Bu Besinler Kan Basıncını Yükseltiyor

Yüksek tansiyon veya hipertansiyon, kalp hastalığı ve felç için önemli bir risk faktörüdür. Genetik ve stres önemli bir rol oynarken, beslenme de kan basıncını düzenlemede hayati bir rol oynar.

Haber Merkezi / Peki hangi besinler kan basıncını yükseltir veya hangi besinler kan basıncını düşürmeye yardımcı olur?

Şekerli İçecekler: Şekerli ve gazlı içecekler, kilo alımına ve insülin direncine katkıda bulunmanın yanı sıra, her ikisi de yüksek tansiyona yol açar. Ayrıca, yüksek fruktoz tüketimi damar fonksiyonunu doğrudan etkileyebilir. Bu içeceklerin yerine daha doğal içecekler tercih edilmeli.

Kahve: Ölçülü tüketimi genellikle güvenli olsa da, aşırı kahve tüketimi bazılarında, özellikle kafeine duyarlılığı olan kişilerde kan basıncının artmasına neden olabilir.

Hazır Erişte: Tek bir paket hazır erişte, önerilen günlük tuz alımının yarısından fazlasını içerir. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, sodyum (tuz) miktarı etikette miligram (mg) cinsinden, ürünün 100 gramı veya 100 mililitresinde belirtilmelidir.

İşlenmiş Etler: İşlenmiş etler genellikle tütsülenir veya tuz ve diğer katkı maddeleriyle muhafaza edilir, bu da onları yüksek tansiyonun önde gelen nedenlerinden biri haline getirir. İşlenmiş etler genellikle damar sağlığını etkileyebilecek nitratlar ve diğer koruyucu maddeler içerir. İşlenmiş etleri ara sıra tüketmekle fayda var, yağsız, taze etler tercih edilmeli.

Peynir: Peynir, kalsiyum ve protein açısından oldukça zengindir. Ancak, özellikle çedar, parmesan, feta vb. gibi eskitilmiş peynirler yüksek sodyum (tuz) içeriğine sahip olabilirler. Bu peynirlerin sık tüketimi yüksek tansiyona yol açabilir. Bu peynirlerin yerine, düşük sodyumlu veya taze peynirleri tercih edilmeli; bir yemeğin ana malzemesi olarak değil, aroma verici olarak kullanılmalı.

Ekmek ve Diğer Fırın Ürünleri: Ekmek ve tüm unlu mamuller (somunlar, hamur işleri) gizli sodyum (tuz) kaynakları arasındadır. Güvenli olması için, tuz içeriğinin kontrol edilebildiği ekmekler tercih edilmeli.

Fermente Ürünler: Turşular fermente edildiğinde bağırsak sağlığına faydalıdır, ancak genellikle turşulama işlemi nedeniyle yüksek oranda tuz içerirler. Turşu veya diğer fermente ürünleri ara sıra, büyük miktarlarda değil, az miktarlarda ve sos olarak tüketilmeli.

Dondurulmuş Yemekler: Hazır yemekler elbette pratiktir, ancak genellikle daha fazla sodyum ve sağlıksız yağ içerirler. Bu bileşenler yalnızca yüksek tansiyona değil, aynı zamanda kardiyovasküler hastalık geliştirme riskinize de katkıda bulunurlar.

Dondurulmuş veya önceden paketlenmiş yemeklerden kaçınmak en iyisidir, ancak mecbur kalınırsa, düşük sodyumlu veya taze hazırlanmış olanlar tercih edilmeli, genel sağlığınızı olumsuz etkileyebilecek gizli tuzlar, koruyucu maddeler ve doymuş yağlar için besin etiketleri her zaman kontrol edilmeli.

Paylaşın

Gece Gökyüzünde Görebileceğiniz “Evrenin 7 Harikası”

“Dünyanın Yedi Harikası”, antik çağın en dikkat çekici eserlerinin bilinen listesidir: Giza’daki Büyük Piramit, Rodos Heykeli, İskenderiye Feneri, Halikarnas Mozolesi, Artemis Tapınağı (Diana), Olimpiya’daki Zeus Heykeli ve Babil’in Asma Bahçeleri.

Haber Merkezi / Gece gökyüzünde görebileceğiniz “Evrenin 7 Harikası” kavramı ise, antik dünyanın yedi harikasına bir gönderme olarak, evrenin en etkileyici ve çıplak gözle ya da teleskopla gözlemlenebilen gök cisimlerini veya olaylarını ifade eder.

Bu, subjektif bir liste olsa da, astronomi meraklıları ve bilim insanları arasında popüler olan, görsel olarak büyüleyici ve evrensel öneme sahip bazı gök cisimlerini ve olayları kapsar.

Samanyolu Galaksisi: Kendi galaksimiz, karanlık bir gecede çıplak gözle görülebilen muhteşem bir yıldız şerididir. Yoğun yıldız kümeleri ve toz bulutlarıyla, evrenin büyüklüğünü hissettirir.

Andromeda Galaksisi (M31): Çıplak gözle görülebilen en uzak gök cismi olan Andromeda, yaklaşık 2.5 milyon ışık yılı uzaktadır. Küçük bir teleskopla spiral yapısı hayranlık uyandırır.

Orion Nebulası (M42): Orion Takımyıldızı’nda yer alan bu yıldız oluşum bölgesi, teleskopla muhteşem bir manzara sunar. Çıplak gözle bile hafif bir bulanıklık olarak fark edilebilir.

Pleiades (Ülker) Yıldız Kümesi (M45): Boğa Takımyıldızı’nda bulunan bu açık yıldız kümesi, çıplak gözle görülebilen parlak yıldızlarıyla dikkat çeker. Teleskopla daha da büyüleyici görünür.

Kuzey Işıkları (Aurora Borealis): Dünya’nın manyetik alanının güneş rüzgarlarıyla etkileşime girmesiyle oluşan bu ışık şöleni, gece gökyüzünde renkli dans eden ışıklar olarak görünür. Kutup bölgelerinde gözlemlenir.

Satürn’ün Halkaları: Küçük bir teleskopla bile Satürn’ün ikonik halkaları gözlemlenebilir. Bu görüntü, evrenin estetik harikalarından biridir.

Meteor Yağmurları (ör. Perseidler): Yılın belirli zamanlarında (örneğin, Ağustos’taki Perseid meteor yağmuru), gökyüzünde saatte onlarca kayan yıldız görülür, bu da görsel bir şölen sunar.

Paylaşın

Erdoğan, Gazze Üzerinden CHP’ye Yüklendi

Rize’de konuşan Erdoğan, “Ana muhalefet uzun süre Hamas’a terör örgütü dedi. Selam çaktıkları yerlerden umduklarını bulamayınca hemen ağız değiştirdiler. İtibar suikastine devam ettiler. Sonuçta ne oldu bize attıkları çamurlar döndü dolaştı kendilerini buldu” dedi ve ekledi:

“Dünkü anlaşma hakikati gösterdi. Hamas ve Filistinli kardeşlerimiz dahil herkes Türkiye’nin çabalarını takdir etti, teşekkür etti. Bizi bir tarafa bıraktım, CHP genel başkanının Türkiye hükümetine bir özür borcu yok mu? Sayın Özel’in haftalardır çalışan devlet görevlerine bir özür borcu yok mu? Takdirini milletimin en iyi şekilde yapacağına inanıyorum.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rize’de Valilik Tören Alanı’nda, Yapımı Tamamlanan Tesis ve Projelerin Toplu Açılış Töreni’nde konuştu. Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şu şekilde:

“15 aylık aradan sonra sizlerle hasret gidermek üzere Rize’deyim. Her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. 20-21 Eylül’de yaşanan sel felaketi nedeniyle geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Dünya değişir, zaman değişir, bizim size ve milletimize olan sevdamız değişmez. Buraya gelirken yine elimiz boş gelmedik. Rize’ye yine hizmetlerle geldik. Toplam 38 projemizin toplu açılışını, 2 projemizin temel atmasını gerçekleştiriyoruz. Toplam yatırımı 3 milyar 84 milyon lirayı geçen eserleri hizmete veriyoruz.

Yurt dışında da yoğun bir diplomatik atak içerisindeyiz. Türkiye’nin ağırlığını artırıyoruz. Dünya liderlerinin katıldığı zirvelerde ülkemizi gururla temsil ediyoruz. Medeni denilen ülkelerin sessiz kaldığı trajedileri cesaretle insanlığın gündemine taşıyoruz. Gittiğimiz her yerde kimseden çekinmeden ezilenlerin sesi olduk. Niçin biliyor musunuz? Çünkü biz bu toprakların evladıyız. Nasıl Rize hak olanın yanındaysa, biz de mazlumların yanındayız. Rize’den aldığımız güçle, sizden aldığımız ilhamla zalimlerin karşısında eğilmeden bükülmeden duruyoruz.

Mısır’dan hepimizi sevindiren haber aldık. Hamas ile İsrail hükümeti arasındaki görüşmelerde anlaşma sağlandı. 2 yıl sonra ilk kez Gazze’de yüzler güldü. İnsanlar sevinçle sokaklara döküldü. Gazzeli kardeşlerimizin şükür secdesine kapandığını görmek bizi çok farklı bir duygu dünyasına götürdü. İlk günden itibaren bu sürece en büyük katkıyı veren ülkelerden biriyiz. ABD’deki ana gündemlerimizden biri Gazze’de akan kanı durdurmaktı. ABD Başkanı Sayın Trump ile çok verimli bir görüşme gerçekleştirdik.

“Önemli olan anlaşmanın harfiyen uygulanması”

Sonuçta anlaşma imzalandı ve Gazze’de kalıcı barışa giden yolun kapıları aralandı. Tüm zorluklara rağmen bunu çok önemli buluyoruz. Biz artık kan akmasın diyoruz, çocuklar açlıktan ölmesin diyoruz. Ne yapıyorsak sadece ve sadece bunun için yapıyoruz. Bizim barıştan, istikrardan ve bölgemizde huzur olmasından başka arzumuz yok. Bundan sonra önemli olan anlaşmanın harfiyen uygulanmasıdır.

Biz inşallah burada da elimizi taşın altına koyacağız. Enkazın kaldırılması ve Gazze’nin yeniden imarında da bize düşen neyse inşallah yerine getireceğiz. Soykırım ortamına dönülmesinin bedeli çok ağır olacaktır. Barışa fırsat tanınmalıdır. Türkiye olarak nasıl müzakere süreçlerinde Gazze halkının yanında olduysak bundan sonra da Filistinli kardeşlerimizi desteklemeye devam edeceğiz. Gazzeli kardeşlerimi buradan saygıyla selamlıyorum.

Ana muhalefet uzun süre Hamas’a terör örgütü dedi. Selam çaktıkları yerlerden umduklarını bulamayınca hemen ağız değiştirdiler. İtibar suikastine devam ettiler. Sonuçta ne oldu bize attıkları çamurlar döndü dolaştı kendilerini buldu. Dünkü anlaşma hakikati gösterdi. Hamas ve Filistinli kardeşlerimiz dahil herkes Türkiye’nin çabalarını takdir etti, teşekkür etti.

Bizi bir tarafa bıraktım, CHP genel başkanının Türkiye hükümetine bir özür borcu yok mu? Sayın Özel’in haftalardır çalışan devlet görevlerine bir özür borcu yok mu? Takdirini milletimin en iyi şekilde yapacağına inanıyorum. Biz rakibimiz de olsa kimsenin böyle bir duruma düşmesini istemeyiz. Sayın Özel’e kulağına her fısıldanana itibar etmemesi gerektiğini hatırlatıyorum.”

Paylaşın

“2025 Nobel Barış Ödülü” Venezuela’ya Gitti

Bilim, edebiyat ve barış gibi alanlarda ilerlemeye katkı sağlayan kişilere verilen Nobel Ödülleri’nden 2025 Nobel Barış Ödülü, Vente Venezuela lideri Maria Corina Machado’ya verildi.

Haber Merkezi / Norveç Nobel Komitesi Başkanı yaptığı açıklamada, ödülün Venezuela halkının demokratik haklarını savunmak için verdiği mücadele ve diktatörlükten demokrasiye adil ve barışçıl bir geçiş sağlamak için gösterdiği çabalarından dolayı verildiğini belirtti.

2024 Nobel Barış Ödülü’nü dünyanın nükleer silahlardan arındırılmasına yönelik çalışmalarından dolayı Japon kuruluş Nihon Hidankyo kazanmıştı.

2023 Nobel Barış Ödülü, kadın hakları ve demokrasiyi savunduğu ve idam cezasına karşı olduğu için hapisteki İranlı aktivist Narges Mohammadi’ye verilmişti.

2022 Nobel Barış Ödülü’ne insan hakları savunucusu Ales Bialiatski ile insan hakları örgütleri Memorial ve Center for Civil Libertie’s layık görülmüştü. Nobel Barış Ödülü 2021’de Rus gazeteci Dimitri Muratov ve Filipinli gazeteci Maria Ressa’ya verilmişti.

1901 ve 2021 yılları arasında 102 Nobel Barış Ödülü sahibini bulurken bunların 25’i kurumlara verildi. Kurum sayısı bu seneki ödülle 27’ye yükseldi. Şu ana kadar 2 barış ödülü, üç kişi arasında paylaştırıldı. Bu seneki ödülle birlikte bu sayı 3’e yükseldi.

Nobel Barış Ödülü’nü bugüne kadar reddeden bir kişi oldu. Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile 1973 Paris Antlaşması’nı imzaladığı için Barış Ödülü’nü paylaşan Vietnamlı politikacı Le Duc Tho, ödülü almayı reddetmişti. Nobel Barış Ödülü şu ana kadar 19 kadına verildi.

Nobel ödüllerinin açıklanmasının ardından ödüller 10 Aralık’ta düzenlenecek törende İsveç Kralı tarafından sahiplerine takdim edilecek.

Maria Corina Machado kimdir?

María Corina Machado, Venezuela’da muhalefetin lideri. 2024’teki başkanlık seçimlerine girmesi engellendi. Seçimler uluslararası kurumlar tarafından özgür ya da adil olmamakla eleştirildi. Muhalefetin ortak adayı Edmundo Gonzalez için büyük kalabalıkları sokaklara çekmeyi başardı.

Ülkenin muhalefetini birleştirici bir figür olması ve binlerce insanı sokaklara ve sandık başına çekebilecek bir güç olması Nicolás Maduro hükümetini endişelendirdi.

Geçen yılki tüm anketler, siyasi hareketinin kazanacağını gösteriyordu. Buna rağmen, Nicolás Maduro, seçim gözlemcilerinin birçok usulsüzlüğü belgelemesine rağmen üçüncü kez göreve geldi.

İnsanların sandık başında saatlerce beklemeye zorlanması gibi bazı usulsüzlüklere bizzat tanık oldum. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından ülke genelinde protestolar yaşandı. Ancak bunlar, yetkililerin sert müdahalesiyle hızla bastırıldı.

Machado, o zamandan beri saklanıyor sadece Ocak ayında Maduro’nun göreve başlamasından önceki bir protesto sırasında kısa bir süreliğine ortaya çıktı. Kısa bir süreliğine tutuklandı ve ardından serbest bırakıldı.

Nobel ödülleri nedir?

Nobel Ödülleri, İsveçli mucit Alfred Nobel’in vasiyetiyle oluşturuldu. Nobel, servetinin, “önceki yıl insanlığa en büyük faydayı sağlayanlara” ödül olarak verilmesini istedi.

Alfred Nobel, 1895 yılında hayatını kaybetti ancak vasiyeti üzerindeki yasal mücadelenin ardından ilk Nobel Ödülleri ancak 1901 yılında verilebildi. Nobel, kimya ve fizik ödüllerinin İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından, edebiyat ödülünün ise İsveç Akademisi tarafından verilmesini şart koştu.

Fizyoloji veya tıp alanındaki ödülleri İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nün vermesini belirleyen Nobel, barış ödülünün ise Norveç parlamentosu tarafından verilmesini istedi. Nobel’in, o dönem İsveç ile bir birlik içinde olan Norveç’i barış ödülünün dağıtımı için neden seçtiği bilinmiyor.

1968 yılında İsveç Merkez Bankası, 300. yılını kutlarken, Nobel Vakfı’na yaptığı bağışla “Alfred Nobel Anısına Ekonomi Bilimleri Ödülü”nü kurdu. Bu ödül, diğer Nobel ödülleriyle aynı prensipler doğrultusunda İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından veriliyor.

Paylaşın

Bu Mineral Beyin Fonksiyonlarını Artırıyor

Bakır, sinir sisteminin gelişimi ve işlevi için gerekli olan hayati bir mikro besindir; ancak beynin düzgün çalışması için vücutta optimum bakır seviyesinin korunması gerekir.

Haber Merkezi / Beynin düzgün çalışması için gerekli olan bakırın eksikliği de nörolojik bozukluklara yol açabilir.

Aşırı bakır toksik olabilir ve oksidatif strese ve nöron hasarına katkıda bulunabilir Bu hasar, beyin fonksiyonlarını bozabilir ve Alzheimer, Parkinson ve Wilson hastalığı gibi hastalıklara neden olabilir.

Uzmanlara göre, insan vücudu bakırı kendi başına üretemiyor, bu yüzden besinlerden alınması gerekir. Takviyeler de bir seçenektir, ancak bu mineral çeşitli gıdalarda da mevcuttur. Bakırın başlıca kaynakları, deniz ürünleri ve bazı hayvansal organlar, özellikle de sığır karaciğeridir.

Bakır ayrıca kuruyemişlerde, tohumlarda, kuru meyvelerde, baklagillerde, bitter çikolatada, tam tahıllarda ve ıspanak gibi yapraklı sebzelerde de bulunur.

Bakır sadece beyin sağlığına yardımcı olmaz, aynı zamanda enerji üretimi, kırmızı kan hücrelerinin yapımı, demir emilimi ve bağışıklık sisteminin en iyi durumda kalması için de gereklidir.

Sağlıklı kan damarlarının, sinirlerin ve kemiklerin korunmasına yardımcı olan bakır, ayrıca kolajen ve bağ dokularının üretimi için de gereklidir.

Paylaşın

Trump’tan Şaka Gibi Açıklama: Çin Dünyayı Esir Alıyor

ABD Başkanı Donald Trump, Çin’in nadir toprak elementler ihracatına yönelik kısıtlamalarını “düşmanca” olarak nitelendirerek, Çin’in “dünyayı esir almayı” amaçladığını söyledi.

Haber Merkezi / ABD Başkanı Donald Trump, Truth Social’da yaptığı paylaşımda, Pekin’in nadir toprak elementleri ve diğer önemli malzemelerin ihracatını kısıtlama planlarını ayrıntılarıyla anlatan mektupları çok sayıda devlet yönetimine gönderdiğini duyurdu.

Donald Trump, paylaşımında, Çin’in nadir toprak elementler ihracatına yönelik kısıtlamalarını “düşmanca” olarak nitelendirerek, Çin’in “dünyayı esir almayı” amaçladığını söyledi.

Öte yandan ağustos ayında imzalanan 90 günlük ticaret ateşkesinin kasım ayı başında sona ermesiyle birlikte, yeni gümrük vergileri iki güç arasındaki ekonomik gerginliği derinleştiriyor. Her iki taraf da tarımdan teknolojiye ve enerjiye kadar çeşitli sektörlerde misilleme önlemleri uygulamaya başladı.

Paylaşın

Neokolonyalizm: Yeni Sömürgecilik

Neokolonyalizm (veya yeni sömürgecilik), sömürgeci güçlerin, doğrudan askeri veya siyasi kontrol yerine ekonomik, kültürel ve küresel mekanizmalar aracılığıyla sömürgeleri üzerinde dolaylı egemenlik kurmasını ifade eder.

Haber Merkezi / Kavram, bağımsızlık kazanan ülkelerin görünürde özgür olsalar da, Batılı güçlerin (özellikle Avrupa ve ABD) etkisi altında kalmaya devam etmesini tanımlar. Temel olarak, kapitalizm, küreselleşme, kültürel emperyalizm ve koşullu yardımlar gibi araçlarla gelişmekte olan ülkelerin sömürülmesini kapsar.

Kavram ilk olarak, 1956’da Fransız filozof Jean-Paul Sartre tarafından “Kolonyalizm ve Neokolonyalizm” (Colonialism and Neocolonialism) eserinde ortaya atılmıştır. Sartre, Cezayir Savaşı bağlamında, sömürgeciliğin fiziksel kontrolünden vazgeçerek ekonomik bağımlılıkla devam ettiğini savunmuştur.

Kavram, 1960’larda Gana’nın ilk başkanı Kwame Nkrumah tarafından popülerleştirilmiştir. Nkrumah, 1965’te yayınladığı Neo-Colonialism: The Last Stage of Imperialism (Neo-Kolonyalizm: Emperyalizmin Son Aşaması) kitabında, Afrika ülkelerinin IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar üzerinden nasıl manipüle edildiğini eleştirmiştir. Bu kitap, Afrika Birliği Örgütü’nün (OAU) 1963 manifestosunda da yer almıştır.

Neokolonyalizm kavramı, II. Dünya Savaşı sonrası dekolonizasyon sürecinde (özellikle Afrika ve Asya’da) kullanılmıştır. Noam Chomsky, 1979 yılında yayınlanan Washington Connection and the Fate of Latin America eserinde ABD’nin Latin Amerika’daki neokolonyal pratiklerini incelemiştir.

Neokolonyalizm, doğrudan işgalin yerini alan dolaylı yöntemlerle işler:

Ekonomik Bağımlılık: Düşük fiyatlı hammadde ihracatı, yüksek teknolojili ithalatı. Örneğin, Afrika ülkelerinin kakao veya petrol gibi hammaddeleri ucuza satması, karşılığında pahalı makineler alması.

Kültürel Emperyalizm: Batı medyasının, eğitim ve dil aracılığıyla kültürel üstünlük dayatması. Örneğin, Hollywood filmleri veya İngilizce eğitiminin, yerel kültürleri erozyona uğratması.

Küreselleşme ve Ticaret: Serbest ticaret anlaşmalarıyla yerel sanayilerin yok edilmesi. Örneğin, NAFTA gibi anlaşmaların Meksika tarımının ABD’ye bağımlı hale getirilmesi.

Askeri ve Siyasi Müdahale: Darbeler, vekil savaşlar veya “yardım” adı altında üslerin kurulması. Örneğin, Soğuk Savaş döneminde CIA destekli darbeler.

Kitle Turizmi: Turizm, yerel ekonomiyi yabancı sermayeye bağımlı kılarak kültürel yozlaşmaya yol açar. Örneğin, Türkiye’de Akdeniz turizminin, yerel toplulukları dışlayarak Batılı turistlere hizmet odaklı bir ekonomi yaratması.

Afrika’da, Nkrumah’ın uyarısını doğrulayan şekilde, Fransız şirketleri (örneğin TotalEnergies) Nijerya veya Kamerun’da petrol kaynaklarını kontrol etmektedir. Fransa’nın “Françafrique” politikası, neokolonyalizmin klasik bir örneğidir.

Latin Amerika’da, ABD’nin “Monroe Doktrini” mirası, Venezuela veya Bolivya’da ekonomik yaptırımlarla kendini göstermektedir.

Türkiye ve Orta Doğu’da kitle turizmi, neokolonyal bir araç olarak görülürken; yabancı otel zincirleri yerel istihdamı düşük ücretlerle sömürür ve kültürel normları değiştirir.

Neokolonyalizm, postkolonyalizm teorisiyle (sömürge sonrası kültürel miras) yakından ilişkilidir, ancak daha çok maddi sömürüye odaklanır.

Neokolonyalizm, özellikle gelişmekte olan ülkelerin bağımsızlık mücadelelerinde hâlâ canlı bir tartışma konusu olurken, eleştirenler, bu sistemin emperyalizmin “son aşaması”, savunanlar (nadiren) ise küresel entegrasyonun faydalı olduğunu ileri sürerler.

Paylaşın

DEM Parti’den “Süreç” Açıklaması: Kritik Aşamada

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, partisinin “Barış ve Demokrasi”, iktidarın ise “Terörsüz Türkiye” adını verdiği sürece ilişkin, kritik bir aşamada olduğunu söyledi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, partisinin genel merkezide basın toplantısı düzenledi. Ayşegül Doğan, şunları söyledi:

“Dün saatlerce sürdü MYK Toplantımız. Gündem yoğun. Bir yandan tüm dünyanın gözleri önünde yaşanan bir soykırım gündemi var. MYK’mızın en başta değerlendirdiği konulardan biriydi. Filistin meselesinden bahsediyoruz. Biliyorsunuz, yeni bir gelişme var. İsrail ile Hamas arasında varılan anlaşmanın duyurulmasından bahsediyorum. Biz bu anlaşmanın nihayet sağlanabilmiş olmasını DEM Parti olarak memnuniyetle karşılıyoruz. Henüz ilk aşamasının onaylandığı açıklandı. Çok kritik saatler ve günler takip ediyor bundan sonraki aşamaları görmemiz için. Bunu da dikkatle, özenle ve hassasiyetle takip ediyoruz. Bir yandan da 13 Ekim’e doğru yol alıyoruz. 2 yıldır süren, on binlerce canın yitimine neden olan, bunun 20 binden fazlasının çocuk olduğu bir soykırımdan bahsediyoruz.

İkinci yılında böyle bir anlaşmanın sağlanmış olmasının değerinin bilinmesi gerekiyor. Bu konuda sorumluluk üstlenen, üstlendiğini söyleyen, sorumluluğu samimiyetle yerine getireceğini ifade eden herkesin sahici ve gerçekçi bir yaklaşımla meseleye yaklaşması gerekiyor. Barış ve istikrar için siyasetin ve müzakerenin zamanı diyoruz. Ancak bunu söylemek yetmiyor, çünkü yaraların sarılması gerekiyor. Bu yaraların sarılması da kolay değil. Blokajların kaldırılması gerekiyor. Bunların da zamana yayılmadan gerçekleşmesi gerekiyor. İki yıldır devam eden işgal ve trajedinin son bulması için de tüm uluslararası aktörlerin bu konuya ciddiyetle yaklaşması gerektiğinin bir kez daha altını çiziyoruz.

İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı işgalin ikinci yılından ve soykırımdan bahsederken şunu da unutmamak gerekiyor. Sözünü ettiğimiz rakamlar insan canı, istatistiki veri değil. Üstelik bunlar yalnızca tespit edilebilenler. 67 bin 139 Filistinli katledildi. Yaklaşık 9.500 Filistinlinin akıbeti bilinmiyor şu anda. 20 binden fazlasının çocuk olduğu düşünülüyor. Bunu tekrar söylüyorum. 2700 ailenin tüm üyeleri bu savaş kabinesi tarafından öldürüldü. Tüm bunlar dünyanın gözleri önünde açık bir biçimde yapıldı. O yüzden bu konudaki sorumluluk, dünyada evrensel ilkelere bağlılığını ifade eden tüm ülkelerin söylemlerinin ötesinde eyleme geçmesi gereken bir sorumluluktur.

Bugün 9 Ekim, uluslararası bir komplonun da yıldönümü. 9 Ekim 1998’de başlayan, 1999’da 15’i 16’ya bağlayan gece Sayın Öcalan’ın esaretiyle devam eden ve bugün hala izlerini gördüğümüz uluslararası bir komplonun 27. yılındayız. Bu komplo, her şeye rağmen Öcalan’ın ısrarlı barış ve demokratikleşme çabalarıyla boşa çıkarıldı. 9 Ekim’de neydi yapılmak istenen? 9 Ekim 1998’de yapılmak istenen, açıkça bir Türk-Kürt savaşının fitilini ateşlemekti. Başarılamadı. İyi ki de başarılamadı. Ancak başarılamaması için çok büyük bir mücadele verildi, çok ağır bedeller ödendi.

Bölgesel etkileri itibarıyla Türkiye’de geldiğimiz aşama çok kritik. Çok önemli ve çok tarihi bir eşik. Bu sözleri ısrarla söylememizin nedeni de bir tesadüf değil. Kritik ve tarihi olduğu da yalnızca son 30 yılda Türkiye ve Ortadoğu bölgesinde yaşanan gelişmelere bakıldığında dahi görülebilir. Peki, bu süreçte Öcalan ne yaptı, nasıl bir irade sergiledi? Uluslararası aktörlerin de içinde yer aldığı bu komployu boşa çıkarmak için Sayın Öcalan, 27 yıldır sürdürülen tecride rağmen, ilmek ilmek örerek bir demokratik yaşam modeli teklif etti. Hem Türkiye’ye hem Ortadoğu bölgesine.

“Komplocu akıl hala çırpınıyor ama başaramayacak”

O yüzden bugün yaşananları değerlendirdiğimizde dünden bağımsız ele almamız mümkün değil. Biz bu komployu, bu komplocu aklı, buradan savaş ve yıkım yaratmak isteyen, buradan çok büyük bir halklar arası savaş kurgulayan aklı yalnızca kınamıyoruz; buna karşı yıllardır mücadele ediyoruz. Yalnızca lanetlemiyoruz, bunun gerçekleşmemesi için mücadelemizi can pahasına veriyoruz. Bu aklın yer yer hala devrede olduğunu görüyoruz. Evet, boşa çıkarılmış bir komplodan bahsediyoruz. Ancak bu akıl hala çırpınıyor; kalıcı, onurlu, eşit, adil bir barışın imkanlarını ve alanını hala daraltmaya çalışıyor. Başaramayacakları kesin. Geçen on yıllarda gördüğümüz gibi. Ancak kimsenin daha fazla can kaybına tahammülü yok. Bizim de yok, ülkenin de yok, Ortadoğu bölgesinin de yok.

O yüzden herkes ama herkes sürecin değerini bilmeli ve bundan sonra yapılması gerekenlere ciddiyetle yaklaşmalı. Sayın Öcalan’ın geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bazı kavramlarla birlikte de değerlendiriliyor. Demokratik komünal toplum, eko-ekonomi, eko-endüstri, demokratik toplum sosyalizmi, demokratik entegrasyon ve son olarak da müzakereci demokrasi. Bunları yalnızca kavramlar olarak ele almamak gerekiyor. Sadece teorik bazı açılımlar değil bunlar. Sadece yeni tartışmalara kapı aralayan sözler ya da kavramlar değil. Öcalan’ın dünyaya, Türkiye’ye, bölgeye, bölgede yaşayan halklara sunduğu yeni yaşam modelinin anahtar kelimeleri bunlar. Kürt sorununa bakışının ne kadar derinlikli ve zengin olduğunun göstergesi aynı zamanda.

Kimileri son günlerde süreçle, komisyonla bağlantılı olarak, ‘Siz başka bir şey bilmiyor musunuz DEM Parti olarak? Öcalan’ın ana aktörlüğü, temel muhataplığı. Niye yalnızca bunları ifade ediyorsunuz?’ Bunu soranlara, bunu bu şekilde yüzeysel biçimde ele alanlara buradan soruyoruz: Sayın Öcalan’ın 27 Şubat çağrısıyla gerçekleşen, Sayın Öcalan’ın 9 Temmuz çağrısıyla ortaya çıkan gerçeği neden görmezden geliyorsunuz? Bu küçümsenecek, gayriciddi bir şekilde ele alınacak bir gelişme olarak değerlendirilebilir mi? Tekrar ediyoruz.

Sözünü ettiğimiz konu insan hayatı. Milyonlarca insanın hayatını ilgilendiren, milyonlarca insanın geleceğini şekillendirme potansiyeli taşıyan, milyonlarca insanın nasıl yaşayacağına dair anahtar çözümler içeren iki önemli çağrıya hiç kimse bu şekilde yüzeysel yaklaşamaz. Hiç kimse bu talepleri göz ardı edemez, etmemeli. Bizim bu konudaki tavrımız dün de böyleydi, bugün de aynı. Bunu geç anlayanlar, bunu idrak edemeyenler Türkiye’ye yalnızca zaman kaybettirmediler, can kaybettirdiler. Bunda daha fazla ısrar edilmemesi gerekiyor. Bu anın ıskalanmaması gerekiyor.

Hatırlayacaksınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle demişti ilk açıklamalarından birinde. ‘Her olumlu adım bir sonrakine vesile olacaktır.’ 27 Şubat çağrısından sonra demişti. Yine MHP lideri Bahçeli, ‘Önce silahlar sussun, sonra her şey konuşulur’ demişti. Şimdi biz de diyoruz ki silahların susması önemli, ancak çatışmasızlığın kalıcı hale getirilmesi gerekiyor. Çatışmasızlığın kalıcı hale getirilebilmesi için de birtakım adımların atılması gerekiyor. Silahlar sustu; o halde şimdi yasaların, hukukun, demokrasinin görünür olması gerekiyor. Silahlar sustu; o halde şimdi tanınma ve kabul hukuken sağlanmalı. Ancak henüz yaprak kımıldamıyor. Önemli sözler söyleniyor, kıymetli laflar ediliyor. Evet, ezberler bozuluyor. Bunun farkındayız, bunu görüyoruz. Bunun anlamının da farkındayız. Ancak söylemek yetmiyor.

“Her şey yeni bir döneme geçişin gereklerine işaret ediyor”

Geçiş dönemi deniyor ama geçiş dönemi bazı mekanizmalar gerektirir. Geçiş döneminin gerekleri vardır. Geçiş döneminde olduğumuzu anlayabileceğimiz hem toplumsal hem siyasal bazı yeni gelişmelerin olması gerekir. Her şey bir yandan yeni bir döneme geçişin gereklerine işaret ediyor, öte yandan bu konuya ilişkin hiç somut adım atılmıyor. Yeni dönemde hukukun üstünlüğünün sağlandığının, adaletin tesis edildiğinin görülmesi gerekir. Yine mesela tecridin ortadan kalktığını görmemiz gerekir. ‘Niye konuşacak?’ sorusunun sorulmaması gerekir.

Konuşmasının neden elzem olduğunun anlatılması gerekir ve bunun da yalnızca DEM Parti’ye bırakılmaması gerekiyor. Bu yalnızca DEM Parti’nin değil Türkiye’nin meselesi, Türkiye toplumunun meselesi, Türkiye siyasetinin meselesi. Bu yalnızca DEM Parti ile sınırlı bir mesele değil. Bu yalnızca DEM Parti’nin sorumluluğu değil. Karşı karşıya kaldığımız vebal hepimizin ortak vebali. O halde hep birlikte bu konuya ilişkin bazı adımlar atılmasına dair çalışmalar yapılmalı. Sürecin gerekleri ve doğal koşulları için.

Son yapılan İmralı Heyeti ve Sayın Öcalan görüşmesinde de altı çizildiği gibi, komisyon çalışmalarını ne kadar önemsediğimizi biz de her defasında söylüyoruz. Ancak komisyonun bir şekilde Sayın Öcalan ile irtibat kurması gerekiyor. Sayın Bahçeli bu konuda açıklamalar yaptı. Biz bu açıklamaları memnuniyetle karşılıyoruz. Önemli açıklamalar. Geç de olsa Türkiye açısından değeri büyük açıklamalar. Ancak hala Meclis Başkanından ve Komisyon Başkanından bu konuya ilişkin herhangi bir açıklama gelmiyor. Ya da bunun planlamasına dair kamuoyunda herhangi bir bilgi yok. Bizde de olmadığı gibi. Komisyon üyelerinde de olmadığı gibi.

Dün koordinatör grup başkanvekilleriyle rutin buluşmasında Meclis Başkanı, komisyon başkanı sıfatıyla bu konuya dair herhangi bir bilgilendirme yapmadı. Her fırsatta zaman vurgusu yapanlar, bunun önemine dikkat çekenler, yitip giden zamanın hepimizin aleyhine işlediğini fark etmiyorlar mı? Bir an önce bu konuya dair Sayın Öcalan’ın görüşlerine başvurulmalıdır. Sayın Bahçeli’nin yaptığı çağrı dikkate alınmalıdır. Meclis’in asli görevi toplumsal taleplere kulak vermek ve bu talepler için çalışmalar yapmaktır. Yeni dönemde de bunları yapması gerekiyor.

6-8 Ekim olaylarının bir yandan yıldönümünü geride bırakıyoruz. Yarın da 10 Ekim’in 10. yılı. Hala acımız taptaze, öfkemiz dip diri. İşte tarihsel anda olma nedenlerimizden biri 10 Ekim, biri de Kobanî Kumpas Davası. Bir siyasi intikam davası. Bu siyasi intikam davasını sürdürmek isteyen akıl bununla neyin rövanşını almaya çalışıyor? Bunun süreçle dahi bağlantısı kurulmamalı. Hukuken olması gereken de hukuki hiçbir gerekçe olmadan hapsettiklerinizi zaten serbest bırakmanızdır.

Eğer gerçekten stratejik gelişmelere, stratejik bir değişim ve dönüşümle yanıt verecekseniz; yapılması gerekenler belli, yol haritası belli, açılması gereken yol belli, demokratikleşmeye dönük atılması gereken adımlar belli. Bunun için yeniden çalışmalar yapmaya gerek yok. Bunun için yeniden saatlerce, haftalarca, günlerce, aylarca sürecek dinlemeler yapmaya gerek yok. Gök kubbe altında Kürt meselesi ve Türkiye’nin demokratikleşmesine dair söylenmedik söz kalmadı. Her şey söylendi. Türk-Kürt ilişkilerinin yeniden tanımlanması için bu ilişkilerdeki çelişkilerin de giderilmesi gerekiyor.

Bugün barış Türkiye’nin demokratikleşmesi için önümüzdeki en gerçekçi, belki de tek imkan. O yüzden buna sımsıkı sarılmak zorundayız. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşme umudu barıştan geçiyor. Bunları kimse kategorik bir biçimde birbirinden ayıramaz. Bunlara kimse kategorik bir biçimde yaklaşamaz. Birimize uygulanan adaletsizlik hepimize uygulanıyor. Günün sonunda bugün toplumun tamamı adaletsizlikten en çok şikayetçi. O halde bu adaletsizlikler, tüm farklılıklarının içinde yer aldığı ve ortak bir şekilde eşit nefes alabildiği bir fotoğrafla ancak giderilebilir.

“Kobanî Kumpas Davasında AİHM’in ihlal kararları doğrultusunda beraat kararı verilmeli”

Yeri gelmişken tekrar edelim Kobanî Kumpas Davası ile ilgili çağrımızı da. Kobanî Kumpas Davasından dolayı tutuklu bulunan başta Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere arkadaşlarımıza yöneltilen suçlar, suç unsuru taşımıyor. Yaptıkları konuşmalar, açıklamalar, katıldıkları eylemler, mitingler… Suç işlendiğine dair makul bir şüphe dahi yok bu dosyalarda. Aynı zamanda milletvekilliklerinin sonlanması, yani dokunulmazlıklarının kaldırılması da hukuka aykırı bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından söyleniyor zaten bunlar. Ancak biz biliyoruz ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından söylenmesine dahi gerek yok.

Hatırlayın dönemin tartışmalarını, ‘Anayasaya aykırı ama evet’ tartışmalarını. Bırakın uluslararası sözleşmeleri, iç hukuktan bahsediyoruz. Bu bile davanın niye bir rövanş davası olduğunu bize tekrar anımsatıyor. O yüzden şu anda istinaf aşamasında olan Kobanî Kumpas Davası ki bu normalde dosyanın gözden geçirilmesi, yani yeniden gözden geçirilerek bir fırsatın sağlanması için de bir olanak. Hukuksuzlukların giderilebilmesi için bu fırsat iyi değerlendirilmeli. Daha fazla geciktirilmemeli. AİHM’in ihlal kararları doğrultusunda da beraat kararı verilmeli.

Gidip oralarda Büyük Dairenin yeni bir karar daha alması için itiraz hakkınızı kullanmak yerine, hukuku uygulayın ve böyle kararlara gerek bırakmayın. Türkiye’nin ne kadar antidemokratik bir ülke olduğunun konuşulduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği fotoğrafına değil; Türkiye’nin demokratikleşme yönünde nasıl hızlı bir ilerleme içerisine girdiğini gören ve kaydeden bir AB fotoğrafına ihtiyacımız var Türkiye’de. Bu ağır adaletsizlik ve hukuksuzluk artık son bulmalı.

Ayrıca yalnızca Kobanî Kumpas Davası da değil. AİHM kararlarının, AYM kararlarının uygulanmadığı pek çok örnek var. Artık Gezi Davası da son bulmalı. Artık Osman Kavala da serbest kalmalı. Artık Can Atalay da olması gerektiği yerde, Meclis’te olmalı. Artık Ayşe Barım’a yapılan zulüm de bitmeli. Böyle bir şey olabilir mi? Bu nasıl sürdürülebilir? Bunları tekrar ediyoruz. Süreçle bağlantılı olarak değil, demokratik değişim ve dönüşüm iddiası olan bir ülke ise Türkiye- ki böyle olduğunu söylüyor- o halde bu adımlar zaten atılmalı. Hukuksuzlukların giderilmesi için atılmalı. Eğer geçiş dönemindeysek, o zaman yüzümüzü demokrasiye döndüğümüzü gösteren adımları atmalıyız.

Önümüzdeki dönemin planlamasına ilişkin de Merkez Yürütme Kurulumuzda tartışmalar oldu. ‘Barış İstiyoruz Çünkü’ kampanyamız devam ediyor bir yandan. Ekim ayı boyunca da bu kampanya sürecek. Tüm il ve ilçe örgütlerimizde ve Türkiye’nin her bölgesinde sürdürülen bir kampanya bu. Aynı zamanda yeni planlamalar da yapılıyor. Meclis’te yeni dönemde ele alacağımız konulara dair de Merkez Yürütme Kurulumuzun tartışmaları oldu. Barış yoksunluğu, yani savaş dolayısıyla ülkedeki yoksulluğun da ne kadar derinleştiğini sıkça ifade eden ve bu konuda programlar, kampanyalar yapan bir siyasi partiyiz. Bununla ilgili de yeni dönemde bazı planlamalarımız olacak. Tüm bunlar netleştiğinde yine Merkezi Örgütleme Komisyonumuz bu planlamayı sizlerle paylaşacak.

“Süreç kritik aşamada, Sayın Öcalan’a karşılık verilmesi gerekiyor”

Pek çok başlık var. ‘Süreç nasıl gidiyor?’ diye tüm bu değerlendirmelerden sonra soracağınızı bildiğim için ona kısacık yanıt vermek istiyorum. Süreç kritik bir aşamada. Neden kritik bir aşamada olduğunu bu değerlendirmelerimizden süzülen başlıklarla sizlere ifade etmeye çalıştım. Sizler de görüyorsunuz bu kritik aşamanın nasıl aşılabileceğini. Takip diyorsunuz. Çünkü biz alanda da sıkça bu sorularla karşılaşıyoruz. Bütün buluşmalarımızda bu sorularla karşılaşıyoruz.

Bir yandan Suriye’deki gelişmeleri takip edip bağlantılandırmaya çalışanlar var. Öte yandan Türkiye’de komisyon çalışmaları üzerinden gelen sorular var. Diğer yandan nasıl olacak, Sayın Öcalan’ın görüşleri oraya nasıl akacak? Bunları soranlar var. Tüm bunlar adım atılmadığını bize gösteriyor. Şunu da ifade etmek gerekir. Sürecin sorumluluğu esasen Sayın Öcalan’a bırakılmış vaziyette bizim gözlemlediğimiz kadarıyla. Yapılan görüşmelerden bize aktarılan bilgilerle de edindiğimiz izlenim bu. Evet, çok önemli, çok değerli. Ancak buna karşılık verilmesi gerekiyor. Bu karşılığın da geciktirilmemesi gerekiyor.

SORU: Sürecin yavaş ilerlediği ile ilgili sürekli eleştiriler yapılıyor ya bir yandan. Somut adımlar atılıyor yasal zeminde. Bununla ilgili aslında henüz yasal bir şey yapmadan bile bazı şeylerin yapılabileceği ifade ediliyor. Peki, iktidar tarafından somut adım atılmamasının bir sebebi olarak Suriye’deki gelişmeleri görüyor musunuz siz de? Yani SDG ve YPG’ye de bir şekilde çağrı yapılıyor. Hükümet, iktidar, devlet yetkilileri tarafından. Mesela dün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yine SDG’ye yönelik bir açıklama yaptı. Halep’te yaşanan çatışmalardan sonra.10 Mart Mutabakatını hatırlattı. Hem Bahçeli hem Erdoğan hem Dışişleri Bakanlığı tarafından bu tarz açıklamalar geliyor sürekli. Türkiye içerisinde sürecin bu kadar yavaş ilerliyor olması Suriye ile doğrudan bağlantılı mı, siz düşünüyorsunuz?

Şimdi süreç doğrudan Suriye ile bağlantılı bir biçimde değerlendirilmemeli. Çünkü her iki ülkenin kendine özgü koşulları farklı, dinamikleri farklı, parametreleri farklı, yürütülmesi gereken prosedürler farklı. Dolayısıyla böyle doğrudan bağlantılı bir biçimde değerlendirilemez. Ancak nasıl ki Filistin meselesi bizi ilgilendiriyor. Yani dünyadaki gelişmeler, Ortadoğu’daki savaş ve barış hali elbette Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Dolayısıyla Suriye kadar yakın bir ülke ki Dışişleri Bakanı tarafından da oradaki sınır güvenliğinden her defasında bahsediliyor.

Bu açıdan baktığımızda bile sürecin birbiriyle etkileşen yanları olduğunu kabul etmemiz gerekir. Halep’te, özellikle Kürt mahallelerinde son günlerde yaşananlar; mahallelerin abluka altına alınması, gündelik ihtiyaç ve yardım malzemelerinin girişlerinin engellenmesi ve süren duruma ilişkin oluşan kaygıyı da burada ifade etmek gerekiyor. Ancak şunu düzeltmek lazım;10 Mart Mutabakatının kilit noktası yalnızca “entegrasyon” kelimesi değil. 10 Mart Mutabakatının kilidi oradaki farklılıkların varlığının kabul edilmesidir.

Tabii ki Kürt varlığı da bu varlıklardan biri. Mesele sadece çoğulculukla sınırlı değil burada. Şam ile Kuzeydoğu Suriye Özel Yönetimi arasında uyum sağlanması gereken bazı başlıklar var. Yapılan açıklamalardan bunu görüyoruz. Eğitim, nüfus, özel hukuk, yeraltı kaynakları, uluslararası sınırların güvenliği gibi. Tabii ki asayiş ve ordu da önemli başlıklardan biri. İşte burada entegrasyon meselesi daha çok tartışılan, konuşulan konulardan biri. Ve bu konuda yine Kuzeydoğu Suriye yetkililerinin yaptığı açıklamalara dikkat çekmek isterim. Entegrasyonu tartışmaya kapalı olmadıkları söylüyorlar. Hatta daha dün yapılmış bir açıklamadan burada notları paylaşayım sizinle.

“Entegrasyon karşılıklı bir değişim ve dönüşüm olarak kabul edilmeli”

Tüm bu biraz önce ifade ettiğim başlıklara ilişkin komisyonlar ve öneriler hazırlamış olduklarını söylüyorlar. Hatta daha da ileri gidip kolay konulardan başlayarak karşılıklı güven oluşturmaya hazır olduklarını ifade ettiler. Geçici hükümetin bu diyalog çağrılarını cevapsız bıraktığını söylüyorlar ve YPG’nin entegrasyonu meselesini diğer tüm konuların önüne koyduğunu söylüyorlar. Yani entegrasyon bir tarafın diğer tarafa tabi olması yönünde ve anlamında değerlendirilmemeli.

Entegrasyon karşılıklı bir değişim ve dönüşüm olarak kabul edilmeli. Bu açıdan baktığımızda evet Türkiye’yi ilgilendiren bir tarafı var. Çünkü biz de burada demokratik entegrasyondan bahsediyoruz. Bütünleşmeden, yeniden o bütünleşmenin sağlanmasından. 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrıda da özel olarak buna yapılmış bir gönderme vardı. Ama doğrudan bağlantılı bir şekilde değerlendirmiyoruz. İki ayrı süreç, iki ayrı prosedür, iki ayrı ülke ve farklı koşullar.

Dışişleri Bakanının yaptığı açıklamalar, bu konudaki yetkililerin yaptığı açıklamalar yapıcı olmalı. Dikkatli, özenli, hassas bir dil kullanılmalı. Kırılgan meselelerden bahsediyoruz. Kırılgan süreçlerden bahsediyoruz. Bu kırılganlık gözetilerek konuşulmalı. Taraflara eşit mesafede duramıyorsanız dahi bazı mesafeleri koruyarak, gözeterek konuşmanız gerekir. Bizim gördüğümüz kadarıyla şu ana kadar Türkiye’de bu eşit mesafe pek sağlanamıyor ne yazık ki.

Orada Kürtlerin kazanımları hala burada tehdit olabilirmiş gibi bir dil tercih ediliyor. Bundan vazgeçilmeli. Orada tehdit teşkil eden bir durum yok. Aksine, eğer sınır güvenliğiyse derdiniz, eğer gerçekten Türkiye’nin güvenliğini garanti altına almak istiyorsanız; o halde dostluk ilişkileri geliştirmeli ve buna uygun bir dil, buna uygun demokratik yöntemler tercih etmelisiniz.”

DEM Parti’nin grup toplantısında Öcalan’a ilişkin sloganlar atılmıştı. Öncelikle DEM Parti’nin bu duruma bir yorumu olur mu? Bir de dün AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’e bu soru yöneltildi. Ömer Çelik “Çok büyük hatalar yapıldığını görüyorum.” dedi. “Herhangi bir siyasi parti kendi spesifik ajandasını sürecin tamamının ajandası zannetmemelidir. Sorumsuzluklar başka sorumsuzlukları getirir. O zaman da ana fikri kaçırırız” dedi. Sizin yorumunuz ne olur?

“Her siyasi partinin grubuna gelenler, taleplerini iletmek isteyenler slogan atabilir. Her siyasi partinin grubunda slogan atılıyor. Son derece demokratik bir hak. Spesifik ve gizli bir ajandamız yok bizim. Ömer Çelik böyle ifade etmiş. Ajandamız açık. Bu basın toplantısının başında da söyledim. Bugün 9 Ekim, Sayın Öcalan’a yönelik başlatılan uluslararası komplonun yıldönümü dedim. Bu komplo boşa çıkarıldı? Büyük bir Kürt-Türk savaşını fitillemek isteyenler bunu başaramadılar.

Ancak bu süre zarfında milyonlarca insanın hayatını değiştiren, milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine bir yandan neden olan. Şimdi niye böyle diyoruz? Hayatlar çalındı. Faili meçhul cinayetlerden tutalım da bugüne kadar bakalım neler olduğuna. Nasıl spesifik ve gizli bir ajanda olabilir barış ajandası, demokratik çözüm ajandası? Bu konuda Öcalan’ın liderlik yapabileceği yolların açılmasını istemek son derece demokratik bir hak. O gün grup toplantımıza katılanlar, o gün orada slogan atanlar bunu gizli bir şekilde yapmadılar.

Açıkça yıllardır ağır bedellerle, can pahasına, hapis pahasına, sürgün pahasına, soruşturma, kovuşturma, gözaltı pahasına bunu yapıyorlar zaten. Bu bir gerçeğin ifadesi. Bundan rahatsız olmak ya da bunu işte başka türlü değerlendirmek olsa olsa süreci anlamamışların yapabileceği bir şey olur. Sürecin içinde olup iktidar partisi adına böyle konuşmak esasen bizim bir başka ajanda mı var sorusunu sormamızı gerektirir. Bizim gizli bir ajandamız yok. Hiçbir şeyin önüne koyduğumuz bir ajandamız yok. Tek bir ajandamız var: Diyalog ve müzakere, barış ve demokratik çözüm. Bu kadar açık bizim için.”

Erdoğan dün bir anayasadan bahsetti. “1982 Anayasası miadını doldurdu. Çoktan doldurdu” dedi. Buna dair ne düşünüyorsunuz? Yani bir çalışma var mı? Ya da komisyonda böyle bir çalışması var mı?

“Şimdi anayasa meselesi tabii Türkiye’nin en kritik meselelerinden biri. Bizim de mücadelemizin en önemli varlık nedenlerinden biri. Türkiye’de yeni bir anayasaya, yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacımız olduğunu biz yıllardır söylüyoruz. Onlarca yıldır da bunun mücadelesini veriyoruz. Sonuç itibarıyla bir anayasasızlık halinden bahsediyoruz bugün geldiğimiz aşamada Türkiye’de. Bir darbe anayasası ile yönetiliyor Türkiye hala. Türkiye’nin yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı olduğu kesin.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda yaptığı açıklama da ilk defa yapılan bir açıklama değil. İlk defa söylenen bir açıklama değil. Ancak komisyon bağlantılı sorduğunuz için söylüyorum. Komisyonun gündemi olmadığını, komisyonun yeni anayasa gündemli toplanmadığını ya da yeni anayasa yapmak için oluşturulmadığını da söylemek gerekir. Bizim için yeni anayasa ihtiyacı başka bir şey, yeni anayasa yapım süreci başka bir şey bu arada.

Bunları iki ayrı başlık olarak değerlendiriyoruz. Ancak şu kesin. Evet, Türkiye’nin yeni, özgürlükçü, demokratik, eşit kardeşlik hukukunun tesis edildiği bir anayasaya ihtiyacı olduğu gün gibi aşikar. Bunun nasıl yapılacağı, yapım süreci, bütün bunlar ayrı bir tartışma ve şu anda ne komisyonda böyle bir tartışma var ne de herhangi başka bir komisyon böyle bir tartışmayla toplanmış durumda.

Değerli Türkiye halkları, mutlaka başaracağız. Karamsarlığa kapılmayalım ve şunu bilelim. İçinden geçtiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde attığımız her adım, oynattığımız her kalem barışa ve demokrasiye dair olmalı. Aksi takdirde hep birlikte bu vebalin sorumlusu oluruz. Bunu başarabilmiş olmanın ve bunu kalıcı hale getirebilmiş olmanın sorumluluğunu hep birlikte taşıyalım. Bunun başarısı hepimizin olsun.”

Paylaşın

Milyonlarca Yaşlıyı Sakat Bırakan Hastalık

Dünyada sessiz ama giderek artan bir olgu olan kas erimesi veya sarkopeni, bilimsel tahminlere göre, önümüzdeki 30 yıl içinde milyonlarca yaşlıyı bağımlı ve engelliye dönüştürecek.

Haber Merkezi / Sarkopeni, yaşlanma veya hastalıklarla ilişkili olarak iskelet kas kütlesinde ve gücünde progresif bir kayıp durumudur. Genellikle yaşlı bireylerde görülür ve fiziksel işlevsellikte azalma, düşme riski ve bağımsızlık kaybı gibi sorunlara yol açabilir.

Sarkopeninin Nedenleri:

Sarkopeninin ortaya çıkmasında birden fazla faktör rol oynar:

Yaşlanma (Birincil Sarkopeni): Yaş ilerledikçe kas liflerinin sayısı ve büyüklüğü azalır. Hormonal değişiklikler (testosteron, büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme faktörü-1 seviyelerinde düşüş) bu süreci hızlandırır.

Hareketsiz Yaşam Tarzı: Fiziksel aktivite eksikliği kas kütlesinin kaybını artırır.

Yetersiz Beslenme: Protein, D vitamini ve diğer temel besin maddelerinin eksikliği kas sentezini olumsuz etkiler.

Kronik Hastalıklar (İkincil Sarkopeni): Diyabet, kanser, kalp yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi durumlar kas kaybına yol açabilir.

İnflamasyon: Kronik iltihaplanma (örneğin, sitokin artışı) kas yıkımını tetikler.

Nöromüsküler Bozukluklar: Sinir-kas iletişimindeki bozulmalar kas fonksiyonunu azaltabilir.

Sarkopeninin Belirtileri:

Sarkopeninin belirtileri genellikle yavaş gelişir ve şunları içerebilir:

Kas gücünde azalma (örneğin, ağır eşyaları kaldırmada zorluk).
Yürüme hızında yavaşlama.
Denge sorunları ve düşme riskinde artış.
Günlük aktivitelerde zorlanma (merdiven çıkma, sandalye kalkma).
Yorgunluk ve fiziksel dayanıklılıkta azalma.
Kilo kaybı (kas kütlesi kaybına bağlı).

Sarkopeninin Teşhisi:

Sarkopeni teşhisi, genellikle şu yöntemlerle konur:

Kas Kütlesi Ölçümü: Biyoempedans analizi (BIA), DXA (dual-energy X-ray absorptiometry) veya MRI/CT ile kas kütlesi değerlendirilir. Appendiküler iskelet kas kütlesi indeksi (ASM/uzunluk²) sık kullanılan bir kriterdir.

Kas Gücü Testleri: El sıkma gücü (grip strength) dinamometre ile ölçülür.

Fiziksel Performans Testleri: Yürüme hızı, sandalye kalkma testi veya kısa fiziksel performans bataryası (SPPB) gibi testler kullanılır.

Klinik Değerlendirme: Hastanın tıbbi geçmişi, beslenme durumu ve fiziksel aktivite seviyesi incelenir.

Sarkopeninin Tedavisi:

Sarkopeni tedavisi, kas kütlesini ve gücünü artırmayı, fonksiyonel kapasiteyi korumayı hedefler:

Egzersiz:

Direnç (Kuvvet) Egzersizleri: Ağırlık kaldırma veya elastik bantlarla yapılan egzersizler kas kütlesini ve gücünü artırır.

Aerobik Egzersizler: Yürüme, bisiklet gibi aktiviteler genel dayanıklılığı destekler.

Denge ve Esneklik Egzersizleri: Düşme riskini azaltır.

Beslenme:

Yeterli Protein Alımı: Günde 1.2-2.0 g/kg protein önerilir (örneğin, yumurta, et, balık, baklagiller).

D Vitamini: Eksiklik varsa takviye edilir, çünkü kas fonksiyonu için kritik öneme sahiptir.

Omega-3 ve Antioksidanlar: İltihabı azaltabilir ve kas sağlığını destekler.

Hormon Tedavileri: Testosteron veya büyüme hormonu replasmanı bazı durumlarda düşünülebilir, ancak doktor kontrolünde uygulanmalıdır.

Kronik Hastalıkların Yönetimi: Altta yatan hastalıkların tedavisi sarkopeni ilerlemesini yavaşlatabilir.

Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Sigara ve alkol tüketiminden kaçınma, düzenli uyku ve stres yönetimi.

İlaçlar: Henüz sarkopeni için onaylanmış spesifik bir ilaç yoktur, ancak bazı deneysel tedaviler (örneğin, myostatin inhibitörleri) araştırılmaktadır.

Paylaşın

“2025 Nobel Edebiyat Ödülü” Macar Yazara Gitti

Bilim, edebiyat ve barış gibi alanlarda ilerlemeye katkı sağlayan kişilere verilen Nobel Ödülleri’nden 2024 Nobel Edebiyat Ödülü Macar senarist ve romancı László Krasznahorkai’ya verildi.

Haber Merkezi / Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday yazarların belirlenmesi İsveç Akademisi ve dünyadaki diğer edebiyatla ilgili akademi ve kurumlardan, eski ödül sahiplerinden, üniversitelerde edebiyat profesörlerinden öneriler alınıyor.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, ödülün Macar romancıya verilme sebebinin “kıyametvari terörün ortasında sanatın gücünü yeniden teyit eden, etkileyici ve vizyoner eserleri” olduğunu duyurdu.

Nobel ödüllerinin açıklanmasının ardından ödüller 10 Aralık’ta düzenlenecek törende İsveç Kralı tarafından sahiplerine takdim edilecek.

Dinamitin mucidi olan iş insanı Alfreed Nobel’in vasiyeti üzerine 1901’den beri verilmeye başlanan ödüller bilim, edebiyat ve barış gibi alanlarda ilerlemeye katkı sağlayan kişilere sunuluyor.

Nobel Edebiyat Ödülü “edebiyat alanında ideal bir yönde en seçkin eseri üretmiş olan kişiye” veriliyor.

2024 Nobel Edebiyat Ödülü “Tarihi travmalarla yüzleşen ve insan yaşamının kırılganlığını açığa çıkaran yoğun şiirsel düzyazısı” nedeniyle Güney Koreli yazar Han Kang’a verilmişti.

İlk defa 1901 yılında sunulan ödül geçtiğimiz yıllarda Orhan Pamuk, Ernest Hemingway, Toni Morrison ve Jean-Paul Sartre gibi ünlü edebiyatçılar layık görüldü. Sartre, 1964’te layık görüldüğü ödülü reddetmişti.

Paylaşın