Dini Ortamlarda “Zorlayıcı Kontrol” Nasıl Çalışır?

Dini ortamlarda zorlayıcı kontrol, çoğu zaman görünmez, ince ve manevi çerçeveler içine yerleştirilmiş bir baskı biçimidir. Fiziksel şiddete başvurulmadan da kişinin düşünce, davranış ve kimliği üzerinde derin bir hâkimiyet kurulabilir.

Haber Merkezi / Bu nedenle dini yapılarda güç ilişkilerinin, otorite dengesinin ve topluluk dinamiklerinin dikkatle incelenmesi önemlidir. Bireylerin özgür iradesinin korunması, hem toplumsal hem de bireysel açıdan hayati bir gerekliliktir.

Dini yapılar tarih boyunca hem bireylere anlam ve topluluk hissi veren hem de toplumsal düzeni şekillendiren kurumlar olmuştur. Bununla birlikte, bazı kapalı veya otoriter dini gruplarda, manevi söylemlerin kontrol ve baskı mekanizması olarak kullanıldığı görülmektedir.

Bu durum fiziki zorlamayı gerektirmeden, kişinin özgür iradesi üzerinde kademeli fakat güçlü bir hâkimiyet kurulmasına yol açar. Zorlayıcı kontrol, bu bağlamda yalnızca bireysel değil, kültürel ve kurumsal dinamiklerin iç içe geçtiği bir süreçtir.

Zorlayıcı kontrol, Evan Stark tarafından “özgürlüğü sistematik biçimde aşındıran, görünmez ve sürekli bir istismar formu” olarak tanımlanır.

Dini ortamlarda bu mekanizmalar, kutsallık, itaat ve günah kavramlarıyla birleşerek daha güçlü hâle gelir. Çünkü dini otorite, dünyevi otoritenin ötesinde, ilahi bir meşruiyete dayanır. Bu, emirlerin sorgulanmasını zorlaştırır ve kontrol süreçlerini görünmez kılabilir.

Dini gruplarda kontrolün ilk aşaması, kutsal referansların liderlik ve grup kararlarını meşrulaştırmak için kullanılmasıdır. “Tanrısal görev”, “kutsal itaat”, “ruhsal olgunlaşma” gibi söylemler:

Emirleri sorgulamayı günahla ilişkilendirir,
Uyumu manevi bir zorunluluk haline getirir,
Liderin sözünü ilahi bir rehberlik gibi sunar.

Bu süreçte birey, yalnız lidere değil, daha yüksek ve dokunulmaz bir otoriteye itaat ettiğini düşünerek kendini denetleme eğilimindedir.

Dini topluluklar genellikle güçlü bir aidiyet duygusu sağlar. Ancak bazı yapılar bu aidiyeti kontrol aracı olarak kullanır. Grup içinde:

“Biz” ve “onlar” ayrımı keskinleştirilir,
Dış dünya “tehdit” veya “günah kaynağı” olarak tanımlanır,
Grup, bireyin “gerçek ailesi” veya “tek doğru yol” olarak sunulur.

Bu kimlik çerçevesi, bireyin eleştirel düşünme becerisini zayıflatmakla kalmaz, gruptan ayrılmayı kimlik kaybı veya manevi çöküş gibi hissettirdiği için bağımlılığı artırır.

Zorlayıcı kontrolün en etkili mekanizmalarından biri suçluluk ve utanç duygularıdır. Dini ortamlarda bu duygular:

Küçük hataların günahla ilişkilendirilmesi,
Bireyin manevi yetersizlikle suçlanması,
Sürekli öz-eleştiri ve pişmanlık ortamının teşvik edilmesi
üzerinden içselleştirilir.

Böylece kişi dış baskı olmaksızın kendi kendini denetleyen bir özneye dönüşür. Manevi tehditler—cehennem, ilahi cezalandırma, topluluktan dışlanma—bu kontrolü daha da yoğunlaştırır.

Çoğu otoriter dini yapıda bilgi akışı sıkı şekilde kontrol edilir. Dış kaynaklara yönelik güvensizlik telkin edilir, eleştirel içeriklerin zararlı veya “şeytani” olduğu iddia edilir. Ayrıca bireyin sosyal ilişkileri sınırlandırılır:

Grup dışı dostluklar caydırılır,
Aile bağlarının zayıflatılması teşvik edilebilir,
Sosyal çevre giderek daralır.

Bu durum, kişinin alternatif düşünce kaynaklarından ve destek sistemlerinden kopmasına neden olur. İzolasyon, zorlayıcı kontrolün en görünmez fakat etkili araçlarındandır.

Bazı dini topluluklarda bireyin ekonomik kaynakları üzerinde denetim kurulabilir. Düzenli bağışlar, grup faaliyetlerine katılım, “hizmet” adı altında yoğun emek harcama beklentileri:

Bireyin maddi bağımsızlığını zayıflatır,
Zaman yönetimini tamamen grubun ihtiyaçlarına göre şekillendirir,
Eleştirel düşünme için gerekli zihinsel alanı daraltır.
Bu süreç, kişiyi gruba hem duygusal hem ekonomik olarak bağımlı hale getirir.

Zorlayıcı kontrol mekanizmasının en belirgin noktası karizmatik ya da kutsallaştırılmış lider figürüdür. Lider, ilahi bir seçilmişlik, özel bir bilgi veya ruhani güç iddiasıyla sorgulanamaz hale getirilir. Liderin kararlarına karşı çıkmak, sadece örgütsel bir sorun değil, ruhsal bir sapma olarak etiketlenebilir. Bu nedenle otoriteyi sınırlayacak iç denetim mekanizmaları genellikle yoktur.

Her dini topluluk kontrolcü değildir. Sağlıklı dini yapılar:

Sorgulamayı teşvik eder,
Bireysel özerkliği destekler,
Maneviyatı korku veya baskıyla değil, anlam arayışıyla ilişkilendirir.
Zorlayıcı kontrol ise tam tersine:
İtaati eleştirel düşünmenin yerine koyar,
Kutsallığı hesap vermeme aracı olarak kullanır,
Bireyin özgürlüğünü sistematik biçimde aşındırır.

Dini ortamlarda zorlayıcı kontrol, çoğu zaman görünmez, ince ve manevi çerçeveler içine yerleştirilmiş bir baskı biçimidir. Fiziksel şiddete başvurulmadan da kişinin düşünce, davranış ve kimliği üzerinde derin bir hâkimiyet kurulabilir.

Bu nedenle dini yapılarda güç ilişkilerinin, otorite dengesinin ve topluluk dinamiklerinin dikkatle incelenmesi önemlidir. Bireylerin özgür iradesinin korunması, hem toplumsal hem de bireysel açıdan hayati bir gerekliliktir.

Paylaşın

Özgür Özel, Yeniden CHP’nin Genel Başkanı

Özgür Özel, geçerli bin 333 oyun tamamını alarak bir kez daha CHP’nin genel başkan seçildi. Böylelikle Özel, son iki yılda dördüncü kez CHP lideri seçilmiş oldu.

Özel, 4 Kasım 2023 tarihinde yapılan 38. Olağan Kurultay’da partinin sekizinci genel başkanı seçilerek göreve başlamıştı. Daha sonra, partiye kayyum atanması ihtimalini önlemek hedefiyle düzenlenen iki olağanüstü kurultayda da delegeler yine Özel’i seçmişti.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 39. Genel Kurultay’ı  “Şimdi İktidar Zamanı” temasıyla Ankara Spor Salonu’nda gerçekleştirdi.

Kurultayda, rahatsızlığı nedeniyle katılamayan eski genel başkanlardan Hikmet Çetin’in mesajı okundu. Gözlerin çevrildiği eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu davetli olduğu kurultaya katılmadı ve herhangi bir mesaj da göndermedi.

Kurultayda ilk olarak, CHP’nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yapay zeka ile hazırlanmış kurultay mesajı videosu izletildi.

İmamoğlu, iktidarın baskı politikalarına vurgu yaptığı açıklamasında ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal duruma ilişkin mesajlar verdi. Türkiye’nin Meclis’le değil Saray’la yönetildiğini belirten İmamoğlu, ülkenin bir reform hamlesine ihtiyaç duyduğunu kaydetti. İmamoğlu, bunu ancak CHP’nin gerçekleştirebileceğini söyledi.

Özel genel başkanlık seçimi öncesinde yaptığı konuşmada son iki yılın her gününü mücadele ile geçirdiklerini belirterek, iki yılda 62 ilde 208 kez meydanlara indiklerini anlattı.

“Ankara’da oturmadık. Bize istikamet çizenlere de teslim olmadık” diyen Özel, bu süreçte CHP’nin üye sayısını 1,2 milyondan 2 milyona çıkardıklarını da aktardı.

Özgür Özel konuşmasında, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı kendisinin ve partinin duruşunu da net ifadelerle vurguladı.

Kurultaya davet edildiği halde katılmayan Kılıçdaroğlu’nun, genel başkan seçiminin yapılacağı gün Sabah gazetesine demeç vermesi pek çok partilinin tepkisini çekti.

Şimdiye kadar “vefa” duygusundan uzaklaşmayacağını ve eski genel başkanlar hakkında kötü konuşmayacağını belirten Özel, kurultaydaki konuşmasında ise şunları kaydetti:

“Biz müesses nizamın çarkına çomak soktuk arkadaşlar. Müesses nizamla mücadeleden dönüş yoktur. Müesses nizamla işbirlikçi olanlara, kara düzenin sesi olanlara, örgütlerin vermediği görevleri başka kapıda arayanlara yer yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi arınacaksa işte bu anlayıştan arınacaktır. Bizi yüzde 25’e hapsetmek isteyenlerden, sokaklardan ve meydanlardan koparmak isteyenlerden arınacaktır.”

Kılıçdaroğlu 22 Kasım’da sosyal medya hesabından paylaştığı videoda, partili belediyelere yönelik yolsuzluk iddialarını da hatırlatarak, “CHP’nin arınması” gerektiğini söylemişti.

Özel’in Kılıçdaroğlu’na yönelik çıkışının ardından eski Genel Başkan’ın disipline sevk edilip edilmeyeceği tartışması başlarken, kurultay salonunda bulunan bir parti yetkilisi buna gerek olmadığını çünkü “Kılıçdaroğlu’nun kendi kendisini bitirdiğini” savundu.

Özel konuşmasının sonunda, parti olarak zor zamanlardan geçtiklerini ancak bundan sonra da bedel ödemeye devam edecekleri mesajını verdi:

“Elbette zor zamanlardan geçiyoruz, geçeceğiz. En ağır bedelleri ödedik, ödüyoruz, ödeyeceğiz. Ben sizlere ilk seçime kadar güzel günler vadetmiyorum. Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum. Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum. Ben size mücadele vadediyorum… Ve tüm mücadelenin sonunda size iktidar vadediyorum.”

PM ve YDK seçilecek

Kurultayın yarınki bölümünde ise Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyeliği seçimi gerçekleştirilecek.

Cuma günü yapılan tüzük değişikliği doğrultusunda 60’dan 80’e çıkarılan PM üyeliği seçimi çarşaf liste ile yapılacak.

Üye sayısının 80’e çıkarılmasının temel gerekçesi olarak, tüzükle Cumhurbaşkanı Aday Ofisi’yle entegre edilen “gölge kabine” üyelerinin PM içine alınmak istenmesi gösteriliyor.

Bazı gölge kabine üyelerinin de MYK dışında kalacakları için Özel’e bu taleplerini ilettiği belirtiliyor.

Paylaşın

Bülbülü Öldürmek: Masumiyetin Yok Oluşu

Harper Lee’nin “Bülbülü Öldürmek” romanı, sadece bir dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtan bir eser değil, insanlığın evrensel sorunlarına dokunan bir başyapıttır.

Haber Merkezi / Irkçılık, adalet, empati ve masumiyet gibi kavramları derin bir duyarlılıkla işleyen roman, hem edebi açıdan hem de ahlaki açıdan güçlü bir etkiye sahiptir.

Harper Lee’nin 1960 yılında yayımlanan “Bülbülü Öldürmek” adlı romanı, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en etkili yapıtları arasında kabul edilir.

Roman, Amerikan Güneyi’nde 1930’lu yıllarda yaşanan ırkçılık, adalet, masumiyet ve toplumsal önyargılar gibi temaları derinlikli bir bakış açısıyla ele alır. Eser, küçük bir kız çocuğu olan Scout Finch’in gözünden anlatıldığından, yetişkin dünyasının karmaşıklığı çocuk naifliği ve sadeliğiyle çarpıcı biçimde ortaya konmuştur. Bu incelemede romanın temaları, karakterleri, anlatım teknikleri ve toplumsal etkileri değerlendirilecektir.

Eser, Alabama eyaletinin küçük bir kasabası olan Maycomb’da geçer. Büyük Buhran’ın yarattığı ekonomik sıkıntıların yanı sıra Güney toplumunun derinlere kök salmış ırkçı yapısı, romanın atmosferini belirler.

Hikâye, avukat Atticus Finch’in, beyaz bir kadına tecavüz etmekle haksız yere suçlanan siyahi Tom Robinson’ı savunmasıyla şekillenir. Kasabanın ön yargıları, Atticus’un hukuk ve adalet uğruna verdiği çabayı daha da dramatik hale getirir. Scout ve ağabeyi Jem, babalarının bu davadaki duruşu sayesinde hem adalet kavramını hem de insanlar arasındaki eşitlik anlayışını sorgulamaya başlar.

Romanın Ana Temaları:

Irkçılık ve Adaletsizlik: Romanın merkezinde, ırkçılığın derinlemesine analiz edildiği Tom Robinson davası yer alır. Tom, hiçbir somut kanıt olmamasına rağmen yalnızca siyahi olduğu için suçlu ilan edilir. Bu süreç, adalet sisteminin yapısal sorunlarını gözler önüne serer. Harper Lee, hukuki süreci bir çocuğun gözünden anlatarak, adaletsizliğin ne kadar açık ve basit bir kötülük olduğunu sezdirir.

Masumiyet ve Büyüme: “Bülbülü öldürmek” metaforu, masumiyetin yok edilmesini simgeler. Atticus’un çocuklarına söylediği “Bülbülü öldürmek günahtır” sözü, başkalarına zarar vermeyen, iyilikten başka bir şey üretmeyen masumların korunması gerektiği fikrini vurgular. Scout ve Jem’in dünyayı tanırken yaşadıkları hayal kırıklıkları, romanın bir “coming-of-age” (büyüme) hikâyesi niteliği taşımasını sağlar.

Empati ve İnsani Anlayış: Atticus’un en çok vurguladığı değerlerden biri empatidir. Scout’a “Bir insanı anlamanın tek yolu onun ayakkabılarının içine girip dünyaya oradan bakmaktır” demesi, romanın ahlaki çekirdeğini oluşturur. Bu bakış açısı, hem toplumdaki önyargıları kırmayı hem de bireyin kendisini geliştirmesini mümkün kılar.

Cesaret ve Ahlaki Duruş: Cesaret, romanda fiziksel bir güç olmaktan ziyade doğru olanı savunma iradesiyle tanımlanır. Atticus’un toplum baskısına rağmen Tom Robinson’ı savunması, gerçek bir moral cesaret örneğidir. Aynı şekilde Boo Radley’in çocukları kurtarması, görünmez kahramanlığın sembolü hâline gelir.

Romanın Başlıca Karakterleri:

Scout Finch: Romanın anlatıcısı olan Scout, meraklı, dürüst ve sorgulayıcı bir çocuktur. Onun bakış açısı, toplumun karmaşık yapısını sade ve çarpıcı bir şekilde yansıtır. Scout’un önyargıları kırma süreci, roman boyunca temel anlatı çizgisini oluşturur.

Atticus Finch: Dürüstlüğü, adalete bağlılığı ve yüksek ahlaki değerleriyle romanın en idealist karakteridir. Atticus, toplumun kabul görmek için değil, doğru olanı yapmak için çabalayan bir figürdür. Adaletsizliğe başkaldırışı, onu Amerikan edebiyatında örnek bir baba ve ahlaki simge hâline getirmiştir.

Jem Finch: Scout’un ağabeyi Jem, roman boyunca çocuksu iyimserliğinden sıyrılarak adalet sisteminin karanlık yüzünü görür. Bu dönüşüm, romanın büyüme temasını güçlendirir.

Boo Radley: Kasabanın gizemli ve yanlış anlaşılan figürü Boo Radley, önyargıların insanlar üzerinde nasıl yıkıcı etkiler yaratabileceğini gösterir. En sonunda yaptığı iyilik, toplumsal yargıların gerçeklikten ne kadar uzak olabileceğini kanıtlar.

Tom Robinson: Toplumsal adaletsizliğin sembolü olan Tom, sistematik ırkçılığın kurbanıdır. Masumiyeti ve trajik kaderi romanın en etkileyici öğelerindendir.

Romanın Toplumsal ve Kültürel Etkisi

Bülbülü Öldürmek, yayımlandığı dönemde Amerikan toplumundaki ırkçılık tartışmalarını tetikleyen önemli eserlerden biri olmuştur. 1961’de Pulitzer Ödülü kazanması, romanın edebi değerinin yanı sıra toplumsal önemini de tescillemiştir.

Günümüzde de okullarda okutulan, sinemaya uyarlanmış ve birçok akademik incelemeye konu olmuş bir eserdir. Atticus Finch karakteri, Amerikan kültüründe ahlaki bütünlüğün simgelerinden biri hâline gelmiştir.

Paylaşın

Yoksulluk Sınırı 97 Bin Lirayı Aştı

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı yani açlık sınırı 2 bin 828 liraya yükseldi.

Haber Merkezi / Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı yani yoksulluk sınırı 97 bin 159 liraya çıktı.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) tarafından Kasım 2025 dönemi için yayımlanan açlık ve yoksulluk sınırı verileri, çalışanların geçim koşullarındaki bozulmanın katlanarak devam ettiğini ortaya koydu.

Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 100 bin TL’lik kritik eşiğe yaklaşırken, bekar bir çalışanın yaşama maliyeti ise mevcut asgari ücretin 1,7 katına çıktı.

TÜRK-İŞ’in araştırmasına göre, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması (Açlık Sınırı) 29 bin 828 TL olarak hesaplandı.

Giyim, kira, ısınma, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi zorunlu harcamalar bu rakama eklendiğinde ise dört kişilik ailenin aylık toplam gelirinin (Yoksulluk Sınırı) 97 bin 159 TL’ye yükseldiği belirlendi.

Rapordaki en dikkat çekici bulgu, bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ile mevcut asgari ücret arasındaki fark oldu:

Bekar Çalışanın Aylık Maliyeti: 38 bin 752 TL
Mevcut Asgari Ücret: 22 bin 104,67 TL
Fark: 16 bin 648 TL

Bu fark, tek bir kişinin insanca yaşama maliyetinin, mevcut asgari ücreti 16 bin 648 TL ile aştığını, dolayısıyla asgari ücretle çalışanların yoksullukla mücadele ettiğini gözler önüne serdi.

TÜRK-İŞ’in mutfak enflasyonu hesaplamalarına göre;

Aylık Artış: Kasım ayında gıda harcamalarındaki artış yüzde 4,98 oldu.
Yıllık Artış: Yıllık gıda enflasyonu yüzde 45,07’ye tırmandı.

Konfederasyon, ücretlerde yalnızca enflasyon kadar bir artış yapılmasının, zaten olumsuz olan geçim koşullarını değiştirmeyeceği ve yoksulluğun kalıcı hale gelmesine yol açacağı uyarısında bulundu.

TÜRK-İŞ, dar ve sabit gelirli kesimlerin enflasyonun nedeni değil mağduru olduğunu vurgulayarak, ekonomik ve sosyal politikaların gecikmeksizin bu kesimi koruyacak şekilde uygulanması çağrısını yineledi.

Paylaşın

The Economist: Türk Futbolu Siyaseti Kadar Kirli

Londra merkezli haftalık haber, uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisi The Economist, Türkiye’deki futbolda patlak veren geniş çaplı bahis skandalının boyutlarını “Türkiye futbolu siyaseti kadar kirli” ifadesiyle özetledi.

Dergi, 149 hakem ve 1.024 oyuncuya getirilen yasakların ülke spor tarihinde benzeri görülmemiş bir krizi ortaya çıkardığını yazdı.

Türkiye futbolunda son yılların en büyük skandalı yaşanıyor. The Economist’in haberine göre, bir Göztepe oyuncusunun kırmızı kart görmesi üzerine oynandığı iddia edilen 5,5 milyon liralık bahis, tartışmaları ülke gündeminin merkezine taşıdı. Olay sonrası Türk futbol kamuoyunda yankılar büyürken, federasyon tarafından yapılan denetim raporu skandalın yalnızca bir maçla sınırlı olmadığını ortaya koydu.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) denetimi, profesyonel liglerde görev yapan 571 hakemin 371’inin bahis sitelerinde hesabı bulunduğunu gösterdi. Habere göre, bir hakem 18 binin üzerinde, başka hakemler ise 10 binin üzerinde bahis oynadı. Federasyon bunun üzerine 149 hakemi ve 1.024 futbolcuyu, maçlara bahis oynadıkları şüphesiyle süresiz olarak men etti. Polis soruşturmalarında ise aralarında Trendyol Süper Lig ekiplerinden Eyüpspor’un başkanının da bulunduğu en az 19 kişi gözaltına alındı.

Dergi, Türkiye’de hakemlik kurumuna yönelik güvensizliğin yeni olmadığını da hatırlattı. 2024-2025 sezonunda Fenerbahçe’yi çalıştıran José Mourinho’nun, “Hakemlerin durumunu bilseydim buraya gelmezdim” dediği, iki yıl önce Ankaragücü başkanının bir hakeme yumruklu saldırı nedeniyle futboldan men edildiği de aktarıldı.

TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun geçmişte hakemlerle yaşadığı tartışmalar da haberde yer aldı. The Economist, Hacıosmanoğlu’nun bir dönem başkanı olduğu kulübün maçının ardından öfkelenerek hakemleri statta bir odaya kilitlettiğini, hakemlerin ancak dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın telefonundan sonra serbest bırakıldığını yazdı.

Skandalın ortaya çıkmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Futbol temizlenmeli, ne gerekiyorsa yapılacak” açıklamasına yer veren dergi, taraftarların mahkemelerin de en az bu kadar kararlılık göstermesini beklediğini belirtti. Haberde ayrıca, 11 Kasım’da muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında hazırlanan 3.900 sayfalık iddianameye dikkat çekilerek, İmamoğlu’nun dokuz aydır cezaevinde bulunduğu ve 2.352 yıla kadar hapisle yargılandığı aktarıldı.

The Economist haberini, futbolun içindeki yolsuzluk iddialarının büyüklüğünün, ülkedeki siyasi tabloyla karşılaştırıldığı çarpıcı bir değerlendirmeyle noktaladı.

Paylaşın

Yoksulluğu Sona Erdirmek, Onu Yönetmekten Daha Ucuz; Öyleyse Neden Yapılmıyor?

Eksik olan para değil, öncelik, insanlık yoksulluğu bitirecek kadar zengin. Eksik olan şey, zenginlik değil; niyetin, cesaretin ve dayanışmanın eşit dağılmaması.

Kurtuluş Aladağ / Dünyanın bir köşesinde yıldızlar altında parlayan gökdelenler yükselirken, diğer köşesinde insanlar karanlıkta ısınacak bir ateş arıyor.

Bu iki uç arasındaki mesafenin adı yoksulluk ve bu uçurumun derinliğine rağmen, onu doldurmak için gereken kaynak aslında düşünüldüğü kadar büyük değil.

Hatta şaşırtıcı ama gerçek: Yoksulluğu sona erdirmek, onu sürdürmekten daha az maliyetli.

Bu gerçek bilindiği halde neden hala milyarlarca insanın açlık, barınaksızlık ve çaresizlik içinde yaşamasına seyirci kalınıyor?

Görünmeyen fatura

Yoksulluğun maliyeti, resmi bütçelerde yer alan kalemlerden çok daha fazlasıdır.

Bir çocuğun okula gidememesinin gelecekte ekonomiye kaybettirdiği üretkenlik; bir ailenin yeterince beslenememesinin yol açtığı sağlık sorunları; mahallelerde artan güvenlik masrafları…

Tüm bunlar, toplumların sırtında giderek ağırlaşan bir yük.

Oysa bu yüklerin çoğu, yoksulluğu doğrudan azaltacak akılcı yatırımlarla ortadan kaldırılabilir.

Çözüm sanılandan daha basit

Araştırmalar gösteriyor ki:

Erken çocukluk eğitimi için yapılan her birim yatırım devasa sosyal fayda üretiyor.

Temel hizmetlerin (sağlık, eğitim, barınma) evrenselleştirilmesi, uzun vadede devlet bütçesini rahatlatıyor.

Ve ekonomi şöyle fısıldıyor:

“Yoksulluğu bitir, yükün hafiflesin.”

Neden yapılmıyor?

Siyasetçiler, sonucu yıllar sonra alınacak politikalara yatırım yapmakta isteksizdir. Oysa yoksulluğun çözümü sabır ister.

Bazı toplumlarda hala “yoksullar kendi hatası yüzünden yoksuldur” inancı baskındır. Bu yanlış algı, etkili politikalar için gerekli toplumsal desteği zayıflatır.

Ucuz iş gücüne dayanan sektörler, ekonomik düzenin değişmesinden endişe duyar. Yoksulluğun ortadan kalkması, bazıları için karın azalması anlamına gelebilir.

Yoksulluğun kendisi bütüncül bir sorunken, mücadele çoğu zaman parçalara ayrılmış kurumlara bırakılır. Bu da etkinliği azaltır.

Kısacası, yoksulluğu bitirmeyi engelleyen şey bilgisizlik değil, düzensiz öncelikler ve kollektif isteksizlik.

Çare ne?

Çare aslında karmaşık değil:

Her çocuğa eşit eğitim fırsatı,

Sağlık ve barınmada evrensel erişim,

Adil vergi politikaları,

Yenilikçi sosyal yardımlar,

Ve en önemlisi: İnsan onurunu merkeze alan bir bakış açısı…

Bunlar gerçekleştiğinde yoksulluk, tarihin karanlık bir sayfasına dönüşebilir.

Eksik olan para değil, öncelik

Gerçek şu ki, insanlık yoksulluğu bitirecek kadar zengin. Eksik olan şey, zenginlik değil; niyetin, cesaretin ve dayanışmanın eşit dağılmaması.

Yoksulluğu sona erdirmek daha ucuz, daha mantıklı ve daha insani. Ama bunu yapabilmek için önce şu soruya dürüstçe cevap verebilmeliyiz:

Gerçekten istiyor muyuz?

Paylaşın

DEM Parti’den Muhalefete “Süreç” Tepkisi: Bekle Gör Siyaseti Terk Edilmeli

“Süreç” hakkında açıklamada bulunan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, “Muhalefet de bekle gör siyaseti yerine daha aktif bir pozisyon almalı ve kurucu bir siyaset ufkuna sahip olmalı” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcü Ayşegül Doğan, partisinin genel merkezinde gündemdeki gelişmeler ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen 2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi’ne de değinen Ayşegül Doğan, Türkiye’de politikaların kadına yönelik şiddete ve cezasızlığa teşvik ettiğini söyledi. Ayşegül Doğan, kadınların buna rağmen bunu kabul etmediğini ve en başta barış, demokrasi ve adalet için en önde direnmeyi sürdürdüğünü ifade etti.

Komisyonun Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeye de dikkat çeken Ayşegül Doğan, Abdullah Öcalan’ın birincil muhatap olduğunu ve sorunun çözümü bağlamında ilk defa böylesi bir görüşmenin yapıldığını kaydetti. Ayşegül Doğan, “Bugüne kadar bu diyalogun sürece güç ve ivme kazandıracak nitelikte bir diyalog olacaktır dedik. Bundan sonra da bunun nasıl bir güç ve ivme kazandıracağını hep birlikte göreceğiz. Hep beraber buna tanıklık edeceğiz” diye konuştu.

Ayşegül Doğan, “Komisyonun raporunun bir an önce tamamlanması ve genel kurulda hukuki düzenlemelere ilişkin hızla hayata geçirilmesi gerekiyor. Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmenin de kamuoyuna yansıması gerektiğini belirten Ayşegül Doğan, “Toplumsallaşması için çok önemli. Detaylarını 4 Aralık’ta toplanacak komisyona aktarılacak bilgilerle hepimiz öğreneceğiz. Ve yine beklentimiz bu tutanakların kamuoyuna açık bir biçimde erişilebilir bir halde olması. Bugüne kadar yapılagelen dinlemelerin tutanaklarına nasıl Türkiye kamuoyu istediği zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin internet sitesi üzerinden erişim sağlayabiliyorsa, İmralı Adası’nda komisyon üyelerinin Sayın Öcalan ile yaptığı görüşmenin içeriğine de aynı şekilde erişebilmelidir. Bu konudaki şeffaflıktan taviz verilmemelidir” dedi.

CHP’nin ziyarete katılmaması sonrasında başlayan ve hala süren tartışmalara da değinen Ayşegül Doğan, “Çünkü Türkiye meselesinden bahsediyoruz. Türkiye toplumunun tamamını ilgilendirdiğini deneyimlerimizle gördük bugüne kadar. 86 milyon için yapılan ve 86 milyonun geleceği için kurulan bir komisyonun yaptığı görüşmelerin eksiksiz bir katılımla gerçekleşmesi olması gerekendi. Olmadı. Ancak komisyonun bütün bileşenleriyle adaya gitmesi ve Sayın Öcalan’la orada görüşerek özellikle şeffaflığa dair endişeleri, kaygıları olanların onlar adına bu soruları doğrudan yöneltme imkanını değerlendirmemiş olmalarını yalnızca bir talihsizlik olarak ifade edemeyiz. Ne yazık ki bir siyasetsizliğe işaret ediyor Kürt meselesinin demokratik çözümünde. Bunu üzülerek belirtiyoruz” ifadelerini kullandı.

Ayşegül Doğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu görüşme önemliydi ancak biricik kalmaması da aynı önemde. İmralı yolunu resmi olarak açan bu siyasi adımın devamı getirilmeli. Sayın Öcalan’la görüşmenin olanakları genişletilmeli. Bunu sürecin geleceği açısından önemli görüyoruz. Farklı siyasal kesimlerden temsilciler, hak savunucuları, akademisyenler, gazeteciler, kimler gidip temas kurmak istiyorsa, kimler gidip orada kendisiyle görüşmek istiyorsa görüşmeli, görüşebilmeli, bunun imkanları sağlanmalı.

Bu mesele can kayıplarının durdurulması, bir daha olmaması açısından baktığımızda hayati bir meseledir. Bundan daha değerli, bundan daha kutsal bir şey olamaz. O yüzden bunları seçim, seçmen ölçümleri, anketler ya da bununla ilgili şekillenen kaygılar etrafında izah etmeye çalışmak yerine bu meseleye böyle bir yerden bakıp, üstelik bu meselenin tarihsel arka planıyla sosyolojik olarak bugüne kadar ortaya çıkan diğer boyutlarıyla da yüzleşmek gerekir. Dünden farklı bir tutum sergilemek gerekir Kürt sorununun demokratik çözümü için. Yani tüm o alışılagelmiş kalıplardan çıkalım derken bunu söylem düzeyinde tutmamak eylemde de gerçekleştirmek gerekir.

Hem bir yandan basit parti çıkarlarına havale etmememiz gereken bir mesele diğer yandan ciddi ve tarihsel yaklaşılması gereken bir mesele hem de iktidarından muhalefetine herkesin cesur adımlar atması gereken mütereddit kalan siyasi partilerin farklı toplumsal kesimleri de cesaretlendirmesi gereken bir mesele ile karşı karşıyayız. Muhalefet de bekle gör siyaseti yerine daha aktif bir pozisyon almalı ve kurucu bir siyaset ufkuna sahip olmalı.

Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması için ne bekleniyor? Niye bu suç işleme haline seyirci kalıyorsunuz? Tekrar ediyoruz. Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere Kobani kumpas davasından tutsak herkes serbest bırakılmalı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmalı. Artık buna son vermek gerekiyor.”

Paylaşın

Ekonomi Yönetimine Güvenenlerin Oranı Yüzde 16,6

Asal Araştırma’nın kasım ayı araştırmasına göre; ekonomi yönetimine “güveniyorum” diyenlerin oranı yüzde 16,6, “çok güveniyorum” diyenlerin oranı ise sadece yüzde 2,6 oldu.

Asal Araştırma tarafından Kasım 2025’te gerçekleştirilen Türkiye Siyasi Gündem Araştırması, halkın ekonomi yönetimine olan güveninin oldukça zayıf olduğunu ve en önemli ekonomik sorunun açık şekilde konut ve gıda fiyatlarındaki artış olduğunu ortaya koydu.

Katılımcılara yöneltilen “Ekonomi yönetimine güveniyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, ekonomi politikalarına duyulan güvenin oldukça düşük seviyelerde seyrettiğini gösterdi.

Yanıtların dağılımı şu şekilde oldu:

Güvenmiyorum: Yüzde 36,0
Hiç güvenmiyorum: Yüzde 34,4
Ne güveniyorum ne güvenmiyorum: Yüzde 10,2
Güveniyorum: Yüzde 14,0
Çok güveniyorum: Yüzde 2,6
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 2,8

Bu veriler doğrultusunda, ekonomi yönetimine güvenmeyenlerin oranı toplamda yüzde 70,4’e ulaşırken, güven duyanların oranı yalnızca yüzde 16,6 oldu. Kararsızların ve yanıt vermeyenlerin oranı ise toplamda yaklaşık yüzde 13 seviyesinde kaldı.

Anket sonuçları, ekonomi politikaları konusundaki toplumsal memnuniyetsizliğin derinleştiğine işaret ederken, ekonomi yönetimiyle ilgili olumlu görüşlerin ciddi biçimde azaldığını gösterdi.

Araştırmanın dikkat çeken ikinci bölümü ise “Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu nedir?” sorusuna verilen yanıtlardı. Katılımcıların büyük bölümü, yaşam maliyetlerine doğrudan etki eden barınma ve gıda fiyatlarındaki artışı öne çıkardı.

Verilere göre en önemli ekonomik sorunlar şu şekilde sıralandı:

Kira ve konut fiyatlarındaki artış: Yüzde 22,6
Gıda fiyatlarındaki artış: Yüzde 17,0
Enflasyonun yüksekliği: Yüzde 10,5
Faizlerin yüksekliği: Yüzde 5,4
Elektrik, su, aidat ve doğalgaz fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 5,3
Ekonomi yönetimi: Yüzde 4,9
İşsizlik: Yüzde 4,2
Üretimde yetersizlik: Yüzde 4,0
Akaryakıt fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 3,8

Vergi oranlarının yüksekliği: Yüzde 3,5
Liyakatsizlik: Yüzde 3,3
Eğitim harcamaları/sistemi: Yüzde 3,0
Sosyal eşitsizlik: Yüzde 2,7
Kamuda israf: Yüzde 2,2
Diğer: Yüzde 2,6
Sorun yok: Yüzde 1,8
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 3,2

Ankete katılan her 5 kişiden biri, barınma maliyetlerindeki artışı birincil sorun olarak tanımladı. Onu gıda fiyatlarındaki artış ve genel enflasyon izledi. Bu veriler, enflasyonun doğrudan etkilediği temel tüketim kalemlerinin halkın hayatında en büyük baskıyı oluşturduğunu ortaya koydu.

“Ekonomi yönetimi” yalnızca güven anketinde değil, sorun algısında da doğrudan bir başlık olarak yer aldı. Katılımcıların yüzde 4,9’u doğrudan ekonomi yönetiminin kendisini Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu olarak tanımladı.

Paylaşın

Özgür Özel: İmamoğlu’nun Üzerine Beton Dökmeyiz

İBB iddianamesine ilişkin konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Siyasallaşmış yargının delilsiz iddianamesi kıymetlendirilemez. CHP, İmamoğlu’nun üzerine beton dökmez” dedi.

Cumhuriyet Gazetesi’nin sorularını yanıtlayan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ”siyaseten arınma” ve ”çözüm sürecinde cesur olma” çıkışını değerlendirdi.

Özel, CHP’nin geçmişten bugüne vefa ve birlik anlayışıyla hareket ettiğini, mevcut genel başkan olarak önceki liderleri eleştirme hakkı olmadığını vurguladı. Ayrıca Özel, partinin çözüm süreci, İmralı komisyonu ve yeni kurultay süreciyle ilgili yaklaşımını da detaylı biçimde açıkladı.

CHP’de koltuk Atatürk’ten miras olduğu için hem genel başkana hem önceki genel başkanlara yaklaşımın çok özenli olması gerektiğini vurgulayan Özgür Özel ”Önceki genel başkanların eleştiri hakkı var ama bizim mevcut genel başkan olarak onları eleştirme hakkımız yok. Vefa göstermeliyiz. Meseleye hep öyle yaklaştık. İki yıldır bunun dışında bir tavrımız olmadı. Bugün de bunu terk etme niyetinde değiliz” ifadelerini kullandı.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları, parti tabanında ve CHP’ye umut bağlayanlarda ciddi bir tepki yarattığına değinen ve bu tepkilerin önünü almakta zorlandıklarını belirten Özel, CHP’nin çözüm süreci noktasında hep somut adımlar attığını ve 29 maddelik demokratikleşme paketini masaya koyduğunu hatırlattı.

Özel, ”İmralı’ya gitme noktasında tavrını net olarak belirlemiş bir genel başkana yönelik eleştiriler, partiyi üzdü” dedi. Özel, geçmişte benzer saldırılar ve iddialar yaşandığını, ancak bugün CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik iddianameyi siyasi olarak değerlendirdiğini söyledi.

Özgür Özel, ”15.5 milyon kişinin cumhurbaşkanı adayı gösterdiği Ekrem İmamoğlu’nu yalnızlaştıracak, üzerine beton dökecek bir işin içinde CHP olamaz” diye konuştu. Özel, partinin tabanının büyük çoğunluğunun iddianamenin siyasi olduğunu düşündüğünü belirtti.

CHP Lideri, ”Bu iki açıdan mevcut genel başkan olarak zorlandığımı ifade etmeliyim. Ama sakinliğimizi, sağ duyumuzu korumak zorundayız. Sonuçta Kemal Bey’i de arayıp kurultaya davet edeceğim. Ben Kemal Bey’in bu açıklamasının parti tarihinde bir istisna olarak kalmasını ümit ediyorum. Bunun için üzerime düşen bir şey varsa yapacağım. Kendisini kurultaya da davet edeceğim” diye konuştu.

Parti içinde önceki genel başkanlarla sürekli iletişim hâlinde olduklarını ve onları istişare heyeti gibi değerlendirdiklerini dile getiren Özel, ”Mevcut genel başkan talebi halinde aday olur, diğer adaylar da imza toplama hakkına sahip olur. Delege üzerinde hiçbir baskı yok” ifadelerini kullandı.

Bu kurultayla birlikte CHP’nin kuruluş değerlerinden sapmadan, Türkiye’deki tüm demokratları kucaklayan bir çizgiye oturacağının altını çizdi.

Kurultay hedeflerine değinen Özel, ”Partiyi kuruluş değerlerinden bir yere savurmadan, Türkiye’deki bütün demokratların partisi yapmaya yönelik anlayışı da yerleştirerek; bütün demokratlara hem kadrolarıyla hem politikalarıyla kucak açan; sandığı, demokrasiyi koruyan, ortak bir gelecek kurabilmeyi merkeze oturtan bir yaklaşımımız var. Ama savunduğu değerleri daha doğru anlatıp; merkeze Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sandığı koruma refleksini koyacağız” ifadelerini kullandı

Özel, Bu programdan sonra CHP sorunları söylemekten çok, çözümleri söyleyen yeni bir evreye geçtiğinin altını çizdi.

CHP Lideri, ”Program seçim vaadi duymak isteyenler için hâlâ soyut kalabilir. Onu da Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi ile yapacağız. Bugünkü Gölge Kabine, ofise evrilecek. Orada bol bol çözüm söyleyen bir söyleme geçeceğiz” diye konuştu.

Kürt sorunun çözümü için kurulan komisyonda somut önerilerle hareket edeceklerine değinen Özel, nefret söylemiyle mücadele, kadın cinayetleri, anadilin öğrenilmesi, ”terör” tanımlarının düzenlenmesi ve fikir özgürlüğü alanında önemli adımlar atacaklarını vurguladı.

Komisyon’un İmralı ziyaretine ilişkin süreci de değerlendiren Özel, AKP ve MHP’nin siyasi hesaplar üzerinden süreci yürüttüğünü, CHP’nin ise şeffaf ve net bir tutum sergilediğini kaydetti.

Özel ”Samimiyetsiz bir tutum. AKP zaten ilk günden beri derenin boyunu MHP’ye ölçtürerek tamamen bu işi bir siyasi rant ve risk alanı olarak yönetiyor. Bize bazı eleştiriler yapıyor ama hiç olmazsa CHP’nin tutumu net ve samimidir. Biz komisyona girdik, katkı irademizi ortaya koyduk. Koymaya devam ediyoruz” dedi.

İmralı ziyareti sürecinde AKP’den gelen gizli ziyaret teklifini de değerlendiren Özel, sürecin AKP ve MHP tarafından siyasi hesaplarla yürütüldüğünü söyledi: ”Bize ‘Siz de gelin, video olmayacak, fotoğraf olmayacak’ dediler. Biz buna itibar etmedik ve şeffaf tutumumuzu koruduk. İmralı’daki tutanakların komisyon üzerinden paylaşılmasını istiyoruz. Gizli tutulacak bir şey yoksa kamuya açıklanmasını destekleriz” ifadelerini kullandı.

Mevcut anayasa ile ilgili eleştirilerini yineleyen CHP Lideri, iktidarın anayasa ihlallerine dikkat çekti. ”Bu iktidarla yeni bir anayasa yapamayız. Mevcut anayasanın ihlali bu kadar fazla olursa yeni anayasa oyun kurmak için yapılır” diye konuşan Özel,ayrıca Siyasi Ahlak Yasasıyla ilgili tekliflerini Meclis’e sunduklarını da belirtti.

Özgür Özel siyasetçilerin gelir ve mal varlıklarının şeffaf şekilde denetlenmesini amaçladıklarını da açıkladı.

Yeni parti programı ve laiklik eleştirilerini de değerlendiren Özel, ”Altı Ok’un altısını da aynı özenle tarif ettik. Eleştiriler bize ulaştı, nihai metin kurultaya sunulacak” dedi. Özgür Özel, programın somut önerilerle zenginleştirileceğini ve CHP’nin çözüm üreten bir parti konumuna geçeceğini vurguladı.

Özel, sözlerini şöyle noktaladı: ”CHP geçmişten bugüne, tüm demokratik değerleri savunan bir partidir. Partimizi, sandığı, demokrasiyi ve ortak geleceği merkeze alarak güçlendirmeye devam edeceğiz.”

Paylaşın

1,47 Milyon Çocuk “Örgün Eğitim” Dışında

Eğitim Reformu Girişimi’nin raporuna göre; örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor.

Türkiye’de eğitim politikaları son yıllarda sık sık değişen uygulamalarla gündeme geliyor. Müfredat defalarca yenilendi; sınav sistemleri birden fazla kez düzenlendi; öğretmenlik kanunu ve atama süreçleri yeniden ele alındı. Okul türlerine, yönetmeliklere ve eğitim takvimine ilişkin kararlar da kısa aralıklarla değişti.

Bu dalgalı ortamın son örneği, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in ara tatil uygulamasının kaldırılmasının değerlendirildiğini açıklaması oldu. Tam da bu tartışmalar sürerken Eğitim Reformu Girişimi’nin yayınladığı Eğitim İzleme Raporu 2025, eğitimdeki bu değişkenliğin etkilerini ve eşitsizlikleri verilerle ortaya koyuyor.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’in aktardığına göre; Rapor, eğitimde hedeflerin ve mevzuatın sık değişmesi nedeniyle stratejik tutarlılık ve şeffaflığın zayıfladığını belirtiyor. 2024–2025 döneminde hem çocukların hem öğretmenlerin iyi olma halini merkeze alan, hesap verebilir ve kapsayıcı bir kamu-yurttaş diyaloğuna duyulan ihtiyacın devam ettiği vurgulanıyor.

Raporun en çarpıcı bulgularından biri, zorunlu eğitim çağındaki çocukların önemli bir bölümünün okula devam etmemesi. 2024–2025 eğitim-öğretim yılında 804 bin 250 çocuk, zorunlu eğitimde olması gerekirken örgün eğitimin dışında yer alıyor. Bunların 611 bin 612’si Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 192 bin 638’i ise yabancı uyruklu. Öte yandan eğitim çağında olup açıköğretim liselerine yönlendirilen 273 bin 557 çocuk ile MESEM kapsamında haftanın büyük bölümünü işletmelerde geçiren 392 bin 887 öğrenci, fiilen okul dışı kalan çocukların toplam sayısını artırıyor.

Bu üç grup birlikte değerlendirildiğinde, örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor. Bu yaş aralığında eğitim dışı kalma oranı iki yıldır yüzde 8’in üzerinde. Bazı illerde oran çok daha yüksek: Muş’ta yüzde 34,4, Ağrı ve Şanlıurfa’da yüzde 32,8.

Eğitim dışılığın arka planında ekonomik koşullar belirleyici rol oynuyor. Türkiye’de çocukların yüzde 30,4’ü ciddi maddi yoksunluk içinde yaşıyor; yüzde 39,5’i “yoksulluk veya sosyal dışlanma riski” altında bulunuyor.

Bu tablo çalışma hayatına erken katılımı da artırıyor. 15-17 yaş aralığındaki her dört çocuktan biri işgücüne dahil. Erkek çocuklarda bu oran yüzde 35,6’ya kadar yükseliyor. Rapor, bu yaş grubundaki çocukların eğitimle çalışma arasında seçim yapmak zorunda kaldığını ve bunun özellikle ortaöğretimde kopuşu hızlandırdığını ortaya koyuyor.

Kız çocukları açısından durum daha da kırılgan. Ev içi bakım yükü ve erken yaşta evlilik riski nedeniyle eğitimi bırakma olasılığı daha yüksek.

Erken çocukluk dönemine ilişkin göstergeler de eğitimdeki eşitsizlikleri doğruluyor. Okul öncesi eğitimde öğrenci sayısı iki yıl üst üste düşmüş durumda. 2023–2024’te 1 milyon 954 bin olan öğrenci sayısı 2024–25’te 1 milyon 741 bine gerileyerek yüzde 10,9 azaldı.

Rapor, 3-5 yaş aralığında okullulaşmanın en düşük olduğu illerin Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Kahramanmaraş olduğunu belirtiyor. Ayrıca ortaöğretimde kız çocuklarının okullulaşma oranlarının pek çok ilde yüzde 80’in altına düşmesi, bölgesel eşitsizliklerin erken yaşlardan itibaren eğitim sürecine yansıdığını ortaya koyuyor.

Çocuklar risk altında

Rapor, örgün eğitimin dışına çıkışın önemli bir bölümünün Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) ve açıköğretim üzerinden gerçekleştiğini vurguluyor. 2024–25 döneminde 392 bin 887 öğrenci, haftanın dört ila beş gününü işletmelerde geçiriyor. İş güvenliği denetimlerinin yetersizliği bu çocuklar açısından ciddi riskler doğuruyor.

Benzer şekilde açıköğretime geçiş de artıyor. Örgün eğitim hakkını kaybedip açık liseye yönlendirilen 18 yaş altı öğrenci sayısı bir yılda iki katına çıkarak 42 bin 807’ye yükseldi. Rapor, bu öğrencilerin okul aidiyetinin zayıfladığını ve koruma mekanizmalarının dışında kaldığını belirtiyor.

Eğitime erişim açısından kırsal bölgelerde de önemli değişiklikler yaşanıyor. Taşımalı eğitimden yararlanan öğrenci sayısı, azami mesafe sınırının 50 kilometreden 30 kilometreye indirilmesiyle birlikte yüzde 16,2 azalarak 846 binin altına düştü.

Yatılı bölge ortaokullarının sayısı 254’ten 224’e düştü; bu okullardaki öğrenci sayısı ise yüzde 18,7 azalarak 36 bin 174’e indi. Rapor, kırsalda eğitimin hala taşıma, pansiyon ve Yatılı Bölge Ortaokulu (YBO) kapasitesi gibi faktörlere bağımlı olduğunu vurguluyor.

Köylerde okul öncesi öğrenci sayısında yüzde 24,6’lık artış dikkat çekse de bu artışın genel okullulaşma oranlarındaki düşüşü telafi etmeye yetmediği belirtiliyor.

Rapor, okulların çocuklar için yalnızca bir akademik alan değil aynı zamanda bir koruma alanı olduğunu hatırlatıyor. Ancak veriler, bu koruma alanının giderek zayıfladığını gösteriyor.

Maddi yetersizlik nedeniyle çocukların yüzde 10’u günlük taze meyve/sebze tüketemiyor; yüzde 23,1’i düzenli protein alamıyor. Türkiye’de çocukların yüzde 5,5’i yetersiz beslenme nedeniyle bodurluk yaşıyor. Bu durumun çocukların hem gelişim sürecini hem de okulla bağını olumsuz etkilediğine dikkat çekilen raporda, okullarda ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği verilmesi gerektiğine de dikkat çekiliyor.

Sosyal risk göstergeleri de benzer bir tablo ortaya koyuyor. 2024 yılında 202 bin 785 çocuk, “suça sürüklenen çocuk” gerekçesiyle güvenlik birimlerine getirildi. Rapor, devamsızlık oranlarının tüm kademelerde yükseldiğini; özellikle ortaokullarda 20 gün ve üzeri devamsızlık oranının yüzde 14,8’den 23,7’ye çıktığını belirtiyor.

Öte yandan şiselerde sınıf tekrarının yeniden uygulanmasının ardından 2024 yılı, sınıf tekrarı oranlarındaki en belirgin artışın gözlendiği yıl oldu. Bu oran, genel ortaöğretimde oran yüzde 4,7’den 18,5’e, anadolu imam hatip liselerinde yüzde 4,9’dan 30’a, mesleki ve teknik ortaöğretimde oran yüzde 24,9’dan 28,5’e yükseldi.

Okul iklimini etkileyen bir diğer unsur da zorbalık. 2025 yılında yapılan bir araştırma, ebeveynlerin yüzde 68’inin çocuklarının okul çevresinde zorbalık vakalarına tanık olduğunu bildiriyor. Zorbalığa uğrayan çocukların yüzde 58’i okula gitmek istemiyor, yüzde 34’ünde akademik başarı düşüyor.

Buna karşın rehberlik hizmetlerine erişim sınırlı. Öğrencilerin yalnızca yüzde 18’i rehber öğretmenle düzenli görüşüyor. Bu görüşmelerin çoğunun sınav ve yönlendirme odaklı olması, psikososyal desteğin sınırlı kaldığını gösteriyor.

Rapor, öğretmen istihdamı ve yetiştirme modeline ilişkin belirsizliklerin sürdüğünü belirtiyor. Ücretli öğretmenlik uygulamasının devam etmesi ve yeni kurulan Millî Eğitim Akademisi çerçevesindeki düzenlemeler, mesleki istikrar açısından soru işaretleri yaratıyor.

Norm kadro ihtiyacı 100 bin 541 iken ücretli öğretmenliğin sürmesi, kalıcı öğretmen açığının ücretli istihdamla kapatıldığını gösteriyor. 2024-2025 döneminde 78 ilde görev yapan ücretli öğretmen sayısı 86 bin 138’i buluyor. Bu sayı bir önceki eğitim-öğretim yılında 72 bin 723 idi.

Yeni öğretim programlarına ilişkin öğretmen geri bildirimleri ise içerik yoğunluğu, soyut konuların erken yaşlarda verilmesi ve materyal eksiklikleri nedeniyle programın sınıflarda uygulanmasının zorlaştığını ortaya koyuyor.

Göç, ekonomik kriz ve 6 Şubat depremlerinin yarattığı etkiler, özellikle dezavantajlı bölgelerde okullaşma, devamsızlık ve öğrenme sürecini belirlemeye devam ediyor. Rapor, eğitim sisteminin bu çoklu kriz ortamında çocukların ve öğretmenlerin iyi olma halini destekleyecek daha güçlü ve bütüncül politikalara ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor.

Paylaşın