Kafatası ve omurga yaralanmaları nedir? İlkyardım

Potansiyel olarak ciddi olabilecek kafatası ve omurga yaralanmaları; kafatası ve omurgada dışardan gelen bir darbeyle oluşan kırılma durumudur. Kafatası ve omurga yaralanmalarının semptomları, spesifik yaralanma tipine bağlı olarak değişir.

Bir kırığı görmek her zaman kolay değildir. İlkyardım ve tedavi, kırığın ciddiyetine bağlıdır.

Kafatası ve omurga yaralanmaları neden önemlidir?

Darbenin şiddetine bağlı olarak kafatası boşluğunda yer alan merkezi sinir sistemi etkilenebilir. Bel kemiğindeki yaralanmalarda omurgada ani sıkışma ya da ayrılma meydana gelebilir. Bunun sonucunda sinir sistemi etkilenerek bazı olumsuz sonuçlar oluşabilir. Trafik kazalarında ölümlerin % 80’i kafatası ve omurga yaralanmalarından olmaktadır.

Kafatası yaralanmaları çeşitleri nelerdir?

Saçlı deride yaralanmalar: Saç derisi kafatası yüzeyi üzerinde kolaylıkla yer değiştirebilir ve herhangi bir darbe sonucu kolayca ayrılabilir. Bu durumda çok fazla miktarda kanama olur, bu nedenle öncelikle kanamanın durdurulması gereklidir.

Kafatası, beyin yaralanmaları:

Kafatası kırıkları: Kafatası kırıklarında beyin zedelenmesi, kemiğin kırılmasından daha önemlidir. Bu nedenle beyin hasarı bulguları değerlendirilmelidir.

Yüz yaralanmaları: Ağız ve burun yaralanmalarında solunum ciddi şekilde etkilenebilir ve duyu organları zarar görebilir. Bir yüz yaralanması sonucunda burun, çene kemiği kemiklerinde yaralanma görülebilir.

Omurga (bel kemiği) yaralanmaları: En çok zarar gören bölge bel ve boyun bölgesidir ve çok ağrılıdır. Kazalarda en çok boyun etkilenir.

Kafatası ve omurga yaralanmalarının nedenleri nelerdir?

  • Yüksek bir yerden düşme
  • Baş ve gövde yaralanması
  • Otomobil ya da motosiklet kazaları
  • Spor ve iş kazaları
  • Yıkıntı altında kalma

Kafatası ve omurga yaralanmalarında belirtiler nelerdir?

  • Bilinç düzeyinde değişmeler, hafıza değişiklikleri ya da hafıza kaybı
  • Başta, boyunda ve sırtta ağrı
  • Elde ve parmaklarda karıncalanma ya da his kaybı
  • Vücudun herhangi bir yerinde tam ya da kısmi hareket kaybı
  • Baş ya da bel kemiğinde şekil bozukluğu
  • Burun ve kulaktan beyin omurilik sıvısı ve kan gelmesi
  • Baş, boyun ve sırtta dış kanama
  • Sarsıntı
  • Denge kaybı
  • Kulak ve göz çevresinde morluk

Ancak, hastada hiçbir belirti yoksa bile;

  • Yüz ve köprücük kemiği yaralanmaları
  • Tüm düşme vakaları
  • Trafik kazaları
  • Bilinci kapalı tüm hasta / yaralılar kafa ve omurga yaralanması olarak var sayılmalıdır

Kafatası ve omurga yaralanmalarında ilkyardım nasıl olmalıdır?

  • Bilinç kontrolü yapılır
  • Yaşam bulguları değerlendirilir
  • Hemen tıbbi yardım istenir (112)
  • Bilinci açıksa hareket etmemesi sağlanır
  • Her hangi bir tehlike söz konusu ise düz pozisyonda sürüklenir
  • Baş-boyun-gövde ekseni bozulmamalıdır
  • Yardım geldiğinde sedyeye baş-boyun-gövde ekseni bozulmadan alınmalıdır
  • Taşınma ve sevk sırasında sarsıntıya maruz kalmaması gerekir
  • Tüm yapılanlar ve hasta/yaralı hakkındaki bilgiler kaydedilmeli ve gelen ekibe bildirilmelidir
  • Asla yalnız bırakılmamalıdır

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Kabızlık nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Nedeni çoğu zaman tam olarak tespit edilemeyen Kabızlık (Konstipasyon), haftada 3’den az sert ve kuru dışkılama durumudur. Farklı bir tanımla Kabızlık, bağırsak hareketlerinin zor veya normalden daha az gerçekleştiği durum anlamına gelir. 

Kabızlık genellikle çok ciddi bir sağlık sorununa neden olmasa da, semptomları geçtiğinde birey kendisini çok daha rahat hissedecektir. Atonik ve spastik olmak üzere 2 tip kabızlık vardır.

  • Atonki kabızlık: Tembel barsak olarak da tanımlanır. Kalın barsağın bir kısmı ya da tümü genişlemiştir. Dışkılama gereksinimi kendiliğinden oluşmadığından (barsak hareketlerininazalması nedeniyle) kişinin ıkınması ve zorlaması gerekir. Dışkı sert ve kalındır. Bu zorlama hemoroid oluşumuna neden olur. Nedenleri arasında yetersiz posa ve sıvı alımı, egzersiz yapmama ve hareket azlığı, çevre değiştirme, laksatiflerin aşırı kullanılması ve iyi bir dışkılama alışkanlığı sağlanamaması sayılabilir
  • Spastik kabızlık: Kolonun tonusunun artması sonucu spazmodik (sıkıştıran) kasılmalar oluşur ve kolonun bazı kısımları daralır. Bu tip kolonda dışkı küçük, keçi pisliği gibi atılır. Nedenleri arasında sinirsel bozukluklar, kolon stazı, anksiyete veya endişe sayılabilir

Nedenleri;

Kabızlığın, genellikle hayat tarzına dayanan bir çok nedeni olabilir. Bunlar arasında normal diyet esnasında yenilenler ve günlük yaşam aktivitelerinde değişiklikler olabilir.

Beslenme esnasında yeterli su ya da lifli besin alınmaması bir başka nedendir. Çok miktarda süt ürünü tüketmek bazı bünyelerde kabızlığa neden olabilir. Aktif bir hayat sürmemek veya tuvalet yapma dürtüsüne uzun süre direnmek kabızlığa yol açabilir. Stres kabızlık için ayrı bir nedendir.

Müshillerin ya da laksatiflerin uzun süreli kullanımı da kabızlığa yol açar. Aynı zamanda özellikle güçlü ağrı kesici ilaçlar, antidepresanlar, demir hapları, içinde kalsiyum, veya alüminyum bulunan antacid ilaçları da kabızlığa neden olabilir.

Çeşitli yeme bozuklukları, irritabl barsak sendromu, gebelik, sindirim sistemindeki sinirler ve kaslarda sorunlar, kolon kanseri, Parkinson hastalığı ya da multipl skleroz gibi nörolojik sorunlar ile az çalışan tiroid, ya da hipotiroidizm, gibi tıbbi sorunlar da kabızlık semptomuna neden olabilir.

Belirtileri;

Bireylerde tuvalete çıkma sayısı azsa, tuvalet esnasında zorlanma hissi varsa, sert veya çok küçük dışkı çıkarılıyorsa, tuvaletten sonra bağırsakların tamamen boşaldığı hissi yoksa ve göbek şişkinliği varsa, bunlar kabızlık semptomları olarak tanımlanır.

Bunun yanı sıra bağırsakları boşaltmak için göbeğe ya da karın bölgesine el ile bastırma, ya da parmak ile yardımcı olma ihtiyacı hissediliyorsa, bu da kabızlık belirtisi olarak tanımlanabilir.

Ani kabızlığın yanı sıra karın ağrısı veya kramp hissi varsa, aynı zamanda hiçbir şekilde tuvalet yapılamıyor ve gaz çıkarılamıyorsa mutlaka ve acilen doktora başvurmak gereklidir.

Eğer kabızlık yeni başladıysa ve alınan önlemler yeterli gelmiyorsa, dışkıda kan varsa, istemsiz ve denemeden kilo kaybı varsa, bağırsak hareketleri şiddetli ağrıya neden oluyorsa, kabızlık iki haftadan uzun sürüyorsa veya dışkının boyutları, şekli ve kıvamında önemli ölçüde değiştiyse yine doktora başvurmak gereklidir.

Bitmeyen kabızlık için doktora başvurulduğunda, doktor kabızlık nedenini bulmak için bazı testler önerebilir: Bunlar arasında hormon düzeylerini kontrol etmek için kan testleri, makat kaslarını kontrol için testler, atıkların bağırsak boyunca nasıl ilerlediğini görmek için testler veya kolon tıkanıklıklarını kontrol etmek için kolonoskopi seçenekleri mevcuttur. Bağırsak hareketleri, dışkının özellikleri, diyet ve diğer faktörlerin kaydını tutmak uygun bir tedavi bulmaya yardımcı olabilir.

Tanısı;

Kabızlığa neden olabilecek sorunların dışlanabilmesi için tanı çalışması fizik muayene ile başlar.

  • Anal bölgenin muayenesi
  • Basur varlığının kontrol edilebilmesi için parmakla makattan muayene
  • Kalın bağırsağın makattan çıkış öncesi son bölümünün incelenmesi için rektosigmoidoskopi
  • Kalın bağırsağın tümüyle gözlenebilmesi için yapılan kolonoskopi
  • Büyük abdest kaçırma, gaz tutamama ya da dışkılama güçlüğü olan hastalarda makattaki sfinkterin fizyolojik durumunu belirlemek için anorektal manometre değerlendirmesi
  • Organik neden saptanamayan durumlarda karmaşık patoloji varlığını değerlendirmek için balon ekspulsiyon testi, kalın bağırsaktan geçiş süresi gibi ileri testler uygulanabilir

Tetkikler:

  • Kan testleri: Kabızlığın tiroid bezinin az çalışması veya paratiroid bezinin çok çalışmasına bağlı olup olmadığını anlaşılmasına yardımcıdır
  • Direkt radyografi: Kabızlığın bağırsak tıkanması (obstrüksiyonuna) bağlı olup olmadığını anlaşılmasına yardımcıdır

Kabızlığa ne iyi gelir? Kabızlık nasıl geçer?

Tedavide başarılı olunabilmesi için öncelikle  kabızlık yapan yiyecekler öğrenilmeli ve bunlardan uzak durulmalıdır. Kabızlığa iyi gelen armut, kayısı, erik gibi meyvelerin tüketimini artırmak önemlidir. Beyaz ekmek yerine tam tahıllı ekmekler tüketilmeli, bol bol su içilmelidir.

Bebeklerde kabızlık sorunu için karınlarına bebek yağıyla düzenli masaj yapmak, çeşitli egzersizler yaptırmak faydalı olur. Ek gıda alan bebeklere posalı meyve püreleri yedirebilir, çorbalarına zeytinyağı karıştırabilirsiniz. Daha büyük çocuklarda kabızlık ne iyi gelir merak edenler için yine posalı meyve ve sebzelerin yanı sıra tam tahıllı ekmekler tüketmeleri önerilir.

Ilık bitki çaylarına bal karıştırılarak içilmesi ve kuru erik ve kayısının kaynatılarak suyunun içilmesi diğer kabızlık çözümleri arasında sayılabilir. 1 yaşından küçük bebeklerde bal ölümcül sonuçlara yol açabileceği için tehlikelidir. Kabızlığa iyi gelen yiyecekler arasında kabuklu elma, ıspanak, lahana, incir, pırasa, zeytinyağı, üzüm, brokoli, keten tohumu ve yulaf ezmesi bulunur.

Tedavisi;

Kabızlık tedavisi için öncelikle altta yatan sebep saptanmaya çalışılır. Sebep saptanmışsa öncelikle onun tedavi edilmesi gerekir. Fakat çoğu durumda kesin bir sebep bulunamaz. Kabızlık tedavisi için beslenme ve yaşam tarzı değişikliklerinin yanı sıra bir takım ilaçlar da kullanılır. Şiddetli kabızlık varsa sodyum fosfat, magnezyum tuzları ve laktuloz grubu ilaçlar tedavide kullanılabilir. Lavman ve fitil diğer tedavi seçenekleridir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Jinekolojik kanserler nedir? Detaylar

Kanser, tüm dünyada kalp hastalıklarından sonra en sık ölüme yol açan hastalıklar arasındadır. Kadın vücudunda meydana gelen kanserlerin %30 – 40 kadarı meme, rahim ve yumurtalık gibi genital organlardan çıkmaktadır. 

Rahim ağzı (serviks), rahim (endometriyum), yumurtalık (över) ile dış genital organ (vulva ve vajen) kanserleri jinekolojik kanserler olarak isimlendirilmektedir.

Jinekolojik kanserlerden korunmak için yılda bir kere kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurulması ve test yaptırılması öneriliyor. Jinekolojik kanserlerde ortak bir neden bulunmuyor. Kanser tiplerine göre risk faktörlerinin değiştiği belirtiliyor.

Jinekolojik Kanserler;

  • Rahim ağzı kanseri; Rahim ağzında ortaya çıkan hücresel değişiklikler, kanser aşamasına gelmeden, tespit edilebilmektedir. Bu dönemde, mevcut olan patolojiye rağmen hastaların hemen hemen hiç bir şikayeti olmamaktadır. Bunun için cinsel yaşamı başlayan her kadının senede bir defa vajinal smear (akıntı tahlili) yaptırması çoğu kez erken tanı için yeterli olmaktadır. Smear, bir tarama testi olup, şüpheli bir bulgu saptandığında rahim ağzı bölgesinin optik bir yöntemle büyültülerek (kolposkopik inceleme) değerlendirilmesi ve bu alandan patolojik inceleme için doku alınması gerekmektedir. Rahim ağzı kanseri geliştikten sonra en belirgin şikayet, cinsel ilişki sonrası ortaya çıkan kanlı vajinal akıntıdır. Ne yazık ki hastalığın ilerlediği safhalarda belirgin vajinal kanama ve ağrı olmaktadır
  • Rahim kanseri; Rahim kanseri (endometriyum) ise genellikle 50-60 yaş grubunun hastalığıdır. Şeker hastalarında, doğum yapmamış ve şişman kadınlarda daha sık görülür. Adet düzeninin bozulması veya menopozdan sonraki dönemde olan vajinal kanama en belirgin bulgudur. Jinekolojik muayene ve beraberinde yapılan ultrasonografi rahim kanseri tanısı için yapılması gerekli olan işlemlerdir. Kesin tanı için rahmin içinden doku alarak patolojik inceleme yapmak gereklidir
  • Yumurtalık kanseri; Yumurtalık kanseri (över) ise kadın sağlığını ve yaşamını ciddi olarak tehdit eden, her yaşta görülebilen çok önemli bir hastalıktır. Yumurtalık kanseri, kadın genital organı kanserleri arasında en öldürücü olanıdır. Diğer jinekolojik kanserler ile karşılaştırıldığında, erken dönemdeki yumurtalık kanserleri hemen hemen hiçbir ön belirti vermediği için genellikle çok geç tanı konulabilmektedir. Bu nedenle rutin jinekolojik USG erken tanıda önemlidir
  • Dış genital organ (vulva) kanseri; Bu tür kanserler genellikle ileri yaş grubundaki bayanlarda görülür. Bazı virüs hastalıkları veya kronik kaşıntı ile ortaya çıkan hastalıkların zemininde kanser gelişebilir.
  • Vajina kanseri; Vajina kanseri, genital bölge kanserleri arasında en az görülen türdür. Anne karnında iken maruz kalınan bir hormon bu kanser riskini arttırır

Belirtileri;

Jinekolojik kanserlerin belirtileri tutulan organa göre farklılık gösteriyor. Rahim ağzı kanserinin belirtisi cinsel ilişki sonrası lekelenme tarzında vajinal kanama, adet miktarında ya da süresinde artış, kahverengi vajinal akıntı olarak ortaya çıkıyor. İleri evrelerde bel ve kasık ağrısı, idrar yapmada güçlük ya da bacak ödemi görülebilir. Rahim kanseri erken bulgu veren bir kanserdir, menopoz öncesi ya da menopoz döneminde anormal kanamalarla belirti verir. Yumurtalık kanseri ise neyazık ki geç bulgu verir ve bulguları spesifik değildir. Karın şişliği, ağrı, hazımsızlık, karın çevresinde artış, anormal vajinal kanama en sık görülen belirtilerdir. Geç bulgu vermesi nedeniyle yumurtalık kanseri olgularının yüzde 70’i evre 3 ve 4’de tanı konur. Vulva kanserinin en sık bulguları ise kronik kaşıntı, vulvada ele gelen kitle, ağrı, kanama ve ülserlerdir.

Jinekolojik kanserlerin ölüme yol açma riski;

Jinekolojik kanserlerin ölüme yol açma oranları hastalığın evresine, histolojik tipi ve derecesine, hastanın genel durumuna yaşına ve yapılan cerrahiye bağlı olarak değişiklik gösteriyor. En kötü yaşam süresine sahip olan kanserin, geç bulgu vermesi nedeniyle yumurtalık kanseri olduğu vurgulanıyor. Tanı sonrası ortalama yaşam süresi yüzde 35’dir. Rahim kanseri ise daha erken belirti verdiği için yaşam süresi yumurtalık kanserine göre daha iyidir. Tüm evreler için yaşam süresi oranları şu şekildedir: Evre I yüzde 75, evre II yüzde 60, evre yüzde 30 ve evre 4 için yüzde 10’dur. Pap smear yöntemi ile erken tanısı artan rahim ağzı kanserinde ortalama yaşam süresi yüzde 80 civarındadır. Evre I yüzde 90, evre 2 yüzde 65, evre 4 için ise yüzde 15’dir.

Tanıda kullanılan yöntemler;

Jinekolojik kanserlerin erken tanısı için geliştirilen yöntemler sayesinde tedavideki başarı oranı da artıyor. Jinekoloji kanserlerden rahim ağzı kanserini son yıllarda erken tanının en çok arttığı kanser türü olarak değerlendiriliyor. Bu kanserde Pap smear testi denilen rahim ağzından dökülen hücrelerin sitolojik incelemeleriyle yapılan tarama yöntemi ile gelecekte kanserleşme potansiyeli olan hücresel değişiklikler erken dönemde tanınmaktadır. Bu lezyonların yok edilmesiyle rahim ağzı kanserinde ölüm oranında belirgin bir azalma tespit edilmiştir. Öyle ki, tek bir negatif Pap smear testi, rahim ağzı kanseri riskini yüzde 45 oranında azaltıyor. Yaşam boyu dokuz negatif Pap smear testi ise bu riski yüzde 99 oranında azaltmaktadır. Rahim ağzı kanseri için en etkin tarama yöntemi olan Pap smear testi 18 yaşın üzerinde cinsel aktivitesi olan her kadına yılda bir kez önerilmektedir.

Rahim ve yumurtalık kanserinde erken tanı;

Jinekolojik kanserlerde kullanılan tarama yöntemleri rahim kanserinde çok etkili değil. Rahim kanseri genellikle erken belirti verdiği için tanısı rahatlıkla konulabiliyor. Ancak Riski yüksek olan şişman, diyabetik, östrojen tedavisi gören kişilerde tarama yapılabiliyor.. Tarama için vajinal sonografi, endometrial biyopsi ve ofis histeroskopi kullanılabildiğini belirtiliyor. Vajinal sonografiyle ölçülen rahim içi tabakasının kalınlığı 4 milimetrenin altındaysa rahim kanseri riski çok düşüktür. Tüm jinekolojik kanserler arasında en ölümcül olan yumurtalık kanseri için etkin bir erken tanı ve tarama yöntemi neyazık ki yoktur.

Yıllık rutin muayene erken tanı için yeterli değildir. İlk kez 1980’li yıllarda tanımlanan Ca-125 tümör belirteci adlı yüzey antijeniyle yumurtalık kanserinin yüzde 80’i saptanabiliyor. Ancak menopoz öncesi döneminde Ca-125 değerleri gebelik, rahim iç dokusunun rahim dışındaki bölgelerde bulunması olarak tarif edilen endometriozis, iyi huylu yumurtalık kistleri gibi bir çok nedene bağlı olarak yükselebilir. Ayrıca erken dönemdeki yumurtalık kanserlerinin yüzde 50’sinde Ca-125 normal olarak bulunmaktadır. Transvajinal sonografi ve Doppler ultrason ile Ca-125’in birlikte kullanımı taramanın niteliğini artırsa da rutin inceleme için yeterli değildir.

Jinekolojik kanserlerde tedavi;

Jinekolojik kanserlerin tedavilerindeki başarı hastalığın evrelerine göre farklılık gösteriyor. Etkin tedavinin genellikle cerrahi olduğuna dikkat çekiliyor. Yumurtalık kanserinin tüm evrelerinde cerrahi uygulanır. Genellikle bu olgular geç dönemde bulgu verdikleri için hasta ileri evrede başvururlar. Hastalara tam cerrahi evreleme yapılmalı ve tümör kitlesi minimum seviyeye indirilmelidir. Cerrahi evreleme sadece rahim ve yumurtalıkların alınması değil kanserin tüm karın içinde yaygınlığının araştırılması ve yayıldığı belirlenen bölgelerin temizlenmesi anlamına gelir.

Böylece hasta ileride alacağı kemoterapiden maksimum fayda görür. Genellikle yumurtalık kanserinin ilk sonrası kemoterapi takiben ve “ikinci bakış ameliyatı” denilen tekrar bir operasyon yapılır. Bu ameliyatın sonucunda gerekirse tekrar kemoterapi verilir. Rahim ağzı kanserinin erken evrelerinde cerrahi uygulanırken ileri evrelerde radyasyon terapisi temel tedavi seçeneğini oluşturur. Rahim kanserinde ise yine cerrahi ilk tedavi seçeneğidir. Sonrasında radyoterapi ve gerekirse kemoterapide uygulanabilir. Jinekolojik kanserli olgularda tedavi ve izlem multidisipliner yapılmalıdır. Hastalıkların nükslerinde birden fazla tedavi kombine olarak kullanılabilir.

Korunmak için öneriler;

Jinekolojik kanserlerin nedenleri çok farklı olduğu için korunmada da birçok faktörü dikkate almak gerekiyor. Rahim ağzı kanserinden korunmak için cinsel yolla bulaşan hastalıklardan özellikle insan papillom virüs (HPV) enfeksiyonundan korunma ön plana çıkıyor. Üreme çağında doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda, rahim ve yumurtalık kanserlerin görülmesinde belirgin oranlarda azaldığı bilinmektedir. Sigara kullanımı da rahim ağzı kanser riskini artırdığından sigaranın bırakılmasını önerilmektedir.

  • Rahim ağzı kanseri; Rahim ağzı kanserinin erken tanısı ve tedavisi mümkün olduğundan mutlaka her yıl belirgin bir yakınma olmasa da Pap smear testi yapılmalıdır. Son yıllarda HPV enfeksiyonları için aşı çalışmaları sürdürülüyor. Ancak henüz rutin kullanıma girmiş değil
  • Rahim kanseri; Aşırı kilo alımının engellenmesi, karşılıksız östrojen alınmaması ve kanserleşme potansiyeli olan rahim hastalıklarının uygun tedavi edilmesi gerekiyor
  • Yumurtalık kanseri; Doğum kontrol haplarının kullanılması ve ailede yumurtalık kanseri varlığında koruyucu girişimler önerilebilir. Yani yumurtalık alınabilir. Ancak bu her zaman yumurtalık kanserini ortadan kaldırmayabilir. Jinekolojik kanserlerden korunma en iyi rutin yıllık muayenelerin ihmal edilmeden yaptırılması ile gerçekleşir

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

İnsülin direnci nedir? Belirtileri, Tedavisi

İnsülin, pankreastan salgılanan şeker metabolizmasını düzenleyen bir hormondur. İnsülin Direnci ise, insan vücudunun kaslarında, yağında ve karaciğerde bulunan hücrelerin insüline doğru şekilde tepki vermediği ve bu nedenle enerji için kandaki glukozu kullanamadığı durumdur.

Aynı zamanda metabolik sendrom olarak bilinen insülin direnci, obezite, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve tip 2 diyabet gibi tıbbi sorunlara yol açabilir.

Nedenleri;

  • Aşırı Kilo; Araştırmalara göre, aşırı kilo veya obezite insülin direncine neden olmaktadır. Özellikle, bel çevresindeki fazla yağın primer sebep olabileceği düşünülmektedir. Bel ve göbek bölgesinde yoğunlaşan yağ dokuları insülin direnci, yüksek tansiyon, dengesiz kolesterol ve kardiyovasküler hastalık gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olabilen hormonları ve diğer maddeleri üretmektedir
  • Fiziksel Aktivite Yetersizliği; Fiziksel olarak aktif olmama genellikle tip 2 diyabete yol açan insülin direnciyle ilişkili olmaktadır. Vücuttaki kaslar diğer dokulardan daha fazla glikoz kullanmaktadır. Normalde aktif kaslar depolanmış glikozu enerji için yakmakta ve kan glikoz seviyelerini dengede tutmaktadır. Böylece, kan dolaşımındaki glikoz da sürekli olarak yenilenmektedir
  • Diyabet (Şeker Hastalığı); Tip 2 diyabet vücuttaki insülin seviyelerini artırabilmektedir. Sağlıklı insanlarda, insülin, yağ hücreleri, kas hücreleri ve karaciğer hücreleri gibi çeşitli hücresel hedeflerde bulunan insülin reseptörlerine bağlanmada aracılık etmektir. Tip 2 diyabet hastalığını bulunan kişilerde meydana gelen yüksek kan şekeri seviyeleri aynı zamanda, yüksek insülin seviyelerini de tetiklemektedir. Bu da, insülin seviyelerinin yüksek olmasına rağmen insüline karşı bir direnç kazanabileceği ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Yüksek kan şekerinin başlangıç nedeni, vücuttaki yüksek karbonhidrat seviyeleri olabilmektedir
  • D Vitamini Eksikliği; Vücuttaki D vitamini eksikliği, insülin direncine ve insülin duyarlılığına etki edebilmektedir. Bu nedenle, glikoz toleransında oynadığı role bağlı olarak insülin direncine katkıda bulunabileceği düşünülmektedir
  • Polikistik Over Sendromu; Polikistik over sendromu gibi hastalıklar insülin direnci ile ilişkili olabilmektedir. Diğer yandan, polikistik over sendromunun insülin direncine neden olup olmadığı veya hastalık sürecinin bir parçası olarak ortaya çıkıp çıkmadığı tam olarak bilinmemektedir. Cushing sendromu ve hipogonadizm gibi diğer hastalıkların da insülin direncine yol açabileceği düşünülmektedir

Belirtileri;

Bireyler, insülin direnci gösterirken genellikle açıktan fark edebilecekleri semptom ya da belirtilere sahip değillerdir. İnsülin direncini saptamak için kan şekeri seviyelerini kontrol eden bir kan testi yaptırmak gereklidir.

Yine benzeri şekilde insülin direnci sendromunun bir parçası olan yüksek tansiyon, düşük “iyi” kolesterol seviyeleri ve yüksek trigliseritler gibi diğer koşulların kontrol edilmesi için de bir takım testlerin yapılması ve sonuçların tıp uzmanları tarafından incelenmesi gereklidir.

Normal şartlar altında insülin direnci teşhisi konulması için arasında aşağıdaki maddelerin en az üç tanesinin görülmesi gereklidir.

  • Erkeklerde 95 cm ve kadınlarda 80 bel çevresi
  • 130/80 veya daha üstünde tansiyon değerleri
  • 100 mg / dL üzerinde bir açlık glukoz / şeker seviyesi
  • 150 mg / dL üzerinde bir açlık trigliserit seviyesi
  • Erkeklerde 40 mg / dL, kadınlarda 50 mg / dL altında HDL kolesterol seviyesi
  • Ciltte lekelenmeler ve akantozis nigrikans adı verilen koyu, kadifemsi cilt lekeleri

Tanısı:

İnsülin direncinin tanısı için açken yapılan kan şekeri ve insülin testi belirleyicidir. Gerekli durumlarda “Şeker yükleme testi” ile kan şekeri ile insülin değerlerinin değişimine bakarak değerlendirme yapılabilmektedir. İnsülin direnci teşhisinde kullanılan HOMA değeri; kan şekeri ve insülin değerlerinden hesaplanan matematiksel bir formülün sonucudur. Ayrıca kan yağları, karaciğer enzimleri gibi bazı veriler de teşhis için yardımcı olabilmektedir.

Tedavisi;

İnsülin direnci tedavisinde öncelikli adım, yaşam tarzı değişiklikleridir. Tıbbi beslenme tedavisi, egzersiz ve hareketin artırılması, uyku düzeninin sağlanması ve sürdürülebilir olması önemlidir. İnsülin direnci tedavisinde tıbbi beslenme tedavisi; bireyin yaşı, cinsiyeti, fiziksel aktivite ve yaşam şekline göre kişiye özgün olarak belirlenir.

  • İnsülin direnci diyeti tüm besin ögelerini yeterli ve dengeli bir şekilde içermelidir
  • Kısa dönem şok programlar uygulanmamalıdır
  • Vücut ağırlığının 6 ayda yaklaşık %5-10’unun azaltılması hedeflenmelidir. Bireyin günlük mevcut kalori alımı hesaplanmalı ve ortalama 400-600 kcal azaltılmalıdır
  • Haftalık 0.5-1kg ağırlık kaybı hedeflenmelidir
  • Sürdürülebilir, uygulanabilir ve lezzetli bir program hazırlanmalıdır
  • Dengeli beslenme programı 4-6 öğünden oluşmalıdır. Sık aralıklarla beslenme bir sonraki öğünde fazla yemeyi önler
  • Günlük protein alımı toplam kalorinin %20-35’ini oluşturmalıdır. Proteinin yeterli miktarda alınması tokluk hissi ve yağsız vücut kitlesini koruması açısından önemlidir
  • Günlük kalorinin %25-35’i de yağlardan alınmalıdır
  • Yağda eriyen vitaminlerin emilimi( A, D, E, K) olumsuz etkilenebileceğinden yağ oranı çok azaltılmamalıdır.
  • Günlük kalorinin %50-65’i de karbonhidratlardan alınmalıdır
  • Basit karbonhidratlar yerine(şeker gibi), kompleks karbonhidratlar (tam tahıl ürünleri, baklagiller) tercih edilmelidir

Yaşam tarzı değişikliğini uygulayamayan veya yarar görmeyen hastalara bazı ilaçlarla tedavi önerilebilir. İştah ve hafif kilo kaybı etkisi gösterir. Metformin özellikle HbA1c % 5.7-6.4 arasındaki açlık ve/veya tokluk kan şekeri normal sınırın üzerinde olan, gebelik diyabeti öyküsü bulunan, vücut kitle indeksi 35’ten büyük hastalarda diyabet gelişme riskini %30 azaltmaktadır.

İnsülin direnci tedavisinde öncelikle bir kan testi yapılarak direnç seviyesi ölçülür. Direncin yüksek olduğu kişilerde 2-3 ay ya da en fazla 6 aylık tedavilerle seviye normale döndürülebilir. İnsülin direnci seviyesi normale döndüğünde de kilo vermenin önündeki engeller kalkmış olur. Dolayısıyla hastaların hızla iştahları kesilir ve kilo verir. Buna ek olarak da kalp hastalığı, kanser tiplerine yatkınlık ve şeker hastalığı da önlenmiş olur.

İnsülin direnci tedavisinde ilaçların da rolü büyüktür. Sağlıklı bir beslenme ve egzersiz programı ile birlikte gerekli ilaçlar kullanıldığı zaman kişi kilo vermeye başlar. İnsülin direncini önleyen ilaçlar şeker tedavisinde de kullanılan ilaçlardır ve 2-3 ay içinde insülin direnci kontrol altına alınıp, seviyesi tamamen normale getirildikten sonra ilaç tedavisi sonlandırılır.

Böylece kilo alımı, aşırı yağlanma, damar yağlanmaları, ateroskleroz yani damar sertliği, kalp damar hastalığı riskleri, karaciğer yağlanması riski, özellikle risk altındaki insanlardaki diyabet hastalığına doğru gidişat tamamen engellenmiş olur. Özellikle şeker hastalığı riski taşıyan hastalarda insülin direnci tespit edilip, doğru tedavi uygulandığında hastalık hiç başlamadan önlenmiş olur. Bu nedenle insülin direnci zamanında tedavi edildiğinde şeker hastalığı riskini ortadan kaldırmak mümkündür.

İnsülin direnci tedavisinde bir başka yaklaşım da insülin fazlalığının sadece dışarıdan insülin verilmesi ile değil Tip 2 diyabetik hastaların tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar ile de teşvik edilmesidir. Bu nedenle tedavi tümüyle ele alınmalıdır.

İnsülin direnci tedavisi doğru ve yeterli beslenme planı, kişinin günlük yaşamı ile uyumlu hale getirilmelidir. Aksi takdirde tedavinin tümüyle kontrolsüz gitmesine neden olabilir. Mümkün olduğu kadar öğünlerde rafine karbonhidrat kısıtlanmalı, yeterli kalori alımı kilo kontrolü hedeflenerek sağlanmalıdır. Beslenmenin şekli ve gıdaların hazırlanması da çok önemlidir. Yemekler yavaş, çok çiğnenerek, doyma hedeflenmeden yenilmelidir.

İnsülin direnci ve diyabet tedavisinde egzersiz ve beslenme ile ilaç tedavisinin zamanlaması oldukça önemlidir. Her hastanın bir sporcu gibi davranmasını beklemek ve onu bu konuda zorlamak doğru değildir. Yeterli düzeyde egzersizi en uygun dönemde yapmaya teşvik etmek gerekir. Komplikasyonlar mutlaka değerlendirildikten sonra egzersiz planlaması yapılmalıdır. Yemeklerden sonraki ilk 30-60 dakika içinde oturma ve çay içme alışkanlığından vazgeçilmelidir.  Bu dönemlerde 10-15 dakikalık yürüyüşler ya da sofra toplama gibi hareketler yapılması daha doğrudur.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Bağırsak tıkanması (ileus) nedir? Detayları

Tüm yaşlarda görülebilen bağırsak tıkanması (ileus), yiyecek veya sıvının ince bağırsağınızdan veya kalın bağırsağınızdan (kolon) geçmesini engelleyen durumdur. Genel cerrahi kliniklerinin aciline başvuran hastaların % 10-20’sini oluşturur.

Tedavi edilmezse, bağırsağın tıkalı kısımları ölebilir ve ciddi sorunlara yol açabilir. Bununla birlikte, acil tıbbi bakımla, bağırsak tıkanıklığı genellikle başarılı bir şekilde tedavi edilebilir.

Nedenleri;

Yetişkinlerde bağırsak tıkanmasının en yaygın nedenleri şunlardır:

  • Bağırsak yapışıklıkları
  • Abdominal veya pelvik cerrahiden sonra karın boşluğunda oluşabilen fibröz doku bantları
  • Kolon kanseri

Çocuklarda bağırsak tıkanmasının en yaygın nedeni bağırsağın iç içe geçmesidir.

Bağırsak tıkanıklığının diğer olası nedenleri;

  • Fıtıklar – vücudunuzun başka bir yerine çıkıntı yapan bağırsak bölümlerİ
  • Crohn hastalığı gibi iltihaplı bağırsak hastalıkları
  • Divertikülit – sindirim sistemindeki küçük, şişkin keselerin (divertikül) iltihaplandığı veya enfekte olduğu bir durum
  • Kolonun bükülmesi (volvulus)
  • Etkilenen dışkı

Belirtileri;

  • Gelen ve giden kramplı karın ağrısı
  • İştah kaybı
  • Kabızlık
  • Kusma
  • Bağırsak hareketine veya gaz geçişine sahip olamama
  • Karın şişmesi

Ne zaman doktora görünmeli?

Bağırsak tıkanıklığından kaynaklanan ciddi komplikasyonlar nedeniyle, şiddetli karın ağrınız veya diğer bağırsak tıkanıklığı semptomlarınız varsa derhal tıbbi yardım alın.

Teşhisi;

Bağırsak tıkanıklığı teşhisi konulacak kişinin tüm şikayetleri genel cerrahi uzmanı tarafından dinlenir, hastanın fizik muayenesi yapılır, ve teşhis konur. Bağırsak tıkanması teşhisinde en önemli tanı, hastanın yatar pozisyonda çekilen röntgen grafileridir. Tıkanıklığın ne kadar ilerlediğini, seviyesini bu grafiler ortaya koyar. Bunun dışında bazı hastalara tanı, bilgisayarlı tomografi cihazıyla konulur.

Tedavisi;

Bağırsak tıkanıklığı tedavisinde iki seçenek uygulanabilir. Birincisi medikal tedavi, ikincisi cerrahi tedavidir. Hastalık henüz ilerlememiş ve başlangıç seviyesindeyse ilaç tedavisi ile bu hastalıktan kurtulunabilir. Ancak hastalık ilerlemişse, hatta bağırsak da kangren durumu söz konusu ise, kalın bağırsak tamamen tıkanmışsa kesinlikle ameliyat şarttır.

Risk faktörleri;

  • Sıklıkla yapışıklıklara neden olan karın veya pelvik cerrahi – yaygın bir bağırsak tıkanıklığı
  • Crohn hastalığı, bağırsak duvarlarının kalınlaşmasına ve geçiş yolunu daraltmasına neden olabilir
  • Karnınızdaki kanser, özellikle karın tümörünü veya radyasyon tedavisini çıkarmak için ameliyat olduysanız

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

İktiyozis nedir? Belirtileri, Tedavisi

Genetik geçişli bir deri hastalık olan ve alk arasında balık pulu hastalığı olarak bilinen iktiyozis vulgaris, sürekli ölen deri hücreleri ciltte birikerek balık pulu gibi görüntüler oluşması durumudur. Toplumda oldukça nadir görülen bir hastalıktır.

Normal bireylerde cildin yüzeyindeki epidermis hücreleri sürekli yenilenir; oluşan ölü epidermis hücreleri dökülerek cilt yüzeyi sürekli yenilenir. Balık pulu hastalığına sahip bireylerde ciltte oluşan ölü deri hücreleri dökülemez ve atılamaz. Bu durumda ölü deri hücreleri cilt yüzeyinde birikip yamalar halinde kalın, kuru bir tabaka oluştururlar. Yamalar halinde oluşan bu ölü hücre katmanları balık puluna benzediği için bu hastalığa balık pulu hastalığı ismi verilmiştir.

Çeşitleri;

Genetik geçişli bir hastalık olan balık pulu hastalığının semptom ve klinik tabloları benzer olmakla birlikte genetik geçiş açısından farklılıklar taşıyan bir kaç tipi mevcuttur. Genellikle otozomal dominant geçiş gösteren tipi yaygın olarak görülmesine rağmen Y kromozumuna bağlı olarak taşınan bir formu da mevcuttur. Bu formda sadece erkek çocuklar hasta olurlar. Genetik geçişin haricinde bazı hastalıklar sonrasında kazanılmış hastalık çeşitleri de mevcuttur.

Belirtileri;

Kuru cilt yapısı, balık pulu biçiminde oluşumlar, derinin kalınlaşması biçiminde sıralanır. Bu kalınlaşmalar genellikle dirsek ve dizde olurken bazen de kollara ve ellere kadar yayılmış olabilir.

Kafa derisinde pullanma, ciltte kaşıntı, ciltte poligan şekilli pullar, çok kuru ve kalınlaşmış cilt, kahverengi, gri veya beyaz pullar…

Tanısı;

Cilt hastalıkları konusunda uzmanlaşan dermatologlar ilk gördükleri anda bu hastalığın tanısını koyabilir. Hastaların aile hikayeleri, çocukluk çağına ait anamnezleri sorgulanarak tanı kesinleştirilir. Kan testleri uygulanabilir. Ciltte görülen lezyonlardan biyopsi yapılarak kein tanı konulur. Ayırıcı tanı özellikle benzer lezyonlara sahip olabilecek Psöriazis yani Sedef Hastalığı arasında yapılır. Cilt biyopsisi bu iki hastalığın ayrımını yapar.

Tedavisi;

Maalesef iktiyozis tekrarlayıcı kronik bir deri hastalığıdır ama çok yoğun olduğu durumlarda cildiye uzmanları tarafından önerilen ilaçlarla yoğunluğu azaltılabilmektedir. Özellikle gen tedavisindeki gelişmeler umut vadetmekte yakın bir gelecekte bu hastalığın tamamen tedavi edilmesi için yoğun bilimsel çalışmalar yapılmaktadır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Sistit nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

İdrar yolu enfeksiyonunun ikincil etkisi olarak ortaya çıkan Sistit, mesanenin bir tür enfeksiyonudur. İdrar yolları ve üreme sisteminde en sık görülen hastalıklardan biridir. Kadınlarda daha fazla görülen sistit; ağrılı ve acılı geçebilir.

Hafif sistit vakaları genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden iyileşebilmektedir. Ancak sık sık sistit geçiren kişilerin düzenli veya uzun süreli tedavi ihtiyaçları olabilir. Sistite neden olan bakterilerin çoğu sağlıklı bağırsak florasını oluşturur.

İdrar yolu enfeksiyonlarının büyük bir çoğunluğu bağırsakta bulunan ve idrar yoluna ulaşan bakterilerden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla hem tedavide hem de sistitin tekrarlamasını engellemede bu geçişi engellemek önemlidir.

Nedenleri;

Farklı etkenler sistit nedenleri arasında sayılabilmektedir. Ancak genellikle sistit nedeni bakteriyeldir. Normalde bağırsak ve sindirim sisteminde bulunan ve zararsız olan bakterilerin mesaneye ulaşması sistit nedeni olmaktadır.  Sistite en çok Escherichia coli (E. coli) bakterisi yol açmaktadır. Bakteriyel sistitin haricinde mesanenin zarar görmesi veya tahriş olması da sistit neden olabilir.

Belirtileri;

En sık belirtiler idrar yaparken yanma ve sık idrara çıkma isteğidir. İdrar yaparken yanma bazı bayanlarda çok şiddetli olabilir. Ateş basit sistitte sık rastlanan bir bulgu değildir. Ateşiniz 38 derece ve üstünde ise hemen doktora başvurmalısınız. Eğer ateş ile beraber böğür ağrısı da varsa böbrek iltihabı şüphesi ile hastaneye yatmanız gerekebilir.

Teşhisi;

Bir ürolog şikayetlerin tarifine ve testlere dayanarak teşhis koyabilir. Bu testler idrar analizleri, sistoskopi (özel bir aletle uretra ve mesanenin gözlenmesi) ve damar içi pylogram denilen özel bir röntgen çekimini kapsar. Enfeksiyona neden olan bakteriyi tanımlayabilmek için de idrar kültürü gerekebilir. Sistit hemen ve uygun şekilde tedavi edilirse önemli bir hastalık değildir. Sistit ve altında yatan neden tedavi edilmezse, kronik bir hal alabilir.

Tedavisi;

Basit sistit tedavisi sıklıkla 3-5 günlük antibiyotik kullanımı ile yapılabilir. Ancak doktorunuzun önerisine göre bu süre uzatılabilir.

Basit sistit tekrarlar mı?

Sistit atakları bayanların çoğunda tekrarlamaz. Tekrarlayan sistit atakları için mutlaka üroloji uzmanına danışılmalı ve gerekirse ileri tetkikler yapılmalıdır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

İrritabl (huzursuz) bağırsak sendromu nedir? Detaylar

Yapısal (organik) değil fonksiyonel bir bozukluk olarak değerlendirilen Irritabl (Huzursuz) Bağırsak Sendromu (IBS), bağırsakların gerektiği gibi çalışmasını engelleyen bir hastalıktır. Dünya nüfusunun %7 ile %10’unu etkileyen bir rahatsızlıktır.

Toplumda yaygın olarak rastlanıyor ve IBS’nin sebepleri bilinmediği gibi kesin bir tedavisi de bulunmuyor. IBS büyük ölçüde rahatsızlığa ve sıkıntıya yol açmakla beraber bağırsaklara kalıcı bir zarar vermiyor, kanamaya yol açmıyor ve kanser gibi ciddi hastalıklara neden olmuyor. Sıklıkla hafif bir sıkıntıya yol açan IBS bazı kişiler için hareketi kısıtlayıcı olabiliyor.

Bu bağlamda da yaşam kalitesi etkileniyor. IBS’li kişiler sosyal ortamlara girmekten kaçınabiliyor, işe gitmekten çekinebiliyor ya da bazen hastalığın yol açtığı ishal , acilen tuvalete koşma ihtiyacı ya da kabızlık gibi belirtiler nedeniyle kısa mesafelere bile yolculuk etmekten korkabiliyor. Yine de IBS’li bir çok kişi diyet, stres yönetimi ve bazen de hekimler tarafından önerilen ilaç tedavileri ile belirtilerini kontrol altında tutabiliyor.

Nedenleri;

Uzun yıllar yapılan araştırmalara rağmen IBS’nin nedeni tam olarak belirlenememiştir. Hastalarda yapılan tetkikler sonucunda organik olarak tamamen normal olunması, psikolojik, fizyolojik ve beslenme şeklinden kaynaklanan nedenlere bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Kişiden kişiye şikayetlerin artma nedenleri farklılık gösterse de, sindirim sistemi ile ilgili bir bozukluk olduğundan, yiyecekler büyük önem taşımaktadır. Bununla beraber en sık görülen tetikleyiciler:

  • Liften yetersiz beslenme
  • Belirli yiyeceklere karşı hassasiyet
  • Stres
  • Sigara
  • Alkol
  • Adet dönemi
  • Öğün atlama ve birden çok yemek yeme
  • Enfeksiyonlar
  • Antibiyotik kullanımı ve diğer ilaçlar Ayrıca genel hasta eğilimlerinden yola çıkarak mevsimsel değişiklikler, soğuk hava gibi nedenlerin de IBS belirtilerini tetiklediği öngörülebilir

Belirtileri;

  • İshal (genellikle şiddetli ishal atakları olarak tarif edilir)
  • Karın ağrılar veya kramplar, genellikle karın alt yarısında, yemeklerden sonra kötüleşir ve bağırsak hareketinden sonra daha iyi hissedilir
  • Aşırı gazve şişkinlik
  • İshal veya kabızlık – bazen ishal ve kabızlık dönüşümleri
  • Dışkıda mukus
  • Normalden daha sert veya gevşek dışkı
  • Dışarı çıkmış göbek
  • Stres semptomları daha da kötüleştirebilir

Teşhisi;

IBS genellikle doktorlar daha ciddi organik hastalık olasılıklarını dışladıktan sonra  teşhis edilir. Doktorunuz belirtilerin dikkatli bir tanımlanmasını içeren tam bir tıbbi öykünüzü alır. Fiziksel muayene ve laboratuar testleri uygulanır. Kanamanın olup olmadığını anlamak için dışkı örneği test edilir. Doktorunuz ayrıca organik bir hastalık olup olmadığından emin olmak için röntgen ya da kolonoskopi (kalın bağırsağı esnek bir tüp aracılığıyla izleme) gibi tanı yöntemleri uygulayabilir.

Tedavisi;

IBS tamamen ortadan kaldıran bir tedavi yoktur. Ancak tedavi, belirtilerin şiddetini azaltmaya ve tekrarlamasını önlemeye yönelik olarak başarılı olmaktadır. Amaç hastaların günlük yaşamlarını sürdürmeleri ve yaşam kalitelerinin bozulmamasının sağlanmasıdır. Bu nedenle şikayetler olduğu dönemde hastalara medikal tedaviler önerilir. Ayrıca ilaç tedavisinin yanında kişilerin özellikle yedikleri besinlere dikkat etmeleri de rahatsızlığı azaltıcı bir unsurdur.

Ne zaman doktora görünmeli?

Bağırsak alışkanlıklarında veya İBS’nin belirtilerinde kalıcı bir değişiklik ortaya çıkan hastaların doktora görünmesi önerilir. Çünkü bu işaretler kalın bağırsak kanseri gibi daha ciddi bir durumun göstergesi olabilir. Aşağıdaki belirtiler varsa ileri tetkik yapılması için mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekir:

  • Kilo kaybı
  • Geceleri ishal
  • Rektal kanama
  • Demir eksikliği anemisi
  • Açıklanamayan kusma
  • Yutma zorluğu
  • Gaz çıkarma veya dışkılama ile geçmeyen karın ağrısı

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

 

Paylaşın

Huzursuz bacak sendromu nedir? Belirtileri, Tedavisi

Yaygın bir sinir sistemi hastalığı olan ve kalıtsal olduğu düşünülen huzursuz bacak sendromu, çoğunlukla yaşlılarda görülürken, orta yaş grubunda da sıkça görülmektedir. Huzursuz bacak sendromu şikayeti ile giden genç hastalarda bulunmaktadır.

Hastalar tarafından genellikle tam olarak tariif edilemeyen bir hastalık olmakla birlikte ayak ve bacak bölgesinde, bazı hastalarda ise kollarda kaşıntı, ürperme, ağrı, yanma ve karıncanma gibi semptomlarla karakterize bir hastalıktır. Huzursuz bacak sendromu, bazı durumlarda kaslarda meydana gelen kramplar ve uyuşma ile karıştırılabilmektedir. Bu da hastalığın tanısının koyulması ve tedavi sürecinin başlatılmasını geciktirir. Bu nedenle huzursuz bacak sendromu belirtilerinin görüldüğü hastalarda detaylı bir muayene ile sorunun kaynağının tespit edilmesi büyük önem taşır.

Nedenleri;

Huzursuz bacak sendromunun kesin nedeni birçok vakada belirlenmemiştir. Araştırmacılar, durumun kas hareketlerini kontrol etmek için beyin tarafından salgılanan dopaminde bir dengesizlikten kaynaklandığını düşünmektedir.

Huzursuz bacak sendromu ortada bilinen herhangi bir neden olmaksızın ortaya çıkabileceği gibi, demir metabolizmasında oluşan bozukluklar, bir takım kronik hastalıklar ve çeşitli ilaçların yan etkileri sebebiyle de ortaya çıkabilmektedir

Huzursuz bacak sendromu çocukluk dönemi de dahil olmak üzere herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir. Hastalık artan yaşla birlikte daha yaygın olarak görülür ve kadınlarda erkeklerden daha yaygındır.

Özellikle 40 yaş altında görülen vakalarda huzursuz bacak sendromunun kalıtsal olarak aileden geldiği düşünülmektedir. Bununla birlikte hamilelik veya benzeri hormonal değişiklikler huzursuz bacak sendromunun semptomlarını geçici olarak ağırlaştırabilir.

Bazı kadınlar hamilelikleri sırasında, özellikle son üç ayda ilk defa huzursuz bacak sendromu belirtileri yaşamaya başlayabilirler. Bu tür vakalarda genellikle doğumdan sonra, hormonal dengelerin normale dönmesiyle birlikte semptomlar kaybolur.

Huzursuz bacak sendromu genellikle altta yatan ciddi bir tıbbi problemle ile ilişkili değildir, ancak bazı vakalarda diğer koşullara eşlik edebilir:

  • Bazen diyabet ve alkolizm gibi kronik hastalıklardan bireyin elleri ve ayaklarındaki sinirlerde hasar meydana gelebilir. Bu hasar periferik nöropatiye yol açar
  • Anemi sorunu olmadan bile, demir eksikliği huzursuz bacak sendromuna neden olabilir veya var olan bir durumu daha ağır bir hale getirebilir. Bireyin mide veya bağırsaklardan kanama öyküsü varsa, ağır adet dönemleri yaşıyorsa veya sık aralıklarla kan bağışı yapıyorsa demir eksikliğini olabilir
  • Eğer bireyde böbrek yetmezliği varsa, yine anemi ile birlikte demir eksikliği de olabilir. Böbrekler düzgün çalışmadığında, kandaki demir depoları azalabilir. Bu ve vücut kimyasında meydana gelen diğer değişiklikler huzursuz bacak sendromuna neden olabilir veya var olan bir durumu daha ağır bir hale getirebilir
  • Hasar veya yaralanma sonucu omurilikte meydana gelen lezyonlar huzursuz bacak sendromu ile ilişkilendirilmiştir. Omuriliğe anestezi verilmesine neden olan tıbbi müdahaleler de huzursuz bacak sendromuna yol açabilir

Belirtileri;

  • Bacaklarda ve ayaklarda huzursuzluk hissi
  • Huzursuzluk hissiyatından kaynaklı sürekli olarak hareket etme ihtiyacı
  • Gece saatlerinde artış gösteren ağrı ve rahatsızlık hissi
  • Hissedilen ağrı ve huzursuzluğun hastalıktan etkilenen bölgenin hareket ettirilmesi ile kısa süreliğine azalması hissi
  • Bacaklarda istemsiz seğirmeler

Tanısı;

Hastanın bacaklarında uzun süreli hareketsizlikte ve uyumadan önce ortaya çıkan rahatsız edici bir his varsa ve bu rahatsız edici his bacaklarda karşı konulamaz bir hareket ettirme dürtüsüne neden oluyorsa, bu durum uyku kalitesini bozup uykusuzluğa ve gün içinde dikkat eksikliği, baş ağrısı, uyku haline neden oluyorsa mutlaka bir hekime başvurması gerekir. Bu hastalarda huzursuz bacak sendromuna neden olabilecek sebepler araştırılır, hastanın öyküsü öğrenilir ve nörolojik muayene ile ayrıntılı kan tahlilleri yapılır. Alta yatan periferik nöropatiyi araştırmak için EMG incelemesi yapılır. Tüm bu incelemelerden sonra hastaya uyku bozukluğunu araştırmak için uyku testi gerekebilir.

Tedavisi;

Huzursuz bacak sendromunun tedavisinde ilk prensip hastalığın alevlenmesine neden olan madde veya gıdalardan kaçınmaktır. Alkol, kafein ve nikotin gibi maddelerden kaçınmak belirtileri azaltabilir. Hastanın ilaçları gözden geçirilmeli ve huzursuz bacak sendromunun belirtilerini artırabilecek ilaçlar kesilmelidir. Kansızlık, şeker hastalığı, beslenme bozuklukları, böbrek hastalığı, guatr, varis ya da parkinson hastalığı gibi hastalıklar tedavi edilmelidir. Bu önlemlere yanıt alınamazsa ilaç tedavisi başlanmalıdır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Paylaşın

Hipotermi nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Genellikle yağmur, rüzgâr, kar veya soğuk suya maruz kalma gibi faktörler tarafından tetiklenen Hipotermi, 37 °C olan normal vücut sıcaklığının, 35 °C’nin altına düşmesi durumudur. Vücut ısısı kaslar tarafından oluşturulur ve beyinde Hipotalamus denilen bir bölge tarafından kontrol edilir. 

Bir yetişkinin normal vücut ısısı yaklaşık olarak 37°C’dir. Bu ısı 35°C’nin altına düştüğünde Hipotermi ortaya çıkar. Hipotermi, vücudun uzun bir süre boyunca üretebileceğinden daha daha fazla miktarda ısı kaybetmesi sonucunda oluşur. Bu durum genellikle soğuk, rüzgarlı havalarda, soğuk sularda veya soğuk evlerde uzun süre vakit geçirenlerde ortaya çıkar. Ancak, yağmur ve ter bile vücut doğru giysiler tarafından yeterince korunmadığı takdirde vücut ısısında olağan dışı düşüşlere yol açabilir. Şiddetli hipotermi yaşamı tehdit eden önemli ve acil bir durumdur çünkü kişinin yaşamsal faaliyetleri için önemli organların çalışmamasına sebep olarak hayati risk oluşturabilir.

Çeşitleri;

  • Hafif hipotermi (32,2 – 35 Cº arası): Hafif hipotermide, vücudun savunma mekanizmaları devreye girerek ısı üretmeye çalışılır. Bu yüzden tansiyon yükselir (hipertansiyon), kalp atımı sayısı artar (taşikardi), nefes alışverişi hız kazanır (taşipne) ve damarlar büzüşmeye (vazokonstrüksiyon) başlar
  • Ilımlı (orta) hipotermi (28 – 32,2 Cº arası): Ilımlı hipotermide vücudun soğuğa karşı koyan mekanizmaları yavaş yavaş yetersiz hale gelmeye başlar. Artan ısı kaybıyla beraber görülen belirtiler daha da şiddetlenir
  • Şiddetli hipotermi (28 Cº altı): Vücut ısısının 28 Cº ve altına düşmesi, hipoterminin artık ciddi sonuçlara yol açmasına sebep olur. Bu derecelere düşen vücut sıcaklığı nedeniyle ölüm olabilir veya tedavi edilmesine karşın ciddi sonuçlar bırakabilir

Nedenleri;

  • Yetersiz giysi ya da düşük dış ortam sıcaklığı
  • Soğuk havalarda yetersiz hareket etme
  • Sıcak havalarda bile suda uzun sürelerle kalmak
  • Soğuk suya düşmek
  • Özellikle bebeklerde ve küçük çocuklarda: ıslak veya nemli giysiler
  • Vücutta geniş çaplı yanıklar
  • Karlı havalarda kaza geçirmek

Belirtileri;

  • Aşırı titreme
  • Solunumda yavaşlama
  • Konuşmada yavaşlama
  • Kafa karışıklığı ve hafıza kaybı
  • Nabız zayıflığı
  • Sakarlık ya da koordinasyon eksikliği
  • Aşırı yorgunluk
  • Bilinç kaybı
  • Bebeklerde cildin parlak kırmızı bir renk alması ve soğuma

Tanısı:

Hipotermi tanısı genellikle kişinin fiziksel belirtilerine ve hastalandığı ortam ve koşullara bağlı olarak kolayca konabilir. Hipotermik bir hastaya dışarıdan bakıldığında; titrediği, vücudunun soğuk olduğu, mukoza ve derisinin soluklaştığı, konuşmakta zorluk çektiği, çevreye duyarsızlaştığı, nefes alımında değişikliklerin olduğu, söylenenlere istenen düzeyde cevap veremediği ve hareketlerinin yavaşladığı görülür. Vücut ısısı ölçülür ve acil müdahaleye başlanır. Kan testleri hipoterminin şiddetini belirlemeye yardımcı olabilir.

Hipotermi ilk yardım önlemleri; Hipotermi hastaları ilk yardım konusunda donma vakalarına göre her zaman önceliğe sahiptir. Hipotermi için ilk yardım önlemleri şöyle sıralanabilir:

  • Özellikle çevreye ilgisizlik veya zihinsel karışıklık gibi ileri hipotermi belirtileri varsa derhal 112 numaralı acil çağrı merkezi aranmalıdır
  • Hasta ile konuşularak ya da hafifçe sarsarak bilinci kontrol edilmelidir
  • Bilinç kaybı durumunda solunum ve dolaşım yani nabzı ​​kontrol etmek gerekir. Gerekliyse kalp masajı ve suni solunuma başlanmalıdır
  • Eğer mümkünse hasta sıcak bir ortama taşınmalıdır
  • Hasta için sıcak bir ortam temin edilemiyorsa hastayı rüzgar ve soğuktan korumak için önlem alınmalıdır. Özellikle baş ve boyun bölgesi sıcak tutulmaya çalışılmalıdır
  • Hasta yerde yatıyorsa, battaniye ya da benzeri başka birşey kullanarak yer ile teması engellenmelidir

Hasta sıcak bir ortama taşındıktan sonra;

  • Üzerindeki kıyafetler ıslaksa çıkarılmalı, yerlerine kuru olanları giydirilmelidir
  • Etkilenen kişi, vücudun göğüs, boyun ve kasık gibi orta bölgelerinden ve başın üstünden sıcak havluyla yavaşça ısıtılmalıdır
  • Hastanın bilinci açıksa sıcak, şekerli ve alkolsüz içecekler içirmek iyi olacaktır
  • Acil yardım ekibi gelinceye kadar hastanın yanından ayrılmamak ve sık sık solunum, dolaşım ve bilincini kontrol etmek çok önemlidir

Hastanede tedavi;

Hipotermi nedeniyle hastaneye getirilmiş hastaların müdahalesi hipoterminin nedenine bağlı olarak değişebilir. Örneğin alkol nedeniyle hipotermi yaşayan biriyle, soğuk suya düşen birinin tedavileri aynı olmayacaktır. Hastane içerisinde uygulanacak tedaviler şunlardır:

  • Öncelikle acil müdahale basamakları takip edilir
  • Soğuk nedeniyle hastanın glikoz depoları hızlıca azalır ve hipoglisemi ortaya çıkar. Bu yüzden glikoz takviyesi gerekebilir
  • Hastanın yoğun alkol kullanımı öyküsü varsa tiamin başlanır
  • Hastaya gerekmediği sürece nazogastrik tüp takılmamalı. Ventriküler fibrilasyon riskini arttırmaktadır
  • Hastada soğuğa bağlı aşırı idrara çıkma nedeniyle yoğun sıvı kabı oluşur. Kaybedilen sıvı takviye edilir
  • Steroid takviyesi her hastaya yapılmamalıdır. Stres dozunda uygulanacak steroidler, bilinen adrenal yetmezliği olan ve vücut ısısı uygulanan tedavilere rağmen düzelmeyen hastalara uygulanmalıdır
  • Hipotermisi olan hastalarda, taşikardi (çarpıntı), bradikardi (kalp yavaşlaması), ventriküler fibrilasyon (kalp atım bozukluğu), asistol (kalp kası kasılması yetersizliği) gibi çok sayıda elektrokardiyografik değişiklik görülebilir. Dikkatli olunmalıdır
  • Hastanın altta yatan patolojileri için araştırmalar yapılmalı ve tedaviler ona göre düzenlenmelidir.

İlk yardım yaparken nelere dikkat etmek gerekir?

  • Hastayı sıcak banyo ya da benzeri bir yöntemli hızlı bir şekilde ısıtmaktan kaçınmak gerekir
  • Asla elektrikli battaniye veya sıcak su gibi doğrudan ısı kaynakları kullanılmamalıdır
  • Soğuk kan, kalp ve dolaşım sistemi rahatsızlıklara neden olabileceğinden kol ve bacaklara masaj yapılmamalı veya ısıtılmalıdır
  • Hasta alkol veya sigara kullanmamalıdır çünkü bunlar damarlarda genişlemeye yol açarak ısı kaybında artışa yol açar

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın