MHP’nin Bingöl Ve Gaziantep İl Teşkilatı Da Feshedildi

MHP Genel Merkezi, teşkilat yapısındaki yeniden yapılanma sürecine devam ediyor. Parti yönetiminin aldığı kararla, Bingöl ve Gaziantep il teşkilatlarının faaliyetleri durdurularak feshedildi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Merkezi, ülke genelindeki teşkilat ağını güçlendirmek ve parti disiplinini en üst seviyede tutmak amacıyla başlattığı “yeniden yapılanma” süreci kapsamında yeni bir adım attı. Bu kapsamda, Bingöl ve Gaziantep il başkanlıklarının mevcut yönetimleri görevden alınarak teşkilatlar feshedildi.

Parti tüzüğünün ilgili maddeleri uyarınca gerçekleştirilen bu operasyon, kulislerde “teşkilatların tazelenmesi” olarak yorumlanıyor. Genel Merkez’den il başkanlıklarına gönderilen tebligatlarda, kararın parti içi verimliliği artırmak ve önümüzdeki siyasi süreçlere daha dinamik bir kadroyla hazırlanmak amacıyla alındığı belirtildi.

MHP’de daha önce de uygulanan bu yöntemle, feshedilen teşkilatların yerine kısa süre içerisinde yeni yönetimlerin atanması bekleniyor. Genel Merkez’in, mevcut il başkanlarının yerine yeni isimleri belirlemek üzere Teşkilat İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı bünyesinde bir çalışma başlattığı öğrenildi.

Teşkilatlarda “Taze Kan” Vurgusu

Parti kaynaklarından edinilen bilgilere göre, söz konusu fesih kararları sadece disiplin odaklı değil, aynı zamanda bölgelerdeki siyasi faaliyetlerin hız kazanması için atılan bir “taze kan” hamlesi niteliğinde. Gaziantep ve Bingöl’de MHP’nin oy potansiyelini artırmayı hedefleyen Genel Merkez’in, önümüzdeki günlerde yeni il başkanlarını ve yönetim kurullarını kamuoyuna açıklaması bekleniyor.

Gözler şimdi, MHP Genel Merkezi’nin bu iki kritik ilde görevlendireceği yeni isimlere çevrilmiş durumda. Parti yönetimi, yeni yönetimlerin belirlenmesi sürecinin en kısa sürede tamamlanarak teşkilatların aktif faaliyetlerine kaldığı yerden devam edeceğini vurguladı.

Paylaşın

Bahçeli’den “Erken Seçim” Tartışmalarına Sert Çıkış: Türkiye’nin İstikbaliyle Oynatmayız

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, muhalefet tarafından son dönemde gündeme getirilen “erken seçim” çağrılarını hedef aldı.

Muhalefetin seçim ısrarını “vakitsiz ve yersiz” olarak nitelendiren Devlet Bahçeli, bu söylemlerin Türkiye’nin gündemini saptırmaya yönelik olduğunu savundu.

Bahçeli, seçim tartışmalarının milletin gerçek sorunlarından kopuk bir siyasi hesaplaşmaya dönüştüğünü belirterek, “Seçim diye tutturanlar, milletin derdiyle değil, kendi telaşlarıyla konuşmaktadır” ifadelerini kullandı.

Erken seçim çağrılarını “siyasi cambazlık” olarak değerlendiren Devlet Bahçeli, sandığın zamanının belli olduğunu vurguladı. “Seçim, siyasi oyunlarla öne sürülecek bir araç değildir. Sandığın ne zaman konuşacağı bellidir ve vakti geldiğinde gereği yapılır” diyen Bahçeli, erken seçim taleplerine kapıyı kapattı.

Türkiye’nin istikrarına dikkat çeken MHP lideri, bu tür çağrıların ülkenin siyasi düzenini zedelemeye yönelik girişimler olduğunu öne sürerek, “Türkiye’nin istikbaliyle oynatmayız, istikrarı tartışmaya açmayız, milli iradeyi istismar siyasetine kurban etmeyiz” dedi.

Devlet Bahçeli, konuşmasını “Türkiye yoluna devam edecektir ve bu yürüyüşü kimse durduramayacaktır” sözleriyle tamamladı.

Paylaşın

MHP’de Teşkilat Operasyonu: Kütahya Ve Eskişehir İl Yönetimleri Feshedildi

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Merkezi, teşkilat yapılanmasına yönelik kritik bir karara imza atarak Kütahya ve Eskişehir il teşkilatlarının faaliyetlerine son verdi.

Haber Merkezi / Parti tüzüğünün ilgili maddeleri uyarınca alınan bu karar, siyaset kulislerinde geniş yankı uyandırdı.

MHP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamaya göre, Kütahya ve Eskişehir il teşkilatları, parti tüzüğünün verdiği yetki doğrultusunda feshedildi. Kararın, Teşkilat İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı E. Semih Yalçın’ın teklifi ve Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin onayıyla hayata geçirildiği öğrenildi.

Kararın gerekçesine dair henüz resmi ve detaylı bir açıklama yapılmazken, feshin MHP Tüzüğü’nün 52. ve 54. maddeleri uyarınca gerçekleştirildiği belirtildi. Söz konusu maddeler, “teşkilatın uyumlu çalışmadığı veya disiplin sorunlarının yaşandığı” durumlarda Genel Merkez’e fesih yetkisi tanıyor.

Fesih kararının tebliğ edilmesinin ardından, her iki il başkanlığındaki tabelalar indirilirken, mevcut yönetim kurullarının tüm yetkileri de düşmüş oldu.

Siyasi kaynaklar, bu hamlenin bir “tasfiye” değil, yerel ve genel politikalarla daha uyumlu çalışacak kadroların oluşturulması amacıyla yapılan bir “kan değişimi” olduğunu vurguluyor. MHP Genel Merkezi’nin kısa süre içerisinde her iki il için de “Kurucu İl Yönetim Kurulu” ataması yapması bekleniyor.

Kütahya ve Eskişehir’de Sessizlik Hakim

Kararın ardından Eskişehir ve Kütahya’daki partililer arasında büyük bir şaşkınlık yaşanırken, görevden alınan il başkanlarından henüz resmi bir açıklama gelmedi. Eskişehir ve Kütahya, MHP’nin hem yerel hem de genel seçimlerde stratejik önem atfettiği şehirler arasında yer alıyor.

Parti kaynakları, yeni atanacak yönetimlerin, yaklaşan siyasi takvime hazırlık sürecini hızlandıracağını ve teşkilat disiplinini yeniden tesis edeceğini ifade ediyor.

Paylaşın

Bahçeli’den Net Mesaj: Ara Seçim Yok, Seçim Zamanında

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında hem dış politika hem ekonomi hem de iç siyasete ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.

Bahçeli, gündemdeki “ara seçim” tartışmalarına da net bir yanıt vererek, “Ara seçim yok, seçim zamanındadır. Türk milletinin iradesidir, o iradeye de şimdiden saygı duymak lazımdır” dedi.

Konuşmasında küresel gelişmelere geniş yer ayıran Bahçeli, enerji güvenliği, sınır emniyeti ve uluslararası hukuk arasındaki gerilimin “çok katmanlı bir hesaplaşma ağı” oluşturduğunu söyledi.

İran ile ilgili çatışmalara değinen Bahçeli, ABD ve İsrail’in 2026 başında gerçekleştirdiği saldırılar sonrası sağlanan geçici ateşkesin kalıcı bir barış anlamına gelmediğini savundu. Ateşkesin “tarafların pozisyonlarını gözden geçirdiği bir ara safha” olduğunu ifade eden Bahçeli, krizin sürdüğünü belirtti.

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarına da değinen MHP lideri, “Siyonist hesapların Lübnan topraklarını terk etmeye niyeti yok” ifadelerini kullanarak, bölgedeki saldırıların artarak devam ettiğini söyledi. Bahçeli, Gazze’deki insani krizin Lübnan’a da yansıdığını belirterek uluslararası toplumun daha aktif olması gerektiğini vurguladı.

Terörle mücadele ve “Terörsüz Türkiye” hedefi üzerinden partisinin politikalarını savunan Bahçeli, MHP’ye yönelik eleştirileri de sert bir dille yanıtladı.

“Çapları MHP’yi tartışmaya yetmez” diyen Bahçeli, Türk milliyetçiliğini sorgulama girişimlerinin “siyasi acziyet” göstergesi olduğunu ifade etti.

Ekonomiye ilişkin değerlendirmelerinde tarım ve gıda güvenliğini ön plana çıkaran Bahçeli, savaşların artık yalnızca silahla değil, gıda ve üretim üzerinden de yürütüldüğünü söyledi.

Tarımı “milli mukavemetin temeli” olarak tanımlayan Bahçeli, çiftçilerin desteklenmesi gerektiğini vurguladı. “Toprağı küstürmemek, çiftçiyi yalnız bırakmamak” gerektiğini belirten MHP lideri, gıda güvenliğini “milli egemenlik ve milli beka meselesi” olarak nitelendirdi.

Bahçeli, dışa bağımlı gıda sistemlerinin ülkeleri kırılgan hale getirdiğini ifade ederek, üretimin stratejik önemine dikkat çekti.

Konuşmasında güvenlik güçlerine de geniş yer ayıran Bahçeli, polis teşkilatının ağır çalışma koşulları altında görev yaptığını söyledi.

Türk Polis Teşkilatı’nın 181. kuruluş yıl dönümüne de değinen Bahçeli, uzun mesai saatleri, yoğun nöbet sistemi ve psikolojik baskının ciddi sorunlara yol açtığını ifade etti. Polis intiharlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini belirterek çalışma koşullarının iyileştirilmesi çağrısında bulundu.

“Ara seçim yok” mesajı

Toplantı sonrası gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bahçeli, ara seçim tartışmalarını bir kez daha reddederek, “Seçim zamanındadır. Türk milletinin iradesi esastır” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Bahçeli: Türkiye’nin Birliği Ve Bekası Önceliğimizdir

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM grup toplantısında Türkiye’nin birliği, devletin bekası ve milli çıkarların korunmasının ertelenemez bir sorumluluk olduğunu vurguladı.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM’deki grup toplantısında küresel ve bölgesel gelişmeleri değerlendirdi, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu krizlere karşı milli birlik ve devlet iradesinin önemini vurguladı.

Bahçeli, konuşmasında dünyada değerler sisteminin çöktüğünü, eski büyük anlatıların iflas ettiğini belirterek, “Küresel düzen derinden sarsılmış, eski anlam kodları ortadan kalkmıştır. Yeni egemenlik formları henüz yürürlüğe girmemiştir. Bu kriz ortamında alınacak kararlar, ortak akıl ve sorumluluk çerçevesinde olmalıdır” dedi.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına da değinen Bahçeli, “Trump ve Netanyahu tarih dışı bir tutumla telafisi zor bir hata yapmıştır. Küresel örgütlerin krizlere müdahale kabiliyeti azalmış, güçlünün haklı olduğu bir anlayış hakim olmuştur” ifadelerini kullandı. İran halkının direnişinin uluslararası kamuoyunda dikkat çektiğini belirten Bahçeli, Hürmüz Boğazı odaklı çatışmaların enerji krizini ve tedarik zincirlerini olumsuz etkilediğini kaydetti.

Konuşmasında CHP’ye sert eleştiriler yönelten Bahçeli, “CHP sorunların çözümüne katkı sunmak yerine çıkarcı bir tutumla hareket ediyor. Milletin değerlerinden kopmuş, yanlış adreslerde doğruyu arıyor” dedi. MHP’nin yaklaşımını ise “Sorunlardan beslenmeyiz, çözüm üretiriz. Türkiye’nin birliği, devletin bekası ve vatanın bölünmez bütünlüğü önceliğimizdir” sözleriyle özetledi.

Bahçeli ayrıca “Terörsüz Türkiye” sürecini de değerlendirdi. “Milli iradenin merkezi olan TBMM’de yapılan çalışmalar büyük olgunluk ve sorumluluk bilinciyle sonuçlanmıştır. Barış, teslimiyet değil; milletin onurunu koruyan, devletin gücünü muhafaza eden bir dengeyi ifade eder” dedi.

Konuşmasının sonunda, Türkiye’nin jeopolitik olarak güçlü bir konumda olduğunu vurgulayan Bahçeli, “Oyalanmaya gerek yoktur. Bu aziz milletin birliğini bozmaya, kardeşliğimizi zedelemeye kimsenin gücü yetmeyecektir” ifadeleriyle sözlerini tamamladı.

Paylaşın

Bahçeli’den Kardeşlik Mesajı: Türk İle Kürt Bozulmayacak Kardeşliğin Nişanesidir

Devlet Bahçeli, Türkiye’nin hem bölgesinde hem dünyada barış ve güvenin teminatı olacağını vurguladı: Terörsüz Türkiye’ hedefi Türk-Kürt kardeşliğinin güvencesidir, milli birlik ve dayanışma temelinde sürecektir.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu.

Bahçeli, Türkiye’nin hem bölgesel hem de küresel barış ve güvenlik vizyonunu detaylandırdığı kapsamlı açıklamasında, “Türk ve Türkiye Yüzyılı” ve “Terörsüz Türkiye” hedeflerini vurguladı. Bahçeli, Türkiye’nin mazlum coğrafyalar için bir umut ve barış merkezi olabileceğini söyledi.

Bahçeli, konuşmasında Türk-İslam coğrafyalarında savaşların sona ermesini ve masum halkın korunmasını öncelikli hedef olarak belirledi. “Artık semalarda füzelerin izi değil, hilalin şan ve şerefi, birliğin ve dirliğin namus seslenişi hakim olsun” diyen Bahçeli, Türkiye’nin bu vizyonla süper güç yolunda ilerleyeceğini ifade etti.

“Al bayrak jeopolitiğinin önü ardına kadar açıktır” diyen Bahçeli, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet mirasındaki stratejik vizyonun Türkiye’ye yön verdiğini belirtti. Dünyaya yalnızca Ankara’dan bakacak şekilde yürütülecek diplomasi ve siyasetle Türkiye’nin saldırgan olmayan bir küresel lider olacağını söyledi.

Bahçeli, bölgedeki güncel krizlere de değinerek, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını eleştirdi. İran’ın kolay lokma olmadığını, halkının kenetlendiğini ve saldırılara karşı güçlü bir savunma sergilediğini belirtti. Bahçeli, Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” hedefinin hem Allah’ın bir lütfu hem de Türk milletinin tarihi iradesinin bir göstergesi olduğunu vurguladı.

Terörle mücadelede kararlılık mesajı veren Bahçeli, “Türk ile Kürt bozulmayacak kardeşliğin nişanesidir” ifadesiyle Türkiye’de etnik ve mezhep temelli ayrışmalara karşı milli birlik ve beraberliğin altını çizdi. Süreçte sabır, tevazu ve teenni ile adımlar atılacağını ifade eden Bahçeli, “Hedef koyduk, inşallah ulaşacağız” dedi.

Bahçeli, Türkiye’nin enerji ve su kaynakları üzerinden yürütülen emperyal planlara karşı milli çıkarların korunacağını vurguladı. “Buralarda petrol bitmedikçe, gaz bitmedikçe, su bitmedikçe savaşlar da bitmeyecektir” diyen Bahçeli, mazlum coğrafyalardaki insanlığın korunması için Türkiye’nin kararlı duruşunu sürdüreceğini belirtti.

Konuşmasını barış, kardeşlik ve milli birlik temasıyla tamamlayan Bahçeli, Türkiye’nin bölgede ve dünyada örnek gösterilecek bir güç olacağını, Türk milleti olarak tüm zorluklara rağmen bir arada duracaklarını kaydetti.

Paylaşın

MHP’den Dikkat Çeken “İmralı” Açıklaması: Gidilecek

MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, Meclis’te kurulan komisyonun İmralı’ya gitmesine ilişkin, “İmralı’ya gidilecektir. Cumhur İttifakı olarak ve tabii DEM’in de katkısıyla İmralı’ya gidilecektir” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, Bengü Türk TV’de TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan ile görüşmeye gitmesine ilişkin açıklamada bulundu. Yıldız, şunları söyledi:

“İmralı’ya gidilip gidilmeme konusu bu haftanın konusu değil, üç haftadır gündeme geliyor. Grup başkanları olarak kendi aramızda bu konuda Meclis Başkanı’nın başkanlığında görüşmeler yapıyoruz. Sonunda mutabakata varıldı. Cuma günü oylamasını yapalım dedik. Oylama için 3’te 2 çoğunluğa ihtiyaç var. Bu sayı da yeterli şu anda.

Onun için de bana sorulduğunda kararın gitme yönünde olacağını net olarak söyledim. Fazla uzatılmadan birkaç gün içinde İmralı Adası’na gidilip terör örgütünün kurucusunun beyanları alınır, söyleyecekleri dinlenir, dönülüp gelinir. Burada yapacağımız şey: 45 yıl örgüt yönetmiş kişinin herkesi dinlediğimiz bir ortamda, onun da bu konudaki beyanlarının alınmasından ibarettir.

Pazarlık ya da benzer şeyler yapılacak değildir. Oraya gidilip herhangi bir konunun al-ver, pazarlık ya da benzer şeyler yapılacak değildir. Biz aşağı yukarı bütün görüşleri biliyoruz. Örgütünü dağıtma ve silahları bırakma şartının tam olarak yerine getirildikten sonra da bir rapor eşliğinde yapılacak hukuki düzenlemeler kamuoyuna paylaşılacaktır.

Yani diğer devletlerin terörle mücadele etmiş ve çatışmalı süreçleri sonlandırmış dünya örneklerine de baktığımızda aşağı yukarı 6-7 sene süren görüşmelerin bizim komisyonumuzda çok kısa sürede sonuçlandığını görüyoruz. Bu çok büyük bir başarıdır. Terörsüz Türkiye modeli dünyaya örnek olacak bir modeldir. İmralı’ya gidilecektir, evet. Bunu net olarak söylüyoruz. İmralı’ya gidilecektir. Cumhur İttifakı olarak ve tabii DEM’in de katkısıyla İmralı’ya gidilecektir.

Katılmayacak olan, heyete üye vermeyecek partinin de cumadan önce kamuoyuna sebeplerini paylaşması gerekir diye düşünüyoruz. Bu meselenin çözülmesi için gayret gösterdiğini söyleyenlerin bahane üretmelerini de toplum görür diye düşünüyorum. Tüm iyi niyetimle oy birliğiyle karar alınacağını düşünüyorum. Oy birliği olmazsa da oy çokluğuyla karar alırız. Kesin olarak gitmeme yönünde bir karar çıkmaz. Çünkü bunun müzakerelerini daha önce aramızda defalarca yaptık.”

Yıldız, AK Parti’nin İmralı’ya gidilmesine yönünde çekinceleri olduğu iddialarına ilişkin ise, “Bu doğru değil. Net olarak söyleyeyim: Terörsüz Türkiye konusunda MHP ve AK Parti arasında en ufak bir fikir ayrılığı yok.” dedi.

Yasal düzenlemelere ilişkin soruya Yıldız, “Benim peşinen bir şey söylemem uygun düşmez. Elbette düzenleme olacaktır. Başından beri söylediğimiz gibi infaz düzenlemesi şart. Liderimizin şarta bağlı olarak söylediği Umut Hakkı, şartlar yüzde yüz gerçekleştiğinde de Umut Hakkı’nın kullanılmasının yolu da elbette açılacaktır.” yanıtını verdi.

Paylaşın

Bahçeli’den Alevi Açılımı: Cami Ne Kadar Bizimse Cemevi De Bizimdir

Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Gönül rahatlığıyla, vicdan huzuruyla, dahası samimiyetle diyorum ki, hem Alevi’yiz, hem Sünni; hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda konuştu. Bahçeli, konuşmasında şunları söyledi:

“Etnik ve mezhebi kamplaşmanın ateş hattına düşürülmek amacıyla on yıllardır karanlık senaryolara maruz kalan Türk milletini felaha ve feraha eriştirmek hepimizin asil ve asli görevidir. Sanal ve sahte bir içerikten mülhem olan Türk-Kürt ayrışmasını tetikleyen iç ve dış düşman cephesidir. İnanan-inanmayan, laik-antilaik ikilemeni tırmandıran yine aynı odaklardır.

Dahası ve daha fevrisi ise Alevi-Sünni bloklaşmasını siyasi ve ideolojik dürtülerle süreklilik içinde tahrik ve tahkim etmeye kalkışan Türk ve İslam muhaliflerinin kara kampanyasıdır. İnanç ve ifade hakkıyla insan ve fikir hürriyetinin kullanımına ses çıkaran, itiraz eden, tepki gösteren, dudak büken kim varsa, buna her kim teşebbüs ve tenezzül ediyorsa ya akıl ve vicdan mahrumudur ya da taşeron olarak sahaya sürülen ajan provokatör mahluktur.

Yeri geldiği zaman, ihtiyaç duyulan her zeminde bilhassa Alevi İslam inancına aidiyetlik duyan kardeşlerimizle ilgili düşüncelerimizi samimi ve şeffaf biçimde paylaştık. Bir defa şu hususu açık yüreklilikle söylemek mecburiyetindeyim: İşin özünde hepimiz Müslüman değil miyiz? Hepimizin Allah’ı bir, Peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir, itikadı bir değil mi? Hepimiz Türk milletinin onurlu ve şerefli mensupları değil miyiz? Aramıza duvar örmek, set çekmek, aşılmaz bariyerler dikmek için satıhtaki yapay etnik ve mezhebi ayrılıklar kimi mihraklar tarafından silah gibi kullanılmadı mı?

Birbirimize yan gözle bakmaktan yorulmadık mı? Birbirimizi çatık kaşlarla takipten bıkmadık mı? Yetmedi mi katlandığımız badire ve belalar? Yetmedi mi çektiğimiz çile ve eziyetler? Yetmedi mi maruz kaldığımız sosyal ve siyasal maliyetler? Yetmedi mi yanlış anlamalar ve peşin hükümler? Mayaları karanlıkla yoğrulmuş, kanları yaslı anaların gözyaşlarıyla tuzlanmış iblis uşaklarının tezgah ve tuzaklarını bozmanın ve buruşturup atmanın vakti gelmedi mi? Türk milletinin ebedi ve tarihi varlığında tek yürek olmayalım mı?

“Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir”

Gönül rahatlığıyla, vicdan huzuruyla, dahası samimiyetle diyorum ki, hem Alevi’yiz, hem Sünni; hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz. Bu düşüncelerim elbette Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin geçmişe sari ve bugüne havi ihtiyaç ve beklentilerini seslendirmeye mani değildir. Sadece maksadım herkesin ve hepimizin üzerinde durması gereken, esasen milli ve manevi paydada ortak hissiyat olan yorum ve değerlendirmeleri açıklamaktır.

Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimiz bizim canımız, can beraberimizdir. Onların her sorunu bizim de sorunumuz, onların her isteği bizim de isteğimizdir. Aleviliği asıl mecra ve muhtevasından kopartıp inanç ve kültür alanından çıkartanlar, bundan tehlikesi siyasi mevzi haline dönüştürmeye çalışanlar büyük bir yanlışın failleridir. Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir. Cem de bizim, semah da bizim, imanın ve İslam’ın mükellefiyetleri de bizimdir.

Tabulara sığınmanın, suni gerginlikleri ve korkuları diri tutmanın, insan ve inanç haklarına kapalı durmanın hiçbir sonu ve sonucu yoktur. Geldiğimiz bu aşamada diyeceğim şudur: Cemevinin ibadethane olarak tescili hususunda atılgan olmak, engelleri birer birer kaldıracak irade cesaretini sergilemek gerekmektedir. Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizin Cemevini ibadethane olarak görmelerine anlayış ve saygı duymak lazımdır.

Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde şahsımın fani hayattaki bir tasarrufunu Horasan Erenleri Dernekler Federasyonu’na hibe etmemizle birlikte yaklaşık 6 bin metrekarelik alana inşa edilip ilk etap açılışı yapılan, aynı zamanda dünyanın ve ülkemizin en büyük cemevi projesi olan Horasan Erenleri Dergahı Cemevi Külliyesi’nin milli birlik ve beraberliğimizin nişaneleri arasında yer alması Allah’tan niyazımdır.

Bu Cemevinin açılış tarihi Hacı Bektaş Veli’nin ebediyete irtihalinin de 754’üncü yıl dönümüne tekabül etmiştir. Ehli Beyt’in aydınlık meşalesi orada yanacak, yürekleri ısıtan manevi mesajları oradan yankılanacaktır. Edep ve hürmet mektebi, muhabbet ve meşveret meclisi orada kurulacaktır. Alevi inanç ve geleneğiyle temelleri kazılan kardeşlik ve kucaklaşma ocağı inanıyorum ki aşk ve ahlakla körüklenecektir. Manevi kurtuluşumuzun mihmandarı ve mimar başları olan Ehli Beyt’in aziz büyüklerini saygı ve rahmetle yad ediyorum. Ehli Beyt sevdalılarına selam ediyorum.

Gazze Şeridi’ni ihtiva eden 738 günlük şiddet ve dehşet süreci 9 Ekim 2025 tarihinde kısmen son bulmuş, nihayet İsrail ile Hamas arasında ateşkes rejimi 10 Ekim 2025 tarihinde itibaren de tesis edilmiştir. Mezkur anlaşmanın ilk aşamasının devreye girmesiyle esir takası, insani yardımların sağlanması ve İsrail askerlerinin belirlenen birinci etaba çekilmeleriyle ilgili müspet gelişmeler yaşanmaya başlamıştır.

Savaşı sona erdirmek amacıyla dün Mısır’da tertiplenen uluslararası zirvenin ve beliren geniş konsensüs ortamının sadece Filistin-İsrail ihtilafının çözüm iklimini değil Ortadoğu’nun istikrar ve barış arayışlarını da güçlendirmesini hassaten diliyorum. Asıl mesele yapılan ateşkes anlaşmasının sahadaki uygulaması ve çatışan tarafların taahhütlülerine ve imzalarına sadık kalmasıdır. İsrail’in güven vermeyen askeri ve politik tutumu karşısında da tedbirli ve ihtiyatlı hareket kaçınılmaz bir gerekliliktir.

7 Ekim 2023 tarihinden buyana tarihin gördüğü ve göreceği en dramatik, en vahim savaş ve soykırım suçu İsrail tarafından işlenmiştir. Bu suçun cezasız kalması diye bir şey asla ve kat’a düşünülemeyecektir. Eninde sonunda İsrail Başbakanı ve soykırımda payı olan vandallar küresel adalet ve vicdan huzurunda hesap verecekler, Gazzeli şehitlerin dökülen kanlarının misliyle bedelini ödeyeceklerdir.

Gazze taş, moloz ve toprak yığınına dönüşmüş, 356 kilometrekarelik sahil şeridi acı, hüzün, gözyaşı ve katliamla bezenmiş, enkaz ve harabeye gömülmüştür. İsrail ordusunun kısmi geri çekilmesi ve ateşkesin teminiyle birlikte yüz binlerce Filistinli ihtiyatlı bir iyimserlik ve zoraki bir tebessümle yıkık dökük evlerine geri dönmeye başlamışlardır. Gazze Şeridi’nin orta kesimi ile güney bölgelerinden kuzey istikametine doğru akan insan seli bir halkın hayat ve varlık mücadelesinde çektiği korkunç ıstırapların adeta geçit merasimini çağrıştırmaktadır. Temennimiz ateşkesin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesinin hitamında kalıcı barışın ve iki devletli çözüm ortamının yeşermesi, yerleşmesi ve herkesçe tasdik edilmesidir.

Akıbetinin ne olacağı henüz tam kestirilemeyen ateşkesle oyalanmanın, üç-beş esir takası yaşandı diye davul zurna çalmanın bir alemi yoktur. Gazze’de 67 bin 173 mazlumun canı alınmıştır. Gazze’yi emlak görenlere, nevzuhur Dubai projesi hazırlayanlara, Gazze’nin masum ve hakkı yenmiş Filistin halkının vatanıdır diyorum. 1967 sınırları temelinde, başkenti doğu Kudüs olan, bağımsız, egemen ve coğrafi bütünlüğüne kavuşmuş, iç siyasi istikrar ve demokratik işlerliğe ulaşmış, bunun yanı sıra Birleşmiş Milletler’de tam üyelik statüsünü elde etmiş bir Filistin Cumhuriyeti kurulmadıktan sonra mevzi kazanımlarla avunmak boşuna bir hevestir.

Türkiye ve bölge ülkelerinin girişimiyle, bir yanda huzurlu, güvenli, üniter, kaynaşmış ve iç barışını sağlamış Suriye Arap Cumhuriyeti’yle; diğer yanda küllerinden yeniden doğacak, Suriye’de umut ettiğimiz gelişmelere sahne olacak Filistin Cumhuriyeti’yle Ortadoğu fırtınalı atmosferinden kurtulacaktır.

Gazze’nin huzur, güvenlik ve istikrar amacının yanında; sivil, diplomatik ve teknik koordinasyonu sağlayacak bir mekanizma olarak planlanan Uluslararası Görev ve İstikrar Gücü’nün içinde Türkiye’nin yer alması bölgesel huzur ve sükûnete azami düzeyde katkı sağlayacaktır. Türkiye’miz adil ve akılcı arabulucu rolüyle bölgesel ve küresel diplomasinin kemer taşı haline gelmiştir. Bundan ziyadesiyle gurur ve memnuniyet duyduğumuzu söylemek isterim. Türkiye’nin kudret ve kifayeti artık herkesçe müsellemdir.

“İlk kıvılcımını yakan Türkiye’dir”

Ülkesine ve milletine yabancılaşmamış kim varsa bu sarih gerçeği kabullenecektir ki, bunun yegane istisnası Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı ve yönetim kadrosudur. Az sonra temas edeceğim gibi, Özgür Bey’in İspanya ile başlayan yurt dışı turunun her ayağında ülkemizi kötülemesi, dahası Sayın Cumhurbaşkanımıza Gazze konusunda parmağını kıpırdatmadı diyerek iftira atması olacak ve sineye çekilecek şey değildir.

Gazze’de yaşanan insani felaketi dünyaya süreklilik içinde ve ısrarla anlatan Türkiye’nin vicdan, merhamet ve insan odaklı diplomasi vizyonudur. Körfez ülkelerine ve İslam dünyasıyla beraber kuzuların sessizliği içinde soykırımı tribünden izleyenlere boy aynası tutup gerçekleri haykıran, hala ne duruyorsunuz diye çağrıda bulunan Türkiye’dir. Gazze faciasını uluslararası topluma devamlı aktarıp Avrupa ve ABD’de geniş çaplı protesto gösterilerinin ve toplumsal kitlelerin eyleme geçmesinin ilk kıvılcımını yakan Türkiye’dir.

CHP Genel Başkanı geçen hafta bize parmak sallayarak konuştu. Öfkeden deliye dönmüş, sinirden sanki nöbet geçiriyormuş gibiydi. Kendisine sakinlik ve soğukkanlılığı temenni ediyorum. Ancak Özgür Bey’in yalan ve iftiralara sarılarak yaptığı çiğ ve çirkin siyasetin bizim nazarımızda delikli kuruşla ne bir değerinin ne de bir ederinin olmayacağını hatırlatıyorum. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, kalabalıkta yapılan sahte kabadayılığın tenhada özrü kabul edilmez, edilemez. Bizim haddimiz, bu uçurum siyaset müelliflerinin haddini bildiği kadardır.

Özgür Bey’in yolu yol değildir, takip ettiği siyaseti ahlaklı siyaset hiç değildir. Bu muhalefet patırtısının yurt dışında ziyaret ettiği her ülkede Türkiye’mizi ve Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’ni hedef alması işbirlikçi ve manda özlemi çeken bir siyasetçinin hezeyanıdır. Dünya genelinde hangi ülkeye bakarsanız bakınız, biraz sonra anlatacağım bazı istisnalar dışında hangi ülkenin muhalefetini incelerseniz inceleyiniz, ülke ve milletini şikayet eden çürümüşlüğe tesadüf edemezsiniz. Özgür Bey’in Brüksel’de ikram edilen meydanda yaptığı mitingde iktidarın Trump’a çalışmaya başladığını iddia etmesi, Türkiye’mizi ayaklar altına alması gayri milli ve gayri ahlaki bir siyasetin kokuşmuş örneğidir. Yazıklar olsun, yazıklar olsun, buna ortak olanlara da yuh olsun.

“CHP’de eksen kaymış, erdem kaybolmuştur”

Bakınız, bu yılki Nobel Barış Ödülü Venezuelalı sözde bir muhalefet liderine verildi. Bu hanımefendi, ABD’nin ülkesine müdahale etmesini isteyecek kadar zıvanadan çıktı. Siyonizm’in hayranları arasında yerini aldı. İsrail’in bile ülkesine askeri müdahale etmesini talep etti. Bildiğiniz gibi ödülü de ABD Başkanı’na ithaf etti.

Cezaevinde bulunan eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı da ‘Venezuela’da demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin başarısı’ diyerek bu bahsettiğim şahsı aldığı Nobel Barış Ödülü’nden dolayı kutladı. İşte CHP budur. Aziz Atatürk’ün kemikleri sızlamaktadır. CHP’de eksen kaymış, erdem kaybolmuş, Türkiye’ye ve Türk milletine muhalefet eden yabancı beslemesi bir anlayış maalesef yuvalanmıştır.

Dinamiti bulup insanlığın felaketine hizmet eden birisinin adına verilen ‘Barış Ödülü’ elbette ve kesinlikle bizim nezdimizde rüşvetin, hilenin, emperyal heveslerin ve su katılmamış rezaletlerin küresel dolaşımından başka bir şey olmayıp yok hükmündedir. Alın ödülünüzü tepe tepe kullanın, sonra da başınıza külah diye geçirin. Bizim için yegâne ödül Allah’ın rızasını kazanmak, milletimizin sevgi ve takdirine layık olmaktır.

Yabancı ülkelerde Türkiye’mize hakaretler yağdıran, seçilmiş Cumhurbaşkanına iftiralar savuran muhalif bir siyasetçinin adres ve yeri, hatta daha mutlu ve mesut olacağı memleketi de zannediyorum haricimizdeki herhangi bir ülkedir. Ayıptır ayıp, bu kadar ağır sıkleti millet terazinin çekmesi söz konusu değildir. İstiyoruz ki, kol kırılsın yen içinde kalsın. İstiyoruz ki, geçmişten tevarüs ettiğimiz yaraları saralım ve şifa dağıtalım.

Kardeşçe ve huzur içinde yaşayalım. Kimin ne meselesi, kimin ne diyeceği varsa oturup konuşalım, ortak aklın ve ortak iradenin refakatinde ülkemize müftehir bir siyaset ruhuyla hizmet edelim. Ülkemizi yabancılara şikayet etmek şerefli bir tavır değildir. Arsızın güçlü olması haklının suçlu olmasının yolunu açacaktır. Çok şükür arsızlar ve arsızlık kaybedecek, haklı ve ahlaklı olanlar mutlaka kazanacaktır. CHP yanlış rotadadır. CHP’nin başındaki zat histeri krizine tutulmuştur.

Bizim sağduyu ve sükûnetle perçinlenmiş kamil duruşun her kilidi açacak anahtar işlevine ihtiyacımız vardır. Aklıselim, kalbiselim ve zevkiselim sacayağında konuşmaya ve sorunları mutabakatla ele almaya asgari seviyede talebimiz olacaktır. ‘Terörsüz Türkiye’ de bu hedeflerden birisidir.

Bu süreçte heyecanla çılgınlık arasında kesin bir ayrım yapmak, yanlışa yorulabilecek şuursuz tezahürat ve telaffuzlardan kaçınmak elzemdir. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu istişarelerinin sonuna yaklaşmaktadır. Mazisi 41 yılı bulan bölücü terör sorununun bir günde çözümünü elbet beklemiyoruz. Ancak herkesi ve özellikle muhataplarını sorumlu bir dil kullanmaya davet ediyoruz. Şehitlerimize gencecik cesetler demek doğru ve isabet kaydeden bir söz değildir. Çünkü şehitler ceset değildir, onlar bizim kahramanımız, manevi muhafızlarımızdır. Al-i İmran Suresinde buyurulduğu gibi, ‘Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler.’ TBMM çatısı altında taşkın sloganlara da asla yer ve gerek yoktur.

Herkes ve hepimiz ‘Terörsüz Türkiye’ hedefinin sekteye uğramamasına özenle dikkat etmeliyiz. Maksimalist taleplerin gündeme gelmesinden kaçınmalıyız. Sorumsuz ve suçlayıcı üsluptan uzak durmalıyız. Bilinmelidir ki, her şey Türkiye içindir. Hepimiz Türk milletiyiz. Denizi geçtikten sonra derede bocalamanın hiç kimseye faydası olmayacaktır. Terörsüz Türkiye Türk milletinin müşterek arzu ve amacıdır. Bu arzu ve amaçtan sarfınazar edenler ahlaken, tarihen, vicdanen ve siyaseten çok ağır sonuçlarla karışılacaklardır. 27 Şubat İmralı açıklaması dışında hiçbir söz, tez, teklif ve değerlendirmenin hükmü yoktur.”

Paylaşın

Bahçeli, Sert Sözlerle CHP’yi Hedef Aldı

Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Lideri Devlet Bahçeli, sert sözlerle CHP’yi hedef alarak, “Hep dedim, yine diyorum, bu CHP’den hiçbir halt olmaz, olamaz” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında son günlerde yaşanan gelişmelerle ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Bahçeli’nin açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle:

“Bozkırın ve tozlu yolların ortasında serpilen, evsiz sokaklarla sokaksız evlerin arasında sembolleşen Türkiye Büyük Millet Meclisi aziz Türk milletinin göz bebeği, iradesinin tecelli mekanıdır. 1916 yılının Ağustos ayında Ankara’nın dörtte üçünü yakıp kül eden o meşum yangının müessif ve mütemadi tesirlerine rağmen 23 Nisan 1920’de istiklal ve istikbalin diri ümitleri Ulus’taki taş binada güneş gibi parlamıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi demokrasinin can damarıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi devletimizin kurucu temelidir. Hâsılı kelam Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk milletinin ta kendisidir. Milletin verdiği vekâlet görevini demokrasi ahlakına ve tarihsel anlamına müzahir şekilde taşımak ve temsil etmek bu kutlu çatı altında bulunan her milletvekilinin başlıca sorumluluğudur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, boykot ve protestolara sahne olacak, ucuz ve uçuk ayak oyunlarına alet edilecek; egoları şişkin, hırs ve ihtirasları kabarık siyasi tufeylilerin tahrip ve tahriklerine maruz kalacak bir yer değildir. Yeni yasama yılının açılış oturumuna sudan bahaneleri ileri sürerek katılmayan, Sayın Cumhurbaşkanımızın konuşmasına tahammülsüzlüğün yanında aziz milletimizin iradesine saygısızlıkta üst bir faza geçen Cumhuriyet Halk Partisi gene baltayı taşa vurmuştur.

Dipsiz çelişkilerde bocalayan CHP gafil cüretkarlığıyla yanlışı savunacak basit ve bayağı gerekçelere sığınmayı, devamında bunlarla avunmayı tercih etmiştir. Elbette kendi düşenin ağlamaya, dövünmeye, sızlanmaya hakkı yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi’nin sadece Sayın Cumhurbaşkanımızı, sadece Meclis’imizi değil, esasen Türkiye’yi ve Türk milletini yok saydığı ortadadır. İnanıyorum ki bu seviyesizliğin demokratik sonuçlarına da eninde sonunda katlanacaktır.

1 Ekim 2025 tarihinde Meclis’in açılışı münasebetiyle yapılan özel oturumun hemen ardından TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un davetine icabet eden parti Genel Başkanlarının yan yana oturmaları cepheleşmeden mustarip milletimizi gerçekten umutlandırmıştır. İktidarıyla muhalefetiyle birlikte teşekkül eden tek kare fotoğrafa milli iradenin özlemleri yansımıştır.

Her parti, her milletvekili, her siyaset insanı Türkiye sevdasının ortak paydasında buluştuktan sonra üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sorun yoktur. Görüşlerimiz farklı olabilir, fikirlerimiz ayrı olabilir, bunları temin ve teşmil eden siyasetlerimiz de başka olabilir; ama hepimiz Türk milletinin evladıyız, mensubiyetinden de onur ve şeref duymalıyız. Gerektiği ve şartlar öyle geliştiği takdirde sesimizi değil yalnızca sözümüzü yükseltmeliyiz.

Bütün bunları dikkate alan bir terkip ve tefsir hüneriyle söyleyecek olursak, Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyaseti mefluç ve meşruiyet zaafıyla malul sakat bir siyasettir. Bu ağır siyaset kusurunun milletimize vereceği hiçbir şey de yoktur. Özgür Bey’in Meclis’teki malum o fotoğraf karesiyle ilgili günlerdir süregelen söz, değerlendirme ve temelsiz eleştirileri esasen içten içe derinleşen bir kıskançlığın, gittikçe ağırlaşan nedamet psikolojisinin alegorik şifresidir. Samimiyetle ifade etmeliyim ki, o fotoğraf Türkiye’nin fotoğrafıdır.

Her şeyden evvel Cumhuriyet Halk Partisi’nin sürüklendiği çıkmaz sokağın, içine girdiği korku tünelinin, çırpındıkça battığı rüşvet ve yolsuzluk çamurunun elbette siyasi sonuçları olacaktır. Özgür Bey’in Sayın Cumhurbaşkanımızla ilgili sözde meşruiyet sorunu imal ve icat etmek yerine partisinin ve şahsının ne kadar meşru bir çizgide durduğuna kafa yorması akıbeti ve mahiyeti bakımından akla en yatkın seçenektir.

Egemenliğin ve meşruiyetin yegane kaynağı büyük Türk milletidir. Söz milletindir, karar milletindir, irade milletindir, hüküm milletindir. Eğer millet haricinde meşruiyet arayışlarına tenezzül edip teşne olabilecek mandacı siyasetçilerin izini sürmek isteyen çıkarsa tavsiyem ve temennim doğrudan CHP’ye bakmaları, orayı kurcalamalarıdır. Zira kurcaladıkça Mavi Vatana masal ve safsata diyen işbirlikçiler çıkacaktır. Kurcaladıkça Karabağ zaferinden rahatsız olan devşirmeler görülecektir. Kurcaladıkça yabancı medyaya Türkiye’yi şikayet eden, yabancı ülkelerden aman dilenen, niye bizi görmüyorsunuz diye çığlıklar atan ciğersizlerin eşkâli belirlenecektir.

“Bu CHP’den hiçbir halt olmaz”

Camdan evi olanların komşuya taş atmadan evvel çok iyi düşünmeleri, makus bir hesap hatasından uzak durmaları gerekmektedir. Özgür Bey’in, Sayın Cumhurbaşkanımız ABD’de Türkiye’yi onurla ve takdir edilecek boyutlarda temsil ederken İsrail’in sesi olması, ülkemizi kötüleme yarışına tevessül etmesi kelimenin tam anlamıyla çarpıklıktır. Cumhurbaşkanımız Birleşmiş Milletler Kürsüsünü vicdan mahkemesine dönüştürüp mazlumların tercümanı olurken, Özgür Bey’in Netenyahu’yla kayıkçı kavgası yapıyorlar sözü unutulmayacak siyasi bühtandır.

‘Trump’tan randevu dilenenlerin Filistin’in kardeşi olamayacaklarını’söylemesi ayıptır, günahtır ve yalandır. Özgür Bey’in nasıl bir dolduruşa getirildiği, kimlerin tuzağına düştüğü az çok malumumuzdur. Nitekim kendisine ve partisine yazık etmiştir. Birleşmiş Milletler 80’inci Genel Kurulu’nda dünya Türkiye’yi konuşmuşken, Özgür Bey ve CHP yönetimi freni boşa almış, şarambole yuvarlanmıştır. Siyonist-Emperyalist esaretin altına giren CHP’dir. Hep dedim, yine diyorum, bu CHP’den hiçbir halt olmaz, olamaz. CHP’nin mahkeme kapılarına yüz sürmesi öncelikle kendi iç meselesidir.

Ne var ki bu partiyi kasıp kavuran siyasi kriz günbegün çıta yükseltmektedir. Mahkeme kararları, YSK’nın çıkışları, karşılıklı suçlamalar bölünme aşamasına doğru kayan bir CHP tablosunu gün yüzüne çıkarmaktadır. İtirafçı CHP’lidir, iddia sahibi CHP’lidir, müşteki CHP’lidir, fail CHP’lidir. Ne tuhaf, CHP’de kılıçlar çekilmiş, ortak akıl kaybolmuştur. CHP yönetiminin her önüne geleni suçlaması doğru ve omurgalı bir tavır değildir. Aynada başka bir şey görmek istiyorlarsa aynayı değil aynanın karşısındaki görüntüyü değiştirmeleri en makul tercihtir.

CHP’nin istikrarsızlığı, tarihsel çizgisinden derin kopuşu Türk siyaset ve demokrasi hayatını olumsuz etkileyecektir. CHP’nin içinde bulunduğu kaos Türk siyaseti, bu partinin geleneği ve geleceği açısından esef vericidir, yürek yaralayıcıdır. Ancak CHP’nin hesabını vermesi gereken, hatta yüzleşmesi kaçınılmaz olan korkunç nitelikli rüşvet ve yolsuzluk iddiaları vardır ve ortadadır. Özgür Bey’in savcı ve hâkimlerimizle uğraşması, her vahim iddiayı siyasileştirerek karalaması, meydan meydan dolaşarak zehir aşılaması suçluluk psikolojisinin yansımasıdır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi rüşvet ve yolsuzluğun pençesinde, eko-sistemin esareti altındadır. Yüzleşmek için özgüven, gerçekleri kabullenmek için de siyasi ahlak ve dirayet gerekmektedir. CHP’nin belediyelerde dönen gayri meşru ilişkilerin hesabını vermesi şarttır. Türk yargısına güvenimiz tamdır, iddianamelerin süratle ikmal edilerek adil yargılama sürecinin derhal başlaması da samimi dileğimizdir.

“Hamas, ülkesini, vatanını ve milletini savunan bir direniş örgütüdür”

Gazze’deki soykırım ve insani felaket dünyayı ayağa kaldırmıştır. Bilhassa Gazze’ye insani yardım malzemesi götürmek amacıyla yola koyulan ‘Küresel Sumud Filosu’ Siyonist kuşatmayı sarsmış ve uluslararası sularda uğradığı terörist saldırıya rağmen direniş umutlarını kamçılamıştır. Alçakça gözaltına alınan 36’sı Türk vatandaşı 137 aktivistin yoğun girişimler sonucunda Türkiye getirilmesi müessir bir başarıdır ve emeği geçen kim varsa tebrik etmek hepimizin görevidir.

Birleşmiş Milletler’in üye ülke sayısı 193’tür. Bunun 157’si Filistin’i tanımıştır. Soykırımcı İsrail tecrit edilmiştir. Bu yılki Genel Kurul’da pek çok ülke Filistin’i tanımıştır. Bu vesileyle hepsine teşekkür ediyor, tebriklerimi iletiyorum. Trump’ın Filistin’i tanımak ‘Hamas’a ödüldür’ sözleri önyargılı, basit, bayağı ve bağnazcadır. Hamas terör örgütü değildir, gerçek manasıyla terör yöntemlerine başvuran haydut devlet İsrail’dir. Hamas, ülkesini, vatanını ve milletini savunan bir direniş örgütüdür. Hazırlanan 20 maddelik Gazze Planı günlerdir Türkiye ve dünya gündemindedir.

Bu Plan’a Hamas’ın müspet yaklaşımı, ayrıca müzakereye yeşil ışık yakması en azından silahların susması, ateşkesin sağlanması, kısmi bir sükûnetin vasat bulması adına memnuniyet vericidir. Fakat süreç engebeli, çetin, zorlu ve tuzaklarla doludur. İsrail ile Hamas arasındaki savaşı sonlandırması ve Gazze Şeridi’nde barış ortamının yeşermesine kapı aralaması ümit edilen Plan’ın dolaylı müzakereleri için adres Mısır’dır. Bu müzakerelerde İsrail’in ne yapacağı, hangi sinsi yolları takip edeceği, Doha’ya benzer bir sabotajı yapıp yapmayacağı muammadır.

Trump, Netenyahu’yla görüşmeden önce Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Endonezya ve Pakistan devlet ve hükümet başkanlarıyla bir toplantı düzenlenmişti. Bu toplantıda masaya yatırılan ve görüş birliğine varılan Gazze Planı’nda daha sonra değişiklikler yapıldığı bizzat Pakistan Başbakanı tarafından açıklanmıştı. Hatta Netenyahu Amerika’dan ayrılmadan İsrail ordusunun Gazze’den çekilmeyeceğini ilan etmişti. Şunu açık yüreklilikle ifade etmek gerekirse, İsrail hem insanlığın hem de barış umutlarının düşman odağıdır.

Mısır’daki müzakerelerin kesintiye uğraması, İsrail’in savaş, şiddet ve soykırıma devamı halinde artık zora dayalı her türlü askeri seçenek meşru hale gelecektir. İsrail’in durdurulması masa başında olmuyorsa sahada ve silahla yapılması tarihin kırılma anı olarak karşımıza çıkabilecektir. Dünya ve insanlık vicdanı sayıları 20 bini aşan çocuk katliamına, toplamda 70 bine yaklaşan masum ölümüne daha fazla sabır gösteremeyecektir. Siyonist eşkıyalık ya barışa tamam demeli ya da uluslararası veya bölgesel mahiyetli istikrar gücüyle Gazze zincirlerinden kurtarılmalıdır.

Vakit Gazze için kıyam vaktidir. Vakit vicdan ve merhamet vaktidir. Bu süreçte 5 Ağustos 2024 tarihinde önerdiğimiz; Türkiye, Irak, Mısır, Suriye başta olmak üzere bölge ülkelerinin teşebbüs ve tertibiyle kurulabilecek Kudüs Paktı daha da mühim bir anlam kazanmıştır. Küresel intifada her coğrafyada varlığını izhar etmektedir.

İsrail Filistin arasında bir an önce ateşkes ilan edilmeli, Siyonist barbarlık işgal ettiği topraklardan çekilmelidir. Batı Şeria’nın ilhak emelleri de ateşe benzin dökmekten farksızdır. Gazze’yi unut, Batı Şeria’yı tut aldatmacasına kanacak kimse yoktur. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İspanya Başbakanı, tarih sessiz kalanları yargılayacak demişti. Ve haklıydı. Kolombiya ve Endonezya Cumhurbaşkanları Filistin’i savunmak için askeri güç kullanımını ve sevkiyatını önermişlerdi. Ve insanlık hafızasına altın harflerle kazınmışlardı.

“İki devletli çözümden başka yol kalmamıştır”

Ne yazıktır ki, ne gariptir ki, 57 İslam ülkesinden birisi de bu denli kararlı ve mert duruşu göstermemiş, gösterememiştir. Önde çocuklar ölürken, arkada siyasi ve ekonomik işbirlikleri kurmak ne İslami, ne insani, ne de ahlakidir. Akan kan durmalı, Gazze’nin Gazze’lilere ait olduğu herkesçe kabul edilmelidir. İki devletli çözümden başka yol kalmamıştır.

1967 sınırlarına haiz olmak kaydıyla başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bağımsız ve coğrafi bütünlüğünü sağlamış Filistin devleti kabul edilmeli, Birleşmiş Milletler’e de tam üye yapılmalıdır. Bir Yahudi alimi olan Hilal neredeyse Hz.İsa ile aynı dönemde yaşamıştı. Şu sözler onundur: ‘Size yapılmasından nefret ettiğiniz bir şeyi bir başkasına yapmayın. Bütün Tevrat bundan ibarettir, gerisi yalnızca açıklamadır.’

Soykırımcılar mutlaka hesap vereceklerdir. Gazze’li bebeklerin, çocukların, kadınların, yaşlıların, savunmasız insanların hakkını hukukunu savunmak bir insanlık görevidir. Gazzeli mazlumların sesine ses olan, feryatlarına tercümanlık yapan, dünyaya da insani felaketin korkunç yüzünü süreklilik içinde haykıran Türkiye’nin tez ve söylemleri nihayet geniş kabul görmüştür. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Cumhurbaşkanlığı Kabinesine müteşekkir olmak lazımdır.

Terörsüz Türkiye takip ve temini devlet politikasına dönüşen milli ve tarihi bir hedeftir. Bu muteber hedefin can alıcı noktası iç barış ve huzur ortamının sağlam ve sağlıklı esaslara bağlanmasıdır. Türk ve Türkiye Yüzyılı; aynı zamanda barış, huzur ve kardeşlik yüzyılıdır. Milletimiz ‘Terörsüz Türkiye’yle ilgili adım ve atılımların arkasındadır. Kaldı ki bu hedefe ulaşılmasıyla birlikte kazanan Türkiye ve Türk milleti olacaktır. Menfi ve mütereddit çevrelerin uydurmalarına, iftirayla bezenmiş muhal ithamlarına ne itibar edecek ne de kale alacak hiç kimse yoktur.

Biz “Terörsüz Türkiye” hedefini bütüncül zaman telakkisinin izdüşümünde kombine ve kolektif bakış açısıyla ele alıyor, hayatın ve hadiselerin her veçhesine ışıklar salacağına, yeni bir diriliş momenti olacağına inanıyoruz. Önyargıların düğümlerini çözmek istiyoruz. Katılaşmış ve kapanmış diyaloglara daha üst bir uzlaşma kümesinde canlılık kazandırmanın amaç ve arzusundayız. Şayet varsa buğulanan ve buzlanan toplumsal münasebetler ağını birlikte yaşama ve yaşatma temelinde karşılıklı anlayış, saygı, sevgi, fedakarlık, empati ve bağlılıkla yeni baştan kuracağımızı değerlendiriyoruz.

Kim ki ‘Terörsüz Türkiye’den rahatsızsa bir kuraklık, bir karanlık, bir acziyet içindedir. Bu hedef soysuz bir çağdaşlığın fevkinde çağlar üstüdür. Sırtını statükoya dayayarak bulanık dönemlere hapsolanların aksine devirler üstüdür. 1,5 asırdır süregelen küresel emperyalist komplolar, vatanımız ve milletimiz aleyhinde devrede olan karanlık kampanyalar inşallah tasfiye edilecektir. Hedef büyüktür, taviz, tehir ve teslimiyet ise asla yoktur. Göreceli anlaşmazlıkları önce çoğaltıp sonra körükleyen, ardından da düşmanlıklara dönüştürmek için fitne yayan iç ve dış hıyanet şebekesinin çarkı kırılacaktır.

Türkiye kutlu bir doğum arifesindedir. Bu doğumun sancıları olabilir, yanlış anlamalar olabilir, bazen sinirler de gerilebilir, hatta temaslar zayıflayarak mesafeler açılabilir. Fakat sabır, sebat ve soğukkanlılıkla vatan ve millet sevgisinde buluşmamız, aydınlık ve ortak bir geleceğe yürüme kararlılığımız her soru ve sorunla başa çıkmaya kafidir. Yeter ki samimiyet ve dürüstlük rotasından ayrılmayalım. Yeter ki dağılmamızı ve bölünmemizi kurgulayan muhasım koalisyona karşı hep birlikte ve kardeşçe göğüs gerelim.

“Müzakere zemini oluşmalıdır”

TBMM’de tesis edilen Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu faal haldedir, toplumun her kesimiyle istişarelerini sürdürmektedir. 13 toplantı yapılmış, 14’üncüsünü de yarın gerçekleştirilecektir. İhtiyaç duyulan siyasi ve hukuki düzenlemelerin yapılabilmesi için geniş ve gerçekçi mutabakat ve müzakere zemini oluşmalıdır. Meseleye doğrudan veya dolaylı müdahil herkesin söyleyeceği bir fikri veya düşüncesi vardır. Bunları dinleyip en doğru ve güvenli bir yol haritası belirlenmelidir. Gördüğümüz kadarıyla ve aldığımız bilgiler çerçevesinde böyle yapıldığını da mütalaa etmekten memnuniyet duyuyor, komisyonda görev alan tüm milletvekillerimize teşekkür ediyorum.

Eğmeden bükmeden söylemeliyim ki, PKK’nın kurucu önderliği elini taşın altına koymuştur. 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hitamında PKK 12 Mayıs’ta silah bırakmış ve örgütsel varlığını lağvetmiştir. 11 Temmuz’da bir grup PKK’lı silahlarını yakmıştır. Ne var ki Suriye’nin kuzey doğusunda tesir alanı bulunan SDG/YPG henüz silah bırakmamış, 27 Şubat İmralı çağrısına riayet etmemiştir. Halbuki İmralı’nın çağrısı PKK’nın yanı sıra bölücü terörün tüm bileşenlerini kapsamaktadır. En azından bizim anladığımız böyledir, yorumumuz bu doğrultudadır.

Beklentim şudur: PKK’nın kurucu önderliği SDG/YPG’ye direkt aynı mahiyet ve muhtevada bir çağrıda bulunarak, Şam yönetimiyle imzalanan 10 Mart tarihli mutabakata uyulmasını istemelidir. Esad rejiminin devrilmesinden sonra ilk kez yapılan Halk Meclis’i seçimlerinin demokratik istikrar içinde yeni dönemin, yeni siyasi ve toplumsal mekanizmanın ağırlık merkezi olması yönünde fikir birliği hasıl olmuşken; Rakka, Haseke ve Süveyda’nın bunun dışında kalması 10 Mart Mutabakatının ruhuyla çelişmektedir.

Gerekirse Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda görev yapan milletvekillerinden bir grup İmralı’ya giderek yüz yüze görüşme sağlamalı, mesajlar ilk ağızdan alınmalı ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Bunda çekinilecek bir husus görmüyorum. Bizi bağlayan açıklama 27 Şubat İmralı açıklamasıdır. Bu açıklamanın güncellenerek daha detaylandırılması ve çerçevesinin genişletilmesi hayırlı gelişmelere yol açacaktır.”

Paylaşın

Bahçeli, “Türkiye, Rusya Ve Çin” İttifakı Önerisine Açıklık Getirdi

Türkiye – Rusya – Çin (TRÇ) ittifakı önerisine açıklık getiren MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir. Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. ‘Benim aklım hep Türkiye’dir.'” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türk Akademisi Siyasi Sosyal Stratejik Araştırmalar Vakfı Başkanı ve MHP Ekonomik ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı İsmail Faruk Aksu’ya “TRÇ ittifakı” ile ilgili yaptığı değerlendirmelerin üçüncü kısmı Türkgün gazetesinde yayımlandı.

Bahçeli’nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: Türkiye’nin millî menfaatlerini korumak ve geliştirmek; çevremizde barış, istikrar ve güvenlik odaklı bir ‘huzur kuşağı’ oluşturmak; bütün ülkelerle karşılıklı saygı ve menfaate dayalı uzun vadeli dostane ilişkiler kurmak; mevcut sorunları Türkiye’nin hak ve çıkarları korunarak uluslararası hukuk çerçevesinde adil ve kalıcı çözümlere kavuşturmak dış politikamızın özünü oluşturmaktadır.

Partimiz, uluslararası ilişkilerde diğer devletlerin bağımsızlık, ülke bütünlüğü ve iç işlerine karışmamayı temel ilke olarak benimsemekte, diğer devletlerden de bu ilkeye uygun bir tutum beklemektedir. Tüm ülkelerle dostane ilişkiler kurulup ilerletilmesi, bölgesel iş birliği oluşumlarının teşvik edilmesi, çok taraflı uluslararası kuruluşların etkili bir üyesi olarak anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesi, bölgesel ve küresel düzeyde barış, istikrar, güvenlik ve ortak refaha katkı sunulması, iş birliği odaklı dış politikamızın öncelikleri arasındadır.

Bu ilke ve esaslar temelinde inşa edilen dış politikamız, kudretli, itibarlı, sözü dinlenen, dostluğu aranan ve dostluğuna güvenilen bir ülke olarak 2053’e gelindiğinde Türkiye’nin dünya siyasetine yön veren küresel bir güç olmasını hedeflemektedir.

Mevcut bölgesel ve küresel bloklar içerisinde kırılmaların, yeni ittifak arayışlarının ve güç dengelerine ilişkin mücadelenin sürdüğü günümüzde Türkiye bize göre, oyun kurucu ve oyun bozucu vasfını güçlendirerek egemenlik haklarını koruma kararlılığından taviz vermeden bölgesel güç ve küresel önemli bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin sahip olduğu maddi ve kültürel sermaye unsurları ile çağdaş gelişmelere yönelik ilgi, yetenek ve kazanımları milletimize önemli fırsatlar sunmaktadır.

Avrasya jeopolitiğinin merkezinde bulunmanın sunduğu fırsatları stratejik bir vizyonla değerlendirebilen Türkiye, bölge ülkelerinde barış ve istikrarın sağlanması ve korunması amacıyla siyasi, ekonomik ve kültürel iş birliği projelerini hayata geçirebilecektir.

Türk Devletleri Teşkilatı’nın tesisi hem fikrî, hem siyasi hem de duygusal anlamda yüksek bir heyecan uyandırmıştır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulmasını müteakip Türk devletlerinin ortak çıkarlarının bulunduğu muhtelif alanlarda rehberlik edecek stratejik bir belge olan Türk Dünyası 2040 Vizyonu’nun kabul edilmesi, Türk devletlerine çok önemli iş birliği imkânları sunmaktadır.

Geliştirilecek güçlü ortak ilişkiler, Türk devletlerini ve topluluklarını birbirine yakınlaştırmakla kalmayacak, bölgesel ve küresel barışa da katkı sağlayacaktır. Partimizin dış politika anlayışında özel bir önem taşıyan ‘Türk Kuşağı’ büyük stratejisi; ortak tarih, dil, kültür ve değerler etrafında kenetlenmiş Türk toplulukları ve Türk devletleri arasındaki bağların güçlendirilmesini ve ikili ve çok taraflı diyalog ve ilişkilerin sürdürülebilir bir istikrara kavuşturulmasını esas almaktadır.

‘Türk Kuşağı’, uluslararası sistemin unsurlarını dikkate alan, dünya genelindeki çatışma dinamiklerini söndürecek ve kutuplaşmaları törpüleyecek tarihî, siyasi, ekonomik ve kültürel müktesebata sahiptir. ‘Türk Kuşağı’ olarak tanımladığımız stratejik bölge; beşeriyetin barış ve huzura susadığı, istikrar ve güvenliğe özlem duyduğu bir dönemde, insanlığın ümitle beklediği adil, insani ve vicdani gelişmeleri destekleyen bir cazibe merkezi olarak sivrilecek ve ‘barış adası’ olarak öne çıkacaktır.

Bu çerçevede Türkiye, kendisini merkeze alıp yakın ve uzak çevresinde olan biten ekonomik, sosyal ve siyasi her türlü gelişmede söz sahibi olmak, başkalarının ortaya koyduğu bölgesel ve küresel projelerin uygulayıcısı değil, kendi özgün projelerinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu olmak, kural ve kurumlarını bu vizyon ile belirlemek, bu yönde güçlü bir toplumsal mutabakat oluşturmak durumundadır.

Türkiye; Türk ve İslam ülkeleri ile siyasi ve askeri iş birlikleri yapmak suretiyle Türk ve İslam dünyası için ana eksen ve cazibe merkezi olabilecek, bölgesel ve küresel barış ve istikrara katkı sunabilecektir.

NATO kapsamında bir müttefikimiz olan ABD ile ilişkilerimiz; Avro-Atlantik bölgesi ve hatta dünya barış ve istikrarı açısından kritik önem taşıdığı gerçeğine uygun ve Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda politikalar izlenerek aynı zamanda ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutlarıyla her iki tarafın çıkarlarına hizmet edecek şekilde, eşitlik ve karşılıklılık temelinde yürütülmesi esas olmalıdır.

21’inci yüzyılın stratejik odağı durumundaki Avrasya’nın merkezinde yer alan Türkiye’nin, başta Rusya, Çin ve İran olmak üzere Karadeniz ve Hazar Havzası ülkeleriyle bölgesel barış ve istikrarı güçlendirmeyi, iş birliği imkânlarını geliştirmeyi hedefleyen çok boyutlu ve uzun vadeli politikalar izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Uluslararası ilişkilerin değişen ve karmaşıklaşan yapısı dikkate alındığında, terörizm, yasa dışı göç, iklim değişikliği gibi küresel sorunlara kalıcı ve kapsamlı çözümler üretmek hiçbir ülkenin tek başına başaramayacağı bir sorumluluktur. Partimiz, uluslararası ilişkilere herhangi bir ön yargı ile yaklaşmamakta, gelişmeleri ve sorunları gerçekçi, çok yönlü ve çok boyutlu millî bir strateji çerçevesinde değerlendirmektedir.

Bu çerçevede Türkiye’nin millî güç kaynaklarının topyekûn seferber edilmesiyle akılcı, kararlı ve tutarlı bir dış politika izlenmesi esastır ve Milliyetçi Hareket Partisi, program ve politikalarını bu anlayış doğrultusunda şekillendirmektedir.

Biliyor ve inanıyoruz ki, geride bıraktığımız yüzyılın başında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen millî kurtuluş mücadelesiyle yeniden dirilişe geçen Türkiye, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında daha da yükselerek küresel güç hâline gelecektir. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin sağladığı yönetim istikrarı ile Cumhuriyetimizin yeni yüzyılında da aynı ruh, azim ve heyecanla, millî kaynak ve kabiliyet potansiyelini harekete geçirerek “lider ülke Türkiye” ülküsünü gerçekleştirecek, “Türk ve Türkiye Yüzyılı”nı inşa edecek güçtedir.

Dünya ekonomisinin yoğun olarak Asya-Pasifik bölgesine doğru kaymaya başladığı yıllar yeni bloklaşmaların da hayata geçmeye başladığı dönem olmuştur. Soğuk savaş sonrası dönemle başlayan süreçte G7 ülkelerinin oluşturduğu blok zaman içinde ekonomik açıdan yavaş bir ilerleme katederken, E7 “emerging 7” ülkeleri olarak tabir edilen “gelişmekte olan 7” ülkenin ekonomik güçleri her geçen gün artmıştır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkeler gelecekteki ekonomik gücü oluşturacak olan ülkeler olarak öne çıkmıştır. Dünyanın en güçlü ekonomileri arasına giren ve tamamı G20 üyesi olan E7 ülkelerinin yakın bir gelecekte G7’nin üstüne çıkabilecek bir potansiyele sahip olduğu, o dönem tartışılan en önemli konulardan birisi olmuştur.

Küresel ekonomik ve siyasi gelişmelerin seyrinin mevcut ekonomik ve siyasi düzenin bütünüyle tartışmaya açılmasına yol açtığı bir süreçte gelişmekte olan söz konusu ülkeler ekonomik, aynı zamanda da siyasi iş birliklerine yönelik ittifaklar, iş birlikleri ve bloklar oluşturmaya başlamışlardır. İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden oluşan devletlerin oluşturduğu savunma, güvenlik ve ekonomik kurumların adaletsiz ve kuruluş ilkelerine uygun olmayan tutum ve davranışları bu kurumlara güveni azaltmıştır. Soğuk savaş sonrası ABD’nin tek kutuplu dünya tasarımı, diğer birçok ülke bakımından kabul edilemez olarak değerlendirilmiş, yeni alternatif ittifak arayışları hızlanmıştır. Bu ittifaklar ekonomik gücün de kaydığı Pasifik coğrafyasında yoğunlaşmıştır.

BRICS böylesi bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Pasifik kıyılarındaki ülkelerle birlikte diğer coğrafyalardaki tek kutupluluğa karşı olan ülkelerin oluşturduğu BRICS’e üye ülkeler 2024 yılı itibarıyla 9’a çıkmıştır. 2028 yılı projeksiyonlarına göre dünya hasılası içerisinde G7’nin payı yüzde 30’un altında kalırken, BRICS’in payının yüzde 40’lara çıkacağı tahmin edilmiştir.

Türkiye, dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasında yer alma hedefini bu süreçte yakalayacak ve çok kutuplu dünya düzeni içinde yeni bir kutup başı olarak dünya ekonomi ve siyaset sahnesindeki yerini alacaktır. Türkiye’nin BRICS üyeliğini, lider ülke ve küresel güç olma hedefi doğrultusunda değerlendirmesi, aynı zamanda da çok yönlü ve çok boyutlu ilişkilerden vazgeçmeden hem Doğu’ya hem Batı’ya bakan bir politikanın tezahürü olarak görmesi, Doğu–Batı ikilemi yerine ilişki biçimine odaklanarak milli menfaatler, demokratik değerler, hukuki ve insani ilkeler bağlamında konuya yaklaşması yerinde olacaktır.

Küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde 27’si ve küresel petrol üretiminin yaklaşık %32’sini bir araya getiren bir platform niteliği kazanan BRICS, G7’yi geride bırakmış, yeni katılacak ülkelerle birlikte gelecekte etkisinin çok daha fazla olacağı bir potansiyele sahip hâle gelmiştir. BRICS’in gelişmekte olan ekonomiler ile karşılıklı yarar sağlanabilecek ilişkiler kurmak ve geliştirmek isteği Türkiye açısından da karşılık bulmakta, jeoekonomik ağırlık merkezinin Asya-Pasifik’e kaydığı bu dönemde Türkiye’nin BRICS’e ilgisi ekonomik iş birliği olanağını artırma, yeni uluslararası finansal kuruluşlara entegre olabilme, bir yandan da ekonomik ve siyasi alternatifler yaratma isteğini desteklemektedir.

BRICS’in yapısına bakıldığında Batı çıkarlarına doğrudan bir tehdit teşkil etmemekte; OECD, NATO ya da AB muadili olmamaktadır. Brezilya ve Hindistan gibi üye ülkeler Batı’ya Çin ve Rusya’dan daha yakın bulunmaktadır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya itibarıyla mal ve enerjinin taşıma koridorları üzerinde bulunması, Türkiye’yi Doğu-Batı, güney-kuzey ekseninin merkezi konumuna taşımaktadır. Bu nedenle küresel sistemde çok boyutlu bir diplomasinin daha önemli hâle geldiği bir dönemde Türkiye, her durumda Doğu-Batı arasında yarattığı denge siyasetini devam ettirmek durumunda olacaktır.

1952 yılında NATO’ya giren Türkiye, güçlü bir orduya sahiptir ve soğuk savaş döneminde çok önemli rol üstlenen NATO’nun güney kanadında güçlü bir müttefik olarak üzerine düşeni yapmıştır. 20’nci yüzyılın son çeyreğinde ve 21’nci yüzyılın başlarında dünyadaki köklü ve hızlı değişiklikler Türkiye’yi NATO’nun bir kanat ülkesi konumundan çıkarmış Avrasya, Afrika ve Orta Doğu bölgelerinin kesişme noktasında merkezi bir ülke konumuna getirmiştir.

BRICS, Türkiye için Batı’nın, daha açık deyişle NATO ve AB’nin alternatifi değildir ve Türkiye’nin BRICS ilgisine Batı’dan vazgeçme, Doğu’yla bütünleşme olarak bakmamak gerekir.

Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkiler de benzer nitelik taşımaktadır. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Hindistan, Pakistan ve İran’dan oluşan dokuz üyeli bir bölgesel iş birliği teşkilatıdır. Temel hedefleri arasında, bölgesel barış, güvenlik ve istikrarı sağlamak ve korunması için çoklu iş birliğini geliştirmek, yeni tehditlere karşı ortak hareket etmek, üye ülkelerin ekonomik büyümeleri ve sosyal-kültürel gelişimlerini desteklemek sayılmıştır.

Bu hedefler doğrultusunda ŞİÖ, üyeleri arasındaki iş birliğini pek çok alanı kapsayacak şekilde genişletmiştir. Gelinen noktada ŞİÖ dünyanın en büyük bölgesel organizasyonu olarak 34 milyon km² alanı ve Avrasya kıtasının %60’ını, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unu kapsamaktadır. Ayrıca 3 milyarı aşan nüfusu ile dünya nüfusunun yaklaşık yarısını teşkil etmektedir.

Türkiye, Nisan 2013’de ŞİÖ ile diyalog ortaklığı anlaşması imzalamış ve örgütle hukuki ilişkisinin temellerini atmıştır. Bu anlaşma, 2017’de TBMM’de onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir. Diyalog ortağı Türkiye ile ŞİÖ arasında, başta bölgesel güvenlik, terörle mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suçların önlenmesi ile ekonomik ve kültürel alanlar olmak üzere çeşitli konularda iş birliğinin geliştirilebileceği öngörülmektedir.

Türkiye’nin, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının, Avrasya coğrafyasının yüzde 60’ının ve dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unun bir araya geldiği bir yapı ile iş birliği her açıdan çok değerlidir.

Türkiye bölgesel bir güç olmanın da ötesine geçerek hem Batı hem de Doğu ile diyalog kurabilen nadir bir ülke örneği sergileyerek Asya’daki güvenlik ve politik denklemi etkileyebileceğini göstermektedir. Bu girişimler esasen yeni de değildir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminden itibaren de Türkiye milli hedefler ve menfaatler doğrultusunda Selçuklu kartalı misali hem Doğu’ya hem de Batı’ya bakan bir anlayışla Türkiye merkezli politikalar belirlemiştir. Bu iki örgütle ilişki de Türkiye’nin kökü çeyrek asır öncesine dayanan Asya-Pasifik açılımı sürecinin bir devamıdır.

Günümüzde ABD ve Avrupa devletleri ekonomik olarak görece güç kaybederken mevcut uluslararası düzenin kurumlarını ve kurallarını da çalıştırmamaktadır. BM sistemi de IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar da etkinliğini kaybetmiştir.

Esasen NATO ve AB açısından yapılması gereken değerlendirme, NATO müttefiklerinin Türkiye için tehdit teşkil eden unsurlara, girişimlere ve ittifaklara alenen neden destek verdikleri olmalıdır. Türkiye’nin Batı blokundan uzaklaştığını iddia edenlerin öncelikle hem NATO müttefiklerimizin bu yaklaşımını hem de 1963 yılından beri AB’nin bizi kapısında bekletip, bizden çok daha sonra başvuran ve ekonomik ve siyasi anlamda çok gerimizde olan ülkeleri üyeliğe kabul ettiğini sorgulamaları gerekmektedir.

Çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş arayışlarının arttığı, yeni paylaşım savaşlarının ve güç kaymalarının yaşandığı bir dönemde Türkiye’nin Batı’dan vazgeçmeden Doğu ile yani Asya ile ekonomik, siyasi ve kültürel iş birliğini geliştirmesi Türkiye’nin gelecek hedefleriyle uyumlu olacaktır.

Türkiye’nin dünyanın jeopolitik merkezinde yer aldığı bilinci ile hareket ederek Doğu-Batı ve kuzey-güney dengelerine dikkat eden çok yönlü bir dış politika izlemesi kaçınılmazdır. Doğu’dan da, Batı’dan da, kuzeyden de, güneyden de kopmayız, vazgeçmeyiz. Eksen değişikliği, ideolojik sapma, yanlış yöne gitme gibi söylemlerin bizim nazarımızda önemi yoktur. Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir.

Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. “Benim aklım hep Türkiye’dir.” Türkiye’nin ve Türk milletinin hak ve çıkarlarını, güvenli ve müreffeh geleceğimizi düşünüyor, onu planlıyoruz. Üçüncü bin yılın ilk yüzyılında dünyada yeni bir paylaşım süreci yaşanırken, Türkiye’de çok önemli tarihi, siyasi ve ekonomik bir süreçten geçmektedir.

Küresel hegemonyanın tüm dünyayı rahatsız ettiği, ahlaki değerlerin erozyona uğradığı, iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir dünya düzenine geçişin getirdiği sorunlar ve çok kutuplu düzene doğru yol alış sancılarının yaşandığı şu dönemde, milli varlığa sahip çıkarak, öz güvenle yeni dönemin dinamiklerini iyi anlamanın bir zorunluluk olduğunu düşünüyoruz.

“Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir”

Ekonomik gelişmişlik açısından kuzey ve güneyin ortasında, kültür ve medeniyet akımları açısından da Doğu ile Batı’nın arasında bir köprü görevi gören Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir. Ne yazık ki tüm etnik ve bölgesel çatışmalar, bunlardan kaynaklanan kaos ve kargaşa Türkiye’nin bulunduğu bölgede yaşanmış ve yaşanmaktadır.

Coğrafi olarak Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprü rolü üstlenen Türkiye, önemli doğal ve beşeri kaynaklara sahiptir. Türkiye, ABD ve AB’nin başını çektiği Batı ile Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya’nın başat olduğu Doğu’daki güç odaklarının tam merkezindedir.

Öte yandan Türkiye, dünya coğrafyasında büyük askeri güç olan NATO’nun güney kanadını oluşturan, bütün faaliyetlerinde ve tatbikatlarında etkin rol alan bir devlettir. Türkiye, jeokültürel olarak da İslam dünyası ile Hristiyan Batı ve Hindu-Budist Doğu dünyasının sınır bölgesinde bulunan Müslüman nüfusa sahip ama laik bir devlettir.

Kısacası, jeopolitik ve jeokültürel hatların odağında olan Türkiye, aynı zamanda dünya kültür ve medeniyetlerinin kesişme noktasında yer almaktadır. Bunun bilinciyle çok yönlü ve çok boyutlu bir yaklaşımla politikalarımızı belirliyoruz. Türkiye’nin başka ittifaklara üyeliği, ne AB katılım süreci açısından ne de NATO üyeliği açısından bir zafiyet anlamına gelmemektedir. Türkiye hâlen kendi taahhüt ve sorumluluklarının arkasındadır.

Ancak bir tarafın devamlı taviz verdiği, devamlı geri adım attığı, devamlı mahkûm olduğu bir diyaloğun ne dostlukla, ne müttefiklikle, ne de komşuluk değerleriyle bağı olacaktır.

Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik konumu temkinli, tedbirli ve çok boyutlu bir dış siyaset takibini gerektirmektedir. Bizim TRÇ ittifakı önerimiz de bu doğrultudadır ve gelişmeler karşısında Türkiye için akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek olarak Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil “TRÇ” ittifakının inşa edilmesini öngörmektedir.

Bu durum milli siyasetimize, devlet ve millet yapımıza, gelecek tasavvurumuza uygundur. Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye merkezli yeni bir medeniyet ve yeni bir dünya tesisini kendisine siyasi misyon olarak belirlemiştir. Bu misyonumuzun kökleri, Türk milletinin tarihi ve kültürel gerçeklerine dayanan ve geleceği kucaklayan bir anlayışın tezahürüdür.

Cumhuriyet’in yeni yüzyılında iç ve dış kaynaklı tüm kamburlardan kurtulmak milli gayemizdir. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti yeni yüzyılda çaresizliği reddetmiş, çözümsüzlüğü dışlamış, ümitsizliği elinin tersiyle itmiştir. Milli birlikle yükseliş iradesini her alanda ortaya koyma kararlılığındadır.

Paylaşın