Sevgi Mi Kaygı Mı? Modern İlişkilerin Sessiz Tehdidi

Bir mesajın geç gelmesiyle başlayan huzursuzluk, partnerin ses tonundaki küçük bir değişime aşırı anlam yüklemek ya da “Beni gerçekten seviyor mu?” sorusunun zihinden hiç çıkmaması…

Haber Merkezi / Uzmanlara göre bunlar modern ilişkilerde giderek daha sık görülen ilişki kaygısının işaretleri.

Amerikan Psikoloji Derneği (APA), ilişki kaygısını kişinin romantik ilişkilerinde yoğun belirsizlik, terk edilme korkusu ve sürekli onay ihtiyacı yaşaması olarak tanımlıyor. Bu durum, yalnızca ilişkinin kendisini değil, kişinin ruh sağlığını ve günlük yaşamını da etkileyebiliyor.

Uluslararası araştırmalar, ilişki kaygısının büyük ölçüde bağlanma stilleriyle ilişkili olduğunu gösteriyor. İngiltere’deki University College London ve Kanada’daki Toronto Üniversitesi’nde yapılan çalışmalara göre, çocuklukta bakım verenlerle kurulan güvensiz bağlar, yetişkinlikte romantik ilişkilerde kaygı olarak ortaya çıkabiliyor.

Özellikle “kaygılı bağlanma” stiline sahip bireyler:

Terk edilmekten yoğun biçimde korkuyor
Partnerinin sevgisinden sık sık şüphe duyuyor
İlişkide aşırı yakınlık ihtiyacı hissediyor

Harvard Üniversitesi’nin yayımladığı psikoloji raporlarında, geçmişte yaşanan aldatılma, ani ayrılıklar ve duygusal ihmalin de ilişki kaygısını tetikleyebildiği vurgulanıyor.

Uzmanlar, herkesin zaman zaman ilişkisinde kaygı yaşayabileceğini ancak bunun sürekli ve kontrol edilemez hâle gelmesi durumunda sorun olarak değerlendirildiğini belirtiyor.

Yaygın belirtiler arasında şunlar yer alıyor:

Partnerin davranışlarını sürekli analiz etmek
Ayrılık ihtimalini sık sık düşünmek
Yoğun kıskançlık ve karşılaştırma
Yalnız kalamama korkusu
İlişkideyken bile güvende hissetmemek

Avrupa Psikiyatri Birliği’ne göre ilişki kaygısı, uzun vadede depresyon, tükenmişlik ve özgüven sorunlarına yol açabiliyor.

Uluslararası çalışmalar, sosyal medyanın ilişki kaygısını besleyen önemli bir faktör olduğunu gösteriyor. Partnerin çevrimiçi hareketlerini takip etmek, eski ilişkilerle karşılaştırmalar yapmak ve “ideal çift” algısı, kaygıyı daha da derinleştiriyor.

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, sosyal medyada ilişki odaklı kıyaslama yapan bireylerde ilişki memnuniyeti daha düşük, kaygı düzeyi ise daha yüksek.

İlişki kaygısı aşılabilir mi?

Uzmanlara göre ilişki kaygısı kalıcı bir kader değil. Bilişsel davranışçı terapi ve bağlanma temelli terapilerin bu alanda etkili olduğu belirtiliyor. Kişinin kendi duygusal ihtiyaçlarını tanıması, sınır koymayı öğrenmesi ve açık iletişim kurması, kaygının azalmasında önemli rol oynuyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), duygusal ilişkilerde yaşanan yoğun kaygının “kişisel bir zayıflık değil, öğrenilmiş bir başa çıkma biçimi” olduğunun altını çiziyor.

İlişki kaygısı, sevmenin değil kaybetme korkusunun baskın olduğu bir ruh hâlidir. Sağlıklı ilişkiler ise sürekli endişeyle değil, güven ve duygusal dengeyle beslenir.

Uzmanlara göre en önemli soru şudur: “Bu ilişkide seviliyor muyum?” değil, “Bu ilişkide kendim olabiliyor muyum?”

Paylaşın

Nipah Virüsü Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi Ve Tedavisi

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) yakından izlediği zoonotik hastalıklar arasında yer alan Nipah virüsü (NiV), yüksek ölüm oranı ve salgın potansiyeli nedeniyle uluslararası basında yeniden gündemde.

Haber Merkezi / İlk kez 1998 yılında Malezya’da tanımlanan virüs, aradan geçen yıllarda Güney ve Güneydoğu Asya’da zaman zaman ortaya çıkan vakalarla küresel sağlık çevrelerinin dikkatini çekmeye devam ediyor.

Nipah virüsü nedir?

Nipah virüsü, Paramyxoviridae ailesine ait, hayvanlardan insanlara bulaşabilen (zoonotik) bir virüs. Doğal taşıyıcısı, özellikle meyve yarasaları (uçan tilkiler) olarak bilinen Pteropus türleri. Virüs; hayvanlardan insanlara, insanlardan insanlara ve kontamine gıdalar yoluyla bulaşabiliyor.

Nedenleri

Uluslararası sağlık otoritelerine göre Nipah virüsünün başlıca bulaş yolları şunlar:

Yarasalarla kontamine olmuş çiğ hurma suyu veya meyvelerin tüketilmesi
Enfekte domuzlar gibi ara konak hayvanlarla temas
Hastalığa yakalanmış kişilerle yakın temas (solunum salgıları, vücut sıvıları)

Uzmanlar, tarım alanlarının genişlemesi ve insan–vahşi yaşam temasının artmasının, Nipah gibi virüslerin ortaya çıkma riskini yükselttiğine dikkat çekiyor.

Belirtileri

Hastalığın belirtileri genellikle 4–14 gün içinde ortaya çıkıyor. Uluslararası basında yer alan tıbbi değerlendirmelere göre belirtiler hafif seyirden ağır tabloya kadar değişebiliyor:

Ateş, baş ağrısı
Kas ağrıları, boğaz ağrısı
Kusma ve halsizlik
İleri vakalarda ensefalit (beyin iltihabı), bilinç kaybı, nöbetler ve koma

Nipah virüsünün en endişe verici yönlerinden biri, ölüm oranının salgına göre %40 ila %75 arasında değişebilmesi.

Teşhisi

Teşhis, ileri laboratuvar olanakları gerektiriyor.

Uluslararası uygulamalarda:

RT-PCR testleri
Kan, beyin omurilik sıvısı, idrar ve boğaz sürüntüsü örnekleri kullanılıyor.

Erken teşhis hem hastanın prognozu hem de salgın kontrolü açısından kritik kabul ediliyor.

Tedavisi

Şu anda Nipah virüsüne karşı onaylanmış spesifik bir antiviral tedavi veya aşı bulunmuyor. Tedavi destekleyici nitelikte:

Yoğun bakım desteği
Solunum ve sıvı takibi
Nörolojik komplikasyonların yönetimi

Uluslararası basında yer alan haberlere göre, bazı deneysel antiviral ilaçlar ve aşı çalışmaları sürüyor ancak henüz rutin kullanıma girmiş değil.

Paylaşın

Sahtekarlık Sendromu

Sahtekarlık Sendromu (Imposter Syndrome), bireylerin kendi başarılarını ve yeteneklerini küçümsemelerine, bunları şans, tesadüf veya dış etkenlere bağlamalarına yol açan bir psikolojik fenomendir.

Haber Merkezi / Bu durum, kişinin “gerçekte yetersiz olduğu” ve bir gün bu “sahtekarlığın” ortaya çıkacağı korkusuyla karakterizedir. Özellikle yüksek başarı gösteren bireylerde yaygındır ve özgüven eksikliği, anksiyete ile ilişkilendirilir.

Psikiyatrik bir bozukluk olarak DSM-5’te tanımlanmasa da, milyonlarca insanı etkileyen yaygın bir deneyimdir.

Bu kavram, 1978 yılında ABD’li psikologlar Pauline Rose Clance ve Suzanne Imes tarafından ilk kez tanımlanmıştır. Başlangıçta başarılı kadınlarda gözlemlenmiş olsa da, sonraki araştırmalar erkek ve kadınlarda eşit oranda görüldüğünü ortaya koymuştur.

Sendrom, bireyin içsel inanç sisteminden kaynaklanır ve genellikle aile, eğitim veya iş ortamındaki baskılardan tetiklenir.

Sahtekarlık Sendromunun Belirtileri Nelerdir?

Başarıları küçümseme: Elde edilen başarılar “şans eseri” veya “kolay oldu” diye içselleştirilmez.
Sürekli şüphe: “Yeterince iyi değilim” düşüncesi hâkimdir; yetenekler hafife alınır.
Keşfedilme korkusu: Bir gün “gerçek yetersizliğin” fark edileceği endişesi yaşanır.
Mükemmeliyetçilik: Küçük hatalar büyütülür, başarısızlık korkusu yoğundur.
Başkalarının onayına bağımlılık: Sürekli geri bildirim aranır, eleştiri aşırı etkiler.

Bu belirtiler, özellikle akademik, profesyonel veya yaratıcı alanlarda yoğunlaşır ve stres, tükenmişlik sendromu gibi sorunlara yol açabilir.

Sahtekarlık Sendromunun Nedenleri:

Sendromun kökeni genellikle şu faktörlere dayanır:

Aile ve yetiştirilme tarzı: Mükemmeliyetçi, rekabetçi veya aşırı korumacı ebeveynler, çocuğun başarılarını içselleştirmesini zorlaştırır.
Toplumsal baskılar: Cinsiyet rolleri, azınlık grupları veya rekabetçi ortamlar (örneğin, yüksek performanslı iş yerleri) tetikleyici olur.
Kişilik özellikleri: Mükemmeliyetçi, çalışkan veya aşırı sorumlu bireyler daha yatkındır.
Deneyimler: Hızlı kariyer yükselişi veya ilk büyük başarılar, “hak etmeme” duygusunu artırır.

Sahtekarlık Sendromunun Türleri:

Sahtekarlık Sendromu, Pauline Clance’ın sınıflandırmasına göre 5 türe ayrılır:

Mükemmeliyetçi: Küçük hatalara odaklanır, başarıyı “yeterince iyi değil” diye görür.
Uzman: Bilgi eksikliğinden korkar, “her şeyi bilmeliyim” diye baskı yapar.
Yetenek İnananı: Görevleri pratik yapmadan üstlenmekten çekinir, yeteneğini kanıtlayamaz.
Bağımsız Süperadam/Süperkadın: Yalnız başarı arar, yardım istemeyi zayıflık görür.
Doğal Yetenek: Erken başarılar “çaba sarf etmeden” geldiği için şüphe yaratır.

Sahtekarlık Sendromu ile Nasıl Başa Çıkılır?

Bu sendromu yönetmek için şu stratejiler etkili olabilir:

Farkındalık geliştirme: Duyguları yazma ve başarıların kanıtlarla listelenmesi.
Gelişim odaklı düşünme: Yeteneklerin geliştirilebilir olduğunu kabul etme (büyüme zihniyeti).
Destek alma: Güvenilir kişilerle paylaşma veya profesyonel yardım (terapi, bilişsel davranışçı terapi) alma.
Başarıların kutlanması: Küçük zaferlerin takdir edilmesi, mükemmeliyetçiliğin bırakılması.
Ortaklık bilinci: Ünlü isimler (örneğin, Maya Angelou, Albert Einstein) bile bu duyguyu yaşamıştır.

Paylaşın

Günlük Yaşamda GAD Nasıl Yönetilir?

Uzmanlar, Yaygın Anksiyete Bozukluğu anlamına gelen GAD’ın semptomlarının önlenmesine yardımcı olmak için sağlıklı beslenme, egzersiz, stresi azaltma ve sosyal etkileşimi önermektedir.

Haber Merkezi / Günlük yaşamda GAD’yi yönetmek için aşağıdaki stratejiler yardımcı olabilir:

Farkındalık ve Nefes Egzersizleri: Derin nefes alma veya mindfulness meditasyonu gibi teknikler, zihni sakinleştirir. Günde 5-10 dakika, yavaş ve derin nefes alarak veya bir meditasyon uygulaması kullanarak pratik yapabilirsiniz.

Düzenli Egzersiz: Haftada 3-5 kez 30 dakikalık yürüyüş, yoga veya hafif kardiyo, stres hormonlarını azaltır ve ruh halini iyileştirir.

Zaman Yönetimi ve Planlama: Günlük görevleri küçük, yönetilebilir parçalara bölerek endişeyi azaltabilirsiniz. Bir ajanda veya yapılacaklar listesi kullanmak, kontrol hissi sağlar.

Sağlıklı Yaşam Tarzı: Yeterli uyku (7-8 saat), dengeli beslenme ve kafein/alkol tüketimini sınırlamak, kaygıyı tetikleyici unsurları azaltır.

Bilişsel Davranışçı Teknikler (BDT): Olumsuz düşünce kalıplarını fark edin ve bunları daha gerçekçi düşüncelerle değiştirin. Örneğin, “Her şey kötü olacak” yerine “Bu durumla başa çıkabilirim” demeyi deneyin.

Sosyal Destek: Güvendiğiniz bir arkadaş veya aile üyesiyle duygularınızı paylaşmak, yalnızlık hissini azaltır. Destek gruplarına katılmak da faydalı olabilir.

Profesyonel Yardım: Bir terapist veya psikiyatristten destek almak, özellikle BDT veya ilaç tedavisi için etkili olabilir. Türkiye’de bir uzmana başvurmak için yerel sağlık merkezleri veya online terapi platformlarını değerlendirebilirsiniz.

Rahatlama Teknikleri: Progresif kas gevşetme veya hobi gibi keyifli aktiviteler (resim, müzik, bahçe işleri) kaygıyı hafifletir.

Tetkileyicileri Tanıyın: Endişenizi artıran durumları (örneğin, haber izlemek) not edin ve mümkünse bu tetikleyicilerden kaçının veya maruziyeti azaltın.

Kendi Kendine Bakım: Kendinize zaman ayırın; bir fincan bitki çayı içmek, kitap okumak veya doğada vakit geçirmek gibi küçük ritüeller sakinleştirici olabilir.

Paylaşın

Moda Duyguları Nasıl Etkiler?

Moda, sadece bir giyim tarzından ibaret değildir. Birey, çoğu zaman kendisini, kıyafetleri ve görünüşü ile ifade eder ve giyim tercihleri bireyin kalıcı kimliğinin bir parçası haline gelir.

Haber Merkezi / Moda için “sözsüz iletişim” denilebilir, çünkü birey kıyafetleri ve görünüşü ile çevredekilere bir mesaj verilir. Bilim insanları bu olguya “giyinmiş biliş” adını veriyor.

İşte modanın duygular üzerindeki etkilerine dair temel noktalar:

Kendine Güven ve Öz Saygı: İyi seçilmiş, bireyin tarzına uygun kıyafetler giyinmek, bireyin kendine güveni artırabilir. Örneğin, bir iş görüşmesi için şık ve profesyonel bir kıyafet seçmek, bireyin kendini daha yetkin ve güçlü hissetmesini sağlayabilir.

Araştırmalar, “kapsayıcı giyim” (enclothed cognition) kavramını destekler; yani giyinilen kıyafetler, zihinsel durumu ve davranışları etkileyebilir.

Ruh Hali ve Renklerin Etkisi: Renkler, duygusal durum üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Örneğin, kırmızı enerji ve tutku uyandırırken, mavi sakinlik ve güven hissi verebilir. Pastel tonlar huzur verirken, parlak renkler neşe ve canlılık katabilir. Bireyler, ruh hallerine göre bilinçli veya bilinçsiz olarak belirli renkleri tercih edebilir.

Kimlik ve Aidiyet Hissi: Moda, bireyin kimliğini ifade etmesine olanak tanır. Tarzıyla kendini bir gruba ait hisseden bireyler (örneğin, gotik, hipster veya spor tarzı), sosyal bağ kurma ve aidiyet duygusuyla olumlu duygular yaşayabilir. Tersine, sosyal normlara uymayan bir tarz, dışlanma korkusu yaratabilir.

Duygusal Tetikleyiciler: Bazı kıyafetler, anılarla bağlantılı olarak nostalji, mutluluk veya hüzün gibi duyguları tetikleyebilir. Örneğin, bir aile yadigârı mücevher ya da özel bir günde giyilen bir elbise, güçlü duygusal tepkilere yol açabilir.

Toplumsal Algı ve Statü: Moda, başkalarının bizi nasıl algıladığını etkiler. Lüks veya markalı kıyafetler giymek, statü ve saygınlık hissi verebilirken, toplumun beklentilerine uymayan kıyafetler utanç veya rahatsızlık hissi yaratabilir.

Konfor ve Rahatlık: Giysilerin fiziksel konforu da duyguları doğrudan etkiler. Rahat bir kıyafet, stresi azaltıp huzur sağlarken, dar veya rahatsız edici bir kıyafet gerginlik yaratabilir.

Sonuç olarak, moda hem bireysel hem de sosyal düzeyde duyguları şekillendiren güçlü bir araçtır. Bireyin tarzı, ruh halini yansıtabileceği gibi, onu dönüştürme potansiyeline de sahiptir.

Paylaşın

Dijital Sömürü

Dijital sömürü, dijital teknolojilerin – sosyal medya, veri toplama araçları, yapay zeka ve platform ekonomisi – bireylerin verilerini, emeğini veya mahremiyetini izinsiz ve etik dışı yollarla sömürmesini ifade etmektedir.

Kurtuluş Aladağ / Bu kavram, sadece bireysel mağduriyetleri değil, toplumsal eşitsizlikleri, ekonomik sömürüyü ve hatta küresel güç dengesizliklerini de kapsamaktadır.

Araştırmalar, dijital sömürünün yıllık ekonomik maliyeti milyarlarca doları aştığını göstermekte; örneğin, veri ihlalleri ve dolandırıcılıklar küresel olarak 2025 yılı genelinde 10 trilyon dolara ulaşabileceği öngörülüyor.

1990’lı yıllarda internet patlamasıyla başlayan Dijital sömürü, endüstriyel kapitalizmin doğal bir uzantısı olarak görülebilir. Klasik sömürü (emeğin metalaşması) dijital çağda veri ve dikkat ekonomisine evrilmiş durumda.

Shoshana Zuboff’un “Gözetim Kapitalizmi” kavramı burada kilit rol oynamaktadır: Şirketler, kullanıcı verilerini (konum, arama geçmişi, etkileşimler) “davranışsal fazlalık” olarak toplayıp, bu verileri reklam ve manipülasyon için satmaktadırlar.

Dijital Sömürünün Ana Türleri:

Veri Sömürüsü: Veri sömürüsü (veya veri sömürgeciliği), büyük teknoloji şirketleri ve hükümetler gibi kuruluşların, kullanıcıların dijital izlerini, kişisel verilerini ve davranışlarını izinsiz veya yetersiz rıza ile toplayarak ekonomik, siyasi veya stratejik çıkarları için kullanmasını ifade etmektedir.

Bu süreç, bireylerin mahremiyetini ihlal eder ve veriyi “sömürge” gibi kaynak olarak gören bir eşitsizlik yaratmaktadır; örneğin, ücretsiz hizmetler karşılığında veri toplanmasıyla reklam hedeflemesi yapılmaktadır.

Dikkat Ekonomisi: Dikkat ekonomisi, insan dikkatinin sınırlı bir kaynak olarak kabul edildiği bir yaklaşımı ifade etmektedir; bilgi bolluğunda dikkat, en değerli emtiadır ve ekonomik teorilerle yönetilmektedir.

Dijital çağda platformlar (örneğin sosyal medya), reklam ve içerikle bu dikkati çekerek kar elde etmektedir, ancak bu süreç odak kaybı ve bilgi aşırı yüküne yol açmaktadır.

Cinsel ve Çocuk İstismarı: Dijital platformlarda cinsel ve çocuk istismarı, internetin yaygınlaşmasıyla artan bir tehdit olup, sosyal medya, video paylaşım siteleri ve anonim ağlar üzerinden çocuklara yönelik cinsel taciz, istismar materyallerinin (ÇCİM) yayılması, canlı yayın tacizleri ve grooming (çocuğu kandırma) gibi yöntemlerle gerçekleşmektedir.

Meta gibi platformlarda her gün yaklaşık 100 bin çocuğun cinsel tacize uğradığı tahmin edilirken, OnlyFans gibi siteler riski artırmaktadır. Bu, çocukların mahremiyetini ihlal eder, ruhsal travmalara yol açmaktadır.

Ekonomik Sömürü: Dijital platformlarda ekonomik sömürü, gig ekonomisi (Uber, Upwork gibi) ve sosyal medyada (Facebook, TikTok) kullanıcı emeğinin ve verilerinin ücretsiz sömürülmesini ifade etmektedir.

Siber Suç ve Dolandırıcılık: Dijital araçlarla siber suç ve dolandırıcılık, bilgisayar, internet, sosyal medya (Instagram, Facebook gibi) ve mobil uygulamalar üzerinden işlenen yasa dışı faaliyetleri kapsamaktadır. Bu suçlar bireyleri, şirketleri ve devletleri mağdur etmektedir, mahremiyet ihlali ve ekonomik zarara yol açmaktadır.

Bu türler, yapay zeka ile daha da karmaşıklaşmış durumda: AI, deepfakeleri kolaylaştırırken, algoritmalar eşitsizliği pekiştiriyor (örneğin, düşük gelirli kullanıcılara pahalı reklamlar).

Dijital Sömürünün Bireysel Etkileri:

Verilerin izinsiz toplanması, kimlik hırsızlığı ve dijital ayak izinin kalıcı olması bireyleri sürekli izleme ve manipülasyona maruz bırakmaktadır; kariyer ve sosyal hayatı tehdit etmektedir.

Bağımlılık yaratan algoritmalar anksiyete, depresyon, sosyal izolasyon ve FOMO (kaçırma korkusu) gibi etkiler yaratmaktadır; beyin sağlığını bozarak “dijital demans” semptomlarına (hafıza zayıflığı, dikkat dağınıklığı) neden olmaktadır.

Ekran bağımlılığı uyku bozuklukları, hiperaktivite ve empati eksikliğine yol açmaktadır; özellikle çocuklarda dikkat süresi kısalır ve sosyal beceriler zayıflatmaktadır.

Platformlar üzerinden ücretsiz emek (içerik üretimi) sömürülmektedir; bireyler “dijital kölelik” yaşar, gelir kaybı ve tükenmişlik hissetmektedir.

Deepfakeler, siber zorbalık veya cinsel istismar bireysel özerkliği yok etmektedir; travmatik etkiler (anksiyete, travma) uzun vadeli kalmaktadır.

Dijital Sömürünün Toplumsal Etkileri:

Erişim eşitsizliği, düşük gelirli ve kırsal kesimleri marjinalleştirmektedir; gelişmekte olan ülkelerde veri sömürüsü, küresel zengin-fakir kutuplaşmasını derinleştirmekte ve ekonomik gelişimi engellemektedir.

Aşırı platform kullanımı, yüz yüze etkileşimleri azaltarak yalnızlık ve empati kaybına neden olmaktadır; gençlerde sosyal beceri eksikliği artmakta, toplumsal bağlar zayıflamaktadır.

Algoritmalar, echo chamberlar yaratarak ideolojik bölünmeleri körüklemektedir; nefret söylemi, şiddet ve dezenformasyon artmakta, demokratik kurumlar zarar görmektedir.

Gig ekonomisi ve otomasyon, emekçileri güvencesizliğe itmektedir; orta sınıflar erozyona uğramakta, gelir eşitsizliği büyümekte ve toplumsal huzursuzluk tetiklenmektedir.

Sosyal medya, çocuk ve kadın sömürüsünü kolaylaştırmakta (yılda 300 milyondan fazla çocuk mağdur); deepfakeler ve trafik, toplumsal travmaları ve insan hakları ihlallerini çoğaltmaktadır.

Paylaşın

Bu Sağlık Sorunu Pankreas Kanserinin Sessiz İşareti Olabilir

Pankreas kanseri en ölümcül kanser türlerinden biridir. Pankreas kanserinin belirli bir türü olan pankreas Duktal Adenokarsinomu (PDAC), tüm pankreas kanseri vakalarının yüzde 90’ından fazlasını oluşturur.

Haber Merkezi / Boston Tıp Merkezi’nden bilim insanlarının yakın zamanda yaptığı bir araştırma, safra kesesi taşı olan kişilerin (çok daha yaygın ve daha az tehlikeli bir sağlık sorunu) PDAC teşhisi alma riskinin daha yüksek olabileceğini ortaya koydu.

Safra kesesi taşları, safra kesesinde oluşabilen küçük, sert yumrulardır. Safra kesesi, karaciğerin altında bulunan ve vücudun yağları sindirmesine yardımcı olan safra adı verilen bir sıvıyı depolayan küçük bir organdır. Safra kesesi taşları, safradaki maddelerin dengesi bozulduğunda oluşur. Bazı safra taşları kum taneleri kadar küçükken, bazıları golf topu kadar büyük olabilir.

Çoğu insan safra kesesi taşı olduğunun farkında bile değildir çünkü safra taşları genellikle belirti göstermez. Ancak bazı durumlarda safra kesesi taşları mide ağrısına, mide bulantısına ve diğer sindirim sorunlarına yol açabilir.

Yeni araştırmada bilim insanları, PDAC hastası 18 binden fazla kişinin tıbbi kayıtlarını inceledi. Ayrıca, kanser hastası olmayan yaklaşık 100 bin kişinin kayıtlarını da incelediler. PDAC teşhisi konmadan önceki yıl, kanser hastalarının yaklaşık yüzde 4,7’sinde safra taşı vardı. Ayrıca, yüzde 1,6’sının safra kesesi ameliyatla alınmıştı. Kansersiz grupta ise sadece yüzde 0,8’inde safra taşı vardı ve sadece yüzde 0,3’ü safra kesesi ameliyatı geçirmişti.

Bu, PDAC’li kişilerin teşhislerinden önceki yıl safra kesesi taşı geliştirme olasılığının yaklaşık altı kat daha fazla olduğu anlamına geliyor. Sonuçlar, 2022’de Sindirim Hastalıkları Haftası adlı büyük bir tıp konferansında paylaşıldı.

Araştırmacılar, safra taşlarının pankreas kanserine gerçekten neden olduğunu düşünmüyor. Bunun yerine, safra taşlarının erken bir uyarı işareti olabileceğine inanıyorlar. Doktorlar, başka hastalık belirtileri de gösteren birinde safra taşı fark ederlerse, pankreas kanserini daha erken teşhis edebilirler. Ve konu bu hastalık olduğunda, erken teşhis hayat kurtarıcı olabilir.

Bilim insanları, bu bağlantıyı daha iyi anlamak için incelemeye devam etmek istiyor. Laboratuvar sonuçlarında veya taramalarda, doktorların pankreas kanseri riskinin kimlerde daha yüksek olduğunu belirlemelerine yardımcı olabilecek belirli kalıplar keşfetmeyi umuyorlar. Bu araştırma, safra kesesi taşı gibi yaygın sağlık sorunlarının bazen daha tehlikeli hastalıklara işaret edebileceği fikrini destekliyor.

Paylaşın

Grip Aşısı Yaptırmak Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Grip aşısı, influenzaya (grip) karşı koruma sağlamak için geliştirilmiş bir aşıdır. Her yıl grip virüsünün değişen türlerine karşı güncellenir ve özellikle risk grupları için önerilir.

Haber Merkezi /  İşte grip aşısı hakkında bilinmesi gereken temel bilgiler:

Grip Aşısı Nedir?

Grip aşısı, influenza virüsünün belirli suşlarına karşı bağışıklık kazandıran bir aşıdır.
Genellikle inaktive (ölü) virüs içerir; bu nedenle grip hastalığına neden olmaz.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), her yıl o sezonun en yaygın grip virüslerini belirler ve aşı buna göre hazırlanır.

Kimler Grip Aşısı Olmalı?

Türkiye’de Sağlık Bakanlığı ve DSÖ önerilerine göre grip aşısı özellikle şu gruplar için önemlidir:

Yüksek risk grupları: 65 yaş ve üstü bireyler
Kronik hastalığı olanlar (diyabet, kalp, akciğer hastalıkları, böbrek yetmezliği vb.)
Bağışıklık sistemi zayıf olanlar (kanser hastaları, HIV pozitif bireyler)
Hamile kadınlar (doktor onayıyla)
6 ay-5 yaş arası çocuklar

Sağlık çalışanları ve kalabalık ortamlarda çalışanlar
Grip komplikasyonlarından korunmak isteyen herkes

Grip Aşısının Faydaları:

Grip riskini azaltır: Aşı, gribe yakalanma olasılığını %40-60 oranında düşürebilir (virüs suşuna bağlı olarak).
Hastalığı hafifletir: Aşı olanlarda grip olsa bile semptomlar daha hafif seyreder ve komplikasyon riski (zatürre, hastaneye yatış) azalır.
Toplum bağışıklığı: Aşılanma oranı artarsa, virüsün yayılımı azalır.

Ne Zaman Yaptırılmalı?

Türkiye’de grip sezonu genellikle ekim-nisan ayları arasındadır. Aşının en uygun zamanı eylül – ekim aylarıdır, çünkü bağışıklık gelişmesi 2-4 hafta sürer.
Ancak grip sezonu boyunca (mart – nisan aylarına kadar) aşı yaptırılabilir.

Grip Aşısı Türleri:

Standart doz inaktive aşı: Çoğu yetişkin ve çocuk için kullanılır.
Yüksek doz aşı: 65 yaş üstü için daha güçlü bağışıklık sağlar.
Nazal sprey aşı: Canlı zayıflatılmış virüs içeren bu aşı, bazı ülkelerde sağlıklı çocuk ve yetişkinler için uygundur (Türkiye’de yaygın değil).
Karevalent aşı: Dört farklı grip virüsü suşuna karşı koruma sağlar (A ve B tipi virüsler).

Yan Etkileri:

Grip aşısı genellikle güvenlidir, ancak hafif yan etkiler görülebilir:

Enjeksiyon bölgesinde kızarıklık, ağrı veya şişlik
Hafif ateş, baş ağrısı veya kas ağrısı
Nadiren alerjik reaksiyonlar (yumurta alerjisi olanlarda dikkatli olunmalı; doktorla görüşülmeli)

Dikkat Edilmesi Gerekenler:

Kimler yaptırmamalı?6 aydan küçük bebekler
Ciddi yumurta alerjisi olanlar (bazı aşılarda yumurta proteini bulunur)
Daha önce grip aşısına karşı ciddi alerjik reaksiyon geçirenler

Grip Aşısı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular:

Aşı olduktan sonra grip olabilir miyim? Evet, ancak aşıdan değil; ya virüs aşının kapsamadığı bir suştur ya da bağışıklık henüz tam gelişmemiştir.

Her yıl aşı olmak gerekir mi? Evet, grip virüsü her yıl değiştiği için yıllık aşı önerilir.

Hamileler aşı olabilir mi? Evet, doktor onayıyla güvenlidir ve hem anneyi hem bebeği korur.

Paylaşın

Bu Besinler Kan Basıncını Yükseltiyor

Yüksek tansiyon veya hipertansiyon, kalp hastalığı ve felç için önemli bir risk faktörüdür. Genetik ve stres önemli bir rol oynarken, beslenme de kan basıncını düzenlemede hayati bir rol oynar.

Haber Merkezi / Peki hangi besinler kan basıncını yükseltir veya hangi besinler kan basıncını düşürmeye yardımcı olur?

Şekerli İçecekler: Şekerli ve gazlı içecekler, kilo alımına ve insülin direncine katkıda bulunmanın yanı sıra, her ikisi de yüksek tansiyona yol açar. Ayrıca, yüksek fruktoz tüketimi damar fonksiyonunu doğrudan etkileyebilir. Bu içeceklerin yerine daha doğal içecekler tercih edilmeli.

Kahve: Ölçülü tüketimi genellikle güvenli olsa da, aşırı kahve tüketimi bazılarında, özellikle kafeine duyarlılığı olan kişilerde kan basıncının artmasına neden olabilir.

Hazır Erişte: Tek bir paket hazır erişte, önerilen günlük tuz alımının yarısından fazlasını içerir. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, sodyum (tuz) miktarı etikette miligram (mg) cinsinden, ürünün 100 gramı veya 100 mililitresinde belirtilmelidir.

İşlenmiş Etler: İşlenmiş etler genellikle tütsülenir veya tuz ve diğer katkı maddeleriyle muhafaza edilir, bu da onları yüksek tansiyonun önde gelen nedenlerinden biri haline getirir. İşlenmiş etler genellikle damar sağlığını etkileyebilecek nitratlar ve diğer koruyucu maddeler içerir. İşlenmiş etleri ara sıra tüketmekle fayda var, yağsız, taze etler tercih edilmeli.

Peynir: Peynir, kalsiyum ve protein açısından oldukça zengindir. Ancak, özellikle çedar, parmesan, feta vb. gibi eskitilmiş peynirler yüksek sodyum (tuz) içeriğine sahip olabilirler. Bu peynirlerin sık tüketimi yüksek tansiyona yol açabilir. Bu peynirlerin yerine, düşük sodyumlu veya taze peynirleri tercih edilmeli; bir yemeğin ana malzemesi olarak değil, aroma verici olarak kullanılmalı.

Ekmek ve Diğer Fırın Ürünleri: Ekmek ve tüm unlu mamuller (somunlar, hamur işleri) gizli sodyum (tuz) kaynakları arasındadır. Güvenli olması için, tuz içeriğinin kontrol edilebildiği ekmekler tercih edilmeli.

Fermente Ürünler: Turşular fermente edildiğinde bağırsak sağlığına faydalıdır, ancak genellikle turşulama işlemi nedeniyle yüksek oranda tuz içerirler. Turşu veya diğer fermente ürünleri ara sıra, büyük miktarlarda değil, az miktarlarda ve sos olarak tüketilmeli.

Dondurulmuş Yemekler: Hazır yemekler elbette pratiktir, ancak genellikle daha fazla sodyum ve sağlıksız yağ içerirler. Bu bileşenler yalnızca yüksek tansiyona değil, aynı zamanda kardiyovasküler hastalık geliştirme riskinize de katkıda bulunurlar.

Dondurulmuş veya önceden paketlenmiş yemeklerden kaçınmak en iyisidir, ancak mecbur kalınırsa, düşük sodyumlu veya taze hazırlanmış olanlar tercih edilmeli, genel sağlığınızı olumsuz etkileyebilecek gizli tuzlar, koruyucu maddeler ve doymuş yağlar için besin etiketleri her zaman kontrol edilmeli.

Paylaşın

Milyonlarca Yaşlıyı Sakat Bırakan Hastalık

Dünyada sessiz ama giderek artan bir olgu olan kas erimesi veya sarkopeni, bilimsel tahminlere göre, önümüzdeki 30 yıl içinde milyonlarca yaşlıyı bağımlı ve engelliye dönüştürecek.

Haber Merkezi / Sarkopeni, yaşlanma veya hastalıklarla ilişkili olarak iskelet kas kütlesinde ve gücünde progresif bir kayıp durumudur. Genellikle yaşlı bireylerde görülür ve fiziksel işlevsellikte azalma, düşme riski ve bağımsızlık kaybı gibi sorunlara yol açabilir.

Sarkopeninin Nedenleri:

Sarkopeninin ortaya çıkmasında birden fazla faktör rol oynar:

Yaşlanma (Birincil Sarkopeni): Yaş ilerledikçe kas liflerinin sayısı ve büyüklüğü azalır. Hormonal değişiklikler (testosteron, büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme faktörü-1 seviyelerinde düşüş) bu süreci hızlandırır.

Hareketsiz Yaşam Tarzı: Fiziksel aktivite eksikliği kas kütlesinin kaybını artırır.

Yetersiz Beslenme: Protein, D vitamini ve diğer temel besin maddelerinin eksikliği kas sentezini olumsuz etkiler.

Kronik Hastalıklar (İkincil Sarkopeni): Diyabet, kanser, kalp yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi durumlar kas kaybına yol açabilir.

İnflamasyon: Kronik iltihaplanma (örneğin, sitokin artışı) kas yıkımını tetikler.

Nöromüsküler Bozukluklar: Sinir-kas iletişimindeki bozulmalar kas fonksiyonunu azaltabilir.

Sarkopeninin Belirtileri:

Sarkopeninin belirtileri genellikle yavaş gelişir ve şunları içerebilir:

Kas gücünde azalma (örneğin, ağır eşyaları kaldırmada zorluk).
Yürüme hızında yavaşlama.
Denge sorunları ve düşme riskinde artış.
Günlük aktivitelerde zorlanma (merdiven çıkma, sandalye kalkma).
Yorgunluk ve fiziksel dayanıklılıkta azalma.
Kilo kaybı (kas kütlesi kaybına bağlı).

Sarkopeninin Teşhisi:

Sarkopeni teşhisi, genellikle şu yöntemlerle konur:

Kas Kütlesi Ölçümü: Biyoempedans analizi (BIA), DXA (dual-energy X-ray absorptiometry) veya MRI/CT ile kas kütlesi değerlendirilir. Appendiküler iskelet kas kütlesi indeksi (ASM/uzunluk²) sık kullanılan bir kriterdir.

Kas Gücü Testleri: El sıkma gücü (grip strength) dinamometre ile ölçülür.

Fiziksel Performans Testleri: Yürüme hızı, sandalye kalkma testi veya kısa fiziksel performans bataryası (SPPB) gibi testler kullanılır.

Klinik Değerlendirme: Hastanın tıbbi geçmişi, beslenme durumu ve fiziksel aktivite seviyesi incelenir.

Sarkopeninin Tedavisi:

Sarkopeni tedavisi, kas kütlesini ve gücünü artırmayı, fonksiyonel kapasiteyi korumayı hedefler:

Egzersiz:

Direnç (Kuvvet) Egzersizleri: Ağırlık kaldırma veya elastik bantlarla yapılan egzersizler kas kütlesini ve gücünü artırır.

Aerobik Egzersizler: Yürüme, bisiklet gibi aktiviteler genel dayanıklılığı destekler.

Denge ve Esneklik Egzersizleri: Düşme riskini azaltır.

Beslenme:

Yeterli Protein Alımı: Günde 1.2-2.0 g/kg protein önerilir (örneğin, yumurta, et, balık, baklagiller).

D Vitamini: Eksiklik varsa takviye edilir, çünkü kas fonksiyonu için kritik öneme sahiptir.

Omega-3 ve Antioksidanlar: İltihabı azaltabilir ve kas sağlığını destekler.

Hormon Tedavileri: Testosteron veya büyüme hormonu replasmanı bazı durumlarda düşünülebilir, ancak doktor kontrolünde uygulanmalıdır.

Kronik Hastalıkların Yönetimi: Altta yatan hastalıkların tedavisi sarkopeni ilerlemesini yavaşlatabilir.

Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Sigara ve alkol tüketiminden kaçınma, düzenli uyku ve stres yönetimi.

İlaçlar: Henüz sarkopeni için onaylanmış spesifik bir ilaç yoktur, ancak bazı deneysel tedaviler (örneğin, myostatin inhibitörleri) araştırılmaktadır.

Paylaşın