Ekoloji Mücadelesi = Yaşam Mücadelesi

Ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.

Haber Merkezi / Ekoloji bugün çoğu zaman dar bir çevrecilik faaliyeti, birkaç ağacı ya da bir kıyı şeridini koruma çabası olarak sunuluyor.

Oysa gerçek çok daha yalın ve serttir: Ekoloji mücadelesi, yaşamın kendisini savunma mücadelesidir. Toprağın, suyun, havanın ve tüm canlıların varoluş koşulları tehdit altındayken, bu tehdidi yalnızca “çevre sorunu” olarak adlandırmak gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramaz.

Yaşadığımız ekolojik kriz; yanlış politikaların, denetimsiz sanayileşmenin ya da bireysel duyarsızlığın sonucu değildir. Bu kriz, karı merkeze alan üretim ve tüketim düzeninin zorunlu bir sonucudur.

Ormanlar maden sahasına, dereler enerji kaynağına, tarım arazileri rant alanına çevrilirken doğa, piyasanın hammaddesi haline getiriliyor. Bu süreçte kaybeden doğa olduğu kadar, doğayla birlikte yaşayan insanlardır.

Bugün temiz hava soluyamayan kentler, içilemeyen sular, zehirli gıdalar ve artan hastalıklar, ekolojik yıkımın gündelik hayattaki karşılıklarıdır. Yani mesele yalnızca “doğayı sevmek” değil, hayatta kalmaktır.

Ekoloji mücadelesi aynı zamanda sınıfsal bir mücadeledir. Doğa tahribatının bedelini en az kirletenler öder.

Yoksullar, işçiler, köylüler ve kentlerin çeperlerinde yaşayanlar; termik santrallerin, maden ocaklarının ve atık depolama alanlarının hemen yanı başında yaşamak zorunda bırakılır. Zenginler kirli havadan kaçar, temiz suyu satın alır, güvenli gıdaya erişir. Yoksullar içinse çevre felaketleri bir “seçenek” değil, dayatmadır.

Bu nedenle ekoloji sorunu, adalet sorunudur. Sağlıklı bir çevre hakkı, eşitlikten bağımsız düşünülemez. Doğanın talanı ile emeğin sömürüsü aynı sistemin iki yüzüdür.

“Kalkınma” masalı ve gerçekler

Ekolojik yıkım çoğu zaman “kalkınma”, “büyüme” ve “istihdam” söylemleriyle meşrulaştırılır. Oysa bu projelerin yarattığı istihdam geçici, yıkım ise kalıcıdır. Bir maden kapanır, geriye zehirli toprak kalır; bir dere kurur, geri gelmez. Kalkınma denilen şey, toplumun ortak yaşam alanlarının birkaç şirketin kâr hanesine yazılmasından ibarettir.

Gerçek kalkınma, insanların sağlıklı bir çevrede yaşamasıyla mümkündür. Zehirlenen toprakta tarım, kirlenen suda yaşam olmaz. Doğayı yok eden bir ekonomi, sonunda insanı da yok eder.

Tüm karanlık tabloya rağmen ekoloji mücadelesi aynı zamanda umudun adıdır. Deresini savunan köylüler, ormanına sahip çıkan yaşam savunucuları, zehirli projelere karşı direnen mahalleler bize şunu gösteriyor: Yaşam hâlâ kendini savunuyor.

Bu mücadele yalnızca bugünü değil, geleceği de korur. Çocuklara bırakılacak en büyük miras beton yığınları değil, nefes alınabilir bir dünyadır. Ekoloji mücadelesi, kuşaklar arası bir sorumluluktur.

Artık tarafsız kalınacak bir alan yok. Ya kârın yanında durulacak ya da yaşamın. Ekoloji mücadelesi, dar bir çevreci talep değil; insanca yaşama hakkının savunusudur. Sağlıklı bir çevre olmadan ne özgürlükten, ne eşitlikten, ne de adaletten söz edilebilir.

Bu yüzden ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.

Paylaşın

Sanayi Atıkları Ve Küresel Çevre Denetimindeki “Esneklik”

Dünya ekonomisi hızla büyüyor, üretim zincirleri sınırları aşıyor, talep her yıl katlanarak artıyor. Ancak bu büyümenin karanlık bir yüzü de var: Sanayi atıkları.

Haber Merkezi / Bugün pek çok ülkede çevre denetimi adına yükselen yeni bir kavram, hem umut hem de endişe yaratıyor: Esneklik.

Küresel ölçekte, çevre kurallarında esnekliğe gidilmesi gerekçelendirilen bir trend hâline gelirken, uzmanlar bunun çevre güvenliği açısından kritik bir kırılganlık yarattığı uyarısında bulunuyor.

Dünya genelinde çevre denetim kurumları, özellikle pandemi sonrası ekonomik toparlanma dönemiyle beraber, “esnek” regülasyonlara yönlendirildi.

Hedef: Üretimi hızlandırmak, yatırımı teşvik etmek, bürokratik yükü hafifletmek.

Ancak bu esneklik, çoğu zaman işletmelerin kendi kendini denetlediği, atık miktarlarını beyan sistemiyle bildirdiği ve yaptırımların daha “uyum odaklı” hâle getirildiği bir modele dönüşüyor.

Kısacası, denetimden emin olmadan güven telkin eden bir ekonomik strateji.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın raporlarına göre, küresel endüstriyel atık miktarı her yıl yaklaşık yüzde 3–5 oranında artıyor. Buna karşın atık işleme kapasitesi bu artışın oldukça gerisinde.

Esnek denetimin sonuçları dünyanın birçok bölgesinde aynı tabloyu ortaya koyuyor:

Güneydoğu Asya’da nehirlerde ağır metal kirliliği artıyor.
Afrika’da yasa dışı endüstriyel atık dökümleri, özellikle zayıf denetim bölgelerinde çoğalıyor.
Latin Amerika’da kimyasal atık raporlamasında ciddi uyumsuzluklar tespit ediliyor.
Avrupa ve Kuzey Amerika’da ise karbon yoğun endüstrilere geçici muafiyetler veriliyor.

Yani esneklik, yalnızca gelişmekte olan ülkelerde değil, dünyanın en güçlü regülasyon sistemlerinde bile çevresel boşluklar yaratıyor.

Ekonomik büyümenin ardındaki gerçek maliyet

Sanayi atıkları yönetimi gevşetildiğinde kısa vadede maliyetler düşer, ama uzun vadede faturası ağırdır:

Atık temizleme operasyonları,
Zehirli maddelerin etkilediği tarım alanlarının ıslahı,
İçme suyu kaynaklarının yeniden güvenli hâle getirilmesi,
Kirlilik sebebiyle oluşan sağlık harcamaları.

Bu maliyetler, özellikle düşük gelirli ülkelerde ekonomiyi zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda sosyal eşitsizlikleri derinleştiriyor. Çünkü kirlenmiş su kaynaklarının, bozuk hava kalitesinin ve tarımsal kayıpların yükünü çoğu zaman yoksul toplumlar taşıyor.

Saha gerçekleri

Küresel denetim otoriteleri ortak bir sorunla karşı karşıya: Denetim kapasitesi, tehlikeli atık üretiminin hızına yetişmiyor.

Birçok ülkede çevre müfettişlerinin sayısı düşük, teknik altyapı yetersiz, bütçeler sınırlı. Esneklik, bu kapasite açığını kapatmak yerine, çoğu zaman daha da görünmez kılıyor. Çünkü daha az denetim, daha az veri; daha az veri ise daha zayıf politika anlamına geliyor.

Uluslararası şirketler giderek daha fazla “uyum raporu” yayımlasa da, tedarik zincirlerinin alt basamaklarında büyük bir denetim boşluğu var.

Bir Avrupa şirketinin temiz üretim taahhüdü, çoğu zaman Asya veya Afrika’daki taşeronların gerçek uygulamalarına yansımıyor. Denetimdeki esneklik, bu boşluğu daha da büyütüyor.

Esnekliğin sona erdiği yer

İklim krizi çağında çevre denetiminin esnetilmesi, sadece bir politika tercihi değil; gezegenin sınırlarını zorlayan bir kumar. Atmosfer, okyanuslar, toprak bu esnekliği kaldırmıyor.

Bilim insanları, çevresel düzenlemelerde gevşemenin, küresel ölçekte geri dönüşü olmayan ekolojik hasarları hızlandırabileceği konusunda hemfikir.

Sanayi atıkları yönetiminde dünya yeni bir dönüm noktasında.

Esneklik, doğru kullanıldığında inovasyonu teşvik edebilir; fakat yanlış yorumlandığında gezegenin kendisini tüketen bir politika aracına dönüşür.

Bugün çevre denetimindeki en kritik soru şu: Esnekliğin sınırını kim, neye göre ve hangi bilimsel temelle belirliyor?

Bu soruya net bir yanıt verilmedikçe, sanayi atıkları yalnızca fabrikaların değil, dünyanın geleceğinin de omzunda büyüyen bir yük olmaya devam edecek.

Paylaşın

Hava Kirliliği Bir Sonraki Sağlık Krizi Mi?

Hava kirliliği, artık çevre sorunu olmanın çok ötesinde. Kalp krizi oranlarından çocukların okul başarısına kadar hayatın her alanına nüfuz eden bir halk sağlığı kriziyle karşı karşıyayız.

Haber Merkezi / Dünya, pandemilerin gölgesinden yeni çıkmışken, ufukta daha sessiz ama bir o kadar yıkıcı bir tehdit beliriyor: hava kirliliği.

Görünmez, çoğu zaman fark edilmeyen ve etkileri yıllara yayılan bu sorun, uzmanlara göre “bir sonraki büyük sağlık krizi” olma yolunda hızla ilerliyor. Üstelik bu kez tek bir virüs değil, hepimizin soluduğu hava problemli.

Hava kirliliği, kentlerin üzerinde asılı duran gri bir sis kadar basit bir görüntüden ibaret değil. Solunan her partikül, insan vücuduna mikroskobik bir saldırı anlamına geliyor. Uzman raporlarına göre ince partikül maddeler (PM2.5), kalp hastalıklarından çocuklarda gelişim geriliklerine kadar geniş bir yelpazede sağlık riskleri yaratıyor.

Daha çarpıcı olan ise şu: Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre bugün dünyada neredeyse 10 kişiden 9’u sağlıksız hava soluyor. Başka bir deyişle, sorunun coğrafi sınırı yok; zengin ya da yoksul fark etmiyor. Hepimiz aynı havayı paylaşıyoruz.

Büyük şehirlerde manzara daha da karanlık. Artan betonlaşma, trafik yoğunluğu, düşük kaliteli fosil yakıtlar ve endüstriyel faaliyetler, milyonlarca insanı kronik risk altına sokuyor.

Bugün İstanbul’dan Pekin’e, Delhi’den Los Angeles’a kadar birçok metropol, yılın belli dönemlerinde zehirli gazlarla kaplanıyor. Çocuklar sabah okula giderken, yetişkinler işe koşarken farkında olmadan ağır metal ve toksinlerle dolu bir havayı soluyor.

Bu tablo, “kentsel yaşamın bedeli” olarak normalleştirilmeye çalışılsa da, aslında ağır bir sağlık faturası çıkarıyor.

Hava kirliliği yalnızca bireyin sağlığını tehdit etmiyor; ülkelerin ekonomilerini de sessizce kemiriyor.

Artan hastalık yükü, iş gücü kaybı, sağlık harcamaları ve üretkenlik düşüşü, ekonomilerin omurga noktalarına zarar veriyor. Bazı ülkelerde hava kirliliğinin toplam ekonomik yükü, yıllık GSYH’nin yüzde 5’ine kadar çıkabiliyor.

Yani kirli hava sadece nefesimizi değil, bütçemizi de tüketiyor.

Aslında “hava kirliliği yeni bir kriz mi?” sorusu bile iyimser. Çünkü bu kriz yeni değil; yalnızca uzun süredir görmezden geliniyor. Sağlık sistemleri COVID-19’la mücadele ederken, hava kirliliğinin neden olduğu ölümler sessizce sürmeye devam etti.

Fark şu ki pandemi bir sabah uyandığımızda patladı; hava kirliliği ise her gün soluduğumuz, kronik ve derinleşen bir tehlike.

Bilim insanlarına göre çözüm, karmaşık olduğu kadar mümkün:

Fosil yakıt kullanımının azaltılması,
Yeşil ulaşım politikaları,
Yenilenebilir enerji yatırımları,
Kent içi planlamada “hava sağlığı” kriterinin uygulanması,
Endüstriyel emisyon denetimlerinin güçlendirilmesi.

Fakat tüm bu adımlar politik kararlılık gerektiriyor. Sorun da tam burada düğümleniyor. Ekonomik kaygılar, sanayi baskısı ve kısa vadeli siyasi hesaplar, temiz hava politikalarını çoğu zaman geri plana itiyor.

Hava kirliliği, artık çevre sorunu olmanın çok ötesinde. Kalp krizi oranlarından çocukların okul başarısına kadar hayatın her alanına nüfuz eden bir halk sağlığı kriziyle karşı karşıyayız.

Eğer bugün harekete geçilmezse, yarının manşetleri belki de şöyle olacak: Görmezden Gelinen Tehlike Dünyayı Nefessiz Bıraktı.

Kısacası, soluduğumuz hava sessiz ama en etkili hatırlatıcı: Bir kriz kapıda değil, zaten burada.

Paylaşın

Sıcaklık Artışına Bağlı Ölümler Yüzde 23 Arttı

2025 tarihli Lancet Countdown İklim ve Sağlık Raporu, iklim krizinin sağlık üzerindeki yıkıcı etkilerini ortaya koyarak küresel sıcaklık artışının dünya genelinde her dakika bir kişinin ölümüne yol açtığını açıkladı.

Avustralya Sydney Üniversitesi’nden Prof. Ollie Jay, ısı stresinin herkesi etkileyebileceğini ve ölümcül olabileceğini belirterek, “Çoğu insan bunun farkında değil ama her sıcaklığa bağlı ölüm aslında önlenebilir” dedi.

University College London (UCL) ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) iş birliğiyle hazırlanan 2025 tarihli Lancet Countdown İklim ve Sağlık Raporu, iklim krizinin sağlık üzerindeki yıkıcı etkilerini ortaya koyarak küresel sıcaklık artışının dünya genelinde her dakika bir kişinin ölümüne yol açtığını açıkladı. Rapor, milyonlarca insanın hâlâ fosil yakıtlara olan bağımlılık nedeniyle yaşamını kaybettiğine dikkat çekiyor.

Raporda, fosil yakıt kullanımının sadece küresel ısınmayı artırmakla kalmayıp, aynı zamanda zehirli hava kirliliğini, orman yangınlarını ve dang humması gibi hastalıkların yayılımını da tetiklediği belirtildi.

UCL’den Dr. Marina Romanello, bulgulara ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Bu rapor, dünyanın dört bir yanında insan hayatını ve geçim kaynaklarını yok eden yıkıcı tabloyu açıkça ortaya koyuyor. İklim değişikliğini hafifletme ve uyum sağlama konusundaki gecikmeler, her yıl milyonlarca gereksiz ölüme yol açıyor” ifadelerini kullandı.

Araştırmanın çarpıcı verilerine göre, 1990’lardan bu yana sıcaklığa bağlı ölümlerin oranı yüzde 23 artış gösterdi.

Ortalama Can Kaybı: 2012–2021 yılları arasında her yıl ortalama 546 bin kişi aşırı sıcaklıklar nedeniyle hayatını kaybetti. Bu sayı, yılda her dakika bir ölüme denk geliyor.

Önlenebilir Ölümler: Avustralya Sydney Üniversitesi’nden Prof. Ollie Jay, ısı stresinin herkesi etkileyebileceğini ve ölümcül olabileceğini belirterek, “Çoğu insan bunun farkında değil ama her sıcaklığa bağlı ölüm aslında önlenebilir” dedi.

The Guardian’daki habere göre; rapor, iklim krizine rağmen hükümetlerin fosil yakıt desteğini sürdürdüğünü gözler önüne serdi. 2023 yılında hükümetler, fosil yakıt şirketlerine günde 2,5 milyar dolar doğrudan sübvansiyon sağladı. İlginç bir şekilde, aynı yıl yüksek sıcaklıklar nedeniyle tarım ve inşaat gibi sektörlerde çalışanların verim kaybı da aynı miktarda (2,5 milyar dolar) ekonomik zarara yol açtı.

Toplamda, 2023’te dünya genelinde sağlanan fosil yakıt desteği 956 milyar dolar oldu. Bu miktar, 2024’teki COP29 zirvesinde iklimden en çok etkilenen ülkelere taahhüt edilen 300 milyar doların üç katından fazla.

İklim krizinin gıda ve geçim kaynakları üzerindeki baskısı artmaya devam ediyor:

Gıda Güvensizliği: Kuraklık ve sıcak hava dalgalarının tarım ürünlerini ve hayvancılığı etkilemesi sonucu, 2023 yılında 123 milyon kişi daha gıda güvensizliği yaşadı.

Duman Kaynaklı Ölümler: 2024 yılında artan sıcaklık ve yangınlar nedeniyle 154 bin kişi duman kaynaklı nedenlerle hayatını kaybetti.

İklim krizine karşı çözüm yollarının da olduğunu vurgulayan Dr. Romanello, “Eğer fosil yakıt finansmanını sürdürürsek sağlıklı bir gelecek mümkün olmayacak” uyarısında bulundu.

Romanello, temiz enerji, şehirlerin iklime uyumlu hale getirilmesi ve daha sürdürülebilir beslenme alışkanlıklarının çözümün bir parçası olduğunu vurguladı. Romanello, umudun yerel toplulukların ve sağlık çalışanlarının sahada gördükleri gerçekler karşısında harekete geçmesinde yattığını belirtti.

Paylaşın

İklim Şokları Yaklaşık 900 Milyon Kişiyi Tehdit Ediyor

UNDP’nin geçici yöneticisi Haoliang Xu, “Yeni araştırmamız, küresel yoksulluğu ele almak ve herkes için daha istikrarlı bir dünya yaratmak için neredeyse 900 milyon yoksul insanı tehlikeye atan iklim riskleriyle yüzleşmemiz gerektiğini gösteriyor” diyor.

Haoliang Xu, “Dünya liderleri önümüzdeki ay Brezilya’da [COP30] için bir araya geldiklerinde, ulusal iklim taahhütleri, dünyanın en yoksul insanlarını geride bırakma riski taşıyan durgun kalkınma ilerlemesini canlandırmalıdır” diye ekliyor.

Birleşmiş Milletler’in yeni raporuna göre, yaklaşık 900 milyon insan, aşırı sıcaklar ve sellerden kuraklık ve zehirli hava kirliliğine kadar iklim krizinin artan etkilerine aynı anda maruz kalıyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Oxford Yoksulluk ve İnsan Girişimi (OPHI) tarafından hazırlanan 2025 Küresel Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi, önümüzdeki ay Brezilya’da düzenlenecek COP30 iklim zirvesi öncesinde iklim değişikliği ve yoksulluğun giderek daha fazla iç içe geçtiğini gösteriyor.

Araştırmacılar, ilk kez küresel iklim tehlikesi verilerini çok boyutlu yoksulluk göstergeleriyle birleştirerek, yoksulluğun sadece ekonomik bir mesele olmadığını, aynı zamanda “gezegenin baskıları ve istikrarsızlıkla derinden bağlantılı olduğunu” ortaya koydu.

Rapora göre, akut çok boyutlu yoksulluk içinde yaşayan ve en az bir iklim tehlikesine maruz kalan 887 milyon kişiden 651 milyonu aynı anda iki veya daha fazla tehdit ile karşı karşıya.

Yaklaşık 309 milyon insan, üç veya dört iklim tehlikesinin çakıştığı bölgelerde yaşıyor ve bu durum mevcut kırılganlıkları daha da artırıyor.

En yaygın tehlikeler, 608 milyon yoksul insanı etkileyen aşırı sıcaklar ve 577 milyonu etkileyen hava kirliliği. Sel, 465 milyon kişiyi tehdit ederken, 207 milyon kişi kuraklık etkisindeki bölgelerde yaşıyor.

OPHI Direktörü ve raporun ortak yazarı Sabina Alkire, “Gezegenin en fazla baskı altında olduğu ve insanların iklim sorunlarından kaynaklanan ek yüklerle karşı karşıya kaldığı yerleri anlamak, insanlığı iklim eylemlerinin merkezine koyan karşılıklı güçlendirici kalkınma stratejileri oluşturmak için esastır,” diyor.

Rapor, Güney Asya ve Sahra Altı Afrika’yı yoksulluk ve iklim riski arasındaki çakışmanın küresel sıcak noktaları olarak tanımlıyor. Güney Asya’da, yoksul insanların yüzde 99,1’i – yaklaşık 380 milyon insan – bir veya daha fazla iklim tehlikesiyle karşı karşıya. Sahra Altı Afrika’da ise 344 milyon insan benzer birleşik tehditlerle karşı karşıya.

Alt orta gelirli ülkeler en büyük yükü taşıyor. 548 milyon yoksul insan en az bir tehlikeye maruz kalırken, neredeyse 470 milyon kişi iki veya daha fazla tehlikeyle karşı karşıya.

Çok boyutlu yoksulluk nedir?

Tarihsel olarak yoksulluk, genellikle para eksikliği olarak anlaşılmıştır, ancak modern zamanlarda araştırmacılar, yoksulluğun ardındaki mekanizmaları daha geniş bir şekilde kavramışlardır.

BM, günlük geliri 2,50 euronun (3 dolar) altında olan uluslararası yoksulluk sınırını kullanmakla birlikte, son zamanlarda çok boyutlu yoksulluk kavramını benimsemiştir.

OPHI’ye göre, bu kavram, yoksul bir kişinin aynı anda birden fazla dezavantajdan muzdarip olabileceğini ve sadece gelirden daha kapsamlı bir tablo sunduğunu kabul eder. Kötü sağlık koşullarına sahip olabilirler veya yetersiz beslenebilirler. Ayrıca, temiz suya, gıdaya, enerjiye, eğitime veya istikrarlı bir işe erişimleri olmayabilir.

Rapor, bu kavramı gerçek yaşam örnekleriyle açıklıyor.

Bolivya’da, Guarani Yerli topluluğunun bir üyesi olan Ricardo, gündelik işçi olarak çok az bir gelir elde ediyor. Çocukları ve ebeveynleri de dahil olmak üzere 18 akrabasıyla birlikte küçük bir evde yaşıyor ve aralarında sadece bir banyo ve odun ve kömürle çalışan bir mutfak var. Çocuklarından hiçbiri okula gitmiyor ve her yetişkin gayri resmi olarak çalışıyor.

Rapor, “Hayatları, yoksulluğun çok boyutlu gerçekliklerini yansıtıyor,” diyor. “Su ve elektrik gibi hizmetlerin mevcut olduğu bir şehirde bile, aşırı kalabalık, güvencesiz işler ve sınırlı eğitim yoksulluğu sürdürüyor.”

Rapor, küresel sıcaklıklar arttıkça bu yüklerin daha da artacağı konusunda uyarıyor. Gelecek ayki iklim zirvesi öncesinde, UNDP, politika yapıcıları yoksulluk ve iklim tehlikelerinin çakışan tehditlerini daha kötüye gitmeden önce önceliklendirmeye çağırıyor.

UNDP’nin geçici yöneticisi Haoliang Xu, “Yeni araştırmamız, küresel yoksulluğu ele almak ve herkes için daha istikrarlı bir dünya yaratmak için neredeyse 900 milyon yoksul insanı tehlikeye atan iklim riskleriyle yüzleşmemiz gerektiğini gösteriyor” diyor.

Haoliang Xu, “Dünya liderleri önümüzdeki ay Brezilya’da [COP30] için bir araya geldiklerinde, ulusal iklim taahhütleri, dünyanın en yoksul insanlarını geride bırakma riski taşıyan durgun kalkınma ilerlemesini canlandırmalıdır.” diye ekliyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

2025, Kayıtlara Geçen En Sıcak Üçüncü Ağustos Ayına Tanık Oldu

Ağustos ayında küresel ortalama sıcaklık, sanayi öncesi dönemlere göre 1,29 santigrat derece daha yüksek oldu; bu, 2023’te kırılan aylık rekordan biraz daha düşük ve 2024’le aynı seviye.

Ağustos 2025, dünya genelinde bugüne kadar kaydedilen en sıcak üçüncü ağustos ayı oldu.

Avrupa Birliği’nin (AB) iklim servisi Copernicus’a göre, geçen ay küresel ortalama sıcaklıklar 16,60 santigrat derece ölçüldü. Bu, 2023 ve 2024 Ağustos aylarındaki rekordan 0,22 derece daha serin olsa da, sanayi öncesi seviyenin 1,29 derece üzerinde bir değer.

Eylül 2024’ten Ağustos 2025’e kadar olan 12 aylık döneme bakıldığında ise sıcaklıkların 1850-1900 ortalamasına kıyasla 1,52 derece daha fazla olduğu görüldü.

2025 yazı Avrupa için ise kaydedilen en sıcak dördüncü yaz mevsimi oldu, sıcaklıklar 1991-2020 dönemine göre 0,90 derece daha yüksekti. Batı ve güneydoğu Avrupa ile Türkiye yüksek sıcaklıklardan en çok etkilenen bölgeler oldu, bu bölgelerin büyük kısmında kuraklık da yaşandı.

Türkiye Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu yaz Türkiye’de son 55 yılın en sıcak temmuz ayının yaşandığını duyurmuştu. Geçen ay ise 8-18 Ağustos tarihlerinde güçlü bir sıcak hava dalgası, İspanya, Portekiz ve Fransa’nın güneyini etkilemişti.

Avrupa Orta Vadeli Hava Tahminleri Merkezi’nden Samantha Burgess, güneybatı Avrupa’da yaz mevsiminin üçüncü büyük sıcak hava dalgasının ağustosta yaşandığını ve buna olağanüstü büyük orman yangınlarının eşlik ettiğini hatırlattı.

Burgess, “Bu tür olaylar yalnızca iklim krizinin aciliyetini değil, aynı zamanda daha sık ve daha şiddetli iklim aşırılıklarına uyum sağlamamız gerektiğini de gösteriyor” dedi.

Paylaşın

İklim Değişikliği, Balıkların Göç Etmesine Nasıl Neden Oluyor?

İklim değişikliği, insan faaliyetleri nedeniyle atmosferdeki sera gazlarının artması ile birlikte küresel sıcaklıkların yükselmesi, hava olaylarının şiddetlenmesi, deniz seviyelerinin artması ve ekosistemlerin bozulması şeklinde tanımlanabilir.

Haber Merkezi / İklim değişikliği, balıkların göç etme davranışlarını çeşitli çevresel faktörler aracılığıyla etkileyerek deniz ve tatlı su ekosistemlerinde önemli değişimlere yol açmaktadır. Balık türlerinin göçü, genellikle üreme, beslenme veya uygun yaşam koşullarını bulma amacıyla gerçekleşir ve bu süreç, çevresel koşullara son derece duyarlıdır.

İklim değişikliğinin balık göçüne etkileri şu temel mekanizmalar üzerinden açıklanabilir:

Su Sıcaklığındaki Değişiklikler: İklim değişikliği, okyanus ve tatlı su kütlelerinin sıcaklıklarını artırıyor. Balıklar, belirli sıcaklık aralıklarında hayatta kalabilen soğukkanlı canlılardır. Su sıcaklıklarının artması, balıkların yaşam alanlarını değiştirmesine neden oluyor.

Birçok balık türü, daha serin sular bulmak için kutup bölgelerine veya daha derin sulara doğru göç ediyor. Örneğin, Atlantik morinasının (Gadus morhua) kuzey Atlantik’te daha kuzey enlemlere kaydığı gözlemlenmiştir.

Tropikal bölgelerdeki balıklar, sıcaklık artışları nedeniyle uygun habitatları terk ederek daha soğuk sulara yöneliyor, bu da yerel ekosistemlerde tür dağılımını değiştiriyor.

2020’lerde yapılan araştırmalar, Pasifik Okyanusu’ndaki sardalya popülasyonlarının, su sıcaklıklarının artmasıyla geleneksel göç yollarını terk ettiğini göstermiştir.

Okyanus Akıntılarındaki Değişiklikler: İklim değişikliği, okyanus akıntılarının hızını, yönünü ve gücünü etkiliyor. Bu akıntılar, balık larvalarının dağılımı ve yetişkin balıkların göç yolları için kritik öneme sahiptir. Akıntıların değişmesi, balıkların üreme alanlarına ulaşmasını zorlaştırabilir veya göç yollarını uzatabilir.

Örneğin, El Niño ve La Niña gibi iklim olayları, akıntı düzenlerini bozarak Pasifik’teki balık türlerinin (örneğin, hamsi) göç zamanlamasını ve rotalarını etkiliyor. Kuzey Atlantik’teki Gulf Stream akıntısının zayıflaması, Avrupa kıyılarındaki balık türlerinin göç davranışlarını değiştirebilir.

Oksijen Seviyelerindeki Azalma: İklim değişikliği, su sıcaklıklarının artmasıyla birlikte sudaki çözünmüş oksijen seviyelerini azaltıyor (hipoksi). Özellikle kıyı bölgelerinde ve derin sularda “ölü bölgeler” oluşabiliyor.

Oksijen azlığı, balıkların uygun yaşam alanları bulmak için başka bölgelere göç etmesine neden oluyor. Örneğin, oksijen seviyesi düşük alanlardan kaçan balıklar, daha oksijenli sulara yöneliyor. Bu, özellikle hassas türler (örneğin, köpekbalıkları ve orkinos) için göç mesafelerini artırabilir ve enerji harcamalarını yükseltebilir.

Deniz Seviyesinin Yükselmesi ve Habitat Kaybı: Deniz seviyesindeki yükselme, kıyı habitatlarını (örneğin, mercan resifleri, mangrovlar, tuzlu bataklıklar) tehdit ediyor. Bu alanlar, birçok balık türünün üreme ve beslenme bölgeleridir.

Habitat kaybı, balıkların geleneksel üreme alanlarını terk etmesine ve yeni alanlar aramasına neden oluyor. Örneğin, mercan resiflerinin beyazlaması, resif balıklarının göç modellerini değiştiriyor. Tatlı su balıkları için, nehir ağızlarındaki tuzluluk değişimleri, göç yollarını ve zamanlamasını etkileyebilir (örneğin, somon balığı).

Asitleşme ve Kimyasal Değişimler: İklim değişikliği, okyanusların karbondioksiti emmesi nedeniyle asitleşmesine yol açıyor. Bu, balıkların fizyolojisini ve davranışlarını etkileyebilir.

Asitleşme, balıkların koku alma yeteneğini bozarak yön bulma ve göç yollarını takip etme becerilerini zayıflatabilir. Örneğin, palyaço balığı gibi türlerde, asitleşme nedeniyle yön bulma sorunları gözlemlenmiştir. Üreme alanlarını bulamayan balıklar, göç rotalarını değiştirebilir veya popülasyonları azalabilir.

Besin Zincirindeki Değişiklikler: İklim değişikliği, plankton gibi temel besin kaynaklarının dağılımını ve bolluğunu değiştiriyor. Plankton, balıkların besin zincirinin temelini oluşturur.

Besin kaynaklarının azalması veya yer değiştirmesi, balıkların beslenme alanlarına yönelik göçlerini etkiliyor. Örneğin, hamsi ve sardalya gibi pelajik balıklar, plankton bolluğuna bağlı olarak göç rotalarını değiştirebilir. Bu, balıkçı toplulukları için de ekonomik sonuçlar doğurur, çünkü balık stokları geleneksel avlanma alanlarından uzaklaşabilir.

Bölgesel Örnekler:

Somon Balığı (Tatlı Su ve Deniz): Kuzey Amerika ve Avrupa’daki somon türleri, nehirlerdeki sıcaklık artışları ve akış değişiklikleri nedeniyle üreme göçlerini değiştirmiştir. Daha sıcak sular, somonların daha kuzeydeki nehirlere yönelmesine neden oluyor.

Mercan Resifi Balıkları: Karayipler ve Büyük Set Resifi’nde, mercan kaybı nedeniyle balıklar yeni habitatlar aramak için göç ediyor, ancak uygun alanların azlığı popülasyonları tehdit ediyor.

Tropikal Balıklar: Hint-Pasifik bölgesinde, sıcaklık artışları nedeniyle tropikal balıklar subtropikal sulara kayıyor, bu da yerel ekosistemlerde tür rekabetini artırıyor.

Sonuç ve Çözüm Önerileri:

İklim değişikliği, balıkların göç davranışlarını sıcaklık, akıntılar, oksijen seviyeleri, habitat kaybı ve besin zinciri değişiklikleri yoluyla derinden etkiliyor. Bu, hem ekosistem dengesini hem de balıkçılık gibi insan faaliyetlerini tehdit ediyor. Çözüm için:

Koruma Alanları: Deniz koruma alanlarının genişletilmesi, balıkların yeni habitatlar bulmasına yardımcı olabilir.

İklim Politikaları: Karbon emisyonlarını azaltarak su sıcaklık artışını ve asitleşmeyi yavaşlatmak kritik önemdedir.

Balıkçılık Yönetimi: Göç değişikliklerine uyum sağlamak için sürdürülebilir balıkçılık politikaları geliştirilmelidir.

Araştırma ve İzleme: Balık göç modellerini izlemek için daha fazla veri toplanmalı ve modeller geliştirilmelidir.

Paylaşın

Antarktika Hızla Eriyor: Sonuçları Korkunç Olabilir

Uzaydan bakıldığında, Antarktika diğer kıtalardan çok daha sade görünür; etrafını saran Güney Okyanusu’nun karanlık sularıyla tezat oluşturan büyük bir buz kütlesi.

Haber Merkezi / Küresel ısınma, Antarktika’yı geri dönüşü olmayan bir noktaya doğru sürüklerken, buzların erimesinin olası sonuçları ciddi çevresel, ekonomik ve toplumsal etkiler doğurabilir.

Deniz seviyesinin yükselmesi: Antarktika’daki buzullar, özellikle Batı Antarktika Buz Tabakası, eridiğinde küresel deniz seviyesi önemli ölçüde yükselebilir. Tahminler, tam erime durumunda deniz seviyesinin birkaç metre artabileceğini gösteriyor. Bu, kıyı şehirlerinin sular altında kalmasına ve ada ülkelerinin yok olmasına neden olabilir.

İklim değişikliklerinin hızlanması: Buzullar, güneş ışınlarını yansıtarak Dünya’nın sıcaklığını dengelemeye yardımcı olur. Buz örtüsünün azalması, albedo etkisini (yansıtma kapasitesini) düşürerek daha fazla ısı emilmesine ve küresel ısınmanın hızlanmasına yol açabilir.

Ekolojik dengelerin bozulması: Antarktika’nın eşsiz ekosistemleri, kril gibi temel türlerin yaşam alanlarının kaybıyla tehdit altında. Bu, balinalar, penguenler ve foklar gibi türlerin besin zincirini etkiler ve biyolojik çeşitliliği azaltabilir.

Okyanus akıntılarının değişimi: Buzulların erimesiyle tatlı suyun okyanuslara karışması, termohalin dolaşım gibi küresel okyanus akıntılarını bozabilir. Bu, Avrupa gibi bölgelerde iklim değişikliklerine ve aşırı hava olaylarına yol açabilir.

Kıyı bölgelerinde göç ve ekonomik kayıplar: Deniz seviyesindeki yükselme, milyonlarca insanı yerinden edebilir ve tarım arazileri, altyapı ile yerleşim alanları zarar görebilir. Bu, ekonomik maliyetleri artırır ve göç krizlerine neden olabilir.

Karbon salımı: Antarktika’daki permafrost bölgelerinde hapsolmuş karbon ve metan gazlarının serbest kalması, sera gazı emisyonlarını artırarak iklim değişikliğini daha da kötüleştirebilir.

Paylaşın

Türkiye’de Orman Yangın Riski 10 Kat Artı

Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta’ki orman yangınları iklim değişikliği nedeniyle 10 kat daha olası hale geldi. Bu yangınların iklim değişikliğinden ötürü yüzde 22 oranında da daha şiddetli yaşandığı belirlendi.

Uluslararası bilim insanlarının oluşturduğu World Weather Attribution (WWA) bünyesindeki araştırmacılar tarafından hazırlanan bir rapora göre, bu yaz 20 kişinin yaşamını yitirdiği, 80 bin kişinin tahliye edildiği ve 1 milyon hektardan fazla alanın yandığı Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta’ki orman yangınları iklim değişikliği nedeniyle 10 kat daha olası hâle geldi. Raporda, bu yangınların iklim değişikliğinden ötürü yüzde 22 oranında da daha şiddetli yaşandığı belirlendi.

Haziran ve Temmuz aylarında Doğu Akdeniz’de çıkan yüzlerce yangın, 40 derecenin üzerinde seyreden hava sıcaklıkları, aşırı kuraklık ve şiddetli rüzgârlarla beslendi. Aşırı hava olaylarının iklim değişikliğiyle bağlantısını inceleyen WWA, bulgularını “endişe verici” olarak niteledi.

Imperial College London üniversitesinin Çevre Politikaları Merkezi’nden araştırmacı Theodore Keeping, “Araştırmamız, daha sıcak ve kuru koşulların ortaya çıkmasına dair son derece güçlü iklim değişikliği sinyalleri tespit etti. Bugün, 1,3 derecelik küresel ısınmayla birlikte, itfaiyecilerin sınırlarını zorlayan yeni aşırı yangın durumları görüyoruz. Ülkeler daha hızlı bir şekilde fosil yakıtlardan uzaklaşmadığı takdirde, bu yüzyılda 3 dereceye kadar bir artış bizi bekliyor” diye konuştu.

Araştırma, yangın sezonlarından önce gerçekleşen ve toprağın kuru kalmasını engelleyen kış yağışlarının sanayi öncesi döneme kıyasla yaklaşık yüzde 14 azaldığını ortaya koydu. İklim değişikliği nedeniyle, bitki örtüsünü yanmaya hazır duruma getiren bir haftalık sıcak ve kuru hava dönemlerinin de artık 13 kat daha olası hâle geldiği tespit edildi.

Çalışma ayrıca, yangınları körükleyen şiddetli kuzey rüzgârlarını güçlendiren yüksek basınç sistemlerinin de daha yoğun hâle geldiğini belirledi.

Yunanistan Tarım Araştırmaları Kurumu’na bağlı Akdeniz Orman Ekosistemleri Enstitüsü’nde araştırma direktörü olan Gavriil Xanthopoulos, “Eskiden itfaiyeciler bu rüzgârların dinmesini bekleyerek yangınları kontrol altına alabiliyordu. Görünen o ki artık bu modele güvenemiyorlar” dedi. Xanthopoulos, rüzgârların neden daha sık yüksek hızlara ulaştığını anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu da vurguladı.

Cornell Üniversitesi bünyesindeki Yer ve Atmosfer Bilimleri bölümünde görev yapan ancak araştırmaya dâhil olmayan Yardımcı Doçent Flavio Lehner ise WWA’nın özet bulgularının mevcut bilimsel literatürle uyumlu olduğunu teyit etti. Lehner, iklim değişikliğinin Akdeniz’de “kötü yangın sezonlarını daha olası hâle getirdiğini” söyledi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Arktik Permafrostu Erirse Ne Olur?

Permafrostu duymuş veya duymamış olabilirsiniz, peki tam olarak nedir? Permafrost, en az iki yıl boyunca 0°C veya altında kalan toprakları ifade eder. Kalınlığı bir metreden, bin 450 metreye kadar değişir.

Haber Merkezi / Permafrost bölgeleri arasında Grönland, Alaska, Rusya ve Kanada’nın bazı kısımları ile Kuzey Avrupa’nın adaları ve bazı bölgeleri yer alır.

İklim değişikliği, permafrostun erimesine neden oluyor. Bölgeleri küçülüyor, katmanlar inceliyor ve bölgenin bazı bölümleri yok oluyor.

Arktik permafrostu erirse, ciddi çevresel, ekonomik ve sosyal sonuçlar ortaya çıkabilir:

İklim değişikliği hızlanır: Permafrost, büyük miktarda metan ve karbondioksit gibi sera gazlarını hapseder. Erimeyle bu gazlar atmosfere salınır, küresel ısınmayı hızlandırır. Metan, karbondioksite göre çok daha güçlü bir sera gazıdır.

Deniz seviyesinde yükselme: Erime, doğrudan olmasa da, iklim değişikliğini hızlandırarak buzulların erimesine katkıda bulunur. Bu, deniz seviyesinin yükselmesine neden olur ve kıyı bölgelerinde sellere yol açabilir.

Ekolojik değişimler: Permafrostun erimesi, Arktik ekosistemlerini bozar. Bitki örtüsü, hayvan habitatları ve besin zincirleri değişebilir. Örneğin, kutup ayıları gibi türler yaşam alanlarını kaybedebilir.

Altyapı hasarı: Permafrost, Arktik bölgelerdeki yollar, binalar ve boru hatları gibi altyapının temelini oluşturur. Erime, bu yapıların çökmesine veya hasar görmesine neden olabilir.

Karbon döngüsü bozulur: Organik maddelerin çürümesi hızlanır ve bu, daha fazla sera gazı salınımına yol açar. Ayrıca, permafrostta hapsolmuş antik mikroorganizmaların serbest kalma riski vardır.

Kültürel ve sosyal etkiler: Arktik bölgesinde yaşayan yerli halklar, avlanma, balıkçılık ve geleneksel yaşam tarzlarını sürdürmekte zorlanabilir. Erime, bu toplulukların geçim kaynaklarını tehdit eder.

Küresel ısınmayı yavaşlatmak için karbon emisyonlarını azaltmak, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmak ve Arktik ekosistemlerini korumak için uluslararası iş birliği kritik önemdedir.

Paylaşın