme gibi işler yapan kişiler, bu dönüşümün farklı örneklerini oluşturmaktadır. Bu iş modellerinde çalışanlar çoğu zaman esnek çalışma, kendi zamanını belirleme ve işe kolay erişim gibi avantajlarla karşılaşmaktadır. Ancak bu esneklik, her zaman gerçek bir özerklik anlamına gelmemektedir. İş yoğunluğunun platform tarafından belirlenmesi, ücretlerin değişkenlik göstermesi, müşteri puanlarının çalışma olanaklarını etkilemesi ve işin devamlılığının algoritmik kararlara bağlı olması, çalışanların hareket alanını daraltabilmektedir.

Platform ekonomisinin önemli özelliklerinden biri, yönetim ve denetim süreçlerinin algoritmalar aracılığıyla yürütülmesidir. İşlerin dağıtılması, performansın ölçülmesi, siparişlerin önceliklendirilmesi ve bazı durumlarda çalışanların platforma erişiminin sınırlandırılması, dijital sistemler üzerinden gerçekleştirilebilmektedir. Böylece geleneksel iş yerlerinde yöneticiler tarafından yürütülen bazı denetim işlevleri, çalışanların gündelik faaliyetlerini sürekli ölçen ve değerlendiren teknolojik mekanizmalara aktarılmaktadır.

Bu sistemde çalışanlar, görünüşte bağımsız hizmet sağlayıcılar olarak tanımlansalar bile ekonomik açıdan platformların belirlediği koşullara bağımlı hâle gelebilmektedir. İş araçlarının, yakıtın, bakımın, ekipmanın ve çalışma sırasında ortaya çıkan diğer giderlerin çalışanlar tarafından karşılanması, elde edilen gelirin gerçek değerini düşürmektedir. Ücretli izin, işsizlik güvencesi, emeklilik katkısı ve iş kazalarına karşı koruma gibi hakların kapsamı ise ülkelerin mevzuatına ve istihdam ilişkisinin hukuki niteliğine göre değişmektedir.

Bu koşullar, emek piyasasında rekabeti yoğunlaştırırken çalışanların gelir ve gelecek güvencesini de zayıflatabilmektedir. Karl Marx’ın emek piyasasındaki rekabet ve yedek iş gücü ordusu kavramları çerçevesinde değerlendirildiğinde, iş bulma olanaklarının sınırlı olması ve çok sayıda kişinin aynı işlere yönelmesi, ücretler ve çalışma koşulları üzerinde baskı oluşturabilmektedir. Bununla birlikte günümüzün dijital emek piyasalarını yalnızca klasik sanayi toplumunun kavramlarıyla açıklamak yeterli değildir. Algoritmik yönetim, veri temelli performans ölçümü ve platformların pazarlık gücü gibi yeni unsurların da bu çözümlemeye dâhil edilmesi gerekir.

Öte yandan güvencesizlik, yalnızca dijital platformlarda çalışanlara özgü değildir. Taşeronlaşma, geçici istihdam, kayıt dışı çalışma ve esnek çalışma modelleri, metropollerin farklı sektörlerinde benzer sonuçlar doğurabilmektedir. Bu bakımdan platform kapitalizmi, güvencesizleşmeyi sıfırdan yaratan bir sistem olmaktan çok, mevcut emek piyasası eşitsizliklerini dijital araçlarla yeniden düzenleyen ve bazı durumlarda derinleştiren bir yapı olarak ele alınabilir.

3. Kentsel Yaşam Maliyetleri ve Emeğin Yeniden Üretimi

Metropollerde ucuz iş gücünün sürekliliğini sağlayan mekanizmalar, yalnızca işverenlerin ücret politikalarıyla sınırlı değildir. Konut, ulaşım, gıda, enerji, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların maliyetleri de çalışanların emek piyasasındaki konumunu doğrudan etkilemektedir. Özellikle büyük kentlerde konut fiyatlarının ve kiraların gelir artışından daha hızlı yükselmesi, düşük ve orta gelirli grupların yaşam koşullarını zorlaştırmakta; çalışanların gelirlerinin önemli bir bölümünü barınma giderlerine ayırmasına neden olmaktadır.

Bu durum, emek ile sermaye arasındaki ilişkinin yalnızca iş yerinde kurulan bir ücret ilişkisi olmadığını göstermektedir. Çalışanların işe devam edebilmesi için barınmaya, beslenmeye, dinlenmeye, ulaşıma ve bakım hizmetlerine erişmesi gerekir. Emeğin yeniden üretimi olarak tanımlanan bu süreç, çalışanların ve ailelerinin gündelik yaşamlarını sürdürebilmelerini, yeni kuşakların yetişmesini ve iş gücünün gelecekte de varlığını korumasını kapsar. Dolayısıyla kentteki yaşam maliyetleri, ücretlerin satın alma gücünü belirlemenin ötesinde, emeğin hangi koşullarda sürdürülebileceğini de şekillendirir.

David Harvey’in kentleşme ve sermaye birikimi arasındaki ilişkiye yönelik yaklaşımı, kentsel mekânın ekonomik güç ilişkilerinden bağımsız olmadığını vurgulaması bakımından bu noktada önemlidir. Gayrimenkul yatırımları, altyapı projeleri, ulaşım ağları ve kentsel dönüşüm uygulamaları, sermayenin yeni yatırım alanları oluşturmasına katkıda bulunabilir. Ancak bu süreçlerin toplumsal sonuçları, kentsel kaynakların kimler tarafından ve hangi koşullarda kullanılabildiğine bağlıdır.

Konutun giderek daha fazla bir yatırım ve finansal getiri aracı olarak değerlendirilmesi, barınma ihtiyacı ile mülkiyet üzerinden kazanç elde etme amacı arasındaki gerilimi belirginleştirebilmektedir. Konut fiyatlarının yükselmesi, düşük ücretli çalışanları iş olanaklarının yoğunlaştığı merkezlerden uzaklaşmaya zorlayabilir. Böylece çalışanlar, bir yandan kent ekonomisinin ihtiyaç duyduğu hizmetleri yerine getirirken diğer yandan bu hizmetleri sundukları kent merkezlerinde yaşamakta zorlanabilir.

Bu çelişki, kentsel eşitsizliğin temel görünümlerinden biridir: Metropolün ekonomik canlılığını sağlayan emek, aynı metropolün ürettiği yüksek yaşam maliyetleri nedeniyle kentin sunduğu olanaklara erişimde güçlük yaşayabilir. Çalışanların gelirlerini barınma ve ulaşım giderlerine ayırmak zorunda kalmaları, dinlenme, eğitim, kültürel etkinlikler ve toplumsal yaşama katılım için ayırabilecekleri zamanı ve kaynakları sınırlandırır. Sonuçta ekonomik büyüme ile toplumsal refah arasındaki ilişkinin kendiliğinden kurulmadığı daha açık biçimde görülür.

4. Kentsel Mekânın Sınıfsal Ayrışması ve Çevrelenme

Metropollerde sermayenin yoğunlaşması, yalnızca ekonomik faaliyetlerin dağılımını değil, kentsel mekânın kullanım biçimlerini de dönüştürmektedir. Kent merkezlerinde yükselen lüks konut projeleri, ticari alanlar, finans merkezleri ve özel tüketim mekânları, belirli gelir gruplarının taleplerine göre biçimlenirken düşük gelirli çalışanlar giderek daha uzak ve daha az olanak sunan bölgelere yönelmek zorunda kalabilmektedir.

Bu ayrışma, kentin merkezinde ve çeperinde yaşayanlar arasındaki fiziksel mesafeden ibaret değildir. Aynı zamanda ulaşım olanaklarına, eğitim kurumlarına, sağlık hizmetlerine, yeşil alanlara ve istihdam fırsatlarına erişimdeki eşitsizlikleri de içermektedir. Kentin merkezî bölgelerinde çalışma zorunluluğu bulunan ancak bu bölgelerde yaşama olanağı bulunmayan çalışanlar, her gün uzun yolculuklar yapmakta; zaman, enerji ve gelir kaybına uğramaktadır.

Mekânsal ayrışma, emek piyasasındaki eşitsizlikleri yeniden üretirken çalışanların gündelik yaşamları üzerinde de belirleyici olmaktadır. Örneğin işe ulaşmak için uzun süre harcayan bir çalışanın dinlenmeye, ailesiyle zaman geçirmeye veya eğitimine devam etmeye ayırabileceği süre azalır. Ulaşım maliyetlerinin yüksekliği ise düşük ücretli işlerden elde edilen gelirin reel değerini daha da düşürür. Böylece kentteki mekânsal konum, yalnızca nerede yaşandığını değil, hangi ekonomik ve toplumsal olanaklardan yararlanılabildiğini de belirler.

Bu sürecin önemli boyutlarından biri, kentsel dönüşüm ve yeniden değerlenme uygulamalarının mevcut nüfus üzerindeki etkileridir. Yatırım ve altyapı projeleri bazı bölgelerin ekonomik değerini artırırken kira artışlarına, mülkiyet baskısına ve yerinden edilmeye yol açabilir. Kentin daha önce düşük gelirli grupların barınma olanağı bulabildiği bölgeleri, zaman içinde yüksek gelir gruplarının ve yatırımcıların taleplerine göre yeniden düzenlenebilir. Böylece kentsel mekân, yalnızca insanların yaşadığı fiziksel bir çevre olmaktan çıkarak ekonomik kaynakların ve toplumsal ayrıcalıkların dağıtıldığı bir alana dönüşür.

Bu tablo, ucuz iş gücünün metropoldeki konumunu çelişkili hâle getirir. İşçiler, kent ekonomisinin merkezî faaliyetlerini sürdürebilmek için merkeze yakın olmak zorundadır; ancak barınma maliyetleri ve mekânsal dönüşüm süreçleri onları merkezin dışına itebilir. Sermaye açısından verimli görünen bu mekânsal düzen, toplumsal açıdan zaman kaybı, yaşam kalitesinde düşüş ve eşitsizliklerin derinleşmesi gibi sonuçlar doğurabilir.

Dolayısıyla kentsel ayrışmayı yalnızca gelir gruplarının farklı mahallelerde yaşamasıyla açıklamak yeterli değildir. Bu ayrışma, ekonomik kaynaklara erişimin, toplumsal hareketlilik olanaklarının ve kent hakkının eşitsiz dağılımıyla birlikte değerlendirilmelidir.

5. Görünmeyen Emek, Toplumsal Cinsiyet ve Bakım Ekonomisi

Metropollerin ucuz iş gücü havuzlarını anlamak için çoğu zaman ekonomik istatistiklerde ve kamusal tartışmalarda geri planda kalan bakım emeğine de odaklanmak gerekir. Çocukların, yaşlıların ve desteğe ihtiyaç duyan kişilerin bakımı; ev temizliği, yemek hazırlama ve gündelik yaşamın sürdürülmesine yönelik diğer faaliyetler, kent ekonomisinin işleyişinde önemli bir yere sahiptir.

Özellikle yüksek gelirli profesyonellerin uzun çalışma saatleriyle şekillenen yaşamları, ev içi hizmetlerin ve ücretli bakım emeğinin önemini artırabilmektedir. Bu hizmetler, çalışanların iş gücüne katılımını ve gündelik yaşamlarını sürdürmesini kolaylaştırırken bakım emeğini üstlenen kişilerin çalışma koşulları çoğu zaman aynı ölçüde güvence altında olmayabilir. Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, işin sınırlarının belirsizliği ve sosyal güvencelere erişimdeki sorunlar, bakım sektöründe çalışanların karşılaştığı başlıca güçlükler arasındadır.

Bakım emeğinin toplumsal cinsiyet boyutu da önemlidir. Kadınlar, birçok toplumda hem ücretsiz ev içi bakım sorumluluklarını hem de ücretli bakım işlerinin önemli bir bölümünü üstlenmektedir. Göçmen kadınların ev içi hizmetlerde ve bakım sektöründe yoğunlaşması, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ile göçmen emeğine ilişkin kırılganlıkların kesişmesine neden olabilmektedir. Bu koşullar, bakım hizmetlerinden yararlanan grupların yaşamlarını kolaylaştırırken bu hizmetleri sağlayan çalışanların ekonomik ve toplumsal konumlarının görece zayıf kalmasına yol açabilir.

Bu nedenle ucuz iş gücü meselesi, yalnızca ücretlerin düşük tutulması veya iş sözleşmelerinin güvencesizliği üzerinden ele alınmamalıdır. Hangi işlerin ekonomik açıdan değerli kabul edildiği, hangi faaliyetlerin görünmez kaldığı ve bakım sorumluluklarının kimler tarafından üstlenildiği de tartışmanın merkezinde yer almalıdır. Metropolün işleyişi, yalnızca ücret karşılığında gerçekleştirilen üretime değil, çoğu zaman ücretlendirilmediği için ekonomik değerinin yeterince görünür olmadığı bakım ve yeniden üretim faaliyetlerine de dayanmaktadır.

6. Ucuz İş Gücü Havuzlarının Sürekliliğini Sağlayan Mekanizmalar

Metropollerde düşük ücretli ve güvencesiz emeğin varlığını sürdürebilmesi, birbirini tamamlayan çeşitli ekonomik ve toplumsal mekanizmalarla ilişkilidir. Bu mekanizmalar, yalnızca iş gücü arzının büyüklüğünden kaynaklanmaz; emek piyasasının kurumsal yapısı, kentteki yaşam maliyetleri ve çalışanların pazarlık gücü de belirleyicidir.

Sürekli iş gücü arzı: Kırsal alanlardan kentlere ve ülkeler arasında gerçekleşen göç hareketleri, farklı sektörlerin iş gücü ihtiyacının karşılanmasına katkıda bulunur. Ancak göçün etkisi, yalnızca çalışan sayısındaki artışla açıklanamaz. Göçmenlerin hukuki statüsü, mesleki becerileri, iş bulma olanakları ve sosyal haklara erişimleri, emek piyasasındaki konumlarını belirleyen önemli etkenlerdir.

Ücretler üzerindeki rekabet baskısı: İş bulma olanaklarının sınırlı olduğu ve çalışanların alternatif istihdam seçeneklerine erişemediği koşullarda, işçiler arasındaki rekabet yoğunlaşabilir. Sendikal örgütlenmenin zayıf olması, kayıt dışılık ve işten çıkarılma korkusu, çalışanların ücret ve çalışma koşullarını iyileştirme yönündeki taleplerini sınırlandırabilir. Bununla birlikte ücretlerin belirlenmesinde verimlilik, sektörün yapısı, asgari ücret düzenlemeleri ve toplu pazarlık kurumları da etkili olmaktadır.

Mekânsal ve ekonomik bağımlılık: Yüksek kira ve ulaşım maliyetleri, çalışanların gelirlerini daha fazla çalışarak artırma ihtiyacını güçlendirebilir. Özellikle gelir güvencesinin bulunmadığı işlerde çalışanlar, temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için daha uzun süre çalışmak zorunda kalabilir. Bu durum, kentsel yaşam maliyetlerinin emek üzerindeki dolaylı baskısını artırır.

Dijital denetim ve esnek istihdam: Platformlar ve taşeronluk sistemleri, iş gücünün ihtiyaç duyulan zaman ve mekânlarda kullanılmasını kolaylaştırabilir. Ancak işin sürekliliğinin çalışan açısından güvence altında olmaması, gelir dalgalanmalarını artırabilir ve çalışma koşullarının belirlenmesinde işverenlerin veya platformların gücünü pekiştirebilir.

Sosyal haklara erişimdeki eşitsizlikler: Sosyal güvenlik, sendikal örgütlenme, iş sağlığı ve güvenliği, ücretli izin ve işsizlik güvencesi gibi haklara erişimde yaşanan farklılıklar, çalışanlar arasında eşitsizlikler yaratabilir. Özellikle kayıt dışı çalışanlar ve hukuki statüsü belirsiz olan göçmenler, haklarını kullanma ve çalışma koşullarını iyileştirme konusunda daha fazla engelle karşılaşabilir.

Bu mekanizmalar birlikte değerlendirildiğinde metropollerin ucuz iş gücü havuzlarının yalnızca kendiliğinden ortaya çıkan bir piyasa sonucu olmadığı anlaşılır. Bu havuzların biçimlenmesinde işverenlerin istihdam stratejileri, kamu politikaları, göç rejimleri, konut piyasaları, teknolojik dönüşüm ve emek örgütlenmesinin düzeyi birlikte rol oynamaktadır. Dolayısıyla sorunun çözümü de yalnızca ücret artışlarıyla sınırlı olmayan, çalışma hayatını ve kentsel yaşamı birlikte ele alan politikalar gerektirir.

7. Metropollerin Çelişkisi: Ekonomik Büyüme ve Toplumsal Eşitsizlik

Metropoller, ekonomik fırsatların ve toplumsal hareketliliğin yoğunlaştığı alanlar olmanın yanı sıra eşitsizliklerin görünür hâle geldiği mekânlardır. Yeni iş olanakları, eğitim kurumları, sağlık hizmetleri ve kültürel faaliyetler, kentlerde yaşayanlara çeşitli fırsatlar sunabilir. Ancak bu olanaklardan yararlanma düzeyi, bireylerin gelirlerine, toplumsal konumlarına, hukuki statülerine ve yaşadıkları bölgenin özelliklerine göre değişir.

Bu nedenle metropollerin büyümesini yalnızca yatırım hacmi, gayrisafi yurt içi hasıla, teknoloji kapasitesi veya istihdam artışı üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Ekonomik büyümenin hangi gruplara yarar sağladığı, yaratılan değerin nasıl paylaşıldığı ve bu büyümenin hangi çalışma koşulları üzerinden gerçekleştiği de önem taşır. Bir kent, uluslararası sermayeyi çekme ve yüksek teknoloji yatırımlarını geliştirme konusunda başarılı olurken aynı zamanda düşük ücretli çalışanların barınma, ulaşım ve sosyal güvenlik sorunlarını derinleştirebilir.

Bu çelişki, metropollerin ekonomik başarı göstergeleriyle toplumsal refah arasında otomatik bir ilişki bulunmadığını ortaya koymaktadır. Kentin küresel ölçekte rekabet gücünün artması, bütün kent sakinlerinin yaşam koşullarının aynı ölçüde iyileşeceği anlamına gelmez. Aksine, ekonomik büyümenin belirli sektörlerde ve toplumsal gruplarda yoğunlaşması, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri artırabilir.

Bununla birlikte metropolleri yalnızca sömürünün ve eşitsizliğin mekânları olarak değerlendirmek de yeterli değildir. Büyük kentler, emek örgütlenmesinin, toplumsal dayanışmanın, kamusal hizmetlerin geliştirilmesinin ve yeni hak mücadelelerinin ortaya çıkabildiği alanlardır. Sendikalar, meslek örgütleri, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve çalışanların oluşturduğu dayanışma ağları, güvencesiz çalışma koşullarının iyileştirilmesinde etkili olabilir. Dolayısıyla metropollerin geleceği, yalnızca sermaye birikiminin dinamikleriyle değil, bu dinamiklere karşı geliştirilen toplumsal ve siyasal müdahalelerle de şekillenir.

Metropoller, küresel sermayenin yalnızca yatırım yaptığı, finansal işlemlerini yönettiği ve teknolojik yeniliklerini geliştirdiği merkezler değildir. Aynı zamanda sermaye birikiminin devamlılığını sağlayan emek gücünün toplandığı, yeniden üretildiği ve farklı çalışma biçimleri aracılığıyla ekonomik sisteme dâhil edildiği alanlardır. Finans merkezlerinden lojistik ağlara, teknoloji şirketlerinden bakım hizmetlerine kadar uzanan bu yapı, yüksek gelirli profesyonellerin faaliyetleri ile düşük ücretli çalışanların emeği arasındaki karşılıklı bağımlılık üzerine kuruludur.

Saskia Sassen’in küresel kentler yaklaşımı, üst düzey ekonomik faaliyetlerin görünmez hizmet emeğine duyduğu ihtiyacı ortaya koyarken David Harvey’in kentleşme ve sermaye birikimi üzerine çözümlemeleri, kentsel mekânın ekonomik güç ilişkileri doğrultusunda nasıl biçimlendiğini anlamaya yardımcı olmaktadır. Bu kuramsal perspektifler, metropollerin ekonomik başarısının yalnızca sermaye ve teknoloji yoğunlaşmasıyla açıklanamayacağını; emeğin örgütlenmesi, barınma koşulları ve kentsel kaynakların dağılımının da değerlendirmeye katılması gerektiğini göstermektedir.

Platform kapitalizmi, esnek istihdam modelleri, göçmen emeğinin kırılganlığı, bakım hizmetlerinin eşitsiz örgütlenmesi ve artan kentsel yaşam maliyetleri, günümüz metropollerinde emek-sermaye ilişkisinin farklı boyutlarını oluşturmaktadır. Bu süreçler, bir yandan sermayeye esnek ve geniş bir iş gücü arzı sağlarken diğer yandan çalışanların gelir güvencesini, sosyal haklara erişimini ve kent yaşamına katılımını sınırlandırabilmektedir. Mekânsal ayrışma ise ekonomik merkezleri ayakta tutan çalışanların bu merkezlerden uzaklaşmasına ve kentsel olanaklara erişimde daha fazla güçlük yaşamasına yol açabilmektedir.

Bu çerçevede metropollerdeki ucuz iş gücü havuzları, yalnızca düşük ücretle çalışan insanların oluşturduğu geniş bir nüfus kitlesi olarak görülmemelidir. Bunlar, emek piyasasının yapısı, göç hareketleri, dijital teknolojiler, konut piyasaları ve sosyal politikalar arasındaki ilişkiler aracılığıyla sürekli biçimde yeniden şekillenen ekonomik ve toplumsal oluşumlardır. Sorunun temelinde yalnızca iş gücü arzının fazlalığı değil, yaratılan ekonomik değerin dağılımı, çalışanların pazarlık gücü ve kent kaynaklarına erişimdeki eşitsizlikler bulunmaktadır.

Bu nedenle daha adil ve sürdürülebilir metropoller oluşturmak, ekonomik büyümeyi teşvik etmenin yanı sıra emeğin haklarını koruyan, güvencesiz istihdamı sınırlandıran, sendikal örgütlenmeyi destekleyen, uygun fiyatlı konut olanaklarını genişleten ve kamusal hizmetlere erişimi güçlendiren politikaların geliştirilmesini gerektirir. Çalışanların yalnızca üretim ve hizmet süreçlerinin birer girdisi olarak değil, kent yaşamının asli özneleri olarak kabul edilmesi, bu dönüşümün temel koşullarından biridir.

Sonuç olarak metropollerin gerçek başarısı, yalnızca ne kadar sermaye çekebildikleri veya ne ölçüde ekonomik değer üretebildikleriyle değil, bu değeri hangi çalışma koşulları altında yarattıkları ve kentte yaşayanlar arasında nasıl paylaştırdıklarıyla ölçülmelidir. Çünkü bir metropolün parlak gökdelenleri ve küresel ekonomik gücü, o kenti her gün ayakta tutan emeğin görünmezliği ve güvencesizliği pahasına yükseliyorsa, ortaya çıkan büyümenin toplumsal niteliği kaçınılmaz olarak sorgulanmalıdır.

Paylaşın

Tıbbi Esrar Uyku Kalitesini İyileştiriyor Mu? Dikkat Çeken Araştırma

Uykusuzluk tedavisinde tıbbi esrarın etkisine ilişkin yeni bir inceleme, mevcut bilimsel kanıtların uyku kalitesini ve gündüz işlevselliğini iyileştirdiğini ortaya koymak için yeterli olmadığını gösterdi.

Haber Merkezi / Araştırmacılar, eldeki verilerin tıbbi esrarın etkisiz olduğunu kanıtlamadığını, ancak olası faydalarının güvenilir biçimde değerlendirilebilmesi için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

Uykusuzluk, yalnızca gece boyunca uykuya dalamamak ya da sık sık uyanmak anlamına gelmiyor. Uykuya dalma ve uykuyu sürdürme güçlükleri, kişinin dinlenmiş hissetmesini engelleyerek gün içindeki konsantrasyonunu, enerji düzeyini ve ruh hâlini de olumsuz etkileyebiliyor. Bu nedenle uykusuzluğun tedavisinde farklı yöntemlerin etkinliği ve güvenilirliği önem taşıyor.

2026 yılında Cochrane Sistematik İncelemeler Veritabanı’nda yayımlanan incelemede, 18 ila 76 yaş arasındaki toplam 537 yetişkinin katıldığı dokuz araştırmanın sonuçları değerlendirildi. Buenos Aires İtalyan Hastanesi Üniversitesi ve Manitoba Üniversitesi ile bağlantılı araştırmacılar tarafından yürütülen çalışma, uykusuzluk tedavisinde kullanılan tıbbi kenevir ürünlerinin olası yararlarını ve yan etkilerini ele aldı.

İncelenen ürünler, kenevir bitkisinde bulunan tetrahidrokannabinol (THC) ve kannabidiol (CBD) gibi bileşikleri farklı oranlarda içeriyordu. Kontrollü formülasyonların kullanıldığı araştırmalarda, ürünlerin içerik ve bileşim bakımından farklılık göstermesi, sonuçların karşılaştırılmasını zorlaştıran etkenlerden biri oldu.

Dokuz çalışmanın sekizinde tıbbi kenevir plaseboyla, birinde ise antidepresan ilaç amitriptilinle karşılaştırıldı. Dolayısıyla kanıtların büyük bölümü, tıbbi kenevirin etkili bir tedavi uygulanmadığında görülen sonuçlardan daha iyi sonuç verip vermediğine odaklandı.

Plaseboyla yapılan karşılaştırmalarda, tıbbi kenevirin uyku kalitesi veya uykuya ilişkin memnuniyet, toplam uyku süresi ve gündüz işlevselliği üzerinde klinik açıdan anlamlı bir iyileşme sağladığına ilişkin güvenilir kanıt bulunamadı.

Bununla birlikte araştırmacılar, bu sonucun tıbbi kenevirin kesinlikle etkisiz olduğu anlamına gelmediğine dikkat çekti. Çalışmalardaki katılımcı sayısının sınırlı olması ve sonuçlara ilişkin belirsizlik, tedavinin gerçek etkisini ortaya koymayı güçleştirdi.

İncelemede yaşam kalitesinde olası bir iyileşmeye ilişkin bulgular da elde edildi. Ancak bu sonuçlara duyulan güven çok düşük olarak değerlendirildi. Olası etkilerin hafif bir kötüleşmeden belirgin bir iyileşmeye kadar uzanması, tıbbi kenevirin yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin henüz netleştirilemediğini gösterdi.

Tıbbi kenevir kullanan katılımcılar, ağız kuruluğu ve baş dönmesi gibi istenmeyen etkiler bildirdi. Ancak güvenlik verilerinin az sayıda araştırmaya dayanması, bu etkilerin ne sıklıkta ortaya çıktığı ve uzun vadede ne gibi riskler taşıdığı konusunda kesin sonuçlara ulaşılmasını engelledi.

Araştırmacılar, mevcut kanıtların güvenilirliğini düşük veya çok düşük olarak sınıflandırdı. Küçük örneklem grupları, kullanılan ürünler ve ölçüm yöntemleri arasındaki farklılıklar ile araştırmaların tasarımındaki sınırlılıklar, tedavinin gerçek etkisini belirlemeyi zorlaştırdı.

İncelemenin önemli sınırlılıklarından biri de takip süresinin kısa olmasıydı. Araştırmalardaki en uzun takip süresinin 12 haftayla sınırlı kalması, tıbbi kenevirin uzun vadeli etkileri, tekrarlanan kullanımın sonuçları ve olası riskleri hakkında değerlendirme yapılmasını güçleştirdi.

Ayrıca katılımcıların yaklaşık dörtte üçünün kadınlardan oluşması ve araştırmaların ağırlıklı olarak genç yetişkinleri kapsaması, sonuçların farklı gruplara genellenmesini sınırladı. Uykusuzluğun temel sorun olarak ele alındığı çalışmaların bulgularının, ileri yaştaki kişiler veya eşlik eden başka sağlık sorunları bulunan hastalar için de geçerli olup olmadığı henüz net değil.

Daha Kapsamlı Araştırmalara İhtiyaç Var

Araştırmacılar, tıbbi kenevirin uykusuzluk tedavisindeki yerinin belirlenebilmesi için daha geniş katılımcı gruplarıyla yürütülen, daha uzun süreli ve iyi tasarlanmış klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor.

İncelemenin temel sonucu, tıbbi kenevirin uyku üzerindeki olası etkilerine yönelik ilginin mevcut bilimsel kanıtların önüne geçtiği yönünde. Bugünkü veriler, bu ürünlerin uyku kalitesini güvenilir biçimde iyileştirdiğini söylemek için yeterli değil. Öte yandan, kesin bir sonuca ulaşmak için araştırmaların geliştirilmesi ve uzun vadeli etkilerin daha ayrıntılı incelenmesi gerekiyor.

Paylaşın

Özel’den Fon Skandalı Tepkisi: Çürütmüşler Memleketi

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, partinin iç demokrasi uygulamalarından gündemdeki fon iddialarına, kamu yöneticilerinin istifalarından ekonomideki güven sorununa kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu.

SPK yöneticileri ve ilgili kamu görevlilerine yönelik eleştirilerini sertleştiren Özel, iktidarın sorumluluktan kaçtığını savunarak, “AK Parti’nin kara düzeni tam olarak budur” dedi.

Konuşmasının ilk bölümünde partisinin il ve ilçe kongrelerinde uyguladığı üye temelli seçim sistemine değinen Özel, YENİ Parti’de söz, yetki ve kararın üyelerde olmasını hedeflediklerini söyledi.

Partide adayların genel merkez tarafından belirlenmesi yerine, seçimlerin doğrudan üyelerin katılımıyla gerçekleştirilmesini esas aldıklarını belirten Özel, aday sayısının birden fazla olduğu yerlerde ön seçim yaptıklarını, tek adayın bulunduğu yerlerde ise üyelerin güven oyuna başvurduklarını ifade etti.

Yozgat, Kırıkkale ve Ankara’daki seçim süreçlerinden örnekler veren Özel, adayların belirlenmesi konusunda kararın tek bir kişinin ya da delege gruplarının değil, doğrudan üyelerin iradesinin olması gerektiğini vurguladı.

Hafta sonu gerçekleştirilen il başkanlığı ön seçimlerine ilişkin bilgi veren Özel, 13 ilde yeni adayların göreve geldiğini belirterek, partinin üye sayısının 772 bine ulaştığını söyledi. Özel, üyelerin yüzde 65’inin sandığa giderek parti yönetiminin belirlenmesine katıldığını kaydetti.

Bu uygulamanın diğer siyasi partilere de örnek olacağını savunan Özel, iktidara gelmeleri durumunda Siyasi Partiler Kanunu’nda değişiklik yaparak ilçe başkanı, il başkanı ve genel başkan seçimlerinin tüm üyelerin katılımıyla, hâkim denetiminde gerçekleştirilmesini sağlayacaklarını dile getirdi.

Özel, seçim sürecinde kaybedenin olmadığını, az oy alan adayların da daha fazla oy alan adaylarla birlikte çalışacağını belirterek, parti içi demokrasiyi güçlendirme hedeflerini yineledi.

Konuşmasının önemli bölümünü gündemdeki fon iddialarına ayıran Özel, olayın ortaya çıkmasının üzerinden 34 gün geçtiğini belirterek, iktidarın başlangıçta verdiği “Ucu nereye varırsa varsın” mesajından geri adım attığını öne sürdü.

Fonla bağlantılı olduğu belirtilen zararın ilk etapta 20 milyar dolar olarak ifade edildiğini, daha sonra 90 milyar dolara yükseldiğini ve son hesaplamalarda 110 milyar dolardan söz edildiğini söyleyen Özel, yaşananların ekonomik ve toplumsal etkilerine dikkat çekti.

6 Şubat 2023 depremlerinin maliyetini de hatırlatan Özel, fon iddialarının boyutunun çok ağır olduğunu savunarak, milyonlarca kişinin mağduriyet yaşadığını ve krizin her geçen gün derinleştiğini ileri sürdü.

Özel, konuşmasında SPK süreçlerine ilişkin rüşvet iddialarını da gündeme taşıdı. Saadet Partisi Milletvekili Mehmet Atmaca’nın daha önce dile getirdiği bir iddiayı aktaran Özel, 2023 yılında Bursa’da borsaya açılmak isteyen bir şirketten 30 milyon lira istendiğini öne sürdü.

İddiaya göre, söz konusu süreçte bir milletvekilinin aracılık ettiğini ve paranın gönderilmesinin ardından dönemin SPK Başkanı tarafından arama yapılarak ödemenin alındığının bildirildiğini söyleyen Özel, iddiaların açıklığa kavuşturulması gerektiğini vurguladı.

Özel, aynı dosya bağlamında Aykut Erdoğdu’nun bir kreş yapımına ilişkin girişim nedeniyle rüşvete aracılık suçlamasıyla 19 aydır tutuklu bulunduğunu belirterek, ortaya atılan iddialar karşısında farklı uygulamalar yapıldığını savundu.

Konuşmasında, “30 katı iş yapmış olanlar ‘teyit telefonu geldi’ diyor” ifadesini kullanan Özel, iddiaların üzerine gidilmesi ve sorumluların hesap vermesi gerektiğini söyledi.

Özel, fon iddialarıyla bağlantılı tartışmaların ardından bazı üst düzey yöneticilerin görevlerinden ayrılmasına da değindi. İstifaların geciktiğini savunan Özel, ilgili yöneticilerin daha önce görevden alınmamasını eleştirdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söz konusu isimleri ancak uzun süren tartışmaların ardından görevden aldığını söyleyen Özel, “Tam 34 gündür bunları görevden alamadı” dedi.

Özel, istifaların ardından Erdoğan’a yönelik eleştirilerini sürdürerek, “Dün öğlene kadar neredeydin?” ifadesini kullandı. İktidarın yaşananların sorumluluğunu üstlenmek yerine süreci yönetmekte yetersiz kaldığını öne sürdü.

YENİ Parti olarak fon iddialarına ilişkin bir kanun teklifi hazırladıklarını belirten Özel, partinin ekonomi ve finans alanındaki uzman isimlerinin çalışmaya katkı sunduğunu söyledi.

Hazırladıkları teklifin temel amacının, haksız kazançların geri alınması ve mağduriyetlerin giderilmesi olduğunu ifade eden Özel, sorumluların tamamının tespit edilmesi, işlemlerinin durdurulması ve varlıklarına el konulması gerektiğini savundu.

Yurt dışına çıkarıldığı öne sürülen paraların geri getirilmesi için uluslararası anlaşmaların ve hukuki mekanizmaların kullanılmasını önerdiklerini belirten Özel, elde edilecek kaynakların mağdurlara hakkaniyetli biçimde dağıtılması gerektiğini dile getirdi.

AK Parti tarafından sunulan kanun teklifini de eleştiren Özel, kendi tekliflerinin haksız kazanç elde edenlerin peşine düşmeyi ve mağdurların zararlarını karşılamayı amaçladığını, iktidarın teklifinin ise sorumluların hesap vermesini engelleyebileceğini ileri sürdü.

Özel, iki teklif arasındaki farkı, “Bizim kanun teklifi çalandan alan, mağdura veren; bunların kanun teklifi çalana kılıf uyduran, peşini bırakan bir şey” sözleriyle anlattı.

Özel, konuşmasında AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya hakkında da çeşitli iddiaları dile getirdi. Fon kapsamında yatırılan paraların geri ödenmesine ilişkin tartışmalara değinen Özel, anapara ve faiz hesaplamaları üzerinden eleştirilerde bulundu.

Fonun işleyişinde yer alan kişilerin olası sorumluluklarının yalnızca para iadesiyle ortadan kaldırılamayacağını savunan Özel, “Bu işin içinden cami bahçesine günah bıraktırıp milleti affettirerek kurtulamazsın” dedi.

Özel, iktidarın yaşananları yalnızca istifalar ve para iadeleriyle kapatamayacağını belirterek, sorumluların hukuki açıdan hesap vermesi gerektiğini ifade etti.

“En güçlü ortaklık suç ortaklığıdır”

Konuşmasında iktidarın yönetim anlayışını da hedef alan Özel, fon iddialarının kamu kurumlarına duyulan güveni zedelediğini öne sürdü. İlgili kişilerin kamu görevlerine atanmasında iktidarın sorumluluğu bulunduğunu savunan Özel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da yaşananların siyasi sorumluluğunu taşıdığını söyledi.

Özel, “Bunların hepsini atayan AK Partili. Atananlar AK Partili. Soyan AK Partili. Soyulan AK Partili. Biz bu işin hiçbir yerinde yokuz. Sen en ortasındasın Erdoğan. Tam ortasındasın” ifadelerini kullandı.

Özel, konuşmasının son bölümünde yaşanan gelişmelerin ekonomi üzerindeki etkilerine değindi. Borsadaki düşüşün ve yatırımcı güvenindeki zayıflamanın yönetim sorunlarıyla bağlantılı olduğunu savunan Özel, piyasaların öngörülebilirlik ve güven ortamına ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Borsada işlem gören şirketlere ilişkin süreçlerde siyasi müdahale ve usulsüzlük iddialarının yatırımcıları tedirgin ettiğini ileri süren Özel, kamu kurumlarına ve piyasalara duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi gerektiğini söyledi.

İktidarın yalnızca bazı yöneticilerin istifasıyla sorunu çözemeyeceğini savunan Özel, yeni skandalların ortaya çıkabileceği endişesinin piyasaları olumsuz etkilediğini dile getirdi.

Özel, konuşmasını “Bu memlekette mi şimdi üç tane zibidi istifa etti diye borsaya güven gelecek, yatırımcıya güven gelecek” sözleriyle sürdürdü ve “Çürütmüşler memleketi” ifadesiyle iktidara yönelik eleştirilerini tamamladı.

Paylaşın