Dikkat Edilmesi Gereken Prediyabet Belirtileri

Alışılmadık derecede yorgun, sürekli susamış veya yemek yedikten sonra bile aç hissettiniz mi? Eğer öyleyse, bunlar göz ardı edilmemesi gereken prediyabetin uyarı işaretleri olabilirler.

Haber Merkezi / Prediyabet, kan şekerinin normalden yüksek olduğu ancak tip 2 diyabet olarak sınıflandırılacak kadar yüksek olmadığı bir durumdur.

İşte prediyabetin dikkat edilmesi gereken dokuz yaygın belirtisi:

Aşırı yorgunluk: Prediyabetin belirtilerinden biri, belirgin bir sebep olmaksızın alışılmadık derecede yorgun hissetmektir. Bu durum, kan şekeri kullanımının bozulması nedeniyle hücrelerinizin yeterli enerji alamaması durumunda ortaya çıkabilir.

Sık susama: Bol sıvı tüketmenize rağmen sürekli susuyorsanız, bu prediyabet belirtisi olabilir. Yüksek kan şekeri seviyeleri, vücudunuzun fazla şekeri idrar yoluyla atmaya çalışmasına neden olur.

Sık idrara çıkma: Artan susuzlukla bağlantılı olarak, özellikle geceleri daha sık tuvalete gittiğinizi fark edebilirsiniz. Bu, genellikle gözden kaçan prediyabetin erken belirtilerinden biridir.

Vücut kıvrımlarında koyulaşmış cilt: Boyun, koltuk altı veya kasık gibi bölgelerdeki koyu veya kalınlaşmış cilt lekeleri (akantozis nigrikans olarak bilinir) insülin direncinin ve prediyabetin erken bir belirtisi olabilir.

Bulanık görme: Görüşünüz aniden bulanıklaşırsa, sadece göz yorgunluğunu suçlamayın. Bu durum, prediyabetin yaygın bir belirtisi olan kan şekeri seviyelerindeki dalgalanmalardan kaynaklanıyor olabilir.

Kilo alımı veya kilo vermede zorluk: Özellikle kilo alımınız göbek çevresinde yoğunlaşıyorsa, karın yağlanmasının prediyabetin önemli bir sorunu olan insülin direnciyle güçlü bir bağlantısı vardır.

Ruh hali değişimleri: Kan şekeri dalgalanmaları sinirlilik, kaygı veya odaklanma sorunu gibi duygusal dengesizliklere yol açabilir.

Yemek yedikten sonra bile açlık hissi: Vücudunuz yeterli glikozu düzgün bir şekilde işleyemediğinde, yemek yemenize rağmen açlık sinyalleri gönderebilir. Bu da prediyabetin yanlış anlaşılan bir başka belirtisidir.

Yavaş iyileşen yaralar: Prediyabetin sıklıkla gözden kaçan bir belirtisi, yaraların yavaş iyileşmesidir. Kötü kan şekeri kontrolü, vücudun etkili bir şekilde onarım yapma yeteneğini olumsuz etkileyebilir.

Paylaşın

Sağlıklı Kan Basıncı İçin Uzak Durulması Gereken Yiyecekler

Yüksek tansiyon, diğer adıyla hipertansiyon, kalp krizi ve felç gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olabilen yaygın bir sağlık sorunudur. İlaçlar kan basıncını kontrol etmeye yardımcı olsa da, ne yediğiniz de bir o kadar önemlidir.

Haber Merkezi / Bazı yiyecekler yüksek tansiyonu kötüleştirebilir, bu nedenle hangi yiyeceklerden uzak durulması gerektiğini bilmek sağlıklı kalmaya yardımcı olabilir.

En büyük sorunlardan biri tuz, daha doğrusu sodyumdur. Vücudun düzgün çalışması için biraz sodyuma ihtiyacı vardır, ancak fazlası vücudun su tutmasına neden olur, bu ekstra sıvı kan basıncını yükseltir. Tüketilen sodyumun çoğu konserve çorbalar, dondurulmuş yemekler ve hatta ekmek gibi işlenmiş ve paketlenmiş gıdalardan alınır.

Bu yiyecekler, daha lezzetli olmaları ve daha uzun süre dayanmaları için sodyum kullanır. Sodyum alımını azaltmak, kan basıncını düşürmeye yardımcı olabilir. Uzmanlar, yetişkinlerin günde 1.500 miligramdan fazla sodyum tüketmemesi gerektiğini öneriyor, ancak birçok kişi farkında olmadan çok daha fazlasını tüketiyor.

Sağlıksız yağlar da bir diğer sorundur. Kızarmış yiyecekler, hamur işleri ve yağlı etler gibi doymuş ve trans yağ oranı yüksek yiyecekler, atardamarlarda birikmeye neden olabilir. Bu da kan akışını zorlaştırarak kalbin daha fazla kan pompalamasına ve kan basıncının yükselmesine neden olur.

Araştırmalar, bu yağların yüksek oranda bulunduğu beslenme düzenlerinin yüksek tansiyon ve kalp hastalığı riskini artırdığını göstermektedir. Daha iyi bir tercih ise kuruyemişlerde, avokadolarda ve zeytinyağında bulunan sağlıklı yağları tüketmektir.

Şeker de dikkat edilmesi gereken bir diğer konudur. Kilo alımına ve diyabete neden olduğu bilinse de, çok fazla şeker kan basıncını da yükseltebilir. Gazlı içecekler gibi şekerli içecekler özellikle zararlıdır. Hızla çok fazla şeker eklerler ve kilo alımına yol açarlar; bu da hipertansiyon için büyük bir risktir.

Kilo alınmaz ise bile, özellikle fruktozdan gelen yüksek şeker tüketimi, böbreklerin daha fazla sodyum tutmasına neden olabilir ve bu da kan basıncını daha da yükseltir. Özellikle içeceklerde ve tatlılarda bulunan şekeri azaltmak gerçekten faydalı olabilir.

Alkol de tansiyonu etkileyebilir. Çok fazla alkol almak, tansiyonu zamanla yükseltebilir ve hatta tansiyon ilaçlarının etkilerini ortadan kaldırabilir. Uzmanlar, kadınların günde bir içkiden, erkeklerin ise iki içkiden fazla içmemesi gerektiğini söylüyor. Daha fazla alkol almak, tansiyonun yükselmesine ve yüksek kalmasına neden olabilir.

İşlenmiş etler ve kırmızı etler de sınırlandırılması gereken besinler arasındadır. Pastırma, sosis ve diğer işlenmiş etler yüksek sodyum ve yağ içeriğine sahiptir. Bazıları ayrıca kan damarlarına zarar verebilen ve kan basıncını yükseltebilen nitrat adı verilen kimyasallar içerir. Yağsız etleri tercih etmek ve daha az kırmızı et tüketmek daha sağlıklı bir seçenektir.

Son olarak, kafein bazıları için bir sorun olabilir. Herkesi aynı şekilde etkilemese de, kafeine duyarlı kişilerde kan basıncında kısa süreli bir artışa neden olabilir. Yüksek tansiyonunuz varsa, kafeinin sizi nasıl etkilediğini gözlemleyip gerekirse azaltmanız iyi bir fikirdir.

Paylaşın

Bunu Yapmak Kronik İltihabı Durdurmaya Yardımcı Olabilir

Kronik iltihaplanma, vücudun bağışıklık sisteminin çok uzun süre aktif kalması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Alzheimer, Parkinson, diyabet ve kanser gibi ciddi hastalıklara neden olabilir.

Haber Merkezi / Bu tür iltihaplanmalar çoğunlukla yaşlanma, stres veya çevresel zararlı maddelerden kaynaklanır.

Kaliforniya Üniversitesi’nden Danica Chen liderliğindeki bir ekip, bu zararlı süreci durdurmaya yardımcı olabilecek büyük bir keşifte bulundular. Ekip, hücrelerin içinde bağışıklık sisteminin nasıl tepki verdiğini kontrol eden küçük bir “anahtar” buldu.

Araştırma, bağışıklık sisteminin NLRP3 inflamazom adı verilen bir bölümüne odaklandı. Bu protein grubu, enfeksiyon veya yaralanma gibi tehditleri tespit etmeye yardımcı olmaktadır. Bilim insanları, NLRP3 inflamazomunun deasetilasyon adı verilen bir işlemle kapatılabildiğini keşfettiler.  Bu işlem, proteinden küçük bir parçanın çıkarılarak proteinin kapatılması işlemidir. SIRT2 adı verilen bir protein bu görevi yerine getirmektedir.

Araştırmanın sonuçları iltihaplanmanın neden olduğu hastalıkların tedavi edebileceği, hatta tersine çevirebileceğini gösteriyor. Bilim insanları deasetilasyon sürecini hedef alan ilaçlar geliştirebilirlerse, Alzheimer ve diyabet gibi yaşlanmayla ilişkili hastalıklarla mücadelede yeni yollar oluşturabilirler.

Bu araştırma, Alzheimer hastalığı için bazı tedavilerin neden işe yaramadığı konusunda da ipuçları veriyor. Birçok tedavi, hastalık çoktan hasara yol açtıktan sonra uygulanır. Ancak doktorlar daha erken müdahale edip iltihabı çok fazla zarar vermeden durdurabilirlerse, başarı şansı çok daha yüksek olabilir.

Kronik iltihabı ve nasıl kontrol altına alınacağını anlamak, insanların daha sağlıklı ve uzun yaşamalarına yardımcı olabilir. Bu araştırma, bağışıklık sistemini dengede tutmanın yaşlandıkça oluşabilecek hasar ve hastalıkları önlemenin anahtarı olduğunu gösteriyor. Ayrıca beslenme, stres ve çevre gibi faktörlerin zaman içinde sağlığı nasıl etkileyebileceğini de hatırlatıyor.

Paylaşın

Alkol Bağımlılığının Temel Nedeni Bulunmuş Olabilir

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2018 tarihli bir raporuna göre, alkol kullanımı dünya genelinde her yıl 3 milyondan fazla ölüme ve toplam sağlık yükünün yaklaşık yüzde 5’ine neden oluyor.

Haber Merkezi /Başka bir ifadeyle, alkol birçok hastalıkta ve erken ölümde önemli bir rol oynuyor.

Warwick Üniversitesi’nden Profesör Jianfeng Feng liderliğinde yapılan bir araştırma, alkol bağımlılığının belirli bir beyin ağının korku ve tehlikeye nasıl tepki verdiğiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Beyin ağı iki ana bölümden oluşur. Bunlardan biri, beynin ön kısmında bulunan medial orbitofrontal korteks veya mOFC’dir. Bu alan, beynin hoş olmayan veya tehlikeli olabilecek şeyleri fark etmesine yardımcı olur.

İkinci kısım, beynin daha derin bir bölgesi olan ve kötü bir durumdan kaçıp kaçmamamıza karar veren dorsal periaqueductal grisi veya dPAG’dir. Bu iki beyin bölgesi birlikte, strese veya tehditlere tepki vermemize yardımcı olur.

Bu beyin ağını incelemek için araştırmacılar, İngiltere, Almanya, Fransa ve İrlanda’dan 2 bin genç ve yetişkinin beyin taramalarına baktılar.

Araştırmacılar önemli bir şey fark etti. Alkol problemi yaşayan bireyler, olumsuz duygular hissettiklerinde mOFC ve dPAG arasında daha zayıf bağlantılar olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, beyinleri hayal kırıklığı veya stresle normal şekilde başa çıkamıyordu.

Araştırmayı yapan ekip, beyindeki bu ağ düzgün çalışmadığında alkol bağımlılığının daha olası olduğunu buldu. Bu durum iki temel yolla gerçekleşebilir.

Öncelikle, alkol dPAG’deki aktiviteyi durdurabilir veya azaltabilir. Bu olduğunda, beyin strese veya olumsuz durumlara doğru şekilde tepki veremez. Sonuç olarak, birey çoğunlukla rahatlama veya haz gibi alkolün olumlu etkilerini hisseder, ancak olumsuz etkilerini hissetmez. Bu da, zararlı olsa bile, tekrar tekrar içme olasılığını artırır.

İkincisi, bazı bireylerde dPAG aşırı aktif olabilir. Bu durum, bireylerin sürekli bir huzursuzluk ve duygusal bir rahatsızlık veya tehlike içindeymiş gibi hissetmelerine neden olur. Bu bireyler, bu duyguları hızla yatıştırmak için alkole başvurabilirler. Bu tür içki içme genellikle dürtüsel olarak yapılır ve zamanla bağımlılığa yol açabilir.

Sonuç olarak, bu araştırma alkol bağımlılığının sadece irade veya kişisel tercihle ilgili olmadığını gösteriyor. Beynin olumsuz duygular ve tehlikeyle nasıl başa çıktığıyla bağlantılı.

Paylaşın

Metabolik Sendromunuz Olup Olmadığını Nasıl Anlarsınız?

Metabolik sendrom tek bir rahatsızlık değil, kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve felç riskinizi artıran bir grup sağlık sorunudur. Sorun şu ki, birçok birey bu hastalığa sahip olduğunun farkında bile değil.

Haber Merkezi / Çünkü bu sorunun belirtilerini, özellikle de erken evrelerde, gözden kaçırmak çok kolay.

Metabolik sendrom teşhisi konması için,  genellikle aşağıdaki risk faktörlerinden en az üçünün bulunması gerekir: yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri, aşırı karın yağı, düşük “iyi” HDL kolesterol seviyeleri ve yüksek trigliserit seviyeleri (kanda bir tür yağ). Bunların her biri tek başına endişe verici olsa da, bir araya geldiklerinde tehlike daha da artar.

Metabolik sendromun en önemli belirtilerinden biri bel çevresinde çok fazla yağ bulunmasıdır. Buna bazen “karın obezitesi” denir. Bel çevreniz erkeklerde 100 cm’den, kadınlarda 86 cm’den fazlaysa, yüksek risk altında olabilirsiniz.

Göbek yağı sadece depolanmış enerji değil, aynı zamanda iltihaplanma ve insülin direnciyle de bağlantılıdır ve bu da zamanla kalbe ve kan damarlarına zarar verebilir.

Yüksek tansiyon da yaygın bir uyarı işaretidir. 130/85 mmHg’nin üzerinde kalan tansiyon, kalbinizin çok fazla çalıştığı anlamına gelir. Zamanla bu durum, atardamarlarınıza baskı uygulayarak kalp krizi ve felç riskinizi artırabilir.

Yüksek kan şekeri veya açlık kan şekerinin 100 mg/dL’nin üzerinde olması da metabolik sendroma işaret edebilir. Bu, vücudunuzun şekeri gerektiği gibi işlemediği anlamına gelir. Kontrol altına alınmazsa tip 2 diyabete yol açabilir.

Kan testleri ayrıca vücuttaki fazla kolesterolün atılmasına yardımcı olan düşük HDL kolesterolünü de gösterebilir. Erkeklerde 40 mg/dL’nin, kadınlarda ise 50 mg/dL’nin altındaki seviyeler düşük kabul edilir. Aynı zamanda, yüksek trigliseritler (150 mg/dL’nin üzerinde) atardamarları tıkayabilir ve kalp hastalığı riskini artırabilir.

İyi haber şu ki, metabolik sendrom genellikle yaşam tarzı değişiklikleriyle tersine çevrilebilir veya yönetilebilir. Araştırmalar, vücut ağırlığınızın sadece yüzde 5 ila yüzde 10’u kadar az miktarda kilo vermenin bile beş risk faktörünün tamamını iyileştirebileceğini göstermektedir.

Düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, şeker ve sağlıksız yağlardan uzak durma ve sigara içmeme büyük fark yaratabilir. Bazı durumlarda doktorlar, kan basıncını, kolesterolü veya kan şekeri seviyelerini yönetmek için ilaç yazabilir.

Paylaşın

Kronik Böbrek Hastalığını Yavaşlatmak İçin Neler Yapılabilir?

Kronik böbrek hastalığı, böbreklerin kandaki atıkları ve fazla sıvıyı filtreleme özelliğini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkar. Doğru şekilde yönetilmez ise ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.

Haber Merkezi / Hastalığın neden kötüleştiğini ve böbreklerin nasıl korunacağını anlamak, daha uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmenin anahtarıdır.

Kronik böbrek hastalığını yavaşlatmanın en önemli yollarından biri kan basıncını kontrol etmektir. Yüksek tansiyon böbreklere yük bindirir ve hasarı hızlandırır. Doktorlar genellikle böbrek hastalığı olan kişilerde kan basıncını 130/80 mmHg’nin altında tutmayı hedefler.

ACE inhibitörleri veya ARB’ler gibi ilaçlar, yalnızca kan basıncını düşürmekle kalmayıp aynı zamanda böbrek fonksiyonlarını da korudukları için sıklıkla reçete edilir. Tedavinin işe yaradığından emin olmak için düzenli kontroller ve takipler önemlidir.

Kan şekerini yönetmek, özellikle diyabet hastaları için aynı derecede önemlidir. Yüksek kan şekeri, böbreklerdeki küçük kan damarlarına zarar vererek düzgün çalışma yeteneklerini azaltır.

Araştırmalar, kan şekerinin sağlıklı bir aralıkta tutulmasının böbrek hasarını geciktirebileceğini, hatta önleyebileceğini göstermektedir. Kronik böbrek hastalığı ve diyabet hastaları, kan şekerini izlemek, ilaçlarını reçete edildiği gibi almak ve böbrek dostu bir diyet uygulamak için sağlık ekipleriyle yakın bir şekilde çalışmalıdır.

Beslenme, kronik böbrek hastalığının (KBH) yavaşlamasında büyük rol oynar. Sodyum (tuz) oranı düşük bir beslenme, kan basıncını ve şişkinliği azaltmaya yardımcı olur. Çok fazla tuz, vücudun sıvı tutmasına ve böbreklerin daha fazla çalışmasına neden olur. Sodyum alımının günlük 2.300 miligramın altında tutulması önerilmektedir.

Protein alımını sınırlamak da faydalı olabilir, çünkü böbrekler protein atıklarından kurtulmak için çalışmak zorundadır. Ancak, doğru miktarda protein almak önemlidir; çok az protein yetersiz beslenmeye yol açabilir. Bir diyetisyen en iyi beslenme düzeni planlamaya yardımcı olabilir.

Bir diğer ipucu da böbreklere zarar verebilecek ilaçlardan kaçınmaktır. İbuprofen ve naproksen gibi ağrı kesiciler (NSAID’ler) çok sık alınırsa daha fazla hasara neden olabilir. Yeni ilaçlar veya takviyeler almadan önce mutlaka bir doktora danışılmalı, çünkü bazıları böbrek fonksiyonlarını etkileyebilir.

Sıvı alımı önemlidir, ancak kronik böbrek hastalığı olan kişiler, özellikle ileri evrelerde çok fazla sıvı tüketmemeye dikkat etmelidir. İhtiyaç duyulan sıvı miktarı kişinin durumuna bağlıdır, bu nedenle tıbbi tavsiyelere uymak en iyisidir.

Sigara ve alkol böbrek hastalığını kötüleştirebilir. Sigara içmek kan damarlarına zarar verir ve böbreklere giden kan akışını azaltır. Alkol kan basıncını yükseltebilir ve ilaçlarla etkileşime girebilir. Sigarayı bırakmak ve alkolü sınırlamak sağlık sonuçlarını önemli ölçüde iyileştirebilir.

Düzenli egzersiz aynı zamanda kan basıncını düşürerek, kan şekeri kontrolünü iyileştirerek ve sağlıklı bir kiloyu destekleyerek de faydalıdır. Günde 30 dakika yürümek veya esnemek gibi basit aktiviteler bile fark yaratabilir.

Özetle, kronik böbrek hastalığının ilerlemesini yavaşlatmak, tıbbi tedavi ve yaşam tarzı değişikliklerinin birleşimiyle mümkündür.

Paylaşın

Tehlikeli Tutku: Othello Sendromu

Adını Shakespeare’in Othello oyunundan alan Othello sendromu, kişinin partnerinin sadakatsiz olduğuna dair mantıksız ve takıntılı bir inanç geliştirdiği psikolojik bir durumdur.

Haber Merkezi / Patolojik kıskançlık olarak da bilinen sendrom, genellikle paranoid düşünceler, şüpheler ve partnerin davranışlarını yanlış yorumlama ile karakterizedir.

Birey, gerçek bir kanıt olmaksızın partnerinin kendisini aldattığına inanır ve bu inanç her iki bireyinde hayatlarını ciddi şekilde etkileyebilir.

Othello sendromunun özellikleri:

Sürekli şüphe ve partneri izleme eğilimi
Küçük olayları yanlış yorumlama (ör. masum bir konuşmayı ihanet olarak görme)
Partnerin sadakatini sorgulayan yoğun duygusal tepkiler
İlişkide güven eksikliği ve kontrol davranışları

Othello sendromunun nedenleri:

Altta yatan psikiyatrik bozukluklar (ör. paranoid kişilik bozukluğu, şizofreni)
Geçmiş travmalar veya güvensizlik
Düşük özsaygı veya terk edilme korkusu
Bazen alkol veya madde kullanımıyla ilişkilendirilebilir

Othello sendromunun tedavisi:

Psikoterapi (özellikle bilişsel davranışçı terapi)
Gerektiğinde ilaç tedavisi (antidepresanlar veya antipsikotikler)
Çift terapisi, eğer ilişki devam ediyorsa

Paylaşın

Karaciğer Sirozu Yavaşlatılabilir Mi?

Karaciğer sirozu, karaciğerin kötü bir şekilde yara aldığında oluşan ciddi bir durumdur. Fibrozis olarak da adlandırılan bu yara izi zamanla birikir. Siroz ileri bir aşamaya ulaştığında ise, karaciğer artık düzgün çalışamaz.

Haber Merkezi / Sirozun özellikle ileri evrelerde tamamen tersine çevrilebilmesi mümkün olmasa da araştırmalar, hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılabileceğini ve hatta bazı durumlarda, nedenin tedavi edilmesi ve yaşam tarzında değişiklikler yapılmasıyla iyileştirilebileceğini gösteriyor.

Karaciğer sirozunun birçok nedeni vardır. Bunlara kronik hepatit B veya C enfeksiyonları, yoğun alkol kullanımı, alkolsüz yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) ve otoimmün karaciğer hastalıkları dahildir.

Tüm bu vakalarda karaciğer zamanla iltihaplanır. Vücut hasarı onarmaya çalışır, ancak bu sağlıklı karaciğer hücrelerinin yerini alan yara dokusuna yol açar. Yara dokusu arttıkça karaciğerin işini yapması zorlaşır: besinleri işlemek, toksinleri temizlemek ve protein üretmek gibi.

Siroz ciddi bir hastalık olsa da, çalışmalar her zaman hızla kötüleşmediğini gösteriyor. Nature Reviews Gastroenterology & Hepatology’de yayınlanan 2020 tarihli bir araştırma, altta yatan neden iyi yönetilirse sirozun yıllarca stabil kalabileceğini açıklıyor.

Örneğin, sebep alkol ise, içkiyi tamamen bırakmak en önemli adımdır. Alkolsüz yaşam, karaciğere iyileşme şansı verir ve kanama, enfeksiyonlar ve karaciğer kanseri gibi yaşamı tehdit eden komplikasyonların riskini azaltır.

Sebep hepatit B veya C ise, antiviral tedaviler vücuttaki virüs miktarını azaltabilir ve karaciğer hasarını yavaşlatabilir veya hatta durdurabilir. Yeni hepatit C tedavileri özellikle etkilidir.

New England Journal of Medicine’deki araştırma, hepatit C için tedavi gören kişilerin yüzde 95’inden fazlasının iyileştiğini ve hatta bazılarının zamanla fibrozunun tersine döndüğünü gösterdi. Hepatit B için günlük antiviral tabletler virüsü kontrol altında tutabilir ve karaciğer hücrelerini koruyabilir.

Alkol kaynaklı olmayan yağlı karaciğer hastalığı, özellikle diyabet veya obezitesi olan kişilerde sirozun bir diğer önemli nedenidir. Bu durumda kilo kaybı büyük bir rol oynar. Vücut ağırlığının yüzde 7-10’unu kaybetmek, karaciğer yağında ve iltihabında büyük bir azalma ile ilişkilendirilmiştir.

JAMA’da 2021 yılında yapılan bir araştırma, yağlı karaciğer hastalığı olan ve egzersiz yapıp diyetlerini iyileştiren kişilerde, hiçbir değişiklik yapmayanlara kıyasla hastalığın daha yavaş ilerlediğini ortaya koydu.

Yüksek tansiyon, diyabet ve yüksek kolesterol, kontrol altına alınmadığı takdirde karaciğer hasarını hızlandırabilir. Sirozlu kişiler ayrıca ibuprofen veya yüksek dozda asetaminofen (parasetamol) gibi karaciğeri strese sokabilecek ilaçlardan da kaçınmalıdır.

Düzenli ve sağlıklı beslenme

Karaciğer dostu bir beslenme yardımcı olur. Buna bol miktarda sebze, meyve, tam tahıllar ve yağsız proteinler dahildir. Tuz, özellikle sirozda yaygın olan karında sıvı birikmesi (assit) gelişen kişilerde sınırlandırılmalıdır. Yeterli su içmek ve çiğ deniz ürünlerinden (özellikle istiridyelerden) kaçınmak enfeksiyon riskini azaltmaya yardımcı olabilir.

Sirozlu kişiler hepatit A ve B’ye karşı aşılanmalıdır, çünkü bu enfeksiyonlar zayıf karaciğeri olan kişilerde ciddi hastalıklara neden olabilir. Komplikasyonları önlemek için yıllık grip aşıları ve zatürre aşıları da önerilir.

Doktorlar karaciğer fonksiyonunu kontrol etmek ve karaciğer kanseri veya iç kanamanın erken belirtilerini aramak için kan testleri, görüntüleme veya endoskopi önerebilir. Sorunları erken yakalamak daha iyi tedavi ve sonuçlara yol açabilir.

Paylaşın

Kseroftalmi Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Kseroftalmi, A vitamini eksikliğinin kuru gözlere neden olduğu bir durumdur. Kseroftalmi, tedavi edilmez ise daha da kötüleşebilir ve gece körlüğüne veya gözlerde lekelere neden olabilir.

Haber Merkezi / Kseroftalmi ayrıca, gözün korneasına zarar verebilir ve kalıcı körlüğe yol açabilir.

Kseroftalminin nedenleri nelerdir?

A vitamini veya retinol, temel bir besindir ve işlevi göz sağlığını ve görüşünü korumasına yardımcı olmaktır. A vitamini ayrıca, akciğerler ve kalp gibi hayati organları korur ve bağışıklık sistemini güçlendirir.

Vücut kendi başına A vitamini üretmez. A vitamini için havuç ve et gibi A vitamini açısından zengin yiyecekler tüketilmeli veya takviyeler alınmalıdır.

Kseroftalminin belirtileri nelerdir?

Gözün dış tabakasının veya konjonktivanın kuruması ve kırışması,
Gece körlüğü,
Korneadaki ülserler veya yara izleri
Konjonktivada bitot lekeleri veya beyaz lekeler
Kornea yumuşaması

Kseroftalmi nasıl tedavi edilir?

Kseroftalminin ana tedavisi A vitamini takviyesidir. A vitamini oral yoldan veya enjeksiyonla verilebilir. Doktor ayrıca, göz enfeksiyonlarını önlemek için antibiyotikler gibi başka ilaçlar da yazabilir.

Kseroftalmi nasıl önlenebilir?

Kseroftalmi, A vitamini takviyeleri tüketerek önlenebilir. Yeterli miktarda A vitamini içeren bazı yiyecekler şunlardır:

Balık ciğeri veya balık yağı
Tavuk
Yumurta
Havuç
İimon
Mango
Süt veya süt ürünleri
Yeşil sebzeler.

Paylaşın

Karaciğer Kanseri Riskini Artıran Beslenme Alışkanlıkları

Küflü yiyecekler, alkol ve kızarmış yağları tekrar kullanımı gibi beslenme alışkanlıkları, karaciğerin detoksifikasyon sürecine gereksiz stres yükleyerek zamanla karaciğer kanseri riskini artırabilir.

Haber Merkezi / İşte karaciğer kanseri riskini artırabilecek beslenme alışkanlıkları:

Aşırı alkol tüketimi: Kronik ve fazla alkol tüketimi, karaciğerde yağlanma, siroz ve nihayetinde kanser riskini artırır.

Yüksek şeker ve rafine karbonhidrat tüketimi: Şekerli içecekler, tatlılar ve işlenmiş karbonhidratlar (beyaz ekmek, makarna) karaciğerde yağ birikimine (NAFLD) yol açabilir, bu da kanser riskini artırır.

İşlenmiş ve kızartılmış gıdalar: Trans yağlar, fast food ve kızartmalar karaciğerde iltihaplanmaya neden olabilir ve uzun vadede kanser riskini yükseltebilir.

Küflü gıdalar ve aflatoksin: Küflü kuruyemişler, tahıllar veya baharatlarda bulunan aflatoksin adlı toksin, karaciğer kanseri için önemli bir risk faktörüdür. Özellikle uygun olmayan koşullarda saklanan gıdalarda bulunur.

Yetersiz sebze ve meyve tüketimi: Antioksidan ve lif açısından zengin sebze-meyve tüketiminin az olması, karaciğer sağlığını koruyucu etkilerden yoksun bırakır.

Aşırı kırmızı ve işlenmiş et tüketimi: Sucuk, sosis gibi işlenmiş etler ve fazla kırmızı et tüketimi, karaciğerdeki yükü artırabilir ve kanser riskiyle ilişkilendirilmiştir.

Karaciğer kanseri riskini azaltmak için Akdeniz tipi diyet (bol sebze, meyve, tam tahıl, zeytinyağı, balık), alkolü sınırlamak, aflatoksine maruz kalmamak için gıdaları uygun koşullarda saklamak ve düzenli sağlık kontrolleri önemlidir.

Paylaşın