Yapay Zekâ Fetişizmi Ve Görünmeyen Emek
Yapay zekâ, özerk bir güç gibi sunulsa da arkasında görünmeyen insan emeği, veri, enerji ve sermaye bulunuyor. Teknolojinin yükselişi, emek ve mülkiyet ilişkilerini yeniden tartışmaya açıyor.
Haber Merkezi /Yapay zekâ, son yıllarda yalnızca yeni bir teknolojik araç olarak değil, ekonomik ve toplumsal dönüşümün temel aktörlerinden biri olarak sunuluyor. Büyük teknoloji şirketlerinin söylemlerinde algoritmaların üretkenliği artıracağı, çok sayıda mesleği dönüştüreceği ve günlük yaşamın önemli sorunlarına çözüm sağlayacağı vurgulanıyor.
Bu anlatının bir başka boyutunda ise yapay zekânın insan müdahalesinden bağımsız, kendi başına “öğrenen” ve karar veren özerk bir akıl olduğu düşüncesi bulunuyor. Oysa yapay zekâ sistemlerinin arkasında büyük miktarda insan emeği, veri, enerji, altyapı ve sermaye yatırımı bulunuyor.
Çağdaş eleştirel teknoloji çalışmaları, tam da bu noktaya dikkat çekiyor: Yapay zekânın teknik kapasitesine odaklanılırken, onu mümkün kılan toplumsal ve ekonomik ilişkiler çoğu zaman görünmez hale geliyor.
Emtia Fetişizminden Yapay Zekâ Mitiğine
Karl Marx, Kapital’in birinci cildinde “meta fetişizmi” kavramıyla, insanların kendi emekleriyle ürettikleri malların toplumsal ilişkilerden bağımsız, sanki kendilerine ait özellikleri ve güçleri varmış gibi algılanmasını açıklamıştı.
Marx’ın analizinde mesele yalnızca bir malın yanlış anlaşılması değildir. Asıl sorun, üretim sürecindeki toplumsal ilişkilerin metaların arkasında görünmez hale gelmesidir. İnsanlar arasındaki ilişkiler, piyasa içerisinde nesneler arasındaki ilişkiler biçiminde görünür.
Yapay zekâya yönelik çağdaş anlatılar bu kavram açısından farklı bir tartışmaya imkân veriyor. “Makinenin öğrendiği”, “algoritmanın karar verdiği” veya “yapay zekânın düşündüğü” ifadeleri, sistemlerin arkasındaki insan emeğini ve teknik altyapıyı ikinci plana itebiliyor.
Bu durum doğrudan Marx’ın tanımladığı meta fetişizmiyle özdeş değildir. Ancak eleştirel teori açısından benzer bir soruyu gündeme getirir: Teknolojik sistemin görünür hale gelen kapasitesi, onu ortaya çıkaran toplumsal emeği ve mülkiyet ilişkilerini görünmezleştiriyor mu?
Yapay Zekânın Görünmeyen Emeği
Yapay zekâ sistemlerinin çalışabilmesi için yalnızca bilgisayar işlem gücü ve yazılım yeterli değildir. Büyük veri kümelerinin oluşturulması, temizlenmesi, sınıflandırılması ve etiketlenmesi için çok sayıda insanın çalışması gerekir.
Özellikle makine öğrenmesi sistemlerinin geliştirilmesinde veri etiketleme, içerik moderasyonu ve kalite kontrol gibi görevler önemli bir yer tutar. Bu işlerin bir bölümü küresel ölçekte farklı ülkelerdeki taşeron şirketler ve çevrim içi çalışma platformları aracılığıyla yürütülür.
Mary L. Gray ve Siddharth Suri’nin Ghost Work çalışması, yapay zekâ ve dijital hizmetlerin arkasında kullanıcıların doğrudan görmediği insan emeğinin bulunduğunu ortaya koyarken; Kate Crawford’un Atlas of AI kitabı yapay zekânın yalnızca yazılım ve algoritmalardan oluşmadığını, emek, doğal kaynaklar, enerji, veri ve altyapıya dayanan geniş bir endüstriyel sistem olduğunu vurgular.
Bu nedenle “yapay zekânın kendi kendine öğrendiği” ifadesi teknik açıdan eksik bir tablo yaratabilir. Makine öğrenmesi algoritmaları belirli görevleri insan müdahalesi olmadan gerçekleştirebilse de, sistemlerin tasarlanması, eğitilmesi, değerlendirilmesi, güncellenmesi ve denetlenmesi çok sayıda insanın çalışmasını gerektirir.
Dijital Emek ve Yeni Çalışma Biçimleri
Yapay zekânın yükselişi, emeğin ortadan kalkmasından çok emeğin biçim değiştirmesi tartışmasını da beraberinde getiriyor.
Nick Dyer-Witheford’un çalışmalarında dijital teknolojiler, işçi sınıfının ortadan kalkmasının değil, emeğin yeni biçimlerde örgütlenmesinin bir unsuru olarak ele alınıyor. Dijital platformlar, otomasyon ve küresel tedarik zincirleri; çalışanların iş süreçlerini, ücret ilişkilerini ve çalışma koşullarını yeniden şekillendiriyor.
Bu dönüşümün önemli unsurlarından biri de güvencesiz ve parçalı çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıdır. Veri etiketleme, içerik denetimi, çevrim içi mikro görevler ve platform tabanlı hizmetler, çoğu zaman geleneksel işyerlerinden farklı çalışma ilişkileri yaratıyor.
Ancak burada da önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Yapay zekânın kullanıldığı her iş otomatik olarak güvencesiz veya sömürücü değildir. Çalışma koşulları ülkeye, sektöre, şirketin örgütlenme biçimine ve işçinin hukuki statüsüne göre değişebilir.
Teknolojinin Sermaye Birikimindeki Rolü
Yapay zekâ aynı zamanda sermaye birikiminin yeni araçlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Şirketler yapay zekâ teknolojilerini üretim maliyetlerini azaltmak, verimliliği artırmak, müşteri davranışlarını analiz etmek, lojistik süreçlerini optimize etmek ve yeni ürünler geliştirmek amacıyla kullanıyor. Bu durum, teknolojinin ekonomik değer üretme biçimlerini değiştirebilir.
Burada Marksist ekonomi politiğin temel sorularından biri yeniden ortaya çıkıyor: Teknolojik gelişmenin sağladığı verimlilik artışından kim yararlanıyor?
Eğer otomasyon sonucunda üretkenlik artarken elde edilen kazanımlar yalnızca şirketlerin gelirlerinde ve sermaye sahiplerinin getirilerinde toplanırsa, teknoloji ile gelir dağılımı arasındaki ilişki önemli bir toplumsal tartışma haline gelir. Buna karşılık verimlilik artışının ücretlere, çalışma sürelerinin kısalmasına veya kamusal refahın yükselmesine yansıması farklı bir ekonomik sonuç doğurabilir.
Dolayısıyla mesele yalnızca yapay zekânın ne kadar geliştiği değil, bu teknolojinin kim tarafından kontrol edildiği, nasıl kullanıldığı ve ortaya çıkan ekonomik değerin nasıl dağıtıldığıdır.
“Yapay Zekâ İşinizi Elinizden Alacak” Söylemi
Yapay zekânın istihdam üzerindeki etkisi de tartışmanın önemli başlıklarından biri.
Teknolojik gelişmeler bazı görevleri otomatikleştirirken yeni meslekler ve yeni çalışma alanları da yaratabilir. Bu nedenle “yapay zekâ bütün işleri ortadan kaldıracak” şeklindeki kesin ifadeler kadar, teknolojinin istihdam üzerinde hiçbir etkisi olmayacağını savunmak da gerçekçi değildir.
Ancak otomasyon tehdidinin çalışma ilişkileri üzerinde pazarlık gücü yaratabileceği ileri sürülebilir. Bir işin otomatikleştirilebileceği beklentisi, işveren ile çalışan arasındaki güç dengesini etkileyebilir. Bunun ücretler, iş güvencesi ve sendikal örgütlenme üzerindeki etkisi ise sektöre ve kurumsal koşullara göre değişir.
Bu nedenle yapay zekânın çalışma hayatındaki rolünü yalnızca teknolojik bir mesele olarak görmek yerine, çalışma hukuku, sendikal haklar, ücret politikaları ve sosyal güvenlik sistemiyle birlikte değerlendirmek gerekir.
Yapay Zekânın Maddi Altyapısı
Yapay zekâ çoğu zaman soyut ve maddi olmayan bir teknoloji gibi sunulsa da fiziksel bir altyapıya dayanıyor.
Veri merkezleri, çip üretimi, elektrik tüketimi, soğutma sistemleri, kablo ağları ve madenler yapay zekâ ekonomisinin maddi temelini oluşturuyor. Büyük modellerin eğitilmesi ve çalıştırılması için yüksek miktarda işlem gücü gerekiyor.
Kate Crawford’un çalışmasının önemli katkılarından biri de yapay zekâyı yalnızca algoritmalardan ibaret olmayan bir “endüstriyel sistem” olarak ele almasıdır. Bu perspektif, teknolojinin arkasındaki doğal kaynak kullanımını, enerji tüketimini ve emek süreçlerini görünür hale getiriyor.
Dolayısıyla yapay zekânın toplumsal maliyetlerini tartışırken yalnızca veri ve yazılıma değil, çiplerden enerji altyapısına kadar uzanan üretim zincirinin tamamına bakmak gerekiyor.
Yapay Zekâ Fetişizmini Sorgulamak
“Yapay zekâ fetişizmi” kavramı, teknolojik sistemlere onları ortaya çıkaran toplumsal ilişkilerden bağımsız bir güç atfedilmesini eleştirmek için kullanılabilir.
Bu yaklaşım açısından yapay zekâ ne tamamen özerk bir özne ne de yalnızca pasif bir araçtır. İnsanların tasarladığı, eğittiği ve kullandığı; aynı zamanda şirketlerin, devletlerin ve diğer kurumların belirli amaçlar doğrultusunda yönlendirdiği karmaşık bir teknolojik sistemdir.
Bu nedenle “yapay zekâ karar verdi” ifadesinin arkasında çoğu zaman daha karmaşık bir süreç bulunur: Algoritmayı geliştiren mühendisler, veriyi sağlayan kullanıcılar, veri setlerini hazırlayan çalışanlar, sistemi işleten şirketler ve teknolojinin kullanımını düzenleyen kurumlar.
Teknolojinin karar alma süreçlerindeki rolü büyüdükçe, bu aktörlerin sorumluluklarının ve güç ilişkilerinin de görünür kılınması önem kazanıyor.
Teknolojinin Ötesindeki İlişkiler
Yapay zekâ tartışması yalnızca algoritmaların ne kadar gelişeceğiyle sınırlı değil. Asıl mesele, bu teknolojilerin hangi toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde geliştirildiği ve kullanıldığı.
Yapay zekânın arkasında büyük miktarda insan emeği, doğal kaynak, enerji, veri ve sermaye bulunuyor. Bu unsurların görünmez hale gelmesi, teknolojinin kendisini bağımsız ve kaçınılmaz bir güç gibi algılamaya yol açabiliyor.
Eleştirel ekonomi politik açısından yapılması gereken, teknolojiyi bütünüyle reddetmek değil; teknolojik gelişmenin mülkiyet, emek, güç ve gelir dağılımıyla ilişkisini ortaya koymak.
Bu bakış açısında temel soru, “Yapay zekâ insanın yerini alacak mı?” sorusundan daha geniş bir anlam taşıyor: Yapay zekâ tarafından yaratılan ekonomik ve toplumsal değeri kim kontrol edecek, bu değerin sonuçlarından kim yararlanacak ve teknolojinin maliyetlerini kim üstlenecek?
Yapay zekânın gelecekteki toplumsal rolünü belirleyecek olan da yalnızca algoritmaların teknik kapasitesi değil, bu sorulara verilecek ekonomik, hukuki ve siyasal yanıtlar olacak.



























