Hatimoğulları: Hiçbir Güç Bizi Anadilimizden Koparamaz

Partisinin Van’da düzenlediği Demokratik Yerel Yönetimler Kadın Çalıştayı’nda konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Son zamanlarda düğünlerde halay çektikleri için, geleneksel kıyafetler giydikleri için tutuklananların sayısının gittikçe arttığını, böylesi bir farklı operyasonel yaklaşım olduğunu görüyoruz” dedi ve ekledi:

“Buradan iktidara sesleniyoruz. Yerelden merkeze Kürtçeyse Kürtçe, Arapçaysa, Arapça, Lazcaysa Lazca, sayamadığım Türkiye’de konuşulan bütün dillerde anadilimizde konuşmaya, şarkılar söylemeye, dans etmeye, halay çekmeye, rüya görmeye devam edeceğiz. Hiçbir güç bizi anadilimizden koparamaz. Bugün 30 milyona yakın Kürt’ün yaşadığı bir ülkedeyiz. 30 milyona yakın bir halkın dilinin yasaklanması hiçbir anlayışın kabul edebileceği bir şey değil. Fiilen bunu yapmaları mümkün değil.”

Hatimoğulları, konuşmasının devamında, “Bu konuda bütün yerel yönetimlere çağrımızdır. Sadece DEM Partili yönetimlerin olduğu yerler de değil. Karadeniz’de Lazların olduğu belediyelerde, Akdeniz’de Arapların olduğu belediyelerde, ez cümle bütün belediyelerde Arapça, Lazca, yani o belediyenin sınırları içinde konuşulan bütün dillerde hizmet sağlanması, o dillerde kültürel faaliyetlerin yerel yönetimler eliyle sürdürülmesi çağrısını yapıyoruz. 72 milletin bir arada barış ve huzur içinde yaşamak istediği bir ülkede olması gereken yönetsel anlayış budur. Bu konuda ısrarcıyız ve bu ısrarımız iktidara dert olsun” ifadelerini kullandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Demokratik Yerel Yönetimler Kadın Kurulu, Van’da “Demokratik Yerel Yönetimler Kadın Çalıştayı” düzenledi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’da çalıştayda bir konuşma gerçekleştirdi. Hatimoğulları, konuşmasında şunları ifade etti:

“Çalıştay eminim çok başarılı geçecek. Kadınlarla bir arada olmanın o pozitif enerjisini sabahın ilk saatlerinde programımıza başlarken hepimiz yürekten hissettik. Dört gün devam edecek olan programımızın başındayız. Yerel Yönetimlerde Eğitim Çalıştayı. İlk iki günü kadınlarla birlikte gerçekleştireceğiz, ikinci iki günü de karma bir şekilde gerçekleşecek.

Bu dört günlük süre boyunca demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü yerel yönetim anlayışımızı nasıl daha fazla derinleştirebileceğimizi, hayata nasıl en iyi şekilde tatbik edebileceğimizi konuşacağız. Farkındalıklarımızı artıracağız, birikimimizi arttırmayı hedefleyeceğiz. Bu dört günlük çalışmanın sonucunda da belediyelerimizde en iyi şekilde bu fikriyatı tatbik etmek için tazelenmiş bir enerjiyle buradan çıkacağımıza inanıyorum.

Bütün yönetim anlayışımızın tamamında eş başkanlık ve eşit temsilliyet vazgeçilmezimizdir. ‘Eş başkanlık ve eşit temsiliyet mor çizgimizdir’ dedik, bunun için çok bedel ödedik. Sürecin bugüne kadar gelmesinde emek vermiş olan ve bedel ödeyen, kapı kapı dolaşıp bu anlayışı hanelere kadar örgütleyen, yerelden merkezi siyasete taşıyan emektar kadınlar var bu salonda. Bedel ödemiş kadınlar bu salonda. Bugüne gelmenin öyle kolay olmadığını hepimiz biliyoruz. Erkek egemen sistemin beş bin yıllık ağır etkilerine başta yerel yönetimler olmak üzere parti içinde de hala tanıklık ediyoruz.

Seçimlere hazırlık yaptığımız dönemde, özel harp yönteminin kadın hareketi üzerindeki saldırılarına çokça tanıklık ettik. Resmi başkanın kim olacağından tutun da erkek egemen anlayışın kendini dayatmasına kadar bu baskıları çok farklı kanallardan üzerimizde hissettik. Ama Kadın Meclisi ve kadın hareketiyle beraber çok güçlü bir yanıt ürettik. Bu kadar ağır bedel ödeyerek kazanmış olduğumuz eş başkanlık ve eşit temsiliyetten asla vazgeçmeyeceğimizi, yerel seçimlere hazırlanırken dosta da düşmana da gösterdik. Emeği geçen bütün arkadaşlara, bu mücadeleyi veren bütün arkadaşlara saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum. Emeklerinize sağlık. İyi ki direndiniz, iyi ki bizleri bugüne taşıdınız.

78 belediyemiz var ve hepsinde kadın eş başkanımız var. Yani 78 kadın eş başkan. Bugün Türkiye’ye model oluştan bir sistem. Aslında sadece Türkiye’ye de değil. Bu sistemin Ortadoğu’da çok konuşulduğunu, birçok kadın hareketinin eş başkanlık ve eşit temsiliyet sistemini büyük bir merakla araştırdığını bilmemiz lazım. 468 belediye meclis üyesi kadın var. Belediye Kadın Meclisi Grubumuz var. Aynı şekilde de parlamentoda da Kadın Grubumuz var. Bu şekilde bir kadın grubu kuran başka bir siyasi parti ne yazık ki Türkiye’de yok.

Bir günde oluşmadı bu gelenek, çok ağır bedeller ödendi. 1979’da Hilvan’da Düre Kaya, Emine Hacıyusufoğlu ve Saadet Yavuz meclis üyesi olarak seçildi. Bu büyük bir başarıdır. Bu Kürt kadınların 79’da ektiği tohumların, 2024’te bu salonda sonuçlarını yaşıyoruz. Saadet Yavuz hayatta. Kendisini Hilvan’da ziyaret ettik seçim çalışmaları sırasında, deneyimini dinledik. Gerçekten o kadar öğretici ki bütün kadın belediye eş başkanı arkadaşlarımızın gidip kendisiyle görüşmesini ve o deneyimi dinlemesini öneririm.

Türkiye kadın hareketi ve Kürt kadın hareketi kotayı tartıştı bir dönem, kadınların lehine pozitif ayrımcılığı tartıştı. Türkiye kadın hareketi ile Kürt kadın hareketinin ideolojik yaklaşımlarını, akıllarını ve pratiklerini birleştirmeleri bizleri bugüne taşımış oldu. Partimizde bunu yaşatabiliyorsak kadın hareketlerinin bundaki payı büyüktür. Taşıdıkları bilinç ve ideolojik yaklaşımlarının sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Biz ‘yenge başkan’dan bugüne kadar geldik. Sevgili Aysel Tuğluk anılarını yazmıştı. Gültan Kışanak burada, kendisini sevgiyle selamlıyorum.

‘Kürt Siyasetinin Mor Rengi’ kitabında bu sürecin ilmek ilmek kadınlar tarafından nasıl işlendiği, pratikte hangi sorunlarla karşılaşıldığı çok iyi yazılmış kadınlar tarafından. Bu fikri bir araya getiren Sevgili Gültan Kışanak oldu kitabında. Önemli bir kitap. Bizim bugün yaptığımız bu çalışmalara çok önemli bir ışık sunuyor. Erkek egemen zihniyet her yerde. Erkek egemen zihniyet ile mücadele ettik ve başardık diyebileceğimiz bir süreçte değiliz. Bizler sürekli başarmak zorundayız. Çünkü erkek egemen ve iktidarcı anlayış bulduğu her alanda, kadın hareketinin zayıfladığını hissettiği her anda karşımıza çıkar.

Boşlukları iktidarlar çok kolay doldurur. Mücadelemizdeki diriliği ve sürekliliği canlı tutmak çok önemli. Yerellerde seçilmiş kadın eş başkanlar olarak da sanıyorum ki en büyük görev ve sorumluluk sizlerin üzerindedir. Çünkü sizler halkın iradesini, kadınların iradesini temsil ediyorsunuz. Her birinizin pratik bir adımı o ilde, ilçede, belediyede örnek teşkil edecektir. Biz sadece biz değiliz. Seçilmişler sadece kendileri değildir, temsil ettikleri kadınlardır. O yüzden attığımız her adımın sorumluluğunun bilincinde davranmak gibi çok önemli bir görev ve sorumluluğumuz var.

Biraz önce de bahsettim. Bizlerin yaşadığı iyi olmayan pratiklerden biri de seçilmişler konusunda kadın erkek ayrımının arada bir karşımıza çıkmasıdır. Erkek yönetim anlayışının tuzaklarına karşı uyanık olmamızın özellikle altını çizmeliyim. Bunu şu sebeple söyledim. İktidar kötü bir hastalıktır. İktidar, kötü ve bulaşıcı bir hastalıktır. Bizler o makama geldiğimizde zannediyoruz ki bütün dünyanın tek ve en önemli insanıyız. Oysa böyle değildir. Bizler halkı temsilen oradayız.

Halkın isteklerini ve ihtiyaçlarını gerçekleştirmek ve paradigmanın ışığında bir pratik sergilemek üzere oradayız. İktidarcı anlayışın bulaşıcılığından biz kadınlar kendimizi korumak durumundayız. Koruma altına alabilmenin en önemli yolu da ideolojik donanımımızdır, paradigmamızı en iyi şekilde bilmek ve içselleştirmektir. Aksi takdirde iktidarın olumsuz etkilerini engelleyemeyiz. Bizler toplumsal cinsiyete duyarlı ve eşitlikçi kadın bakış açımızın farkındayız.

Erkek egemen anlayışın, o anlayışın etkisindeki hiç kimsenin bizi bu pratiğimizden vazgeçirmesine asla müsaade etmemeliyiz. Siz değerli kadın eş başkanlarımızdan en büyük beklentimiz de yerel yönetim pratiğini mahalle mahalle bütün kadınlara gerek davranışlarınız gerekse pratiğinizle aktarmanızdır. Bu görev ve sorumluluk siz değerli eş başkanlarımıza, yönetici arkadaşlarımıza ve bir bütün olarak hepimize aittir. Ama özel olarak yerellerde sizlere önemli oranda görevler düşmektedir.

“Eşitlikçi paradigmayı hayata geçirmek için modeller oluşturmalıyız”

Eşitlikçi paradigmayı hayata geçirmek için örneklerimizi artırmalıyız, modeller oluşturmalıyız. Bu modellerin sadece kendi yerellerimizde değil; Türkiye’de, Ortadoğu’da ve bütün dünyada konuşulabilmesini sağlayabilmek ve pratik deneyimimizi başka yerlere aksettirmek çok önemlidir. Türkiye’de yerel yönetim anlayışımızı oluştururken “Porto Allegra Deneyimi”ni okuyoruz. Biz isteriz ki DEM Parti’nin kadınlarla ilgili yaptığı çalışmalarını ve yerel yönetim modelini İspanya’daki de okuyabilsin, Amerika’daki de okuyabilsin, Cezayir’deki de okuyabilsin, Mısır’daki okuyabilsin. Biz bunu sağlayabiliriz. Pratiğimizin görünür kılınması çok önemlidir.

Belediyecilik hizmetimizle ilgili çok kısa birkaç noktaya değinmek istiyorum. Merkezi hükümetin erkek egemen, ırkçı ve faşist anlayışının ürünü olarak, kadın politikalarımıza ve tarihsel kazanımlarımıza vurmak istediği darbeye tanıklık ediyoruz. İstanbul Sözleşmesinden bir gece ansızın çekildiler. Şimdi geri çektiler ama 9’uncu Yargı Paketinde 6284 Sayılı Kanunu tartışmak istediler ve nafaka hakkını tırpanlamak için atmadıkları adım kalmadı. Bu faşist otoriter yönetimin attığı adımları, yerellerimizde kayyımcı anlayışla kadınların kazanımlarını nasıl yok ettiklerini en iyi sizler biliyorsunuz.

Kayyım atandığında ilk olarak kadın danışma merkezlerini, kadın sığınma evlerini, kadın kooperatiflerini, kadınla ilgili kurumlarımızı kapatmaları boşuna değildi. Eş başkanlık sistemimize saldırmaları boşuna değildi. Çünkü onlar biliyor ki yerellerde kadınların örgütlülüğü güçlü oldukça o hareketin siyasi gücü yerelde de güçlü olur merkezde de güçlü olur. O nedenle sürekli kadın hareketine, bizlere, Kürt kadın hareketine ve Türkiye’deki kadın hareketine karşı bu operasyonel yaklaşımları sergiliyorlar.

Hem ideolojik hem siyasi anlamda hem de pratikte gözaltı ve tutuklamaların temel nedeninin bu olduğunu gayet iyi biliyoruz. Yerelde kayyım politikalarına karşı kazanmış eş başkanlar olarak bunları boşa düşürmek konusunda pratik adımlarımızı en hızlı şekilde atmalıyız. Bazı belediyelerimizin pratikleri oldukça hızlıydı. Kadın danışma merkezlerinin hızla açılması çok önemliydi. Belediyelerin birinci ödevinin bunu hayata geçirmek olduğunun altını çizmek lazım.

‘Alo Şiddet’ hattından tutalım da kadın danışma merkezlerinin kurulmasına kadar, kadın üretim kooperatifinin kurulmasına kadar, kadın emeğinin değerlendirileceği pazarlara kadar her türlü çalışma kadın eş başkanlar başta olmak üzere belediye yönetimlerinin sorumluluğudur. Bize karşı olan saldırılara bu somut adımlarla yanıt vermek zorundayız. Bunu de en iyi şekilde yapacağınızdan hiç şüphem yok. Bizler bu kültürü ve geleneği Behice Boranlardan, Şirin Tekelilerden, Sevelerden, Pakizelerden alarak bugüne geldik.

“Anadilimizde şarkılar söylemeye, halay çekmeye devam edeceğiz”

Sözlerime son verirken bir noktaya da daha değineceğim. Son zamanlarda düğünlerde halay çektikleri için, geleneksel kıyafetler giydikleri için tutuklananların sayısının gittikçe arttığını, böylesi bir farklı operyasonel yaklaşım olduğunu görüyoruz. Buradan iktidara sesleniyoruz. Yerelden merkeze Kürtçeyse Kürtçe, Arapçaysa, Arapça, Lazcaysa Lazca, sayamadığım Türkiye’de konuşulan bütün dillerde anadilimizde konuşmaya, şarkılar söylemeye, dans etmeye, halay çekmeye, rüya görmeye devam edeceğiz.

Hiçbir güç bizi anadilimizden koparamaz. Bugün 30 milyona yakın Kürt’ün yaşadığı bir ülkedeyiz. 30 milyona yakın bir halkın dilinin yasaklanması hiçbir anlayışın kabul edebileceği bir şey değil. Fiilen bunu yapmaları mümkün değil. Bu konuda bütün yerel yönetimlere çağrımızdır. Sadece DEM Partili yönetimlerin olduğu yerler de değil.

Karadeniz’de Lazların olduğu belediyelerde, Akdeniz’de Arapların olduğu belediyelerde, ez cümle bütün belediyelerde Arapça, Lazca, yani o belediyenin sınırları içinde konuşulan bütün dillerde hizmet sağlanması, o dillerde kültürel faaliyetlerin yerel yönetimler eliyle sürdürülmesi çağrısını yapıyoruz. 72 milletin bir arada barış ve huzur içinde yaşamak istediği bir ülkede olması gereken yönetsel anlayış budur. Bu konuda ısrarcıyız ve bu ısrarımız iktidara dert olsun.

Değerli arkadaşlar; ben bu çalıştayın konuştuğumuz bütün bu konulara açıklık getireceğine, bu çalıştayda bilgilerimizi ve hafızamızı yeniden tazeleyeceğimize ve bu tazelenmiş bilgiler ve hafızamız ışığında bir pratik süreç içerisinde çalışmalarımızı en iyi şekilde halkımıza sunacağımıza eminim. Bu duygu ve düşüncelerle çalıştayın başarılı geçmesini diliyorum. Şimdiden hepinizin emeğine ve yüreğine sağlık. Kolay gelsin.”

Paylaşın

DEM Partili Bakırhan: Bu Faşizan Zihniyeti Kabul Etmiyoruz

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Caddelerdeki Kürtçe yazılamaların silinmesi ve halay avıyla başlayan Kürt düşmanlığının bir devamı olan bu haksız, hukuksuz girişimler derhal son bulmalıdır. Arkadaşlarımız serbest bırakılmalıdır. Bu faşizan zihniyeti asla kabul etmiyoruz” dedi.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise, “Van başta olmak üzere birçok ilde Kürt diline, kültürüne, kimliğine yönelik ırkçı pratiklerin sonucu olarak gelişen bu girişimleri asla kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları, partilerinin Van il eşbaşkanlarının da aralarında olduğu çok sayıda kişinin gözaltına alınmasına tepki gösterdiler.

Tuncer Bakırhan, sosyal medya hesabından açıklamada, “Dün Van İl binamıza yapılan saldırı, gece ev baskınları ile devam etti. İl Eşbaşkanlarımız Veysi Dilekçi ve Gülşen Kurt’un da aralarında olduğu çok sayıda arkadaşımız gözaltına alındı. Caddelerdeki Kürtçe yazılamaların silinmesi ve halay avıyla başlayan Kürt düşmanlığının bir devamı olan bu haksız, hukuksuz girişimler derhal son bulmalıdır. Arkadaşlarımız serbest bırakılmalıdır. Bu faşizan zihniyeti asla kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

Saldırıların sadece DEM Parti’ye veya bir gruba yönelik olmadığını söyleyen Bakırhan, “Bu saldırılar, demokratik siyasete, farklı düşüncelere ve kimliklere yöneliktir. Bu saldırılar Van halkının iradesine yöneliktir. Bu saldırılar, Kürt düşmanlığına ve toplumsal ayrışmaya hizmet etmektedir. Bu saldırılar, bizi yıldırtamaz, bizi susturamaz! Bizler, haklı davamızdan asla vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Gözaltılara tepki gösteren DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise, “Van başta olmak üzere birçok ilde Kürt diline, kültürüne, kimliğine yönelik ırkçı pratiklerin sonucu olarak gelişen bu girişimleri asla kabul etmiyoruz. Arkadaşlarımızı derhal serbest bırakın” dedi ve ekledi:

“Halay suç değildir, Kürtçe uyarı yazısı suç değildir, basın açıklaması suç değildir. Tüm bunlar asgari demokratik haklardır. Bu akıl tutulmasından vazgeçin. Buradan sağduyulu tüm kamuoyu çevrelerine sesleniyorum: Bu keyfiyet politikaları ve aleni düşman hukukunun karşısında duralım, sesimizi yükseltelim.”

Ne olmuştu?

Van’da, sabah saatlerinde yapılan ev baskınlarında DEM Parti Van İl Eşbaşkanları Veysi Dilekçi ile Gülşen Kurt, DEM Parti Edremit İlçe Eşbaşkanı Cemil Baydar, Medeniyetler Beşiğinde Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma Dayanışma Birlik ve Kültür Derneği (MEBYA-DER) Eşbaşkanı Hanım Kaya, Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Aynur Sarıca, Barış Anneleri Sarya Süer, Hazal Süer ile Münife Kaçak, Adem Onat, Fazıl Numaş, Tahir Artim ve Selma Cintan gözaltına alınmıştı.

DEM Parti Van İl Örgütü’nden edinilen bilgiye göre, gözaltı sayısı ile ilgili net bir bilgi bulunmuyor. Öte yandan, gözaltında tutulanlara 24 saatlik avukat görüş yasağı da getirildi.

Paylaşın

DEM Partili Hatimoğulları’ndan İktidarın Tarım Politikalarına Eleştiri

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Tarım bu ülkenin ekonomisinin güçlenmesi, yurttaşının geçinmesi için, karnının doyması için, bizim olmazsa olmazımız. DEM Parti olarak tarım politikaları konusunda tutumumuz çok net. Birincisi bu iktidarın bütün politikalarını alaşağı etmek zorundayız”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Ekmek ve Adalet” kampanyası kapsamında Hatay’ın Samandağ ilçesinde çiftçilerle bir araya geldi. Çok Amaçlı Salon’da düzenlenen buluşmaya, çok sayıda çiftçi katıldı.

Hatimoğulları, ekonomik krizle insanların artık nefes alamayacakları duruma geldiklerini belirtti. Buluşmanın amacının iktidarın ekonomi politikalarına karşı güçlü bir tavır ortaya koyabilmek olduğunu söyleyen Hatimoğulları, tüm sektörlerde faaliyet gösteren kesimleri buluşturmayı amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin bir tarım ülkesi olduğunu dile getiren Hatimoğulları, “AKP iktidara gelmeden önce Türkiye, tarımda kendi kendine yetebilen bir ülkeydi. Tarım ürünlerinde ihracat yapabilen ilk dokuz ülkenin içindeydi. Ama şimdi uyguladıkları yanlış tarım politikalarıyla -hatta yanlış demeyelim- bilerek tarımı ülkede bitirmek için ve bizi ithalata bağımlı bir hale getirmek için uyguladıkları politikalarla şu an halimiz ortadadır. Şimdi çiftçi üretim yapamıyor. Çiftçi neden üretim yapamıyor? Çünkü çiftçinin bu uygulanan politikalarla çiftçiye demiş oluyorlar ki: ‘Sen ekme biçme ve geçinme.’ AKP’nin parolası tamamen budur” ifadelerini kullandı.

Kendine “yerli ve milli” diyen iktidarın ülkeyi tarım ürünlerinde ithalatçı bir konuma getirdiğini vurgulayan Hatimoğulları, şunları söyledi:

“Çiftçinin üretimde bu kadar aksaklık yaşamasının en sebeplerinden biri tohumun, gübrenin, mazotun, elektriğin, suyun pahalı olması. Bugün Türkiye’de artık üretici, üretirken koyduğu masrafı kazanamayacak bir duruma gelmiş durumda. Birçok üretici, üretim yapmaktan imtina etmeye başlamış. Bugün Devlet Su İşleri, illere göre, farklılık arz etmektedir. Her ile ayrı bir politika izliyorlar, doğrudur. Ama suya, sulama suyuna koydukları zam yüzde 60 ile yüzde 400 arasında değişiyor. Çiftçinin kullandığı elektriğe yüzde 30 ve üzeri zam yapıldı. Narenciye üreticilerinin hali ortadadır. Özellikle Hatay’da narenciye üretiminin olduğunu biliyoruz. Ama bu deprem bizi her açıdan çok etkiledi” diye konuştu.

“Bu iktidarın bütün politikalarını alaşağı etmek zorundayız”

Depremin getirdiği göç nedeniyle kentte narenciye işlerinde çalışacak kimsenin bulunmadığını ifade eden Hatimoğulları, ülkede çiftçilerin 850 milyarı aşmış durumda olduğunu söyledi. Hatimoğulları, “Tarım bu ülkenin ekonomisinin güçlenmesi, yurttaşının geçinmesi için, karnının doyması için, bizim olmazsa olmazımız. DEM Parti olarak tarım politikaları konusunda tutumumuz çok net. Birincisi bu iktidarın bütün politikalarını alaşağı etmek zorundayız” diye belirtti.

Hükümetin mazota, elektrik, sulama, tohum destek vermek, ithal tohuma son vermesi gerektiğini belirten Hatimoğulları, Samandağ ilçesinde artan beton santralleri ve taş ocaklarına da değindi. Çayırlı köyü etrafında kurulmuş taş ocakları ve yol üzerinde kurulmuş beton santrallerinin çevre kirliliğiyle sağlığı tehdit ettiğine dikkat çeken Hatimoğulları, “Çevre Şehircilik Bakanlığı ile Valiliğe buradan çağrımızı bir kez daha yapıyoruz: Bu işletmenin buradaki yeri mutlaka ama mutlaka kapatılmalıdır. Başka bir yere taşınıyorsa taşınsın. İnsanların olmadığı bir yerde, yaşam alanı olmayan bir yere taşınıyorsa kendilerinin bileceği iş ama halk çok net bir biçimde yaşam alanlarında zehir saçan, hastalık saçan bu beton santralini istemiyor. Bu konuda da yetkilileri göreve çağırıyorum” diye konuştu.

Depremin insanlar üzerinde yarattığı umutsuzluğa değinen Hatimoğulları, sözlerini şöyle tamamladı: “Depremde yaşadığımız bu kadar yıkıma rağmen, depremden sonra yaşadığımız zaman yüksek yoksulluğa, daha yüksek ve derinleşmiş bir açlığa rağmen umudumuzu kaybetmeden yaşama tutunuyoruz. Bizi toprağımızdan koparmak isteseler de depremi dahi bizi topraklarımızdan koparmak için kullansalar da bizler asla topraklarımızı terk etmedik, terk etmeyeceğiz. Her daim olduğu gibi tarım üreticilerinin yanınızdayız. Her konumda yanınızdayız. Başaracağız, birlikte aşacağız.”

Hatimoğulları’nın konuşmasının ardından çiftçilerin sorunları ve talepleri dinlendi. (Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın

Hatimoğulları, Emekli Maaşları Üzerinden İktidara Yüklendi

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in en düşük emekli aylığının 12 bin 500 lira olacağını duyurduğuna dikkati çekerek, “Saray, 15 saniyede bir emekli maaşı harcıyor” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Meclis’te partisinin haftalık grup toplantısında gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.

15 Temmuz 2016 askeri kalkışmanın yıl dönümüne ilişkin Tülay Hatimoğulları, geçmiş dönemlerde yaşanan tüm darbelerin en ağır bedelini işçilerin, emekçilerin, yoksulların, solcuların, sosyalistlerin ve muhaliflerin ödediğini söyledi. Hatimoğulları, “Bizler DEM Parti geleneği olarak siyasi ve askeri darbelere karşı tutumuz çok açık ve nettir. Darbelerin sadece kazananı, o darbeyi gerçekleştiren klik ve ona bağlı güçler olmuştur. Kaybedeni de Türkiye olmuştur. 15 Temmuz darbe girişiminin ve devam eden darbenin kaybedeni yine Türkiye olmuştur” dedi.

AK Parti’nin askeri kalkışmadan nemalandığını belirten Hatimoğulları, “Ankara Gar Katliamı ve Suruç Katliamı’ndan sonra iktidar, ‘Bu katliamlar iyi oluyor bizlerin oyları artıyor’ diyerek, bu katliamlar üzerinden, yani insan kanı üzerinden bu rejimi inşa etti. 15 Temmuz Türkiye halklarına karşı kurulmuş büyük bir komplodur. 15 Temmuz Türkiye’de zamana yayılmış siyasi darbedir ve kolluk kuvvetleri ile yargı tarafından desteklenmiş bir darbedir” diye konuştu.

Hatimoğulları, “Askeri darbeler analizi yapan uzmanların yaptığı bir değerlendirmeyi paylaşacağım sizlerle. ’15 Temmuz bir darbe değildir’ dediler. ‘Bu girişim kimin işine yaradıysa faili odur’ dediler. Aynen öyle. Bu tespite yürekten katılıyoruz. Öncesi ve sonrası, yani 15 Temmuz darbe girişiminin hem öncesi hem sonrası tamamen bir senaryoydu. Bu senaryonun kimler tarafından yazıldığını bütün detaylarıyla bugün konuşacağız. 15 Temmuz’un mağduru toplumdur. O gün bugündür ekonomi tam bir çöküş içinde, siyaset tam bir çöküş içinde, demokrasinin kırıntısına dair hiçbir şey yok ortada” dedi.

Kobani ve Gezi davalarına dikkati çeken Hatimoğulları, “Bu siyasetçiler HDP’li siyasetçilerdi. İçinde o dönemin eş başkanları olan sevgili Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın olduğu onlarca HDP’li siyasetçi gözaltına alındı tutuklandı. Onun evveliyatında önce dokunulmazlıkları kaldırıldı. 4 Kasım darbesi. Bu fotoğraf, 4 Kasım darbesinin Sincan Adliyesindeki fotoğrafıdır. İşte darbe budur. Yine bu fotoğraf. Geziden yargılanan arkadaşlarımızın fotoğrafı. Gezi davası, daha doğrusu gezi direnişi bu ülkenin toplumsal hafızasında en onurlu toplumsal direniş en onurlu sivil itaatsizlik eylemlerinden biriydi. Bizlerin ayağa nasıl kalkabileceğini halkın gücünü bütün dünyaya gösteren bir direnişti Gezi direnişi. Sivil demokratik olan Gezi direnişi bu şekilde müebbetle cezalandırıldı. Bu darbe değil de nedir?” diye sordu.

Cenazelere ve mezarlıklara dönük saldırılara değinen Hatimoğulları, “Bir hafızayı bu şekilde ortadan kaldıracaklarına inandılar. Mezarları tahrip ettiler, cenazelere işkence yaptılar. Cenazelerin gömülmesini bile engellediler. Bu bir savaş hukukunda bile kabul görecek bir şey değildir. Kabul edilemez. Bu fotoğraf Ali Rıza Aslan’a ait ve elinde taşıdığı koli, kargo ile gelen çocuğunun cenazesi. Sadece bu fotoğraf bile bize ne kadar çok şey anlatıyor. Ali Rıza Aslan ‘Gözlerim karardı, nefesim kesildi. Sanki o bütün Diyarbakır başıma yıkıldı’ demişti. Bütün Diyarbakır, bütün Türkiye bu acı çeken ailelerin başına yıkılıyor. Bunu da yapan sözde mütedeyyin olan, inançlı olan ama İslam’ın değerlerini siyasal amaçları için kullanan AKP’dir” şeklinde konuştu.

Hatimoğulları, cezaevlerindeki şüpheli ölümler ve yaşlarına rağmen tutuklu olan annelerin durumunu da değindi. 83 yaşındaki Makbule Özer’in yüzde 61 engelli olmasına rağmen tutuklu olduğuna dikkati çeken Hatimoğulları, 2 gün önce de Êlih’te çok sayıda annenin tutuklandığını anımsattı. Hatimoğulları, Makbule Özer’in fotoğrafını göstererek, “Sanmayın ki bu anlattıklarımız sadece bir Kürt kadının hikayesidir. Bu anlattığımız bir elinde çiçek, bir elinde bastonu beyaz tülbentiyle dimdik ayakta durmaya çalışan bir Kürt ananın fotoğrafı” dedi.

“Asla unutmayacağız”

Hatimoğulları, Colemêrg Belediyesi’ne 3 Haziran’da kayyım atandığına işaret ederek, şöyle devam etti: “Geçmiş dönemde yaşamış olduğumuz askeri darbe dönemlerinde dahi kayyımlar atanmadı. Bu darbe 12 Eylül askeri darbe girişiminden daha beter bir darbedir. Alın size 100 yıl boyunca hatırlayacağımız bir darbe fotoğrafı. Hakkari Valisinin Hakkari Belediyesine kayyım olarak atanmasının belgesi. Askeri güçle bunu sağladıklarının belgesi bu fotoğraftadır. Bu fotoğrafı asla unutmayacağız. Yürüyüşlerimizle nöbetlerimizle direnişimizle Hakkari’de atanan kayyım el çektirilene kadar orada belediye meclisi tarafından seçilen ve bütün yasal prosedürlere uygun olan halkın iradesi temsil eden Viyan Tekçe başkan vekili olarak atanana dek kayyıma karşı mücadelemiz devam edecektir.

Bir kare daha var ki bütün darbelerin ortak özelliği. Darbe süreçlerinde biliyorsunuz ilk basına saldırılır. Özgür basına saldırılır. Çünkü yaptıkları kirlilikler, otoriterleşme, faşistleşme, insan hakları ihlalleri kamuoyuna gösterilmesin diye en büyük darbeyi basına yaparlar. Nitekim şimdi Türkiye cezaevinde gazetecileri olan ve en ön sıralarda yer alan ülkelerden biridir. En çok gazeteciyi cezaevine atmış olan bir ülke. Bunu darbe döneminde daha fazla yaptı. Sermaye gruplarıyla oldukça güçlendirdiler kendi medyalarını. Medya daima burjuvazinin tekelindeydi ama AKP döneminde medyayı daha fazla tekellerine aldılar. Bakın bu süreçte KHK’larla toplam 204 medya kuruluşu, 6 haber ajansı, 70 gazete, 20 dergi, 41 radyo, 38 TV, 29 yayınevi, dağıtım şirketi kapatıldı. Yüzlerce basın kartı iptal edildi, gazeteciler tutuklandı.

Elimdeki son kare ve el değiştiren darbe. Kapatılan Özgür Gündem Gazetesinin 19 Temmuz 2016 tarihli manşeti. ‘Darbe el değiştirdi’ diyor ve altta devam ediyor; ‘Saray ve AKP darbe girişimini fırsat bilerek kendi darbesini yapıyor. Sokağa salınan çeteler demokratik güçleri hedef alıyor diyor.’ Tam da böyle oluyor. Özgür Gündem yaşanan her şeyi bu cümle ile o kadar net özetlemiş ki. Evet iktidarın şiddet ve unutturma yaklaşımına karşı bizler bu karelerde hafızalarımızı her alanda dipdiri cap canlı tutuyoruz. Onlar zannetmesin ki attıkları yalanlarla bu kareleri gölgeleyebilecekler. Bu kareler toplumun vicdanında zaten bir hafıza oluşturmuş aynı zamanda arşivlerde de en iyi şekilde yerlerini almıştır.”

“Darbenin siyasi ayağı nerede?”

Darbenin siyasi ayağını AKP hiç konuşmaz. Türkiye toplumu darbenin siyasi ayağını çok ciddi bir biçimde konuşmalıdır. Darbenin hakimi, savcısı var. Eniştesi var. Çaycısı var, ama bu darbenin siyasi ayağı yok. Darbenin asıl failini bulmak için o zaman HDP şimdi DEM Parti olarak defalarca araştırma komisyonu kurulsun diye teklifler verdik. En son darbe araştırma komisyonu kuruldu. Şu an söyleyeceğimiz şey o kadar mühim ki. Bu iktidarın derhal istifa etmesini gerektiren bir şey. Çünkü belgeyi çaldılar belgeyi.

Bizler direnmeye alışkın bir geleneğin çocuklarıyız ve kazanacağız. Bu umutla mücadele ediyoruz. AKP ve MHP sadece 15 Temmuz darbe girişiminde değil cumhuriyet tarihindeki en büyük askeri ve sivil darbenin kirli mirasını omuzlayan bir iktidar oldular. AKP darbe mekaniğinin bizatihi uygulayıcısı oldu. 20 Temmuz OHAL darbesinden sonra rejimin değişmesini de muhalefet ne yazık ki oturup izledi. Bizler ne darbenin ne darbecilerin bir parçası olduk.

Ne darbeden faydalananlar olduk. Bizler darbe rejiminin sahte oyunun pardesini açarak bütün açıklığıyla bunu halklara gösterenler olduk. Bizler Yenikapı ruhunun figüranı olmayı reddettik. Halkın yanında olduk. Böyle de olmaya devam edeceğiz. Bunları neden hatırlama gereği duyuyoruz. Çünkü yeni dönemin siyaseti muhalefet tarafından şekillendirilmeye çalışılırken bu konuştuğumuz konuları o dönem Yenikapı ruhu oluşturarak bu iktidarın kendini kurumsallaştırmasının önünü açan anlayış ile muhalefetin hesaplaşması gerekiyor.

Ne bu halk düşmanı olan rejimin ne de bu rejimi restore etme ihtimaline karşın görev üstlenebilme olasılığı olan muhalefetin Türkiye halklarına bir faydası olmaz. İşte biz bu nedenle diyoruz ki ne bu iktidar ne bu rejim ne de bu restorasyoncu anlayış. Bütün bunlara karşı demokratik cumhuriyet olan Üçüncü Yol. Üçüncü yolun yolcuları da DEM Parti’de mücadele vermektedir.

Biz onların rahatlarını bozabiliriz. Çünkü biz çoğuz. Bizler korkuyu Kerbela’da, korkuyu 1977 1 Mayıs’ında bıraktık. Bizler korkuyu 15-16 Haziran işçi direnişinde, bizler korkuyu Amed Zindanlarında bıraktık. Bizler korkuyu 14 Temmuz direnişlerinde, Gezi direnişlerinde bıraktık. Bizler cesaretimizi kuşanmış yoldayız ve yürüyoruz. Bütün ferasetimizle bizler ekmek için de adalet için de mücadele ediyoruz. Mücadelemiz 85 milyon yurttaşımızın bu ülkede eşit ve adil bir sistemde yaşaması içindir.”

Tülay Hatimoğulları, hükümetin en düşük emekli maaşına dair kararına dair tepki gösterdi. AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in en düşük emekli aylığının 12 bin 500 lira olacağını duyurduğuna dikkati çeken Tülay Hatimoğulları, “Saray, 15 saniyede bir emekli maaşı harcıyor” dedi.

(Kaynak: MA)

Paylaşın

DEM Partili Hatimoğulları: Erken Seçime İhtiyaç Var

Erken seçim tartışmalarına değinene DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bugün demokratik mücadele dışında bir seçeneğimiz yok. Seçimler tek başına çözüm değildir. Elbette Türkiye’de bir erken seçim gündemdedir. Bizler de DEM Parti olarak bir erken seçime ihtiyaç olduğunu ifade ettik, bunun farkındayız” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Ancak şunun altını çizmek isteriz. Sakın ola toplumdaki direniş hattını, muhalefetin alanlara çıkmasını engelleyecek seçim vaatleriyle insanları evlerinde oturmaya kalkmayalım. Bakın demokratik zemindeki mücadele güçlenmezse alanlarda güçlenmezsek 2018 seçim deneyimlerinden mutlaka sonuçlar çıkarmalıyız. Biz ne yaptık? Muhalefet önemli oranda sandığı bekledi.

Muhalefet sadece sandığı beklerse çiftçilerin, emekçilerin, işçilerin, halkların taleplerini alanlarda demokratik bir zeminde haykırmadığı sürece inanın yarın sandık konursa yine beklentiler sönümlendirildiği için seçimlerin sonuçlarını değiştirmeyeceğiz. Dolayısıyla bu konuda açık ve şeffaf bir tartışma yürütmeliyiz. Elbette erken seçim olmalı ama bunun zemini en iyi şekilde hazırlanmalıdır.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Hatay’da Evvel Temmuz Kültür ve Sanat Festivali kapsamında yapılan “Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Anayasa” paneline katıldı. Burada konuşan Hatimoğulları, şunları söyledi:

“Bu festival yaklaşık 30 yıldır devam ediyor. Biz bu festivali başlattığımızda küçük bir dernekte aile içinde yapıyorduk. O küçücük derneklerin içinde evde yapılan yiyeceklerle yapılan etkinliklerimizle Evvel Temmuz Festivalini başlattık. Evvel Temmuz Festivalinin tarihçesini tabii ki burada uzun uzadıya anlatacak değilim. Ama çocukluğumuzda en güzel elbiselerimizi giyer kaldırımda beklerdik.

Evvel Temmuz bir insan zannederdik, önümüzden geçecek zannederdik. O günden bugüne gelindi. 5 bin yıllık bir tarihi var Evvel Temmuz’un. Özellikle burada Samandağ Kalkındırma Derneği ve Akdeniz Kültür Derneği birlikte verdikleri büyük mücadeleyle bu festivali büyüterek bugüne kadar getirdiler. Destek sağlayan belediyelerimize ve bütün kurum temsilcilerimize çok teşekkür ederim. Çok önemli bir kültürel değeri koruyoruz. Bu bölge için çok önemli. Dilimiz ve kültürümüz açısından çok önemli. Bu bakımdan kendilerine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Konumuz “Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Anayasa”. Birkaç genel tespitle başlamak isterim. Samandağ halkı siyaseti yakinen takip eden bir halktır. Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakinen takip eden bir halktır. Bu söyleyeceklerimizin elbette sizler de gayet farkındasınız. Dünya 2008’den beri çok derin bir ekonomik krizle karşı karşıya. Bu ekonomik krizler aslında ekonominin krizi değil. Sanki genelin kriziymiş gibi aktarılıyor ama sermayenin, zengin sınıfının, burjuvazinin krizi. İktisatçılar iktisadi krizi “sermayenin krizi” olarak tanımlar.

Bunun faturası ne yazık ki tarih boyunca işçilere, emekçilere yani dünyadaki en yoksullara, en geniş kitlelere kesilmiştir bugüne kadar. Şimdi içinden geçilen bu ekonomik kriz o kadar çoklu bir kriz ki “Üçüncü Dünya Savaşı” tartışmalarının en temel nedeninin burada yattığını çok iyi biliyoruz. Buradan analiz etmeliyiz. Bugün özellikle Avrupa başta olmak üzere sağcı, ırkçı, erkek egemen ve milliyetçi akımların güçlenmesinin (son Fransa ve İngiltere seçimini dışında tutarak söylüyorum), sağcı akımların yönetime gelmesinin nedeni sermayenin kendisini korumak istemesidir. Zengin sınıfı kendisini korumak istiyor ve bunun için de otoriter ve baskıcı rejimlere ihtiyaç duyuyor.

Bugün Türkiye’de 22 yıldır AKP iktidarda ise tam da nedeni budur. AKP iktidarı, Türkiye tarihinde neoliberal politikaları küresel ölçekte en iyi uygulayan iktidardır. Boşuna 22 yıldır ayakta tek parti olarak kalmadı. Dev zenginler, büyük sermaye grupları AKP’yi desteklediği için AKP ayakta kalabildi. Çünkü AKP de onların düzenlerini kurudu. Türkiye’de otoriterleşme ve anti demokratik uygulamalar insanlar uyanmasın, işçi sınıfı sesini yükseltmesin, yoksullar Gezi’de olduğu gibi alanlara çıkmasın diye vardır.

Burada korunan halkın huzuru ve düzeni değildir; burjuvazinin, zengin sınıfın ve sermayenin düzenidir. 5’li Çetenin düzeni korunmaktadır. Türkiye’nin 100 yıllık tarihi boyunca en fazla özelleştirmeyi yapan, özelleştirdiği kurumları yandaş sermayeye peşkeş çeken kim olmuştur? AKP. Hatırlarsanız şeker fabrikaları özelleştirilmesin diye insanlar yürüyüş ve eylemler gerçekleştirdi. TEKEL işçi direnişi aylarca kar kış demeden Ankara’da devam etti.

Bunun gibi nice örnek var. Yap-işlet-devret hikayesiyle yolları bile özelleştirdiler. Devletin asli görevi yol yapmaktır, iletişimi sağlamaktır, yani interneti bedava vermektir. Devletin asli görevi elektriği ve suyu merkezi hükümetin kararıyla bedavaya vermektir. Biz devlete vergi veriyorsak olması gereken budur. Kamucu devlet anlayışı tam da budur. Ama bunu yapmak yerine TEDAŞ’ı da özelleştirdiler. Elektrik, su her şeyi özelleştirdiler.

Biraz önce bahsettiğim sağcı, ırkçı, erkek egemen, milliyetçi anlayışın özellikle bu düzenin korunması için siyasal anlamda güçlendiği bir evreden geçiyoruz. Bu evre aynı zamanda savaşların ve çatışmaların devam etmesini sağlıyor. Bugün Yemen’den tutun Mısır’daki karışıklığa, İsrail’in Filistin’i işgalinden Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesine kadar bütün bu savaşlar manzumesine baktığımızda bir üçüncü dünya savaşının arifesinde olduğumuzu söylersek abartmış olmayız. TV’leri açtığımızda en çok tartışılan konulardan birinin bu olduğunu görüyoruz.

Bir yanımız savaş ama öte yanımız iç siyasette AKP iktidarının yarattığı çoklu krizler. Eskiden çocuğu memur olunca, kamu emekçisi olunca göğsünü gere gere dolaşırdı anne babalar. Ama şimdi beyaz yakalılar da açlık ve yoksullukla karşı karşıya. Türkiye’de yaklaşık 50 milyon insan açlık ve yoksulluk sınırında yaşıyor. Bugün AKP bu yaşanan ekonomik krizin faturasını halka ödetiyor. IMF’siz IMF programı uyguluyor. Şu an gündemde olan vergi paketini biliyorsunuz. Bu vergi paketinde çoktan çok, azdan az almayı asla akıllarına getirmiyorlar.

Oysa DEM Parti olarak en ısrarlı önerdiğimiz şey vergi sisteminin kökten değişmesi, azdan az çoktan çok vergi alınması. Ama onlar garsonun bahşişine, moto-kuryenin yevmiyesine gözünü dikmişler, vergi reformunu buralardan vergi alarak yapacaklar. Ancak halkta da bu konuda çok tepki olduğunu biliyoruz. Emekli 10 bin liraya mahkum edilmiş, zam yapılmıyor. Temmuz ayında asgari ücrete zam yapılması gerekirken zam yapılmayacağını açıkladılar. Artan hayat pahalılığına ve zamlara karşın asgari ücretli 17 bin TL’ye mahkum edilmiş durumdadır.

Beş bin yıllık erkek egemen sistem tarafından kadınlar şiddete maruz kalmış ve eşitsiz bir yaşam dayatılmıştır. Otoriter faşist diktatörlüklerde kadınların üzerindeki baskılar katlanarak artar. 20 saat içinde 7 kadın cinayetine tanıklık ediyorsa Türkiye toprakları, bu demektir ki bu iktidar kadın düşmanıdır ve kadınları korumuyor. 9. Yargı Paketi şimdi komisyonda görüşülüyor. Bu pakette kadınlara dönük şiddetin derinleştirilmesi için adımlar atmak istediler ama kadın hareketi direndi ve birçok maddenin çıkarılmasını sağladı. Şu an sadece kadınların kendi soyadlarını kullanamamasıyla ilgili maddeyi 9’uncu Yargı Paketine eklemiş durumdalar.

“Kazanımlarımız neticesinde AKP istediği ideolojik hegemonyayı kuramıyor”

Alevi toplumuna dönük baskılar bu iktidar döneminde daha da arttı. Aleviler bu topraklarda tarih boyunca katledildi. Bu topraklarda Yavuz Sultan Selim döneminden bugüne kadar Aleviler katlediliyor, katledilmektedir. 21’nci yüzyıldayız ve halen Adana’da, Mersin’de, İstanbul’da, İzmir’de Alevi evlerinin işaretlendiğine tanıklık ediyoruz. Şimdi de gerçekten AKP iktidarının atmak istediği çok önemli bir adım var.

Hatırlayacaksınız, Erdoğan şunu söylemişti: “Biz siyaseten iktidar olduk ama kültürel, ideolojik hegemonyamızı kuramadık”. Onun kendi ideolojisinin, kendi bakış açısının hükmetmesine bu toplum karşı çıktı. Bu toplum demokrasi mücadelesiyle yoğrularak bugüne gelmiştir. Belki devasa kazanımlar elde edemedik ama kazanımlarımızı da asla küçümsemiyoruz. İşçilerin, emekçilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin, halkların kazanımlarını asla küçümsemiyor ve önemli buluyoruz. İşte bu kazanımların neticesinde AKP istediği kültürel ve ideolojik hegemonyayı kuramıyor.

Biliyorsunuz müfredatla öyle bir oynadılar ki şu an Türkiye’deki üniversiteler aşırı geriden geliyor. 9 Eylül Üniversitesi’nin açılışında Erdoğan, “Neden eskiden Türkiye’deki üniversiteler dünyada ilk 500’e gidiyordu da şimdi giremiyor?” demişti. Ey Erdoğan bu soruyu dön kendine sor. Eğer üniversiteler ilk 500’deyken artık değilse dünya ölçeğinde, bunun nedeni izlediğiniz politika olabilir mi? En iyi bilim insanlarını, en iyi akademisyenleri ihraç etmiş olmanız olabilir mi acaba? Seçilmiş rektörü atamadığınız için, yandaş AKP’li rektörü atamış olduğunuz için olabilir mi acaba? Şimdi integralle uğraşıyorlar matematikte. Matematikteki birçok konuyu çıkarmak istiyorlar. Çünkü eğitimi bilimden uzaklaştırmaya çalışıyorlar.

Aranızda veliler olduğunu biliyorum. Lütfen buna hep beraber karşı çıkalım. Bu eğitim müfredatı, ırkçı ve tekçi bu program bilimi bir kenara bırakıp bizi hacamatçılara entegre etmek isteyen bir anlayışın programıdır. Şu an öğretmenler ayakta, her gün eylem yapıyorlar. İktidar, Maarif Programıyla bilimden uzaklaşmış müfredatı daha da bilimden uzaklaştırmak istiyor. Çok kara bir tablo çizdiğimin farkındayım ama ne yazık ki realite bu.

Bütün bunlar karşısında sadece tespit edip izleyecek miyiz? Tabii ki hayır. Hem siyasi partiler olarak hem de toplumsal dinamikler olarak biz bu sürecin hiçbir zaman izleyicisi olmadık. Şimdi Türkiye’de muhalefetin daha güçlü adım atması için, daha istikrarlı ve cesaretli adım atması için nesnel koşulların oluştuğunu söylemeliyiz. Bu siyasal tespit çok önemli. Muhalefetin buradan ilerlemesi önemli ve anlamlı olacaktır.

“Erken seçimin zemini en iyi şekilde hazırlanmalıdır”

Bugün demokratik mücadele dışında bir seçeneğimiz yok. Seçimler tek başına çözüm değildir. Elbette Türkiye’de bir erken seçim gündemdedir. Bizler de DEM Parti olarak bir erken seçime ihtiyaç olduğunu ifade ettik, bunun farkındayız. Ancak şunun altını çizmek isteriz: Sakın ola toplumdaki direniş hattını, muhalefetin alanlara çıkmasını engelleyecek seçim vaatleriyle insanları evlerinde oturtmaya kalkmayalım.

2018 seçim deneyimlerinden mutlaka sonuçlar çıkarmalıyız. Biz ne yaptık? Muhalefet önemli oranda sandığı bekledi. Muhalefet sadece sandığı beklerse ve çiftçilerin, emekçilerin, işçilerin, halkların taleplerini alanlarda demokratik bir zeminde haykırmazsa inanın yarın sandık gelse yine beklentiler sönümlendiği için seçim sonucu değişmez. Dolayısıyla bu konuda açık ve şeffaf bir tartışma yürütmeliyiz. Elbette erken seçim olmalı ama bunun zemini en iyi şekilde hazırlanmalıdır.

Peki bizler güçlü ve demokratik bir cumhuriyeti nasıl kurabiliriz? Cumhuriyet tarihi boyunca anti demokratik çok şey yaşadı bu ülke. Adında cumhuriyet olan demokratik olmuyor. Dünyadaki deneyimlerle sabittir, teorik analizlerle de sabittir. O nedenle Cumhuriyeti ikinci yüzyılında demokratikleştirmek için geleneksel ezberlerimizi bozmanın tam zamanı. Biz gerçekten demokrasi istemeliyiz ve Türkiye’nin asli sorunlarını masaya yatırmalıyız.

Türkiye’de yaşanan sorunların etrafında dolanarak ve demokrasicilik oynayarak değil, yüz yıldır ödenen bedelleri ve AKP’nin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile ülkeyi getirdiği seviyeyi göz önünde bulundurarak acilen yapmamız gereken şey şudur; muhalefet bir demokratik cumhuriyet programı etrafında birleşmelidir. Nedir demokratik cumhuriyetten kastımız? Güçlü, katılımcı bir demokrasi. Bundan kastımız nedir? Güçlendirilmiş yerel yönetimlerdir. Yerel yönetimler daha yetkili, daha güçlü olmalıdır. Bugün merkezi hükümete bu kadar el açmış yerel yönetimler ne yapabilir ki? Zaten birçok sınırı çizilmiş yerel yönetimlerin.

Önce HDP belediyelerine, şimdi de DEM Parti’nin Hakkari’de kazandığı belediyeye kayyım atandı. Kürt, Türk, Arap, Fars, Çerkes, Ermeni ayırmadan her yurttaşımızın eşit yurttaş hakkı temelinde seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu Anayasa’da yazar mı, yazar. Siz seçilmişin yerine kalkıp siyasi olarak elini bükemediğin bir partiye diz çöktürmek için kayyım atıyorsan yurttaşın seçme ve seçilme hakkını elinden alıyorsun demektir. Bizler atanmış vali ve kaymakamlarla değil seçilmişlerle yönetilmek istiyoruz. Anayasada ve yasalarda yazanlar yerine getirilmelidir ve yerel yönetimler güçlendirilmelidir. Demokratik cumhuriyetin yollarından biri buradan geçer.

AKP iktidarı döneminde yargı tamamen AKP iktidarının emrinde çalışıyor. Dün Suavi’nin eşi bir tweet nedeniyle gözaltına alındı. Oysa tweet düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında ele alınır ve bir gözaltı ya da tutuklama olmaz. Bizim nerdeyse binlerce arkadaşımız siyasi görüşlerinden dolayı cezaevinde. Kobanî Kumpas Davasında Sevgili Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın içinde olduğu 13 arkadaşımıza 400 küsur sene hapis cezası verildi.

Gezi Direnişi bizim en önemli belleğimizdir, onurumuzdur, toplumsal hafızamızdır. Gezi’de sorumlu olduğu iddiasıyla tutuklanan Sevgili Osman Kavala’ya müebbet verildi. Hatay Milletvekili Can Atalay halen içerde. Oysa bizler vekilimizi seçtiğimizde burada halkın içinde olması için seçtik. Burada, bu kürsüde bizim yanımızda konuşma yapılabilecek özgürlüğe sahip olmalıdır. Şu ana anayasa çiğnenerek bu arkadaşlarımız bahsini ettiğim bu iki dosyadan yargılananlar daha bunlar bilindik iki örnek.

“Halk rezerv alan istemiyor”

Toplum tarafından detaylı olarak bilinmeyen çok sayıda örneğimiz var. Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesi, barışçıl dış politika, adil bir ekonomik program, kadınların özgürlük ve eşitliğinin sağlanması, kamu yönetiminde liyakat, doğaya saygı… Doğaya saygıyı çok az açmak isterim. Son zamanlarda çok ciddi doğal afetlerle karşı karşıya kaldık.

Bunun en acı örneğini burada Antakya’da, Defne’de, Samandağ’da, Kırıkhan’da, İskenderun’da yaşadık. 11 ilimiz depremden etkilendi. Depremin yaraları 17 ay geçtiği halde sarılmadı. Rezerv alan meselesi var. Bakan Kurum hafta sonu buraya gelip yaptığı toplantılarda kamuoyuna da açıklamış. Halk istemiyorsa rezerv alan ilan edilmeyecek. Bugün HRT’deki bir programda bunları çok açık konuştuk. Murat Kurum’u verdiği sözü tutmaya çağırıyoruz. Halk rezerv alan istemiyor; halk kaygılı, halk tedirgin ve bir an önce sağlıklı konutlara erişmek istiyor.

Ve gençler için özgürlük. Bütün bunlar demokratik anayasanın önünü açacak olan şeyler. Bütün bu sorun alanlarında, ki 11 maddeden bahsettim, demokratik bir program etrafında yürütülecek mücadeleyle biz pekala çok ciddi bir dönüşümü hep beraber sağlayabiliriz. Demokratik dönüşüme çok ihtiyacımız var. Ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız var. Artık yeter. Bu ülkeyi bize dar etmiş olan bu anlayışlara karşı Cumhuriyeti demokratikleştirmek dışında bir seçeneğimiz yok.

Bahsini ettiğim bu 11 maddelik çerçeve etrafında yürütülecek çalışma demokratik bir anayasanın yapım sürecinin önünü açacaktır. Demokratik anayasa demek en geniş yelpazedeki mutabakat metnidir. Sadece siyasi partilerle değil toplumun bütün kesimleriyle, yerelden merkeze kadar bütün toplumun katılımcı olduğu bir demokratik anayasa yapım sürecine ihtiyacımız var. Bunu her fırsatta ve yerde söyledik ve söylemeye devam edeceğiz. Mutlaka güzel günler göreceğiz, mutlaka başaracağız, mutlaka başaracağız.”

Paylaşın

Hatimoğulları: Seçilmişin Yerine Atanmışı Getiremezsiniz

Hakkari merkezde tamamlanan “İradeye Saygı Yürüyüşü”nde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Hakkari’ye kayyım atandığı günden bugüne meydanları terk etmediğimizi, irademize sahip çıktığımızı görmek durumundalar” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Burada taleplerimizi bir kere daha özetliyoruz: Seçilmişin yerine atanmışı getiremezsiniz. Seçilmişin nasıl seçildiği, görevden nasıl alınacağı, nasıl yargılanacağı, görevden alınırsa şayet yerine kimin nasıl seçileceği Anayasa’da tek tek yazılmıştır.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) yönetimindeki Hakkari Belediyesi’ne 3 Haziran’da kayyım atanmasına karşı başlatılan “İradeye Saygı Yürüyüşü” yapılan basın açıklaması ile sona erdi. Yürüyüşe DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, HDP Eş Genel Başkanı Cahit Kırkazak ile milletvekilleri, MYK ve PM üyeleri ve STK temsilcileri katıldı.

Hatimoğulları yürüyüş sonunda yapılan açıklamada şunları söyledi: “Değerli Hakkari halkı, yürüyüşümüze emek veren kurum temsilcileri, bileşenlerimiz, ittifak güçlerimiz; İradeye Saygı Yürüyüşümüzde verdiğiniz emekten dolayı partim adına hepinize teşekkür ediyorum. Heyetimiz dokuz gündür yollarda. İstanbul’dan, Tekirdağ’dan, İzmir’den, Ankara’dan, Çukurova’dan; Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanından insanlar yollara düştüler ve kent kent dolaşarak buraya geldiler. Van’dan buraya kadar da yürüyüşü kesintisiz bir şekilde gerçekleştirmiş olduk.

Bu 9 günlük yürüyüşte bir talebimiz vardı: İradeye saygı. İrade nedir? İrade demokraside halk demektir ama diktatörlükte saray demektir, tek adam demektir. İrade nedir? Demokrasidir, adalettir. Ama otoriter faşist rejimlerde irade kolluk kuvvetidir, kayyımdır, seçilmişin yerine atanmışı getirmektir. Bizler iradeye saygı diyoruz. Türkiye’de eğer seçme ve seçilme hakkı erken dönemde yasalaşmışsa bu halkın iradesinin, sandıktan çıkan doğrudan iradesinin tanınması gerekir.

Erdoğan bu son seçimlerde “Sandıktan çıkana saygı duyacağız” demişti ama sandıktan çıkana Hakkari’de saygı duymadı. Mehmet Sıddık arkadaşımız haksız ve hukuksuz şekilde 19 küsur yıl cezaya çarptırıldı. Daha Mehmet Sıddık arkadaşımız hakkında karar verilmeden, arkamızda gördüğünüz valilik makamında durması gereken şahıs İçişleri Bakanlığı tarafından kayyım olarak belediyeye atandı. Yani seçilmişin yerine atandı.

Daha arkadaşımız hakkında bir karar verilmemişti bu atama gerçekleştiğinde. Yani apaçık haksızlık yapılmıştır, apaçık kanun çiğnenmiştir. Bakın Manisa Kula Belediye Başkanı tutuklandı ve yerine Belediye Meclisi belediye başkanını seçiyor. Biz Hakkari’de ne yaptık? Belediye Meclisimiz toplandı, Viyan Tekçe eş başkanımızı başkanvekili olarak seçti. Şu anda yapılması gereken Belediye Eş Başkanımız Viyan Tekçe’nin resmi atamasının gerçekleşmesidir ama bunu yapmıyorlar.

“Seçilmişin yerine atanmışı getiremezsiniz”

Bu 9 günlük yürüyüş boyunca da buraya kayyım atandığı andan itibaren de hem Hakkari’de hem Türkiye’de hem Kürdistan’ın dört bir yanında alanlardaydık, meydanlardaydık. Nüfus olarak, ekonomi olarak Türkiye’nin çeyreği olan İstanbul’da bütün demokrasi güçleriyle beraber belediyelerimize sahip çıkma nöbeti nöbetimiz devam ediyor. Buradan, Hakkari’den İstanbul ve diğer kentlerde devam eden nöbetleri alkış ve zılgıtlarımızla selamlıyoruz.

9 günlük yürüyüş boyunca bazı arkadaşlarımızın ayakları su topladı, bazı arkadaşlarımızın çeşitli hastalıkları vardı, bazı arkadaşlarımızın yaşı ilerlemişti ama asfaltı eriten sıcaklarda insanlar yürümekten geri durmadı. Bütün bunlara karşı insanlar yürüdüyse, Saray’daki de şu arkamızdaki binada bulunması gereken vali yani atanmış kayyım da halkın iradesini ve kararlılığını, kararlılığımızı görmek durumunda.

Hakkari’ye kayyım atandığı günden bugüne meydanları terk etmediğimizi, irademize sahip çıktığımızı görmek durumundalar. Burada taleplerimizi bir kere daha özetliyoruz: Seçilmişin yerine atanmışı getiremezsiniz. Seçilmişin nasıl seçildiği, görevden nasıl alınacağı, nasıl yargılanacağı, görevden alınırsa şayet yerine kimin nasıl seçileceği Anayasa’da tek tek yazılmıştır.

Kürt halkının iradesini çiğneyerek, Hakkari halkının iradesini çiğneyerek şu an bu iktidarın yaptığı aynı zamanda Anayasa’yı da çiğnemektir. Anayasa uygulanmalıdır, Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler uygulanmalıdır. Yerel Yönetimler Özerklik Şartına bağlı olan Türkiye buna uygun davranmalıdır. Venedik Protokolüne uygun davranmalıdır. Bugün atanmış olan bu kayyımlar sadece Türkiye’deki yasalara göre suç değil, aynı zamanda tarafı olduğumuz Avrupa sözleşmelerine de aykırıdır, kanuni değildir.

Buradan bir kez daha haykırıyoruz: Nasırlı ayaklarımızla, su toplayan ayaklarımızla, yürüyüş kolu olarak güneşten yanan tenimizle irademize sahip çıkıyoruz. Kayyım derhal geri çekilsin, Viyan Tekçe derhal başkanvekili olarak atansın. Türkiye’deki bütün demokrasi güçleriyle, haktan ve adaletten yana olan bütün kesimlerle birlikte irademize saygısızlık yapanlara karşı eylem ve etkinliklerimiz devam edecek.

Kayyıma karşı Türkiye’nin her yerinden tepkiler yükseldi. Çünkü bu sorun sadece Kürt’ün sorunu değil, bu sorun sadece Hakkari’nin sorunu değil, sadece Dem Parti’nin sorunu değil. Kayyım atanması demek, demokrasinin asgari koşulu olan seçme ve seçilme hakkımızın elimizden alınması demektir. Bu demektir ki İstanbul Belediyesi de güvende değil, İzmir Belediyesi de güvende değil.

Ters düşerse şayet Konya Belediyesi de güvende değil. Bu alanlardan, bu meydanlardan yükselen halkın iradesine herkesi ama herkesi saygı duymaya davet ediyoruz. Yürüyüşümüzü bugün burada bu basın açıklamasıyla sonlandırıyoruz ama nöbetlerimiz devam edecek. Türkiye’nin dört bir yanında “İradeye Saygı” eylem ve etkinliklerimiz dost kurumlarımızla, demokrasiden yana olanlarla, insan haklarından yana olanlarla, seçme ve seçilme hakkına saygı duyan kesimlerle devam edecek. Serkeftin, serkeftin, serkeftin.”

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan Normalleşme Tepkisi: Erdoğan, Zaman Kazanmaya Çalışıyor

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, normalleşme tartışmalarına ilişkin, “Erdoğan ‘normalleşme’den ne kastettiğini açıkladı; muhalefetin normalleşmesi gerektiğini söyledi. Aslında bu, klasik numaralardan biri” dedi ve ekledi:

Erdoğan, toparlanmak için zaman kazanmaya çalışıyor ve muhalefetin bir kısmına zeytin dalı uzatıyor gibi yapıyor. Ama bu rejimin yapısı normalleşmeye uygun değil, değişim şart… İktidar, muhalefeti kendi safına çekmek istiyor ama bu iktidarın günahlarına kimse ortak olmamalı. Muhalefet, halkın içinde durmalı; yurttaşın, işçinin, emekçinin ve diğer dezavantajlı grupların sorunlarına çözüm üretmeli. Gerçek anlamda normalleşmek için muhalefet daha güçlü ve etkili olmalı.”

Hakların Eşitlik ve Demokrasi Partisi(DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları meclis grup toplantısı konuştu. Tülay Hatimoğulları’nın konuşmasından öne çıkanlar şöyle:

Orman yangınları: Aydın Kuşadası, İzmir Selçuk ve Menderes’te orman yangınları neredeyse evleri saracak kadar geniş bir alana yayıldı. Bu yangınlarda tek teselli can kaybının olmaması. Diyarbakır-Mardin yangınlarında bunu çok konuştuk ama batıda yakılan ormanların neden yakıldığını gayet iyi biliyoruz. Turizm şirketlerine orayı peşkeş çekmek için, maden şirketlerine peşkeş çekmek için, zenginlere imar alanı açmak için ormanlar yakılıyor. Bunu asla kabul etmiyoruz.

Madımak Katliamı: Madımak’ta 31 yıl önce bugün, Pir Sultan Abdal’ı anmak üzere toplanan 33 kişi, aralarında yazarların ve ozanların da bulunduğu grup, Sivas’ın ortasında vahşice katledildi. Bu katliamla, ülkede şiirin, şairin ve yaşamın hedef alındığı, kardeşliğin ve birlikte yaşam umudunun yok edilmek istendiği çok açıktı. Madımak Davası yıllar boyunca sürdü, şehir şehir dolaştırıldı ve mağdur aileler için adeta bir işkenceye dönüştü. Çoğu katil, uzun süren yargılamalara rağmen hiç ceza almadı, ceza alanlardan biri cumhurbaşkanı tarafından affedildi, bir diğeri ise hastalık gerekçesiyle serbest bırakıldı.

Dava, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olmasına rağmen zamanaşımı ile düşürüldü. AKP Genel Başkanı Erdoğan, bu zamanaşımı kararını “hayırlı olsun” diyerek onayladı ve bu sözlerle milyonların vicdanını sızlattı. Katliamın faillerinin avukatları ise AKP tarafından milletvekili, belediye başkanı, bakan ve Anayasa Mahkemesi üyesi gibi yüksek mevkilere getirilerek ödüllendirildi. Bu adaletsizlik karşısında bizler diz çökmedik, baş eğmedik ve adalet talebinden vazgeçmedik.

Gerçek adaletin, hakikatle yüzleşme, özür dileme ve Alevi toplumunun eşit yurttaşlık haklarının tanınmasıyla mümkün olacağına inanıyoruz. Madımak Otelinin “Madımak Utanç Müzesi”ne dönüştürülmesi bu yüzleşmenin bir parçası olabilir. Katliamda kaybettiğimiz Metin Altıok’un dizelerinde dediği gibi, “Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli. Çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli.” Canlarımızı sevgiyle anarak ve adalet talebimizi yüksek sesle dile getirerek mücadelemizi sürdüreceğiz.”

Üçüncü Dünya Savaşı: Günümüzde yaşanan savaşlar ve krizler, dünyayı ağır bir yük altına sokmuş durumda. Açlık ve sefalet, her yere yayılıyor. Dünyada, bir avuç şirket ve devlet, milyarlarca insanı açlıkla, yüz milyonlarca insanı ise göçle ve ölümle cezalandırmayı amaçlıyor. Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, Afrika’ya kadar her yerde darbeler, savaşlar, yıkımlar ve göçler devam ediyor. Üçüncü Dünya Savaşı ihtimali her geçen gün büyüyor ve bu, tamamen egemenlerin savaşıdır.

Egemenler, kapitalist sistemin tıkanıklığını aşmak için dünya genelinde savaşı yaymaya çalışıyorlar. Dış İşleri Bakanı’nın Üçüncü Dünya Savaşı uyarısı ve Milli Savunma Bakanlığı’nın “Biz Üçüncü Dünya Savaşına hazırız” açıklaması, bu hazırlıkların bir göstergesi. Ancak bu durum, yöneticilerin asıl görevlerinin savaş tespiti yapmak ya da hayal satmak olmadığını unutmamalıyız. Soruyorum, yıllardır her yere yaydığınız şiddet ne kazandırdı? Barış müzakeresi mi yürüttünüz yoksa “Komşularla sıfır sorun” politikanız “Yedi düvelle savaş” politikasına mı dönüştü?

Suriye: Son olarak, Suriye’deki durum özelinde, Esad’la yapılan görüşmelerin samimiyeti ve etkinliği, Rojava halklarının iradesine saygı gösterilmesi ve Kürt düşmanlığından vazgeçilmesiyle mümkün olacaktır. Gerçek barış ve anlaşma, Kamışlo ve Kobanê üzerinden geçer.

Kürt sorununun çözümü, dış politika stratejimizin temelini oluşturmalıdır ve bu çözümün barışçıl ve demokratik yöntemlerle gerçekleşmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu konuda, cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri ve Abdullah Öcalan üzerindeki ağır tecrite dikkat çeken ve bu duruma karşı direniş gösteren tutsaklarla dayanışma içindeyiz. Adalet Bakanı ile bu konuları görüşmek üzere Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen anneler, kolluk kuvvetlerinin engellemeleriyle karşılaşmaktadırlar ve Bakan, görüşmelerde herhangi bir somut çözüm önermemiştir. Bu annelerin mücadelesi, bu toprakların en gerçek ve onurlu mücadelelerinden biridir ve biz bu mücadeleyi destekliyoruz.

Ayrıca, Kürt halkının demokratik haklarının gasp edilmesine karşı da durmaktayız. Halk, belediye eş başkanlarını seçmiş olmasına rağmen, bu seçimler kabul edilmeyip kayyımlar atanmaktadır. Bu, demokrasiye yapılan bir darbedir. İstanbul’da bir araya gelen halklar, inançlar ve siyasi yapılar, kayyıma karşı ortak bir sesle “Emeğimiz ve Özgürlüğümüz İçin Kayyıma Geçit Vermeyeceğiz” diyerek direnişlerini sürdüreceklerini ilan ettiler. Evet, biz de kayyuma geçit vermeyeceğiz! Bu direniş, Türkiye’nin her yerinden sürdürülecek ve halk iradesinin hiçe sayılmasına karşı mücadelemiz devam edecektir.”

Normalleşme tartışmaları: 1 Mayıs’ta tutuklananlar için ağır hapis cezaları isteniyor. Antep’te, “terör” bahanesiyle HDP yöneticilerine ve devrimcilere ceza yağdırılıyor. Muğla Seydikemer’de ise dört Mardinli tarım işçisi, bir grup ırkçı tarafından saldırıya uğruyor ve yaralanıyor. Kürt düşmanlığı her yerde körükleniyor. Sonra da sözde ‘normalleşme’ gündeme geliyor.

Erdoğan ‘normalleşme’den ne kastettiğini açıkladı; muhalefetin normalleşmesi gerektiğini söyledi. Aslında bu, klasik numaralardan biri. Erdoğan, toparlanmak için zaman kazanmaya çalışıyor ve muhalefetin bir kısmına zeytin dalı uzatıyor gibi yapıyor. Ama bu rejimin yapısı normalleşmeye uygun değil, değişim şart.

İktidar, muhalefeti kendi safına çekmek istiyor ama bu iktidarın günahlarına kimse ortak olmamalı. Muhalefet, halkın içinde durmalı; yurttaşın, işçinin, emekçinin ve diğer dezavantajlı grupların sorunlarına çözüm üretmeli. Gerçek anlamda normalleşmek için muhalefet daha güçlü ve etkili olmalı.”

Ekmek ve Adalet Kampanyası: Bugün burada, ülkemizin dört bir yanından gelen seslerle, hep birlikte bir gerçeği haykırmak için toplandık: Bu ülkede her şeyin çivisi çıktı! Sömürü ve zulüm düzeni, ülkemizi batırma pahasına, halkımızı katmerli şekilde ezme pahasına sürdürülmeye çalışılıyor. Ancak biz, bu gidişata dur demek için buradayız.

Ne sermaye düzeni ne de onların koruyucu meleği olan Saray ve ortakları, biz halktan daha güçlü değiller. Çözüm bizde ve çözüm bizim sesimizi yükseltmemizde, mücadelemizi büyütmemizde.

Biz, demokrasiyi savunmak adına kayyım kararları geri alınıncaya kadar direnişimizi sürdüreceğiz. Türkiye’nin dört bir yanından yola çıkarak, ‘İradeye Saygı’ yürüyüşümüzle İstanbul’dan Ankara’ya, İzmir’den Adana’ya, Van’dan Hakkari’ye kadar yürüyoruz.

Bu yürüyüş sürerken, işimizi ve aşımızı da savunacağız. Yaz boyunca ülkemizin dört bir yanında tarlalarda, fabrikalarda çalışan işçilerle, emekçilerle, çiftçilerle ve yoksullarla buluşacağız. Katmerli yoksulluk ve saldırılara uğrayan kadınlarla, işsiz gençlerle buluşmalar gerçekleştireceğiz ve ‘Ekmek ve Adalet Kampanyası’nı başlatıyoruz.

Herkes için adil bir yaşam mümkün, bunu sağlamak için dayanışma ve birlik ruhunu yaygınlaştıracağız. Sömürücü zalimlerin ateşine karşı, dayanışmanın inceliğinde buluşacağız. Çünkü biz, ekmek kavgasını ve adalet kavgasını birlikte yürütüyoruz.

Yalnızlaştırmaya çalıştıkları, haklarına ve hukuklarına girdikleri her kesimle omuz omuza dayanışacağız. Zulmün gölgesinde değil, adaletin güneşi altında buluşacağız. Bizim pusulamız, dayanışmadır; ezilenlerin ortak mücadelesi ve direnişidir. Çıktığımız bu yolda, hep birlikte güçleneceğiz, hep birlikte kazanacağız.

Paylaşın

DEM Parti’den “İkinci Kobani Davası” Açıklaması: Kumpasın Devam Ettiğini Görüyoruz

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “İkinci Kobani Davası” öncesi yaptığı açıklamada, “Dün olduğu gibi bugün de Kobani Davası’nın kumpas davası olduğunun altını kalın kalın çizdik ve haklı çıktık” dedi ve ekledi:

“Bu davada ceza alan arkadaşlarımızdan hiç biri, isnat edilen suçlardan ceza almış değildir. Bugün Kobanê Davası’nın iddianamesi zaten çökmüştür ve arkadaşlarımızın aldığı cezalar, yapmış oldukları açıklamalar nedeniyledir. İkinci Kobani Davası’na baktığımızda da kumpasın devam ettiğini görüyoruz.”

6-8 Ekim 2014’teki Kobani eylemlerine ilişkin eski HDP milletvekilleri Hüda Kaya, Serpil Kemalbay Pekgözegü, Garo Paylan, Fatma Kurtulan ve Pero Dündar hakkında açılan davanın ilk duruşması bugün görülüyor.

Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin baktığı davada, siyasetçiler hakkında 38’er kez ağırlaştırılmış müebbet ile 19 bin 680’er yıl hapis cezası isteniyor. İddianame, 22 Mayıs’ta Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. 298 sayfalık iddianame iki bölümden oluşuyor. 183 sayfalık ilk bölümde, “maktul ve mağdurların isimleri” ile iddialara yer alıyor, ikinci bölümde ise, davaya gerekçe yapılan Kobanê eylemlerine dair detaylar yer alıyor.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, ikinci Kobani Davası’ndan önce Sincan Cezaevi Kampüsü önünde açıklamalarda bulundu. İlk davada verilen cezaların, isnat edilen suçlardan değil, siyasetçilerin açıklamalarından dolayı verildiğini belirten Hatimoğulları, ‘kumpasın devam ettiğini görüyoruz” dedi ve şöyle konuştu:

“Dün olduğu gibi bugün de Kobani Davası’nın kumpas davası olduğunun altını kalın kalın çizdik ve haklı çıktık. Bu davada ceza alan arkadaşlarımızdan hiç biri, isnat edilen suçlardan ceza almış değildir. Bugün Kobanê Davası’nın iddianamesi zaten çökmüştür ve arkadaşlarımızın aldığı cezalar, yapmış oldukları açıklamalar nedeniyledir. İkinci Kobanê Davası’na baktığımızda da kumpasın devam ettiğini görüyoruz. Hüda Kaya, 28 Şubat Döneminde darbecilerin döneminde yargılanmıştı. Aynı Hüda Kaya şu an saray’ın yargısı tarafından aynı mantıkla yargılamaktadır. Bunu asla kabul etmeyeceğiz.”

“Bu tezgahı asla kabul etmiyoruz”

“Dün olduğu gibi bugün de taleplerimizi sıralamaktan asla geri adım atmayacağız. Kobani Kumpas Davası, AKP ve Saray’ın koltuk değneğine dönüşmüş olan ve Saray’da yazılan iddianamelerle yol alan yargının sonuçlarıdır. Bunu asla kabul etmiyoruz. Bugün AİHM’in kararları ortadadır. AİHM’in Demirtaş için vermiş olduğu karar, bu davada yargılanan bütün arkadaşlarımızı bağlayan bir karardır. Türkiye AİHS’e taraf bir ülke olarak AİHM kararlarını harfiyen yerine getirmelidir. AİHM kararları der ki ‘Türkiye’de yargı taraflı davranmıştır, yargı hukuka göre değil siyasi saiklerle davranmış ve bu kararları vermiştir. Bu kararlar yok hükmündedir ve Kobani Kumpas Davasında yargılananlar derhal serbest bırakılmalıdır’ demektedir. Biz AİHM kararlarının uygulanmasını talep ediyoruz.”

Kobani’de IŞİD’e karşı verilen mücadeleyi hatırlatan Hatimoğulları sözlerini şöyle sürdürdü: “Kobani Kumpas Davası’nın esas hikayesinin başlama noktasını herkes biliyor. Kobanê, IŞİD’e karşı en güçlü mücadelenin yürütüldüğü yerdir. Kobanê’yi bütün dünya IŞİD’e karşı verilen onurlu mücadeleyle tanımıştır. IŞİD, o dönemde Irak’tan Türkiye sınırlarına kadar Levant bölgesinin tamamında bir İslam devleti kurmak amacıyla Müslümanlar da dahil olmak üzere herkesi katletmiş bir örgüttür.

Bu katliamcı örgüte, bu kadınlara yönelik düşmanca politika yürüten tecavüzcü ve katliamcı örgüte karşı Kobani halkı, Kürt halkı güçlü bir direniş sergilemiştir. Ve bu direniş bütün Türkiye ve Dünya’da büyük büyük bir takdirle karşılanmıştır. Ama ne var ki AKP, HDP’nin siyaseten elini bükemediği için, Kürt halkına diz çöktüremediği için Kobani Kumpas Davasını tezgahlamıştır. Bu tezgahı asla kabul etmiyoruz. Kobani direnişi onurlu bir direniştir. Kobani direnişine sadece HDP’liler sahip çıkmamıştır; Türkiye’de demokrasiden yana olan, IŞİD zihniyetine karşı olan herkes Kobani’nin direnişini takdirle karşılamıştır. Dünya kamuoyu için de öyledir.

Davada verilen kararlar, Kobani Kumpas Davası’nda arkadaşlarımıza verilen 400 küsur sene cezalar IŞİD’in ekmeğine yağ sürmüştür. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Verilen bu cezalar, IŞİD yoluna devam diye altın tepside sunulmuş cezalardır. Bu karar IŞİD yanlısı bir karardır. Bu kararları asla kabul etmiyoruz. Hüda Kaya’nın tutuklu yargılandığı, diğer arkadaşlarımızın ise tutuksuz yargılandığı Kobanê Kumpas Davası’nın ikinci etabında bütün arkadaşlarımızın serbest bırakılması gerekiyor. Bugün şayet zerre kadar vicdan varsa, hukuk gözetliyorsa, IŞİD karşıtlığı gözetliyorsa, arkadaşlarımızla ilgili verilmesi gereken karar da beraat kararıdır. Bizler dün olduğu gibi bugün de bu kumpas davalarına karşı DEM Parti ve demokrasi güçleri olarak mücadele etmeye devam edeceğiz.”

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da aralarında olduğu 108 siyasetçinin yargılandığı davanın karar duruşması 16 Mayıs’ta görülmüştü. Ankara 22’inci Ağır Ceza Mahkemesi, 18’i tutuklu 108 siyasetçinin yargılandığı davada ceza yağdırmış, Mahkeme Selahattin Demirtaş’a 42 yıl, Figen Yüksekdağ’a 30 yıl 3 ay ceza vermişti. Mahkeme, 24 kişi hakkında toplam 407 yıl 7 ay hapis cezası vermişti.

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan “Kayyım” Tepkisi: Sömürge Hukuku

Partisinin grup toplantısında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Hakkari Belediyesi’ne kayyım atanmasına ilişkin, “Erdoğan, geçen gün ‘Yargı burada kanunu değil, hukuku konuşturmuştur’ diyerek aslında yaşananları itiraf etti” dedi ve ekledi:

“Bu, Kürt halkına yürürlükteki kanunlar yerine sömürge hukuku uygulandığını açıkça ifade ediyor. Sömürge hukukunu açıklamak gerekirse; bu, ortakları MHP’lilerin, belediyede Erdoğan’ın fotoğrafını indirdiğinde ses çıkarmayıp, DEM Partili bir belediye eşbaşkanı aynı şeyi yaptığında kıyamet koparan ve yargıya talimat veren ayrımcı bir anlayıştır.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Meclis grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hatimoğulları’nın açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle:

Devlet Bahçeli’ye yanıt: Siz bu uygulama ile Kürtlere ‘senin seçme ve seçilme hakkın yok, sen bu ülkenin asli yurttaşı değilsiniz’ demiş oluyorsunuz. Kürt halkı ve onunla dayanışma içinde olan halklar ve demokrasi güçlerine ‘Siz ulusal güvenlik sorunusunuz’ demiş oluyorsunuz. Bunu milyonlarca insana diyorsunuz. Bunu da böylece kulağınıza küpe edin. Kalkıp buradan kürsülerden ahkam keserek bunu ters yüz edeceğinizi sanıyorsanız büyük yanılıyorsunuz. Bunlar dışarı çıktıklarında ‘Biz de eşitiz var Kürtlerle kardeşiz’ diyorlar. Etle tırnak edebiyatı yapmaya devam ediyorlar. Biz artık bu tiyatroyu fazlasıyla izledik ve çok sıkıldık. Bu tiyatro artık son bulmalıdır.

Kayyım: Hakkari’den İstanbul’a halk direniş içerisinde. Genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla, çoluğuyla çocuğuyla halk Hakkari’deki iradesine sahip çıkıyor ve bunu hiçbir şekilde ters yüz edemezler. Bakın AKP’nin en büyük mağduriyet edebiyatı neydi? Darbeler üzerinden konuşurdu ve 28 Şubat Darbesi’ni sürekli örnek verir. Bunu iddia eden bunun üzerinden mağduriyet edebiyatı gerçekleştiren AKP iktidarı var ya aynı zamanda o gün askeri de sokağa indirdi.

O görüntü aynen şudur; burası Hakkari Valiliğinin önü. Bu fotoğrafı tarih unutmayacak, bu görüntüyü tarih unutmayacak. Askeri cuntaya karşıyız diyorlar ya bakın asker burada. Bunlar gerçekleştirdikleri siyasi darbeyi, polis ve kolluk kuvvetinden güç aldıkları darbeyi bir de arkada dizmiş oldukları askerle beraber aynı zamanda Hakkari’de yapmış oldukları bu siyasi darbeye asker eşlik etmiş oldu. Siz darbe mağduruymuş gibi davranıyorsunuz ancak gerçek darbeci sizlersiniz. Kayyım atamaları, bir siyasi darbedir. Hakkari’de askeri sokağa çıkararak, bu siyasi darbeye asker de dahil olmuş oldu.

Siz darbecilerin paltosundan çıktınız ve FETÖ’cülerin yazdığı iddianamelerle halk iradesini gasp ediyorsunuz. Erdoğan, “yargının verdiği karar kimseyi rahatsız etmesin” demişken, neden 31 Mart’ta Kürt halkının verdiği karar sizi rahatsız ediyor? Sandıktan çıkan her iradeye saygı duyacağınızı söylerken, pratikte kayyım atayarak “Kürdün iradesi hariç” demiş oldunuz. Seçimlerde sürekli Kürt halkına yenilginizi kabul etmekte zorlanıyorsunuz.

Ant olsun, hem size hem de yanınızdaki suç örgütüne Kürt halkına, tüm halklara ve inançlara saygı duymayı öğreteceğiz. Bu, sadece sözde kalmayacak, eylemlerinizle de göstereceksiniz.

Kalkıp diyorlar ki “siz de dosyası olmayan aday koysaydınız.” Peki, Mardin Nusaybin Belediye Eş Başkanı Semire Nergiz’in ya da Van Başkale Belediye Eş Başkanı Erkan Acar’ın dava dosyası var mıydı? Hayır. Bu, dava dosyasının sadece bir bahane olduğunu gösteriyor. Gerçekte yaşanan, çifte standart uygulayan bir sömürge hukukudur.

Hakkari Belediye Eş Başkanları Mehmet Sıddık Akış ve Viyan Tekçe, halk oylamasıyla ve Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) onayıyla, YSK denetiminde yapılan seçimlerde yüzde 49 oy alarak seçildi. YSK tarafından mazbataları verildi, her şey yolundaydı. Ancak sonra “Terörle mücadele” bahanesiyle, “Seçilebilirsin ama yönetemezsin” denildi. Bu, açıkça Kürde karşı düşmanlık olarak adlandırılabilir.

Erdoğan, geçen gün “Yargı burada kanunu değil, hukuku konuşturmuştur” diyerek aslında yaşananları itiraf etti. Bu, Kürt halkına yürürlükteki kanunlar yerine sömürge hukuku uygulandığını açıkça ifade ediyor. Sömürge hukukunu açıklamak gerekirse; bu, ortakları MHP’lilerin, belediyede Erdoğan’ın fotoğrafını indirdiğinde ses çıkarmayıp, DEM Partili bir belediye eş başkanı aynı şeyi yaptığında kıyamet koparan ve yargıya talimat veren ayrımcı bir anlayıştır.

Adalet Bakanı, Tatvan’da Erdoğan’ın fotoğrafının indirilmesi hakkında ‘birliğimize yönelik saldırıdır, milletimizin birliğini bozmaya yöneliktir’ demiştir. Bu ifadeler, ayrımcı tutumun açık bir göstergesidir. Bugün Filistin’deki zulümle Hakkâri’de yaşanan irade gaspı arasında hiçbir fark yok. Hakkâri, mazlumların gözünde Gazze gibidir; Gazze ne kadar meşru bir direniş alanıysa, Hakkâri için de direnmek aynı derecede hak ve meşrudur. İsrail ve Hakkâri’de polis şiddetinin benzer yüzlerini görmekteyiz.

Biz, ayrımcı ve darbeci hukuka karşı “Direniş Hukuku” ile mücadele ediyoruz. Meşru olanı savunmak, haktır. Sokaklarda, meydanlarda, parlamentoda, her yerde direnmeye devam edeceğiz. Hiç kimseye boyun eğmedik, eğmeyeceğiz.

Bu vesileyle, Hakkâri Belediye Meclisi tarafından başkanvekili olarak seçilen Eş Başkanımız Viyan Tekçe’yi kutluyoruz. Meşru olan Viyan Tekçe ve seçilmiş belediye meclisidir. Atanmış kayyım Valiyi tanımıyoruz, meşru değildir.”

1 Eylül 2016’da AKP ve ortağı MHP’nin oylarıyla çıkan Kayyım Kararnamesi, Venedik Komisyonu’nun Ekim 2017 raporunda hem Türkiye yasalarıyla hem de Avrupa Sözleşmeleriyle derin çelişkiler içinde olduğu belirtilmiştir. Kayyım rejimi, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı da ortadan kaldırmaktadır.

“Türkiye Yüzyılı” adı altında çıktıkları yolda, Tanzimat döneminden bile geriye düşmüşlerdir. Yeni dedikleri yüzyıl adeta 18. yüzyıldır. Şimdi, iktidar ve ortakları, Kürt vatandaşların yerel seçim hakkını kayyım atayarak ellerinden almakta ve Türkiye’yi Tanzimat öncesi, yani Padişahlık dönemine geri götürmektedir. O dönemde bile Kürtlerin hakları bu kadar gasp edilmemiştir. Bu politika, açıkça bölücülük politikasıdır.

“Bakanlık, yargı, polis, asker benim emrimde. Anayasayı dahi çiğneyebilirim” demek, Firavun ya da Dehak hükmüne eşdeğerdir. Bu, keyfiyet ve tek adam yönetiminin açık bir göstergesidir. Zulüm ile abad olanın akibeti berbat olur. Bu dünya ne şahlar, ne padişahlar, ne Dehaklar, ne Firavunlar gördü; ama büyük insanlık asla boyun eğmedi. Diyoruz ki; Yürü bre Hızır Paşa. Senin de çarkın kırılır. Güvendiğin Padişahın. Gün gelir o da devrilir”

Halkbank: Devlet çaya, buğdaya komik zamlar yapmış, üretici isyanda. Esnaf faiz zamları yüzünden krediye ulaşamıyor, gün içinde siftah etmeden kepenk kapatmak durumunda kalıyor. Esnaf bu durumdayken kemer sıkma politikası uygulayanlar, Ayhan Bora Kaplan çetesine, 550 milyon TL krediyi verebilmiş. Bu krediyi esnafa, çiftçiye, işçiye vermiyorlar.”

Paylaşın

DEM Partili Hatimoğulları: Türkiye Derhal Erken Seçime Gitmeli

DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları, “AKP ve ortağı MHP artık gayrimeşrudur, gayrimeşruluklarını bir kez daha tescillemişlerdir. Tarihin çöp sepetine gideceklerdir. En son seçimlerdeki aritmetiğe baktığımızda halkın desteğini kaybetmişlerdir ve bizden siyasi intikam almaktadırlar” dedi ve eklendi:

Haber Merkezi / “Bu kayyımı bir daha atamalarının bir nedeni budur. Bir nedeni de belediyelerin maddi kaynaklarını kendi kaynakları haline getirebilmek ve yandaşlarına peşkeş çekmektir. Bu gayrimeşru Saray yönetimi ve ortağı derhal istifa etmelidir. İstifa etmiyorlarsa Türkiye derhal erken seçime gitmelidir. Artık Türkiye’de erken seçimin koşulları oluşmuştur. Erken seçim çağrımızı da kayyım rejimini genişletmek için odak olarak seçtikleri Hakkari’den bütün Türkiye kamuoyuna yapıyoruz. Türkiye derhal erken seçime gitmelidir.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ile Tuncer Bakırhan ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanları Keskin Bayındır ve Çiğdem Kılıçgün Uçar sivil toplum örgütü ve meslek örgütleriyle Hakkari’de bir araya geldi. KESK’te yapılan buluşmada Hatimoğulları ve Bakırhan açıklamalarda bulundu. Hatimoğulları şunları söyledi:

“Hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. Biz kayyım atandığı günden beri buradayız. Hakkari’ye atanmış olan kayyım bir kez daha demokrasiye, seçilmişlere ve Kürt halkına yapılmış bir darbedir. Bunu her ne kadar iktidar bir biçimiyle Türkiye kamuoyuna açıklamaya çalışsa da emin olalım ki bir izahat getiremiyor. Kendileri bunun darbe olmadığını söylüyor. Biz altını kalın kalın çiziyoruz. Bu, Kürt’ün seçme ve seçilme hakkını elinden almak demektir, Kürt’ü bu ülkenin asli yurttaşı olarak görmemek demektir.

Bu, Kürt’ün iradesine, Türkiye halklarının iradesine ve Türkiye demokrasisine yapılmış siyasi bir darbedir. Bunu asla kabul etmiyoruz. Erdoğan çıkıp bunu savunmaya çalışıyor. Hakkında dava olan diğer belediye eş başkanlarına da kayyım atanacağına dair bir mesaj verdi. Buradan bir kez daha kendilerine diyoruz. Anayasaya aykırı davranmak, yasaları çiğnemek, bu ülkeyi Kürt ve Türk diye ayırmak şu an onların yaptığı iştir. Aslında bu ülkeyi bölen onlardır. Aslında bu ülkeyi çete gibi yöneten kendileridir.

Hukuku tanımayan kendileridir. Mehmet Sıddık Başkanımız Hakkari halkının yarısının oyunu almıştır. Doğrudan Hakkari halkı seçmiştir iki eş başkanımızı ve belediye meclisimizi. Bu iradeye saygı duymak zorundalar. Ancak halkın iradesini tanımamak konusunda adeta ant içmişler. Kayyım politikasını sürdürme konusunda verdikleri mesajla belli ki Türkiye ve Kürdistan’da bunun devamını getirecekler. Buradan kendilerini uyarıyoruz: Türkiye’de artık hiç kimse kayyım rejimine müsamahakar davranmıyor, davranmayacak.

Bugün Türkiye’nin dört bir tarafında DEM Partiye hayatı boyunca oy vermemiş, belki de oy vermeyi düşünmemiş farklı düşünen insanlar dahi kayyım rejimine hayır dedi. Bu önemli bir konudur. Türkiye ve Avrupa’da herkes kayyım rejimine hayır diyor. AKP, Erdoğan ve küçük ortağı bu ülkeyi uçurumun derinliklerine sürüklüyor. Bunu kabul etmek mümkün değil. Türkiye halkları bunu kabul etmiyor. Yapılan meşru değildir, bir darbedir.

Dün biz Hakkari Valiliğinin önünde basın açıklamamızı ve oturma eylemimizi gerçekleştirdiğimizde polis bariyerinin arkasında jandarma konumlanmıştı. O fotoğraf; sadece kolluk kuvvetleriyle ve yargıyla değil, sadece İçişleri ve Adalet Bakanıyla değil, sadece Saray rejiminin doğrudan görünen yüzüyle değil asker postallarıyla da bir darbe yapıldığını tescillemiştir. Valiliğin önündeki bu fotoğrafı tarih asla affetmeyecektir.

Mehmet Sıddık Akış’ın 2014’te açılmış bir davası vardı ama bu dava 10 yıldır öyle durmaktaydı. Ne zamanki kendisi belediye eş başkanı seçildi, bu dava devreye konuldu. Kayyım atandığı zaman daha gözaltı yeni gerçekleşmiş, daha İçişleri Bakanlığı yazıyı henüz göndermemişti. Yani adeta Süleyman Soylu’nun söylediği icra edilmiştir: “Siz yapacağınızı yapın kanun arkasından gelir”. Aynen öyle yaptılar. Gözaltı süresinde duruşmasının gününü dahi beklemeden kayyım atandı. Sadece biz DEM Parti olarak söylemiyoruz, Türkiye’deki bütün hukukçular söylüyor. Olması gereken normal şartlarda şudur. Zaten arkadaşımız hakkında tezgahlanmış olan bu davayı kökten reddediyoruz, gayrimeşrudur.

Tıpkı Kobanî Kumpas Davası gibi Saray’da yazılmış senaryolardandır. Bu davaların hiçbiri hukuki değildir. Siyasi intikam davalarıdır. Yine de bütün bunlara rağmen olması gereken şudur. Dava süreci ilerler, nihai karar verilene kadar belediye eş başkanına görevden el çektirilemez. Nihai karar açıklandıktan sonra da belediye meclisi kendi belediye başkanını kendisi belirler. Halkın iradesine saygı duymanın kanalları buradan geçer. Ama onlar, yine kendilerinden birini seçerler fikriyle hareket ederek ve seçilmişin yerine atanmışı getirerek adeta bizi Orta Çağ’ın gerisine götürdüler. Çünkü sadece krallıklarda, padişahlıklarda, faşist rejimlerde atanmışlar seçilmişlerin yerine geçer.

Hakkari halkıyla, Türkiye’deki bütün demokrasi güçleriyle, haktan ve adaletten yana olan her kesimle, kayyım rejimine karşı olan her kesimle beraber kayyım rejimine karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Bugün Türkiye’de çok güçlü sesler yükseliyor. Bu sesleri daha çok güçlendirmenin, daha çok bir arada olmanın, bu kayyımcı rejime karşı daha fazla durmanın tam da zamanıdır. Hakkari’ye kayyım atayarak demokrasiyi sadece toprağa gömmediler, üzerine beton da döktüler. Bu iktidar artık gayrimeşrudur, daha da gayrimeşru hale gelmiştir. Bu iktidar iyice güç kaybetmiştir. AKP tabanı bile kayyım rejimine karşı çıkmaktadır. Bunu hakkaniyetli ve adil bulmamaktadır.

Buradan bir kez daha altını çiziyoruz. AKP ve ortağı MHP artık gayrimeşrudur, gayrimeşruluklarını bir kez daha tescillemişlerdir. Tarihin çöp sepetine gideceklerdir. En son seçimlerdeki aritmetiğe baktığımızda halkın desteğini kaybetmişlerdir ve bizden siyasi intikam almaktadırlar. Bu kayyımı bir daha atamalarının bir nedeni budur.

Bir nedeni de belediyelerin maddi kaynaklarını kendi kaynakları haline getirebilmek ve yandaşlarına peşkeş çekmektir. Bu gayrimeşru Saray yönetimi ve ortağı derhal istifa etmelidir. İstifa etmiyorlarsa Türkiye derhal erken seçime gitmelidir. Artık Türkiye’de erken seçimin koşulları oluşmuştur. Erken seçim çağrımızı da kayyım rejimini genişletmek için odak olarak seçtikleri Hakkari’den bütün Türkiye kamuoyuna yapıyoruz. Türkiye derhal erken seçime gitmelidir.”

“Biz halkımızın onurlu direnişinin yanındayız”

Hatimoğulları’ndan sonra konuşan Bakırhan ise şu ifadeleri kullandı: “Değerli kurum temsilcileri, kanaat önderleri, uzun yıllar birlikte çalıştığımız şimdi aramızda gördüğümüz çok kıymetli arkadaşlarım, iradesine sahip çıkan halkımız ve STK temsilcileri, hepinizi saygıyla selamlıyoruz.

Kürt’ü tanımadıklarını defalarca söyledik, iradesini defalarca gasp ettiler. Bunun bir işe yaramadığını 31 Mart’taki seçim bir kez daha ortaya koydu. Kürdistan ve Türkiye halkları bu irade gaspçılarına, yolsuzluk ve zulümle bu ülkeyi yönetenlere bir sarı kart gösterdi. Ama belli ki onlar kırmızı kart görmek istiyor. Biz de DEM Parti olarak, Türkiye emekçileri ve demokrasi güçleriyle birlikte; bu zulüm politikalarını reddedenlerle, kadınlarla ve gençlerle birlikte daha güçlü bir mücadele öreceğiz ve bir an önce bu zulüm düzeninin bitmesi için mücadelemizi kararlılıkla devam ettireceğiz.

Colemêrg çok stratejik bir yerdir. Bu güzel ve onurlu ilimize kafayı takmalarının bir sebebi var. Tabii ki sizin duruşunuz onların yüreğinde yaradır. Her seçimde 3 milletvekili çıkarmanız, onların yüreğinde yaradır. Colemêrg halkının 40 yıldır sürdürdüğü onurlu direniş onları rahatsız ediyor. Bunu biliyoruz. Ama bu kentimizin ayrıca önemli bir rolü, misyonu var. Colemêrg, Irak ve İran’a sınırıyla onların iştahını kabartan bir sınır kentimizdir.

Kriminal işlerle uğraşıyorlar. Çetelerle ve mafyalarla kol kola siyaset yapıyorlar. Buradan geçirdikleri tozlarla kendi iktidarlarını ayakta tutmaya çalışıyorlar. Suç İçişleri Bakanının o geçişler için önemsediği kentlerden birisi Colemêrg’dir. Birçok sebepten dolayı burayı gözlerine kestirdiler, kayyım atadılar. Allah aşkına Kürt ne yapsın? Siz de bu soruyu sorun. Devlet dairesinde sorun, çavuşa söyleyin, polise söyleyin, komşunuza söyleyin.

Türkiye metropollerindeki diğer halklara sorun: Kürt ne yapsın? Bir hukuk var ki antidemokratik bir hukuk olmasına rağmen ona bile uymuyorlar. Belediye başkanlarının davası varmış. Davası olmayan insan mı bıraktınız? Dava yalanıyla Türkiye kamuoyunu kandırmaya çalışıyorlar. Davası olmayan arkadaşımıza da soruşturma açıp görevden aldılar. Bir dönem önceki Hakkari Belediye Eş Başkanımızı çocuğunun cenazesine katıldığı için görevden aldılar. Bir belediye başkanımız, bir yoksulun mutfağını yaptı diye hiçbir soruşturması ve davası olmadığı halde görevden aldılar.

Bir belediye eş başkanımıza, kendisini tanıtacağımız toplantıya katıldığı için soruşturma açıp görevden aldılar. Bir kadın belediye eş başkanımızı 8 Mart etkinliğine katıldığı için görevden aldılar. Bunlar riyakardır, hilekardır. Dini ve inancı kullananlardır. Başları secdede, elleri semada ama akılları Kürt düşmanlığında olanlardır. Emin olun ki bunlar sadece Kürt siyasetine değil Kürt’e düşmanlar. Diline, kültürüne, iradesine, yerel yönetimine düşmanlar. Dolayısıyla dün Recep Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi bir durum yok. Onların gözünde bütün Kürtler düşmandır, bütün Kürtler suçludur. Onuruna ve kimliğine sahip çıkan bütün Kürtler onlar için tehdittir.

Belediyeye kayyım atamak için kılıf buluyorlar. Kepez Belediye Başkanı tutuklanıyor, ne yapıyorlar, belediye meclisine seçtiriyorlar. Öyle değil mi? Erdoğan Siirt’te bir şiir okuduğu için tutuklanınca, yerine gelecek kişiyi 28 Şubat darbecileri bile belediye meclisinden seçtirdi. Ama o diyor ki söz konusu olan Kürt’se ayrı bir hukuk uyguluyoruz. Sen Kürt’e 50 bin sene de ayrı bir hukuk uygulasan, vahşet uygulasan bu Kürt eyvallah etmez.

Biraz önce Yüksekova’dan geldik, Pervin Başkan da burada. Savaş Buldan, Hacı Karay ve Adnan Yıldırım, üçünün de tesadüfen ailelerinden biriyle karşılaştık. Kürt faili meçhul cinayetle, cezaeviyle bu haklı davasından vazgeçmiyor. Defalarca size bunu gösterdi. Kürt cezaeviyle haklı davasından vazgeçmiyor. Mücadelesine hakkına hukukuna sahip çıkmaya çalışıyor. Öyle sağa sola kırmasına gerek yok, soruyoruz Recep Tayyip Erdoğan’a: Kürt’ün hukuku nedir Türkiye’de? Sömürge bir halksa kabul edin. Zaten öyle yapıyorsunuz. Kürtler sömürgedir, bir hakkı hukuku yoktur deyin.

Deyin ki Kürtler seçilmez. Seçerse, seçilirse de cezaevine atarız deyin. Bunu açık yüreklilikle söyleyin. Öyle naralar atıyorsunuz; davaları varmış, örgüt yöneticisiymiş. Allah aşkına, siz tanırsınız, Mehmet Sıddık Akış hangi örgütün yöneticisidir? Evli, çocuklu, iş yeri olan, 30 yıldır sizin içinizde yerleşik olan bir insan nasıl örgüt yöneticisi oluyor? Hadi örgüt yöneticisidir, 83 yaşındaki Makbule anne nedir? O hangi örgütün yöneticisidir? Çocuğuna para gönderdiği için sedyeyle alınıp cezaevine konulan akrabam Hatice Yıldız hangi örgütün yöneticisidir? Kürt’ün 7’de 70’ine, hastasına, yaşlısına tamamına örgüt yöneticisi diyorlar. Herkes örgüt üyesiyse, bütün Kürtler örgüt yöneticisiyse siz zaten kaybetmişsiniz, boşuna uğraşmayın.

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Bu baskılar, bu kayyım atamaları, bu yolsuzluk, bu hırsızlık, Kürt’ün iradesine el koymak… Kürt vazgeçmiyor, emin olun vazgeçmiyor. Hilvan’da yaptılar, cüzi bir oyla seçimi kazandık. Sandığı emniyet kameraları önünde yaktılar. Seçimi yenilediler. Hilvan halkı oyunu yüzde 33’ten 52 buçuğa çıkardı. Yani Kürt halkı şu mesajı veriyor. Hilenize, zulmünüze, baskınıza rağmen biz partimizin yanında olacağız dedi. Bunu anlamak istemiyorlar. Peki, biz ne yapacağız? Valla Kürt’e sömürge hukukunu uygulayan bu faşizan zihniyet karşısında direneceğiz. Partimize sahip çıkacağız, irademize sahip çıkacağız, belediye eş başkanlarımıza sahip çıkacağız.

Seyid Rızalar, Şeyh Saidler idam sehpası önünde boyunlarını büktüler mi? Şimdi biz bir kayyım efendiye mi boynumuzu bükelim? Onlar vaz mı geçtiler, aman mı dilediler? Dolayısıyla boşuna uğraşıyorlar. Bu ülkenin enerjisini, ekonomisini çarçur ettiler, yok ettiler, ülkeyi uçurumun kenarına getirdiler. Kürt’e, emekçiye, ezilene, yoksula düşmanlık yaptıkları için.

Buradan sesleniyoruz: Bizim kararımız da yolumuz da nettir. Yolumuz Selahattinlerin, Gültanların, Figenlerin, Leyla Güvenlerin yoludur. Biz çok netiz, siz de kararınızı verin. Kürt bu ülkenin vatandaşı mıdır değil midir? Kürt’ün bu ülkedeki hukuku nedir? Kürt seçilir mi seçer mi? Siz söyleyin. Biz ona göre davranalım. Aksi halde bu ülkeyi gerçekten demokratik anlamda, ekonomik anlamda batırdınız.

Değerli halkımız bir çağrımız da size. Bunlar bütün zulümlerini Kürdistan topraklarında test ediyorlar. Eğer Hakkari’de üçüncü defadır devam eden kayyım uygulaması başarıya ulaşırsa Türkiye’nin her yerine kayyım anlayışını yayma riski var. Çünkü bunların sandıktan kazançlı çıkma şansları yok. 31 Mart’ta bu test edildi. Dolayısıyla hiçbir belediyenin, hiçbir şirketin, hiçbir demokratik kitle örgütünün yarın başına ne geleceğinin garantisini kimse veremez. Onun için Hakkari dayanışma için çok önemli bir merkez haline geldi. Sürekli kullandığımız Hakkari’den Edirne’ye kavramını artık hayata geçirmek gerekiyor. Hakkari’den Edirne’ye demokrasi köprüsünü, dayanışma köprüsünü, barış köprüsünü, direniş köprüsünü oluşturmalıyız. Aksi halde Hakkari’nin iradesini çalanlar yarın İzmir ve diğer kentlerin de iradesini çalabilir.

Biz halkımızın onurlu direnişinin yanındayız. Baş eğmeyen, diz çökmeyen, 3 dönemdir kayyım atanmasına rağmen halen kendi partisine sahip çıkan, 3-0 yapan, onurluca ayakta duran, yoksulluğa ve şiddete rağmen direnen halkımızın yanındayız. Hakkari’nin fotoğrafına baktığınız zaman yoksulluk akıyor. Kaldırım yok, yol yok, su yok, iş yok. Bir garnizon haline getirilmiş bir Hakkari var. Burada duran, direnen Hakkari halkıyla direnmeye devam edeceğiz, onlara layık olmaya çalışacağız. Ne pahasına olursa olsun sizin iradenizi savunacağız, sahipleneceğiz.

Darbe görüntülerini aratmayacak bu vahşet altında buraya gelip toplantıya katılmanız büyük bir değerdir. Hakkari halkına da sesleniyorum; sokakta, caddede, mahallenizde bu ırkçı, faşist ve Kürt düşmanı zihniyet karşısında lütfen tepkinizi sürdürün. Siz onurlu bir halksınız. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. İnşallah bir gün mutlaka bu irade zulüm uygulayanları gönderecektir ve halkımız kazanacaktır.”

“Kayyım atayanlar karşılığını görür”

Soru: Erken seçim çağrısı yaptınız, aynı zamanda “sine-i millet” tartışmaları da var. Partinizde böyle bir tartışma var mı? Ayrıca erken seçim çağrınıza ilişkin bir takvim öneriyor musunuz?

Hatimoğulları: Biz sine-i milletteyiz zaten. Hiçbir zaman mücadele alanı olarak parlamentoyu gören bir parti olmadık. Her daim halkımızın içinde olduk. Türkiye’de ezilen ve sömürülenlerle beraberiz. Kadınlar, gençler, insan hakları savunucularıyla birlikteyiz. Kayyıma karşı sadece parlamentoda mücadele veren bir parti değiliz. Kayyımın atandığı ilk andan itibaren MYK üyelerimizle buradayız. Bizler zaten milletin içindeyiz, sinesindeyiz. O yüzden tartışmalar söylediğiniz anlamda bizim gündemimizde yok. Biz halkımızla birlikte mücadele alanlarının her yerindeyiz. Parlamento bunlardan biridir. Halkın içindeyiz, sokaktayız, meydandayız. Halkımızla birlikte kararlarımızı alıyoruz, mücadelemizi de ortak veriyoruz.

Erken seçimle ilgili sorunuza da cevap vereyim. Bizim tek başına oradan çekilmemiz buna gerekçe oluşturmaz. Elbette Türkiye halklarının bu talebi gittikçe yükseliyor, erken seçim talebi artıyor. Bunun çok sayıda nedeni var. Ülkenin içinden geçtiği işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığı ve bu iktidarın yürüttüğü ekonomik politikalar. Temmuz ayında asgari ücrete zam dahi yapılmazken, emekliler açlık ve yoksulluktan kırılırken insanlar elbette erken seçim talep ediyor. Kayyım atanırken, yasalara aykırı davranılırken, seçme ve seçilme hakkı ortadan kaldırılmışken halkın, yurttaşın ve siyasi partilerin erken seçim talep etme hakkı vardır.

Soru: İktidara yakın yazarlarda ve kesimlerde haklarında soruşturma devam eden belediye eş başkanlarının da görevden alınıp kayyım atanma ihtimalinin yüksek olduğuna yönelik yazı ve değerlendirmeler var. Nasıl bir şey bekliyorsunuz?

Bakırhan: Daha önce söyledim, Türkiye’de hakkında soruşturma olmayan insan neredeyse kalmadı. Sadece bizim belediye başkanlarımız değil birçok siyasi parti belediye başkanları hakkında da soruşturmalar. Meselemiz onların ne yapacağı değil. Onlar zulümle, hileyle ve zorla iktidarlarını ayakta tutuyorlar. Biz bu tür anti-demokratik tutumlar karşısında kendi duruşumuzu net bir şekilde ortaya koyacağız. Kayyım atayanlar karşılığını görür. Atamaya çalışanlar kendi hesaplarını yapsın, bizim hesabımız çok net.

Paylaşın