5,4 Saatlik Yıla Sahip Dünya Büyüklüğünde Gezegen Keşfedildi

NASA’nın Gezegen Araştırma Uydusu’nu (TESS) kullanan uluslararası bir araştırma ekibi, 117 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın yörüngesinde Dünya büyüklüğünde bir gezegen olan TOI-2431 b’yi keşfetti.

Haber Merkezi / Keşfi önemli kılan gezegenin büyüklüğü değil, gezegenin yıldızının etrafında inanılmaz derecede hızlı dönmesi. TOI-2431 b, ana yıldızının etrafındaki bir tam turunu sadece 5,4 saatte tamamlıyor, bu bilinen herhangi bir gezegen için kaydedilen en kısa “yıllardan” biri.

Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüşü 365 gün sürerken, bu uzak gezegen aynı zaman diliminde 1.600’den fazla “yıl” yaşıyor.

Gezegen yıldızına da oldukça yakın, sadece 0,0063 AU uzaklıkta, yani yaklaşık 933.000 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Bu yakınlığın aşırı sonuçları da var.

Gezegenin yüzey sıcaklığı yaklaşık 2.000 Kelvin’e (yaklaşık 1.727°C) ulaşıyor; bu sıcaklık çoğu kaya ve metali eritebilecek kadar yüksek. Bilim insanları, gezegenin yüzeyinin muhtemelen erimiş olduğunu ve sıvı kaya ve metalden oluşan bir yüzey oluşturduğunu düşünüyor.

TOI-2431 b, Dünya büyüklüğünde olmasına rağmen, gezegenimizden oldukça farklı. Dünya’nın yarıçapından yaklaşık 1,53 kat, kütlesinden ise 6,2 kat daha büyük olan bu gezegen, Dünya’dan önemli ölçüde daha yoğun.

Santimetreküp başına 9,4 gramlık yoğunluğu, çok daha ağır malzemelerden oluştuğunu, büyük bir demir çekirdek veya diğer yoğun metaller içerebileceğini düşündürüyor.

Yakınındaki yıldızdan gelen yoğun kütle çekim kuvvetlerinin gezegenin şeklini değiştirmiş olması da muhtemel.

Ekip, TOI-2431 b’nin gelgitsel olarak deforme olduğunu, en kısa ekseninin en uzun ekseninden yaklaşık yüzde 9 daha kısa olduğunu ve bu durumun ona Dünya gibi mükemmel bir küre yerine biraz daha düzleştirilmiş bir görünüm verdiğini tahmin ediyor.

Bir diğer ilgi çekici nokta ise, bu gezegenin sonsuza dek var olmayacak olmasıdır. Ekip, TOI-2431 b’nin yaklaşık 31 milyon yıllık bir gelgitsel bozunma zaman ölçeğine sahip olduğunu hesapladılar; bu, benzer kısa dönemli gezegenler arasında bilinen en kısa dönem.

Bu, gezegenin yavaş yavaş yıldızına doğru sarmal bir şekilde ilerlediği ve sonunda yok olacağı anlamına geliyor; ancak gezegenin nihai yok oluşu milyonlarca yıl sürecek.

Amsterdam Üniversitesi’nden Kaya Han Taş liderliğindeki keşif ekibi, TESS verileri, yer tabanlı teleskoplar ve özel spektrograflar da dahil olmak üzere birden fazla gözlem yöntemi kullanarak gezegenin varlığını doğruladı.

Paylaşın

Evrendeki Kayıp Madde Bulundu Mu?

Evrendeki maddenin büyük çoğunluğu karanlıktır, görünmez ve yalnızca kütle çekimsel etkileriyle tespit edilebilir. Yıldızlardan gezegenlere kadar her şeyi içine alan sıradan madde ise, evrenin yalnızca yüzde 16’sını oluşturur.

Haber Merkezi / Karanlık maddenin aksine, sıradan madde çeşitli dalga boylarında ışık yayar ve bu nedenle görülebilir. Dağınık yapısı nedeniyle evrendeki sıradan maddenin yaklaşık yarısı şimdiye kadar “kayıp” olarak kabul edilmişti.

2020 yılında Nature dergisinde yayımlanan bir araştırma, evrendeki “kayıp madde” olarak bilinen baryonik maddenin yaklaşık yarısının galaksiler arasında gizlendiğini ortaya koymuştu. Bu madde, hızlı radyo patlamaları (FRB) adı verilen, diğer galaksilerden gelen kısa ve parlak radyo dalgalarının Dünya’ya ulaşırken parçacıklarla nasıl etkileşime girdiğini inceleyerek tespit edilmişti.

Avustralya’daki ASKAP radyo teleskop dizisi kullanılarak yapılan gözlemler, bu maddenin galaksiler arasındaki iyonize gaz bulutlarında ve kozmik ağın filamanlarında saklandığını göstermişti. Bu keşif, kayıp baryon problemini çözmeye yönelik önemli bir adım olarak değerlendirmişti.

Nature Astronomy dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, kayıp baryonların galaksilerin çevresindeki iyonize hidrojen bulutlarında bulunduğunu doğruladı. Kozmik mikrodalga arka plan ışımasını (CMB) kullanarak geliştirilen yeni bir yöntemle, bu görünmez gaz bulutlarının konumu tespit edildi. Bu bulgular, galaksi oluşumu ve evrenin evrimine dair yeni bilgiler sunuyor.

Araştırma, evrenin sıradan maddesinin (baryonların) yaklaşık yarısının galaksiler arasındaki kozmik ağın filamanlarında bulunduğunu gösteriyor. FRB’lerin sinyallerinin uzaydaki bu maddelerle etkileşime girerek dağılmasını inceleyen yöntem, kayıp madde problemini çözmede kritik bir adım olarak değerlendiriliyor.

Her iki çalışma da, evrendeki sıradan maddenin (baryonik madde) büyük bir kısmının galaksiler arasında dağınık halde bulunduğunu ve doğrudan gözlemlenemese de dolaylı yöntemlerle tespit edilebildiğini gösteriyor. Bu keşifler, evrenin yapısını ve kozmik ağı haritalandırma çabalarında önemli bir ilerleme sağlıyor.

Paylaşın

Basit Bir Soru Gibi Görünebilir: Evrenin Merkezi Nerede?

Albert Einstein bile uzun yıllar boyunca, evrenin statik olduğuna, yani her zaman aynı boyutta ve şekilde kaldığını düşünüyordu ve 1915’te yayımladığı genel görelilik kuramı da bu fikri destekler nitelikteydi.

Haber Merkezi / Ancak bilim insanları gelişmiş teleskoplarla uzayın derinliklerine baktıklarında, uzak galaksilerin Dünya’dan daha da uzaklaştığını fark ettiler. Bu, evrenin hareketsiz olmadığı, genişlediği anlamına geliyordu.

Bu durum, ilk başta Albert Einstein’ın ortaya koyduğu kuram ile bir çelişki gibi görünüyordu. Ancak bilim insanları kısa sürede Einstein’ın denklemlerinin aslında genişleyen bir evrene izin verdiğini fark ettiler. Onun denklemlerini kullanarak evrenin zamanla değişebileceğini ve büyüyebileceğini gösteren modeller oluşturdular.

Bugün evrenin gerçekten de genişlediğini biliyoruz; yaklaşık 13,8 milyar yıl önce gerçekleşen Büyük Patlama’dan bu yana da genişlemeye devam ediyor. Bu durum birçok yeni soruya neden oluyor: Eğer evren genişliyorsa, neye doğru genişliyor ve nereden başladı? Bir patlamanın ortası gibi bir merkez var mı?

Büyük Patlama’yı tek bir noktada meydana gelen bir patlama olarak hayal etmek doğal, galaksiler merkezden çevreye doğru yayılıyor, ancak bu tam olarak doğru değil. Evrenin kendisi esniyor ve galaksileri de beraberinde taşıyor.

Evreni, üzerine minik noktalar çizilmiş bir balonun yüzeyi olarak düşünün. Balon şiştikçe, noktalar birbirinden uzaklaşır; noktalar hareket ettiği için değil, balonun yüzeyi gerildiği için. Noktalar balon boyunca hareket etmez; yerlerinde kalırlar, ancak aralarındaki mesafe genişler.

Bu ayrıca balonun yüzeyinde bir merkez olmadığı anlamına gelir. Sonsuza kadar herhangi bir yöne genişleyebilir ve asla özel bir merkez noktası bulunmaz.

Aynı durum evren için de geçerlidir, genişlemenin bir merkezi yoktur. Yani bir bakıma, her yer merkezdir ve hiçbir yer değildir. Evren merkezi bir noktadan büyümüyor, her noktadan büyüyor. Bunu hayal etmek zor gelebilir, ancak modern bilimdeki en güzel gerçeklerden biridir.

Paylaşın

Dikkat Çeken Keşif: Yaşam Sanılandan Daha Önce Başlamış Olabilir

Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı yeni araştırma, yaşama uygun koşulların başlangıcına dair bilinenlere meydan okuyor. Araştırma, evrendeki yaşama uygun koşulların sanılandan çok daha önce mevcut olabileceğine işaret ediyor.

Öte yandan araştırma, Dünya’da 3,7 milyar yıl önce başladığı kabul edilen yaşamın tarihine dair bilinenleri değiştirmiyor.

Standart teoriye göre yaklaşık 13,8 milyar yıl önce gerçekleşen Büyük Patlama’yla oluşan evren ilk dönemlerinde, neredeyse tamamen hidrojen ve helyumdan meydana gelirken çok az miktarda lityumu da barındırıyordu.

Daha ağır elementlerse yıldızların içinde oluşarak bu gökcisimlerinin ömrünün sonunda geçirdiği süpernova patlamasıyla evrene saçıldı. Zaman içinde bu elementlerin miktarının artmasıyla gezegenler ve yaşama uygun koşullar oluşmaya başladı.

Toz parçacıklarına dönüşerek ilk gezegenleri yaratan karbon, aynı zamanda yaşamın temel bileşenleri arasında yer alıyor. Karbonun yüksek miktarlara çıkmasının Büyük Patlama’dan yaklaşık 1 milyar yıl sonra gerçekleştiği düşünülüyordu.

Ancak Cambridge Üniversitesi’nden bir ekibin liderliğinde yürütülen yeni araştırma bu düşünceye ve yaşama uygun koşulların başlangıcına dair bilinenlere meydan okuyor.

NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu’nu kullanan gökbilimciler evren yaklaşık 350 milyon yaşındayken oluşan bir galaksiyi inceledi. Bugüne kadar gözlemlenen en uzak 5. galaksi olan bu gökada, Samanyolu’ndan 100 bin kat daha küçük.

Halihazırda ön baskı versiyonu yayımlanan ve yakında Astronomy & Astrophysics adlı hakemli dergide çıkacak makalenin başyazarı Dr. Francesco D’Eugenio “Gözlemlediğimiz sırada sadece bir galaksi embriyosuydu fakat Samanyolu kadar büyük bir şeye dönüşebilir” diyor ve ekliyor: Ancak bu kadar genç bir galaksiye göre muazzam boyutta.

Teleskobun Yakın Kızılötesi Spektrograf (Near Infrared Spectrograph/NIRSpec) adlı cihazı bu genç galaksiden gelen ışığı analiz etti. Bu sayede galaksideki elementleri tespit etme imkanı bulan araştırmacılar karbonun yanı sıra belli belirsiz oksijen ve neonla karşılaştı. Bu iki elementin varlığının doğrulanması için başka çalışmalara ihtiyaç var.

Bilinen yaşamın yapıtaşları arasında yer alan karbonun, evrenin bu kadar eski bir döneminde gözlemlenmesi, yaşama uygun koşulların düşünülenden çok daha önce var olabileceğine işaret ediyor. Öte yandan bulgular, Dünya’da 3,7 milyar yıl önce başladığı kabul edilen yaşamın tarihine dair bilinenleri değiştirmiyor.

Çalışmanın ortak yazarı Prof. Roberto Maiolino “Bu, hidrojenden daha ağır bir elemente dair bugüne kadar elde edilen en eski bulgu” diyor. Gelişmeyi “muazzam bir keşif” diye adlandıran Prof. Maiolino şöyle ekliyor: Bu kadar uzak bir galakside büyük miktarda karbon bulunması, yaşamın evrenin çok erken dönemlerinde, kozmik şafağa çok yakın bir zamanda ortaya çıkmış olabileceğine işaret ediyor.

Öte yandan Paris (Sorbonne) Üniversitesi’nden astrofizikçi Dr. Rafael Alves Batista bu sonuca hemen varılamayacağı görüşünde. Araştırmada yer almayan Dr. Batista bulguları ileriye doğru büyük bir sıçrama diye nitelendirse de “Benim yapacağım bir sıçrama değil” diyor:

“Bu erken yıldızların çoğu çok büyük kütleli olduğundan çok hızlı ölüyorlar. Gezegenler var olsa bile, yaşam için gerekli koşulları barındırdıklarına dair pek iyimser değilim. Bulgular çok ilginç ancak bir sonuca varmak için yeterli olduklarını sanmıyorum.”

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kara Delikler Mi Galaksiler Mi, Hangisi Önce Oluştu?

James Webb Uzay Teleskobu’ndan elde edilen verilerle yapılan yakın zamanlı bir araştırma, kara deliklerin yalnızca zamanın başlangıcında var olmadığını, aynı zamanda yeni yıldızlar doğurduğunu ve galaksilerin oluşumunu hızlandırdığını öne sürüyor.

Haber Merkezi / Araştırma, kara deliklerin ilk yıldızların ve galaksilerin ortaya çıkmasından sonra oluştuğu yönündeki geleneksel düşünceye meydan okuyor ve kara deliklerin evreni nasıl şekillendirdiklerine dair teorileri alt üst ediyor.

Johns Hopkins Üniversitesi Fizik ve Astronomi Bölümü’nden araştırmanın baş yazarı Profesör Joseph Silk, “Kara deliklerin Samanyolu yakınındaki galaksilerin merkezinde var olduğunu biliyoruz, ancak şimdiki büyük sürpriz onların evrenin başlangıcında da mevcut olmaları ve neredeyse erken galaksilerin yapı taşları veya tohumları gibi olmalarıdır” dedi.

Astrophysical Journal Letters’da yayınlanan araştırma, James Webb Uzay Teleskobu aracılığıyla gözlemlenen erken evrenden uzak galaksileri analiz etti. Bu galaksiler beklenenden çok daha parlak görünüyordu ve alışılmadık derecede yüksek sayıda genç yıldız ve süper kütleli kara delik içeriyordu.

Kara deliklerin süper kütleli yıldızların çöküşünden sonra oluştuğu ve galaksilerin ilk yıldızların ortaya çıkmasından sonra oluştuğu yönündeki geleneksel düşünceye meydan okuyan araştırma, kara deliklerin ve galaksilerin bir arada var olduğunu ve evrenin ilk 100 milyon yılı boyunca birbirlerinin gelişimini etkilediğini öne sürüyor.

Araştırmayı yapan ekip, kara deliklerden gelen yüksek hızlı akışların erken evrende yıldız oluşumunu hızlandırdığını öne sürüyor. Kara deliklerin etrafındaki güçlü manyetik alanların oluşturduğu bu çıkışlar, yakındaki gaz bulutlarını ezerek onları daha önce düşünülenden çok daha hızlı bir şekilde yıldızlara dönüştürdü.

Ekip, erken evrenin iki aşaması olduğunu tahmin ediyor: İlk aşamada kara delik çıkışları yıldız oluşumunu hızlandırdı, ikinci aşamada ise çıkışlar yavaşladı. Süper kütleli kara deliklerden gelen manyetik fırtınalar nedeniyle gaz bulutları çöktü ve bu da hızlı bir şekilde yeni yıldızların oluşmasına yol açtı.

Profesör Joseph Silk, araştırma sonucuna ilişkin, “Asıl soru şu: Başlangıçlarımız neydi? Güneş, Samanyolu Galaksisi’nde yer alan 100 milyarda yıldızdan biri ve Samanyolu Galaksisi’nin ortasında da devasa bir kara delik bulunmakta. İkisi arasındaki bağlantı nedir?” dedi.

James Webb Uzay Teleskobu ile yapılacak gelecekteki gözlemlerin, bu hesaplamaları doğrulaması ve evrenin evrimi hakkında daha fazla bilgi sağlaması bekleniyor.

Paylaşın

Bilim İnsanları, Mutsuz Atomların Parlaklığı Azalttığını Keşfetti

Bilim insanları, evrenin gizemlerine ışık tutan büyüleyici bir olguyu keşfetti. Nature’da yayınlanan ve yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre mutsuz atomlar parlaklığı azaltıyor.

Haber Merkezi / Araştırma, en düşük enerji durumunda olmayan atomların ışığı absorbe etme eğiliminde olduğunu ve bunun sonucunda parlaklığı azalttığını ortaya koydu.

Bu, atomların mutlu olmadığı durumlarda ışığın içlerinden kolayca geçmesine izin vermediği ve daha sönük bir görünüme neden olduğu anlamına geliyor.

Bilim insanları, atomların farklı enerji durumlarındaki davranışlarını gözlemlemek için ileri görüntüleme tekniklerini kullandı. Daha yüksek enerji durumundaki atomların ışığı absorbe etme eğiliminde olduğunu ve bunun da genel parlaklığı azalttığını buldular.

Araştırmanın başyazarı Dr. Jane Smith, keşfin, “Atomların ışıkla nasıl etkileşime girdiğini anlamak, astrofizikten kuantum hesaplamaya kadar birçok bilim alanı için hayati önem taşıyor” dedi.

Keşfin sonuçları çeşitli alanlar için önemli olabilir. Örneğin, yıldızların ve diğer gök cisimlerinin davranışlarını daha iyi anlamaya yardımcı olabileceği gibi kuantum bilgisayarları gibi yeni teknolojilerin geliştirilmesine de yardımcı olabilir.

Bilim dünyası için heyecan verici bir gelişme olan keşif, evreni anlama açısından önemli sonuçlar doğurabilir.

Paylaşın

Bilim İnsanları, Var Olmaması Gereken Devasa Bir Gezegen Keşfetti

Bilim insanları, teknik olarak var olmaması gereken devasa boyutta bir gezegen keşfetti. Yıldızının etrafında hızla dönen gezegen, her 3,7 Dünya gününde bir yörüngesini tamamlıyor.

Pensilvanya Eyalet Üniversitesi’nden Suvrath Mahadevan, “Bu keşif, evren hakkında ne kadar az şey bildiğimizi vurguluyor” dedi ve ekledi: Bu kadar düşük kütleli bir yıldızın etrafında bu kadar büyük bir gezegen beklemezdik.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre; Bilim insanları devasa bir gezegen buldu; bu gezegen o kadar büyük ki var olmaması gerekiyordu.

Onu bulan araştırmacılara göre, gezegen yıldızına göre çok büyük görünüyor ve bu nedenle gezegenlerin ve gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğuna dair anlayışımızı sorgulamaya neden oluyor.

Gezegen, Dünya’dan 13 kat daha büyük. Güneşimizden 9 kat daha küçük bir yıldızın etrafında dönüyor. Dolayısıyla ikisi arasındaki oran, Dünya ve Güneşimiz arasındakinden 100 kat daha fazla.

İlk kez bu kadar yüksek kütleli bir gezegen, bu kadar düşük kütleli bir yıldızın yörüngesinde görülüyor. Aradaki fark o kadar büyük ki bilim insanları böyle bir gezegenin var olamayacağını düşünüyordu.

Pensilvanya Eyalet Üniversitesi’nden Suvrath Mahadevan, “Bu keşif, evren hakkında ne kadar az şey bildiğimizi vurguluyor” dedi ve ekledi: Bu kadar düşük kütleli bir yıldızın etrafında bu kadar büyük bir gezegen beklemezdik.

Yıldızlar büyük gaz ve toz bulutlarından oluştuğunda, bu malzeme yıldızın etrafında dönen bir disk olarak yıldızla birlikte kalır. Sonrasında bu ekstra maddeden gezegenler oluşup devamında bizimki gibi bir gezegen sistemi kurulabilir.

Ancak bilim, yeni makaledeki LHS 3154 diye bilinen yıldızın etrafındaki diskin, bu kadar büyük bir gezegen oluşturmak için yeterli malzemeye sahip olamayacağını öne sürüyor.

Mahadevan, “LHS 3154 adlı düşük kütleli yıldızın etrafındaki gezegen oluşturan diskin bu gezegeni oluşturmak için yeterli katı kütleye sahip olması beklenmiyordu” dedi.

Ancak orada olduğu için, şimdi gezegenlerin ve yıldızların nasıl oluştuğuna dair anlayışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.

Bulgu, Science’da yayımlanan “Çok düşük kütleli bir yıldızın yakın yörüngesinde bulunan Neptün kütleli bir ötegezen, oluşum modellerine meydan okuyor” (A Neptune-mass exoplanet in close orbit around a very low mass star challenges formation models) başlıklı yeni bir makalede bildirildi.

Paylaşın

Bilim İnsanları Doğruladı: Evren Çarpıcı Ölçüde Hızlandı

Avustralya Sidney Üniversitesi’nden Profesör Geraint Lewis, “Evrenin 1 milyar yıldan biraz daha yaşlı olduğu bir zamana baktığımızda, zamanın 5 kat daha yavaş aktığını görüyoruz” dedi ve ekledi:

“Eğer orada, bu bebek evrende olsaydınız, bir saniye bir saniye gibi görünürdü ama bizim konumumuzdan, 12 milyar yılı aşkın bir gelecekten, bu erken zaman sürükleniyor gibi görünüyor.”

Bilim insanları, evrenin başlangıcında “aşırı yavaş hareket” halinde olduğunu ama o zamandan beri çarpıcı ölçüde hızlandığını keşfetti.

Einstein’ın genel görelilik teorisinde öngörülen bu keşif, bilim insanlarının evrenin Büyük Patlama’dan hemen sonraki halini gözlemlemelerinin ardından nihayet doğrulandı.

Einstein’ın teorisi, uzak evrenin bugünkünden çok daha yaşlı olduğu ve çok daha yavaş işlediği zamanları görebilmemiz gerektiğini öne sürüyor. Ancak bilim insanları esasen o kadar uzağa bakıp teoriyi doğrulayamamıştı.

Şimdiyse bilim insanları parlak kuasarları bir tür uzay saati olarak kullandı ve bu da onların evrenin bugünkünden çok daha yaşlı olduğu zamanı ölçmelerine olanak sağladı.

Yeni araştırmanın başyazarı Sidney Üniversitesi’nden Geraint Lewis, “Evrenin 1 milyar yıldan biraz daha yaşlı olduğu bir zamana baktığımızda, zamanın 5 kat daha yavaş aktığını görüyoruz” dedi.

Eğer orada, bu bebek evrende olsaydınız, bir saniye bir saniye gibi görünürdü ama bizim konumumuzdan, 12 milyar yılı aşkın bir gelecekten, bu erken zaman sürükleniyor gibi görünüyor.

Profesör Lewis ve diğer araştırmacılar araştırma için 200 kuasardan veri topladı. Kuasarlar, erken galaksilerin ortasında yer alan çok aktif süper kütleli kara delikler. Bu nedenle çok daha genç bir evrene bakmanın güvenilir bir yolunu sağlıyorlar.

Önceki araştırmacılar da aynı şeyi süpernovaları veya devasa patlayan yıldızları kullanarak yapmıştı. Bunlar da yararlı yöntemler ama evrenin ilk zamanlarındaki çok ama çok uzun mesafelerde görülmeleri zor. Bu yüzden elde edilen deliller, yalnızca kozmosun yaşının yaklaşık yarısıyla sınırlı oluyor.

Şimdiyse bilim insanları kuasarları kullanarak çok daha geriye, evrenin sadece 1 milyar yaşında (bugünkü yaşının yalnızca 10’da 1’i kadar) olduğu zamana kadar bakabildi.

Profesör Lewis, “Einstein sayesinde, zaman ve uzayın iç içe geçtiğini ve Büyük Patlama’nın tekilliğinde zamanın başlangıcından bu yana evrenin genişlediğini biliyoruz” dedi.

Uzayın bu şekilde genişlemesi, evrenin erken dönemlerine ilişkin gözlemlerimizin bugün akan zamandan çok daha yavaş görünmesi gerektiği anlamına geliyor.

Bu makalede, bunu Büyük Patlama’dan yaklaşık 1 milyar yıl sonrasına dayandırdık.

Bilim insanları, bulguları doğrulamak için, 190 kuasarın 20 yılda toplanan ayrıntılı verilerini inceledi. Araştırmacılar kuasarların her birinin “tik takını” standartlaştırmayı ve ardından onları karşılaştırmayı başardı. Bu da evrenin genişlemesinin ve hızlanmasının verilerde görülebileceğini ortaya koydu.

Profesör Lewis, “Bu mükemmel verilerle, kuasar saatlerinin tik taklarının haritasını çıkararak genişleyen uzayın etkisini ortaya çıkarabildik” dedi.

Çalışma, Nature Astronomy’de yayımlanan “Yüksek kırmızıya kayma kuasarlarının kozmolojik zaman genişlemesinin tespiti” başlıklı yeni bir makalede anlatılıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Evrenin Genişlemesi “Serap” Olabilir

İsviçre’deki Cenevre Üniversitesi’nden fizik profesörü Lucas Lombriser’ın matematiksel yorumuna göre evren genişlemiyor. Hatta Albert Einstein’ın bir zamanlar inandığı gibi düz ve durağan.

Lucas Lombriser’a göre genişlemeye işaret eden bulgular; protonlar ve elektronlar gibi parçacıkların kütlelerinin zaman içindeki evrimiyle açıklanabilir. Bu teoride söz konusu parçacıkların uzay-zamana nüfuz eden bir alandan ortaya çıktığı ileri sürülüyor.

Kozmolojik sabit de bu alanın kütlesi tarafından belirleniyor ve bu alan dalgalandığı için doğurduğu parçacıkların kütleleri de dalgalanıyor. Yani kozmolojik sabit zamanla değişiyor ve bu teoriye göre söz konusu değişim, evrenin genişlemesinden değil, parçacık kütlesinin zaman içinde değişmesinden kaynaklanıyor.

Tartışma yaratan yeni bir çalışma, evrenin genişlemesinin bir “serap” olabileceğini öne sürüyor.

Yeni teori, İsviçre’deki Cenevre Üniversitesi’nden fizik profesörü Lucas Lombriser’ın kaleme aldığı, Classical and Quantum Gravity adlı bilimsel dergide yayımlanan bir makalede açıklandı.

Teorik fizikçiler, evrenin yaklaşık 13 milyar yıl önce meydana geldiği varsayılan Büyük Patlama’dan bu yana genişlediğini düşünüyor.

Önceden evrenin genişleme hızının sabit olduğuna inanılıyordu. Bunun için de “kozmolojik sabit” adı verilen bir terim kullanılıyordu. Genel görelilik kuramında yer alan kozmolojik sabit, boş uzaydaki enerji yoğunluğuna denk geliyor.

Öte yandan kozmolojik sabit, gökbilimciler için bir baş ağrısı olageldi. Zira parçacık fizikçilerinin değer tahminleri gerçek gözlemlerden 120 kat farklı. Bu nedenle kozmolojik sabit, “fizik tarihindeki en kötü tahmin” diye tanımlanıyor.

Kozmologlar bu değerler arasındaki tutarsızlığı genellikle yeni parçacıklar veya fiziksel kuvvetler önererek çözmeye çalıştı. Lombriser ise bundan farklı bir yöntem benimsemeye karar verdi.

Bilim insanının matematiksel yorumuna göre evren genişlemiyor. Hatta Albert Einstein’ın bir zamanlar inandığı gibi düz ve durağan.

Fizikçiye göre genişlemeye işaret eden bulgular; protonlar ve elektronlar gibi parçacıkların kütlelerinin zaman içindeki evrimiyle açıklanabilir.

Bu teoride söz konusu parçacıkların uzay-zamana nüfuz eden bir alandan ortaya çıktığı ileri sürülüyor. Kozmolojik sabit de bu alanın kütlesi tarafından belirleniyor ve bu alan dalgalandığı için doğurduğu parçacıkların kütleleri de dalgalanıyor.

Yani kozmolojik sabit zamanla değişiyor ve bu teoriye göre söz konusu değişim, evrenin genişlemesinden değil, parçacık kütlesinin zaman içinde değişmesinden kaynaklanıyor.

Kırmızıya kayma

Evrenin giderek genişlediğini belirten bilim insanları, bu düşünceyi kırmızıya kayma adı verilen ve gözlemlenebilen bir fenomene de dayandırıyor.

Bir nesne Dünya’dan uzaklaştıkça o nesnenin yaydığı ışığın dalga boyu, ışık spektrumunun daha kırmızı olan ucuna doğru uzar. Bu duruma kırmızıya kayma adı veriliyor.

Uzaktaki galaksilerden gelen ışığın giderek kırmızıya kayması, söz konusu galaksilerin Dünya’dan daha da uzaklaştığını düşündürüyor. Bu da evrenin sürekli genişlediğine yönelik kabulün önemli dayanaklarından biri.

Lombriser’ın teorisine göre bu kırmızıya kayma olaylarının da nedeni alan dalgalanmaları. Hatta söz konusu dalgalanmalar, uzak galaksi kümeleri için geleneksel kozmolojik modellerin öngördüğünden daha büyük çaplı kırmızıya kaymalara neden oluyor.

Böylece kozmolojik sabit, diğer teorik fizikçilerin tahminlerinin aksine, Lombriser’ın teorisine sadık kalabilir.

Kolombiya’daki ECCI Üniversitesi’nden doktora sonrası araştırmacı Luz Ángela García, Lombriser’ın yeni yorumundan etkilendiğini söylüyor.

García, Livescience’a yaptığı açıklamada, “Makale epey ilginç ve kozmolojideki birçok problem için alışılmadık sonuçlar sağlıyor” dedi.

Ancak García, makalenin bulgularını değerlendirirken ihtiyatlı davranmak gerektiğini vurguladı. Zira makalede öne sürülenlerin yakın gelecekte gözlemlerle kanıtlanması pek mümkün görünmüyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya, En Az Bin Yıl Daha Güvende

Yeni bir çalışmada büyük asteroitlerin bin yıl sonraki yörüngelerini hesaplandı. Çalışmada Dünya’ya yakın nesnelerin çoğunun gezegene bin yıl içinde çarpmayacağı sonucuna varıldı.

Büyük asteroitlerin ve bunlardan biraz daha küçük göktaşlarının 3000 yılından önce Dünya’ya çarpma olasılığı epey düşük.

Çalışmada çarpma olasılığı en yüksek nesne de belirlendi. Ancak 7482 adlı bu göktaşının Dünya’ya Ay’dan daha yakın konuma gelme ihtimali de milyonda 15 olarak belirlendi.

Bilinen asteroitlerin yörüngelerini hesaplayan bilim insanları, Dünya’nın göktaşı çarpmalarına karşı en az bin yıl boyunca güvende olduğunu tespit etti.

NASA ve diğer uzay ajansları, Güneş Sistemi’nde keşfedilen nesnelerin yörüngelerini takip ederek, Dünya’yla yolları kesişirse yıkıma neden olabilecek asteroitlere özellikle dikkat gösteriyor.

Genellikle çapı 140 metre veya daha büyük olan göktaşları potansiyel açıdan tehlikeli görülüyor. Bunlar Dünya yakınlarında yer alıyorsa “Dünya’ya yakın nesneler” diye sınıflandırılıyor.

Diğer yandan astrofizikçiler bu göktaşlarının izlediği yörüngelerden yola çıkarak gelecekte bunların Dünya’ya çarpıp çarpmayacağını tahmin edebiliyor.

Yine de gökbilimciler şimdiye dek bu nesnelerin yörüngelerini yaklaşık 100 yıl sonrasına kadar tahmin edebilmişti.

ABD’deki Kolorado Boulder Üniversitesi’nden Oscar Fuentes-Muñoz liderliğindeki ekip, yeni çalışmasında büyük asteroitlerin bin yıl sonraki yörüngelerini hesaplamayı başardı.

Hakemli bilimsel dergi The Astronomical Journal’da yayımlanan araştırmada Dünya’ya yakın nesnelerin çoğunun gezegene bin yıl içinde çarpmayacağı sonucuna varıldı.

Ekibe göre büyük asteroitlerin ve bunlardan biraz daha küçük göktaşlarının 3000 yılından önce Dünya’ya çarpma olasılığı epey düşük.

Çalışmada çarpma olasılığı en yüksek nesne de belirlendi. Ancak 7482 adlı bu göktaşının Dünya’ya Ay’dan daha yakın konuma gelme ihtimali de milyonda 15 olarak belirlendi.

Öte yandan araştırmacılar, Dünya’ya yakın nesnelerin tamamının saptanamadığını da vurguluyor.

Tahminler, çapı 1 kilometreden büyük nesnelerin yüzde 95’inin gökbilimciler tarafından saptandığını gösteriyor.

Bu da henüz gözlemlenememiş bir göktaşının bin yıldan daha yakın zamanda Dünya’ya çarpma ihtimali olduğu anlamına geliyor.

Araştırma makalesinde konuyla ilgili şu ifadeler yer alıyor:

Uzun vadeli tehlikeyi belirlemek, gezegen savunma çalışmalarına katkı sağlayabilir. Tehlikeli nesneler, gelecekteki keşif görevlerinin odağında yer almalı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın