Putin’den “Suriye” Açıklaması: Rusya’nın Yenilgisi Anlamına Gelmiyor

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Suriye’de yaşananların Rusya için bir yenilgi olmadığını söyledi. Putin, Rusya’nın Suriye’den Tahran’a 4 bin İranlı savaşçıyı geri gönderdiğini belirtti.

Vladimir Putin, Halep’te 350 militanın yakalandığını, 30 bin hükümet askerinin ve İran yanlısı birliklerin ise savaşmadan geri çekildiğini söyledi. Putin “Suriye’de Hmeymim üssünü kullanarak 4 bin İran yanlısı savaşçıyı Tahran’a götürdük. Halep’e 350 muhalif savaşçı girdi, 30 bin hükümet askeri ve İran yanlısı birliklerse savaşmadan geri çekildi” diye konuştu.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’daki Gostiny Dvor Ticaret ve Sergi Merkezi’nde düzenlenen yıllık yıl sonu basın toplantısına katılarak değerlendirmelerde bulundu.

Rusya’ya sığınan eski Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la Moskova’ya geldiğinden beri görüşmediğini belirten Putin ayrıca Esad ile görüşebileceğini de söyledi. Sputnik’in aktardığına göre; Putin şöyle konuştu:

“Beşar Esad’la Moskova’ya gelişinden sonra Devlet Başkanı Esad’la görüşmedim. Ancak bunu yapmayı planlıyorum. Suriye’ye gelince, Rusya’nın asıl görevi orada bir terör yuvasının kurulmasını engellemekti. Bu hedefe ulaşıldı. Orada kara birliklerimiz yoktu, yalnızca askeri üslerimiz bulunuyor.

Bugün Suriye’deki durum kolay değil, Moskova hızla barışın tesis edilmesini ümit ediyor. Rusya oradaki askeri üslerini korumayı düşünüyor. Ancak bunun olup olmayacağını henüz bilmiyoruz. Bu, yeni hükümetle çıkarların örtüşüp örtüşmeyeceğine bağlı. Ortadoğu’daki ülkelerin büyük bölümünün oradaki üslerin korunmasından yana.”

“Rusya, 10 yıl önce Suriye’ye terörist bir yerleşimin orada oluşmaması için geldi, hedeflerine ulaştı” ifadelerini kullanan Putin, ayrıca Suriye’de yaşananların Rusya için bir yenilgi olmadığını söyledi. Putin, Rusya’nın Suriye’den Tahran’a 4 bin İranlı savaşçıyı geri gönderdiğini belirtti.

Rusya Devlet Başkanı, Halep’te 350 militanın yakalandığını, 30 bin hükümet askerinin ve İran yanlısı birliklerin ise savaşmadan geri çekildiğini söyledi. Putin “Suriye’de Hmeymim üssünü kullanarak 4 bin İran yanlısı savaşçıyı Tahran’a götürdük. Halep’e 350 muhalif savaşçı girdi, 30 bin hükümet askeri ve İran yanlısı birliklerse savaşmadan geri çekildi” diye konuştu.

Putin, Rusya’nın Suriye’deki üslerini bırakıp bırakmayacağının henüz bilinmediğini söylerken bunun yeni otoritelerle çıkarların örtüşmesine bağlı olduğunu söyledi. Putin, “Rusya, Suriye’de barış ve huzura güveniyor ve tüm taraflarla ilişkilerini sürdürüyor” dedi.

Paylaşın

DEM Parti: Ortadoğu’da Kürtler Denklem Dışı Bırakılamaz

Partisinin genel merkezinde gündeme ilişkin açıklamalarda bulunan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, “Bu yüzyılda ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da hiçbir denklem bu halk gerçekliğini görmeden, yani Kürtleri denklem dışı bırakmaya çalışarak sağlanamaz. Bu hakikati görmeye, DEM Parti olarak, tekrar iktidarından muhalefetine tüm Türkiye’yi davet ediyoruz ki en başta da iktidarı davet ediyoruz” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Artık Suriye’de yaşayanların iradesinin tecelli edeceği bir yöntem oluşmalı ve kendi geleceklerine Suriyeliler karar vermelidir. Madem Suriye, Suriyelilerindir -ki bu konuda hem fikiriz- o halde orada yaşayan insanlar nasıl yaşayacaklarına, hangi modelle yaşayacaklarına kendileri karar vermelidir. Bu yapılırken de orada yaşayan tüm halkların, farklı kimliklerin ve inançların iradesine saygı duymak gerekir. Yani Suriye halklarının çok bekledikleri anı gölgeleyecek hiçbir şey olmamalı.

Bu tespiti yapmak, ‘Suriye, Suriyelilerindir’ demek, bunu ifade etmek, bu konuda hemfikir olmak önemli ancak yetersizdir. Bunu pekiştirmenin, bunu göstermenin şimdi zamanı. Kürtler; Türkiye, Suriye, Irak ya da İran nerede yaşıyorlarsa yaşasınlar, yaşadıkları yer tarihsel bir gerçeklik içerisinde değerlendirilmelidir. Bugün bu dört ülkede yaşayan Kürtler, tarihsel bir parçalanmışlığın neticesinde bu şekilde yaşıyorlar. Ama önümüzdeki yüzyıl Kürtleri bu denklemin dışında tutmaya çalışan, yani kazanımları tehdit olarak gören herkesin kaybedeceği bir yüzyıl olacak. Bunu da buradan söylemek isterim.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Ayşegül Doğan’ın açıklamaları şöyle:

“Bugün 19 Aralık. Ne yazık ki Türkiye siyasetine baktığımızda bir acı ve katliam tarihidir. Maraş Katliamından başlayalım. Tıpkı diğer Kürt ve Alevi katliamları gibi bu da devletin gözetiminde gerçekleştirildi. Katliamın üzerinden tam 46 yıl geçti. Devlet içinde örgütlü yapılar eliyle 7 günde gerçekleşen, yüzlerce kişinin en vahşi yöntemlerle katledilişine neden olan, 1000’in üzerinde insanın yaralandığı, pek çok evin yakıldığı, iş yerlerinin yağmalandığı ve tahrip edildiği bir katliamdan bahsediyoruz. Üzerinden geçen 46 yılda sorumlular hala bulunamadı. O gün orada bulunan kolluk güçleri de herhangi bir müdahalede bulunmadı. Sene 1978.

19 Aralık 2000’de Türkiye genelinde 20 cezaevine eş zamanlı olarak ‘Hayata Dönüş’ adı altında hayatları söndüren bir operasyon gerçekleştirildi. Bir insanlık suçu daha işlendi. İnsanların katledildiği, hayatlarının söndürüldüğü bu operasyona ‘Hayata Dönüş’ adı verildi. Bu operasyonda 30 mahpus ve 2 güvenlik görevlisi hayatını kaybetti ve 300’e yakın mahpus yaralandı. Yine sorumlular yargılanmadı, failler cezasızlık politikasıyla günümüze kadar korundu, hala daha korunuyor. Üzerinden 24 yıl geçti.

Bugün Taybet Ana’nın katledilişinin dokuzuncu yılı. Taybet Ana hepimizin kalbinde bir yara, belleğinde çok derin bir iz. Ne bu yara kolay iyileşir ne bu iz kolay ortadan kalkar. Cenazesi 7 gün sokak ortasında ailesinin, tüm Türkiye ve dünya kamuoyunun gözü önünde bekletilen Taybet Ana’dan bahsediyoruz. Üzerinden 9 yıl geçmesine rağmen Taybet İnan’ın failleri de hala yargılanmadı. Sorumlular belli olmasına rağmen, bununla yüzleşmek bir yana dursun, yüzleşebileceklerine dair herhangi bir emare dahi vermiyorlar. Taybet Ana’nın kızı Azime, ‘Annemi katledenler halen aramızda, adalet bize hiç uğramadı’ diyor.

Tüm bu olayları hatırlatarak buradan biz de bir kez daha soralım: Adalet bu topraklara ne zaman uğrayacak? Hatırlattığım katliamların failleri cezalandırılmadığı gibi, azmettirenler de hala aramızda. Tıpkı Yargıtay’ın 45 kişinin öldüğü İstanbul Havaalanı katliamının davasında 46 kez ağırlaştırılmış müebbete, yani 2604 yıl hapis cezasına çarptırılan 6 sanığın cezalarını bozarak tahliye etmesi gibi bir adaletsizlikten ve hukuksuzluktan bahsediyoruz; tam anlamıyla ülkeyi ve hukuk sistemini kuşatmış bir cezasızlıktan bahsediyoruz. Bu kararı Yargıtay 3. Ceza Dairesi verdi. Can Atalay’ı, Anayasayı çiğneyerek hapiste tutan ve milletvekilliğini düşüren Yargıtay 3. Ceza Dairesinden bahsediyoruz.

“Türkiye, iç ve dış siyasetinde nasıl bir politika izleyecek?”

Sevgili Türkiye halkları, bu hatırlatmalar bugün için de önemli. Çünkü yine tarihin çok hızlandırılmış bir anından geçiyoruz. Yalnızca Suriye’ye bakarak bu hızı görmek mümkün. Bu hızlandırılmış anı gören, çözüm önerilerini sunan ve neler yapılmasını gerektiğini hatırlatmaktan usanmayan bir siyasi parti olarak, bugün yaptığımız çağrıların ve eylemlerin dikkatle izlenmesi ve dikkate alınması gerektiğini yinelemek isterim. Yeni bir Ortadoğu kuruluyor. Demokratik dönüşüme ve değişime direnenlerin bir bir aşıldığını görüyoruz. Ya hatalarıyla yüzleşiyorlar ya da yüzleşmek durumunda kalıyorlar veya halkların mücadelesi karşısında tarihin bambaşka yerinde yer alıyorlar. İşte Suriye’de böyle bir tablo yaşandı. Bu gelişmeler karşısında Türkiye, iç ve dış siyasetinde nasıl bir politika izleyecek? Bu en çok konuşulan ve merak edilen soruların başında geliyor.

Türkiye, tarihsel tecrübeler ışığında bir yaklaşım sergileyerek, bir politik tutarlılıkla mı cevap verecek komşu ülkede yaşananlara, yoksa bugüne kadar sürdürdüğü politikalarda ısrar mı edecek? İşte temel soru bu. DEM Parti olarak sıklıkla yaptığımız bir çağrıyı yineleyelim: Başta Türkiye olmak üzere, hiçbir ülke Suriye savaşı üzerinden güç tahkim etmemeli. Suriye’de tüm farklılıklar, kimlikler ve inançlar eşit ve özgür bir şekilde yaşamalı. Özgür birlikteliği esas alan bu model teminat altına alınmalı. Bunun için de çatışma değil çatışmasızlık sağlanmalı. Öncelikli hedef çatışmasızlığın sağlanması olmalı. Barışın, demokratik değişim ve dönüşümün önceliği ancak böyle sağlanabilir. Tüm kesimlerin iradesini yansıtan bir siyasi çözüm ortaya çıkmalı. Türkiye de bu konuda engelleyici değil destekleyici bir rol oynamalıdır.

Siyasi çözüm, Suriye’de yaşayan insanların siyasi iradelerine ve tercihlerine saygı duyularak gerçekleşebilir. Aksi takdirde Kürtleri iterek, masa başında tutmaya çalışarak bir siyasi çözüm bulmak ne yazık ki mümkün olmaz. Çünkü bu kaotik durumun aşılmasında en gerçekçi modeli, özgür birlikteliği esas alarak ortaya koyan bir güçten bahsediyoruz. Oradaki en örgütlü güçten bahsediyoruz. Bir halk gerçekliğinden bahsediyoruz.

Bu halk gerçekliğinin tanınmasından bahsediyoruz. Bu halk gerçekliğinin ortaya koyduğu iradenin kabulünden bahsediyoruz. DEM Parti olarak ülkeyi yönetenlere diyoruz ki Kürtlerle açık, demokratik, eşit diyalog kanallarını açın artık. Sizleri bunu açmaya davet ediyoruz. Bu çerçevede atılacak her adımı desteklemeye de biz hazırız. Bu konuda çeşitli önerileri olan bir siyasi parti olarak, geçmiş tecrübeler olan bir siyasi parti olarak yapıyoruz bu çağrıyı.

Kürtler, yani Kuzey ve Doğu Suriye, Rojava hakikati nasıl algılanıyor ve nasıl tartışılıyor burada? Deniyor ki DEM Parti Suriye deyince aklına bir tek Kürtlerin geldiği siyasi partidir. Hayır! Tam tersine Kürtlerin ortaya koyduğu modelin, Suriye’de nasıl bir siyasi çözüme kapı aralayabileceğini yıllar önce söylediğimiz gibi bugün de tekrar hatırlatıyoruz. Tüm farklılıkların, inançların ve kimliklerin bir arada eşit ve özgür bir şekilde nasıl yaşayabileceklerini ortaya koyan bir model olduğu için bu modele bu kadar çok dikkat çekiyoruz. Bunun Türkiye’yi de rahatlatabilecek, içine girmiş olduğu bu kaotik durumdan çıkmasını sağlayabilecek bir yöntem olduğunu bildiğimiz için böyle bir uyarıda bulunuyoruz.

Kuzey ve Doğu Suriye, Türkiye kamuoyuna anlatıldığı gibi, Türkiye’nin milli güvenliği, birliği ve bütünlüğü için ya da sınır güvenliği için herhangi bir şekilde tehdit unsuru değildir. Hiçbir tehdit içermiyor Rojava. Bu gayet iyi biliniyor. Diyalog sağlandı yıllar önce. İşte oraya geri dönmek gerekiyor. O ruha yeniden sahip çıkmak gerekiyor. Nasıl bir tehdit teşkil edebilir Suriye’de yaşayan Kürtler Türkiye halkları için? Orada halkların eşit ve özgür bir şekilde yaşayabilmeleri için bu kadar güçlü şekilde mücadele etmiş bir halk gerçekliği, örgütlü bir halk gerçekliği var. Bu da ancak ve ancak bir arada yaşamın teminatı olabilir.

“Tarihsel olarak bir aldatmacadır”

Ben size adı son günlerde sıkça duyulan Mazlum Abdi’nin son yaptığı çağrıyı alıntılamak istiyorum. ‘Suriye’nin genelinde kapsamlı bir ateşkese yönelik bağlılığımızı teyit etmek için Kobanî’de silahsızlandırılmış bir bölge oluşturulmasına hazır olduğumuzu duyuruyoruz. Bu inisayitif Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermek ve bölgedeki kalıcı istikrarı sağlamak için önemli’ diyor. Bunun için bir çağrıda bulunuyor. Bu çağrıya yanıt vermek yerine, bu çağrıyı yapanları Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden kişiler ve hareketler olarak göstermeye çalışmak, yalnızca Türkiye kamuoyunu aldatmak değildir. Aynı zamanda tarihsel olarak da bir aldatmacadır.

Gerçek değil çünkü söylenenler. Yıllardır oradan buraya çağrılar yapılıyor ve diyalog dışında herhangi bir talep yok. Peki, buna karşı ne yapılıyor? Türkiye halkları aldatılmaya çalışılıyor. ‘Oradaki güçler Türkiye için bir milli güvenlik sorunu’ deniyor. Şimdi bütçe tartışılıyor. Halkın bütçesi olması gereken bu bütçeyi yıllardır ‘milli güvenlik’, ‘milli savunma’, ‘milli tehdit unsurlarını ortadan kaldırmak’ için diye diye işte Türkiye bu kadar yoksullaştı. Bu yoksullaşma, tüm bu hukuksuzluklar, girişte hatırlattığım katliamlar ve cezasızlık işte bir arada özgür ve eşit yaşam tercihi yapılabilecekken, güvenlikçi ve geleneksel devlet politikalarını esas alan seçeneklerde ısrar edildiği için ortaya çıktı. O yüzden bir tarihsel kırılma anı bu.

Bir halk gerçekliğinden ve bu gerçekliğin kabulünden bahsediyoruz. Bu yüzyılda ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da hiçbir denklem bu halk gerçekliğini görmeden, yani Kürtleri denklem dışı bırakmaya çalışarak sağlanamaz. Bu hakikati görmeye, DEM Parti olarak, tekrar iktidarından muhalefetine tüm Türkiye’yi davet ediyoruz ki en başta da iktidarı davet ediyoruz. Artık Suriye’de yaşayanların iradesinin tecelli edeceği bir yöntem oluşmalı ve kendi geleceklerine Suriyeliler karar vermelidir. Madem Suriye, Suriyelilerindir -ki bu konuda hem fikiriz- o halde orada yaşayan insanlar nasıl yaşayacaklarına, hangi modelle yaşayacaklarına kendileri karar vermelidir. Bu yapılırken de orada yaşayan tüm halkların, farklı kimliklerin ve inançların iradesine saygı duymak gerekir.

Yani Suriye halklarının çok bekledikleri anı gölgeleyecek hiçbir şey olmamalı. Bu tespiti yapmak, ‘Suriye, Suriyelilerindir’ demek, bunu ifade etmek, bu konuda hemfikir olmak önemli ancak yetersizdir. Bunu pekiştirmenin, bunu göstermenin şimdi zamanı. Kürtler; Türkiye, Suriye, Irak ya da İran nerede yaşıyorlarsa yaşasınlar, yaşadıkları yer tarihsel bir gerçeklik içerisinde değerlendirilmelidir. Bugün bu dört ülkede yaşayan Kürtler, tarihsel bir parçalanmışlığın neticesinde bu şekilde yaşıyorlar. Ama önümüzdeki yüzyıl Kürtleri bu denklemin dışında tutmaya çalışan, yani kazanımları tehdit olarak gören herkesin kaybedeceği bir yüzyıl olacak. Bunu da buradan söylemek isterim.

Türkiye’de bir yandan bir diyalog mu oluyor, Kürt meselesinde bir çözüm seçeneği mi masada var tartışmaları sürüyor. Öte yandan siz Rojava hakikatini hem yok saymaya çalışacaksınız hem de oraya dönük acaba bir saldırı hazırlığı mı var sorularını sorduracaksınız insanlara. İkisi bir arada olmuyor. Bu durum, samimiyeti ve sahiciliği sorgulatıyor. Zaten kırılmış olan güven duygusunu ortadan kaldırıyor. Bu sadece DEM Parti’nin samimiyet sorgulaması değil. Kamuoyunun da sıkça tartıştığı konuların başında geliyor. Biliyorsunuz daha önce de başlatılmış pek çok eylem oldu, ‘özgürlük’ adı altında yürüyüşler oldu. Tecridin kaldırılması için, Kürt meselesinde demokratik ve barışçıl bir çözüm bulunması için. Yıllar geçti hala aynı noktada, aynı konuları konuşuyoruz. Sayısız imza kampanyası ve basın toplantısı düzenlendi, sayısız halk buluşması ve miting yapıldı ama bütün engellemelere rağmen bunlardan vazgeçilmedi.

Bugün gelinen noktada hala süren bir tecrit gerçekliği var. Üstelik Adalet Bakanı sorulan sorulara, ‘Müsait bir zamanda, bütçe bittikten sonra’ diye cevap veriyor. İmralı-DEM temasının nasıl olacağına ve ne zaman olacağına karar vereceğini söylüyor. Buradan Adalet Bakanına da çağrı yapıyoruz: Tecridi sürdürerek bir hukuksuzlukta ısrarın fotoğrafı var ayan beyan. Bir işkence yönteminde, bir insan hakları ihlalinde ısrar var. Bu ısrardan vazgeçin artık. ‘Müsait bir zaman’ demek bir keyfilik göstergesidir. İnsan haklarına, temel haklara böyle yaklaşmak mümkün değil. Bu hukuksuzluğu daha fazla sürdürmemelerini tavsiye ediyoruz.

Türkiye’den bugün hemen herkes, bölgesel ve uluslararası güçler, kilit bir ülke olarak bahsediyor. Bu kilit olma rolü vereceği kararla ilgili. Demokratik standartları tercih ederek bir kilit rolü mü oynayacak içerde ve dışarda? Yoksa uzaklaştığı demokratik standartlardan daha da uzaklaşarak farklı bir yaklaşım ve yönelim içine mi girecek? Bizim önerimiz ve tavsiyemiz, Türkiye’nin içeride ve dışarıda tutarlı bir politika izleyerek tecridi kaldırması ve Sayın Öcalan’a giden yolu açması, Kürt meselesinde demokratik ve barışçıl bir çözüme yönelmesi ve Türkiye’nin komşusu olan Kürtlere sahici, eşitlikçi ve adil bir şekilde diyalog kurarak yaklaşmasıdır. Bunları birbirinden ayırmak mümkün değil. Geçenlerde İstanbul’da ‘Barış ve Demokrasi Hepimiz İçin’ başlığıyla bir açıklama yapıldı. Aydınlar, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve hak savunucuları tüm Türkiye kamuoyuna bir çağrıda bulundular.

“Türkiye çok güç bir dönemden geçiyor”

Bu çağrıdan bazı bölümleri sizinle paylaşmak istiyorum. Yüzlerce insanın imzaladığı bir imza kampanyasından bahsediyoruz ve hala süren bir kampanya. Bugüne kadar yaptığımız tespitleri paylaşan, bunların daha ötesinde ihtiyaçlarımıza ilişkin birtakım önerilerde bulunan bir açıklama bu. Niye barış ve demokrasi hepimiz için ve yalnızca DEM Parti’nin meselesi olmamalı diyoruz burada yıllardır? Çünkü onların da açıklamalarında ifade ettikleri gibi Türkiye çok güç bir dönemden geçiyor. ‘Artan yoksulluk ve hukuksuzlukla birlikte halktan gördüğü destek zayıfladıkça sorunlarını şiddete başvurarak çözmeye çalışan bir iktidar var’ diyorlar.

‘Türkiye’yi bu şiddet ortamından çıkaracak bir barış hareketine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Barış sadece silahlı çatışmaların sona erdirilmesi değil. Aynı zamanda savaşa yol açan uyuşmazlıklara çözüm bularak çatışma nedeninin ortadan kaldırılması da demektir. Kürt sorununun barışçıl yollarla çözümü toplumsal ve siyasal bir barışın vazgeçilmez bir öğesidir. Barışın silahla sağlanamayacağına inanıyoruz’. Ben uzun bir açıklamadan bölümler paylaşıyorum sizlerle ve devam ediyorum.

‘Öte yandan Kürt sorununu sadece Türkiye’nin sınırları içindeki bir sorun olarak görmek yanıltıcı olur. Suriye’de yeniden başlatılan savaş ve çatışma ortamıyla Kürt sorunu konusunda Türkiye, bölgedeki bütün halkların yararına olacak barışçı bir siyaset izlemediği sürece, Türkiye’de Kürt sorunuyla ilgili gerçek bir barışın sağlanması da güçtür.’ İşte samimiyetiniz ve sahiciliğiniz sorgulanır, güven ve güvence meselesi yeniden tartışmaya açılır. Bu güveni tesis etmek için güvenceye ihtiyaç var. Tespitlerimizin karşılık bulduğu yer. O yüzden bu açıklama çok önemli.

Devam ediyorum. ‘Barış savaşın bitmesiyle gerçekleşmez. Barışın inşa edilmesi, üzerinde duracağı yapıların oluşturulması gerekir. Kalıcı ve dayanıklı bir hale gelmesi için, toplumsallaşabilmesi için bu yapılara ihtiyaç vardır. Bu bağlamda barışı her şeyden önce hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası hukuk standartları eksenine oturtmanın önem taşıdığı düşüncesindeyiz. Bu düşüncelerden hareketle aşağıda imzası olan bizler barış içinde yaşama hakkımızı kullanır, Kürt sorunu ile ilgili olarak silahların susması ve bir barış sürecinin başlaması için gereken adımların acilen atılması çağrısında bulunuruz’ diyorlar. 14 Aralık’ta yapıldı bu açıklama ve bu açıklamadan sonra Diyarbakır’da bir açıklama daha yapıldı.

Demokratik Kurumlar Platformunun yaptığı bir açıklama ve o günden bugüne kadar Diyarbakır’dan Ankara’ya kadar süren bir yürüyüş var. Bu yürüyüş, barış ve demokrasi hakkı için; bu hakkın, hepimizin hakkı olduğunu bir daha hatırlatmak için, İstanbul’da yapılan o açıklamaya destek olmak ve güç katmak için yapılmaktadır. İstanbul’dan Diyarbakır’a, Diyarbakır’dan İstanbul’a yankılanan bu ses yarın Ankara’da buluşacak. Ankara’daki buluşma esnasında biz de DEM Parti olarak orada olacağız, yürüyüşçüleri karşılayacağız. Bu konudaki ortak taleplerimizi ve sesimizi yükselterek tüm Türkiye halklarına ve bu ülkeyi yönetenlere ulaştırmaya çalışacağız. Barış ve barış içinde yaşama hakkı, hepimizin hakkıdır; bütün Türkiye halklarının hakkıdır.

“Türkiye’nin demokratikleşmesi için…”

Meclis’te bütçe süreci bitiyor. Bu bütçe de alın terinin ve emekçinin bütçesi değil. Emeğe değer veren bir bütçe değil. Kadınların değil, gençlerin değil. Çocukların geleceğini garantileyen bir bütçe değil. Halkın bütçesi olmadığı için de buna muhalefetimizi ve itirazımızı her yıl olduğu gibi en yüksek sesle yapıyoruz. Bir noktayı, bir virgülü değiştirme ihtimalinin ne kadar kıymetli olduğunu bilerek bu konuda muhalefetimizi sürdürüyoruz. Ancak asıl muhalefetin, toplumsal muhalefetin ortaklaşmasına ihtiyaç var. Bu itiraz ve talepler için yan yana gelerek demokratik yol ve yöntemlerle öncelikle Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için bir ses çıkarmasına ihtiyaç var. İşte herkesi bu sesi birlikte yükseltmeye davet ediyoruz. Bugün Suriye’de yaşananlar, bu kaotik durum çok kolay bir şekilde siyasi çözüm ve diyalogla, tutarlı ve istikrarlı bir politikayla, çatışmasızlıkla, konuşarak ve temas kurarak aşılabilir. Bunu mümkün kılmaya tüm Türkiye halklarını davet ediyoruz.

Önümüzdeki günlerde Parti Meclisimiz ve ardından da MYK’mız toplanacak. Bu kritik gelişmeleri tekrar birlikte değerlendireceğiz. Sizin de gözünüz kulağınız bizde ve bir yandan da Kobanî’de. Hep birlikte göreceğiz bunu. Bir tarihsel gerçeklik var. Bu tarihsel gerçekliği bu bağlam içinde değerlendirip, bir halk gerçeği olarak görüp böyle kabul etmek gerekir. Kobanî aynı zamanda insanlık değerleri için bir sembole dönüştü. O yüzden buradan Kobanî için mücadele eden; gözü, gönlü, kulağı, yüreği orada olan ve Kobanî’nin mücadelesinin insanlık için ne anlama geldiğini bilen herkesi DEM Parti adına selamlıyorum.”

Paylaşın

UEFA Konferans Ligi: Başakşehir Veda Etti

UEFA Konferans Ligi 6. ve son hafta maçında Cercle Brugge ile Başakşehir, Jan Breydel Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Hakem Istvn Vad’ın yönettiği karşılama 1 – 1 eşitlikle sona erdi.

Haber Merkezi / Bu sonucuna ardından Başakşehir, UEFA Konferans Ligi’ne veda etti. En az 24. sırada yer alması gereken Başakşehir, 6 maç sonunda 26. sırada yer aldı.

Başakşehir’in golünü 74. dakikada Krzysztof Piatek, Cercle Brugge’un golünü ise 82. dakikada Paris Brunner kaydetti.

Başakşehir Teknik Direktörü Çağdaş Atan, karşılaşma sonrası yaptığı açıklamada şunları dile getirdi:

“İnanılmaz üzücü bir son oldu bizim için. Son dakika inanılmaz bir şans geldi. Kaleci mükemmel çıkardı. Turu sonuna kadar hak etmiştik. Seneye tekrardan Avrupa’ya gitmek için iyi performans göstermemiz gerekiyor. Oyuncularıma teşekkür ediyorum.”

Başakşehir, sırasıyla Rapid Wien’e 2-1 ve Celje’e 5-1 mağlup olurken, gruptaki tek galibiyeti ise 3-1 ile Heidenheim karşısında aldı. Başakşehir, Kopenhag ile 2-2, Petrocub ve Cercle Brugge ile oynadığı maçlardan ise 1-1 beraberlikle ayrıldı.

74. dakikada Deniz Türüç’ün pasında ceza sahası içi sağ tarafında topla buluşan Crespo’nun içeri çevirdiği topa altıpas gerisinde Piatek vuruşunda meşin yuvarlak ağlara gitti. 1-0

82. dakikada ceza sahası dışı sağ tarafında Magnee’nin kullandığı serbest vuruşta altıpasın sol tarafında Brunner’in kafa vuruşunda top filelerle buluştu. 1-1

Stat: Jan Breydel

Cercle Brugge: Delanghe, Somers, Utkus (Diakite dk. 61), Ravych, Miangue, Francis (Van der Bruggen dk. 81), De Wilde (Agyekum dk 70), Magnee, Minda (Efekele dk. 62), Brunner, Felipe Augusto (Olaigbe dk. 62)

Başakşehir: Muhammed Şengezer, Duarte, Ba, Opoku, Lucas Lima (Emre Kaplan dk. 90+3), Onur Ergün (Hamza Güreler dk. 90+3), Deniz Türüç (Figueiredo dk. 81), Kemen, Crespo (Pelkas dk. 88), Davidson, Piatek

Goller: Brunner (dk. 82) (Cercle Brugge), Piatek (dk. 74) (Başakşehir)

Paylaşın

Tecavüz Davasında Ceza Yağdı: 51 Sanığa Hapis

Fransa’da karısı Gisele Pelicot’u uyuşturup, baygın haldeyken farklı erkeklerin tecavüzüne maruz bırak Dominique Pelicot’a 20 yıl hapis cezası verildi. “Ağırlaştırılmış tecavüzden” suçlu bulunan diğer 50 sanık ise üç ile 15 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.

Dominique Pelicot, tüm suçlamaları itiraf etmiş ve Gisele Pelicot’a cinsel saldırıda bulunabilmek için yiyecek ve içeceğine uyuşturucu karıştırdığını itiraf etmişti.

Mahkemenin hapis cezasına çarptırdığı sanıklar arasında Hüsamettin Doğan adlı 43 yaşındaki bir Türkiye vatandaşı da bulunuyor. Doğan’ın Fransa’ya yıllar önce Türkiye’den geldiği biliniyor.

Tüm dünyanın yakından takip ettiği Gisele Pelicot tecavüz davasında sona gelindi. Fransa’nın Avignon kentinde görülen mahkemede yargıçlar Gisele Pelicot’nun eski eşi Dominique Pelicot’yu suçlu buldu.

Dominique Pelicot, ağırlaştırılmış tecavüz ve sanıklardan Jean Pierre Marechal’ın eşi Cilia’ya ağırlaştırılmış tecavüz girişimi ve kızı Caroline ile gelinleri Aurore ve Celine’in müstehcen fotoğraflarını çekmekten suçlu olduğuna karar verildi. Pelicot’ya 20 yıl hapis cezası verildi.

12 yıl ceza alan Jean Pierre Marechal de tecavüz girişimi, eşine ağırlaştırılmış tecavüz ve uyuşturucu vermekten suçlu bulundu.

Davanın 30 yaşındaki en genç sanığı Charly Arbo ağırlaştırılmış tecavüzden suçlu bulundu ve 13 yıl ceza aldı. Davada eşi Dominique Pelicot da dahil 51 erkek, 10 yıl boyunca Gisele Pelicot’ya tecavüz etmekle suçlanıyordu.

Dominique Pelicot, eşi Gisele Pelicot’yu uyutarak bu erkeklerin tecavüzünü teşvik ve organize ettiğini kabul etmişti. Eylül başından beri devam eden dava tecavüz kültürü ve kadın hakları tartışmalarını alevlendirdi.

Gisele Pelicot, mahkeme sürecinde gizli kalma hakkını kullanmayı reddetti. Duruşmanın açık yapılmasını isteyen Pelicot, “Tecavüze uğrayan tüm kadınların ‘Madam Pelicot bunu yaptı, ben de yapabilirim’ demesini isterim. Artık utanmalarını istemiyorum” diye konuştu.

Kararların açıklanmasından sonra mahkeme binası önünde konuşan Gisele Pelicot “çocuklarını, torunlarını, tüm diğer aileleri ve “sıklıkla gölgede kalan” hikayelerin kurbanlarını düşündüğünü” söyledi ve “Aynı mücadeleyi veriyoruz” dedi.

Pelicot, kendisine destek veren herkese minnettar olduğunu vurguladı ve duruşmanın kapılarını açmaktan “toplum neler olduğunu görsün diye mahkemenin kapılarını açmasından asla pişmanlık duymadığını” belirtti.

Gisele Pelicot’ya tecavüz etmekle suçlanan genç ve yaşlı erkekler arasında itfaiyeci, tır şoförü, asker, güvenlik görevlisi, gazeteci ve bir DJ de vardı. Fransız toplumundan hemen her kesimi temsil ettikleri için Monsieur-Tout-Le-Monde (Bay Herkes) lakabıyla anılıyorlar.

Mahkemenin hapis cezasına çarptırdığı sanıklar arasında Hüsamettin Doğan adlı 43 yaşındaki bir Türkiye vatandaşı da bulunuyor. Doğan’ın Fransa’ya yıllar önce Türkiye’den geldiği biliniyor.

“Mahkemeye ve kararına saygı duyuyorum”

Mahkeme çıkışında uzun süre avukatlarıyla görüşen Gisele Pelicot, kendisini bekleyen yüzlerce kamera karşısına geçerek kararı değerlendirdi.

“Bugün sizinle derin duygularla konuşuyorum. Bu duruşma çok zor bir sınavdı ve şu anda sanırım her şeyden önce üç çocuğum David, Caroline ve Florian’ı düşünüyorum” sözleriyle konuşmasına başlayan Gisele Pelicot, “Aynı zamanda torunlarımı ve gelinlerimi düşünüyorum. Bu mücadeleyi onlar için de verdim” dedi.

Torununun eli omuzunda konuşmasını sürdüren Gisele Pelicot, tarihi davanın sonunda soğukkanlı bir tavırla konuşmasını sürdürdü:

“Bu trajediden etkilenen diğer aileleri de düşünüyorum. Son olarak hikayeleri çoğunlukla gölgede kalan tanınmayan kurbanları düşünüyorum. Aynı mücadeleyi paylaştığımızı bilmenizi isterim. Bana destek veren mağdur destek derneklerine, davayı takip eden gazetecilere ve tabi avukatlarıma teşekkür ediyorum.

2 Eylül’de, bu duruşmanın kapılarını herkese açarak toplumun burada yaşanan tartışmaları anlayabilmesini istedim. Bu kararımdan hiçbir zaman da pişman olmadım. Artık herkesin, kadın ve erkeğin uyum içinde, saygı ve karşılıklı anlayışla yaşayabileceği bir geleceği kolektif olarak kurabileceğimize güveniyorum.”

Pelicot, “verilen cezaların azlığı” konusunda yöneltilen sorulara, “Mahkemeye ve kararına saygı duyuyorum” yanıtını verdi. Pelicot mahkeme çıkışında kalabalık tarafından alkışlarla ve “Bravo Gisele”, “Mersi Gisele” sloganlarıyla uğurlandı.

Paylaşın

Zelenski İtiraf Etti: Ukrayna’nın İşgal Altındaki Toprakları Geri Alacak Gücü Yok

Fransız gazetesi Le Parisien’e açıklamalarda bulunan Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, ülkesinin şu anda Rusya’nın 2014’ten bu yana işgal ettiği toprakların tamamını geri alabilecek askeri güce sahip olmadığını söyledi.

Ukrayna’nın anayasasının topraklarını kaybetmesini yasakladığını vurgulayan Zelenski, “[Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir] Putin’i müzakere masasına oturmaya zorlamak için yalnızca uluslararası toplumun diplomatik baskısına güvenebiliriz” dedi.

Zelenski, eğer Batı, Ukrayna ilk talep ettiğinde ihtiyacı olan tüm savunma sistemlerini vermiş olsaydı, Ukrayna’nın şu anda Rusya ile içinde bulunduğu durumda olmayacağını belirtti. Rusya şu anda Ukrayna’nın yaklaşık yüzde 18’ini işgal altında tutuyor. Zelenski, Çarşamba günü Brüksel’e giderek NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve diğer Avrupalı liderlerle biraraya geldi ve Ukrayna’nın Rus güçlerine karşı savunmasını güçlendirmeye çalıştığını söyledi.

Zelenski’yi karşılayan Rutte, barış görüşmelerinin ne zaman başlayacağı ve Avrupalı barış gücü askerlerinin görev alıp almayacağı konusunda kamuoyu önünde konuşmak istemediğini çünkü bunun Putin’in ekmeğine yağ süreceğini ifade etti. Rutte, Ukrayna’nın ortaklarının, hava savunma ve diğer silah sistemleri de dahil olmak üzere, Kiev’in Rusya’ya karşı ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlamak için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi.

Volodimir Zelenski, Salı günü yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın başta hava savunma sistemleri olmak üzere acil askeri yardıma ihtiyacı olduğunu vurgulamıştı. “Rusya’nın mümkün olduğunca uzaktan savaş yürütme kabiliyetini yok etmek için mümkün olan her şeyi yapmalıyız” diyen Zelenski, bunun için daha fazla insansız hava aracına, daha modern toplara ve uzun menzilli füzelere ihtiyaç duyduklarını dile getirmişti.

Çarşamba günkü görüşmeler ABD Başkanı seçilen Donald Trump’ın göreve başlamasından bir ay öncesine denk geliyor. Yeni yönetimin Ukrayna’ya yönelik desteğinin ne düzeyde devam edeceği henüz bilinmiyor.

Brüksel’de Zelenski ile görüşmesi beklenenler arasında Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Polonya Başbakanı Donald Tusk, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de bulunuyordu. Görüşmeler öncesinde Rusya gece boyunca Ukrayna’da yeni bir hava saldırısı daha düzenledi.

Ukrayna’nın Çerkasi Valisi Ihor Taburets, Çarşamba günü Telegram üzerinden yaptığı açıklamada, Ukrayna hava savunmasının 13 insansız hava aracını düşürdüğünü, bölgedeki altyapıya herhangi bir zarar gelmediğini bildirdi. Khmelnitski Valisi Serhii Tiurin ise Ukrayna güçlerinin iki insansız hava aracını düşürdüğünü açıkladı.

Rusya Savunma Bakanlığı ise Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Belgorod bölgesi üzerinde Ukrayna’ya ait iki insansız hava aracının yanı sıra Bryansk ve Kursk üzerinde de birer insansız hava aracının imha edildiğini duyurdu.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

Asgari Ücrette Üçüncü Toplantı: Rakam Yine Gündeme Gelmedi

Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2025 yılında uygulanacak yeni asgari ücreti belirlemek amacıyla bugün üçüncü kez Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın ev sahipliğinde toplandı. Toplantıda asgari ücrete yapılacak zam oranı ile ilgili bir rakam gündeme gelmedi.

Haber Merkezi / Toplantı sonrası açıklama yapan TÜRK-İŞ Genel Başkan Yardımcısı Ramazan Ağar, görüşmede teklifin konuşmadığını söyleyerek dördüncü toplantıya işaret etti: Komisyon toplantısında rakam olarak yine hiçbir şey gündeme gelmedi.

İlki 10 Aralık, ikincisi 16 Aralık’ta toplanan Asgari Ücret Tespit Komisyonu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın ev sahipliğinde 2025 yılında uygulanacak yeni asgari ücreti belirlemek amacıyla bugün üçüncü kez bir araya geldi.

TÜRK-İŞ’ten yapılan yazılı açıklamada, bugün gerçekleştirilen Asgari Ücret Tespit Komisyonu 3’üncü toplantısında 2025 yılı için geçerli olacak asgari ücret konusunda taraflarca herhangi bir rakamın dile getirilmediği belirtildi.

Açıklamada, “Bunun üzerine toplantının ardından TÜRK-İŞ’te bir araya gelen TÜRK-İŞ Asgari Ücret Tespit Komisyonu Üyeleri, işçi kesiminin talep ettiği rakamı belirleyerek TÜRK-İŞ Başkanlar Kuruluna sunmuştur. Kamuoyunun rakamların açıklanması konusundaki beklentileri dikkate alınarak bugün saat 16.00’da TÜRK-İŞ Başkanlar Kurulu salonunda yapılacak basın toplantısında işçi kesiminin talep ettiği rakam kamuoyuyla paylaşılacaktır” denildi.

Toplantı sonrası açıklama yapan TÜRK-İŞ Genel Başkan Yardımcısı Ramazan Ağar, görüşmede teklifin konuşmadığını söyleyerek dördüncü toplantıya işaret etti: Komisyon toplantısında rakam olarak yine hiçbir şey gündeme gelmedi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, sosyal medya hesabından, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun üçüncü toplantısına ilişkin açıklama yaptı.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu çalışmalarının uzlaşı ve istişare zemininde yürütüldüğünü belirten Işıkhan, “Bugün gerçekleştirdiğimiz 3’üncü toplantıda, işçi ve işveren temsilcilerimiz ile bakanlığımızda bir araya geldik. 2025 yılında geçerli olacak asgari ücreti belirleme sürecinde hem çalışanlarımızın refahını artırarak enflasyona ezdirmeyecek hem de işverenlerimizin rekabet gücünü koruyacağız” değerlendirmesinde bulundu.

“Sefalet ücreti istemiyoruz”

DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu Asgari Tespit Komisyonu toplantısının yapıldığı Çalışma Bakanlığı önünde açıklama yaptı. Asgari ücret başta olmak üzere bütün ücretlerin hayat pahalılığı karşısında eridiğini ifade eden Çerkezoğlu, “Zengini daha zengin yapan bu düzen değişmeden enflasyon gerçek anlamda düşürülmeden bu masadan çıkacak herhangi bir rakamın işçinin, emekçinin geçim derdini çözemeyeceği çok açık” dedi.

Çerkezoğlu şöyle konuştu: “Herkes asgari yaşasın. Asgari ücretli olsun. İşte bu düzene itiraz etmek için bugün Çalışma Bakanlığı önündeyiz. Buradan bir kez daha ifade ediyoruz. Aileleriyle birlikte milyonlarca işçi, emekçi, emekli bu ülkenin tüm değerlerini üretenler geçinemiyoruz. Asgari ücret başta olmak üzere bütün ücretler, her gün hayat pahalılığı karşısında eriyip gidiyor. Her gün alım gücümüz daha fazla düşüyor.

Bugün ne masada konuşulanlar, ne masada ifade edilmeyen rakamlar ne de biz hakemiz söylemiyle sorumluluktan kaçmaya çalışan hiç bir gerçekliği olmayan iktidar tutumları bütün bunlar işçinin, emekçinin karnını doyurmuyor. Bir kez daha Çalışma Bakanlığının önünde altını kalın çizgilerle çizerek söylüyoruz. Geçinemiyoruz, geçinemiyoruz, geçinemiyoruz. Sefalet ücreti istemiyoruz! Sefalet ücreti istemiyoruz! Sefalet ücreti istemiyoruz! Geçinemiyoruz… Geçinemiyoruz… Geçinemiyoruz…”

Asgari ücret konusunda işveren tarafı, 2025 yılında enflasyon oranını azaltmak için asgari ücret rakamında en fazla yüzde 30 artış olması gerektiğini görüşünde. İşçilerse yüzde 50’lik bir artışı dahi yetersiz görüyor. Mevcut tabloda 2024 yılı için asgari ücret, bir işçi için aylık brüt 20 bin 2 lira 50 kuruş, vergiler ve kesintiler düşürüldüğünde ise 17 bin 2 lira 12 kuruş. İşveren maliyeti ise 23 bin 502 lira 94 kuruş.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre yıllık enflasyon Kasım itibariyle yüzde 47’nin üzerinde bulunuyor. Bu da asgari ücretin 11 ayda yüzde 47 eridiği anlamına geliyor. Sene sonu enflasyon beklentisi de son tahminlere göre yüzde 45 civarında. Yeni asgari ücret için konuşulan rakamlar ise 21-24 bin dolayında değişiyor. Bu rakamlar için en az yüzde 25 en fazla yüzde 41 zam yapılması gerekiyor.

Paylaşın

Almanya’dan Türkiye’ye “Suriye” Mesaj: Kürtleri Sürece Dahil Edin

Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Suriye’de yeni oluşan süreçte, “hükümete giden yola tüm etnik grupların dahil edilmesi” gerektiğini söyledi. Baerbock, bölgedeki Kürtler‘in Almanya gibi IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyonun bir parçası olduğunu söyledi.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la Suriye’deki gelişmeler hakkında bir telefon görüşmesi yapmış, ardından Berlin’den yapılan açıklamada, “Her iki lider, diktatör Esat rejiminin düşüşünün çok olumlu bir gelişme olduğu konusunda hemfikir” denilmişti.

Scholz’un sözcüsü, Erdoğan ve Scholz’un, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunması gerektiği konusunda hemfikir olduklarını ve bu hedeflere Avrupa Birliği’ndeki ortaklarla ve bölgedeki ülkelerle birlikte çalışarak ulaşılmasının planlandıklarını kaydetti.

Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Türkiye ziyareti öncesinde Ankara’ya Kürtlerin Suriye’deki kalıcı barış sürecinden dışlanmaması çağrısı yaptı. Yeşiller partili Baerbock, Federal Meclis’te yaptığı konuşmada, Türkiye’ye gerçekleştireceği ziyarette bu konuyu “çok, çok açık bir şekilde” gündeme getireceğini belirtti.

Kürtlerin Almanya gibi Suriye’de IŞİD’le mücadele için kurulan uluslararası koalisyonun parçası olduğunu ifade eden Baerbock, “Bu nedenle Suriye’deki tüm grupların sürece dahil edilmesi kendi ulusal güvenlik çıkarlarımız gereğidir” dedi. Baerbock, barışçıl bir geçiş için tüm etnik ve dinî toplulukların haklarının dikkate alınması gerektiğini vurguladı.

Barış yolunda farklı partnerlerle aynı hedefte birleşmek gerektiğini belirten Baerbock, “Farklı yönlere gidersek barışa giden yola çıkamayız” diye konuştu.

Baerbock dün sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada da “Kobani, Kürtlerin IŞİD’e karşı cesur savaşlarının sembolüdür. Kan dökülmeye devam edilmesi, insanların 14 yıl sonra yaşaması gereken son şeydir. Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve barış umudunun korunmasında Türkiye’nin de sorumluluğu bulunmaktadır” ifadelerini paylaşmıştı.

Alman hükümeti, Suriye’de Beşar Esad rejimini devirerek yönetimi ele geçiren Heyet Tahrir Şam (HTŞ) örgütü önderliğindeki geçici hükümetle Salı günü Şam’da ilk görüşmesini gerçekleştirmişti. Alman Dışişleri Bakanlığı’ndan ilk temasla ilgili olarak, “Görüşmelerin merkezinde, ülkedeki siyasî geçiş süreci ile azınlıklar ve kadın haklarının korunması konusundaki beklentilerimiz yer almıştır” açıklaması yapılmıştı.

Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock, Federal Meclis’teki konuşmasında Suriye’deki diyalog sürecinin “dışarıdan sabote edilmemesi” uyarısında da bulundu. “Bölgede barış istiyorsak Suriye’nin toprak bütünlüğü sorgulanmamalıdır” vurgusu yapan Baerbock, “Golan’da uzun vadeli bir işgal, devletler hukukuna aykırıdır” dedi.

İsrail ordusu, Esad rejiminin devrilmesinin hemen ardından işgal altında bulundurduğu Golan Tepeleri ile Suriye toprakları arasındaki tampon bölgeye girmiş ve tampon bölge ötesindeki bazı stratejik noktaları da kontrolü altına almıştı. Başbakan Benyamin Netanyahu, İsrail’in güvenliğini garanti edebilecek bir güç oluşuncaya kadar bölgeden çıkmayacaklarını belirterek Golan Tepeleri’ndeki işgali uzun vadeli olarak sürdürmeye hazırlandıkları mesajını vermişti.

İsrail, 1967 savaşıyla işgal ettiği Golan Tepeleri’ni 1981’de ilhak etmiş, ancak bu adım ABD dışında uluslararası toplum tarafından tanınmamıştı. Devletler hukukunda Golan Tepeleri işgal altındaki Suriye toprağı olarak kabul ediliyor.

Muhalefetteki Hristiyan Birlik Partisi CDU’nun dış politika sözcüsü Jürgen Hardt da, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki askeri faaliyetlerinin bölgesel istikrara zarar verdiğini öne sürdü. Hardt, “Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını savunma hakkı vardır, ancak bu hakkın, diğer halkların güvenliğini riske atmadan gerçekleştirilmesi gerekmektedir” dedi.

CDU’lu bir diğer siyasetçi Roderich Kiesewetter da, Almanya’nın Türkiye ile diplomatik ilişkilerini sürdürürken, Türkiye’yi Suriye’de Kürtler‘in de dahil olduğu bir siyasi çözüm sürecine saygı göstermeye teşvik etmesi gerektiğini söyledi.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz, geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la Suriye’deki gelişmeler hakkında bir telefon görüşmesi yapmış, ardından Berlin’den yapılan açıklamada, “Her iki lider, diktatör Esat rejiminin düşüşünün çok olumlu bir gelişme olduğu konusunda hemfikir” denilmişti.

Scholz’un sözcüsü, Erdoğan ve Scholz’un, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunması gerektiği konusunda hemfikir olduklarını ve bu hedeflere Avrupa Birliği’ndeki ortaklarla ve bölgedeki ülkelerle birlikte çalışarak ulaşılmasının planlandıklarını kaydetti.

(Kaynaklar: VOA Türkçe DW Türkçe)

Paylaşın

Erdoğan: Ufkumuzu 782 Bin Kilometrekareye Sıkıştıramayız

TÜBİTAK ve TÜBA Ödülleri Töreni’nde konuşan Erdoğan, “Suriye başta olmak üzere bölgemizde yaşananlar bize şunu hep gösteriyor; Türkiye Türkiye’den daha büyüktür. Ufkumuzu 782 bin kilometrekareye sıkıştıramayız” dedi ve ekledi:

“İnsan nasıl kaderinden kurtulamazsa, Türkiye ve Türk milleti de mukadderatından kaçamaz, saklanamaz. Tarihin bize yüklediği misyonu görmek ve kabul etmek zorundayız. ‘Türkiye’nin Libya’da, Somali’de ne işi var’ diyenler burnunun dibini göremeyenlerdir.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde TÜBİTAK ve TÜBA Ödülleri Töreni’nde açıklamalarda bulundu. Erdoğan’ın açıklamalarından satır başları şöyle:

“TOGG’a ‘fabrikası yok’ dediler, KAAN’ı kalorifer peteğine benzettiler, Türk astronot ve bilim misyonunu ‘turistik gezi’ diye küçümsediler, İHA ve SİHA’ların her başarısında zaten sinir nöbeti geçirdiler. Başarıyı takdir etmek yerine kulp takarak engellemeye çalıştılar. Kuantum bilgisayar teknolojisinde attığımız kritik adımla Türkiye’yi küresel rekabette çok stratejik bir noktaya taşımayı hedefliyoruz.

Önümüzdeki dönemde kuracağımız ‘süper iletken çip üretim eviyle’ çok daha yüksek kapasiteli kuantum bilgisayarlarına giden yolu da aşacağız. Çağın gerisinde kalan değil, çağa liderlik eden bir büyük ve güçlü Türkiye hedefine emin adımlarla ilerliyoruz.

2002’ye göre bugün çok iyi bir noktadayız. Sadece kendimiz için değil, umudunu bize bağlamış olanlar için de bunu başaracağız. Suriye başta olmak üzere bölgemizde yaşananlar bize şunu hep gösteriyor; Türkiye Türkiye’den daha büyüktür.

Ufkumuzu 782 bin kilometrekareye sıkıştıramayız. İnsan nasıl kaderinden kurtulamazsa, Türkiye ve Türk milleti de mukadderatından kaçamaz, saklanamaz. Tarihin bize yüklediği misyonu görmek ve kabul etmek zorundayız. ‘Türkiye’nin Libya’da, Somali’de ne işi var’ diyenler burnunun dibini göremeyenlerdir.”

Erdoğan Mısır’a gidiyor

Erdoğan, 19 Aralık’ta D-8 Teşkilatı 11’inci Zirve Toplantısına katılmak üzere Mısır’a gidecek.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun tarafından yapılan açıklamada, “Sayın Cumhurbaşkanımız “Gençlere Yatırım ve KOBİ’lere Destek: Yarının Ekonomisini Şekillendirmek” temasıyla düzenlenecek Zirve’ye hitapta bulunacak, Filistin ve Lübnan’daki duruma ilişkin Özel Oturum’a katılacaktır.” denildi.

Altun ayrıca, “Zirve’ye katılan mevkidaşlarıyla ikili görüşmeler de gerçekleştirecek olan Sayın Cumhurbaşkanımız, Suriye ve Filistin başta olmak üzere güncel küresel ve bölgesel meseleler hakkında devlet ve hükümet başkanlarıyla fikir teatisinde bulunacaktır.” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Özel’den “Haciz” Tepkisi: Direneceğiz

CHP Lideri Özgür Özel, Erdoğan’ın “Belediyeleri silkeleyin” talimatıyla CHP’li belediyelere yönelik başlatılan haciz işlemlerine ilişkin, “Zenginlere af üstüne af çıkaranlar, belediyelerimize haciz uygulayarak iş yapamaz hale getirmek istiyorlar. Ama biz tedbirlerimizi aldık ve direneceğiz” dedi.

ABB Başkanı Mansur Yavaş da, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Amaçları borç tahsil etmek mi bağcıyı dövmek mi kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Biz bu kış yine insanları üşütmemeye, protein yardımına devam edeceğiz. 22 yıldır ülkeyi yönetip hala Ankara’da 200 bin aile destek alacak durumdaysa bu herhalde bizim kusurumuz değil” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara’da Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş’la birlikte gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Cumhuriyet’in aktardığına göre; Özel, bir gazetecinin AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bugünkü konuşmasında dile getirdiği “Son dönemde bölgemizde yaşanan her hadise hatırlatıyor ki, Türkiye Türkiye’den daha büyüktür. İnsan nasıl kaderinden kaçarak kurtulamazsa Türkiye de mukadderatından kaçamaz” şeklindeki sözlerini nasıl değerlendirdiği yönündeki soru üzerine şunları söyledi:

“Trump’ın geçmiş dönemlerde Erdoğan’a ‘Akıllı ol, aptal olma’ diye başlayan, tehditler içeren, sonra istediğini yaptığı süreci hep beraber yaşadık. Bu utanç mektubu bu ülkenin cumhurbaşkanını, onu çok estekleyen, yerlere göklere sığdırılamayanlar tarafından o zamanlar sindirilmişti. Şimdi de Trump’ın bir övgü dizgesi var ama üstten bakıyor, sırt sıvazlıyor. Hem övüyor ama hem de aba altından sopa gösteriyor. İlk mektuptan da utanç duymuştuk, bundan da utanç duyuyoruz.

Erdoğan’ın sessizliği manidar, umarım o da etrafındaki dalkavuklar gibi bu açıklamadan memnuniyet duyacak kadar şuurunu kaybetmemiştir. Bu açıklama gurur duyulacak değil ulusal onurumuzu zedeleyecek ifadeler içeriyor.”

Özgür Özel, CHP’li belediyeleri Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) aracılığıyla hedef alan “hesaplara bloke” sürecine ilişkin de, zenginlere sürekli af çıkarıldığını hatırlatıp “Zenginlere af üstüne af çıkaranlar, belediyelerimize haciz uygulayarak iş yapamaz hale getirmek istiyorlar. Ama biz tedbirlerimizi aldık ve direneceğiz” dedi.

Özel şunları söyledi: “Kanun var. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun bunu 6 ayda bir açıklaması lazım. Açıklamaya kalktıklarında bizim açımızdan belediyelerimizin isimleri öyle ilk 100’de falan olmaz ama olsa olsa CHP’li, AK Partili, DEM Partili, İYİ Partili, MHP’li belediye isimleri olabilir listenin sonlarına doğru.

Bizim tanıdıklarımız burada var ama AK Parti’nin tanıdıkları listenin başında. O yüzden listeyi açıklamıyorlar. Ne kadar kayırdıkları müteahhit varsa, ne kadar yandaş müteahhit varsa, ne kadar vergi vermeyen, yani o 44 büyük kamu müteahhidinin 37’si 0 lira vergi vermiş. Bugün bu ülkede en yoksul, en gariban insanlar vergi veriyor, en zenginler vermiyor. 40 haramiler vergi vermiyorlar. 40 milyon onlara bakmaya uğraşıyoruz. O yüzden liste açıklansın, 40 haramilerle dolu olacak.

O yüzden gizliyorlar. Şunu bir kez daha ifade edelim: SGK’nın toplam 100 lira alacağı var. Bu alacağın 10 lirası her partiden, bütün belediyelere ait. Türkiye’de 1000’in üzerindeki belediyeye ait, 1300’ün üzerindeki belediyeye ait borç, SGK borcunun yüzde 10’u. Yüzde 90’ı AK Parti’nin çok sevdiği ve semirdiği müteahhitlerine, iş adamlarına, kamu müteahhitlerine ait. Bunları, bu şirketleri açıklamadan belediyelerin üstüne gitmek demek şu demek: ‘Ben hazımsızım. Mansur Yavaş’ın yaptığı hizmetlerden, Cumhuriyet Halk Partili belediyelerin yaptığı hizmetlerle rekabet edemiyorum. Bizim yapmadıklarımızı yaptılar. Şimdi Türkiye’nin yüzde 65’ine ulaştılar. Ekonominin yüzde 80’ine… Ellerini kollarını bağlayalım’ diyorlar.”

“Kendi adamlarının ya 600 dairesi var ya 600 milyonluk villası var”

Özel’in ardından konuşan Mansur Yavaş da şöyle dedi: “Kendilerine teklifler sunduk ama hepsini geri çevirdiler. Tekrar tekrar gönderdik kabul etmediler. Bugün 80-90 civarında gayrimenkul gönderdik, 2 milyar liralık bir gayrimenkul. Şimdi haczin hemen kaldırılması lazım ama kaldıracaklar mı bilmiyorum. Dahası 1 milyar liraya yakın Çevre Bakanlığı’ndan alacağımız var, onu devredelim diyoruz onu da kabul etmiyorlar.

Amaçları borç tahsil etmek mi bağcıyı dövmek mi kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Biz bu kış yine insanları üşütmemeye, protein yardımına devam edeceğiz. 22 yıldır ülkeyi yönetip hala Ankara’da 200 bin aile destek alacak durumdaysa bu herhalde bizim kusurumuz değil. Yol yapmayı erteleriz belki ama yardımların hiçbirini durdurmayız. Yardımı da yaparız konseri de yaparız çünkü bizim konsere harcadığımız para bütçemizin binde 6’sı. Kendi adamlarına bakınca kendi adamlarının ya 600 dairesi var ya 600 milyonluk villası var.”

Paylaşın

Açlık Sınırı Son 5 Yılda Yüzde 971 Arttı

2019 yılının ocak ayında 6 bin 745 lira olan yoksulluk sınırı 2024 yılının kasım ayında yüzde 975 artarak 72 bin 524 liraya kadar yükseldi. Aynı dönemde açlık sınırı da yüzde 971 artış göstererek bin 957 liradan 20 bin 967 liraya çıktı.

2019 yılında 2020 olarak belirlenen asgari ücret beş yılda yüzde 741 artarak 2024 yılının ocak ayında 17.002 liraya kadar çıktı. Ancak Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM) rakamlarına göre, asgari ücretteki artışa karşın yoksulluk sınırı aynı dönemde yüzde 975 yükseldi.

2024 yılının sonlarına gelirken bir yandan yeni yılda asgari ücretin ne kadar olacağı tartışmaları devam ediyor. 2025 yılı için geçerli olacak asgari ücreti belirleme çalışmaları kapsamında Asgari Ücret Tespit Komisyonu 16 Aralık Pazartesi günü Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ev sahipliğinde ikinci kez toplandı.

İşçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan komisyonda, işveren heyetini Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), işçi heyetini ise Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) temsil ediyor.

Şu ana kadar müzakere masasının taraflarından asgari ücret için bir rakam telaffuz edilmezken, TÜRK-İŞ Genel Başkan Yardımcısı Ramazan Ağar pazartesi yapılan ikinci toplantı sonrasında, “Üçüncü görüşmenin ardından rakamın netleşeceğini düşünüyoruz,” dedi.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu üçüncü toplantısının net tarihi henüz bilinmezken görüşmenin önümüzdeki hafta gerçekleşmesi bekleniyor.

2024 Ocak ayından itibaren geçerli olan net asgari ücret 17.002 TL olarak belirlenmiş, 2024 Temmuz ayında ise yaklaşık 7 milyonu asgari ücretle çalışan olmak üzere kayıtlı 15 milyon ücretle çalışanı ilgilendiren asgari ücret, geçtiğimiz yıllarda yapılanın aksine ve beklentilere rağmen hükümetin “sıkı para politikaları” uygulamaları nedeniyle arttırılmamıştı.

DİSK-AR’ın raporuna göre, asgari ücret civarında ücret alanlar da dahil edildiğinde (asgari ücretin altı ve yüzde 10 fazlasında yani asgari ücret komşuluğunda bulunanlar) 8,5 milyon işçi, asgari ücret civarı ve altında ücretle yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Başka bir deyişle 2023 yılı itibarıyla tüm özel sektör işçilerinin yüzde 48,9’u asgari ücret komşuluğunda ücretlerle çalışıyor.

Raporda, ücretle çalışanların 7,5 milyonunun (yüzde 43,6) asgari ücret ve altında ücretle çalıştığı belirtiliyor. Asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altında çalışan tüm özel sektör emekçilerinin yüzde 47,8’ini (8,3 milyon) oluşturduğu ifade ediliyor.

Türkiye’de 11,5 milyon işçinin (yüzde 66,1) asgari ücretin yüzde 20 fazlası ve altında ücret ile çalıştığının belirtildiği raporda, 14,5 milyon işçinin (yüzde 80,1) ise en fazla asgari ücretin yüzde 50 fazlası ücrete çalıştığı kaydediliyor.

Avrupa İstatistik Ofisi’ne (Eurostat) göre Türkiye, Avrupa ülkeleri içinde en düşük asgari ücrete sahip beşinci ülke konumunda bulunuyor. Verilerini brüt asgari ücretler üzerinden hesaplayan Eurostat’a göre, Türkiye’den daha düşük asgari ücrete sahip ülkeler arasında dört ülke bulunuyor; Sırbistan (544 euro), Karadağ (532 euro), Bulgaristan (477 euro) ve Arnavutluk (398 euro).

Türkiye’nin brüt asgari ücreti Eurostat’ın Temmuz ayı raporunda 568 euro olarak belirtiliyor. Ancak Aralık ayındaki 36 TL civarında olan euro kuruna göre, 20.002 TL brüt asgari ücret 544 euro, 17.002 TL net asgari ücret ise yaklaşık 462 euro.

Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Profesörü ve DİSK-AR araştırmacısı Prof. Dr. Aziz Çelik Euronews Türkçe’ye verdiği demeçte, “Ülkenin büyümesindeki paydan asgari ücrete bir şey eklenmiyor. Sadece enflasyonu baz alarak asgari ücretin artırılması doğru değil” ifadelerini kullandı.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK-AR) 2025 yılına yönelik hazırladığı Asgari Ücret Araştırması raporuna göre, 2024 yılında asgari ücretlinin alım gücü kaybı 54.712 TL olarak hesaplandı.

DİSK-AR’ın hazırladığı raporun yazarlarından biri olan Prof. Dr. Aziz Çelik “Tek başına enflasyon asgari ücret için bir ölçüt olamaz,” diyerek asgari ücretin doğru hesaplamalardan geçmediğini belirtiyor.

“Birincisi enflasyonun ölçümünde sıkıntılar var. İkincisi, TÜİK ortalama bir enflasyon ölçüyor. Yani doğru olsa bile bir ücretli enflasyonu ölçmüyor. Üçüncü faktör ise büyümenin hesaba katılmaması. Enflasyon doğru ölçülse bile reel olarak ücretleri korur ancak büyümeden pay alınamadığı için asgari ücretin payını düşürür.”

Asgari ücretin hesaplanmasında dikkat edilmesi gereken faktörleri dile getiren Çelik, “Geçim şartlarının esas alınması gerekiyor. Bir işçinin ve bakmakla yükümlü olduğu hanenin geçim şartları nasıl sağlandığına bakılması gerekli. İkincisi de kişi başı milli gelir artışıyla asgari ücretin ilişkilendirilmesi lazım,” değerlendirmesini yaptı.

GSYH’nin ülkedeki büyümeyi, toplam verimlilik artışını, zenginleşmeyi ifade ettiğine değinen Çelik, “Burada hakkaniyetli olan kişi başına düşen milli gelire paralel bir artış olmasıdır,” ifadelerini kullandı.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın yayınladığı rakamlara göre, 2024 yılının ilk çeyreğinde yüzde 5,6, ikinci çeyrekte, yüzde 2,4, üçüncü çeyrekte yüzde 2,1 büyüme yaşandı. Kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) ise 2023 yılında yüzde 4,5 artış gösterdi ve cari fiyatlarla kişi başına düşen milli gelir 307.952 TL (13.110 dolar) olarak hesaplandı.

“Asgari ücretteki artış fiyat istikrarını bozmuyor”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ağustos 2024’te yaptığı bir açıklamada “Fiyat istikrarını sağlayacak, daha önce yaptığımız gibi ilan ettiğimiz takvim çerçevesinde enflasyonu tek haneli oranlara tekrar çekeceğiz” diyerek fiyat istikrarına vurgu yapmıştı.

Eylül ayında hükümetin ekonomiyi düzeltme çabaları kapsamında 2025-2027 dönemine dair 3 yıllık yol haritasını sunan Orta Vadeli Program (OVP) açıklandı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, OVP ile ilgili olarak “Programımızın temel amacı enflasyonun kademeli olarak tek haneli seviyelere düşürülmesi” demişti. Geçtiğimiz hafta ise katıldığı bir panelde konuşan Yılmaz “Nihai hedefimiz, elbette dezenflasyondan sonra üçüncü aşama, o da fiyat istikrarı aşaması” ifadeleriyle “fiyat istikrarına” dikkat çekmişti.

Prof. Dr. Aziz Çelik ise asgari ücretteki artışın fiyat istikrarını olumsuz etkilemediğini savunuyor: “Asgari ücret artışı fiyatı istikrarını bozan bir unsur değil. Yüksek enflasyonun sebebinin ücret artışları olmadığı konusunda bilim dünyasında çok geniş bir mutabakat var. Ücret artışlarının enflasyonu yükselttiğine ya da tetiklediğine dair bir şey yok. Fakat hükümetin ekonomi politikası buna dayalı. Yani sıkı para politikası. Alım gücünün kısılması ve talebin düşürülmesine dayalı bir enflasyonla mücadele perspektifleri var. Bu perspektif de ücretlerin baskılanmasını beraberinde getiriyor.”

Enflasyondaki artışın, ücretlerin artmasından kaynaklanmadığı değerlendirmesini yapan Çelik, “Hükümet, asgari ücreti hesaplarken bunu esas alacak ama bu doğru bir yaklaşım değil. Bu enflasyonun yükünü çalışanlara yıkmak anlamına gelecektir,” diye konuştu.

Ülkede artan yoksulluk sınırına dikkat çeken Prof. Dr. Aziz Çelik, uluslararası standartları işaret etti. Türkiye’de asgari ücretin sadece bir işçinin geçimini baz alarak hesaplanmasının doğru olmadığını belirten Çelik, küresel standartlara göre ailenin de hesaba katılması gerektiğini ifade etti.

Ancak Türkiye’nin mevcut ölçütlerini kabul edildiği durumda bile, tek bir işçinin yaşam maliyetinin Kasım ayı itibarıyla 26.000 liraya ulaştığını ve asgari ücretin altında kaldığını vurguladı. Çelik, yaşam maliyetinin önümüzdeki yılın ortasında 30.000 lirayı rahatlıkla aşacağını belirterek, asgari ücretin bu seviyenin üzerinde olması gerektiğini ifade etti.

Açlık sınırı için dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcamasının esas alındığını, yoksulluk sınırının ise bir haneye giren asgari rakamı ortaya koyduğunu hatırlatan Çelik bu ölçütlerin asgari ücretin tespitinde rol oynaması gerektiğini vurguladı:

“Geçinme maliyeti ölçütleri dikkate alınarak asgari ücret belirlenmeli. Yoksulluk sınırının yarısı ya da bir işçinin yaşam maliyeti ortalama aynı rakama tekabül ediyor. Bu da olması gereken en düşük miktarı 30.000 liranın üstüne çıkarıyor.”

Türkiye’de asgari ücretin işverene maliyetleri artırdığı, istihdam kaybına neden olduğu ve enflasyon artışını tetiklediğini iddialarına ilişkin olarak ise Çelik, özellikle 2016 yılında asgari ücrete yapılan yüzde 30 oranındaki zammı ve o dönemde enflasyonun yüzde 8,5 civarında olduğunu ve enflasyonun büyük bir artış göstermediğini belirtti.

Çelik, 2015 yılının sonunda 1.000 TL olan asgari ücretin, 2016 yılında yüzde 30 arttırılarak net 1.300 TL’ye çıkarılmasını hatırlatarak, “O dönemde enflasyonun çok üzerinde bir asgari ücret zammı yapılmıştı. Enflasyon 2015’te yıllık bazda 8,5 civarındaydı. Ve yüzde 30 zamma rağmen enflasyon büyük oranda yükselmemişti,” değerlendirmesini yaptı.

O dönemdeki artışa rağmen enflasyon oranında ya da işsizlik oranında kayda değer bir artış yaşanmadığını belirten Çelik, “Ücret artışlarının enflasyon ya da istihdam kaybına yol açtığı iddiası Türkiye’de verilerle kanıtlanmış değil” dedi. Asgari ücret artışlarının son 20 yılda enflasyon üzerinde gerçekleştiğini belirten Çelik, buna rağmen asgari ücretin yaşanabilir bir seviyeye ulaşmadığının altını çizdi.

Asgari ücretin Türkiye’de ortalama ücrete dönüşmesinin büyük bir sorun teşkil ettiğini de değinen Prof. Dr. Çelik, büyük ölçekli işletmelerin asgari ücret maliyetlerini kolaylıkla karşılayabileceğini ancak küçük ölçekli işletmelerin bu maliyeti karşılamakta zorlandığını ifade etti.

Çelik, çözüm olarak hükümetin küçük işletmeler için özel teşvik mekanizmalarını devreye sokması gerektiğini belirtti. Büyük şirketlerin mevcut koşullarda daha yüksek ücretleri dahi karşılayabileceğini vurgulayan Çelik, “Şu anda tüm işverenlere uygulanan 5 puanlık sigorta teşviği, yalnızca küçük ve orta ölçekli işletmelere uygulanabilir,” yorumunu yaptı.

Asgari ücretin yaygın bir ücret haline gelmesinin büyük şirketlerin toplam maliyetlerini düşürdüğünü belirten Çelik, asgari ücret sorununa uzun vadeli ve yapısal bir çözüm olarak Avrupa Birliği ülkelerindeki uygulamalara dikkat çekti. Avrupa’da yaygın olan toplu iş sözleşmelerinin hükümet tarafından sendikasız iş yerlerine teşmil edilmesi gerektiğini belirtti.

Türkiye’de de mevcut yasal çerçevede bu mekanizmanın bulunduğunu ancak kullanılmadığını ifade eden Çelik, bu yöntemin ücret farklılaşmasını sağlayarak asgari ücretin ortalama ücret olmaktan çıkarılabileceğini savundu: “Büyük şirketler için asgari ücret maliyetleri bir sorun teşkil etmezken, küçük işletmelere sağlanacak teşvikler ve toplu iş sözleşmelerinin yaygınlaştırılması çözüm için kritik öneme sahip.”

Paylaşın