Suriye’de SDG İle Geçiş Hükümeti Güçleri Arasında Şiddetli Çatışmalar

Suriye Demokratik Güçleri (SDG ) ile Suriye Geçiş Hükümeti Savunma Bakanlığı’na bağlı güçler arasında Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde şiddetli çatışmalar çıktı.

Haber Merkezi / SDG bağlantılı Hawar Haber Ajansı’na göre, geçiş hükümeti güçlerinin mahalle girişlerini kapatmasını protesto eden gösteriler sırasında çok sayıda sivil göz yaşartıcı gazdan etkilendi.

Ajans, hükümet güçlerinin bölgeyi havan topları ile bombalayarak durumu daha da kötüleştirdiğini bildirdi.

Suriye’nin resmi haber ajansı SANA, SDG üyelerinin iki mahalle yakınlarındaki geçiş hükümeti kontrol noktalarını hedef aldığını, bir geçiş hükümeti gücü mensubunun hayatını kaybettiğini, üç kişinin de yaralandığını bildirdi. 

İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), geçiş hükümeti güçlerinin Şeyh Maksud mahallesine yönelik saldırı girişimine ilişkin yaptığı açıklamada, geçiş hükümeti güçlerinin ağır ve orta boy silahlar kullandığı ifadelerine yer verdi.

Gözlemevi, hükümet güçlerinin Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine tüm girişleri kapatarak mahalleleri fiilen kuşatma altına aldığını bildirdi. İki mahalle SDG kontrolünde, ancak giriş ve çıkışlar geçici hükümet güçlerinin denetimi altında.

Çatışmalar, Halep’teki kilit ilçelerin kontrolü konusunda SDG ile hükümet güçleri arasında aylardır süren sürtüşmelerin ardından geldi.

SDG komutanı Mazlum Abdi ile Suriye lideri Ahmed el-Şara arasında 10 Mart’ta imzalanan anlaşmaya göre, iki mahalle ulusal kurumlara entegre edilecek, ancak SDG yönetimi altında kalacaktı.

Paylaşın

Baş Ağrılarını Azaltmanın Doğal Yolları

Sürekli baş ağrısından sıkıldıysanız, yaşam tarzınızda yapacağınız birkaç basit değişiklikle baş ağrılarınızı hafifletebileceğinizi ve gününüzü rahatlıkla geçirebileceğinizi unutmayın.

Haber Merkezi / Baş ağrılarını doğal yollarla azaltmak için şu yöntemleri deneyebilirsiniz:

Bol Su İçin: Dehidrasyon baş ağrısını tetikleyebilir. Günde 2-3 litre su içmeye özen gösterin.

Magnezyum Alımı: Magnezyum eksikliği baş ağrısına neden olabilir. Badem, ıspanak, avokado gibi magnezyum açısından zengin gıdalar tüketin veya doktor tavsiyesiyle takviye alın.

Soğuk veya Sıcak Kompres: Alnınıza veya enseye soğuk kompres uygulayın (gerilim tipi baş ağrıları için). Migren için sıcak kompres de rahatlatıcı olabilir.

Kafein Dengeleyin: Az miktarda kahve veya çay baş ağrısını hafifletebilir, ancak fazla kafein ters etki yapabilir.

Esansiyel Yağlar: Nane veya lavanta yağı ile şakaklara hafif masaj yapın. Aromaterapi de rahatlatıcı olabilir.

Düzenli Uyku: Yetersiz veya fazla uyku baş ağrısını tetikler. Günde 7-8 saat düzenli uyuyun.

Stresi Azaltın: Meditasyon, derin nefes egzersizleri veya yoga gibi rahatlama teknikleri stresten kaynaklanan baş ağrılarını hafifletebilir.

Ekran Süresini Azaltın: Uzun süre ekrana bakmak gerilim baş ağrısına neden olabilir. 20-20-20 kuralını uygulayın (her 20 dakikada 20 saniye uzağa bakın).

Zencefil Çayı: Zencefil iltihap önleyici özellikleriyle migren ve baş ağrısını hafifletebilir. Bir bardak zencefil çayı deneyin.

Boyun ve Omuz Masajı: Gergin kasları gevşetmek için hafif bir masaj uygulayın veya birinden yardım isteyin.

Not: Baş ağrılarınız sık ve şiddetliyse, altta yatan bir sağlık sorunu olabilir. Bir doktora danışmanız faydalı olacaktır.

Paylaşın

Tuncer Bakırhan’dan Yeni Anayasa İddialarına Yalanlama

TBMM’de oluşturulan Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun, bir anayasa yapma misyonu ve görevi olmadığını vurgulan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “DEM Parti ile AK Parti’nin dolaylı bir anayasa çalışması yürüttükleri gerçeği yansıtmıyor” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin genel merkezinde gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Tuncer Bakırhan, şunları söyledi:

“Biz bir eleştiri, öz eleştiri partisiyiz, hareketiyiz. Evet toplum eleştiriyorsa bundan kendimize dersler alıyoruz. Asla topluma rağmen siyaset yapmayız. Toplumun çoğunlukla eleştirdiği bir kareyi de bir zafer, bir başarı, onlara rağmen iyi bir şey olarak anlatmayız ama bir fotoğraf karesine de çok büyük anlam yüklememek gerekiyor. Meclis zaten müzakere, diyalog üzerinedir. Türkiye toplumu, siyasi partileri orada sorunları tartışsın, çözsün diye, bir arada müzakere etsin diye göndermiş.

Aslında bugüne kadar bu ve benzer görüntülerin olmaması büyük eksiklikti. Türkiye toplumunu getirdiğimiz yere bakar mısınız? Meclis’te siyasi partilerin bir araya gelmesi eleştiri konusu oluyor. Niye bugüne kadar olmamış? Her dönem bir parti, birkaç parti ötekileştirilmiş. Bugün bir araya gelince de toplum garipsiyor. Niçin Meclis’teyiz? Biz zaten ‘müzakere partisiyiz’ diyoruz. Müzakere için oradayız.

Kürt meselesi, ekonomi meselesi, Alevi yurttaşların sorunları, kadınların yaşadığı ağır sorunları gidermek, ekonomide adalet için, emekliler, ezilenler, katledilen doğa için tamamı için oradayız. Evet, rekabet var, mücadele var. Günün sonunda da eğer topluma da yarayacaksa, toplumu rahatlatacaksa ortak görüntüler de verilir, ortak masaya da oturulur. Ortak görüntü vermek, ittifak etmek, işbirliği etmek anlamına gelmiyor. Tam tersine artık konuşabilmeyi başarmalıyız. Böylesine bir kutuplaştırılmış ki toplum bir siyasi parti, bir başka partiyle oturduğu zaman çok büyük anlamlar yükleniyor. Biz Türkiye’nin en zorlu koşullarda mücadele eden çok önemli demokratik muhalefet zeminiyiz.

Bizim eğer tavrımız, duruşumuz merak ediliyorsa cezaevindeki yoldaşlarımızın ortaya koyduğu tutumdan nerede durduğumuz anlaşılır. CHP’ye, belediyelerine dönük operasyonlar ve tutuklamalar karşısında nerede durduğumuza bakılırsa bizim ne olduğumuz, kim olduğumuz, ne yapmaya çalıştığımız anlaşılır.

Hiç kimse Cumhuriyet Halk Partisi’nin İstanbul İl Örgütü’ne yapılan operasyon ve sonrasında polis ablukasını devirmek için gitmedi, biz Tülay Eş Başkanımızla birlikte oraya gittik. Polis panzerleri arasında binaya girdik. Net bir şekilde tavrımızı ortaya koyduk. ‘Bu bir yanlıştır’ dedik. ‘Bu tür şeylerden vazgeçilmelidir’ dedik. Hem de ayın 15’inden önce gittik. Niye? İktidarın bu konudaki politikalarını eleştirmek için, karar verilmeden önce DEM Parti’nin, Kürtlerin tavrını net bir şekilde ortaya koymak için gittik.

Ayıptır, bunları görmeden, bilerek iktidar namına çalışan kendisine tırnak içerisinde sol, ulusalcı diyen kimi çevreler aslında bir biçiminde bu fotoğraf üzerinde tepinerek bizim tabanımızı başka yere yönlendirmeye çalışıyor. Bilmeyerek yaptıklarını zannetmiyorum.

Biz beş dönemdir muhalefetle aslında bir biçiminde işbirliği yapan bir siyasi partiyiz. İki yerel seçimde, İnce’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde, en son Kılıçdaroğlu seçiminde… İkinci turda Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisi kimi illerde kepenk indirmesine rağmen biz bölgede kale denilen İzmir’in daha üzerinde yüksek oylar çıkardık. Biraz vicdanlı olmak lazım.

Binlerce karelik fotoğrafta bir tebessümlü bir kareyi alıp onun üzerinden Türkiye’nin en dinamik, en kararlı, 12 partisi kapatılmasına rağmen vazgeçmeyen, direnen, duran bir siyasi partisinin böyle bir biçimde eleştirilmesi doğrusunu söylemek gerekirse bizim açımızdan değil genel anlamda üzücü. Demokrasi adına üzücü. Biz bu meselenin çözümü için herkesle oturmaya, müzakere etmeye varız.

Bizi muhalefet olma, muhalefet yapma kimliğimizden alıkoymaz. Biz hem müzakere ederiz hem sokakta mücadele ederiz. Hem fotoğraf veririz hem çevre kırımı karşısında Muğla’da Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı’yla birlikte miting yaparız. İstanbul İl Örgütü’ne dönük hukuksuzluklarla ilgili gider önünde açıklama yaparız. Biz üçüncü yoluz.

Müzakereye de açık yaklaşırız, samimi yaklaşırız, mücadeleyi de açık yaparız. Cezaevini, baskıları, kapatılmayı dikkate almadan doğruyu söyleriz. Şimdi böyle bir geleneği bir fotoğrafla, iktidarla ilişkilendirmek, başka anlamlar yüklemek gerçekten çok kötü çünkü açıkça sizin aracılığınızla söylüyorum; bunu yapanlar iyi niyetli değil. Bunu yapanların niyeti kırılgan olan Kürt kitlesini aslında muhalefet zemininden uzaklaştırarak tepkilendirecek bir noktaya getirmektir.

Diyarbakır’da, Kars’ta, Siirt’te kimi televizyon ve basın yayın organlarındaki bu söylemi kullanan insanların sanki ana muhalefet partisi adına konuştuğunu insanlar düşünüyor. Dolayısıyla herkese de bir sorumluluk düşüyor. Bizim mücadelemize bakarak değerlendirilelim. Bir fotoğrafa çok anlamlar yüklenmemeli ama biz bu süreci de önemsiyoruz.İlerlesin istiyoruz. Bu konuda samimiyiz. 7/24 saat sokaklardayız.”

“Özel’in yaklaşımını biz de, tabanımız da pozitif olumlu olarak değerlendiriyoruz.”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in kendisini aradığı anımsatılarak, “Özel, ‘muhalefete muhalefet etme dönemi sona erdi’ dedi. Bekliyor muydunuz böyle bir çıkış ve bu telefon sizi şaşırttı mı?” sorusuna Bakırhan şu yanıtını verdi:

“Bizim Sayın Özel ile aslında dönem dönem görüştüğümüz, bir araya geldiğimiz bir durumumuz var. Çok önemli şeyler söyledi. Genel kapsayıcı, bu meselelere sağduyu ile yaklaşan bir lider. Bizi aramasına şaşırmadık, aramasaydı şaşırırdık çünkü duyarlı bir insan. Bu tür durumlarda kesinlikle tavrını net olarak ortaya koyan bir parti başkanı olarak gördüğümüz için şaşırmadık. Teşekkür ediyoruz. Sayın Özel, en zor süreçlerde bizi arayan ve dayanışma duygularını ortaya koyan, aslında Türkiye’deki siyasette de yeni bir çığır açan birisidir. Görüşüyoruz, konuşuyoruz. Dönem dönem memleket meselelerine ilişkin düşüncelerimizi de birbirimizle paylaşıyoruz. Özel’in yaklaşımını biz de, tabanımız da pozitif olumlu olarak değerlendiriyoruz.”

Erdoğan’ın yeni anayasa konusunda DEM Parti’nin desteğini almak amacıyla bu görüntüleri verdiği yönündeki eleştirilerin anımsatılması üzerine Bakırhan, TBMM’de oluşturulan Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun, bir anayasa yapma misyonu ve görevi olmadığını vurgulayarak, şöyle konuştu:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir anayasaya ihtiyacı var mı, var ama bu, Komisyon’un işi değil. Dolayısıyla Meclis’te başta grubu bulunan partiler olmak üzere bu meseleden bağımsız bence önümüzde günler, aylar, yıllar var.

Demokratik bir anayasa gündemini açmaları Türkiye’nin yararına olur. Mevcut haliyle yapılan tartışmalar durumu çok tarif etmiyor. DEM Parti ile AK Parti’nin dolaylı bir anayasa çalışması yürüttükleri gerçeği yansıtmıyor. Bizim de öyle bir gündemimiz yok, komisyonun da böyle bir gündemi yok. Bize böyle bir gündemde bir teklif yok, bir talep yok, bir tartışma yok. Mevcut komisyonun anayasa yapma gücü, kapasitesi, yeterliliği yok. Belli amaçla kurulmuş, belirli bir süreyle kurulmuş bir komisyon. Ama Türkiye’deki bu sorunların temel kaynaklarından birisi, geçmişten beri askeri darbe dönemlerindeki yamanarak bugüne gelmiş Anayasa’dır. Bunun demokratikleşmesi gerekiyor. İkinci yüzyılda Türkiye demokratik bir anayasayı hak ediyor.

Bir parti anayasası değil ya da toplumun bir kesimin bir anayasası değil, demokratik Türkiye anayasası yapılabilir. Bu konuda biz düşüncelerimizi söyleriz. Mevcut komisyonun bir anayasa gündemi yok. Bize üretilmiş bir şey yok. Böyle bir tartışma yok. Böyle bir misyonu yok. Bu tür yürütülen tartışmaların da süreci bozmaya manipüle etmeye dönük olduğunu belirtmek istiyorum.”

Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması yönündeki beklentilerin anımsatılarak, bunun sürece etkisinin sorulması üzerine, Bakırhan şöyle konuştu:

“Bu süreçten bağımsız, Sayın Demirtaş, Başkanımız Figen Yüksekdağ Kobani kumpas davasında yargılanan bütün arkadaşların serbest bırakılması gerekiyor. Süreçten bağımsız. AİHM üç defa karar vermiş. Türkiye’ye süre tanınmış. 8 Ekim’de süre doluyor. Yani bu bir şart, bir koşul değil, bir gerekliliktir. Hukukun bir gereğidir, verilen kararların bir sonucudur. Bu bir taviz değil. Sayın Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Kobani kumpas davasında yargılanan arkadaşların serbest bırakılması gerekir. Bu, süreci de onarıcı, toplumun kafasındaki kaygıları, soru işaretlerini giderici bir adım olur. Sürece katkı sunar.

Sayın Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın dışarıda olmaları halinde de sürece çok aktif destek verebileceklerini, çok büyük katkı koyabileceklerini düşünüyorum. İçeride olmalarına rağmen Kobani kumpas davasında yargılanan arkadaşlarımız bu süreçte çok büyük destek verdiler bizlere. Çok büyük emek ortaya koydular. Bu süreci onlarla birlikte yürütüyoruz. Böylesine bu süreçte katkı sunacak arkadaşlarımızın halen AİHM kararına rağmen, üç defa verilen kararına rağmen içeride tutulması anlaşılır gibi değil.

Peki toplumun kafasındaki bu güvensizliği ortadan kaldırmanın yolu nedir? Sadece Sayın Demirtaş değil. Yani İmamoğlu ve arkadaşları niye içeride? Tutuksuz yargılanamazlar mı? Yargı var, değerlendirir. Eğer gerçekten günün sonunda ceza alırsa zaten gereği yapılır. Dolayısıyla onarıcı, güven verici adımlar atmak gerekiyor. ‘Çözülsün’ diyenlerin bu sürece destek ve katkılarını almak için gerçekten ‘Evet Türkiye hukuk yolunda, demokrasi yolunda, adalet yolunda ilerliyor, ilerlemeye başladı dedirtmek için de yine bu adımların atılmasını, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın arkadaşlarıyla birlikte serbest bırakılması gerektiğini belirtmek istiyorum.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve kurmaylarının aksine AKP cephesinin somut adımlar konusunda yavaş hareket ettiği eleştirilerini değerlendiren Tuncer Bakırhan, şunları söyledi:

“Dümen şu anda AK Parti’de. Bence AK Parti bu meselede dümeni Milliyetçi Hareket Partisi’yle paylaşmalıdır. Niye diyeceksiniz? Çünkü Milliyetçi Hareket Partisi daha somut öneriler ile ortaya çıkıyor. İnfaz yasasından uzun tutukluluğa, Terörle Mücadele Kanunu’ndan TCK’ya ve benzeri konulara kadar. Dolayısıyla AKP’nin biraz daha somuta yönelmesi, biraz daha somut konuşması ve somut adımlar atması için bence dümeni Milliyetçi Hareket Partisi ile paylaşmalıdır. MHP’nin durduğu yer önemlidir.

Bu meselenin çözümüne dönük bir yıl önce aslında başlattığı süreç onlar açısından bence doğru yürüyor. Özellikle hukukçuları ve yöneticilerin yaptığı sağduyulu açıklamaları çok önemsiyoruz ama sadece sözde kaldığı için de bir üretime dönüşmedi. Dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisi’nin bugüne kadar yapmış olduğu değerlendirmeler ve somut öneriler konusunda adım atmaya, AK Parti’ye adım attırtmaya artık biraz da somut adımlar konusunda yoğunlaşmaya bence çağırmak gerekiyor.”

Paylaşın

Türkiye, Gelir Eşitsizliğinde Avrupa Birincisi

Türkiye, Avrupa’da gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülke haline geldi. Bu durum, milli gelirin toplumun geniş kesimlerine ulaşmamasına, zenginlerle yoksullar arasındaki makasın açılmasına ve orta sınıfın giderek yok olmasına yol açtı.

Haber Merkezi / Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Genel-İş Sendikası, “Türkiye’de Gelir Eşitsizliği ve Yoksulluk Raporu” yayınlandı. Raporda öne çıkan bölümler şu şekilde:

“Yoksulluk sadece ekonomik değil; aynı zamanda sosyal, siyasi ve insani bir krizdir. Kişi başına düşen millî gelirin azalmasıyla başlayan bu süreç, ortalama yaşam süresinden beslenmeye, sağlık hizmetlerinden yararlanmadan temiz içme suyuna erişmeye kadar birçok temel hakkı doğrudan etkilemektedir. Türkiye’de her geçen gün artan ekonomik ve siyasal krizler, toplumun yaşam koşullarını ağırlaştırdı. Adaletsizlik; adliyelerden emekçilerin cüzdanlarına kadar hayatın her alanında arttı.

TÜİK’in Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırmasına göre Türkiye’de en az 17 milyon 821 yurttaş en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak kadar yoksul. Yoksulluk oranı yüzde 21,2’ye yükselirken her on yurttaştan ikisi yoksul hale geldi. Yoksulluk sınırı 2014 yılına göre tam 12 kat arttı. 2014 yılında 6 bin 665 TL olan yoksulluk sınırı, 2024’te 81 bin 742 TL’ye yükseldi. Bu artış, özellikle 2022 sonrası dönemdeki yüksek enflasyonun etkisiyle dramatik bir şekilde hızlandı. 2022’de 21.296 TL iken 2023’te 38.531 TL’ye, 2024’te ise 81.742 TL’ye çıktı.

Türkiye’de milyonlarca yurttaş, çalışmasına rağmen kendisini ve ailesini geçindirebilecek bir ücrete ve insanca yaşam koşullarına sahip olamadığı için yoksuldur. Düşük asgari ücret, ağır vergiler ve adaletsiz gelir dağılımı, çalışan yoksulluğunu her geçen gün artırmaktadır. 2024 yılında Türkiye’de çalışanların yoksulluk oranı yüzde 10,7’dir. İşsizliğin yüksekliği, bu yoksulluğun daha geniş kitleleri ve aileleri etkilemesine yol açmaktadır.

“Asgari ücret açlık sınırının altında”

Ücretler enflasyon karşısında hızla erirken, milyonlarca emekçinin alım gücü her geçen gün daha da düşmektedir. Bugün Türkiye’de ücretli çalışanların çok büyük bir bölümü asgari ücret düzeyinde maaş almakta, bu durum ise yoksulluğun kitlesel bir hâl almasına yol açmaktadır. Veriler, çarpıcı gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır:

2025’in Ağustos ayında açlık sınırı 26 bin 149 TL olarak belirlenmiştir, yoksulluk sınırı ise 90 bin 450 TL’dir.

Asgari ücret ise yalnızca 22 bin 104 TL’dir.

Aynı dönemde en düşük memur maaşı 50 bin 503 TL, en düşük memur emekli aylığı ise 22 bin 671 TL seviyesinde kalmıştır.

2024 yılında 18 yaşından küçük çocukların yüzde 38,9’u yoksul ya da sosyal dışlanma riski altında. TÜİK’in açıkladığı verilere göre bu oran; 18–64 yaş grubunda yüzde 26,3, 65 yaş üstünde ise yüzde 23,3’tür. Toplam yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında olanların oranı ise yüzde 29,3 seviyesindedir. Çocukların hayatlarının en çok ihtiyaç duydukları döneminde sağlık, beslenme ve eğitim gibi temel haklardan mahrum kalmaları, onların fiziksel ve zihinsel gelişimini olumsuz etkilemektedir.

Çocuk yoksulluğunun yüksek olması, yalnız bugünün değil, geleceğin de ağır bir yoksulluk sarmalıyla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Yoksulluk içinde büyüyen çocuklar, erken yaşta çalışma hayatına girmek zorunda kalmakta ve çocuk işçiliği hızla artmaktadır.

2023’te toplam hanehalkı başına aylık ortalama tüketim harcaması 24 bin 383 TL iken, 2024’te bu tutar neredeyse iki katına çıkarak 45 bin 344 TL’ye ulaştı. Bu artış, yüksek enflasyon ve temel ihtiyaç kalemlerindeki fiyat yükselişlerinin harcamaları doğrudan etkilediğini ortaya koymaktadır. Özellikle konut ve kira harcamalarının payı yüzde 23,9’dan yüzde 26’ya yükselmiş, ulaştırma ise yüzde 21,9’dan yüzde 21,6’ya çok az bir düşüş göstermesine rağmen hâlâ hanehalkı bütçesinin en büyük kalemlerinden biri olmayı sürdürmüştür.

Gıda ve alkolsüz içecekler ise payını yüzde 20,6’dan yüzde 18,1’e düşürmüştür; ancak nominal değerler dikkate alındığında gıda harcaması 5 bin 25 TL’den 8 bin 138 TL’ye yükselmiştir. Diğer kalemlerde ise özellikle eğitim harcamalarında (Yüzde 1’den yüzde 1,6’ya) ve eğlence, spor ve kültür harcamalarında (Yüzde 1,9’dan yüzde 2,3’e) oran bazında artış görülmektedir.

“Gelir eşitsizliğinde Avrupa birincisiyiz”

Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır sosyoekonomik kriz, gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da büyütmüş ve ülkeyi Avrupa’da gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülke hâline getirmiştir. Bu durum, millî gelirin toplumun geniş kesimlerine ulaşamamasına, zenginlerle yoksullar arasındaki makasın açılmasına ve orta sınıfın giderek yok olmasına yol açmıştır.

Eurostat’ın verileri, bu gerçeği net biçimde ortaya koymaktadır: AB ülkelerinin ortalama Gini katsayısı: 0,344, Türkiye’nin Gini katsayısı: 0,461. Bu oran, Avrupa’daki hiçbir ülke tarafından görülmemektedir. Rekor seviyedeki Gini katsayısı, yalnızca ekonomik açıdan değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal krizlerin derinleşmesine de neden olmaktadır.

Gelir eşitsizliğinin artarak sürmesi, toplumda zengin kitleler ile yoksullar arasındaki uçurumun derinleşmesine yol açmaktadır. Eurostat verilerine göre, Avrupa Birliği ülkelerinde en zengin yüzde 20’lik kitleyle en yoksul yüzde 20’lik taban arasındaki gelir farkını gösteren S80/S20 oranı 4,66 iken Türkiye için bu oran 9,06’dır. Türkiye’deki zengin tabaka Avrupa ortalamasının iki katı olacak şekilde yoksulların 9 katı gelir elde etmektedir.

Bu durum, Gini katsayısında olduğu gibi gelir adaletsizliği açısından da Türkiye’yi Avrupa ülkeleri arasında en olumsuz konuma yerleştirmektedir. Belçika, Almanya, Slovenya ve Norveç gibi pek çok Avrupa ülkesinde S80/S20 oranı 3–4 kat arasında seyretmektedir. Türkiye’de ise en zengin kesimin geliri, en yoksul kesimin gelirinin yaklaşık 9 katına ulaşmaktadır. Avrupa ülkeleri arasında Türkiye’ye en yakın değer Bulgaristan’da görülmekte olup, bu oran 6,96’dır.

2024 yılı itibarıyla Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 15 bin 463 dolardır. Bu rakam, Avrupa ortalaması olan 36 bin 590 doların oldukça altında kalmakta ve Türkiye’yi Avrupa ülkeleri arasında kişi başına düşen milli geliri en düşük ülke konumuna getirmektedir. Gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki işçi sınıfının payının azalması ve yoksulluğun artması, bu durumun başlıca nedenleri arasında yer almaktadır.

“Her 10 kişiden 6’sı borçlu”

Konut masrafı dışındaki giderler nedeni ile 2024 yılında kurumsal olmayan nüfusun yüzde 60,9’u borçlu hale gelmiştir. Buna göre her 10 kişiden 6’sı borçlu durumdadır. TÜİK verileri incelendiğinde nüfusun sadece yüzde 39,1’inin borçlu olmadığı, halkın yüzde 12,5’inin ise borçlarını ödemekte çok zorlandığı tespit edilmiştir. Nüfusun yüzde 43,3’ü için borçların biraz yük getirdiği, yüzde 5,2’nin ise yük olmadığı görülmüştür.

Emek ve sermaye gelirleri arasındaki dengesizlik önemli bir sorun olarak devam ediyor. Son verilere göre, işgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payı 2020 yılında yüzde 32,5 iken 2024 yılında yüzde yüzde 37’dir. Bu, işçilerin elde ettiği gelirin milli gelir içindeki payının arttığını göstermektedir. Ancak bu artışa rağmen, işverenlerin milli gelirden aldığı pay hâlâ emeğin aldığı payın neredeyse iki katıdır.

Özellikle sermayenin aldığı payın, yani net işletme artığının, 2020 yılında yüzde 49,7 iken; 2024 yılında yüzde 43,1’e gerilemesi dikkat çekicidir. Bu durum, sermaye sahiplerinin milli gelirden aldığı payın azaldığını, ancak hâlâ emeğin önemli bir kısmının sermaye lehine kullanıldığını göstermektedir.

Talepler:

Krizin faturasını halka ve işçilere yükleyen ekonomi politikalarından vazgeçilmelidir.

Gelir dağılımı eşitsizliğinin temel kaynağı olan emek ve sermaye arasındaki eşitsizlik son bulmalıdır. Tüm ücretliler, ürettikleri değerin karşılığını eşit ve adil bir şekilde almalıdır.

Kamusal haklar olan eğitim, sağlık, barınma gibi haklardan herkes eşit şekilde faydalanmalı, bu temel haklar nitelikli ve parasız olmalıdır.

Gelirde adalet ve vergide adalet sağlanmalı, az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınması uygulamasına gidilmelidir.

Herkes için temel bir gelir güvencesi sağlanmalıdır.

Asgari ücret ve tüm ücret düzeyleri insan onuruna yaraşır düzeye çekilmelidir. Asgari ücret hesaplaması bir kişinin harcamasına göre değil, en az 4 kişilik bir ailenin giderleri üzerinden yapılmalıdır.

Enflasyonla mücadelede gerçekçi ve koruyucu ekonomi politikaları uygulanmalıdır.

Yoksullukla mücadele için sosyal koruma programları oluşturulmalı ve yoksulluktan en fazla etkilenen kesimler olan kadınlar ve çocuklar için sosyal koruma politikaları hayata geçirilmelidir.

Çalışan yoksulluğunu önlemek için asgari ücret başta olmak üzere tüm ücretlilere insanca yaşayabilecekleri bir gelir güvencesi sağlanmalıdır.

Borçluluğu azaltmak için sosyal koruma politikaları hayata geçirilmelidir.

Sosyal yardımlar bireysel değil, herkes için ulaşılabilir olmalıdır ve nitelikli bir şekilde sağlanmalıdır.”

Paylaşın

Siyah Ekolojik Marksizmi

Siyah Ekolojik Marksizmi, Amerikalı sosyolog, tarihçi ve sivil haklar aktivisti Du Bois’in eserlerinde kapitalizm, ırkçılık ve ekolojik tahribat arasındaki ilişkiyi analiz eden bir düşünce çerçevesini ifade eder.

Haber Merkezi / Du Bois, kapitalizmin ve ırkçılığın sadece siyah halkın ruhlarını değil, aynı zamanda topraklarını (soils) da sömürdüğünü vurgular; bu, sömürgeci kapitalizmin ekolojik yıkımını (toprak, nehir ve hayvanlar üzerindeki etkileri) ırkçılığın kökeniyle birleştiren bir yaklaşımdır.

Bu kavram, Du Bois’in Black Reconstruction (1935) gibi eserlerinde geliştirdiği Marksist temelli analizlerden türetilir; burada siyah kurtuluşu, kapitalizmin sömürgeci yapısına karşı bir “Marksist deney” olarak tasvir edilir ve ırkçılık, çevresel kaynaklar üzerindeki mücadelelerle (environmental racialization) pekiştirilir.

Du Bois’in Marksizmi, geleneksel sınıf analizini ırk boyutuyla genişletir: Siyah işçiler (first proletariat) ile beyaz işçiler (second proletariat) arasındaki ayrım, kapitalizmin ırkçı yapısını sürdürür ve ekolojik sömürü (örneğin Güney ABD’deki toprak tükenmesi) bu ayrımı derinleştirir.

Bu yaklaşım, diğer siyah düşünürlerle (Cedric Robinson, Frantz Fanon vb.) bağlantılı bir “Siyah Ekolojik Marksizm” geleneğini besler; kapitalizmin ekolojik krizleri ırkçı baskıyla iç içe geçtiğini savunur ve kurtuluşu “abolition democracy” (kölelik sonrası demokratik yeniden yapılandırma) ile ekolojik adaletin birleşiminde görür.

Günümüzde bu fikir, iklim krizi ve ırk adaletsizliğinin kesişimini inceleyen çalışmalarla yankı bulur.

Cedric Robinson’ın Irksal Kapitalizmi

Cedric Robinson’ın “ırksal kapitalizm” (racial capitalism) kavramı, kapitalizmin ırkçılıkla iç içe geçmiş bir sistem olduğunu ve ırkçılığın kapitalist sömürünün temel bir bileşeni olarak işlediğini öne sürer.

Robinson, Black Marxism: The Making of the Black Radical Tradition (1983) adlı eserinde, kapitalizmin tarihsel olarak ırkçı yapılar üzerine inşa edildiğini ve ırkçılığın, emek ve kaynak sömürüsünü meşrulaştırmak için kullanıldığını savunur.

Ona göre, kapitalizm ırksal hiyerarşiler olmadan var olamaz; ırkçılık, ekonomik eşitsizlikleri sürdürmek ve işçi sınıfları arasında bölünme yaratmak için bir araçtır.

Robinson, Avrupa’daki feodal düzenden kapitalizme geçişte, ırkçılığın kölelik, sömürgecilik ve plantasyon ekonomileri aracılığıyla sistematik bir şekilde geliştiğini belirtir.

Örneğin, Afrika köle ticareti ve sömürgeci yağma, kapitalist birikim için vazgeçilmezdi ve bu süreçte siyah bedenler hem emek gücü hem de meta olarak kullanıldı. Bu, ırksal kapitalizmin temel bir özelliği olan “siyahlığın insan – dışılığı” (dehumanization) anlayışını ortaya koyar.

Robinson’ın analizi, W.E.B. Du Bois’in çalışmalarını da kapsayan Siyah radikal geleneğe dayanır ve kapitalizmin yalnızca sınıf temelli değil, aynı zamanda ırk temelli bir sömürü sistemi olduğunu vurgular.

Günümüzde bu kavram, çevresel adaletsizlik, hapisane-endüstriyel kompleks ve küresel eşitsizlikler gibi konularla ilişkilendirilerek, ırk ve kapitalizmin kesişimini inceleyen ekolojik ve sosyal hareketlerde yankı bulur.

Paylaşın

Sonbaharda Kuru Cildi Önlemek İçin Basit İpuçları

Sonbaharın başlaması ve nem oranının azalmasıyla birlikte insan cildi diğer mevsimlere göre daha fazla kuruluk, çatlama, kaşıntı ve hassasiyete maruz kalmaktadır.

Haber Merkezi / Sonbaharda kuru cildi önlemek için şu ipuçlarını uygulayabilirsiniz:

Nemlendirici Kullanın: Hyaluronik asit, gliserin veya seramid içeren yoğun nemlendiriciler tercih edin. Günde en az iki kez, özellikle duştan sonra uygulayın.

Nazik Temizleyiciler Seçin: Sabun içermeyen, alkolsüz ve parfümsüz temizleyiciler kullanarak cildin doğal yağlarını koruyun.

Nemlendirici Ortam Sağlayın: Evde nem cihazı kullanarak havadaki nem seviyesini artırın, özellikle kalorifer kullanılan ortamlarda.

Sıcak Duştan Kaçının: Ilık suyla kısa duşlar alın ve cildi kurutmamak için duş sonrası hemen nemlendirici sürün.

Güneş Kremi Kullanmaya Devam Edin: Sonbaharda bile UV ışınları cildi kurutabilir. SPF 30 veya üzeri bir güneş kremi kullanın.

Bol Su İçin: Vücudun susuz kalmaması için günde 2-3 litre su tüketmeye özen gösterin.

Nem Maskeleri Uygulayın: Haftada 1-2 kez nemlendirici yüz maskeleriyle cildi destekleyin.

Omega-3 ve Vitamin Desteği: Balık yağı veya E vitamini içeren besinler cilt bariyerini güçlendirir.

Eldiven ve Şal Kullanın: Soğuk havada elleri ve yüzü korumak için eldiven ve şal gibi aksesuarlar kullanın.

Alkol ve Kafeini Azaltın: Bunlar cildi daha fazla kurutabilir, bu yüzden tüketimi sınırlayın.

Bu adımlar cildinizin sonbaharda nemli ve sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Cilt tipinize uygun ürünleri seçmek için bir dermatoloğa danışabilirsiniz.

Paylaşın

Asgari Ücretli Dokuz Ayda 64 Bin Lira Kaybetti

2025 yılı başında net 22 bin 105 lira olarak belirlenen asgari ücretin reel karşılığı, eylül itibarıyla 16 bin 483 liraya geriledi. Aynı dönemde asgari ücretlinin toplam kaybı 64 bin 652 lirayı buldu.

Devrimci İşçi Sendikaları Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) Ekim 2025 tarihli raporuna göre, Türkiye’de sigortalı işçilerin dokuz aylık toplam ücret kaybı 1 trilyon 328 milyar lirayı aştı. Enflasyon ve artan vergi yükü, maaşların ortalama yüzde 41’ini silip süpürdü.

Türkiye’de işçilerin maaşları, yükselen enflasyon ve giderek ağırlaşan vergi sistemi altında adım adım eriyor. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR) tarafından yayımlanan 6 Ekim 2025 tarihli “Ücret Kayıpları İzleme Raporu”na göre, yalnızca 2025’in ilk dokuz ayında 17 milyon sigortalı işçinin toplam gelir kaybı 1,3 trilyon lirayı geçti.

Yalnızca eylül ayında işçi başına ortalama kayıp 12.767 TL olurken, ortalama ücretin yaklaşık yüzde 41’i enflasyon, vergi ve prim kesintileri nedeniyle buharlaştı.

2025 yılı başında net 22.105 TL olarak belirlenen asgari ücretin reel karşılığı, eylül itibarıyla 16.483 TL’ye geriledi. Aynı dönemde asgari ücretlinin toplam kaybı 64.652 TL’yi buldu. Bu da maaşın yaklaşık dörtte birinin ortadan kalktığı anlamına geliyor.

Raporda, “Asgari ücrete yıl içinde ara zam yapılmaması kayıpları artırdı” vurgusu yer alırken, en düşük gelir grubunun alım gücündeki düşüşün toplumun tamamı üzerinde zincirleme etkiler yarattığına dikkat çekildi.

Rapor, ücret düzeyi yükseldikçe yaşanan kaybın da büyüdüğünü ortaya koydu. Eylül 2025’te:

Brüt 39.008 TL kazanan bir işçinin net maaşı 23.003 TL’ye düştü. Toplam kaybı: 16.005 TL
Brüt 52.011 TL kazanan bir işçi 27.215 TL harcanabilir gelirle yetinmek zorunda kaldı. Kaybı: 24.796 TL
Brüt 78.017 TL maaş alan bir işçinin reel net geliri 38.916 TL’ye geriledi. Kayıp: 38.916 TL

Bu düzeyde çalışan işçiler, yılın ilk 9 ayında gelirlerinin ortalama yüzde 40’ını vergi ve enflasyona karşı kaybetti.

“İşçilerden zenginlere kaynak aktarımı var”

DİSK-AR raporunda, yaşanan bu kayıpların sadece bireysel değil, sınıfsal bir dönüşümün göstergesi olduğu ifade edildi. Raporda şu çarpıcı değerlendirme yer aldı:

“Enflasyon işçi sınıfını yoksullaştıran bir emme basma tulumbadır. İşçilerden alıp zenginlere kaynak aktarmaktadır. Adaletsiz vergi sistemi, gelir eşitsizliğini daha da derinleştirmektedir.”

DİSK-AR’a göre, gelir tarifelerinin enflasyona paralel artırılmaması nedeniyle milyonlarca işçi hızla daha yüksek vergi dilimlerine giriyor. Bu durum, reel ücretlerdeki kaybı hızlandırıyor.

Raporda, “Hükümetin izlediği alım gücünü ve ücretleri bastırmayı amaçlayan ekonomi politikası enflasyonun faturasının emek gelirleri üzerine yüklenmesine yol açmaktadır. Enflasyon ve adaletsiz vergi-kesinti sistemi emek gelirlerini eriterek gelir bölüşümü daha da adaletsiz hale getirmekte ve yoksulluğu artırmaktadır.” değerlendirmesi yer aldı.

Enflasyonun resmî verilerle olduğundan düşük ölçüldüğü uyarısı yapılırken, gerçek kaybın açıklanandan daha yüksek olabileceği belirtildi.

Paylaşın

“Nobel Tıp Ödülü” Üç Bilim İnsanına Gitti

Bilim insanları Mary Brunkow, Fred Ramsdell ve Shimon Sakaguchi, “periferik bağışıklık toleransı” keşifleri nedeniyle 2025 Nobel Tıp Ödülü’ne layık görüldüler.

Haber Merkezi / Ödül 11 milyon İsveç kronu ya da yaklaşık 976 bin Avro nakit para ödülüyle birlikte verilmektedir.

1901 yılından bu yana fizyoloji veya tıp alanında 116 ödül verildi. Bu güne kadar Nobel Tıp Ödülü’ne layık görülen 232 kişiden yalnızca 14’ü kadın.

Geçen yıl Victor Ambros ve Gary Ruvkun, mikroRNA’nın keşfi ve transkripsiyon sonrası gen düzenlemesindeki rolü nedeniyle bu ödüle layık görülmüşlerdi. Nobel Tıp Ödülü’nü önceki yıl MRNA aşısıyla ilgili çalışmaları sebebiyle Katalin Kariko ve Drew Weissman kazanmıştı.

2022 yılında Nobel Tıp Ödülüne, tarih öncesi insan türü Neandertallerin genetik kodunu çözümlediği ve insan türünün akrabası olduğu daha önce bilinmeyen Denisovalıları keşfettiği gerekçesiyle İsveçli bilim insanı Svante Paabo layık görülmüştü.

Önümüzdeki günlerde fizik, kimya, edebiyat, barış ve ekonomi alanındaki Nobel ödüllerininde açıklanmasının ardından ödüller İsveç Kralı tarafından sahiplerine takdim edilecek.

Dinamitin mucidi ve iş adamı Alfred Nobel’in adını taşıyan ödüller 1901 yılından bu yana dağıtılıyor.

Paylaşın

T Hücreli Yetişkin Akut Lenfositik Lösemi Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

T hücreli yetişkin akut lenfositik lösemi (T-ALL), kemik iliği ve kanda agresif bir şekilde çoğalan olgunlaşmamış T-lenfosit öncüllerinin (lenfoblastların) neden olduğu nadir bir kan kanseridir.

Haber Merkezi / Yetişkinlerde akut lenfoblastik lösemilerin (ALL) yaklaşık yüzde 25’ini oluşturur ve B-hücreli ALL’ye göre daha agresif seyretme eğilimindedir. Bu hücreler normal kan hücresi üretimini engelleyerek bağışıklık sistemini zayıflatır ve vücudun diğer bölgelerine yayılabilir.

T Hücreli Yetişkin Akut Lenfositik Löseminin Nedenleri:

Genetik Mutasyonlar: T-ALL’nin ana nedeni, T-hücre gelişimini bozan genetik değişikliklerdir; örneğin NOTCH1/FBXW7 yolundaki mutasyonlar (%60 oranında), TAL1/SCL, HOX11/TLX1 gibi transkripsiyon faktörlerinin disregülasyonu ve kromozomal yeniden düzenlemeler (örneğin TCR genlerindeki translokasyonlar). Bu mutasyonlar timusta (T-hücre olgunlaştığı organ) normal gelişimi engelleyerek lösemogeneze yol açar.

Risk Faktörleri: Kesin neden bilinmemekle birlikte, erkeklerde daha sık görülür, HTLV-1 virüsü gibi retrovirüs enfeksiyonları, yüksek doz radyasyon maruziyeti, bazı kemoterapi ilaçları veya genetik sendromlar (örneğin Down sendromu) riski artırabilir. Çoğu vaka spontan mutasyonlardır ve ailevi geçiş nadirdir.

T Hücreli Yetişkin Akut Lenfositik Löseminin Belirtileri:

Genel Semptomlar: Yorgunluk, halsizlik, ateş, enfeksiyonlara yatkınlık (nötropeni nedeniyle), kolay morarma/kanama (trombositopeni), anemi kaynaklı solukluk ve nefes darlığı.

T-ALL’ye Özgü: Mediasten tümörü nedeniyle solunum sıkıntısı, pleural efüzyon, yüksek beyaz kan hücresi sayısı, lenf nodu büyümesi, hepatosplenomegali ve merkezi sinir sistemi tutulumu (%10 oranında, baş ağrısı, kusma).

Yetişkinlerde relaps (tekrar) riski yüksektir ve semptomlar hızla ilerler.

T Hücreli Yetişkin Akut Lenfositik Löseminin Teşhisi:

Fiziksel Muayene ve Laboratuvar: Tam kan sayımı (yüksek lökosit veya blast hücreleri, düşük hemoglobin/trombosit), periferik yayma ile anormal hücreler.

Kemik İliği Biyopsisi ve Aspirasyonu: Lösemi hücrelerini doğrular, immünohistokimya ve akış sitometrisi ile T-hücre markerları (CD3, CD7 vb.) tespit edilir.

Genetik ve Diğer Testler: Sitogenetik analiz (mutasyonlar için), minimal rezidüel hastalık (MRD) değerlendirmesi, lomber ponksiyon (CNS tutulumu için), görüntüleme (göğüs BT’si mediastinal kitle için). Erken T-prekürsör (ETP) alt tipi gibi prognostik gruplar belirlenir.

T Hücreli Yetişkin Akut Lenfositik Löseminin Tedavisi:

Kemoterapi: Ana tedavi; indüksiyon (remisyon için yoğun, örneğin hiper-CVAD veya pediatrik-inspired rejimler), konsolidasyon ve idame aşamaları. Yetişkinlerde relaps riski yüksek olduğundan MRD’ye göre ayarlanır.

Kök Hücre Nakli: Yüksek riskli veya relaps/refrakter vakalarda allojeneik nakil önerilir, özellikle ETP-ALL’de.

Hedefe Yönelik ve Destekleyici: Nelarabine (T-hücre spesifik), NOTCH inhibitörleri gibi yeni ajanlar; CNS profilaksisi için intratekal kemoterapi veya radyasyon. Destekleyici bakım (transfüzyon, enfeksiyon önleme) şarttır. Yetişkinlerde tam kür oranı %40-50’nin altındadır, ancak genç yetişkinlerde pediatrik protokoller prognozu iyileştirir.

Paylaşın

Schnyder Kornea Distrofisi Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Schnyder Kornea Distrofisi (SCD), korneanın stromal tabakasında (orta katmanında) kolesterol ve fosfolipid birikimine bağlı olarak ilerleyici kornea opaklaşması (bulanıklaşması) ile karakterize nadir bir kalıtsal hastalıktır.

Haber Merkezi / Genellikle her iki gözü etkiler ve otozomal dominant geçiş gösterir, yani ebeveynlerden birinden mutasyonlu gen aktarılır. UBIAD1 genindeki mutasyonlar lipid metabolizmasını bozarak bu birikime yol açar.

Schnyder Kornea Distrofisinin Nedenleri:

Genetik Köken: UBIAD1 genindeki mutasyonlar, korneada lipid (özellikle kolesterol ve fosfolipid) metabolizmasını etkileyerek anormal birikime neden olur. Bu gen 1. kromozomun kısa kolunda (1p36.3) yer alır ve hastalık yüksek penetrasyonla (mutasyon varsa hastalık gelişme olasılığı yüksek) aktarılır.

Sistemik Bağlantılar: Bazı hastalarda hiperkolesterolemi (yüksek kolesterol), arcus lipoides (kornea kenarında lipid halkası) veya genu valgum (dizlerde içe eğrilik) gibi ek bulgular görülebilir, ancak hastalık esas olarak kornea lipid metabolizması bozukluğudur ve sistemik bir hastalık değildir.

Schnyder Kornea Distrofisinin Belirtileri:

Erken çocuklukta başlar; kornea merkezinde disk şeklinde stromal bulanıklık oluşur.

İlerledikçe: Korneada kristaller (yaklaşık %50 hastada), merkezi ve orta periferik haz (bulanıklık), arcus lipoides gelişir. Bu, görme azalmasına, glare (parlama) hassasiyetine ve fotofobiye (ışık korkusu) yol açar.

Görme kaybı yavaş ilerler; yaşlılarda ciddi bulanıklık ve görme azalması (örneğin 20/400’e kadar) görülebilir, ancak tam körlük nadirdir.

Schnyder Kornea Distrofisinin Teşhisi:

Klinik Muayene: Slit-lamp biomikroskopi ile korneada kristaller, haz ve lipid birikimleri tespit edilir. Yaşla uyumlu bulgular (çocuklukta merkezi haz, 20-30’lu yaşlarda kristaller ve arcus) tanı koydurucudur.

Genetik Test: UBIAD1 mutasyonunu doğrular, ailevi geçişi ve prognozu belirler.

Ek Testler: Lipid profili (kan kolesterolü), anterior segment OCT (kornea görüntüleme) ve aile öyküsü değerlendirilir. Ayırıcı tanı için sistinosis, tirozinemiya gibi kristal birikimi yapan hastalıklar dışlanır.

Schnyder Kornea Distrofisinin Tedavisi:

Erken Evrede Semptomatik: Gözlük veya kontakt lensle görme düzeltilir, ancak ilerleme durdurulmaz.

İleri Evrede Cerrahi: Fototerapötik keratektomi (PTK) ile yüzeysel doku eksizyonu veya kornea nakli (penetran keratoplasti veya lamellar nakil) yapılır. Nakil görmeyi restore eder, ancak distrofi nakledilen korneada tekrarlayabilir.

Sistemik Yönetim: Hiperlipidemi varsa kolesterol düşürücü ilaçlar kullanılabilir, ancak kornea etkisini sınırlı.

Paylaşın