Özel’den “Cemevleri” Çıkışı: Alevilerin İbadethanesidir

Hacı Bektaş-ı Veli anma etkinliklerinde konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Türkiye, vicdanları yaralayan, bir türlü açıkça ifade edilmeyen bir ayrımcılıkla Alevilere eşit vatandaşlık haklarını vermemiştir” dedi ve ekledi:

“Yürürlükte olan Anayasa’daki tüm ifadelere rağmen kanun yaparken ve uygularken Alevi vatandaşlara eşit vatandaşlık hakkı verilmeyip ötekileştirilmektedir. Haklı talepleri duymazdan gelinmektedir. Cemevleri, Aleviler için ibadethanedir, bizler için de ibadethane olacaktır. Bu anayasal hak kabul edilene kadar sizin mücadeleniz benim mücadelemdir.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özel Özel, Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesindeki Cumhuriyet Kent Meydanı’nda düzenlenen “61. Ulusal, 35. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma, Kültür ve Sanat Etkinlikleri”ne katıldı.

Etkinliğe ayrıca, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş ile birçok siyasi parti ve sivil toplum örgütü temsilcisi de katıldı.

Etkinlikte Özgür Özel bir konuşma yaptı. Hacı Bektaş Veli’nin ektiği tohuma yoldaş olacağına, ortak mücadeleden geri durmayacağına söz verdiğini dile getiren Özel, şu ifadeleri kullandı: “Bu topraklarda çok acı dönemler yaşandı. Yüzyıllardır kan, gözyaşı ve zulüm bir durduysa üç yürüdü. Kerbela’da akan kan Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta akmaya devam etti. Kerbela’nın direnci sokak ortasında katledilen gazetecilerin, sendikacıların, bilim insanlarının, Berkin Elvan’ların cenaze törenlerinde vardı.

Kerbela’nın yası, kimi zaman Berkin’in kimi zaman Ali İsmail’in, Abdullah Cömert’in mezarının başına bir sis gibi kondu. Hünkarın yolundan gidenler, nefis karanlığını marifet ışığıyla, gönül karanlığını aşk işiyle aydınlatmaya devam ettiler. Ellerine bir gün silah almadan, şiddete hiç başvurmadan, cahiliye döneminin araçlarına başvurmadan mücadelelerine devam ettiler. Mazlumlar, zalimin kötülüğüne ne boyun eğdi, ne ortak oldu.

Madımak’ın bir utanç müzesi olana kadar mücadeleye devam edeceklerini söyleyen Özel, barış, adalet, bilim ve umuda giden yolculuğu temsil ettiklerini ifade etti. Kültür ve Turizm Bakanlığının düzenlediği “Hacı Bektaş Veli’nin Hakk’a Yürüyüşünün 753. Yıl Dönümü Anma Etkinlikleri”ni eleştiren Özel, şöyle konuştu:

“İktidar partisinin burada yıllardır süren bir geleneği yok sayarak, buradaki canlıların meşru resmi siyasi temsilcilerini dışlayarak, 15 Ağustos akşamı apar topar alternatif bir tören tertip etmelerini en başta Hacı Bektaş’ın mirasına yapılmış büyük bir saygısızlık olarak görüyor ve kınıyorum. Bugün Alevilerin en etkin şekilde çözüm bekleyen, katkı bekleyen sorunları var. Türkiye, vicdanları yaralayan, bir türlü açıkça ifade edilmeyen bir ayrımcılıkla Alevilere eşit vatandaşlık haklarını vermemiştir.

Yürürlükte olan Anayasa’daki tüm ifadelere rağmen uygulama sırasında ve kanun yaparken, kanunları uygularken Alevi vatandaşlara eşit yurttaş muamelesi yapılmamakta, ayrımcılığa tabi tutulmakta, ötekileştirilmekte ve haklı talepleri duymazdan gelinmektedir. Cemevleri Aleviler için ibadethanedir. Bizler için de ibadethane olacaktır. Bu yasal hak tanınana, bu anayasal hak kabul edilene kadar sizin mücadeleniz benim mücadelemdir.

Camilerin ibathane görülüp, Cemevlerinin ibadethane sayılmadığı, ÇEDES programı altında laik eğitim örselenip, katledildiği, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı adıyla Alevilerin kabul etmediği bir kurumun ve işleyişin oluşturulduğu ve maalesef vaktiyle ‘Cemevi cümbüş evi’ diyen, cem ile cümbüşü bir tutan yönettiği bu ülkede cümbüşün yeri Kültür Bakanlığı olduğu kabuluyle bir inancı Kültür Bakanlığına bağlayarak bu hakareti, bu hor görmeyi kurumsallaştıran bir anlayışa itiraz ediyoruz. Haklı itirazlarınızın yanındayız.”

Paylaşın

“Düşük Eğitimli Nüfus” Oranında Türkiye Avrupa’da Birinci Sırada

Türkiye, Avrupa’da “düşük eğitimli” nüfusun açık ara en yüksek paya (yüzde 61,8) sahip olduğu ülke oldu. Düşük eğitim okul öncesi, ilköğretim ve alt ortaöğretimi kapsıyor.

Eurostat Avrupa genelindeki eğitim seviyelerinin oranlarını ortaya koyan bir istatistik yayımladı.

Avrupa Birliği’ndeki (AB) ya da aday ülkelerde 25-74 yaş arası yetişkinliklerin eğitim seviyelerini ortaya koyan istatistikte İskandinav ve Baltık ülkelerinde yükseköğretim mezunlarının oranı AB ortalamasından yüksekken, Türkiye, düşük eğitimli nüfusun açık ara en yüksek paya (yüzde 61,8) sahip olduğu ülke oldu.

Çalışmada eğitim seviyeleri üç kategoriye ayrıldı. Buna göre “düşük seviye” okul öncesi, ilköğretim ve alt ortaöğretim (ISCED seviyeleri 0-2), “orta seviye” lise ve lise sonrası yükseköğretim dışı eğitim (ISCED seviyeleri 3 ve 4) ve “yüksek seviye,” yükseköğretim (ISCED seviyeleri 5-8) içerdi.

İsveç ve Norveç, yükseköğretim mezunlarının yüzde 45’inden fazlasıyla üçüncü ve dördüncü sırada yer almıştır. Letonya’da ise nüfusun yüzde 44’ü yükseköğretim derecesine sahip. Diğer İskandinav ve Baltık ülkeleri de yükseköğretim mezunları açısından AB ortalamasının üzerinde yer almakta.

Türkiye’de ise yükseköğrenim mezun oranı yüzde 20,6. Onu takip eden İtalya yüzde 18,5, sıranın en altında ise Romanya yüzde 17,4 ile yer almakta.

Birleşik Krallık’ta 25-74 yaş arası nüfusun yüzde 43,5’i yüksek öğrenim görmüş kişilerden oluşuyor ki bu oran AB’nin “Dört Büyük” olarak adlandırılan ülkelerinin üzerinde. Fransa (yüzde 38,2) bu ülkeler arasında en yüksek paya sahipken, onu İspanya (yüzde 38) takip ediyor.

Genel ve mesleki yönelimden oluşan orta eğitim düzeyinin ayrıntılarına bakıldığında, mesleki eğitimin payının birçok ülkede oldukça yüksek olduğu görülmekte.

Çekya (yüzde 63,9), Polonya (yüzde 52,2) ve Almanya (yüzde 47,4) dahil olmak üzere dokuz AB ülkesinde, orta eğitim düzeyinde mesleki yönelime sahip kişilerin payı yüzde 45’in üzerinde. Türkiye ise 36,2 oranı ile Avrupa Birliği hedefinin (yüzde 45) altında kalmış durumda.

Yükseköğretim mezunlarının payı Avrupa genelinde genç nüfus arasında önemli ölçüde artmakta. Bu durum, ülkelerin son yıllarda eğitim düzeylerindeki gelişmeleri de göstermekte. Bu nedenle, 25-34 yaş arası nüfusun eğitim seviyesi uluslararası kuruluşlar tarafından büyük ölçüde analiz edilmekte.

Verilerin mevcut olduğu 35 Avrupa ülkesinde, 25-34 yaş arası kadınların yükseköğrenim görme oranı erkeklerden daha yüksek. 2022 yılında, ortalama olarak yükseköğrenim görmüş kadınların oranı yüzde 47,6 iken, erkeklerin oranı yüzde 36,5.

Finlandiya hariç, İskandinav ve Baltık ülkelerinde cinsiyetler arasındaki fark kadınlar lehine önemli ölçüde daha yüksek. En yüksek fark İzlanda’da (yüzde 25,4 puan) tespit edilirken, Slovenya’da 23,8 puan ve Slovakya’da 22,8 puanlık fark göze çarpıyor.

Türkiye (1,3 puan), İsviçre (3,6 puan) ve Almanya (4,6 puan) ise farkın en az olduğu ülkeler, bu da yükseköğretim derecesine sahip kadın ve erkeklerin paylarının birbirine çok yakın olduğunu göstermekte. AB’de 25-74 yaş arası yükseköğrenim görmüş kişilerin oranı sürekli olarak artmakta. Bu oran 2004 yılında yüzde 19.1 iken 2022 yılında yüzde 31.8’e yükseldi.

Hayat boyu öğrenme: Eğitimdeki yetişkinler

İnsanların becerilerini güncellemeleri gerekebileceğinden yaşam boyu öğrenme de büyük önem taşıyor. Bu, yetişkinler için eğitim ve öğretime katılım olarak da bilinir.

Eurostat’a göre, yaşam boyu öğrenme, örgün, yaygın veya gayri resmi eğitim faaliyetlerini içerir. Amaç, katılımcılar arasında bilgi, beceri ve yeterlilikleri geliştirmektir. İşgücü piyasasında dijitalleşme ve otomasyon söz konusu olduğunda, yetişkin öğrenimi önemli bir unsur olarak öne çıkar.

2022 yılında, AB’de 25-64 yaş aralığında olup son 4 hafta içerisinde eğitim veya öğretime katılmış kişilerin oranı yüzde 11,9. Bu oran Bulgaristan’da yüzde 1,7 ve İsveç’te yüzde 36,2 arasında değişmekte. İskandinav ülkelerinde yetişkin öğrenimi oranı yüksekken, Balkan ülkeleri AB ortalamasına kıyasla önemli ölçüde daha düşük paylara sahip.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Çarpıcı Analiz: İç Karışıklık Çıkma İhtimali En Yüksek Ülke “Türkiye”

ABD merkezli Bloomberg Economics’in analizine göre; şiddetli siyasi çalkantıların yaşanma olasılığı en yüksek olan dünyanın en büyük ekonomileri arasında Türkiye zirvede yer aldı.

Bloomberg Economics analisti Nick Hallmark, “İç çatışma gibi nadir olaylara ilişkin tahminler yüksek derecede belirsizlik içerir. Yine de, model ABD’de artan riskler etrafında analitik bir çerçeve oluşturma konusunda yararlı” dedi.

Bloomberg Economics’in analizine göre; şiddetli siyasi çalkantıların yaşanma olasılığı en yüksek olan dünyanın en büyük ekonomileri arasında Türkiye zirvede bulunuyor. Rusya ve ABD ise listede Türkiye’nin hemen altında yer aldı.

Analize göre; G20 ülkeleri arasında gelecek yıl iç karışıklık çıkma ihtimali Türkiye’de yüzde 6, Rusya’da yüzde 4, ABD’de ise yüzde 3 seviyesinde bulunuyor.

Modelde ülkenin demokrasi, otokrasi mi yoksa demokrasi mi olduğunu odaklanan ölçütün yanı sıra sosyal gruplar arasındaki farklılıklar, kurumlar ve siyaset içindeki farklılıklara da bakan birer ölçüt bulunuyor.

İstikrarsız ülkelerin maruz kaldığı yüksek borçlanma maliyetleri, düşük yatırımlar ve daha yavaş büyüme gibi ekonomik sorunlar da riskleri etkileyen unsurlar arasında yer alıyor.

Siyasi çalkantı riskini ne artırıyor?

ABD merkezli araştırma kuruluşu Center for Systemic Peace’in direktörü Monty G. Marshall, siyasi retorik düzeyi, siyasi liderler arasındaki saygı eksikliği ve hızlı ve etkili iletişim bağlantıları ve silahların kolayca bulunabilmesinin siyasi çalkantı riskini artırdığını belirtti.

Bloomberg Economics analisti Nick Hallmark, “İç çatışma gibi nadir olaylara ilişkin tahminler yüksek derecede belirsizlik içerir. Yine de, model ABD’de artan riskler etrafında analitik bir çerçeve oluşturma konusunda yararlı.

Eğer kurumsal gerileme devam eder ve siyasi şiddet artarsa, o zaman ABD’nin ekonomik performansı, Hazine için düşük borçlanma maliyetleri ve hatta doların rezerv para statüsü bile garanti altına alınamaz” dedi.

(Kaynak: 10Haber)

Paylaşın

CHP’den İktidarın Tarım Politikalarına Sert Tepki

Yüksek maliyetlerin ve düşük ürün fiyatlarının tarım faaliyetlerini tehdit ettiğini belirten CHP Milletvekili Ömer Fethi Gürer, Türkiye’de tarımın sürdürülebilirliği için kamucu bir anlayışla hareket edilmesi gerektiğini söyledi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Niğde Milletvekili ve Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Üyesi Ömer Fethi Gürer, Niğde’de Ovacık, Hüsniye, Eminlik Köyleri ile Kemerhisar Kasabası ziyaret etti.

Köy kahvelerinde çiftçilerle görüştü, tarla bitkileri ve sebze üretimiyle geçinen çiftçiler, yer altı sularının çekilmesi ve artan maliyetler nedeniyle zor günler yaşadıklarını, bu yıl özellikle sulama suyu sıkıntısının ürünlerin verimini etkileyerek ekonomik olarak zorlandıklarını belirtti.

Cumhuriyet’in aktardığına göre; CHP Milletvekili Ömer Fethi Gürer ise, yüksek maliyetler ve düşük ürün fiyatlarının köydeki tarım faaliyetlerini tehdit ettiğini, bölgenin tarımsal destek eksikliklerinin de sorunları derinleştirdiğini belirtti. Ayrıca, tarımsal planlamanın su sorunları ve toplulaştırmanın önemine dikkat çekti.

Köylerin üreticilerin genel olarak bitkisel üretimden geçimlerini sağladıklarını belirten CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, “Köylerde buğday, arpa, pancar, lahana, fasulye ve mısır gibi ürünler üretiliyor. Bu yıl köylerde en önemli sorunlardan biri, kuraklık ve yetersiz sulama suyu ile ilgili yaşanan sıkıntılar. Çünkü yer altı suları giderek çekiliyor. Su erişimi sorunlu hale geldi ve maliyeti de yükseldi. Elektriğe gelen her zam üretime olumsuz yansıyor. Girdi maliyetlerinin artması yanında, su sorunu doğal olarak köyde üretimi sorunlu hale getiriyor. Bölgede içme suyunda da sorunlar var.” dedi.

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’e yaşadıkları su sorununu anlatan çiftçiler, “Ekim fazla, su az olunca çiftçi istediği suyu veremedi. Ekim yaptık, belli bir süre, 1-2 ay geçtikten sonra sular azaldı. İmkanı olmayan çoğu arkadaş bıraktı; masrafı çekip bıraktılar yani. Ekim yaptılar, su olmadığı için ürünü tarlada bıraktılar. Zaten yetişen ürün de satılmadı. 2 liraya, 2,5 liraya fide aldık; 3 lira lahananın kilosuna veriyorlar. Bundan üretici nasıl kar edecek, nasıl kazanacak? Çiftçi şu anda bitik durumda; sadece lahana da değil, bütün mahsullerde öyle. Arpa da, buğday da, bütün mahsuller aynı. Girdi masrafları yüksek, sebze olarak zaten fiyatlar sıkıntılıydı. Şu an girdiler çok yüksek, bir de ürün satılmayınca milleti bitirdi” diye konuştular.

Üreticiler devletten yeterli destek alamadıklarını belirterek, “Lahana üreticisi devletten destek almıyor. ÇKS’li olanlara silajlık mısır için veriliyor ama lahana için herhangi bir destek yok” dedi.

İhracatın yeni başladığını ancak lahana üreticisinin elinde ürün kalmadığını da belirten çiftçiler, toplulaştırma sorunları nedeniyle ÇKS’ye kayıt olamadıklarını belirterek, “Bizim buralarda bir de tarlalarımız miras yoluyla bölündüğü için çoğumuzun ÇKS’si yok. Bölgede toplulaştırma da yapılmadı; ondan dolayı ben 100 dönüm yer ekiyorum ama 10 dönüm ÇKS’ye kayıtlı, diğerleri hisseli tapu olduğu için ÇKS yok. Ne destek ne bir fideden yararlanma, hiçbir şey yapamıyoruz” diye konuştu.

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, “Bu bölgede nüfusun olduğu köylerden bir kaç köy kaldı; çoğu köyde artık nüfus düştü. Son olarak göç de veriyor, bir taraftan tarımda sorunlar da yaşanıyor. Emekli olanlar da emekli maaşı yetmiyor diye dert yanıyor” ifadelerini kullandı.

Gürer ayrıca, “Türkiye’de toplulaştırma devam ediyor ama uzun yıllardır toplulaştırma tam anlamıyla gerçekleştirilemedi. Gerçekleştirilmediği için parçalı tarlaların verimliliği de düşüyor, üretim kaybı da oluyor. ÇKS’den yararlanamıyor; bu büyük bir sorun. Toplulaştırmanın bir an önce Türkiye’de gerçekleşmesi gerekiyor” diye ekledi.

Su kaynakları azalıyor

Köylerde çiftçiler, dışarıdan gelerek bölgede üretim yapanların bölgedeki tarım arazilerini kiralayarak su ve elektrik kaynaklarını tüketmesinden dolayı büyük sıkıntı yaşıyor. Yerli çiftçiler, bu durumun geçim kaynaklarını tehdit ettiğini ifade ederek, yetkililerden çözüm bekliyor.

Çiftçiler, durumlarını “Bizim buraya dışarı illerden maddi durumu iyi olan arkadaşlar ürün yetiştirmeye geliyorlar; bizim suyumuzu, elektriğimizi, tarlalarımızı elimizden alıyorlar. Onlar zaten tarlamızı nasıl alıyor? Örneğin, vatandaşa emekli olmuş. Onun çocuğu burada değil, tarlası var. Kendine ait tutuyor o tarlayı; 5000 liraya, 6000 liraya kiralıyorlar ve yılda 3 defa ürün yetiştiriyorlar. 3 defa ürün yetiştirince durmadan sulama suyu kullanıyorlar. Daha önce elektrik sıkıntımız vardı, elektriğimiz yetmiyordu. Şimdi de yeraltı suyumuz eksik geliyor. Zaten bizim buranın yeraltı suyu 30-40 metre aralığında; aşağısı taş. Aşağıdan su gelme ihtimali yok. Yakın zamanda 15 arkadaş kuyu vurduk, 30 metrenin altında su yok” diyerek anlattı.

Dışarıdan gelen yatırımcıların yerel çiftçileri zor durumda bıraktığını vurgulayan çiftçi, “Yapamıyoruz, dışarıdan gelen bizi burada eziyor. Niye? Hani onun maddi durumu iyi. Vatandaşa diyor ki, tarlanın ederinin üstünde kira ödüyor ve alıyor. Yabancılar da buradan arazi alıyor; arazilerimiz de el değiştiriyor. Nerede iyi ve su olan arazi var, oraya parayı verip alıyorlar” dedi.

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, “Millet mecbur ekiyor; milletin başka gelir kaynağı yok. Hayvancılık yapıyorsun, sütün durumunu biliyoruz; ahım şahım bir para etmiyor. Biz su kaynaklarımızı doğru kullanmıyoruz; suyumuzu kötü kullandık, vahşi sulama yaptık. Yağmurlama, damlama modern sulama yöntemlerine geçmedik. Salma suyu verdik; yıllarca salma su ile üretim yaptık. Şimdi de geldi, tıkandı. Tıkanınca da çözüm arıyoruz” ifadelerini kullandı.

Verim düşüklüğüne dikkat çeken Gürer, “Bu coğrafyada kuru tarım yapılan alanlarda verim düşük. Mesela, buğdayda 140 kiloya kadar verim düştü. Şimdi bunu başka bir yerde adam 800 kilo alıp bu bölgede 140 kiloya alıyorsa, verimi o bölgede o ürünü ektirmeyeceksin. Ne ekilecek peki? Kuru tarım alanlarında verimi yüksek ürünler ekilecek. Onları gelip burada denemek lazım” dedi.

Gürer, ayrıca kırsaldaki göç sorununa değinerek, “Kırsalda göç devam ederse tarım biter. Türkiye’nin şu an 21 ürününde arz açığı var; nohutu, fasulyeyi ithal ediyoruz. Geçen yıl üretilen fasulye, Türkiye genelindeki fasulye 2002 yılında üretilen fasulye kadar olmadı. Nüfus olmuş 85 milyon, turisti var, dışarıdan gelen mültecisi var; 100 milyon nüfusa 2002 yılındaki kadar fasulye üretilirse, ne yapacaksın? İthalat yapacaksın” diye konuştu.

Süt fiyatlarındaki adaletsizliğe de dikkat çeken Gürer, “Şu an sütün Ulusal Süt Konseyi’nin verdiği fiyat 14 lira 65 kuruş ama üretici 12 liradan satıyor. Bu işin özü, siyasi iktidar planlamayı doğru yapacak. Planlama ile kooperatifçiliği geliştirecek, üretim öncesi doğru destek verecek” dedi.

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, Türkiye’de tarımın sürdürülebilirliği için kamucu bir anlayışla hareket edilmesi gerektiğini belirterek, “Burada hedeflenen şu: tüccara bırakılan bir piyasa tarımı yok ediyor. Kamucu bir anlayışla sürecin içinde devlet olacak” dedi.

Paylaşın

“Ekonomi Yönetimi”nden Maaşlara Tırpan Hazırlığı

Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, “Öncelikle OVP’de 2024 tüketici enflasyonu tahmini yüzde 33 idi. Bunun tutmayacağını, TCMB’nin 3. çeyrek aylık enflasyon yüzde 2.5, 4. çeyrek yüzde 1,5 tahminine göre bile 9 puan şaşacağını biliyoruz” dedi ve ekledi:

“Bunun üzerine bir de 4 puan yıllık büyümeden refah payını koyunca bir kere asgari ücretliler 2025’e 13 puan alacakla başlıyor.2025 için öngörülen  yüzde 14 yerine gerçekleşme şansı bulunan diyelim  yüzde 25 gibi bir oran geçerse, ikisinin bileşik sonucu yüzde 42.5 olur. Böyle bir oran kabul görebilir. Ama hatırlayalım kamu çalışanları ve emeklileri için 2025 toplu sözleşme zammı 6 aylık dönemler için yüzde 6 ve yüzde 5. Yani bu program emekçiyi ezmeyi bu yolla enflasyonu aşağı çekmeyi amaçlıyor.”

Enflasyonun rekorlar kırdığı Türkiye’de uygulamaya konulan yeni ekonomi programıyla hataların faturası emekçiye çıkarılıyor.

Ara zam alamayan milyonlarca asgari ücretlinin gözü şimdiden ocak ayında yapılacak zamma çevrildi. Ancak yeni bir tartışma gündemde. Ekonomi çevrelerinde gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre zam iddiaları yoğunlaştı. Böyle bir uygulama ise çalışanların maaşında yeni bir tırpan anlamına geliyor.

Konu ilk kez Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, maaşlara yapılacak zammın beklenen enflasyona göre yapılması açıklamaları ile gündeme gelmişti. Türkiye’nin kredi notunu artıran Moody’s dei yayınladığı bilgi notunda maaş artışlarının beklenen enflasyona göre yapılması gereğinden söz etti. Son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “2024 yılında emekli maaşlarında yüzde 78-86 arasında zam yaptık. Yaptığımız bu artış enflasyon beklentisinin oldukça üstündedir” dedi.

2025 yılı için Merkez Bankası’nın beklenen enflasyonu yüzde 14. Ocak ayında yapılacak zamda ekonomistlere göre sistem değişirse artış en fazla yüzde 20 olacak. Bu da asgari ücretin 20 bin 402 TL olacağı anlamına geliyor. Gerçekleşen enflasyon oranında veya bunun üstünde bir zam uygulaması devam edecek olursa ise bu oranın yüzde 43-50 arasında olması bekleniyor.

Cumhuriyet’ten Ali Can Polat’ın haberine göre; Çalışma ekonomi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik, Şimşek’in programında böyle bir hedef olduğunu belirtti. Aralık ayında bu tartışmanın açılabileceğini söyleyen Çelik, “Memur maaş artışında bunun için yasa değişmesi gerekir. Asgari ücrette ise yasal bir engel yok” dedi.

Beklenen enflasyona göre zam uygulamasının teknik olarak doğru olabileceğini aktaran Prof. Dr. Selva Demiralp ise Türkiye’de enflasyon beklentilerinin gerçekleşmediğini bu nedenle beklentiye göre zam yapılmasını doğru bulmadığını belirterek şunları söyledi:

“2025 yılı için TCMB’nin yılsonu enflasyon beklentisi %14. Bu rakam gerçekleştirilmesi oldukça zor bir hedef. Bizim Koç Üniversitesi’nden Cem Çakmaklı ve Sevcan Yeşiltaş ile yaptığımız tahminler yüzde 30 civarında bir rakama işaret ediyor. Kalkı ki TCMB tarihçesine baktığımızda konulan 12 ay sonrası enflasyon hedeflerinin hep yukarı yönlü revize edilmiş olduğunu görüyoruz. 2025 hedefinin de bu tür bir revizyona uğraması kuvvetle muhtemel. Bu durumda maaş ayarlamaları hangi beklentiye göre ayarlanırsa gerçekleşecek enflsayona karşı alım gücü korunabilir?

TCMB’nin verdiği rakama göre mi, bunun kabaca iki katı olan piyasa beklentilerine göre mi, yoksa bizim Koç Üniversitesi’nden bir ekiple Konda işbirliği ile yaptığımız hanehalkı 12 ay ileriye yönelik enflsayon beklentisi olan yüzde 100’e göre mi? Hanehalkı tipik olarak geçmişe bakarak ve kötümser bir izlenimle hareket eder. Yine de piyasalardan bu kadar ayrışmış, yüksek olan bir beklenti gerçekleşecek enflasyona dair önemli ipuçları sunduğu için gözardı edilmemesi gereken bir bilgi.

Netice olarak Türkiye gibi fiyat istikrarına henüz ulaşamamış, gelecek seneye dair ciddi bir dezenflasyon hedefi olan, fakat enflasyona dair belirsizliklerin çok yüksek olduğu bir ülkede revizyon ihtimalini oldukça yüksek gördüğüm TCMB enflasyon beklentisine göre ücret ayarlaması yapılmasını doğru bulmuyorum. Eğer piyasa, reel sektor ve hanehalkı beklentilerinden çıkarılacak bir ortalama rakam kullanılırsa o zaman düşünülebilir.”

Önümüzdeki dönem işsizliğin daha da artacağını hatırlatan Prof. Dr. Ali Çufadar da böyle bir ortamda hükümet ve işveren kesiminin masaya ‘beklenen enflasyon oranında zam’ talebiyle oturacağını söyleyenlerden. Yüzde 20 civarı bir zam beklediğini aktaran Çufadar, “İşçi tarafı da bunu kabul edecektir. En fazla büyümesen pay isteyebilirler ama o da zaten yüzde 2 civarında olur” dedi.

Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ise şunları söyledi: “Öncelikle OVP’de 2024 tüketici enflasyonu tahmini yüzde 33 idi. Bunun tutmayacağını, TCMB’nin 3. çeyrek aylık enflasyon yüzde 2.5, 4. çeyrek yüzde 1,5 tahminine göre bile 9 puan şaşacağını biliyoruz. Bunun üzerine bir de 4 puan yıllık büyümeden refah payını koyunca bir kere asgari ücretliler 2025’e 13 puan alacakla başlıyor.

2025 için öngörülen yüzde 14 yerine gerçekleşme şansı bulunan diyelim yüzde 25 gibi bir oran geçerse, ikisinin bileşik sonucu yüzde 42.5 olur. Böyle bir oran kabul görebilir. Ama hatırlayalım kamu çalışanları ve emeklileri için 2025 toplu sözleşme zammı 6 aylık dönemler için yüzde 6 ve yüzde 5. Yani bu program emekçiyi ezmeyi bu yolla enflasyonu aşağı çekmeyi amaçlıyor.”

Paylaşın

ABD’den Türkiye’ye “Rusya” Uyarısı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Jeff Flake, ABD’nin Türkiye’den Rusya’ya giden askeri malzemeden hala endişe duyduğunu belirterek, Ankara’yı bu ihracatı önlemek için işbirliğini arttırmaya çağırdı.

Jeff Flake, “Bu bizim için bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor ve bunu sık sık ve tutarlı bir şekilde dile getiriyoruz. Buradaki muhataplarımızla konuştuğumuzda, amacımızın Rusya’nın savaş yürütme kabiliyetinin engellenmesini sağlamak olduğunu vurgulayacağız” dedi ve ekledi:

“Hala Türkiye üzerinden gelen önemli kalemler görüyoruz. Dolayısıyla orada daha iyi bir işbirliği arıyoruz ve pek çok açıdan bunu elde ediyoruz. Rusya’nın şikayetçi olduğunu biliyorum, bu da iyi bir işaret.”

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Jeff Flake, Türkiye’deki görevinin sonuna yaklaşırken İstanbul’da gazetecilere açıklamalarda bulundu. Flake, “İran ile herhangi bir ilişkisi bulunan tüm müttefiklerimizden gerilimin yatışması için çaba göstermelerini istiyoruz. Bu ülkelere Türkiye de dahil” dedi.

“Türk muhataplarımız tansiyonun yükselmemesini sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar” diyen Flake, “Gerilimin tırmanmayacağı konusunda bizden daha emin görünüyorlar” diye ekledi.

Türkiye – ABD ilişkilerinin şu an önceki döneme göre daha iyi durumda olduğunu belirten ABD Büyükelçisi, bu ay başında ABD ile Rusya arasında Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen tutuklu takasına işaret etti. Flake, Türk tarafının müzakerelerde değil, lojistik alanında yer aldığını ve önemli bir rol oynadığını söyledi.

Gazze’ye de değinen Jeff Flake, Gazze’de durumun “çok zor” olduğunu, Cumhurbaşkanı  Erdoğan’ın İsrail’e yönelik söyleminin, Türkiye’nin bu konuda muhatap rolü oynamasını zorlaştırdığını ifade etti.

Büyükelçi, Ankara ile Washington arasında Gazze konusundaki görüş ayrılıklarının, ABD yönetiminin aktif bir şekilde ateşkes çağrısı yapmaya başlamasıyla azaldığını, ancak hala devam ettiğini kaydetti.

Jeff Flake, ABD’nin Türkiye’den Rusya’ya giden askeri malzemeden hala endişe duyduğunu belirterek, Ankara’yı bu ihracatı önlemek için işbirliğini arttırmaya çağırdı.

Jeff Flake, “Bu bizim için bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor ve bunu sık sık ve tutarlı bir şekilde dile getiriyoruz. Buradaki muhataplarımızla konuştuğumuzda, amacımızın Rusya’nın savaş yürütme kabiliyetinin engellenmesini sağlamak olduğunu vurgulayacağız” dedi ve ekledi:

“Hala Türkiye üzerinden gelen önemli kalemler görüyoruz. Dolayısıyla orada daha iyi bir işbirliği arıyoruz ve pek çok açıdan bunu elde ediyoruz. Rusya’nın şikayetçi olduğunu biliyorum, bu da iyi bir işaret.”

Paylaşın

Suriye İle Normalleşme: Türkiye’nin Çekilme Koşulları Belli Oldu

Reuters’ın sorularını yazılı olarak yanıtlayan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, “Türkiye ancak yeni bir anayasanın kabulü, seçimlerin yapılması ve sınır güvenliğinin sağlanması halinde Suriye’den koordineli çekilmeyi tartışır” dedi.

Haber Merkezi / Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Birleşik Krallık merkezli haber ajansı Reuters’ın sorularını yazılı olarak yanıtladı. Güler,  Türkiye ve Suriye arasında normalleşme çabaları kapsamında bakanlar düzeyinde bir görüşme gerçekleştirilebileceğini söyledi. Güler, bunun için “uygun koşulların” yaratılması gerektiğini kaydetti.

Geçen ay Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Bu dargınlığı, kırgınlığı aşmak suretiyle yeni bir süreci başlatalım istiyoruz” sözleriyle Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşme isteğini dile getirmişti. Türkiye’den gelen görüşme taleplerine Şam rejimi şu ana kadar olumlu bir yanıt vermedi. Esad rejimi görüşme için Türk askerinin Suriye topraklarından çekilmesini şart koşuyor. Türkiye Suriye’nin kuzeyinde geniş bir alanı “güvenli koridor” oluşturma hedefiyle kontrolü altında tutuyor.

Bakan Güler, verdiği mülakatta Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu bölgeden çekilmeyi hangi şartta gündeme alabileceğini de açıkladı. Güler, “Türkiye ancak yeni bir anayasanın kabulü, seçimlerin yapılması ve sınır güvenliğinin sağlanması halinde Suriye’den koordineli çekilmeyi tartışır” dedi.

Normalleşmede ilk adım 28 Aralık’ta atıldı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Suriyeli mevkidaşı Faysal Mikdad, Suriye’de savaşın başladığı 2011 yılından bu yana dışişleri bakanları düzeyinde ilk kez resmi görüşme için Moskova’da bir araya gelmişti.

Toplantıda ilişkilerin normalleştirilmesinin yanı sıra Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan 3,7 milyon Suriyeli mültecinin ülkelerine gönüllü geri dönmeleri konusunun da ele alınacağı kaydedilmişti.

Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde konuyla ilgili yer alan açıklamada “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi hakkında görüş alışverişinde bulunulması, terörle mücadele, siyasi süreç, sığınmacıların gönüllü, güvenli ve onurlu dönüşleri de dahil olmak üzere insani konuların ele alınması planlanmaktadır” denilmişti.

Ankara ile Şam arasındaki normalleşme sürecinde Rusya’nın da girişimleriyle ilk somut adım bakanlar düzeyinde 28 Aralık’ta atılmıştı.

Moskova’da 28 Aralık 2022’de Türkiye, Rusya ve Suriye savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katılımıyla yapılan üçlü toplantıda Suriye krizi, mülteci sorunu ve Suriye topraklarında bulunan tüm terör örgütleri ile ortak mücadele çabaları ele alınmıştı.

İlk görüşmede Şam yönetiminin, Türkiye’den, topraklarından çekilmesini ve Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) “terörist” olarak tanınmasını istediği ancak bu taleplerin Türkiye tarafından geri çevrildiği bildirilmişti.

Nisan başında dışişleri bakan yardımcıları düzeyinde yapılan toplantıya İran da katıldı. Türkiye, Suriye, Rusya ve İran savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katıldığı 25 Nisan’da yapılan toplantı, Ankara ile Şam arasında başlatılan normalleşme sürecinde yeni bir adım olmuştu.

Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Türkiye “Suriye topraklarında her şekliyle terör örgütleri ve tüm aşırılıkçı gruplarla mücadele, Suriyeli mültecilerin topraklarına dönmelerine yönelik çabaların yoğunlaştırılması”na vurgu yaptı ve tarafların “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını teyit” ettikleri belirtilmişti.

Suriye ise “Türk birliklerinin Suriye’den çekilmesi” talebini yinelemişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Aralık toplantısı öncesinde Suriye’nin kuzeyindeki YPG güçlerine yönelik olası kara operasyonuyla ilgili açıklamada bulunurken, “Biz şu an itibarıyla Suriye, Türkiye, Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz.

Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, ardından savunma bakanlarımız bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı. Böylece bir dizi görüşmeler zincirini başlatmış olacağız” şeklinde konuşmuştu.

Erdoğan’ın açıklamalarının ardından Rus medyasına yansıyan haberlerde, Moskova’nın Türkiye tarafından önerilen üçlü diplomasi mekanizması fikrine sıcak baktığı belirtilmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Kasım ayında Suriye Devlet Başkanı Esad ile görüşebileceğinin sinyalini vermiş ancak Esad, Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki askerlerini çekmeyi kabul etmediği müddetçe Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeyeceğini söylemişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington’da yaptığı basın toplantısında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a Suriye ile normalleşme gündemi kapsamında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşme talimatı verdiğini söylemişti.

Washington dönüşü uçakta gazetecilere açıklamalarda bulunan Erdoğan yol haritasının muhataplarıyla birlikte Fidan’ın oluşturacağını bildirmişti. “Suriye’nin toprak bütünlüğünün bizim de çıkarımıza olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz. Suriye’de inşa edilecek hakkaniyetli bir barış, en çok bize fayda sağlayacak” diyen Erdoğan, bu inşa sürecinin en önemli adımı da Suriye ile yeni bir dönem başlatmaktan geçtiğini söylemişti.

Şu ana kadar bu sürecin olumlu istikamette geliştiğini ve yakın zamanda somut adımlar atılmasını beklediklerini ifade eden Erdoğan, ABD ve İran’ın da bu süreci desteklemesi gerektiğine dikkat çekmişti. Bu süreci baltalamak isteyenlere karşı da “hazırlıklı oldukları” mesajını vermişti.

Erdoğan, “Suriye’nin bir ve bütün olarak yeni bir gelecek inşa etmesi için oluşacak iklimden kimsenin rahatsızlık duymaması temel beklentimizdir. Bu süreci terör örgütleri zehirlemek için elinden geleni yapacaklardır. Provokasyonlar tertipleyip oyunlar kuracaklardır. Tüm bunların farkındayız ve hazırlıklıyız” demişti.

16 Temmuz’da yapılan kabine toplantısının ardından açıklamalarda bulunan Erdoğan, Beşar Esad’a isim vermeden çağrıda bulunarak, “Karşılıklı saygı ve müşterek menfaatler temelinde daha önce karşımızda konumlanan ülkelerle dahi ilişkilerimizi güçlendirdik. Tüm bunları malum çevrelerin körüklediği eksen tartışmasına rağmen başardık” demiş ve eklemişti:

“Dostlarımızın sayısını çoğaltmaya büyük önem veriyoruz. Büyük güçler arasındaki paylaşım kavgasının hızlandığı bir dönemde dış siyasette yeni denklemler kurmamız Türkiye için tercihten öte ihtiyaçtır. Bu açılımlara komşularımızla birlikte diğer ülkelerin de muhtaç olduğunu görüyoruz. Bunun için sıkılı yumrukların açılmasında fayda olduğunu görüyoruz.”

Paylaşın

Paris 2024: Türkiye, Olimpiyatlarda 40 Yıl Sonra Altın Madalya Kazanamadı

Paris Olimpiyatları’nı üç gümüş ve beş bronz madalya kazanan Türkiye, madalya kazanan 90 ülke ve Mülteci Olimpiyat Takımı’nın yer aldığı sıralamada 64’üncü oldu.

Madalya tablosunda liderlik Çin’de. Çin, şu ana kadar 40 altın, 27 gümüş, 24 bronz madalya kazandı. ABD’nin 38 altın, 44 gümüş ve 43 bronz madalyası bulunuyor. Paris Olimpiyatları’nda 20 altın, 12 gümüş ve 13 bronz madalya kazanan Japonya ise tabloda üçüncü sırada.

Paris 2024 Olimpiyat Oyunları bugün kapanış törenin ardından sona eriyor. Türkiye, Paris Olimpiyatları’nı üç gümüş ve beş bronz madalya kazanarak tamamladı. Türkiye, 1984 Los Angeles Olimpiyatları’ndan sonra ilk kez bir Yaz Olimpiyat Oyunları’nda altın madalya kazanamadı.

Türkiye, madalya kazanan 90 ülke ve Mülteci Olimpiyat Takımı’nın yer aldığı sıralamada 64’üncü oldu.

Madalya tablosunda liderlik Çin’de. Çin, şu ana kadar 40 altın, 27 gümüş, 24 bronz madalya kazandı. ABD’nin 38 altın, 44 gümüş ve 43 bronz madalyası bulunuyor. ABD’nin toplamda 125, Çin’inse 91 madalyası var. Ancak ABD altın madalya sayısında Çin’in gerisinde olduğu için madalya tablosunda ikinci sırada yer alıyor.

Paris Olimpiyatları’nda 20 altın, 12 gümüş ve 13 bronz madalya kazanan Japonya ise tabloda üçüncü sırada. Bu ülkeyi 18 altın, 19 gümüş ve 16 bronzla Avustralya; 16 altın, 25 gümüş ve 22 bronzla da Fransa takip ediyor.

Türkiye’ye en fazla madalyayı kadın boksörler getirdi

Türkiye, Paris Olimpiyatları’nda en fazla madalyayı kadınlar boks kategorisinde kazandı. Hatice Akbaş ve Buse Naz Çakıroğlu final maçlarında kaybederek gümüş madalya, Esra Yıldız Kahraman ise üçüncülük maçını kazanarak bronz madalya aldı.

Atıcılık branşında Şevval İlayda Tarhan ve Yusuf Dikeç’ten oluşan karma 10 metre havalı tabanca takımı yarı finalde Sırbistan’a yenilerek gümüş madalya kazandı.

2020 Tokyo Olimpiyatları’nın şampiyonu Mete Gazoz, Paris Olimpiyatları’nda takım yarışlarında bronz madalya kazandı. Gazoz, Ulaş Berkim Tümer ve Abdullah Yıldırmış’tan oluşan erkekler okçuluk takımı bronz madalya aldı.

Türkiye, Olimpiyat Oyunları tarihinde en başarılı olduğu spor branşı güreşte bu yıl iki bronz kazandı. Kadınlar 68 kilogramda Buse Tosun Çavuşoğlu, erkekler 125 kilogramda Taha Akgül bronz madalya aldı. Taekwondo branşında Nafia Kuş Aydın kadınlar 67 kilogramda bronz madalya kazandı.

Filenin Sultanları tarihinde ilk defa yarı finale kaldığı Olimpiyatlar’da İtalya’ya yenilerek final şansını kaybetti ve üçüncülük maçında Brezilya’ya yenilerek dördüncü oldu. Yüzme branşında Türkiye’yi Olimpiyat Oyunları tarihinde ilk kez finalde temsil eden 16 yaşındaki atlet Kuzey Tunçelli, 14.41.22’lik derecesiyle beşinci oldu ve kendisine ait olan dünya gençler rekorunu geliştirdi.

Türkiye, Tokyo 2020 Olimpiyatları’nda iki altın, iki gümüş ve dokuz bronz madalya kazanmıştı. Türkiye, pandemi nedeniyle 2021’de düzenlenen Tokyo Olimpiyatlar’ında madalya sıralamasında 20’inci olmuştu.

İlk kez Londra 1908’de temsil edilen Türkiye, Paris Olimpiyatları’na kadar 41 altın, 27 gümüş ve 36 bronz madalya toplamıştı. Türkiye bu Olimpiyatlar’da aldığı sekiz madalyayla Olimpiyat tarihinde kazandığı madalya sayısını 112’ye çıkardı.

Paris Olimpiyatları’nda atıcılık 10 metre havalı tabanca karma kategorisinde mücadele veren Şevval İlayda Tarhan ve Yusuf Dikeç, Türkiye’nin Olimpiyat tarihinde atıcılık branşındaki ilk madalyasını kazandı. Atıcılık, Türkiye’nin Yaz Olimpiyatları tarihi boyunca madalya kazandığı 10’uncu spor dalı oldu.

Milli atıcı Yusuf Dikeç, final müsabakasında ekipman kullanmadan ve tek eli cebinde atış yapması nedeniyle Olimpiyatlar’ın simgelerinden biri hâline geldi. Dünya çapında sosyal medyanın gündemine oturan Dikeç’in atış stilini, Olimpiyatlar’ın geri kalanında sporcular sevinç gösterisi olarak kullandı.

Dünya rekoru kıran sırıkla atlamacı Armand Duplantis, kadınlar sırıkla atlamada Nina Kennedy ve erkekler disk atmada Roje Stona sevincini Yusuf Dikeç’in duruşunu taklit ederek yaşayan isimler arasındaydı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

RSF’den Türkiye İçin Dikkat Çeken “Basın İhlalleri” Raporu

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), Türkiye için hazırladığı basın ihlalleri raporunda, son 10 yıl için en az 131 gazetecinin tutuklandığını, 40’ının mahkum edildiğini, üçü Suriyeli beş gazetecinin öldürüldüğünü belirtti.

RSF raporunda, Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, Twitter ve Wikipedia gibi pek çok sosyal medya platformundan sonra, son olarak da Instagram’ın yasaklandığını da hatırlattı.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 yıllık cumhurbaşkanlığı dönemindeki basın ihlalleri raporunu yayımladı.

Son 10 yılda sadece medya özgürlüğünün değil, çoğulcu haberin yanı sıra hukukun üstünlüğünün de ağır darbe aldığını açıklayan RSF Türkiye temsilcisi Erol Önderoğlu, çözümün ancak “gazeteciyi de koruyan kapsamlı reformlar” ile gelebileceğini düşünüyor:

“Son 10 yıllık baskı dönemi, bağımsız gazeteciliği açıkça yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Yargının ve kamu yayıncılığının araçsallaştırılmasının yanı sıra medya sahipliği ve düzenleyici kurumlar üzerindeki baskılar, hukukun üstünlüğünü de imkansız hale getirecek şekilde bilgi edinme hakkını tehlikeye attı. Türkiye bu kabustan uyanmalı ve yeni bir sayfa açmalıdır. RSF, Cumhurbaşkanı’nı bir an önce harekete geçmeye ve bağımsız gazetecileri korumak ve nihayetinde ülkede bilgi edinme hakkını güvence altına almak için geniş kapsamlı reformları hayata geçirmeye çağırıyor.”

Birgün’de yer alan habere göre; RSF raporunda, son 10 yıl için en az 131 gazetecinin tutuklandığını, 40’ının mahkum edildiğini, üçü Suriyeli beş gazetecinin öldürüldüğünü de aktardı. Kuruluş, Türkiye’deki partner kuruluşu Bianet.org sitesinden de, 77 gazetecinin “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasından mahkum edildiğini aktardı.

Gezi Direnişini haberleştirmeye çalışırken kolluk kuvvetlerinin saldırısına uğrayan 150’yi aşkın medya temsilcisinden sadece üçünün hakkını arayabildiğini hatırlatan RSF, Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde de gözlenen bu baskı için “yeni otoriter iktidar altında görülecek cezasızlığın bir habercisiydi” dedi.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası Cumhuriyet, Sözcü, Özgür Gündem, Zaman gibi çok sayıda gazete çevresinde girişilen kitlesel tutuklamalar nedeniyle Türkiye’yi 2018 yılında “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” ilan eden RSF, son dönemde yaşanan tahliyeler ve kitlesel tutuklamalara ara verilmesi sonucu tutuklu gazeteci sayısının, on yıllardır görülmediği ölçüde düşük çıktığını ve dörde indiğini bildirdi. Tutuklamada yeni hedefin Tolga Şardan, Merdan Yanardağ, Barış Pehlivan, Abdurrahman Gök ve Furkan Karabay gibi araştırmacı gazeteciler, televizyon programı sunucuları ve muhabirler olduğunu aktaran örgüt, “Medya çalışanlarına yönelik yargı tacizi ülkede olağan bir durum olmaya devam ediyor” tespitini paylaştı.

İdarenin, sürgündeki gazeteciler üzerinde yıllardır kovuşturma ve idari baskılar üzerinden “sınır tanımayan baskılar” kurduğunu duyuran RSF, Can Dündar, Erk Acarer, Hayko Bağdat ve Fehim Taştekin’in durumlarını örnek olarak verdi.

Cumhuriyet Gazetesi’nde 2015’te çıkan “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” haberi nedeniyle Erdoğan’ın “Öyle zannediyorum bu özel haberi yapan kişi bunun bedelini çok ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onu” sözleriyle tehdit ettiği Dündar, sadece sürgün yaşamaya değil, 27 yıl 6 ay hapse de mahkum edilmişti.

Bildiride; RSF temsilcisi Erol Önderoğlu, hak savunucusu ve TTB’nin bir önceki Genel Başkanı Şebnem Korur Fincancı ve gazeteci Ahmet Nesin hakkında, “Özgür Gündem” dayanışma davasından verilen beraat kararlarının da, Erdoğan’ın kamuoyu önünde yaptığı müdahaleden sonra Ekim 2020’de iptal edildiğine yer verildi.

RSF, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, Twitter ve Wikipedia gibi pek çok sosyal medya platformundan sonra, son olarak da Instagram’ın yasaklandığını hatırlattı.

Paylaşın

Suriye İle Normalleşme: Olası Erdoğan – Esad Görüşmesine İlişkin Açıklama

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, olası Erdoğan – Esad görüşmesine ilişkin, “Biz, Türkiye ve Suriye arasındaki resmi ilişkilerin iki ülkenin toprak bütünlüğünün, birliğinin ve egemenliğinin karşılıklı olarak tanınması temelinde normalleşmesinden yanayız” dedi.

Bogdanov, Erdoğan ile Esad arasındaki olası görüşmenin organizasyonu için ciddi hazırlık yapılması gerektiğini ve Moskova’nın bu tür müzakerelere ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu söyledi.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, gazetecilerle bir araya geldiği toplantıda, Türkiye – Suriye ilişkilerine değindi.

Bogdanov, konuya ilişkin, “Liderler buluşsaydı çok iyi olurdu, ancak böyle bir görüşme için ciddi hazırlığa ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Moskova’da bu tür görüşmeleri, üçlü görüşmeleri, yani doğrudan ilgili tarafların, Şam ve Ankara’nın resmi temsilcilerinin yer aldığı görüşmeleri gerçekleştirmeye her zaman hazırız” dedi.

Rusya’nın Şam ve Ankara arasındaki ilişkilerin normalleşmesi konusunda İran ve Irak’la da temas halinde olduğunu anlatan Bogdanov, zira bu ülkelerin de Suriye’deki ve Suriye çevresindeki genel duruma olumlu yansıyacak bu normalleşmenin gerçekleşmesine ilgi duyduklarını aktardı.

Bogdanov, Rusya’nın olası Erdoğan – Esad görüşmesi için ev sahipliği önerisinde bulunup bulunmadığının sorulması üzerine de, bu konuda bilgisi olmadığını söyleyerek “Biz, Türkiye ve Suriye arasındaki resmi ilişkilerin iki ülkenin toprak bütünlüğünün, birliğinin ve egemenliğinin karşılıklı olarak tanınması temelinde normalleşmesinden yanayız” diye ekledi.

Normalleşmede ilk adım 28 Aralık’ta atıldı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Suriyeli mevkidaşı Faysal Mikdad, Suriye’de savaşın başladığı 2011 yılından bu yana dışişleri bakanları düzeyinde ilk kez resmi görüşme için Moskova’da bir araya gelmişti.

Toplantıda ilişkilerin normalleştirilmesinin yanı sıra Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan 3,7 milyon Suriyeli mültecinin ülkelerine gönüllü geri dönmeleri konusunun da ele alınacağı kaydedilmişti.

Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde konuyla ilgili yer alan açıklamada “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi hakkında görüş alışverişinde bulunulması, terörle mücadele, siyasi süreç, sığınmacıların gönüllü, güvenli ve onurlu dönüşleri de dahil olmak üzere insani konuların ele alınması planlanmaktadır” denilmişti.

Ankara ile Şam arasındaki normalleşme sürecinde Rusya’nın da girişimleriyle ilk somut adım bakanlar düzeyinde 28 Aralık’ta atılmıştı.

Moskova’da 28 Aralık 2022’de Türkiye, Rusya ve Suriye savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katılımıyla yapılan üçlü toplantıda Suriye krizi, mülteci sorunu ve Suriye topraklarında bulunan tüm terör örgütleri ile ortak mücadele çabaları ele alınmıştı.

İlk görüşmede Şam yönetiminin, Türkiye’den, topraklarından çekilmesini ve Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) “terörist” olarak tanınmasını istediği ancak bu taleplerin Türkiye tarafından geri çevrildiği bildirilmişti.

Nisan başında dışişleri bakan yardımcıları düzeyinde yapılan toplantıya İran da katıldı. Türkiye, Suriye, Rusya ve İran savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katıldığı 25 Nisan’da yapılan toplantı, Ankara ile Şam arasında başlatılan normalleşme sürecinde yeni bir adım olmuştu.

Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Türkiye “Suriye topraklarında her şekliyle terör örgütleri ve tüm aşırılıkçı gruplarla mücadele, Suriyeli mültecilerin topraklarına dönmelerine yönelik çabaların yoğunlaştırılması”na vurgu yaptı ve tarafların “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını teyit” ettikleri belirtilmişti.

Suriye ise “Türk birliklerinin Suriye’den çekilmesi” talebini yinelemişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Aralık toplantısı öncesinde Suriye’nin kuzeyindeki YPG güçlerine yönelik olası kara operasyonuyla ilgili açıklamada bulunurken, “Biz şu an itibarıyla Suriye, Türkiye, Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz.

Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, ardından savunma bakanlarımız bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı. Böylece bir dizi görüşmeler zincirini başlatmış olacağız” şeklinde konuşmuştu.

Erdoğan’ın açıklamalarının ardından Rus medyasına yansıyan haberlerde, Moskova’nın Türkiye tarafından önerilen üçlü diplomasi mekanizması fikrine sıcak baktığı belirtilmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Kasım ayında Suriye Devlet Başkanı Esad ile görüşebileceğinin sinyalini vermiş ancak Esad, Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki askerlerini çekmeyi kabul etmediği müddetçe Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeyeceğini söylemişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington’da yaptığı basın toplantısında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a Suriye ile normalleşme gündemi kapsamında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşme talimatı verdiğini söylemişti.

Washington dönüşü uçakta gazetecilere açıklamalarda bulunan Erdoğan yol haritasının muhataplarıyla birlikte Fidan’ın oluşturacağını bildirmişti. “Suriye’nin toprak bütünlüğünün bizim de çıkarımıza olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz. Suriye’de inşa edilecek hakkaniyetli bir barış, en çok bize fayda sağlayacak” diyen Erdoğan, bu inşa sürecinin en önemli adımı da Suriye ile yeni bir dönem başlatmaktan geçtiğini söylemişti.

Şu ana kadar bu sürecin olumlu istikamette geliştiğini ve yakın zamanda somut adımlar atılmasını beklediklerini ifade eden Erdoğan, ABD ve İran’ın da bu süreci desteklemesi gerektiğine dikkat çekmişti. Bu süreci baltalamak isteyenlere karşı da “hazırlıklı oldukları” mesajını vermişti.

Erdoğan, “Suriye’nin bir ve bütün olarak yeni bir gelecek inşa etmesi için oluşacak iklimden kimsenin rahatsızlık duymaması temel beklentimizdir. Bu süreci terör örgütleri zehirlemek için elinden geleni yapacaklardır. Provokasyonlar tertipleyip oyunlar kuracaklardır. Tüm bunların farkındayız ve hazırlıklıyız” demişti.

16 Temmuz’da yapılan kabine toplantısının ardından açıklamalarda bulunan Erdoğan, Beşar Esad’a isim vermeden çağrıda bulunarak, “Karşılıklı saygı ve müşterek menfaatler temelinde daha önce karşımızda konumlanan ülkelerle dahi ilişkilerimizi güçlendirdik. Tüm bunları malum çevrelerin körüklediği eksen tartışmasına rağmen başardık” demiş ve eklemişti:

“Dostlarımızın sayısını çoğaltmaya büyük önem veriyoruz. Büyük güçler arasındaki paylaşım kavgasının hızlandığı bir dönemde dış siyasette yeni denklemler kurmamız Türkiye için tercihten öte ihtiyaçtır. Bu açılımlara komşularımızla birlikte diğer ülkelerin de muhtaç olduğunu görüyoruz. Bunun için sıkılı yumrukların açılmasında fayda olduğunu görüyoruz.”

Paylaşın