Akciğer Zarının Yırtılması Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Akciğer zarının kaza, saldırı ve bazı hastalıklara bağlı olarak hasar görerek kanaması Akciğer Zarının Yırtılması (Pnömotoraks) olarak adlandırılır. Bu zarların adı plevra olarak adlandırılmaktadır (visseral ve parietal plevra).

Haber Merkezi / Plevranın oluşturduğu boşluk sayesinde akciğerlerin yapısı bozulmadan işlevini yerine getirebilmektedir. Özellikle çocuklarda 12 yaşına kadar göğüs duvarı gelişimi tamamlanmadığından düşme ve kazalara bağlı yırtılmalar daha yaygın olarak görülebilir.

Akciğer zarlarının temel işlevi akciğerlerle yapılmakta olan solunum faaliyeti sırasında, soluk verildikten sonra belli bir yapıda kalmasını sağlayarak akciğerlerin işlevini yerine getirmesini sağlamaktır.

Akciğer Zarı Yırtılması’nda belirtiler ve komplikasyonlar

Belirtiler kaza durumunda farklı şekillerde, hastalıklarda farklı şekillerde ortaya çıkar. Hastalık sürecinde genelde yavaş seyirlidir. Yırtılma büyüdükçe belirtiler şiddetlenir.

Göğüs bölgesine oluşan çürükler,
Göğüs bölgesinde ağrı, batma ve doygunluk hissi,
Solunum yetmezliği (hastalıklarda nefes darlığı ile başlar gittikçe şiddetlenir.)
Hızlı solumak,
Soğuk soğuk terlemek,
Enfeksiyona bağlı durumlarda yüksek ateş,
Kalp çarpıntısı bu belirtilerden birkaçıdır.

Bu belirtilerden birkaçı birlikte görüldüğünde kişi en yakın sağlık kuruluşuna giderek gerekli tahlilleri yaptırmalıdır. Asbest gibi doğal mineraller ve silikon gibi kimyasal maddelerle çalışan kişilerde belirtiler maruziyetten 20 yıl sonra ortaya çıkabilir.

Cerrahi operasyonlar ve göğüs bölgesine alınan darbeler sonucu gelişen yaralanmalarda yırtılmalar yeniden görülebilir ya da yırtılmaya bağlı komplikasyonlar gelişebilir. Bu komplikasyonlardan bazıları;

Yaralı bölgede apse oluşması,
Bronkoplevral fistül,
Hava embolisi
Ödem
Alveoler kanama
Kalp ritim bozuklukları,
Nodül gelişimidir.

Amfizem ve kronik bronşit gibi hastalıklar hem zaman içinde yaralara neden olabilir, hem de yaralanmaların sonucunda ortaya çıkabilir. Bu açıdan hem bir belirti hem de bir komplikasyondur.

Akciğer Zarının Yırtılması (Pnömotoraks) risk faktörleri nedir?

Akciğer zarı yırtığı yeni doğmuş ve zor bir doğum süreci geçirmiş bebeklerde rastlanan bir rahatsızlıktır. Bunun yanında aşırı zayıf ve akciğer hastalıkları olan bireylerde de sıkça rastlanmakta olan bir durumdur. Sigara kullanımı akciğer hastalığı ve sonucunda pnömotoraksa yol açabilir.

Doktor randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Belirtilerin görüldüğü hastalar, eğer sportif aktiviteler yapıyorsa acilen bunlara muayeneye kadar ara vermesi ve istirahat etmesinde fayda bulunmaktadır. Acil servise veya göğüs cerrahisi polikliniğine başvurarak akciğer grafisi çektirmelidir. Yoğun iş temposu ve düzensiz bir yaşama sahip bireylerin bu yoğun tempodan uzaklaşması ve rahatsızlığı düzelene kadar bir süre dinlemesi gerekmektedir.

Akciğer zarının yırtılmasında tetkik ve tedavi süreci

Travmalara bağlı durumlarda ilk müdahale genellikle  yaralanmaya neden olan cismin çıkarılması, bölgenin temizlenmesi ve yaralı dokunun dikilmesini içeren cerrahi operasyonlardan oluşmaktadır. Azalmış nabız ve düşük tansiyonun eşlik ettiği durumlarda vital değerlendirme bulguları aranır. Göğüs bölgesi röntgeni, bilgisayarlı tomografi, akciğer grafisi, ultrason gibi görüntüleme testleri hem operasyon öncesi hem sonrasında yeniden tekrar edilmektedir. Tekrarların amacı gelişebilecek komplikasyonları önlemek ve yaranın iyileşme sürecini takip etmektir. İlk muayeneler sonucu küçük bir pnömotoraks klinikte saptanamayabilir.

Tedavi süreci, oksidasyon, yaralanmaların iltihaplanmasını önlemek için antibiyotikler ve ödem söktürücü ilaçları da kapsayan bir süreçtir. Travma sonrası rehabilitasyon, nefes egzersizleri ve solunum destekleyiciler iyileşme sürecine katkı sağlar. Bazı hastalarda ihtiyaç duyulması halinde göğüs tüpü yerleştirilebilir. Operasyondan 6 saat kadar sonra homotoraks ve pnömotoraks gelişimi gözlenebilir.

Yırtılmanın, hastalıklara bağlı olarak ortaya çıktığı durumlarda ise tedavi süreci altta yatan hastalığın teşhis ve tedavi sürecini kapsar.

Akciğer yırtılması, hem yırtılma anında hem de sonrasında gelişebilecek komplikasyonlar yüzünden tehlikeli bir süreçtir. Erken müdahale hayati önem taşır.

Akciğer Zarının Yırtılması (Pnömotoraks) yaşam stili önerileri

Akciğer zarı yırtığının tedavi edildiği hastaların sakin bir hayat sürmeleri önerilmektedir. Ağır sportif aktivitelerinden ve basınç farkları yaratacak etkinliklerden kaçınmak da uzmanlar tarafından önerilmektedir. Ayrıca sigara kesinlikle bırakılmalıdır.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Akciğer Zarı Kanseri Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Çevre faktörleriyle direkt ilgili bir hastalık olan Akciğer Zarı Kanseri (Mezotelyoma), akciğer zarlarının habis hastalığıdır. Akciğer ile göğüs kafesi arasındaki boşlukta sıvı birikintilerinin oluşmasıyla veya zarların kalınlaşmasıyla başlar.

Haber Merkezi / Akciğer Zarı Kanseri’nin ortaya çıkmasındaki en büyük rol ise sanayide kullanılan asbesttir. Türkiye’ de yılda en az 500 kişide görülmektedir. Bu sıklığın sebebi de asbestin Anadolu’ nun birçok yöresinde bulunması ve halkımız tarafından bilinçsizce kullanılmasına bağlanılabilir.

Asbest köylerde evleri badana yapmak için veya küçük çocuklarda pudra yerine kullanılırlar. Bazı yörelerde ise bebekler, höllük toprağı olarak bilinen ısıtılmış asbestle sarılmaktadır. Bu da bebeklerin Mezotelyoma ve solunum rahatsızlıklarına yakalanmalarına yol açmaktadır.

Birçok hastada ise herhangi bir asbest veya erionit maruziyeti bulunmaz. Ailesel yatkınlık bildirilmiştir.

Asbest maruziyeti çeşitli meslek dallarında da ( fren balataları, ısı yalıtımında, tesktil sanayisi…) görülmektedir. Asbestin sanayide kullanılması yasaklandıktan sonra hastalıkta belirgin azalma görülmüştür.

İlginç olan bir nokta ise Mezotelyomaya ait beliti ve bulguların asbest maruziyetinden sonra 20 ila 50 yıl içinde ortaya çıkabilmesidir.

Mezotelyoma (Akciğer Zarı Kanseri) belirtileri neler?

Akciğer zarı tümörleri; göğüs ağrısı ve nefes darlığı ile belirti verir. Olguların yüzde 95’inde başlangıçta akciğer zarında sıvı mevcuttur. Öksürük, kilo kaybı ve ateş görülebilir.

Tümörün büyümesi ile plevral zar arasındaki boşluk tamamen kaybolur. Akciğer tamamen tümöral doku ile çevrelenir ve çalışamaz duruma gelir.

Yutma güçlüğü, tümörün sinirler üzerine baskı yapması nedeniyle ses kısıklığı, kalp zarında sıvı toplanması, kafada ödem ve ağır nefes darlığı oluşması durumunda acil müdahale gerekir.

Hastalık belirtileri dayanılmaz ağrılara neden olur. Tümörün ilerlemesi ile nefes darlığı ve ağrının dozu artar. Akciğer zarını zırh gibi saran tümör, akciğerin hareketlerini sınırlar.

Akciğer Zarı Kanseri (Mezotelyoma) risk faktörleri nedir?

Akciğer zarı kanseri ile ilgili yapılan araştırmalara göre en önemli risk faktörü asbeste maruz kalınmasıdır. Asbest günümüzde izolasyon malzemeleri, ses ve ısı yalıtım malzemeleri gibi birçok yerde kullanılan yaygın maddelerin başında geldiği için bu işlerde çalışan kişilerin gerekli önlemleri almaması beraberinde bu hastalığı getirebilir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar sonucunda SV ismi verilen virüsün de bu hastalığa sebep olabileceği saptanmıştır.

Akciğer Zarı Kanseri (Mezotelyoma) komplikasyonları nedir?

Akciğer zarı kanseriyle birlikte akciğer zarlarının aşırı kalınlaşması ve bası ile boğazda ağrı, yutkunma güçlüğü, boyun ve yüzde şişkinlik oluşmaya başlar. Malin etki ile katabolik süreç artar ve vücut tüm enfeksiyonlara karşı kendini koruyamaz.

Doktor randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Akciğer zarı kanseri belirtilerini uzun yıllar saklayabilen bir hastalıktır. Ama bu hastalığın tedavisinde erken teşhis çok önemlidir. Bu yüzden belirtilerin sıklaşması ve geçici olmaması durumunda hemen bir doktora görünmekte fayda vardır.

Akciğer Zarı Kanseri (Mezotelyoma) tetkik yöntemleri nelerdir?

Belirtiler sonucu kontrol için hastaneye gelen hastanın göğsünün hasta tarafının diğerine göre küçülmüş olduğu ve omuz tarafınında düşük durduğu saptanmıştır. Sıvının toplandığı akciğer zarı akciğeri sararak kalınlaşmasına neden olur. Oluşmuş olan sıvı enjektör yardımı ile alınarak incelenir. Sıvıda tümör hücrelerinin görülmesi durumunda akciğer zarı kanseri tanısı konulabilir ancak kesin sonuç için biyopsiye ihtiyaç vardır.

Akciğer Zarı Kanseri (Mezotelyoma) tedavi yöntemleri nelerdir?

Biyopsinin ve akciğer zarı kanseri tanısının konulmasının ardından tedavi planlaması yapılmalıdır. Hastalığın türüne göre tedavi şeklide değişiklik göstermektedir. Sarkomatöz ve mixt görülen hastalarda kemoterapi ve radyoterapi uygulanırken, epitelyal görülen hastalarda cerrahi tedavi seçeneği uygulanabilir. Fakat sonrasında hastaya kemoterapi ve radyoterapi de uygulanmalıdır.

Akciğer Zarı Kanseri (Mezotelyoma) yaşam stili önerileri

Akciğer zarı kanseri tedavisinden sonra akciğer için faydalı besinler ile kaliteli ve sağlam bir şekilde beslenerek vücudun bağışıklık sistemi güçlü tutulmalıdır. Sigara kesinlikle kullanılmamalıdır. Hastalık süresince ve sonrasında hastanın moralinin yüksek tutulması tedavi süreci kadar önemlidir.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Akciğer Zarı İltihaplanmaları Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Akciğer Zarı İltihaplanmaları (Ampiyem), her iki plevra yaprağı arasında, başka bir deyişle akciğer ve göğüs duvarı arasında görülen iltihaplı sıvı birikimidir.

Haber Merkezi / Zamanında tedavi edilirse çabuk iyileşen ve vücutta iz bırakmayan bir hastalıktır.

Akciğer Zarı İltihaplanmaları (Ampiyem) belirtileri nedir?

Akciğer zarı iltihaplanmasıyla birlikte hasta nefes alıp verirken güçlük çeker ve göğsünde ağrılar hissetmeye başlar. Rahat bir şekilde nefes alıp veremediği için kendini yorgun ve halsiz hisseder. İltihaba bağlı olarak hastada öksürük ve yüksek ateşte görülebilir. Hasta yüksek bir efor sarf etmemiş olsa bile soluk almakta güçlük çekebilir.

Akciğer Zarı İltihaplanmaları (Ampiyem) nedenleri nedir?

Akciğer zarı iltihabı genellikle akciğer hastalıklarıyla birlikte ya da akciğer hastalıklarından sonra oluşabilir. Pnömoni ve tüberküloz gibi rahatsızlıklar geçirmiş kişilerde görülmesi yüksek bir ihtimaldir. Bu hastalığın çocuklarda görülmesinin nedeni genellikle zatürre hastalığıdır.

Akciğer Zarı İltihaplanmaları (Ampiyem) risk faktörleri nedir?

Akciğer zarı iltihaplanmaları akciğer tümörüne bağlı olabilir. Akciğerlerle ilgili olan hastalıklar iltihap riskini arttırmaktadır.

Akciğer Zarı İltihaplanmaları (Ampiyem) komplikasyonları nedir?

Akciğer zarı iltihaplanmalarında seyrek görülüyor olsa da kalp dış zarı iltihabı, karın zarı iltihabı, akciğerde kan göllenmesi ve akciğer zarı etrafında apseleşme gibi hastalıklara yol açabilir.

Doktor randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Hastanın tespit etmiş olduğu belirtileri not alması önemlidir. Daha önce başka bir akciğer rahatsızlığı geçirip geçirmemesi de teşhis koyma safhasında belirtilmelidir. Hastalığın tedavi boyutu için erken teşhis önemlidir. Bu yüzden belirtilerden şüphelenilmesi durumunda doktor randevusunu aksatmamakta fayda vardır.

Akciğer Zarı İltihaplanmaları (Ampiyem) tetkik yöntemleri nelerdir?

Akciğer zarı iltihaplanmalarına akciğer filmi çekilerek kesin tanı koyulabilir. Ufak bir değişiklik oluşması halinde tomografi yapılmalıdır. Tomografi sonucunda röntgende iltihaplı sıvının görülmesi ve hastada görülen belirtilerin röntgen sonuçlarıyla uyum sağlaması sonucunda teşhis koyulur. Akciğer zarı iltihabı için bir başka yöntem ise zar boşluğuna iğneyle girerek burada sıvı bulunup bulunmadığını anlamaktır. Zar boşluğuna iğneyle girme işlemine torasentez denilmektedir.

Akciğer Zarı İltihaplanmaları (Ampiyem) tedavi yöntemleri nelerdir?

Akciğer zarı iltihabı için uygulanacak ideal tedavi türünün ve yönteminin seçilmesindeki en önemli etken tedaviye erken başlanılmasıdır. Hastalığın derecesine göre cerrahi tedavi yöntemleri de kullanılabilir. İdeal tedavi belirlendikten sonra hasta dinlenmeye alınır. Bu evre hasta için ağrılı oluyorsa ilaç tedavisiyle takviye edilir. Hastaya verilen ağrı kesicilerle ağrı giderilir. Akciğer zan iltihabının tedavisi için öncelikle verem ya da zatürree gibi hastalıkların tedavisi uygulanabilir. Bu tedaviler yetersiz gelirse akciğerde biriken iltihap akciğerden alınarak tedavi gerçekleşir. Ama hastada ki solunum güçlüğü ileri bir duruma gelmişse akciğer zarı iltihabının kalıcı tedavisi için cerrahi işlemler uygulanır.

Akciğer Zarı İltihaplanmaları (Ampiyem) yaşam stili önerileri

Tedaviden sonra akciğer filmleri ve muayeneler doktorun belirlediği süre zarfında devam eder. Bu kontroller devam ediyorken hastanın kendi kendisine solunum alıştırmaları yapması oldukça faydalı olacaktır. Sağlıklı beslenme özellikle hastanın çocuk olması durumunda çok önemlidir. Gerekli vitaminler beslenme yoluyla vücuda alınmalıdır. Dağ yürüyüşleri havanın sıcak yada nemli olmaması şartıyla önerilir.

Paylaşın

Akciğer Nodülleri Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Genç yaş grubunda da görülebilen ve daha çok yuvarlak ya da oval görünümde, akciğer içerisinde yer alan, leke olarak da bilinen lezyonlara Akciğer Nodülleri denir. İyi huylu ve kötü huylu nodüller olmak üzere ikiye ayrılır. 

Haber Merkezi / Akciğer Nodülleri genellikle göğüs grafisinde görülebilmek için en az bir santimetre büyüklüğünde olmalıdır. Akciğer Nodülleri oldukça yaygındır. Sigara içen 50 yaşın üzerindeki insanların yaklaşık yarısında Akciğer Nodülü’ne rastlanır.

Akciğer Nodülleri belirtileri nedir?

Nodüller daha çok geçmeyen uzun süreli öksürük ve kanlı balgam halleriyle kendini gösterebilir. Ayrıca geçmişe dayalı verem öyküsü durumlarından sonra da oluşabilir (tüberkülom). Hastalık kimi zamanda hiç belirti göstermeyebilir. Bu nedenle en az 6 ayda bir uzman kontrolüne gitmek gerekir.

Akciğer Nodülleri nedenleri nedir?

Habis nodüllerin en büyük nedenlerinden biri sigara kullanımıdır. Ancak sigara içmeyen hastalarda da görülebilir. Nodüllerin başka bir organdan sıçrayarak oluşması da en çok bilinen sebeplerdendir. Mesleki koşullar, seyahat ve daha önce yaşanmış olan tüberküloz hastalıkları da tetikleyici olabilir.

Akciğer Nodülleri risk faktörleri nedir?

Hastanın yaşı, daha önce geçirmiş olduğu hastalıklar, aile ve yakın akrabalarından daha önce bu akciğer kanseri ya da benzeri akciğer hastalıkları öyküsü olanlar, sigara, alkol, stres, psikolojik travmalar, kalp damar hastalıkları olanlar, kronik rahatsızlıkları olup ilaç kullananlar, kan damarlarında anormallikler bulunanlar, romatoid artrit durumu olanlar risk grubunda yer almaktadır.

Akciğer Nodülleri komplikasyonları nedir?

İyi huylu olanlarda, uzman tarafından antibiyotik tedavisi yapılabilir ve ameliyata gerek görülmeyebilir. Ancak kötü huylu olanlarda mutlaka patalojik inceleme yapılmalı ve gerekli durumlarda cerrahi tedavi gerçekleştirilmelidir. Sonrasında yaşam koşulları, sigara kullanımı ve farklı risk faktörlerine bağlı olarak, hastalık tekrar devam edebilir ya da başka organlara sıçrayabilir.

Doktor Randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Sürekli devam eden öksürük hali, kanlı balgam ya da nefes darlığı gibi durumlarda vakit kaybetmeden mutlaka bir uzmana başvurulması gerekmektedir. Hastalığın teşhis ve tedavisi için erken tanı çok önemlidir.

Akciğer Nodülleri tetkik yöntemleri nelerdir?

Akciğerde oluşan nodülün kesin tanısı bronkoskopi veya transtorasik biyopsi yapılarak anlaşılır. Kötü huylu olduğu düşünülen nodüller, ameliyatla alındıktan sonra patalojik incelemeye gönderilir. Buna göre kesin bir sonuç elde edilir. Ayrıca muayene sırasında hastanın yaşı, sigara kullanıyorsa ne kadar süredir kullandığı, aile veya akrabalar arasında nodül yada akciğer kanseri vakasının yaşanıp yaşanmadığı da araştırılmalıdır.

Akciğer Nodülleri tedavi yöntemleri nelerdir?

İyi huylu nodüllerde genel olarak herhangi bir tedaviye gerek görülmeyebilir ya da uzman tarafından ilaç tedavisi uygulanabilir. Ancak kanser yani kötü huylu olduğu düşünülen nodüller operasyon ile alınıp patolojik incelemeye gönderilir, sonuca göre uzman tarafından bir tedavi yöntemi belirlenir ve belli periyotlarla hastanın kontrolleri yapılır.

Akciğer Nodülleri yaşam stili önerileri

Mümkün olduğunca sigara ve alkolden uzak durmak, egzersiz, yürüyüş, spor yapmak, stresten uzak durmak, sağlıklı beslenmek ve bağışıklık sistemini güçlü tutmak, yoğun üzüntü halinden uzak durmak, akciğer nodüllerinin oluşma riskini azaltır.

Paylaşın

Akciğer Kanseri Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Normal akciğer dokusundan olan hücrelerin ihtiyaç ve kontrol dışı çoğalarak akciğer içinde bir kitle (tümör) oluşturmasına Akciğer Kanseri denir. Yayılım gösterme özelliği olan akciğer kanserinde yakın doku ve organların yanında beyne kadar yayılma durumu söz konusu olabilir.

Haber Merkezi / Dünyada oldukça fazla görülen ve en fazla ölümle sonuçlanan kanser çeşitleri arasında gelen Akciğer Kanseri, sessiz ilerleyen ve ilk evrelerde belirti vermeyen kanser türleri arasında gelmektedir.

Akciğer kanseri belirtileri nelerdir?

Akciğer kanseri belirtileri hastalık oldukça ileri aşamalara gelene kadar önemli şikayetlere yol açmayabilir. Akciğer kanserinin belirti vermeden ilerlemesi, bu kanseri bu kadar tehlikeli yapan en önemli faktördür. Kişinin kanser olduğunu düşündüren belirtiler arasında;

Sigara kullanan ve buna bağlı kronik bronşiti olan birinin, mevsimsel öksürük ve balgam şikayetlerinin süreklilik kazanması, giderek artan nefes darlığı, balgamda kan görülmesi, özellikle sırtta kürek kemiklerinin arasına veya omuzlara yayılan batıcı nitelikte göğüs ağrısı, nedensiz kilo kaybı, ses kısıklığı, hırıltılı solunum, çok yorgun hissetme kanser için şüphe uyandırması gereken şikayetlerdendir.

Akciğer kanseri bazı kişilerde öksürük, hırıltılı solunum, nefes almada zorluk, göğüs rahatsızlığı olmasına rağmen  erken aşamada  genellikle dikkate değer bir belirti ortaya çıkarmaz. Hastaya farklı nedenlerle göğüs filmi ya da CT taraması yapıldığında tesadüfen teşhis edilebilir.

Akciğer kanseri risk faktörleri nelerdir?

Akciğerde tümör görülmesini tetikleyen çeşitli risk faktörleri bulunmaktadır. Sigara, puro ve pipo kullanımı, pasif içiciler (tütün dumanına maruz kalanlar), toksik gazlara maruz kalma, asbest, hava kirliliği ve akciğer hastalıkları (geçirilmiş tüberküloz) bu hastalığa yakalanma riskini arttıran faktörler arasında yer almaktadır.

Akciğer kanseri türleri nelerdir?

Akciğer kanseri, farklı hücre türlerini temsil eden ve farklı tedavi gereksinimi duyan iki ana gruba ayrılır. Her iki grup için de ayrı tedavi yöntemleri vardır:

Küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK)
Küçük hücreli akciğer kanseri

Küçük hücreli akciğer kanseri daha hızlı ilerleyen ve tanı konulduğunda çoğunlukla uzak metastazları olan kanser tipidir. Hastaların %85’i küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK), % 15 i ise küçük hücreli akciğer kanseridir.

Akciğer kanserinin komplikasyonları nedir?

Akciğer kanserinde en büyük komplikasyonlar arasında kanserin metastaz yapması gelmektedir. Akciğerde oluşan kontrolsüz hücre çoğalması zamanla yakın organlar ve hatta beyne kadar ilerlemektedir. Bu yayılmayla pek çok organ etkilenmekte ve fonksiyonunu kaybetmektedir. Bununla birlikte toplardamarlarda tıkanmalar da meydana gelmektedir.

Akciğer kanseri için doktor randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Geçmeyen öksürük, balgam ve kanlı balgam gibi belirtiler gözlemlendiğinde vakit kaybetmeden doktor randevusu oluşturmalısınız. Randevu öncesinde doktorunuza yardımcı olmak için tüm şikayetlerinizi not edebilirsiniz.

Akciğer kanserinin tetkik yöntemleri nelerdir?

Akciğer kanserinde hasta şikayetleri ve fizik muayene sonrasında akciğer filmi çekilmektedir. Çekilen filmde kitle görülmesiyle tümörün yerini ve boyutunu saptamak için bilgisayarlı tomografiye başvurulur. Daha sonrasında ise bronkoskopi ile akciğere biyopsi yapılarak parça alınmakta ve patolojik incelemeye gönderilmektedir. Patolojiden gelen sonuç ile PET-CT çekilmekte ve klinik evreleme yapılmaktadır.

Akciğer kanserinin tedavi yöntemleri nelerdir?

Akciğer kanserinde tanıyla birlikte tedaviden önce kanser evrelendirilerek ve hastanın genel sağlık durumuna göre uygun tedavi seçenekleri belirlenmektedir. Tümörün büyüklüğü ve yayılımına göre evreleme yapılmaktadır. Hastalığın I. ve II. erken evrelerinde cerrahi tedavi ile tümörlü dokular ve etrafındaki bir miktar sağlam doku çıkarılmaktadır. Bazı durumlarda tüm akciğer lobunun alınması da söz konusu olmaktadır. Ameliyat sonrası tüm kanserli doku ortadan kaldırıldığı için ekstra bir tedaviye ihtiyaç duyulmamaktadır. Kanserli hücrelerin çıkarılması mümkün olmayan III. evrede ise ışın tedavisi ve ilaç tedavisi olarak bilinen radyoterapi ve kemoterapi uygulanmaktadır. VI. evrede ise kemoterapi tedavisi ile yalnızca hastanın şikayetleri azaltılması için ve hastanın ömrünü uzatmak ve yaşam kalitesini arttırmak için yapılmaktadır.

Akciğer kanseri hastaları için yaşam stili önerileri

Akciğer kanseri hastalarının teşhis konulduktan sonra sigara alışkanlığını kesinlikle bırakmaları gerekmektedir. Bunun yanında tedavi programına uyum göstermeleri ve istekli olmaları tedaviyi olumlu yönde etkileyecektir.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Akciğer Apsesi Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Akciğerde birtakım bakteriler ve hastalıklar birlikte boşluklar oluşmaya başlar ve bu boşluklar irinle dolmaya başlamasıyla ortaya çıkan hastalığa Akciğer Apsesi denir.

Haber Merkezi / Akciğer Apsesi’ne neden olan iki önemli mikro organizma gelmektedir. Bunlar, stafilokok ve A grubu streptokok bakterileridir.

Akciğer Apsesi’nin belirtileri nelerdir ?

Akciğer apsesinde ateşli hastalıkların belirtileri bulunmaktadır. Ateş, titreme, balgam çıkartma ve öksürük şikayetleri bulunur. Ateş yükselme döneminden sonra, apsenin içinde bulunan irinin bronş yoluyla boşalması sonucu düşer. Bu sırada hasta, sürekli, koyu kıvamlı ve çevresindeki insanları rahatsız edecek bir kokuya sahip olan kötü kokulu balgam çıkarır. Bu süre zarfında ateş inip, çıkmaya devam eder. Kan tükürme görülmeye başlanır. Çıkarmış olduğu balgamın rengi sarı, yeşil ve içinde kan bulunması nedeniyle kırmızı ya da kahverengi olabilmektedir. Eğer akciğerde bulunan apse, ciğer zarına yakın bir yerde ise, batma tarzında ağrı görülebilmektedir.

Akciğer Apsesinin komplikasyonları nedir?

Akciğer apsesi tedavi edilmediğinde apse yayılmakta ve hayatı ciddi anlamda tehlikeye atmaktadır. Malnütrisyon, kaşeksi, sıvı ve elektrolit dengesinde bozulmalar da meydana gelmektedir.

Akciğer Apsesi için doktor randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Akciğer apsesinin erken belirtileri diğer hastalıklarla karıştırılabileceği için pek çok hasta doktora başvurmakta gecikmektedir. Bu yüzden ortaya çıkan belirtilerde doktor randevunuzu oluşturmanızda fayda var. Randevu öncesinde şikayetlerinizi ve sorularınızı not edebilirsiniz.

Akciğer Apsesinin tetkik yöntemleri nelerdir?

Akciğer apsesinde hasta şikayetleri ve doktorun yaptığı fizik muayene sonrasında akciğer filmi ve akciğer grafisi çekilmektedir. Tomografi ile apsenin yeri ve yayılımı incelenmektedir. Bunun yanında balgam incelemesi ve kan kültürü gibi birtakım testler yapılmaktadır.

Akciğer Apsesi’nin tedavi yöntemleri nelerdir ?

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, hangi nedende ötürü apse oluyorsa, ona yönelik antibiyotik tedavi uygulanmaktadır. Ateş düşürülüp ve apse boşluğu kapandıktan sonra antibiyotik tedavisine devam edilip, apsenin boşaltılması için drenaj yöntemi uygulanabilmektedir. Eğer uygulanan bu ilaç tedavisine rağmen hasta da bir iyileşme söz konusu değil ise, bu durumda cerrahi işlem uygulanır ve hasta akciğer kısmı çıkarılır.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Akalazya Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Akalazya (Achalasia), yeme işlemi sırasında yemek borusunun kasılamaması ile ortaya çıkan hastalıktır. Bu hastalık ortalama olarak 2-3 yıl içerisinde gelişmektedir.

Akalazyalı hastalar yutma sırasında yemek borusu ile mide arasındaki kapağın  açılamaması nedeniyle lokmanın takıldığını hissederler. Yutulan lokmalar yemek borusunda birikir, miktarı ve ağırlığı artınca kapağı zorla açarak mideye geçer. Bolca su içerek yutmaya çalışırlar. Hastalık genellikle yavaş ilerler, belirtiler başlangıçta hafiftir. Hastalar zaman geçtikçe yavaş yavaş bu durumlarına alışırlar,  bu hallerini normal zannedebilirler. Çoğunlukla doktora gecikmeli başvururlar. Akalazya ilerlediğinde yemek borusunun yapısını bozarak genişlemesine neden olur.

Akalazya hastalığının belirtileri:

Yutma güçlüğü (disfaji, dysphagia) akalazyanın en önemli belirtisidir. Regürjitasyon ikinci sıklıkta karşılaşılan belirtidir. Mideye geçemeyip yemek borusunda birikmiş gıda artıkları ve sıvılar geriye ağıza doğru gelir. Reflü hastalığında da benzer bir şey olduğu için akalazya hastaları yanlışlıkla reflü hastası zannedilebilir. Regürjitasyon gece olursa geri  kaçan şeyler uyurken nefes borusuna kaçabilir. Göğüs ağrısı akalazyada sık görülen bir başka önemli belirtidir. Daha çok genç akalazyalı hastalarda görülür. Çoğu hastada zamanla kendiliğinden azalıp kaybolur. Bazılarında bir kaç yıl devam edebilir. Yemek borusunda uzun süre bekleyen besin artıkları bakterilerin etkisiyle bozularak kokuşmaya, mukozada tahrişe ve reflü hastalığındakine benzer şekilde yanma hissine yol açabilir.

Akalazyanın Nedenleri Nedir?

Akalazya, yemek borusunda (özofagus) bulunan kasların sinirlerinde meydana gelen hasarla ortaya çıkmaktadır. Çeşitli hastalıklarla veya ortada sebep yokken bile yemek borusundaki kapakçığı besleyen sinirlerin ölmesiyle hastalık ortaya çıkmaktadır. Hastalıkta genetik yatkınlığında etkili olduğu düşünülmektedir.

Akalazyanın Risk Faktörleri Nedir?

Genetik yatkınlık, mide rahatsızlıkları, 20-30 yaşlar ve kadınlar akalazyada risk oluşturmaktadır.

Yemek yerken oldukça fazla zorlanan akalazya hastaları toplum içinde yemek yemekten çekinirler. Bir süre sonra hastalarda utangaçlık ve depresyon baş göstermektedir. Bunun yanında yemek borusunda kanamalar meydana gelmektedir. Yemek borusunda tahriş ve yırtılmalar söz konusudur.

Akalazya için Doktor Randevusu Öncesi Neler Yapılmalıdır?

Yutma zorluğu, göğüste tıkanma ve geğirme belirtilerinde vakit kaybetmeden doktor randevusu oluşturmalısınız. İlk evrelerde belirti vermeyen akalazyada hastalığa karşı düzenli olarak doktor kontrolüne gitmenizde fayda var. Randevu öncesinde belirtileri ve süresini not edebilirsiniz.

Akalazyanın Tetkik Yöntemleri Nelerdir?

Akalazya hastalığında vakaların pek çoğu ileri evrelerde doktora gitmekteler. Akalazya hastalığında, çekilen filmlerle yemek borusundaki genişleme incelenmektedir. Tanı koymak için ne yazık ki yeterli bir yöntem bulunmamaktadır. Bu yüzden hasta radyolojik, endoskopik ve manometrik olarak incelenmektedir. Bu testlerde özofagusun yapısı incelenerek tanı konulmaktadır.

Akalazyanın Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Akalazyada yutma işlevini kolaylaştırmak için tedaviler uygulanmaktadır. Ölen ve hasar gören sinirler ne yazık ki tedavi edilememektedir. Buna bağlı olarak ilaç tedavisi, botoks enjeksiyonu, dilatasyon ve miyotomi olarak farklı tedavi seçenekleri uygulanmaktadır. İlaç tedavisinde kasları gevşeten ve basıncı düşüren nitrat ve kalsiyum bazlı ilaçlar kullanılmaktadır. Dilatasyon yönteminde balon dilatörler kullanılarak genişletme işlevi yapılmaktadır. Bu tedavi yönteminden sonra hastaların 5 yıl sonra tekrar dilatasyon yaptırması gerekmektedir ve işlem tekrarı arttıkça başarı oranı düşmektedir. Bunun yanında yemek borusunda delinme, kanama, sırt ve göğüs ağrısı gibi komplikasyonların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Akalazya Hastaları için Yaşam Stili Önerileri

Akalazya hastalarının yemeklerini yavaş yemeleri, iyice çiğnemeleri ve su ile tüketmeleri faydalı olacaktır. Bunun yanında çikolata, asitli gıdalar, sos ve alkol gibi reflüyü artıran gıdalardan uzak durmaları gerekmektedir.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Achilles İle Hector’un Dövüştüğü Kent ‘Truva’

Zamanda yolculuk yapmak isteyenlerin mutlaka gidip görmesi gereken kentler arasında olan Çanakkale, birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Gezilip görülmesi gereken yerler arasında özelikler antik kentler öne çıkmaktadır.

Haber Kaos ekibi olarak Çanakkale kent merkezine yakın bölgelerindeki antik kentleri sizler için derledik:

Truva Antik Kenti: Çanakkale sınırları içerisinde Kaz dağları eteklerinde yer alan, Homeros’un İlyada destanında da anlatılan Truva savaşının gerçekleştiği  kenttir, Troya. Kuruluşu Hititlere kadar uzanan Truva’da 9 farklı katmanın olduğu ve buda 9 farklı medeniyetin burada varlığını sürdürdüğünden  söz etmektedirler.

Adıyla ünlenen Truva savaşı ise 6. Döneme denk gelmektedir. Yunancada Troia , Fransızca da Troie kelimesinin okunuşundan kentin ismi, dilimize Truva yada Troya olarak çevrilmiştir.

Sigeion Antik Kenti: Helen dilinde “Sessizlik Yari” anlamına gelmektedir. Sigeion antik kenti M.Ö. 7. Yüzyılda aynen Akhilleion gibi, Midilli adasından gelen Mitileneliler tarafından kurulmuştur.

Sigeion’un yeri Çanakkale İl merkezine 34 Km. uzaklıkta olan bugünkü Yenişehir Köyü’dür. Yenişehir eski bir Rum Köyü olup Birinci dünya savaşı sırasında boşaltılmıştır. Günümüzde burası Askeri yasak bölge kapsamındadır.

Rhoeteion Antik Kenti: Rhoiteion’un Troas bölgesinde, antik kaynaklarda Rhesas diye geçen bir derenin yakınında olduğu sanılmaktadır. Kentin ismi Plinus, Strabon, Bizantionlu Stephanos, Herodotos ve Thoukydides’de geçmektedir.

Kalidne Antik Kenti: Çanakkale’nin Bozcaada İlçesi’nin 1 mil kuzeyinde bulunan bin dönüm büyüklüğündeki Tavşan (Mavriya) Adaları’nın antik çağlardaki adıdır.

Dardanos (Dardani, Dardania) Antik Kenti: Helen destan inancına göre , baş tanrı Zeus ie Elektra’nın oğlunun adıdır. Kentin yeri, Çanakkale İl merkezinin 11 Km. güneyindeki Hasan ve Mevsuf Şehitliği’nin bulunduğu basık tepe görünüşlü höyüktür.

Höyük üstündeki toprak , çeşitli çağlardan ( hatta bazıları M.Ö. 2000 yılından) kalma seramik kırıklarıyla dolu olup, çok eski çağlarda ( Yaklaşık M.Ö. 3000’li yıllarda ) kurulmuş olmasına karşın , tarihsel bir yapı kalıntısı günümüze ulaşamamış, sadece içinde bir çok iskelet, eşyalar, altın süs takıları, bronz ve toprak i pişmiş gereçler ve müzik aletleri saptanan büyük bir mezar bulunmuştur. Bulunmuş eşyalar Çanakkale Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Aianteion Antik Kenti: Aianteion, Çanakkale ‘de Kumkale ile İntepe (Erenköy) arasındadır. İntepe’nin 8 km. güneybatısı ile Kumkale’nin 3,5 km. doğusundadır. Troia’nın da 3 km. kuzeyindedir.

Aianteion’un Hellen dilinde anlamı olmamakla beraber Luwi-Pelasges dillerinde “Ana Tanrıça” anlamına gelen bir sözcüktür.

Bu kent ile ilgili bir kalıntı günümüze gelmemiş, yalnızca Strabon, Marcus Antonius döneminde Aias mabedi ve heykelinden söz etmiştir.

Ophryneion Antik Kenti: Ophryneion’un Çanakkale İli İntepe (Erenlçy) Beldesinde bulunduğu kesinleşmiştir. Ophrynion ismi Grekçe kelimesinden türemiştir. Bu kelime Türkçe ‘tepenin yamacı’, ‘sarp bir uçurumun çıkıntısı’ gibi anlamların yanında tepeden bakmak, küçük görmek gibi mecazi anlamları da taşımaktadır.

Abidos (Abydos) Antik Kenti: Bu ad , İlyada destanında anılmasından da belli olduğu üzere, Truva Bölgesinde Helenleşme öncesi dönemden kalmadır. Ve çok eski Luwi dilenden gelmiş olabileceği sanılmaktadır. Geçmişi M.Ö. 2000’li yıllara değin uzanmaktadır. Kent ününü, özellikle Çanakkale bölgesi ortasında boğazdan geçişi denetleyecek bir üs konumda olmasına , ayrıca ilkçağda boğazın karşı kıyısındaki Sestos kenti ile bir yakadan diğerine geçiş için kullanılan başlıca iskele olmasına borçludur.

Kentin yeri Çanakkale İl Merkezinin 6 Km. kuzeyinde bulunan Nara burnu ucudur. Günümüze ulaşmış tarihsel kalıntı yoktur. Sadece çanak-çömlek kırıkları bulunmaktadır.

Arisbe Antik Kenti: Bu ad İlyada destanında anılmasından belli olduğu üzere, Helen göçleri öncesi çağdan kalmadır.ve yerli Anadolu halkı (leleg) dilinden gelir. M.Ö. 2000’li yıllarda kurulmuştur. Kent ,

Helenleşme sürecinin erken döneminde, Miletli göçmenlerin yerleşmesiyle bir İon kenti olmuş, ancak çok yakınındaki Abydos yüzünden fazla gelişememiş ve sönük kalmıştır. Kentin yeri Musaköy ile Yapıldak Çayı arasında olup günümüze ulaşan yapı yoktur.

Tavolia Antik Kanti: Tavolia Antik Şehri Çanakkale İli Merkez İlçe’de Erenköy Beldesi (İntepe Beldesi) ile Kumkale Beldesi civarında yer almaktadır.

Çakal Tepeden 1 Km, Erenköy Beledesinden 2 km mesafededir.
Calvert’in Tavolia (TOVOLIA) olarak adlandırdığı bu yer günümüzde Çoban Tepe, Tektop Tepe olarak anılmaktadır.

Bu antik kentlerin dışında, Tavolia Antik Kenti ve Retean Antik Kenti’ninde bu bölgede kurulduğu bilinmektedir. Bu kentlere ait araştırmalar devam etmektedir.

Çanakkale kısa tarihi

Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir köprü konumundaki Çanakkale, insanlığın yerleşik hayata geçtiği dönemden, tarihi çağların başlangıcına kadar, önemli kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Binyıllar boyunca farklı toplumların egemenliğinde kalmış olması, mimarisinde ve günlük yaşamda oluşturduğu çok renkli mirasın farklı izlerini göstermektedir.

İnsanların yerleşik hayata geçerek, hayvancılık ve tarım yaptıkları Neolitik Dönem (M.Ö. 8000-5500) insanlık tarihi açısından Neolitik Devrim olarak adlandırılır. Bu döneme ait köy yerleşimlerin varlığı Anadolu’nun her bölgesinde olduğu gibi, Çanakkale’de de bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi Ayvacık İlçesi Bademli Köy yakınlarında yüksek doğal bir tepe üzerinde yer alan Coşkuntepe’dir.

Burada yaklaşık olarak M.Ö. 6000 yıllarında yaşamlarını özellikle balıkçılık ve hayvancılıktan kazanan bir halkın var olduğunu ortaya koymuştur. Aynı tarihlerde Gelibolu Yarımadasında Karaağaçtepe ve Hamaylıtarla mevkileri ve Gökçeada’da Uğurlu/Zeytinli mevkiinde M.Ö. 6000 tarihli ilk köy yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir.

Kalkolitik dönemi temsil eden yerleşimler yaklaşık olarak M.Ö. 5000 civarında iskan gören Kumtepe, Beşik-Sivritepe ve Gülpınar’dır.

Yaklaşık olarak M.Ö. 3000 ve 1200 yılları arasını kapsayan Tunç Çağı, Çanakkale bölgesinde en iyi Troia yerleşimi ile temsil edilmektedir. Üst üste on ayrı yerleşim katının oluşturduğu bir höyük görünümündedir. Troia, Ege Denizini Marmara ve Karadeniz dünyasına bağlayan önemli bir noktada yer almaktadır.

Schliemann tarafından bulunan ve uzun yıllar efsanevi Troia Kralı Priamos’un hazinesi olarak bilinen altın buluntuların aslında daha önceki bin yılda Troia II de ortaya çıkan soylu sınıfa ait olduğu anlaşılmıştır. Yaklaşık beş metreye varan sağlam sur duvarlarına sahip bir yerleşim olması Troia’nın ne kadar güçlü bir Tunç Çağı yerleşimi olduğunu doğrulamaktadır.

Troia’da ele geçen ve yaklaşık M.Ö. 1200 tarihli mühür üzerindeki Hint-Avrupa dilinin Anadolu grubuna ait olan Luwi dilindeki yazıt, Çanakkale bölgesinde bilinen ilk yazı örneği olarak kabul edilebilir. Hitit çivi yazılı belgelerinde bahsedilen Wilusa’nın Troia kentini veya Troas bölgesini nitelediği bilinmektedir.

Çanakkale’de Troia dışında çok sayıda Tunç Çağı yerleşimi daha bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Kumtepe, Hanay Tepe, Beşiktepe, Larissa, Tuzla ve Külahlı verilebilir. Çanakkale’nin doğu kesimlerinde Çan, Biga, Bayramiç ve Yenice civarında da Tunç Çağı yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir. (Örneğin Pekmezli, Üyücükler, İkizce gibi)

Hitit İmparatorluğu’nun 1190 yıllarında son bulmasıyla Tunç Çağı yerini Demir Çağ’a bırakır ki, bu dönemde Anadolu’da birtakım yerli Anadolu halkları egemenlik sürerler. Bunlardan birisi de sonraları Çanakkale bölgesini de egemenlikleri altına alacak olan Lydia Krallığıdır. M.Ö. 1200 civarında Çanakkale Bölgesi’nde Troia Savaşları’nın başlaması ile Akhalar bölgeye gelmiştir.

M.Ö. 750-550 yılları arasındaki ikiyüz yıllık bir Hellen kolonizasyonu sonunda, çoğu deniz kıyısında olmak üzere bölgede Hellen ticaret kolonisi olarak çok sayıda şehir kurulmuştur. Miletoslular tarafından kurulan Parion, Priapos, Abydos; Aioller tarafından kurulan Sestos, Assos, Dardanos, İonlar tarafından kurulan Hamaksitos; Kolophonlu’lar tarafından kurulan Lampsakos bu koloni şehirlerinden bazılarıdır.

Çanakkale Bölgesi’nde M.Ö. 7. yüz yılın ilk yarısından itibaren ise Lidya Devleti’nin bir hakimiyet kurduğunu görürüz. Öyle ki, bu dönemde koloni kentleri Lidya kralının izni alınarak kurulmuştur. M.Ö. 6. yüz yılın ortalarına doğru ise Atina, Persler ile yapmış olduğu Salamis savaşını kazandıktan sonra, yönünü bu bölgeye çevirmiştir.

Çanakkale Bölgesi M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında Pers egemenliğini tanımıştır. İki büyük Pers imparatoru olan Dareios ve Kserkses ise, Troas Bölgesini daima Avrupa’ya ulaşmak için bir kilit noktası olarak görmüşlerdir. Herodotos’a göre Hellespontos üzerinde Asya’dan Avrupa’ya geçmek için, ilk köprüyü yapan Pers imparatoru Kserkses olmuştur.

M.Ö. 4.yüzyıl başlarına gelindiğinde ise, bazı Troas kentleri Pers egemenliğine karşı ortak bir isyana girişmişlerdir. 387 yılında imzalanan Antialkides Barışı ile Perslere tamamen teslim olmuşlardır.

M.Ö. 334 yılında Makedonya kralı Büyük İskender, Perslere karşı büyük bir harekat başlatmış ve Çanakkale Boğazı’nı geçerek Troas Bölgesi’ne gelmiştir. Burada bugünkü Karabiga yakınlarında Koçabaş Çayı kıyısında ünlü Granikos Meydan Savaşı’nda Pers ordusunu yenilgiye uğratarak bölgedeki Pers egemenliğine son vermiştir.

Büyük İskender’in ani ölümü üzerine generallerinden biri olan Antigonos M.Ö. 323 sonrasında Çanakkale bölgesini yönetimi altına almıştır. Bölgedeki fazla nüfusa sahip olmayan, küçük, güçsüz ve dağınık halde bulunan kentler bir araya getirilerek Antigoneia (AleksandriaTroas) adı altında büyük bir kent kurulmuştur. Ancak Çanakkale bölgesinin yönetimi İpsos Savaşı’ndan (M.Ö. 301) sonra tekrar değişmiş, yönetim doğudaki Antigonos’tan batıdaki Lysimakhos’un eline geçmiştir.

M.Ö. 3. yüz yılın başlarında Balkanlar’da ekonomik zorluklar içinde kalmış olan Galatlar, M.Ö. 280 yılında Çanakkale Boğazını’nı geçerek bölgeye egemen olmuşlardır. Burada fazla kalamayarak doğuya yönelmişlerdir. Aynı dönemlerde Bergama Krallığı’da kurulmuştur.

Bölge ise M.Ö. 280-188 yılları arasında Seleukos Krallığı’na bağlanmıştır. M.Ö. 190 yılında Romalılar ile Seleukos kralı III. Antiokhos arasında Magnesia’da yapılan savaştan sonra, savaşın galibi Romalılar bölgeyi bu başarının kazanılmasında kendilerine yardımcı olan Bergama kralı II. Eumenes’e (M.Ö. 197-150) vermişlerdir.

Çanakkale Bölgesi Bergama Kralı III. Attalos’un krallığını M.Ö.133 yılında bir vasiyetname ile Roma İmparatorluğu’na bırakması üzerine Roma eyalet sistemi içerisine alınmış ve Asia eyaletine bağlanmıştır.

Roma İmparatorluğunun 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Çanakkale bölgesi Doğu Roma İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında yönetilmiştir. İmparator Justinian, Sestos’da boğazın geçişini kontrol altında tutmak için bir kale inşa ettirmiştir.

Bölgede Türklerin görünmesi Doğu Roma imparatorluğu dönemine rastlamaktadır. 14. yüzyıl başlarında Anadolu Selçuklu Devleti yıkılınca Ege kıyılarına kadar uzanmışlar ve Çanakkale yöresine de yerleşmeye başlamışlardır. Türklerin bölgede askeri güç olarak tekrar görülmesi 1095’de Çaka beyin Nara Burnu önlerine kadar ilerlemesi ile başlamıştır.

1097’de haçlıların İznik’i alması ile Anadolu içlerine çekilen Anadolu Selçukluları, haçlıların çekilmesinden sonra üst üste akınlar düzenleyerek kaybettikleri yerleri geri alarak, Çanakkale yöresine kadar ilerlemişlerdir. Beylikler döneminde de Karesi Beyliği sınırlarını Çanakkale’ye doğru genişletmiştir.

Çanakkale boğazında Türk hakimiyeti Osmanlılar zamanında oluşmuştur. 1345’te Karesi Beyliği topraklarının büyük bölümünü Osmanlılar kendi topraklarına kattılarsa da Çanakkale Boğazı üzerindeki hakimiyeti 1354 yılında Süleyman Paşanın Gelibolu Kalesi’ni fethi ile gerçekleşmiştir. Ardından da 1356’da Gelibolu’dan sonra Tekirdağ’a kadar Rumeli kıyıları fethedilmiştir.

I.Murad döneminde Anadolu kıyılarının tamamı Osmanlı hakimiyetine geçmiş, fakat Boğaz’ın tamamen kontrolü Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, Boğaz’ın en dar yerine 1462’de inşa ettirdiği kalelerden sonra gerçekleşmiştir. Boğaz bundan sonra, hem İstanbul’un savunmasını üstlenmiş hem de Karadeniz –Akdeniz geçişi ile ilgili hakimiyet planlarının kilidini teşkil ederek sürekli askeri önemini korumuştur…

Paylaşın

Lapseki Ve Yenice’de Yer Alan Tarihi Kentler!

Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Çanakkale, tarihi yapıları ve doğal güzellikleri ile gezilip görülmesi gereken yerler arasındadır. Çanakkale’nin ilçelerinden Lapseki ve Yenice’de bu yerler arasındadır.

Haber Kaos ekibi olarak Lapseki ve Yenice’de yer alan tarihi kentleri sizler için derledik.

Perkote Antik Kenti: Perkote’nin yeri kesin olmamakla beraber Umurbey’in 10 km. doğusundaki Erdağ tepenin sırtlarında Sindal ile Beybaş köyleri arasındaki Pekmez Pınar mevkiinde olduğu ileri sürülür. Xenophon’un gösterdiği yer ise, Umurbey’in kuzeydoğusunda Sindal’ın kuzeybatısında bugünkü Gökköy yakınlarıdır.

Perkote isminin Luwi-Pelasg dilinden geldiği ve “Yüksek Hisar” anlamına gelmektedir.

Perkote’nin bulunduğu yerlerde arkeolojik kazı ve yüzey araştırması yapılmadığından, ufak tefek kalıntılar dışında başka bir ize rastlanmamıştır.

Paisos Antik Kenti: İlk çağ kenti Paisos’un yeri, Lapseki’nin 10 km. kadar kuzeydoğusunda Lapseki-Biga karayolu üzerinde Paisos ırmağı (Bayramdere) köprüsünü geçmeden sırt çıkıntısı üzerinde yer alır. Paisos kentinden günümüze ulaşan yerleşim kalıntısı bulunmamaktadır.

Lampsakos Antik Kenti: Bugünkü Lapseki ilçe merkezinin bulunduğu yerde, Hellen göçleri öncesinde çok eski çağlarda kurulmuştur. İlk adı Pityousa idi. Kent M.Ö. 6.yy.da çok gelişmişti. Kentte ilkçağa ilişkin görünür kalıntı yoktur. Ancak bugün Lapseki ilçesinin eski bazı binalarında , ilkçağ yapıtlarından belli olan mermer sütun parçalarına rastlanmaktadır.

Asryra Antik Kenti: Altın Ülkesi anlamına gelmekte olup, Lapseki İlçe merkezi güneyinde deniz kenarında kurulmuş ve geçmişi M.Ö. 2000’li yıllara uzanan bir kenttir. Ne yazık ki Astyra antik kentinden günümüze kalan yapı yoktur.

Abarnia (Abarnis) Antik Kenti: Çanakkale’nin Lapseki ilçesinin 5 km. kuzeydoğusunda, Çardak burnunda küçük bir yerleşim yeridir. Abarnia sözcüğünün Hellen dilinde bir anlamı yoktur, büyük olasılıkla Luwi-Pelasges dilinden gelmiştir.Prof. Bilge Umar bu ismin su pınarından türetildiğini belirtir.

Abarnia’;nın bulunduğu yerde yüzey araştırması ve kazı yapılmamıştır. Toprak üzerinde de herhangi bir kalıntı ile karşılaşılmamıştır. Bu nedenle kentin kalıntı ve buluntuları ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Agonya (Agonima) Antik Kenti: Agonya (Agonima) Agonya, Çanakkale ili,Yenice bucağına bağlı antik bir yerleşim yeridir. Bugün bu yer Hamdi Bey ,Kalkım ve Pazar köyleri bu bölgeyi oluşturur.

Hellen dilinde Agonia sözcüğü ile çoraklık veya kısırlık tanımlanmıştır. Bununla beraber Agonya Anadolu kökenli bir isim olup, Hellen diline uydurulmuş olabileceği de düşünülür.

Bu antik kentlerin dışında, Argyria Antik Kenti ve Polichna Antik Kenti’ninde bu bölgede kurulduğu bilinmektedir. Bu kentlere ait araştırmalar devam etmektedir.

Çanakkale kısa tarihi

Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir köprü konumundaki Çanakkale, insanlığın yerleşik hayata geçtiği dönemden, tarihi çağların başlangıcına kadar, önemli kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Binyıllar boyunca farklı toplumların egemenliğinde kalmış olması, mimarisinde ve günlük yaşamda oluşturduğu çok renkli mirasın farklı izlerini göstermektedir.

İnsanların yerleşik hayata geçerek, hayvancılık ve tarım yaptıkları Neolitik Dönem (M.Ö. 8000-5500) insanlık tarihi açısından Neolitik Devrim olarak adlandırılır. Bu döneme ait köy yerleşimlerin varlığı Anadolu’nun her bölgesinde olduğu gibi, Çanakkale’de de bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi Ayvacık İlçesi Bademli Köy yakınlarında yüksek doğal bir tepe üzerinde yer alan Coşkuntepe’dir.

Burada yaklaşık olarak M.Ö. 6000 yıllarında yaşamlarını özellikle balıkçılık ve hayvancılıktan kazanan bir halkın var olduğunu ortaya koymuştur. Aynı tarihlerde Gelibolu Yarımadasında Karaağaçtepe ve Hamaylıtarla mevkileri ve Gökçeada’da Uğurlu/Zeytinli mevkiinde M.Ö. 6000 tarihli ilk köy yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir.

Kalkolitik dönemi temsil eden yerleşimler yaklaşık olarak M.Ö. 5000 civarında iskan gören Kumtepe, Beşik-Sivritepe ve Gülpınar’dır.

Yaklaşık olarak M.Ö. 3000 ve 1200 yılları arasını kapsayan Tunç Çağı, Çanakkale bölgesinde en iyi Troia yerleşimi ile temsil edilmektedir. Üst üste on ayrı yerleşim katının oluşturduğu bir höyük görünümündedir. Troia, Ege Denizini Marmara ve Karadeniz dünyasına bağlayan önemli bir noktada yer almaktadır.

Schliemann tarafından bulunan ve uzun yıllar efsanevi Troia Kralı Priamos’un hazinesi olarak bilinen altın buluntuların aslında daha önceki bin yılda Troia II de ortaya çıkan soylu sınıfa ait olduğu anlaşılmıştır. Yaklaşık beş metreye varan sağlam sur duvarlarına sahip bir yerleşim olması Troia’nın ne kadar güçlü bir Tunç Çağı yerleşimi olduğunu doğrulamaktadır.

Troia’da ele geçen ve yaklaşık M.Ö. 1200 tarihli mühür üzerindeki Hint-Avrupa dilinin Anadolu grubuna ait olan Luwi dilindeki yazıt, Çanakkale bölgesinde bilinen ilk yazı örneği olarak kabul edilebilir. Hitit çivi yazılı belgelerinde bahsedilen Wilusa’nın Troia kentini veya Troas bölgesini nitelediği bilinmektedir.

Çanakkale’de Troia dışında çok sayıda Tunç Çağı yerleşimi daha bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Kumtepe, Hanay Tepe, Beşiktepe, Larissa, Tuzla ve Külahlı verilebilir. Çanakkale’nin doğu kesimlerinde Çan, Biga, Bayramiç ve Yenice civarında da Tunç Çağı yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir. (Örneğin Pekmezli, Üyücükler, İkizce gibi)

Hitit İmparatorluğu’nun 1190 yıllarında son bulmasıyla Tunç Çağı yerini Demir Çağ’a bırakır ki, bu dönemde Anadolu’da birtakım yerli Anadolu halkları egemenlik sürerler. Bunlardan birisi de sonraları Çanakkale bölgesini de egemenlikleri altına alacak olan Lydia Krallığıdır. M.Ö. 1200 civarında Çanakkale Bölgesi’nde Troia Savaşları’nın başlaması ile Akhalar bölgeye gelmiştir.

M.Ö. 750-550 yılları arasındaki ikiyüz yıllık bir Hellen kolonizasyonu sonunda, çoğu deniz kıyısında olmak üzere bölgede Hellen ticaret kolonisi olarak çok sayıda şehir kurulmuştur. Miletoslular tarafından kurulan Parion, Priapos, Abydos; Aioller tarafından kurulan Sestos, Assos, Dardanos, İonlar tarafından kurulan Hamaksitos; Kolophonlu’lar tarafından kurulan Lampsakos bu koloni şehirlerinden bazılarıdır.

Çanakkale Bölgesi’nde M.Ö. 7. yüz yılın ilk yarısından itibaren ise Lidya Devleti’nin bir hakimiyet kurduğunu görürüz. Öyle ki, bu dönemde koloni kentleri Lidya kralının izni alınarak kurulmuştur. M.Ö. 6. yüz yılın ortalarına doğru ise Atina, Persler ile yapmış olduğu Salamis savaşını kazandıktan sonra, yönünü bu bölgeye çevirmiştir.

Çanakkale Bölgesi M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında Pers egemenliğini tanımıştır. İki büyük Pers imparatoru olan Dareios ve Kserkses ise, Troas Bölgesini daima Avrupa’ya ulaşmak için bir kilit noktası olarak görmüşlerdir. Herodotos’a göre Hellespontos üzerinde Asya’dan Avrupa’ya geçmek için, ilk köprüyü yapan Pers imparatoru Kserkses olmuştur.

M.Ö. 4.yüzyıl başlarına gelindiğinde ise, bazı Troas kentleri Pers egemenliğine karşı ortak bir isyana girişmişlerdir. 387 yılında imzalanan Antialkides Barışı ile Perslere tamamen teslim olmuşlardır.

M.Ö. 334 yılında Makedonya kralı Büyük İskender, Perslere karşı büyük bir harekat başlatmış ve Çanakkale Boğazı’nı geçerek Troas Bölgesi’ne gelmiştir. Burada bugünkü Karabiga yakınlarında Koçabaş Çayı kıyısında ünlü Granikos Meydan Savaşı’nda Pers ordusunu yenilgiye uğratarak bölgedeki Pers egemenliğine son vermiştir.

Büyük İskender’in ani ölümü üzerine generallerinden biri olan Antigonos M.Ö. 323 sonrasında Çanakkale bölgesini yönetimi altına almıştır. Bölgedeki fazla nüfusa sahip olmayan, küçük, güçsüz ve dağınık halde bulunan kentler bir araya getirilerek Antigoneia (AleksandriaTroas) adı altında büyük bir kent kurulmuştur. Ancak Çanakkale bölgesinin yönetimi İpsos Savaşı’ndan (M.Ö. 301) sonra tekrar değişmiş, yönetim doğudaki Antigonos’tan batıdaki Lysimakhos’un eline geçmiştir.

M.Ö. 3. yüz yılın başlarında Balkanlar’da ekonomik zorluklar içinde kalmış olan Galatlar, M.Ö. 280 yılında Çanakkale Boğazını’nı geçerek bölgeye egemen olmuşlardır. Burada fazla kalamayarak doğuya yönelmişlerdir. Aynı dönemlerde Bergama Krallığı’da kurulmuştur.

Bölge ise M.Ö. 280-188 yılları arasında Seleukos Krallığı’na bağlanmıştır. M.Ö. 190 yılında Romalılar ile Seleukos kralı III. Antiokhos arasında Magnesia’da yapılan savaştan sonra, savaşın galibi Romalılar bölgeyi bu başarının kazanılmasında kendilerine yardımcı olan Bergama kralı II. Eumenes’e (M.Ö. 197-150) vermişlerdir.

Çanakkale Bölgesi Bergama Kralı III. Attalos’un krallığını M.Ö.133 yılında bir vasiyetname ile Roma İmparatorluğu’na bırakması üzerine Roma eyalet sistemi içerisine alınmış ve Asia eyaletine bağlanmıştır.

Roma İmparatorluğunun 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Çanakkale bölgesi Doğu Roma İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında yönetilmiştir. İmparator Justinian, Sestos’da boğazın geçişini kontrol altında tutmak için bir kale inşa ettirmiştir.

Bölgede Türklerin görünmesi Doğu Roma imparatorluğu dönemine rastlamaktadır. 14. yüzyıl başlarında Anadolu Selçuklu Devleti yıkılınca Ege kıyılarına kadar uzanmışlar ve Çanakkale yöresine de yerleşmeye başlamışlardır. Türklerin bölgede askeri güç olarak tekrar görülmesi 1095’de Çaka beyin Nara Burnu önlerine kadar ilerlemesi ile başlamıştır.

1097’de haçlıların İznik’i alması ile Anadolu içlerine çekilen Anadolu Selçukluları, haçlıların çekilmesinden sonra üst üste akınlar düzenleyerek kaybettikleri yerleri geri alarak, Çanakkale yöresine kadar ilerlemişlerdir. Beylikler döneminde de Karesi Beyliği sınırlarını Çanakkale’ye doğru genişletmiştir.

Çanakkale boğazında Türk hakimiyeti Osmanlılar zamanında oluşmuştur. 1345’te Karesi Beyliği topraklarının büyük bölümünü Osmanlılar kendi topraklarına kattılarsa da Çanakkale Boğazı üzerindeki hakimiyeti 1354 yılında Süleyman Paşanın Gelibolu Kalesi’ni fethi ile gerçekleşmiştir. Ardından da 1356’da Gelibolu’dan sonra Tekirdağ’a kadar Rumeli kıyıları fethedilmiştir.

I.Murad döneminde Anadolu kıyılarının tamamı Osmanlı hakimiyetine geçmiş, fakat Boğaz’ın tamamen kontrolü Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, Boğaz’ın en dar yerine 1462’de inşa ettirdiği kalelerden sonra gerçekleşmiştir. Boğaz bundan sonra, hem İstanbul’un savunmasını üstlenmiş hem de Karadeniz –Akdeniz geçişi ile ilgili hakimiyet planlarının kilidini teşkil ederek sürekli askeri önemini korumuştur…

Paylaşın

Genç Adamın Yurdu “Neandreia”

Zamanda yolculuk yaparcasına her döneme ait eserler bulunan Çanakkale, tarihi yapıları ve doğal güzellikleri ile gezilip görülmesi gereken yerler arasındadır. Çanakkale’nin ilçelerinden Ezine, Gelibolu, Gökçeada’da bu yerler arasındadır.

Haber Kaos ekibi olarak Ezine, Gelibolu, Gökçeada’da yer alan tarihi kentleri sizler için derledik.

Gökçeada (İmroz): M.Ö. 1200’lü yıllarda geçtiği varsayılan Troya Savaşı’nı konu alan İlyada Destanı, Homeros tarafından M.Ö. 750’li yıllarda yazılmış. Destanda adı birçok kez geçen İmroz’dan hep kayalık olarak bahsedilir.

Yunan Mi­to­lo­ji­ine gö­re Gök­çea­da(İm­roz) ve Se­ma­di­rek ada­la­rı ara­sın­da Ak­hil­le­us’un an­ne­si The­tis’in sa­ra­yı, Gök­çea­da ile Boz­caa­da (Te­ne­dos) ada­la­rı ara­sın­da ise Po­sei­don’un ka­nat­lı at­la­rı­nın ahır­la­rı bu­lu­nu­yor.

Ho­me­ros’a gö­re İm­roz­lu­lar Tro­ya sa­va­şı sı­ra­sın­da Tro­ya­lı­la­rın ya­nın­da yer al­mış­lar. Yu­nan­lı sa­vaş­çı Ac­hil­les ta­ra­fın­dan esir edi­len ve Lim­ni’ye kö­le ola­rak sa­tı­lan Tro­ya Pren­si Lyca­on, İm­roz Kra­lı Eti­on ta­ra­fın­dan bü­yük mik­tar­da pa­ra öde­ne­rek kur­ta­rıl­mış.

An­tik ta­rih­çi Tho­uky­di­des, İm­roz­lu­la­rın Ati­na­lı göç­men­ler so­yun­dan ol­duk­la­rı­nı ve Hel­len di­li­ni de Ati­na­lı­lar gi­bi İon leh­çe­siy­le ko­nuş­tuk­la­rı­nı söy­lü­yor.

Lu­wi di­lin­de “Yü­ce AnaTan­rı­ça” an­la­mı­na ge­len “İma­u­ra” söz­cü­ğü­nün Hel­lenağ­zın­da ön­ce İmu­ros, da­ha son­ra da İm­bros’a dö­nüş­tü­ğü söy­le­ni­yor. İm­bros, ço­rak top­rak­lar­da­ki be­re­ket tan­rı­sı an­la­mı­na ge­li­yor.

Paktya Antik Kenti: Paktya İlkçağ Paktya kentinin kıyıda ya da kıyıya kadar yayıldığı düşünülmektedir. Paktya kentinden görünür kalıntı bulunmamaktadır. Sadece bazı keramik parçaları ile sütun parçalarına tesadüf sonucu rastlanmıştır.

Lysmahia Antik Kenti: Gelibolu ilçemizin Ortaköy-Eksamil yöresinde , gerek Marmara ve gerekse saros Körfezine bakan bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Kent Lizimahos tarafından M.Ö. 305 yılında kurulmuştur. Bölgede yeni yapılaşmalar nedeniyle bu eski kentin taşları sökülerek ve başka nedenlerle kullanıldığından eski kentin kalıntıları yok denecek kadar azalmıştır.

Kardiya (Cardia) Antik Kenti: Gelibolu ilçesi Bolayır yöresineki Bakla Burnundadır. Bu yörede kente ait bazı kalıntılar görülmektedir. İskender’den önceki devreye ve Pers istilasından önceki devrelere ait gümüş paralara rastlanmıştır. Ayrıca bu kentin bulunduğu yerde 1967 yılında bir çitçi tarafından 34.60 gram ağırlığında ve altın tel üzerine sıralanmış altın defne yapraklarından oluşan bir taç bulunmuştur.

Gallipoli (Critote- Kallipolis-Khersonesos): Yöreye ilk yerleşenlerin Trak lar daha sonrada Lesbos luların(Midilli) Phokaia lıların (Foça) ve Miletos luların koloniler kurarak buraya yerleştiklerı sanılmaktadır .Burada kurulan ve kalıntılarına günümüzde rastlanmayan antik kente Kallipolis/Gallipolis adı verildi.

Aphrdisi Antik Kenti: Bu kent Gelibolu İlçesi Kadıköy(Evreşe) Beldesi yöresinde bulunmaktadır. Kalıntısı yoktur. Kentte o devre ait bir büst bulunmuştur. Romalılara ait paralarda bulunmaktadır.

Aegos Potomi Antik Kenti: Aegospotomi Keçi derisi demektir. Gelibolu ilçesi Bayırköy-Cumalı köyleri arasında bulunan derenin kıyısında kurulmuş tarihi bir kenttir.

Peleponez savaşları sırasında Atina donanması su ve yiyecek gereksinimlerini bu kentten sağlamakta imiş. Bu kentte bulunan ve basılan paraların bir yüzünde Demetlerin başı, diğer yüzünde keçi resmi bulunmaktadır.

Agora (Aphrodisisas) Antik Kenti: Agora (meydan, çarşı, kurultay anlamındadır), tam kıstakta, Bolayır ile Evreşe/Kadıköy kasabası arasında orta yere düşen yamaçta, bugünkü Kavak Köyü yerinde veya onun yakınlarında kurulmuştur. Adı ve yeri dışında kentle ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Saece Codex Kultur-Atlas haritası, Kavak Köyü alanında, ilkçağ Apherodisias kentçiğini işaretlemiştir. Bugünkü Kavak Köyü alanında görünür herhangi bir İlkçağ kalıntısı da bulunmamaktadır.

Neandreia Antik Kenti: Neandreia antik kenti Çanakkale, Ezine ilçesine 20 km. uzaklıktaki Kayacık köyünün kuzey-doğusunda bulunan Çığri dağı üzerindedir.

Neandreia, Hellen dilinde “delikanlı” veya “genç adamın yurdu” anlamındadır. Kentin kuruluşu ile ilgili bilgiler yetersizdir. Arkeolojik kazılarda M.Ö.VII.yüzyıla inen mezarlarla karşılaşılması bu konuda bir fikir vermektedir.

Larissa Antik Kenti: Larissa antik kenti, Çanakkale’nin Ezine İlçesine bağlı Taraklı köyünün bulunduğu yerde idi. Heinrich Kiepert, haritalarında kenti Taraklı’nın 10 km. kuzeyinde, bugünkü Ilıca köyünün olduğu yerde göstermiştir.

Kiepert’e göre Alexandreia Troas’ın 4 km. güneydoğusunda idi. Ramsay’a göre de Taraklı’nın güneyindeki Tuzla Çayı (Satnioeis) kaynağının 6-7 km. kuzeydoğusunda bulunan Kösedere köyü yakınındadır.

Burada görüldüğü gibi araştırmacılar Larissa’nın yerini kesin olarak belirleyememişlerdir. Larissa’nın ismine Strabon, Plinius gibi antik tarihçiler değinmiştir. Ancak yörede arkeoloji kazıları yapılmadığından herhangi bir kalıntı ile karşılaşılmamıştır.

Alexandreia-Troas: Bu ilkçağ kentinin çok geniş olan kalıntılar alanı, Ezine ilçesinde Odun iskelesinin 3 Km. güneyinde bu bulunan , geyikli Bucağına bağlı Dalyan Köyü yakınındadır.. Adı Truva’daki İskender Yurdu anlamına gelmektedir.M.Ö. 4. Yüzyılda Mekedonya Kralı Büyük İskender’in komutanlarından Antigonos tarafından kurulmuştur.

Akhilleion Antik Kenti: Ezine İlçesi Geyikli Beldesinin kuzeyinde, deniz kenarında , Yeniköy’den güneye doğru uzanan sırtların en ucunda Beşige burnu üzerinde kurulmuştur. Şehri Midilli Adasında yaşan halk ( Mitilenelile) M.Ö. 7. Yüzyılda kurmuşlardır. Homeros’un İlyada destanında adı geçen Midilli halkı , kenti geliştirmişsi de tam bağımsızlığa hiçbir zaman kavuşamamış olan kent M.S. 1. Yüzyılda varlığını kaybederek boşaltılmıştır.

Çanakkale kısa tarihi

Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir köprü konumundaki Çanakkale, insanlığın yerleşik hayata geçtiği dönemden, tarihi çağların başlangıcına kadar, önemli kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Binyıllar boyunca farklı toplumların egemenliğinde kalmış olması, mimarisinde ve günlük yaşamda oluşturduğu çok renkli mirasın farklı izlerini göstermektedir.

İnsanların yerleşik hayata geçerek, hayvancılık ve tarım yaptıkları Neolitik Dönem (M.Ö. 8000-5500) insanlık tarihi açısından Neolitik Devrim olarak adlandırılır. Bu döneme ait köy yerleşimlerin varlığı Anadolu’nun her bölgesinde olduğu gibi, Çanakkale’de de bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi Ayvacık İlçesi Bademli Köy yakınlarında yüksek doğal bir tepe üzerinde yer alan Coşkuntepe’dir.

Burada yaklaşık olarak M.Ö. 6000 yıllarında yaşamlarını özellikle balıkçılık ve hayvancılıktan kazanan bir halkın var olduğunu ortaya koymuştur. Aynı tarihlerde Gelibolu Yarımadasında Karaağaçtepe ve Hamaylıtarla mevkileri ve Gökçeada’da Uğurlu/Zeytinli mevkiinde M.Ö. 6000 tarihli ilk köy yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir.

Kalkolitik dönemi temsil eden yerleşimler yaklaşık olarak M.Ö. 5000 civarında iskan gören Kumtepe, Beşik-Sivritepe ve Gülpınar’dır.

Yaklaşık olarak M.Ö. 3000 ve 1200 yılları arasını kapsayan Tunç Çağı, Çanakkale bölgesinde en iyi Troia yerleşimi ile temsil edilmektedir. Üst üste on ayrı yerleşim katının oluşturduğu bir höyük görünümündedir. Troia, Ege Denizini Marmara ve Karadeniz dünyasına bağlayan önemli bir noktada yer almaktadır.

Schliemann tarafından bulunan ve uzun yıllar efsanevi Troia Kralı Priamos’un hazinesi olarak bilinen altın buluntuların aslında daha önceki bin yılda Troia II de ortaya çıkan soylu sınıfa ait olduğu anlaşılmıştır. Yaklaşık beş metreye varan sağlam sur duvarlarına sahip bir yerleşim olması Troia’nın ne kadar güçlü bir Tunç Çağı yerleşimi olduğunu doğrulamaktadır.

Troia’da ele geçen ve yaklaşık M.Ö. 1200 tarihli mühür üzerindeki Hint-Avrupa dilinin Anadolu grubuna ait olan Luwi dilindeki yazıt, Çanakkale bölgesinde bilinen ilk yazı örneği olarak kabul edilebilir. Hitit çivi yazılı belgelerinde bahsedilen Wilusa’nın Troia kentini veya Troas bölgesini nitelediği bilinmektedir.

Çanakkale’de Troia dışında çok sayıda Tunç Çağı yerleşimi daha bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Kumtepe, Hanay Tepe, Beşiktepe, Larissa, Tuzla ve Külahlı verilebilir. Çanakkale’nin doğu kesimlerinde Çan, Biga, Bayramiç ve Yenice civarında da Tunç Çağı yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir. (Örneğin Pekmezli, Üyücükler, İkizce gibi)

Hitit İmparatorluğu’nun 1190 yıllarında son bulmasıyla Tunç Çağı yerini Demir Çağ’a bırakır ki, bu dönemde Anadolu’da birtakım yerli Anadolu halkları egemenlik sürerler. Bunlardan birisi de sonraları Çanakkale bölgesini de egemenlikleri altına alacak olan Lydia Krallığıdır. M.Ö. 1200 civarında Çanakkale Bölgesi’nde Troia Savaşları’nın başlaması ile Akhalar bölgeye gelmiştir.

M.Ö. 750-550 yılları arasındaki ikiyüz yıllık bir Hellen kolonizasyonu sonunda, çoğu deniz kıyısında olmak üzere bölgede Hellen ticaret kolonisi olarak çok sayıda şehir kurulmuştur. Miletoslular tarafından kurulan Parion, Priapos, Abydos; Aioller tarafından kurulan Sestos, Assos, Dardanos, İonlar tarafından kurulan Hamaksitos; Kolophonlu’lar tarafından kurulan Lampsakos bu koloni şehirlerinden bazılarıdır.

Çanakkale Bölgesi’nde M.Ö. 7. yüz yılın ilk yarısından itibaren ise Lidya Devleti’nin bir hakimiyet kurduğunu görürüz. Öyle ki, bu dönemde koloni kentleri Lidya kralının izni alınarak kurulmuştur. M.Ö. 6. yüz yılın ortalarına doğru ise Atina, Persler ile yapmış olduğu Salamis savaşını kazandıktan sonra, yönünü bu bölgeye çevirmiştir.

Çanakkale Bölgesi M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında Pers egemenliğini tanımıştır. İki büyük Pers imparatoru olan Dareios ve Kserkses ise, Troas Bölgesini daima Avrupa’ya ulaşmak için bir kilit noktası olarak görmüşlerdir. Herodotos’a göre Hellespontos üzerinde Asya’dan Avrupa’ya geçmek için, ilk köprüyü yapan Pers imparatoru Kserkses olmuştur.

M.Ö. 4.yüzyıl başlarına gelindiğinde ise, bazı Troas kentleri Pers egemenliğine karşı ortak bir isyana girişmişlerdir. 387 yılında imzalanan Antialkides Barışı ile Perslere tamamen teslim olmuşlardır.

M.Ö. 334 yılında Makedonya kralı Büyük İskender, Perslere karşı büyük bir harekat başlatmış ve Çanakkale Boğazı’nı geçerek Troas Bölgesi’ne gelmiştir. Burada bugünkü Karabiga yakınlarında Koçabaş Çayı kıyısında ünlü Granikos Meydan Savaşı’nda Pers ordusunu yenilgiye uğratarak bölgedeki Pers egemenliğine son vermiştir.

Büyük İskender’in ani ölümü üzerine generallerinden biri olan Antigonos M.Ö. 323 sonrasında Çanakkale bölgesini yönetimi altına almıştır. Bölgedeki fazla nüfusa sahip olmayan, küçük, güçsüz ve dağınık halde bulunan kentler bir araya getirilerek Antigoneia (AleksandriaTroas) adı altında büyük bir kent kurulmuştur. Ancak Çanakkale bölgesinin yönetimi İpsos Savaşı’ndan (M.Ö. 301) sonra tekrar değişmiş, yönetim doğudaki Antigonos’tan batıdaki Lysimakhos’un eline geçmiştir.

M.Ö. 3. yüz yılın başlarında Balkanlar’da ekonomik zorluklar içinde kalmış olan Galatlar, M.Ö. 280 yılında Çanakkale Boğazını’nı geçerek bölgeye egemen olmuşlardır. Burada fazla kalamayarak doğuya yönelmişlerdir. Aynı dönemlerde Bergama Krallığı’da kurulmuştur.

Bölge ise M.Ö. 280-188 yılları arasında Seleukos Krallığı’na bağlanmıştır. M.Ö. 190 yılında Romalılar ile Seleukos kralı III. Antiokhos arasında Magnesia’da yapılan savaştan sonra, savaşın galibi Romalılar bölgeyi bu başarının kazanılmasında kendilerine yardımcı olan Bergama kralı II. Eumenes’e (M.Ö. 197-150) vermişlerdir.

Çanakkale Bölgesi Bergama Kralı III. Attalos’un krallığını M.Ö.133 yılında bir vasiyetname ile Roma İmparatorluğu’na bırakması üzerine Roma eyalet sistemi içerisine alınmış ve Asia eyaletine bağlanmıştır.

Roma İmparatorluğunun 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Çanakkale bölgesi Doğu Roma İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında yönetilmiştir. İmparator Justinian, Sestos’da boğazın geçişini kontrol altında tutmak için bir kale inşa ettirmiştir.

Bölgede Türklerin görünmesi Doğu Roma imparatorluğu dönemine rastlamaktadır. 14. yüzyıl başlarında Anadolu Selçuklu Devleti yıkılınca Ege kıyılarına kadar uzanmışlar ve Çanakkale yöresine de yerleşmeye başlamışlardır. Türklerin bölgede askeri güç olarak tekrar görülmesi 1095’de Çaka beyin Nara Burnu önlerine kadar ilerlemesi ile başlamıştır.

1097’de haçlıların İznik’i alması ile Anadolu içlerine çekilen Anadolu Selçukluları, haçlıların çekilmesinden sonra üst üste akınlar düzenleyerek kaybettikleri yerleri geri alarak, Çanakkale yöresine kadar ilerlemişlerdir. Beylikler döneminde de Karesi Beyliği sınırlarını Çanakkale’ye doğru genişletmiştir.

Çanakkale boğazında Türk hakimiyeti Osmanlılar zamanında oluşmuştur. 1345’te Karesi Beyliği topraklarının büyük bölümünü Osmanlılar kendi topraklarına kattılarsa da Çanakkale Boğazı üzerindeki hakimiyeti 1354 yılında Süleyman Paşanın Gelibolu Kalesi’ni fethi ile gerçekleşmiştir. Ardından da 1356’da Gelibolu’dan sonra Tekirdağ’a kadar Rumeli kıyıları fethedilmiştir.

I.Murad döneminde Anadolu kıyılarının tamamı Osmanlı hakimiyetine geçmiş, fakat Boğaz’ın tamamen kontrolü Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, Boğaz’ın en dar yerine 1462’de inşa ettirdiği kalelerden sonra gerçekleşmiştir. Boğaz bundan sonra, hem İstanbul’un savunmasını üstlenmiş hem de Karadeniz –Akdeniz geçişi ile ilgili hakimiyet planlarının kilidini teşkil ederek sürekli askeri önemini korumuştur…

Paylaşın