ABD Hegemonyası Çöktü Mü?

II. Emperyal Paylaşım Savaşı (II. Dünya Savaşı) sonrası dönemde, ekonomik, askeri ve kültürel üstünlükle şekillenen ABD hegemonyası, Bretton Woods sistemi, IMF, Dünya Bankası, NATO ve doların küresel rezerv para birimi olması gibi unsurlarla pekişmiştir.

Kurtuluş Aladağ / Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte 1990 yıllarda tek kutuplu bir dünya düzeni kuran ABD, bu dönemde ekonomik (serbest piyasa kapitalizmi), askeri (NATO ve küresel üsler) ve kültürel (Hollywood, teknoloji, yumuşak güç) alanlarda rakipsiz bir konuma ulaşmıştır.

Son yıllarda ise, ABD hegemonyasının göreli olarak zayıfladığına dair çeşitli göstergeler öne çıkmaktadır:

Çin’in yükselişi, ABD’nin küresel ekonomik liderliğini sorgulatan bir faktör konumuna gelmiştir. Çin, “Tek Kuşak Tek Yol” girişimi ve Asya’daki serbest ticaret anlaşmalarıyla (örneğin, RCEP) kendi ekonomik etki alanını genişletmektedir.

ABD’nin federal borcu, GSYH’nin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) yüzde 110’una yaklaşmış durumda ve bu borcun 2050’ye kadar GSYH’nin yüzde 200’ünü aşabileceği öngörülmektedir. Bu borç yükü, ABD’nin küresel liderlik iddiasını sorgulatmaktadır.

ABD’nin Afganistan (2021’de Taliban’a teslimiyet), Irak ve Suriye gibi bölgelerdeki başarısızlıkları, askeri hegemonyasının sınırlarını ortaya koymuştur. Örneğin, Gazze Savaşı ve Kızıl Deniz’deki Husi faaliyetleri, ABD’nin bölgesel kontrol gücünün azaldığını göstermiştir.

Rusya ve Çin’in askeri teknolojideki ilerlemeleri (örneğin, hipersonik füzeler, nükleer kapasite) ve diğer ülkelerin (Türkiye, İran) kendi savunma teknolojilerini geliştirmesi, ABD’nin askeri tekelini kırmaktadır.

Ayrıca, Kızıl Deniz’de İran destekli Husilerin Çin ve Rusya gemilerine geçiş izni verirken, Batı güçlerinin gemilerini engellemesi, ABD’nin deniz hakimiyetinde gerileme sinyalleri vermektedir. Kızıl Deniz’deki operasyonlara müttefiklerin katılmaması, ABD’nin liderlik kapasitesinin sorgulanmasına neden olmuştur.

ABD’nin geleneksel müttefikleriyle ilişkileri, özellikle Donald Trump döneminde, ciddi şekilde zedelenmiştir. Joe Biden yönetiminin hegemonyayı restore etme çabaları, Çin ve Rusya’ya karşı bir “demokrasi cephesi” oluşturma girişimiyle sınırlı kalmış ve bu çabalar büyük ölçüde başarısız olmuştur.

Avrupa Birliği içindeki bazı ülkeler (örneğin, İngiltere’nin ABD’ye yakın duruşu, kıta Avrupası’nın daha bağımsız politikaları) ve Çin – Rusya ittifakı, ABD’nin küresel ittifaklar üzerindeki etkisini sınırlamaktadır.

ABD’nin demokrasi ve özgürlük gibi kavramlarla desteklenen yumuşak gücü, özellikle Ortadoğu’daki başarısız müdahaleler (Irak, Suriye, Afganistan) ve iç politikadaki kutuplaşma nedeniyle aşınmış durumda.

Ayrıca, Çin’in “serbest piyasa sosyalizmi” modelinin bazı ülkeler için cazip hale gelmesi, ABD’nin liberal kapitalizm modeline olan güveni sarsmaktadır.

Hegemonya hala devam ediyor mu?

Buna rağmen, ABD’nin küresel hegemonyasının tamamen çöktüğünü iddia etmek için erken olabilir:

ABD, hala dünyanın en büyük ekonomisi ve teknolojik inovasyonun merkezi (Silikon Vadisi, yapay zeka, ileri teknoloji) konumunda. Dolar, küresel rezerv para birimi olarak konumunu korumaktadır. ABD’nin IMF, Dünya Bankası ve DTÖ gibi kurumlar üzerindeki etkisi devam etmektedir.

ABD’nin küresel askeri varlığı (700’den fazla üs, uçak gemileri, nükleer cephanelik) hala rakipsiz. Çin ve Rusya, bu alanda belirli ilerlemeler kaydetse de, ABD’nin toplam askeri kapasitesine yaklaşamamaktadırlar.

Hollywood, İngilizce ve Amerikan pop kültürü, küresel çapta etkili olmaya devam etmektedir.

Yeni bir dünya düzeni mi?

Mevcut veriler, ABD hegemonyasının bir çöküşten ziyade bir “göreli gerileme” sürecinde olduğunu göstermektedir. Çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş hızlanmıştır ve bu süreçte Çin ve Rusya gibi aktörler daha fazla rol oynamaktadır.

Çin’in ekonomik ve stratejik yükselişi, özellikle Asya-Pasifik bölgesinde, küresel güç merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığını göstermektedir. Rusya’nın Ukrayna Savaşı ve Ortadoğu’daki hamleleri, ABD’nin küresel sistemdeki tek belirleyici güç olmadığını ortaya koymuştur.

Sonuç olarak; Çin ve Rusya gibi ülkelerin yükselişi, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini zorlamak birlikte, ekonomik, askeri ve kültürel üstünlüğü hala ABD’ye önemli bir avantaj sağlamakta. Gelecekte, ABD’nin bu değişime nasıl yanıt vereceği (taktiksel geri çekilme, vekalet savaşları veya yeniden liderlik hamlesi) hegemonyanın seyrini belirleyecektir.

Paylaşın

Otoriter Ve Demokratik Sosyalizm Nedir? Farkları

Otoriter sosyalizm, eşitlik hedefini devlet kontrolü ve otoriteyle sağlamaya çalışırken, demokratik sosyalizm aynı hedefi demokratik süreçler ve bireysel özgürlüklerle birleştirir.

Kurtuluş Aladağ / Otoriter sosyalizmde devlet her şeyin merkezindeyken, demokratik sosyalizmde halkın katılımı ve özgürlükler ön plandadır. Bu nedenle, otoriter sosyalizm daha katı ve baskıcı bir yapı sunarken, demokratik sosyalizm daha esnek ve özgürlükçü bir yaklaşıma sahiptir.

Otoriter Sosyalizm: Otoriter sosyalizm, ekonomik ve sosyal eşitlik hedefini, merkezi bir otorite veya devlet kontrolü aracılığıyla gerçekleştiren bir sistemdir. Devlet, tüm üretim araçlarını kontrol eder ve ekonomik planlamayı tek elden yönetir. Siyasi güç genellikle tek bir parti veya liderde toplanır ve muhalefete sınırlı tolerans gösterilir.

Demokratik Sosyalizm: Demokratik sosyalizm, sosyalist ekonomik hedefleri (eşitlik, sosyal refah, üretim araçlarının kamusal kontrolü) demokratik süreçler ve bireysel özgürlüklerle birleştiren bir sistemdir. Devlet, ekonomik eşitsizlikleri azaltmak için müdahale eder ancak çok partili demokrasi, özgür seçimler ve bireysel haklar korunur.

Otoriter sosyalizm ve demokratik sosyalizm arasındaki farklar:

İdeolojik Temeller:

Marksist-Leninist ideolojiye dayanan otoriter sosyalizmde, toplumsal eşitlik ve sınıfsız bir toplum oluşturma hedefi, devletin güçlü bir merkezi otorite aracılığıyla toplumu yeniden yapılandırması gerektiği düşüncesiyle şekillenir.

Otoriter sosyalizmde, devrimci bir dönüşüm vurgulanır ve bu süreçte devlet, “proletarya diktatörlüğü” olarak adlandırılan bir geçiş aşamasında kontrolü elinde tutar. Otoriter sosyalizmde, kapitalizmin tamamen ortadan kaldırılması amaçlanır.

Sosyalist eşitlik hedeflerinin, liberal demokrasinin ilkeleriyle birleştirildiği demokratik sosyalizmde, kapitalizmin eşitsizlikleri reformlar yoluyla düzeltmek amaçlanır.

Otoriter sosyalizm, devrimci ve merkezi bir dönüşümü savunurken, demokratik sosyalizm evrimci ve reformist bir yaklaşımla, mevcut sistem içinde değişiklik yapmayı hedefler.

Ekonomik Yapı:

Otoriter sosyalizm, merkezi planlama ekonomisi hakimdir. Devlet, üretim araçlarını (fabrikalar, tarım arazileri, doğal kaynaklar) tamamen kontrol eder ve ekonomik kararlar merkezi bir otorite tarafından alınır. Demokratik sosyalizm, karma ekonomi modelini benimser. Devlet, temel sektörlerde (sağlık, eğitim, ulaşım gibi) önemli bir rol oynar, ancak özel sektör de varlığını sürdürür. Piyasa ekonomisi, sosyal refah programlarıyla dengelenir.

Otoriter sosyalizmde ekonomi tamamen devlet kontrolündeyken, demokratik sosyalizmde piyasa ekonomisi ile sosyal refah politikaları dengelenir. Otoriter sosyalizm özel mülkiyeti ortadan kaldırmayı hedeflerken, demokratik sosyalizm onu düzenler.

Siyasi Yönetim ve Demokrasi:

Tek parti sistemi veya güçlü bir liderin egemen olduğu otoriter sosyalizmde, muhalefet genellikle yasaklanır veya bastırılır. Bu yönetim anlayışında, devlet, toplumun tüm alanlarını kontrol etme eğilimindedir. Demokratik sosyalizmde, çok partili demokrasi, özgür ve adil seçimler, bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri benimsenir ve devlet, halkın seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetilir.

Otoriter sosyalizmde siyasi güç tek bir otoritede toplanır ve muhalefet bastırılırken, demokratik sosyalizmde siyasi çoğulculuk ve halkın katılımı esastır.

Bireysel Özgürlükler ve Toplumsal Haklar:

Otoriter sosyalizmde, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplanma özgürlüğü gibi haklar genellikle kısıtlanır. Bu yönetim anlayışında, devlet, bireylerin hayatını sıkı bir şekilde denetler. İfade, basın, toplanma ve inanç özgürlüğü gibi hakların korunduğu demokratik sosyalizmde, devlet, bireylerin kişisel hayatına minimal müdahalede bulunur.

Otoriter sosyalizmde bireysel özgürlükler toplumsal eşitlik uğruna feda edilirken, demokratik sosyalizmde hem eşitlik hem de özgürlükler bir arada korunmaya çalışılır.

Paylaşın

Komintern’in Siyasi Önemi Neydi?

1919 – 1943 yılları arasında faaliyet gösteren Komintern (Komünist Enternasyonal), dünya genelinde komünist partileri bir araya getiren bir uluslararası örgütlenmeydi.

Kurtuluş Aladağ / Komintern’in siyasi önemini, hem tarihsel bağlamda hem de siyasete etkilerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Komünizmin Yayılması: Komintern, Bolşevik Devrimi’nin (1917) ardından Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) liderliğinde, komünist ideolojiyi dünya geneline yaymayı amaçlamıştır. Farklı ülkelerdeki komünist partileri koordine ederek, kapitalizme karşı sosyalist devrimleri teşvik etmiştir.

Anti-Kapitalist ve Anti-Emperyalist Mücadele: Komintern, kapitalist sistemlere ve emperyalist güçlere karşı birleşik bir mücadele platformu oluşturmuştur. Özellikle 1920’ler ve 1930’larda, sömürge ülkelerdeki bağımsızlık hareketlerini destekleyerek anti-emperyalist bir çizgi izlemiştir.

Faşizme Karşı Birleşik Cephe: 1930’larda, özellikle Nazi Almanyası’nın yükselişiyle, Komintern faşizme karşı “Halk Cephesi” stratejisini benimsemiştir. Bu strateji, komünist partilerin sosyal demokratlar ve diğer sol gruplarla iş birliği yapmasını teşvik ederek faşist hareketlere karşı direnişi güçlendirmiştir.

Komintern, 1943’te, II. Dünya Savaşı sırasında Müttefiklerle ilişkileri yumuşatmak isteyen SSCB Lideri Josef Stalin tarafından feshedilmiştir. Ancak Komintern’in etkisi, Soğuk Savaş döneminde Kominform (1947 – 1956) gibi oluşumlarla devam etmiştir.

Komintern’in Oluşumuna Hangi Koşullar Yol Açtı?

Komintern’in kurulmasına yol açan koşullar, hem tarihsel hem de ideolojik bağlamda bir dizi siyasi, ekonomik ve sosyal faktörün birleşimiyle şekillenmiştir.

Bolşevik Devrimi’nin Başarısı (1917): Rusya’daki Bolşevik Devrimi, sosyalist bir devletin kurulmasıyla sonuçlanmıştı ve bu gelişme dünya genelindeki diğer sosyalist hareketler için bir ilham kaynağı olmuştu. Vladimir Lenin ve Bolşevikler, devrimin başarısını dünya geneline taşımak için uluslararası bir komünist örgütlenmeye ihtiyaç duymuştu. Komintern, bu koşullarda kurulmuştu.

I. Dünya veya Emperyalist Bölüşüm Savaşı: 1914 – 1918 arasındaki I. Dünya Savaşı, Avrupa’da büyük bir ekonomik ve sosyal yıkım yaratmıştı. Savaş, işçi sınıfı arasında hoşnutsuzluğu artırmış, yoksulluk ve eşitsizlik derinleşmişti. Bu koşullar, kapitalizme karşı sosyalist ve komünist fikirlerin yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştı.

Savaş sırasında II. Enternasyonal’in (sosyalist partilerin birliği) çökmesi, birçok sosyalist partinin kendi hükümetlerini desteklemesi nedeniyle hayal kırıklığı yaratmıştı. Lenin, bu “ihanet” karşısında yeni bir enternasyonal örgütlenme gerekliliğini savunmuştu.

Kapitalizme Karşı Artan Tepki: Savaş sonrası ekonomik krizler, işsizlik ve emekçi sınıfların sömürülmesi, kapitalist sisteme karşı öfkeyi artırmıştı. Komintern, bu hoşnutsuzluğu organize ederek işçi sınıfını devrimci bir hareket etrafında birleştirmeyi hedeflemişti.

Uluslararası Devrim İdeali: Lenin ve Bolşevikler, sosyalist devrimin yalnızca Rusya ile sınırlı kalmaması gerektiğine inanıyorlardı. “Dünya devrimi” fikri, Komintern’in temel motivasyonuydu. Avrupa’daki devrimci hareketler (örneğin, 1919 Macaristan ve Almanya’daki kısa ömürlü sosyalist girişimler) bu umudu güçlendirmişti.

Sovyetler Birliği’nin İzolasyonu: Bolşevik Devrimi sonrası SSCB, Batılı güçler tarafından diplomatik ve askeri olarak izole edilmişti. Komintern, bu izolasyona karşı bir savunma mekanizması olarak, SSCB’yi destekleyecek uluslararası bir komünist ağ oluşturmayı amaçlamıştı.

İdeolojik Ayrışmalar: Sosyalist hareket içinde reformist (sosyal demokrat) ve devrimci (komünist) kanatlar arasında derin bir bölünme yaşanıyordu. Komintern, reformist sosyalistlerden ayrılarak devrimci komünist hareketleri birleştirme hedefiyle kurulmuştu. Lenin’in “21 Koşul”u, Komintern’e katılacak partilere sıkı bir ideolojik disiplin getirmişti.

Sömürgecilik Karşıtlığı: Savaş sonrası dönemde sömürge ülkelerde bağımsızlık hareketleri güç kazanmıştı. Komintern, bu hareketleri destekleyerek anti-emperyalist bir çizgi izledi ve sosyalist ideolojiyi Asya, Afrika ve Latin Amerika’ya yaymayı hedeflemişti.

Komintern, Mart 1919’da Moskova’da, Lenin’in liderliğinde resmi olarak kurulmuştu. İlk kongresi, farklı ülkelerden komünist ve sosyalist temsilcileri bir araya getirmişti. Örgüt, Sovyetler Birliği’nin liderliğinde merkezi bir yapıya sahip olsa da, dünya çapındaki işçi hareketlerini koordine etmeyi amaçlamıştı.

Paylaşın

ABD’nin İki Partili “Demokrasi” Aldatmacası

Dünyanın en zenginlerinden biri olan Elon Musk, hem Demokratlara hem de Cumhuriyetçilere meydan okuyacak yeni bir siyasi parti olan “Amerika Partisi”ni kuracağını duyurdu.

Kurtuluş Aladağ / Demokratlar, 2024 seçimlerinde Cumhuriyetçilere destek olmak için yüz milyonlarca dolar harcayan Musk’ın gelecekte bu parayı Cumhuriyetçilere karşı harcaması ihtimalinden memnun olurken, ABD Başkanı Donald Trump, Musk’ın parti kurma çabasını gülünç olarak nitelendirdi.

Ancak ABD’de üçüncü partilerin başarısız olmasının nedeni, kuralların ve yasa koyucuların onlara karşı olmasıdır.

ABD’nin iki partili sistemi, Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’nin egemen olduğu bir yapıdır. Bu sistem, eleştirmenler tarafından yapısal özellikleri ve sonuçları nedeniyle sıkça eleştirilir. Eleştiriler genellikle sistemin, iki büyük partinin hegemonyasını pekiştiren ve alternatif sesleri (üçüncü partiler) marjinalleştiren bir düzen olarak görülmesine odaklanır.

İki partili sistemin temel özellikleri ve eleştiriler

Seçim sistemi: ABD’de kullanılan “kazanan hepsini alır” (first-past-the-post) seçim sistemi, bir bölgede en çok oyu alan adayın tüm temsiliyeti kazanmasını sağlar. Bu, küçük partilerin sandalye kazanmasını zorlaştırır ve iki büyük partinin dominantlığını güçlendirir.

Seçiciler kurulu: Başkanlık seçimlerinde halk doğrudan başkanı seçmez; seçiciler kurulu delegelerine oy verir. 538 delegeden en az 270’ini kazanan aday başkan olur. Bu sistem, küçük partilerin ulusal çapta etkili olmasını zorlaştırır ve iki büyük partiye odaklanmayı teşvik eder.

Siyasal kültür ve finansman: İki büyük parti, güçlü finansal kaynaklara, köklü organizasyonlara ve medya erişimine sahiptirler. Üçüncü partiler, bu kaynaklara erişimde zorlanırlar ve genellikle “oy israfı” olarak görülürler, bu da seçmenleri iki büyük partiden birine yönlendirir.

Üçüncü partilerin dışlanması: Sistem, üçüncü partilerin sandalye kazanmasını neredeyse imkansız hale getirir. Ancak üçüncü partiler, oy bölen etkisi oluşturabilirler. Örneğin, 2000 seçimlerinde Ralph Nader’ın Yeşil Parti adaylığı, Demokrat Al Gore’un oylarını böldüğü için George W. Bush’un kazanmasına yol açtığı düşünülür.

Kurumsal engeller: Seçimlere katılmak için gerekli imza ve finansal gereklilikler, üçüncü partiler için büyük bir engeldirler. Ayrıca, iki büyük parti, seçim kurallarını kendi lehlerine şekillendirebilen yasal ve politik avantajlara sahiptirler.

Seçmen manipülasyonu: Eleştirmenlerin bir bölümü, iki partinin seçmenleri “ya o ya bu” ikilemine sıkıştırdığını ve bunun da demokratik çeşitliliği sınırlandırdığını savunur.

Medya ve kamuoyu: Medya, genellikle iki büyük partiye odaklanır ve üçüncü partilere sınırlı yer verir. Bu, seçmenlerin algısını şekillendirerek iki partili sistemi pekiştirir.

İki partili sistemin avantajı, siyasi istikrar sağlar ve koalisyon ihtiyacını ortadan kaldırır. Partiler, geniş kitlelere hitap etmek için genellikle merkeze yakın, ılımlı politikalar benimserler. Sistemin dezavantajı ise farklı siyasi eğilimlerin temsil edilmesini zorlaştırır. Sistem, yenilikçi veya radikal fikirleri engeller ve seçmenlerin seçeneklerini kısıtlar.

İki partili sistemi savunanlar, sistemin ABD’nin federal yapısına ve tarihsel koşullarına uygun olduğunu belirtirler. Örneğin, ABD’nin geniş coğrafyası ve eyalet temelli seçim sistemi, iki büyük partinin organize olmasını kolaylaştırırken, küçük partilerin ulusal çapta etkili olmasını zorlaştırır.

Sonuç olarak; İki partili sistem, siyasi çeşitliliği bastırması, seçmenleri sınırlı seçeneklere zorlaması ve küçük partilere karşı yapısal engeller oluşturması nedeniyle eleştirilir. Bu sistem, demokratik katılımı ve temsiliyeti kısıtlayarak, seçmenlerin gerçek tercihlerini ifade etme özgürlüğünü azaltır.
Paylaşın

Mezopotamya Nasıl Medeniyetin Beşiği Oldu?

Fırat ve Dicle nehirleri arasında yer alan ve “medeniyetin beşiği” olarak anılan Mezopotamya, insanlık tarihindeki birçok ilkin gerçekleştiği, uygarlığın temel taşlarının atıldığı bölge olarak bilinir.

Kurtuluş Aladağ / Bu verimli bölge (bugünkü Irak, Suriye ve Türkiye’nin bir kısmı), yaklaşık MÖ 10 bin yılından itibaren tarım devrimine ve ardından karmaşık toplumların oluşumuna ev sahipliği yaptı. Mezopotamya’nın medeniyetin beşiği olmasının temel nedenleri:

Tarım devrimi ve verimli topraklar

Fırat ve Dicle nehirlerinin sağladığı alüvyonlu topraklar, Bereketli Hilal Bölgesi’nde tarımın gelişmesini sağladı. Buğday, arpa, mercimek gibi ürünlerin tarımı MÖ 9 bin civarında başladı.

Bereketli Hilal, kışları yağmurlu, yazları kurak geçen Akdeniz ikliminin egemen olduğu, hilal biçiminde, oldukça bitek bir alandan oluşur. Güneyde Arabistan Çölü ile kuzeyde Doğu Anadolu Dağlık Bölgesi arasında yer alır. Eski Babil toprakları ile hemen yakınındaki Elam’dan (bugün İran’ın güneybatısı) Dicle ve Fırat ırmakları ile Asur topraklarına kadar uzanır. Zağros Dağları’ndan, batıda Suriye üzerinden Akdeniz’e, güney yönünde de Filistin’in güneyine kadar olan toprakları içine alır.

Mezopotamyalılar, nehir sularını kontrol altına almak için sulama kanalları ve baraj sistemleri geliştirdiler. Bu, tarımsal üretimi artırarak, gıda fazlası yarattı ve yerleşik hayata geçişi hızlandırdı. Artan gıda üretimi, insanların avcı – toplayıcı yaşam tarzını terk ederek köyler ve şehirler kurmasını sağladı. Bu durum, uzmanlaşmış iş bölümlerinin (ziraatçiler, zanaatkârlar, tüccarlar) ortaya çıkmasına yol açtı.

İlk şehirler ve toplumsal organizasyonlar

Mezopotamya, Uruk, Ur, Eridu ve Babil gibi dünyanın ilk şehir devletlerinin kurulduğu yerdir (MÖ 4000 – 3000). Zamanla bu şehirler, idari, dini ve ekonomik merkezler haline geldiler.

Kayıt tutma, ticaret, hukuk ve edebiyatın gelişmesini sağlayan yazının icadı MÖ 3 binli yıllarda Sümerler tarafından gerçekleştirildi. Yazının icadıyla birlikte, karmaşık toplumların yönetiminde devrim yaratıldı. Hammurabi Kanunları (MÖ 1754 civarı) gibi erken dönem hukuk sistemleri, toplumsal düzeni sağladı ve devlet yönetimini formalize etti.

Kültürel ve teknolojik yenilikler

Mezopotamyalılar, astronomi, matematik (60 tabanlı sayı sistemi) ve takvim sistemleri geliştirdiler. Bu gelişmeler, modern saat ve daire ölçülerinin (360 derece) temelini oluşturdular.

Mezopotamya genelinde yaygın olarak bulunan zigguratlar (tapınak-kuleler), sulama sistemleri ve tuğladan yapılmış yapılar, mimari ve mühendislikte yeniliklerin göstergesiydi. Gılgamış Destanı gibi eserler, insanlık tarihinin en eski yazılı edebiyat örneklerindendir ve bu eserler evrensel temalar (ölüm, dostluk, anlam arayışı) içerir.

Stratejik konumu sayesinde farklı kültürler arasında bir köprü olan Mezopotamya, İndus Vadisi, Mısır ve Anadolu ile ticaret, fikir ve teknoloji alışverişini kolaylaştırdı.

Din ve toplumsal yapı

Mezopotamya coğrafyasında yaşayanlar, çok tanrılı bir inanç sistemine sahipti ve tapınakları toplumun merkeziydi. Din, toplumsal düzeni pekiştiren bir unsur oldu. Mezopotamyalılar, krallar, rahipler, tüccarlar ve kölelerden oluşan karmaşık bir sosyal yapı geliştirdiler.

Sonuç olarak; Mezopotamya’daki yenilikler, sonraki medeniyetler (örneğin, Antik Yunan, Roma, Pers) üzerinde büyük etkiler bıraktı. Yazı, hukuk, matematik ve şehirleşme gibi unsurlar, modern dünyanın temelini oluşturdu. Bölgenin kültürel ve teknolojik birikimi, Avrupa, Asya ve Afrika’daki medeniyetlere yayıldı.

Paylaşın

Konut Temel Hak Mı Sermayenin Kâr Alanı Mı?

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (Madde 25), barınmayı temel bir insan hakkı olarak tanımlar; güvenli, sağlıklı ve uygun bir yaşam alanı olmadan bireylerin fiziksel ve zihinsel refahı sağlanamaz.

Kurtuluş Aladağ / Konutun temel bir hak olarak görülmesi, sosyal eşitlik ve kapsayıcılık açısından önemlidir. Herkesin uygun fiyatlı ve güvenli bir konuta erişimi, yoksullukla mücadele ve toplumsal istikrar için kritik bir unsur olarak öne çıkmaktadır.

Konut, ideal olarak temel bir insan hakkı olarak görülse de, kapitalist (Sermaye egemenliğine dayalı ekonomik sistem) sistemlerde sermayenin kâr alanı haline gelmektedir. Bu sistemlerde konut, bir mal veya yatırım aracı olarak kabul edilir ve ona göre değerlendirilir.

Kapitalist sistemlerde, gayrimenkul sektörü, ekonomik büyümeyi destekleyen önemli bir endüstridir ve inşaat, emlak geliştirme, finans gibi alanlarda büyük kârlar sağlar. Bu görüşe göre, konut piyasası arz-talep dinamiklerine göre işler ve devlet müdahalesi minimumda olmalıdır.

Sermayenin konutu bir kâr aracı olarak görmesi, gentrifikasyon, kira artışları ve uygun fiyatlı konut eksikliği gibi sorunlara yol açabilir. Bu durum, özellikle düşük gelirli grupların barınma hakkına erişimi zorlaştırır.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (Madde 25) gibi bir çok uluslararası sözleşmede belirtilen, konutun temel hak olması gerektiği fikri, toplumsal eşitsizlikleri azaltmayı hedefler. Ancak, sermaye egemenliğine dayalı sistemlerde bu hakkın genellikle kağıt üzerinde kaldığı sıkça vurgulanmaktadır.

Türkiye’de konut piyasası, son yıllarda yüksek enflasyon, artan inşaat maliyetleri ve spekülatif fiyat artışlarıyla şekillenirken, özellikle büyük şehirlerde, gayrimenkul yatırımı yüksek kâr getiren bir alan olarak öne çıkıyor.

Örneğin, yüksek kiralar, düşük gelirli grupların konuta erişimini zorlaştırmaktadır. Bu, devletin (Vergilerden oluşan ana sermaye) sosyal politikalarının yetersizliğini veya piyasa odaklı yaklaştığını gösterir.

Ayrıca, “kamu yararı” gerekçesiyle sunulan “kentsel dönüşüm” gibi projeler, genellikle sermaye gruplarının çıkarına hizmet ederler: Gecekondu alanlarının lüks sitelere dönüşmesi.

Çözüm önerileri

Kapitalist ekonomilerde sorunun çözümüne yönelik öneriler, konutun temel bir hak olarak erişilebilirliğini artırırken, piyasanın kâr odaklı yapısını tamamen dışlamaz ve dengeli bir yaklaşım sunmayı hedefler:

“Anayasal düzeyde veya yasal düzenlemelerle barınma hakkı açıkça tanımlanmalı ve bu hakkın korunması için bağlayıcı politikalar geliştirilmeli.

Devlet destekli kuruluşların, uygun fiyatlı konut üretimini artırması ve bu projelerin düşük gelirli gruplara öncelik tanıması.

Özel sektörün kâr motivasyonuyla uygun fiyatlı konut üretimi teşvik edilebilir. Devlet, arazi tahsisi veya vergi indirimleri gibi teşviklerle özel sektörü bu alana yönlendirilmesi.

Büyük şehirlerdeki boş veya atıl durumdaki konutlar tespit edilerek, kiralama veya satış yoluyla piyasaya kazandırılması.

Yüksek enflasyon ortamında kiracıları korumak için kira artışlarına üst sınır getirilmesi. Örneğin, kira artışlarının yıllık enflasyon oranını aşmaması gibi düzenlemeler.

Gayrimenkul spekülasyonunu caydırmak için, kısa vadeli alım-satımlara yüksek vergiler getirilmesi. Ayrıca, birden fazla konuta sahip olanlara artan oranlı emlak vergisi uygulanması.

Kiralık konutların kalite standartları ve fiyatlarının şeffaf bir şekilde denetlenmesi için bir düzenleyici kurum oluşturulması.

Şehirlerin plansız büyümesini önlemek için, yeni yerleşim alanlarında altyapı ve ulaşım imkanlarıyla desteklenen uygun fiyatlı konut bölgeleri planlanması.

Devlete ait araziler, lüks projeler yerine uygun fiyatlı konut üretimi için kullanılması.

Kentsel dönüşüm projelerinde, mevcut sakinlerin yerinden edilmesini önlemek için yerinde dönüşüm modelleri geliştirilmeli ve hak sahiplerine uygun fiyatlı alternatifler sunulmalı.

Düşük gelirli aileler için devlet destekli, düşük faizli veya uzun vadeli mortgage programları oluşturmalı. Konut kooperatifleri teşvik edilerek, bireylerin kolektif bir şekilde uygun fiyatlı konut üretmesi desteklenmeli

İnşaat malzemelerindeki fiyat artışlarını kontrol altına almak için ithalat kolaylıkları veya yerel üretim teşvikleri getirilebilir.”

Paylaşın

Sokrates’in “Kendini Bil” Sözü Ne Anlama Geliyor?

Sokrates’in “Kendini bil” sözü, bireyin özünü, sınırlarını, erdemlerini ve bilgisini sorgulamasını teşvik eden bir öğüttür. Bu, hem kişisel gelişim hem de ahlaki bir yaşam için bir rehberdir.

Kurtuluş Aladağ / Günümüzde bu söz, öz-farkındalık, bilinçli yaşam ve erdem arayışının sembolü olarak hala değerini korumaktadır. Sokrates’in felsefesi, bu basit ama derin söz ile, bireylere kendilerini sürekli sorgulama ve daha iyi bir seviyeye ulaşma çağrısında bulunur.

Sokrates, “Kendini bil” sözünü, bireyin kendi cahilliğini fark etmesi ve bilgelik arayışında tevazu göstermesi gerektiği fikriyle ilişkilendirmiştir. Sokrates’e göre, gerçek bilgelik, insanın neyi bildiğini ve neyi bilmediğini anlamasında yatar. Sokrates’in ünlü sözü, “Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” (bilmediğini bilmek), “Kendini bil” sözünün temel bir yansımasıdır.

“Kendini bil”in ana unsurları:

Kendi sınırlarını tanıma: Birey, bilgi ve yeteneklerinin sınırlarını anlamalıdır. Sokrates, başkalarına akıl hocalığı yapmadan önce kişinin kendi cahilliğini sorgulaması gerektiğini savunur.

Ahlaki ve manevi farkındalık: Kendini bilmek, bireyin kendi ahlaki değerlerini, erdemlerini ve zayıflıklarını anlamasını gerektirir. Bu, daha erdemli bir yaşam sürmek için bir rehberdir.

Sorgulayıcı yaklaşım: Sokrates’in diyalektik yöntemi (soru-cevap yöntemi), bireyin kendi inançlarını ve varsayımlarını sorgulamasını teşvik eder. Bu süreç, kişinin kendini daha iyi anlamasını sağlar.

“Kendini bil” sözü, bireyin kendi duygularını, motivasyonlarını ve davranışlarını anlamasını ifade eder. Bu, öz-farkındalık (self-awareness) kavramının kökenlerinden biridir. Örneğin, kişi neden belirli bir şekilde tepki verdiğini veya hangi korkuların onu yönlendirdiğini anlamaya çalışır.

Sokrates için, kendini bilmek, erdeme giden yoldur. Erdem, doğru bilgiye dayalı bir yaşam sürmekle mümkündür. Birey, kendi arzularını ve zayıflıklarını tanıyarak daha bilinçli ve ahlaki kararlar alabilir.

Kendini bilmek, bireyin toplumdaki yerini ve diğer bireylerle ilişkilerini anlamasını da içerir. Sokrates, bireyin toplumun bir parçası olarak kendi sorumluluklarını ve etkisini fark etmesi gerektiğini düşünür.

Günümüzde, “Kendini bil” sözü, psikoloji, kişisel gelişim ve liderlik alanlarında sıkça ifade edilir.

Öz-farkındalık, duygusal zekanın temel bir bileşenidir. Kendini bilmek, bireyin kendi duygularını, güçlü ve zayıf yönlerini anlamasını sağlar.

Bu söz, bireyin hayatındaki amaçlarını, değerlerini ve hedeflerini sorgulamasını teşvik eder. Örneğin, “Ben kimim?”, “Ne istiyorum?”, “Hangi değerler benim için önemli?” gibi sorular, bu felsefenin günümüzde bir yansımasıdır.

Liderlerin, kendilerini tanıyarak daha etkili kararlar alabileceği düşünülür. Kendini bilmek, empati kurmayı ve başkalarını anlamayı kolaylaştırır.

Sokrates, Atina’da gençleri sorgulamaya teşvik ettiği için “gençleri yoldan çıkarmak” ve “tanrılara saygısızlık” suçlamalarıyla yargılanmıştır. Kendini bilme felsefesi, onun savunmasında da önemli bir yer tutar.

Mahkemede, bilgelik iddiasında bulunanların aksine, kendi cahilliğini kabul ettiğini ve bu nedenle daha bilge olduğunu savunmuştur. Bu, “Kendini bil” ilkesinin bir yansımasıdır: Gerçek bilgelik, kendi sınırlılıklarını kabul etmekten geçer.

Paylaşın

Yeni Ateizm Akımı Neden Başarısız Oldu?

Richard Dawkins, Sam Harris, Christopher Hitchens ve Daniel Dennett gibi isimlerin öncülüğünde 200’li yıllarda yükselen “Yeni Ateizm” akımı, din karşıtı ve bilim odaklı bir hareketti.

Kurtuluş Aladağ / Dinlerin toplumsal zararlarını eleştiren ve ateizmi popülerleştiren bu akım, başlangıçta büyük ilgi çekse de zamanla etkisini yitirdi.

Yeni Ateizm akımı, dinleri toptan “zehir” veya “yanılsama” olarak nitelendirerek sert bir söylemi benimsedi (örneğin, Dawkins’in Tanrı Yanılgısı veya Hitchens’ın Tanrı Yüce Değildir).

Bu söylem tarzı, dindarlarla diyaloğu zorlaştırdı ve ateistleri “ukala” veya “militan” olarak algılanır hale getirdi. Bu üslubun uzlaşmaz olduğu ve inançlı kesimlerle yapıcı tartışmayı engellediği savunuldu (örneğin, Tom Flynn’in 2010’daki “Neden Yeni Ateizme İnanmıyorum” yazısı).

Dinlerin ahlaki ve toplumsal işlevlerini göz ardı eden Yeni Ateizm, bilimi insanlığın tüm sorularına cevap verebilecek tek otorite olarak savundu, ki bu yaklaşım, akımın inandırıcılığını zayıflattı. Alper Bilgili’nin “Bilim Ne Değildir?” adlı çalışmasında, Yeni Ateizm’in bilimsel temele dayanmayan bir bilim istismarı yaptığı belirtiliyor.

Yeni Ateizm, özellikle 11 Eylül sonrası İslam’a yönelik sert eleştirileriyle dikkat çekti. Ancak, Glenn Greenwald, Murtaza Hussain ve Hakan Yavuz gibi yorumcular, akımı İslamofobiyle suçladı. Dawkins, Harris ve Hitchens’ın İslam’ı genelleyici bir şekilde eleştirmesi, hareketin evrensel bir din karşıtlığından ziyade belirli bir dine odaklandığı algısını oluşturdu.

Dinin manevi, kültürel ve ahlaki önemini hafife alan Yeni Ateizm, alternatifler önermeye çalışsa da, bu boşluğu dolduracak somut bir çerçeve sunamadı. Bu da akımı yüzeysel kıldı ve hareketin cazibesini azalttı.

İnternet ve Sosyal Medya’nın etkisi

Yeni Ateizm, internetin yükselişiyle popülerleşti, ancak aynı platformlar farklı seslerin de duyulmasını da sağladı. Deizm, agnostisizm veya daha ılımlı seküler yaklaşımlar, Yeni Ateizm’in katı söylemine alternatif oldu. Örneğin, KONDA’nın 2019 raporuna göre gençler arasında deizm ve agnostisizm, ateizmden daha fazla rağbet görüyor.

Akım, ne tam bir felsefi sistem ne de birleşik bir hareketti. Yeni Ateizm’in aşırı uç tavrına karşı çıkan belirli ateist gruplar (örneğin, agnostik ateistler veya seküler hümanistler) hareketi zayıflattı.

Sonuç olarak Yeni Ateizm, dinin toplumsal etkilerini sorgulatmada etkili olsa da, sert üslubu, bilimci dogmatizmi, İslamofobi suçlamaları, kültürel bağlamı göz ardı etmesi ve alternatif bir anlam çerçevesi sunamaması nedeniyle başarısız oldu.

İnançların sorgulanması devam etse de, Yeni Ateizm’in yerini daha ılımlı yaklaşımlar aldı. Türkiye gibi ülkelerde de, ateizmden çok deizm veya agnostisizm gibi esnek inanç sistemleri gençler arasında daha popüler hale geldi.

Paylaşın

Rusya’nın Kafkasya’daki Etkisi Azalıyor Mu?

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya’nın hegemonya kurduğu Kafkasya’da güç dengeleri değişiyor. Azerbaycan daha bağımsız hale gelirken, Ermenistan Moskova’dan uzaklaşıyor. Gürcistan’da karşıt güçlerin savaşı ise sürüyor.

Kurtuluş Aladağ / Rusya’nın Kafkasya’daki etkisi, son yıllarda azalıyor gibi görünse de bu konuda kesin bir yargıya varmak için birkaç faktörü değerlendirmek gerekiyor.

Geleneksel olarak Rusya’nın en yakın müttefiki olan Ermenistan’da, özellikle 2020 İkinci Karabağ Savaşı’ndan sonra Moskova’ya yönelik güven sarsılmış durumda. Rusya’nın Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (CSTO) kapsamında Ermenistan’a yeterince destek vermediği algısı, Nikol Paşinyan hükümetinin Batı’ya yönelme eğilimini artırdı.

2023’te Azerbaycan’ın Karabağ’ı tamamen kontrol altına alması ve Rus barış güçlerinin etkisiz kalması, Rusya’nın bölgedeki prestijini zedeledi. Ermenistan’ın CSTO üyeliğini askıya alması ve Batı ile yakınlaşma çabaları, Rusya’nın etkisinin azaldığına işaret ediyor.

Rusya ile pragmatik bir ilişki sürdüren Azerbaycan, enerji kaynakları ve Türkiye ile yakın bağları sayesinde daha bağımsız bir politika izliyor. 2020 savaşı sonrası Rusya’nın barış anlaşmasındaki rolü, Moskova’nın hala bölgede bir aktör olduğunu gösterse de, Azerbaycan’ın Türkiye ve İsrail gibi aktörlerle ilişkileri, Rusya’nın etkisini dengeleyici bir unsur olarak öne çıkıyor.

Gürcistan, 2008 Rusya – Gürcistan Savaşı’ndan bu yana Rusya ile ilişkileri soğuk tutuyor ve NATO ile Avrupa Birliği (AB) entegrasyonuna odaklanıyor. Ancak, Gürcistan’daki mevcut hükümetin Moskova ile daha ılımlı bir yaklaşım sergilemesi, Rusya’nın dolaylı etkisini koruduğunu gösteriyor. Yine de, halk nezdinde Rusya’ya karşı güçlü bir şüphecilik var.

Kuzey Kafkasya (Çeçenistan, Dağıstan, İnguşetya gibi bölgeler), Rusya Federasyonu’nun bir parçası olduğundan Moskova’nın doğrudan kontrolü altında. Ancak, bu bölgede istikrar sorunları devam ediyor. Çeçen lider Ramazan Kadirov gibi yerel aktörler, Moskova’ya sadık görünse de, kendi özerk güç alanlarını oluşturmuş durumda.

Ukrayna Savaşı nedeniyle Rusya’nın kaynaklarının önemli bir kısmı farklı alanlara kaymış durumda, bu da Kuzey Kafkasya’daki ekonomik ve sosyal sorunların çözümünü zorlaştırıyor. Bu durum, uzun vadede Rusya’nın bu bölgelerdeki kontrolünü zayıflatabilir.

Dış aktörlerin artan rolü

Özellikle Azerbaycan üzerinden Kafkasya’da etkisini artıran Türkiye, Karabağ zaferi ve Zengezur Koridoru gibi projelerle bölgesel gücünü pekiştirmiş görünüyor.

ABD ve AB, Ermenistan ve Gürcistan üzerinden bölgede daha fazla varlık göstermeye çalışıyorlar. Çin, ekonomik yatırımlarla Kafkasya’da yavaş yavaş rol oynarken, İran da özellikle Azerbaycan – Ermenistan geriliminde kendi çıkarlarını koruma peşinde.

Sonuç olarak; Rusya’nın Kafkasya’daki etkisi, özellikle Güney Kafkasya’da, bir miktar azalmış görünüyor. Ermenistan’daki güven kaybı, Azerbaycan’ın bağımsız politikaları ve Gürcistan’ın Batı’ya yönelimi, Moskova’nın geleneksel hegemonyasını zorluyor.

Kuzey Kafkasya’da ise Rusya hala kontrolü elinde tutsa da, iç dinamikler ve ekonomik sorunlar uzun vadeli riskler taşıyor. Dolayısıyla, etki azalıyor olsa da, Rusya’nın Kafkasya’da tamamen devre dışı kaldığını söylemek yanlış olur.

Paylaşın

İdeal Yönetim Nasıl Olmalı? Liberteryen Görüşler

“İdeal bir yönetim nasıl olmalı?” sorusu, bütün düşünürleri derinden etkilemiştir; Platon ve diğer antik dönem filozoflardan John Locke ve daha yakın tarihli düşünürlere kadar.

Kurtuluş Aladağ / İdeal bir yönetim arayışının izleri yüzyıllar boyu sürülebilir ve bu konuda birçok fikir düşünürler tarafından öne sürülmüştür. Bu fikirlerden biri de “Liberteryenizm”dir.

Liberteryenizm, bireysel özgürlük ve kişisel sorumluluğu merkeze alan, devletin rolünü asgariye indirmeyi veya tamamen ortadan kaldırmayı savunan siyasi ve ekonomik bir görüştür. Liberteryenizm, bireyin kendi hayatı, bedeni ve mülkiyeti üzerinde tam egemenlik sahibi olması gerektiğini vurgular.

Liberteryen görüşe göre, ideal bir yönetim, bireysel özgürlükleri maksimize eden ve devlet müdahalesini asgariye indiren bir yönetim biçimidir. Liberteryenizm, bireyin kendi hayatı, bedeni ve mülkiyeti üzerinde tam egemenlik sahibi olması gerektiğini savunur.

Bu görüşe göre, yönetimin rolü, yalnızca bireylerin temel haklarını (hayat, özgürlük, mülkiyet) korumakla sınırlı olmalıdır. Devlet, bireylerin özel hayatına, ekonomik faaliyetlerine veya kişisel tercihlerine müdahale etmemelidir.

Liberteryenler, vergilendirmeyi bir tür “zorla el koyma” olarak görürler ve vergilerin mümkün olduğunca düşük tutulması gerektiğini savunurlar. Bu görüşe göre, yönetim hizmetleri gönüllü katkılar veya minimal vergilerle finanse edilmelidir.

Ekonomik faaliyetlerde laissez – faire (bırakınız yapsınlar) yaklaşımı benimseyen Liberteryenlere göre devlet, piyasalara müdahale etmemeli, düzenlemeleri ve sübvansiyonları kaldırılarak serbest piyasayı teşvik etmelidir.

Liberteryenler, bireylerin kendi eylemlerinden sorumlu olduğunu ve devletin sosyal yardım programları gibi paternalist politikalarla bireyleri “korumaya” çalışmaması gerektiğini savunur.

Yönetimin meşru güç kullanımının yalnızca bireylerin haklarını korumak için olduğunu savunan Liberteryenler, meşru güç kullanımında sıkı bir şekilde sınırlandırılmalı gerektiğini vurgularlar.

Farklı Liberteryen Yaklaşımlar:

Minarşizm: Minarşizm, devletin rolünü yalnızca bireylerin temel haklarını (hayat, özgürlük, mülkiyet) korumakla sınırlayan bir yönetim modelini savunur. Bu yaklaşım, devletin varlığını tamamen reddeden anarko – kapitalizmden farklı olarak, minimal bir devletin gerekliliğini kabul eder.

Robert Nozick, “Anarşi, Devlet ve Ütopya” adlı eserinde minarşist bir devleti savunur. Nozick, devletin temel koruyucu işlevlerini yerine getiren bir “gece bekçisi devlet” modelini önerir.

Serbest piyasa ekonomisini destekleyen Ludwig von Mises ve Friedrich Hayek, minarşist prensiplere yakın görüşleriyle bilinirler.

Anarko – Kapitalizm: Anarko – kapitalizm, liberteryen görüşün en uç yorumu olup, devletin tamamen ortadan kaldırılması ve tüm hizmetlerin (güvenlik, adalet, altyapı vb.) serbest piyasa tarafından sağlanması gerektiğini savunur.

Minarşizmden farklı olarak, anarko – kapitalizm devletin varlığını reddeder ve bireysel özgürlük ile özel mülkiyeti mutlak öncelik olarak görür.

Anarko – kapitalizmin kurucusu olarak kabul eden Murray Rothbard, “For a New Liberty” adlı eserinde devletsiz bir toplumun nasıl işleyebileceğini açıklar.

David Friedman, “The Machinery of Freedom” adlı kitabında, anarko – kapitalist bir toplumda hizmetlerin piyasa temelli organizasyonunu savunur. Hans – Hermann Hoppe ise, özel mülkiyet ve özgürlük merkezli bir toplum düzenini teorize eder.

Paylaşın