Yakın Doğu’da Tektanrıcılığın Ortaya Çıkışı Ve Yükselişi

Medeniyetin beşiği olarak kabul edilen antik Yakın Doğu, insanlık tarihindeki en etkili ve kalıcı dini sistemlerden bazılarının gelişimine tanıklık etmiştir. Çok tanrılı ibadetin bilinen en eski örneklerinin bulunduğu yer antik Yakın Doğu’dur.

Kurtuluş Aladağ / Ancak, bu karmaşık inanç sistemleri arasında devrim niteliğinde bir fikir ortaya çıkmıştır: tek tanrıcılık, yani tek ve her şeye gücü yeten bir tanrıya inanç. Çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa bu geçiş bir boşlukta gerçekleşmemiştir. Geçiş, binlerce yıl boyunca gelişen sosyal, siyasal ve ekonomik değişimlerin ürünüdür.

Antik Yakın Doğu, tarihin erken dönemlerinden itibaren çoktanrılı (politeist) inanç sistemleriyle karakterize edilmiştir. Sümerler, Akadlar, Babililer, Asurlular, Hititler ve Mısırlılar gibi uygarlıklar, doğa olaylarını, toplumsal düzeni ve insan yaşamını açıklamak için geniş tanrı panteonları geliştirdiler.

Örneğin; Sümerler; Anu (gök), Enlil (hava) ve Inanna (aşk ve savaş), Mısırlılar; Ra (güneş), İsis (sihir ve annelik), Osiris (ölüm ve yeniden doğuş), Hurriler ve Hititler; Teşup (fırtına tanrısı) gibi…

Çok tanrılı dünya görüşü ayrıca farklı tanrıların birbirleriyle harmanlanmasına izin verirdi, buna senkretizm denir. Örneğin, Mısır tanrısı Amun genellikle Ra ile birleştirildi ve birleşik bir tanrı, Amun-Ra yaratıldı.

Bu tanrılar genellikle insan benzeri özelliklere sahipti ve belirli alanları (tarım, savaş, bereket) yönetiyordu. Ancak zamanla, bazı toplumlarda tek bir tanrının diğerlerinden üstün görülmesi ya da evrensel bir otorite olarak kabul edilmesi eğilimi gelişti.

Tek tanrıcılığa geçiş

Firavun IV. Amenhotep (Akhenaton), MÖ 1353-1336 yılları arasında Aten’i (güneş diski) tek tanrı olarak yüceltti ve diğer tanrılara tapınmayı yasakladı. Bu, tarihteki ilk belgelenmiş tektanrıcı hareketlerden biri olarak kabul edilir.

Akhenaton’un “Aten’e Övgü” adlı ilahisi, Aten’i evrensel bir yaratıcı güç olarak tanımlar. Ancak bu reform, Akhenaton’un ölümünden sonra tersine çevrildi ve Mısır çoktanrılı sisteme geri döndü.

MÖ 2. binyılın sonları ile MÖ 1. binyılın başları arasında Antik İran’da Zerdüşt (Zoroaster) tarafından geliştirilen Zerdüştlük, tektanrıcılığın erken bir formu olarak görülebilir. Ahura Mazda, iyiliğin ve bilgeliğin yüce tanrısı olarak kabul edilirken, Angra Mainyu (kötülük ruhu) ile kozmik bir dualizm içinde tasvir edildi.

Bu, katı bir monoteizmden ziyade dualist bir tektanrıcılık olarak sınıflandırılır, ancak tek bir yüce tanrı fikrini vurgulaması açısından önemlidir.

Tek tanrıcılığın yükselişindeki en kritik gelişmelerden biri İsrailoğulları arasında gerçekleşti. Kenan kültüründen ortaya çıkan eski İsraillilerin dini uygulamaları, başlangıçta çok tanrılıydı. Ancak zamanla, bir fırtına ve savaşçı tanrısı olan Yahve’ye tapınma, öne çıktı ve ayrıcalıklı hale geldi. Bu geçiş genellikle MÖ 12. ve 6. yüzyıllar arasındaki döneme tarihlendirilir.

Tevrat’ta (Eski Ahit), Yahve’nin İsrailoğullarını “kıskanç bir tanrı” olarak seçtiği ve diğer tanrılara tapınmayı yasakladığı belirtilir.

Yahudi din adamları, MÖ 587’de Babil Sürgünü sırasında Yahve’yi evrensel bir tanrı olarak yeniden tanımladı. Bu dönemde, İkinci İşaya gibi metinlerde Yahve’nin “tek gerçek tanrı” olduğu ve diğer tanrıların yalnızca putlar olduğu fikri netleşti: “Benden başka tanrı yoktur”

Yahudilik, tanrıyı yalnızca bir kabile tanrısı olmaktan çıkarıp evrensel bir yaratıcı ve ahlaki otorite haline getirdi. Bu, tektanrıcılığın etik bir boyut kazanmasını sağladı ve sonraki dinler için temel oluşturdu. Tektanrıcılık, Hristiyanlık ve İslamiyet ile Antik Yakın Doğu’nun ötesine yayıldı.

MS 1. yüzyılda Hristiyanlık, Yahudi monoteizmini İsa Mesih’in mesajıyla birleştirerek evrensel bir din haline geldi. Teslis (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) kavramı, bazılarınca monoteizmin bir gevşemesi olarak görülse de, Hristiyan teolojisi tek bir tanrı fikrini korudu.

MS 7. yüzyılda İslamiyet Hz. Muhammed’in vahiyleriyle, Allah’ın mutlak birliği (tevhid) vurgulandı. İslam, Yahudi ve Hristiyan monoteizmini daha katı bir şekilde yeniden formüle etti ve Arap Yarımadası’ndaki çoktanrılı gelenekleri ortadan kaldırdı.

Tektanrıcılık neden ortaya çıktı?

Tek tanrı fikri, dağınık kabileleri veya toplulukları tek bir otorite altında birleştirmede etkili oldu. Antik Yakın Doğu’da, Mezopotamya’daki şehir devletlerinden Mısır’daki merkezi monarşilere kadar toplumlar, giderek daha karmaşık siyasi yapılar geliştirdiler.

Çoktanrılı sistemler, yerel tanrıların her bir kabile veya bölgeye özgü olması nedeniyle bölünmeyi pekiştirebiliyordu. Tek bir tanrı fikri, kabileleri, toplulukları ve grupları tek bir otorite ve ortak bir kimlik altında birleştirmek için güçlü bir araç oldu.

Örneğin, Firavun Akhenaton’un Aten’i tek tanrı ilan etmesi, siyasi gücünü pekiştirmek ve rahiplerin (özellikle Amon rahipleri) etkisini kırmak için bir girişimdi. Benzer şekilde, Yahve’nin evrensel tanrı olarak yüceltilmesi, Babil Sürgünü sonrası Yahudi toplumunu yeniden inşa etme çabasıyla bağlantılıydı.

Pers İmparatorluğu gibi büyük siyasi yapılar, Zerdüştlük gibi tektanrıcı eğilimli inançları destekleyerek geniş coğrafyalarda birliği sağladı. Tek tanrı, imparatorluğun merkeziyetçi ideolojisini yansıtıyordu.

İnsanlar, evrenin işleyişini açıklamak için daha soyut ve kapsamlı bir ilahi varlık arayışına girdi. Erken politeist sistemlerde tanrılar, doğa olaylarıyla (güneş, fırtına, nehir) sınırlı ve somut kavramlardı.

Ancak zamanla, insanlar evrenin işleyişini daha bütüncül bir şekilde anlamaya başladı. Tek bir tanrının her şeyi yaratan ve yöneten bir varlık olarak görülmesi, bu soyut düşünceye uygundu. Örneğin, Yahudi metinlerinde Yahve’nin “göklerin ve yerin yaratıcısı” olarak tanımlanması bu felsefi sıçramayı yansıtır.

Çoktanrılı sistemlerde tanrılar arasındaki çelişkiler (örneğin, mitlerdeki çatışmalar) ve onların insan benzeri kusurları, bazı düşünürleri ve din adamlarını daha tutarlı bir ilahi model arayışına itti. Zerdüştlükte Ahura Mazda’nın mutlak iyiliği ya da Yahve’nin tekliği, bu sorgulamanın bir sonucudur.

Çoktanrılı sistemler yerelken, tektanrıcılık evrensel bir tanrı fikri sunuyordu. Bu, özellikle ticaret yolları ve kültürel temaslarla genişleyen dünyada da çekici hale geldi.

Yahudiler, Persler, Yunanlılar ve Romalılar arasındaki etkileşim, tektanrıcı fikirlerin yayılmasını hızlandırdı. Yahudiler, Babil ve Pers kültürleriyle temas halindeyken, bu toplumlardaki dini fikirlerden etkiledi. Örneğin, Babil Sürgünü sırasında Yahudiler, Zerdüştlüğün dualist kozmolojisi ve tek bir yüce tanrı fikriyle tanışmış olabilir.Büyük İskender’in fetihlerinden sonra Yunan felsefesi, Antik Yakın Doğu inançlarıyla harmanlandı. Platon ve Aristoteles gibi filozofların “ilk neden” veya “hareketsiz hareket ettirici” kavramları, tektanrıcı düşünceleri desteklediler. Bu, Yahudilik ve daha sonra Hristiyanlık üzerinde etkili oldu.

Akhenaton’un başarısız Aten denemesi, tektanrıcı bir fikrin ilk tohumlarını ekmiş olabilir. Her ne kadar bu reform kısa ömürlü olsa da, Mısır’ın komşu kültürler üzerindeki etkisi göz ardı edilemez.

Sürgün, savaş ve felaketler, insanları evrensel bir kurtarıcı ya da anlam arayışına yöneltti. Çoktanrılı sistemlerde farklı tanrılar suçlanabilir ya da yardım için yalvarılabilirdi, ancak bu bazen tatmin edici bir cevap sunmuyordu. Tek bir tanrı, hem felaketin nedeni hem de kurtuluşun kaynağı olarak daha tutarlı bir çerçeve sundu. Babil Sürgünü’nde Yahudilerin Yahve’ye sığınması buna örnektir.Tektanrıcı dinler, genellikle bir kurtarıcı ya da ahiret vaadiyle geldi. Yahudilikteki Mesih beklentisi, Zerdüştlükteki Saoshyant figürü ve Hristiyanlıktaki İsa, insanlara umut ve anlam sundu. Bu, özellikle baskı altındaki toplumlarda tektanrıcılığı cazip kıldı.

Tektanrıcılığın yükselişinde, karizmatik figürler de kritik rol oynadı. Zerdüşt, Ahura Mazda’yı yücelterek dualist bir tektanrıcılık kurdu; Musa (varsayımsal olarak) Yahve’yi İbranilere tanıttı; Akhenaton, Aten’i dayattı. Bu liderler, mevcut inanç sistemlerini sorguladı ve yeni bir inanç sistemi sundu.

Antik Yakın Doğu’da ticaret yollarının (İpek Yolu, Baharat Yolu) gelişmesi, farklı kültürlerin tanrılarını birbiriyle karşılaştırma şansı verdi. Yerel tanrıların ötesinde, evrensel bir tanrı fikri daha anlamlı hale geldi. Yazının gelişimi, tektanrıcı fikirlerin kaydedilip yayılmasını kolaylaştırdı. Örneğin, Yahudi kutsal metinleri, monoteizmi kurumsallaştırdı ve diğer kültürlere taşıdı.

Politeist mitolojilerde tanrılar arasındaki rekabet ve tutarsızlıklar (örneğin, Yunan mitolojisindeki Zeus’un sadakatsizliği ya da Mezopotamya tanrılarının kaprisleri), bazı toplumlarda güvenilirlik sorununa yol açtı. Tek tanrı, bu çelişkileri ortadan kaldırdı.

Sonuç olarak, Antik Yakın Doğu’da tektanrıcılığın yükselişi, tek bir nedene dayanmaz; aksine, politik birleşme ihtiyacı, felsefi derinleşme, kültürel etkileşim, kriz dönemlerinin psikolojik etkileri, karizmatik liderler ve çoktanrılı sistemlerin içsel zayıflıkları gibi birbiriyle iç içe geçmiş faktörlerin birleşimidir.

Bu süreç, Antik Yakın Doğu’nun dinamik yapısını yansıtır ve modern monoteist dinlerin (Yahudilik, Hristiyanlık, İslam) temelini oluşturur.

Paylaşın

Türkiye’de Çocuklar En Temel Giysilere Erişemiyor

Derin ekonomik krizin yaşandığı Türkiye’de çocukların ayakkabı, pantolon ve tişört gibi en temel giyim ihtiyaçlarını karşılamada ciddi güçlükler yaşadığı tespit edildi.

Derin Yoksulluk Ağı, Türkiye’de çocuk yoksulluğunun boyutlarını ortaya koyan dikkat çekici bir araştırma yayımladı.

Çoğunluğu asgari ücretle çalışan ya da sosyal yardımlarla geçinen 90 hanede, 0-18 yaş arası 234 çocukla yapılan saha çalışmasında, çocukların giyim ihtiyaçlarını karşılamada ciddi güçlükler yaşadığı tespit edildi.

Araştırmaya göre, 129 çocuk yeterli iç çamaşırına sahip değil; 192 çocuk ayakkabı, 158 çocuk pantolon, 148 çocuk ise tişört ihtiyacını karşılayamıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 verileri de tabloyu destekliyor. TÜİK’e göre, 15 yaş altı çocukların yüzde 9,2’si maddi yetersizlikler nedeniyle yeni bir giysiye sahip olamıyor. İki çift düzgün ayakkabıya ulaşamayan çocukların oranı ise yüzde 9,4.

Derin Yoksulluk Ağı Kurucusu Hacer Foggo, çocukların yaşadığı bu durumun yalnızca bir fiziksel eksiklik değil, daha geniş bir sosyal eşitsizlik meselesi olduğunu vurguladı.

Cumhuriyet gazetesine konuşan Foggo, yoksulluğun çocukların eğitim hakkı ve sosyal hayata katılımı üzerinde de derin yaralar açtığını belirterek şu örneği paylaştı:

“Dün bir anne, çocuğunun 23 Nisan etkinliğine katılması için gerekli olan beyaz gömleği alamadığını söyledi. Bu, yalnızca bir eksiklik değil; çocuklar arasında bir eşitsizliktir.”

Foggo, araştırmada görüşülen çocukların yüzde 18,7’sinin maddi nedenlerle okul etkinliklerine katılamadığını da sözlerine ekledi.

Araştırma bulguları, giysi eksikliğinin çocuklarda sosyal dışlanma, özgüven kaybı ve okuldan uzaklaşma gibi sonuçlara yol açtığını gösteriyor.

Özellikle ergenlik çağındaki kız çocuklarının, uygun kıyafetleri olmadığı için okuldan geri kalmak istemedikleri, bu durumun eğitim hayatlarını olumsuz etkilediği kaydedildi.

Bir çocuk, “Ayakkabım yoktu, ablamın kadın terliğini giydim. Artık mahallede utanıyorum” sözleriyle yaşadığı sıkıntıyı anlatırken; bir anne ise, “Çocuklarımın bedenini bilmiyorum, yıllardır yeni kıyafet alamadım” ifadeleriyle durumu özetledi.

Bu ailelerin giysi ihtiyaçları, çoğunlukla çöpten, bağışlardan ya da belediye yardımlarından karşılanıyor.

Paylaşın

Akustik Nörinom: Hayati Vücut Fonksiyonlarını Etkileyebilir

Akustik nörinom, iç kulak ile beyin arasında uzanan vestibüler sinirde yavaş büyüyen iyi huylu bir tümördür. Vestibüler sinirin farklı dalları denge ve işitmeden sorumludur.

Haber Merkezi / Ancak tümörün sinire olan baskısı arttığında işitme kaybı, kulak çınlaması ve denge kaybı olur.

Akustik nörinom genellikle sinirleri kaplayan ve destekleyen schwann hücrelerini etkiler. Nadir durumlarda tümör hızla büyüyüp genişler, beyne daha fazla baskı yapar ve hayati vücut fonksiyonlarını etkileyebilir. Tümör vücudun diğer bölgelerine yayılmaz.

Nedenleri:

Genetik yatkınlık: Nörofibromatozis tip 2 (NF2) ile ilişkilidir; bu genetik bozukluk, bilateral akustik nörinom riskini artırır.
Radyasyon maruziyeti: Nadiren, yüksek doz radyasyona maruziyet riski artırabilir.
Spontan gelişim: Çoğu vaka, bilinen bir neden olmadan ortaya çıkar (sporadik).

Belirtileri:

İşitme kaybı: Genellikle tek taraflı, yavaş ilerleyen işitme kaybı.
Kulak çınlaması (Tinnitus): Etkilenen kulakta sürekli uğultu veya çınlama.
Denge sorunları: Baş dönmesi (vertigo) veya dengesizlik.
Yüzde uyuşma/karıncalanma: Tümör büyüdükçe yüz sinirine baskı yapabilir.
Baş ağrısı: Nadiren, büyük tümörlerde kafa içi basınç artışı nedeniyle.

Teşhisi:

Odyolojik testler: İşitme kaybının derecesini değerlendirmek için audiometri.
Görüntüleme: Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) ile tümörün yeri ve boyutu belirlenir. Bilgisayarlı Tomografi (BT) de kullanılabilir.
Nörolojik muayene: Denge, yüz siniri fonksiyonları ve diğer kranial sinirler değerlendirilir.

Tedavisi:

Gözlem: Küçük, semptomsuz tümörlerde düzenli MRI takibi ile izleme (özellikle yaşlı hastalarda).
Cerrahi: Tümörün çıkarılması için mikrocerrahi (örn. retrosigmoid veya translabirentin yaklaşım).
Radyocerrahi: Stereotaktik radyocerrahi (Gamma Knife veya CyberKnife) ile tümör büyümesinin kontrol altına alınması.

Not: Tedavi, tümörün boyutu, hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve semptomların şiddetine göre bireyselleştirilir. Erken teşhis, tedavi başarısını artırır.

Paylaşın

IMF, Türkiye İçin Büyüme Tahminini Yüzde 2,7’ye Yükseltti

IMF, Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 2,7, gelecek yılda yüzde 3,2 büyümesinin beklendiğini açıkladı. IMF, bir önceki tahmininde Türkiye’nin 2025 büyüme tahminini yüzde 2,6 olarak açıklamıştı.

Haber Merkezi / Uluslararası Para Fonu (IMF), Nisan 2025 Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nu yayımladı. IMF, küresel büyüme tahminini 2025 yılı için yüzde 3,3’ten yüzde 2,8’e indirdi.

Küresel ekonomik büyümenin 2026 yılında ise yüzde 3 olacağını öngören IMF, önümüzdeki seneye ilişkin tahminini de böylece 0,3 puan düşürmüş oldu.

IMF, Ocak ayında yayımladığı raporunda 2025 ve 2026 yıllarında yüzde 3,3 büyüme öngörüyordu. IMF, 2024 yılında da yüzde 3,3 küresel ekonomik büyüme hesaplamıştı.

IMF, Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda Türkiye ekonomisine ilişkin büyüme tahminleri de yukarı yönlü revize edildi.

IMF, Türkiye’nin 2025 yılı büyüme tahminini yüzde 2,6’dan yüzde 2,7’ye yükseltirken, 2026 yılı büyüme tahminini de yüzde 3,2 olarak sabit tuttu.

IMF, Türkiye için 2025 yılı için enflasyon beklentisini yüzde 33’ten yüzde 35,9’a çıkarırken, 2026 yılı için beklentisini yüzde 22,8 olarak belirledi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Fatih Karahan, şubat ayında yılın ilk enflasyon raporu sunumunda 2025 yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 21’den yüzde 24’e yükselttiklerini bildirmişti.

Paylaşın

Özgür Özel, “Kıbrıs” Üzerinden İktidara Yüklendi

Partisinin grup toplantısında konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan oturdular Semerkant’ta. Bizimkiler aval aval bakarken ikna edildiler. Güney Kıbrıs’ı tanıdılar. Tanımak yetmez Güney Kıbrıs’a büyükelçi görevlendirdiler” dedi ve ekledi:

“Tam olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin tam olarak dış politikasının paspas edildiği Kıbrıs davamızın paspas edildiği beceriksiz bir dış politika…. Bizimkileri Kıbrıs’a yollayan Kıbrıs’ı kurtaran sağda Erbakan solda Ecevit varken bugün o Kıbrıs’ı satan Erdoğan Erdoğan Erdoğan. Ey Erdoğan Kıbrıs davası bu ülkenin namusudur. Satamazsın sattırmayız.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu. Özel’in açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle:

“Geçtiğimiz cumartesi günü Yozgat’taydık. Yürekten teşekkür ediyorum. Milletin, milletin efendisi olan çiftçilerimize, köylülerimize, geçim sıkıntısı içindeki emeklilerimize, yok sayılan, hor görülen kadınlarımıza, hayalleri çalınsa da bir umuda tutunan gençlerimize, Yozgat Meydanı’nı doldurdukları için, dosta güven, olmayana kaygı verdikleri için ve ‘Biz buradayız! Meydan boş değil. Meydan bu meydan! Yozgat burada!’ diyenlere yürekten teşekkür ediyorum.

AK Partili kalemler karar veremiyorlar. Traktör sayısında birbirleriyle kavga ediyorlar. Biri 500 demiş, öbürü saymış 354’müş. Öbürü hesap yapmış. Yozgat’ta 35.000 traktör olacakmış. Yüzünden biri gelmiş. Demek ki 99’u bizimle birlikte değilmiş. Vallahi Türkiye’nin gündemine oturan, bütün dünyaya sesini duyuran, günlerdir yandaş kanalların gündemini belirleyen Yozgatlıların ve Yozgatlı çiftçilerin alnından öpüyorum. İyi ki varlar. Birilerinin kimyası bozuldu.

Oy kendilerine verilice ‘Anadolu irfanı’ diyenler, Yozgat haksızlığa karşı susmayınca etmedik hakaret bırakmadılar. İşte bunların Anadolu’ya bakışı, Anadolu halkına bakışı, Anadolu irfanından anladıkları budur. Onların yanında olunduğunda makbul olanları, olmadığında merdut ilan edenler, reddedilmiş ilan edenler bugün Türkiye’de iktidardadır.

Bu yüzden, bu yüzden o güzel buluşmaya gelen, katkı koyan, hatta Yozgat’ta olan, yüreği meydanda olan ama o günlük çıkamayan, Yozgat’ta olmayan ama Yozgat’taki o meydanda kendini bulan herkese şunu söylemek isteriz: Çok net bir durum var. Artık Türkiye’de saflar netleşti. Biz saflaşmadan, kamplaşmadan, kutuplaşmadan yana değiliz. Biz kardeşlikten, kucaklaşmadan, zorluklarla birlikte mücadele etmekten yanayız. Artık bir tarafta yokluktan, yoksulluktan, işsizlikten, adaletsizlikten yılmış milyonlar var. Karşıda bu düzen sürsün, iktidarımız sürsün ne olursa olsun diyen bir avuç muhteris var.

Biz bu işin sağını solunu, parti ayrımlarını bir kenara bırakıp demokrasiden yana olanlarla otokrasiden yana olanların mücadelesinde 105 yıl önce bu Meclis’te, 1. Meclis’te başlayan halkın iradesini önceleyen, halk ne derse o olur diyen, oyu bir ara halktan alıp onu baş tacı edip sonra güç kaybedince ona sırt dönenlerin, burun kıvıranların, önünden sandığı almaya çalışanların, seçeceği cumhurbaşkanına karışanların, cumhurbaşkanı adayını alıp da hapse atanların karşısında sosyal demokratların yanında milliyetçi demokratlar, onların yanında muhafazakar demokratlar, liberal demokratlar, sosyalist demokratlar, Kürt demokratlar, Yozgat’ta olduğu gibi yan yana omuz omuza Aleviler, Sünniler, tüm mezhepler, tüm görüşler hep beraberiz.

Biz Gazi’nin emaneti kurduğu demokrasiden, cumhuriyetten yanayız. Seçme seçilme hakkından, seçimlerde yarıştan yanayız. Yarıştan kaçanlara, diktatör olmaya çalışanlara, sandığı kaçıranlara karşı biriz, beraberiz ve millet olduğumuz için biz yine 105 yıl önce olduğu gibi kol kola, omuz omuza hep beraber olduğumuz için biz kazanacağız. Tek adamlar kaybedecekler.

9 Ekim günü karar verdiler darbe yapmaya. İstanbul’a yolladılar darbenin adalet ayağını güya. Bir adalet sarayına, orada yargı eliyle her şeyi dizayn etsin, düzenlesin diye. O günden bugüne onlar bir sonraki cumhurbaşkanına, cumhurbaşkanı adayımıza kumpas kurmaya, onu, arkadaşlarını, arkadaşlarımızı itibarsızlaştırmaya uğraşırken biz de buna günbegün itiraz ediyoruz. Bu kürsüden operasyondan 3 hafta önce bir darbe mekaniğinin devrede olduğunu, adım adım ilerlediklerini, bunun bir darbe girişimi olduğunu ifade etmiştim.

Daha sonra bu darbeye direndik. Darbenin başına cunta dedik ve birçok tanımlama yaptık. Buna karşı onlar da kendilerince geçmişte darbelerin mağdurları iken, geçmişin mazlumları iken şimdi zalim oldukları için, bir darbenin başında oldukları için, tertipçisi oldukları için, gücü milletten almak yerine milletten korktukları için kendilerini savunmaya çalıştılar. Bazen daha büyük tehditlerle, bazen bir adım geri atarak, bazen başkalarına saldırtarak, bazen bir adım, bir kelime eksik konuşup sanki makulmüş gibi davranarak ama bu darbedeki heveslerinden vazgeçmediler şu ana kadar.

Bütün süreçte dünya kadar tanımlamalar, dünya kadar söz söylendi ama hiçbir söz Abdullah Amca’nın sözü kadar güçlü değildi. Bütün süreci özetledi. Abdullah Amca dedi ki: ‘Turbunan şalgamınan devlet idare edilmez. Adaletlen, hukukla idare edilir.’ dedi. Buradan Abdullah Amca’ya söz olsun. Organik tarım yapanlar gibi organik bir sloganı bulan, yüreğinde hisseden, o sloganı buram buram toprak kokan, Yozgat kokan Abdullah Amca’ya söz olsun. Bu düzen değişecek. Turplan, şalgamlan değil, adaletle yönetenler bu devletin başına gelecek.

Yarın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Biraz önce özel oturumda Türkiye’nin dört bir yanından gelen çocuklara bir selam verdik. Onların coşkusunu, onların gözlerinin içindeki pırıltıyı gördük. Ben buradan hem onların şahsında, Meclis’e gelen çocuklarımızın şahsında tüm çocuklarımızın bayramını kutluyorum. Ancak maalesef ülkemizde çocukların ağır sorunları var. Söylemek bile ağır. Ya bir ülkede çocuğun ağır sorunu olur mu? Maalesef var. Her 4 çocuktan biri öğün atlamak zorunda kalıyor evde.

Her 3 çocuktan bir tanesi okula gidiyor ve okulda hiçbir şey yemeden evine dönüyor. Çünkü elinde beslenme çantası ya da cebinde kantinden bir simit alacak parası olmadığı için. Güvencesiz çalıştırılanların yanında çocuk yaşta çalıştırılanlar var. Nitelikli eğitimden mahrum bırakılan bir nesil, babasının, annesinin ekonomik durumundan dolayı hayata kapatamayacağı kadar farkla geriden başlayan çocuklarımız var. Ve ne yazık ki güvende tutamadığımız, koruyamadığımız çocuklarımız var. Geçen sene bugün, 23 Nisan’ın öncesinde yüreğinde bayram heyecanı olan Narin, Matya Ahmet ve daha 2 yaşında olan annesinin giydirip de bayram günü güzelce giydireceği Sıla bebek yaşıyordu.

Hepimizin gözü önünde kaykay kıyafeti almaya giden 14 yaşında Ahmet Minguzzi hunharca, barbarca, gözü dönmüşçe katledildi. Halen daha mezarına saldıranlar, annesini tehdit edenler, ailesiyle görüşen gazetecileri tehdit edenler var. Ellerinde güvercin resimleriyle, o güvercinlerin bacaklarına sardıkları uyuşturucu zulalarıyla, uyuşturucuyu yolladıkları yerlerle ‘Biz güçlüyüz.’ diyenler var. ‘Meydan okuyoruz.’ diyenler var.

Bir yandan, bir yandan bu memlekette adalet arayan milyonlar, bir yandan adaletsizlikten dolayı, yaşadıkları haksızlıklardan dolayı evinden çıkamayan, karanlık odada ışığını açamayan anne babalar var. Bu yüzden bu Meclis’in kuruluşunun 105. yılında, Cumhuriyet’in kuruluşunun 102. yılında ant olsun ki bu memlekete hem siyaseten hem de her bir bebek için, evlat için, ana için, baba için hem güvenliği hakim kılacağız. Hukuk devletini hakim kılacağız. Adaleti hakim kılacağız. Çocuklarımızın karnını da doyuracağız. Onları koruyacağız. Bundan sonra kimsenin evladını bu memlekette sahipsiz bırakmayacağız.

Milleti de devleti de temsil etmeyen bir küçük grup 34 gün önce uzun süredir hazırladığı bir darbe planını devreye soktu. ‘Bize savaş ilan ediyorsunuz’ demiştik ya, öyle şeyler yaptılar ki, aldık başımızın üstüne koyduk. Savaş ilan edilmiş birisi, bir parti ne yaparsa, bir halk ne yaparsa aynı cesaretle, aynı kararlılıkla korkmadan karşılarında durduk. Ama savaş hukukunda bile olmayan şeyleri yaptılar. 31 yıl önceki diplomanın iptali, savaş hukukuna göre savaşı kazanabilirsiniz ama o ülkenin resmi evrakları, kayıtları ve tapuları geçerlidir. Savaş hukuku sizin bir ülkeye karşı savaş kazanmanızı o ülkedeki tapuları geçersiz kılmaz, mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaz. Devlet devlet diğer devletin verdiği belgeye bile kazanan devlet saygılıdır. Hukukun gereği budur. O belge geçerlidir.

Ortada ispatlanan hiçbir suç yokken, sadece gizli tanıkların ifadeleriyle, ilhamını FETÖ’cülerden alan bir kumpasla karşı karşıyayız. Dosyada ve iddialara bakıldığında tutuklamayla ilgili hiçbir somut gerekçe yokken 15,5 milyon insanın aday gösterdiği cumhurbaşkanı adayımızı, 6 belediye başkanımızı ve 100’e yakın arkadaşımızı orada haksız yere tutuyorlar. Aradan 34 gün geçti, bir iddia kanıtlanamadı daha, bir iddia kanıtlanamadı. Ancak 24 şirkete kayyum atadılar, 28 şirkete de tedbir koydular. Daha mahkeme bitmeden şirkete kayyum atayıp mahkemenin sonucunu baştan bilip o şirketleri batırmaya, o şirkette çalışanları o şirketlere sokmamaya başladılar.

Dosyada suç olmadığı için insanları yalancı tanıklığa zorlamaya başladılar ve çok net olarak şunu ifade etmek isterim ki, hatta dün bir gazeteciye, bir köşe yazarına, bir gizli tanık ifadesine ya da bir yalancı şahide ya da etkin pişmanlıktan yararlanan birinin ağzından çıkan her söze, ‘Hadi bakalım şimdi bunlar doğru TRT’den istiyordunuz, hadi yayınlansın.’ dendiği için uzunca bir izahat yaptım. Sonunda da şöyle söyledim, buradan bütün gazeteci arkadaşlarıma da söylerim. Ben Silivri’de onlarca görüşme yaptım.

Daha fazlasının bilgileri teker teker geliyor. Bugün Silivri’de yaşanan şudur: Apar topar yapılan bir operasyon, yazılamayabilen bir iddianame var. Gizli tanık var, Çınar, Ladin, Meşe diye üç tane odun. Bu gizli tanıkların ifadelerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ve bizim Anayasa Mahkememize göre somut delillerle desteklenmesi lazım. Diyor ki sadece gizli tanık ifadesiyle işlem yapılmaz.

Ne yapıyor? Gizli tanık dünya kadar iftira atıyor, geçen hafta anlattım. Savcıyı çağırmış Tayyip Bey, geçmişte bu işleri nasıl yaptıklarını anlatmış. Davanın özeti ‘Kişi kendinden bilir işi’ davasıdır bu. Tayyip Erdoğan biz şöyle yapardık demiş. Akbil’de biz şöyle yaptık, reklam şirketleriyle şöyle yaptık, billboard’larla böyle yaptık, emin ol bunlar da öyle yapıyor. Gizli tanık ifadeleri aslında Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının verdiği tüyolar. Bunları söyleyip yola çıkıyorlar ama bir tane kanıt bulamıyorlar.

“Hesap verecekler”

Bir MASAK raporu var, tel tel dökülüyor ama raporda ortaya çıkan hesap hareketlerinin hepsinin tek tek cevabı veriliyor ve cevapsız kalmıyor. Asla ve asla çaresiz söylenen sözler karşısında savcılar çaresiz kalıyor, bizim taraftan kimsenin başı öne eğilmiyor. Bu durumda bu durumda döndüler AK Parti’yle iş yapan, bakanlıklarla iş yapan, geçmişte İBB’yle AK Parti döneminde iş yapmış, sonra bu tarafa gelmişlere yalancı tanıklık için zorlama yaptılar. Kabul edenler oldu, ileride hesap verecekler, mahkemede tek tek takip edeceğiz. O yalancı tanıklıkların ispatını ortaya koyamadıklarında, koysa zaten yalancı olmaz, tanık olur.

Ama savcılık zoruyla ‘şöyle söyle, şöyle ifade ver’ onu ispatlayamayanlar ileride hesap verecekler. Yalancı tanıklar da somut delile ulaşamayınca şimdi etkin pişmanlığa sarılmak üzere bir işe giriştiler. Ben etkin pişmanlıktan yararlanan ve süreci devam eden kimseye bir şey demem. Kanunda olan haktır, yararlanmıştır. Ne söylemiştir, ne etmiştir? Zaten baktığınızda ifadesine ne Ekrem başkanı suçlayan bir durum var ne başka bir şey. Ama buna hiçbir şey demem.

Bir tek şunu söylerim arkadaşlar, bütün basın mensuplarına söylüyorum, onlarca arkadaşımız şunu anlatıyor: ‘Hastaneye gideceksin’ diye beni aldılar, gittiğim binanın hastane olmadığını gördüm. Bir odaya girdim, ne sedye ne doktor ne hemşire. İçeriye savcı bey girdi, avukatım da yoktu yanımda ve dedi ki “orada doğru yapmadın, avukatından mı çekindin, sana baskı mı yaptılar, verdiğin ifade beni memnun etmedi, ben bu kapıdan çıkar giderim, 10 yıl evlatlarının yüzünü göremezsin’. ‘Bence daha doğru bir ifade vermelisin.’Bir diğeri diyor ki ‘Beni aldılar, cezaevinde 6 kapı geçirdiler. Nazikçe davrandılar, bir koltuğa oturttular, karşıma bir ekran açtılar, baktım savcı bey karşımda. Beni görüyorsun, 5 dakika daha buradayım. 5 dakika içinde kararını ver.’

Kanuna göre tarafsız yayıncılık yapması gereken TRT bugün 86 milyona değil, bir avuç cuntacıya hizmet etmektedir. Ekrem İmamoğlu, sevgili başkanımız, şimdi olduğu gibi Silivri’de hücresinde kanaldan kanala geçerken TRT’nin bir kanalına yakalanmış. Gördüklerine inanamamış. Buna isyan eden bir paylaşım yaptı. Bunun üzerine utanmak, sıkılmak neredeyse RTÜK başkanı ve İletişim Başkanlığı’ndan sert tepkiler geldi. Diyorlar ki: bir siyasetçinin tutukluyken TRT’yi hedef alması kamuoyunun haber alma hakkına saldırıymış.

RTÜK üyesi Tuncay Keser’in 22 Mart ve 10 Nisan tarihlerinde TRT’nin taraflı yayınları hakkında yaptığı iki başvuruyu sümen altı eden RTÜK başkanı Ebubekir Şahin, TRT’ye kalkan olmaya çalışıyor. Bir hatırlatma yapayım. Bu yılın ilk 4 ayında, bu yılın ilk 4 ayında RTÜK 7 kez muhalif kanallara, Now, Halk TV’ye, Sözcü’ye, masumiyet karinesini, yani yargılanan birinin yargılaması bitene kadar masum olmasıyla ilgili temel bir kaideyi aksattıkları için 7 kez ceza kesmiş. Sebep ne? Sinan Ateş davası bitmeden tetikçiye katil diyor diye. Sebep ne? Kartalkaya yangını ile ilgili buradakilerin katilleri diye oradaki sanıkları söylediler diye ceza kesmişler.

Çünkü yargılama bitmeden bunu yapmak suçmuş. Ebubekir Şahin, Allah aşkına şu kadar haysiyet varsa, şu kadar vicdan, şu kadar insaf, yapmış olduğun görevin gerektirdiği şu kadarcık, toplu iğne başı kadar adalet duygusu varsa. ‘İmamoğlu inşaat projelerinde usulsüzlük’ .TRT Haber, Gece Bakışı programı. ‘İddialar komik de çatı yüksekliği, teras büyüklüğü, kat planı projeye aykırı değiştirilmiş.’ Bakın, İmamoğlu’nu çatı yüksekliğini 20 cm yüksek yapmakla, terası büyütüp, terası küçültüp yatak odasını büyütmekle suçluyorlar. ‘İmamoğlu inşaat projelerinde usulsüzlük’. dosya resimleri, bu TRT. Bırak yargılama bitecek, masumiyet karinesi, daha iddianame yok.

Dosyada gizlilik var. Dosya TRT’ye servis edilmiş. TRT’de ‘usulsüzlük’ iddiası bile demiyor. ‘Usulsüz yapıya kullanım izni. Beylikdüzü Belediyesi projeye aykırı yapıya izin belgesi düzenledi.’ Usulsüz yapıya kullanım izni. Bu mavi bir dosya. Güya dosya gizli. Kimse bilmiyor. Avukatlar zor görüyor. TRT bu ifadeleri kullanıyor: ‘İsyan eden öğrenciler için, polise saldıran provokatörler camlarını kırdığı İBB binasına girdi’ Binanın giriş katını gösteriyor, 22 Mart. Evlatlarımızı provokatör olmakla suçluyor. Oysa ki polisten kaçarlarken İstanbul İl Başkanı, sevgili Özgür Başkan dedi ki: ‘Genel Başkanım, açtık kapıları, gazdan kaçıyor çocuklar.’ Sonra da öbür kapıdan çıktılar, güvende evlerine gittiler.

Balonlara bak: ‘Ekrem İmamoğlu. Suç örgütü kurma, ihaleye fesat karıştırma, iş adamlarıyla hareket etme, ihaleler, hizmet alımları, muvazalı sözleşmelerde usulsüzlük yapma.’ İddiası bile demiyor, iddiası. ‘İddiası’ bile demiyor. Bütün gece 4 saat bunu yayınlıyor adamlar. Ondan sonra, ondan sonra bir de diyorlar ki Halk TV’ye “Sinan Ateş’in katilleri dedin, daha mahkeme bitmedi, ceza öde.’ Nerede adalet? Nerede insaf? Nerede bu ülkede hepimizin paralarıyla, hepimizin vergilerinden maaşları ödenen TRT’nin yaptığı bu işler? Her darbe TRT’yi hedef alır. Her darbede TRT’den bir bildiri okurlar. Cuntanın ilk hedefidir ama 15 Temmuz’da nasıl cuntacılar gittiler TRT’yi ele geçirdiler ama en sonunda milletten şamarı yediler. 19 Mart cuntası da TRT’yi ele geçirmiş olabilir ama millet bizimledir.

Döviz tutabilmek için 50 milyar dolar, 1.9 trilyon lirayı cayır cayır yaktılar. Mehmet Şimşek denen bu darbenin mali ayağı. ‘Biz bu rezervleri bu günler için topladık’ diyor. Oysa bakın, parayı Ekrem İmamoğlu’nu hapse atıp tepki yükselince, dolar yükselince onu bastırmak için, borsa batınca, 1 günde 31,5 milyar değer kaybedince, küçük yatırımcı ezilince, yabancı yatırımcı parasını alıp yurt dışına kaçarken, 3 milyar dolarlık hisse senedi satılıp giderken dolar fırlamasın diye almış bu parayı tutmuş. Bu 31,5 50 milyar dolar, 1.9 trilyon lira. Burada bizim yayını kaydeden kameraman arkadaşım, tertemiz bir kardeşimiz.

Bu kardeşimize desek ki ‘Gel buraya, bu 1.9 trilyon lira sana emanet. Bu parayı al, en doğru yerde harca.’ Kardeşim derse ki “Bu milletin çiftçisi çok ezildi. Türkiye’deki bütün çiftçilerin toplam borcu 1 trilyon lira. Toplam borç bu kadar.” 1.9 trilyonun 1 trilyon lirasıyla bütün çiftçi borçları kapanıyor. Geriye kalan 900 milyar lira ile çiftçi başına 412.000 lira para veriyorsun, destekleme. 412.000 lira Bugün çok eski olmayan bir traktör satın alır mesela. Her çiftçiye 412.000 lira verebilirsin. Ya da bütün borçları kapatırsın, o borcu olan çiftçiye borcu kadar üstüne para verebilirsin. Böyle bir parayı yaktılar, Ekrem İmamoğlu korkusundan.

Bu darbenin siyasi hedefi CHP ve İmamoğlu’nun önünü kesmekti. Bu darbenin bir de şeytani hedefi var. Kanal İstanbul o da. Operasyonun gelmesine 19 gün var cuntanın başı oturmuş Kanal İstanbul projesine bakıyor. Bugün bakan olan Murat Kurum ‘Kanal İstanbul gündemimizde yok’ demişti. Bu darbeyi yapanlar 24 bin konut için planlamayı yapmışlar. Arap basınında reklam yayınladılar Kanal İstanbul konusunda. Bu projeyi İmamoğlu durdurdu, seçildi ve bir kumpas davası uyduruldu. Arap medyası şimdi orada satılacak dairelerin reklamlarını yapıyor.

İBB başkanı İstanbul’un muhafızı Ekrem İmamoğlu olunca, ‘Ya Kanal ya İstanbul!’ deyince, ‘bu projenin adı Kanal İstanbul değil, ihanet İstanbul’dur’ deyince İstanbullu da Ekrem İmamoğlu’nu seçince işte o yüzden bir terör örgütü uydurulacak, bir kumpas davası uydurulacak. İkisi aynı anda işleme alınacak. Hırsız damgasından uğraşırken kayyum atanacak. O kifayetsiz muhteris kardeşim milletin adaletiyle değil Tayyip Bey’in adaletiyle adil kardeşim gidip kayyum olarak oraya oturacak. Yanı başında oturttu verse onu işler yolunda olacak. Olmayınca İstanbullu “kalk oradan oraya Ekrem oturacak’ deyince kayyum atayıp bir başkasını oraya oturtmaya çalışıyorlar.

Ve Arap medyası şimdi cayır cayır cayır bu dairelerin satışının reklamlarını veriyor. Ve oraya gitti arkadaşlar hiç haberimiz yok İSKİ’ye bildirilmeden Sazlıdere İstanbul’da Avrupa yakasının çoğu Anadolu’dan Avrupa’ya basılıyor. Avrupa yakasının kendi su haznesi yüzde 100 olan içme suyu kullanımını 3 yıl önce yüzde 0’a değiştirmişler. ‘Buranın suyu kullanılamaz artık.’ demişler. Kullanmayacaksınız. Neden sebep? Sebep etrafını yapılaşmaya açıyorlar. Artık orası su da toplayamaz. Artık orasının temizliği de korunamaz. Sazlıdereyi bırakın suyu başka yerden bulun diye karar almışlar. İSKİ’ye tebliğ etmemişler. Yeni öğreniyoruz, yeni öğreniyoruz.

İhale açmışlar bakanlık eliyle 24 ihale. Şu anda 100’ün üzerinde şirket alt işverenlerle birlikte binlerce dozer kamyon çalışıyor oralarda. Kanalı daha yapamıyorlar. Ona İstanbul’un muhafızı Ekrem İmamoğlu engel oluyor ama etrafındaki konutların inşaatına başlamışlar. Neden? Söz vermişler, söz vermişler, satmışlar. Belki de bilmediğimiz kısmının paranın baştan peşin almışlar. İşte bu yüzden iyi ki İstanbullular oraya muhafız diye Ekrem Bey’i dikmişler. İyi ki bu darbe girişimi olup da kayyum ısınma hareketlerini yaparken İstanbullular Saraçhane’de 1 milyon kişi dikilmişler. Maltepe’de 2.2 milyon kişi dikilmişler. İyi ki Yozgat’ta o traktörleri çalıştırmışlar. İyi ki İstanbul’u bunlardan kurtarmışlar.

İşin işin özeti budur arkadaşlar. İşin özeti budur. Her çarşamba İstanbul’da bir ilçede her cumartesi Türkiye’de bir ilde itirazı yükseltmeye mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz.

Bakın, ayda yüzde 2,5 faiz düşecek. ‘Tayyip Bey çok biliyorum’ dedi, 9 olan faizi 50’nin üstüne çıkardı. Seçimden sonra Nebati’yi yolladı, yerine rasyonel, sözde rasyonel, sözde demokrat, sözde namuslu, darbenin en önemli ayağı, mali ayağı olan, bütün dünyada artık kimsenin yüzüne bakmayacağı Mehmet Şimşek’i getirdi. 2,5 kar puan, 2500 bas puan diyorlar, %2,5. Düşe düşe güya enflasyon düşecek. Niye? Vaktiyle enflasyonun üstüne faiz verilse Almanya gibi, Amerika gibi başaracakken Tayyip Bey inadıyla fırlattı, şimdi kademe kademe düşüyordu. 2,5 puan düşeceği gün 3,5 puan artış oldu. Yüzde 6, İmamoğlu’nun tutuklanmasının faiz karşılığı. O gün Avrupa Merkez Bankası 2.75’ten 2,5’a indirdi faizi. Biz Türkiye’de faizi yüzde 46 yaptık.

Dünyanın en yüksek ikinci faizi. Neredeyiz biliyor musunuz? En yüksek faiz Venezuela’da, orada da seçim sonucu, seçimler adil yapılmadı diye iktidar muhalefet arasında büyük bir mücadele var. Üçüncü sırada olan da Zimbabve, yüzde 35’le. Hani ekonomide en iyi noktada olanlar var ya, A’dan Z’ye diziliyoruz. Zimbabve ile Venezuela’nın arasına, V ile Z harfinin arasında Y var ya, bizim Yozgat’ı soktu bunlar. Yozgat dünyanın Zimbabve ile Zimbabve ile Venezuela arasına Yozgat’ı sokanlara, Türkiye’yi sokanlara, Ankara’yı, İstanbul’u sokanlara yazıklar olsun. Vatandaşın tüketici kredisi ve kredi kartı borcu 172 milyar lira arttı.

Rahmetli Ecevit’in döneminde 68.000 atanmamış öğretmene ‘Ey Ecevit ey vicdansız Ecevit madem atamayacaktın niye okuttun sabileri?’ diyen Erdoğan ‘madem atamayacaktın niye okuttun sabileri?’ diye soracağım 1.045.000 öğretmen mezun etmiştir. Şimdi o 1.045.000 öğretmenin 15.000’ini sadece atayıp onu da kendi kurduğu akademi yöntemiyle mülakat yöntemiyle kendince kendine yakınlardan seçmenin gayreti içindedir. Ama bir yandan da proje okullar denen ülkenin göz bebeği en iyi öğrencilerin sınavla girdiği okullardan 6000 en iyi öğretmeni atıp yerine 6000 kendi sendikasından yandaş öğretmen getirmenin gayreti içindedir.

Erdoğan’ın gözlerinin içine baka baka seçmenin sorması gereken soru şudur: Sen 14 Mayıs’ta birinci turda seçimi kazanamadın. 28 Mayıs’ta karşıma çıktığında ‘Mülakat kalkacak’ dedin. Onun için oy verdim. Asgari ücret enflasyonlu dönemde bir kere değil hani temmuzda yapılıyordu gerekirse martta, temmuzda, ekimde ve aralıkta dört kere zamlanır dedin. Onun için oy verdim. Emekliyi asla enflasyona ezdirmeyeceğiz dedin onun için oy verdim. Kanal İstanbul yok diye söz verdiniz seçimde. Onun için oy aldınız. Şimdi hepsinin tersini yapıyorsun. Gözümün içine bak ey Erdoğan utanmıyor musun utanmıyor musun diye seçmenin sorma hakkı vardır.

Doktora öğrencisi Rümeysa Öztürk Filistin davasına destek veren bir yazı yazdığı için 25 Mart’ta ABD’de gözaltına alındı. Rümeysa’nın kefaletle serbest bırakılma talebi bile reddedildi ama Erdoğan’dan bir tane ses yok. Trump ona hatırlatıyor. ‘Severim onu’ diyor. ‘İyi anlaşırım. Bir rahibim vardı elimde onu ondan almıştım’ diyor. Hatırlayın Erdoğan Trump’a şöyle söylüyordu: ‘Bu can bu bedende durdukça benim rahibi vermeden sen rahibini alamazsın. Ey Trump ver papazı al papazı’ diyordu. O gün papaz dediği kişi Amerika Birleşik Devletleri’nde öldüğü güne kadar yaşadı.

Asla ve asla Amerika’daki papazı kendisine vermediler. Fethullah Gülen’i söylüyor. Ama Trump bir sert telefonla kendi papazını aldı. Şimdi gevrek gevrek hatırlatıyor. ‘Papazımı almıştım’ diyor. Yani ‘Ayağını denk al. Ben sana hiçbir şey vermeden senden istediğimi alan biriyim’ diyor. Ya bari bu cümlenin üstüne ya. İnsan bir telefon açar da ‘Bak o zaman verdim papazı şimdi bırak Rümeysa kızımızı’ diyemeyen Trump’ın karşısında tir tir titreyen İstanbul’a yapacağı darbenin icazetini dahi Trump’tan alan bir tükenmişle muhatabız arkadaşlar. Filistin’de öldürülen Ayşenur kızımıza da sahip çıkamadı.

Gazze’de tehcir planı uyguluyor Trump. ‘Güzelmiş ya burası’ diyor. ‘Buralara oteller yapılır’ diyor. ‘Casinolar yapılır’ Kumarhane işletecek. Filistinlilere de diyor ‘3-5 ülkeye gidiverin’ Türkiye’ye ve etraftaki Arap ülkelerine gidecek. Gazze’de soykırım yaptı yetmez tehcir yapacak. Oraya kurulacak ama esas mesele buradaki kumarhaneler değil Ege’deki hidrokarbon yatakları 100 yıl Avrupa’ya yetecek kadar doğalgaz Gazze’nin önünde var. Trump bunun hesabını yapıyor. Netanyahu ile oyunu kurmuş işletiyor. Erdoğan da susuyor. Trump’a gık diyemiyor. Netanyahu ile yalandan kayıkçı kavgasına tutuşuyor.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak hafta sonu İstanbul örgütümüz yürümek istedi izin vermediler. Ama İstanbul Valisi ‘burada kimseye izin yok’ dedi. 2023’te TÜGVA’yı tam o istikametten yürüttmüştü. Yürüyenin kim olduğuna göre Filistin davasıyla ilişki kuran bir iktidar var ve sıcak salonlarda hamaset yaparak Filistin davasını artık öyle bile savunmayan bir iktidar var. Ve maalesef biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Trump’ın Gazze tehcir planına karşı bütün dünyada ses duyurmaya çalışırken bunların ağzından bir kelime çıkmıyor. Ama bir yandan bir yandan Ekrem Başkan’a yaptıkları yüzünden Alman hükümeti Eurofighter’ları vermemeye karar vermiş.

Bakın Trump’ın iktidarını sürdürürsün. ‘Türkiye’de darbe yaparsın ses etmem’ ama ‘Gazze’ye çökeceğim sen de ses etme’ pazarlığı ortada. Bu sırada Eurofighter’lar verilmiyor. Bir anda şunların haline bakın. Biz Almanya’daki muhataplarımıza ‘Aman yapmayın’ diyoruz. Bizim buradaki meselemiz için Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atmayın diyoruz. Türkiye Erdoğan’dan büyüktür. Türkiye Erdoğan’dan ibaret değildir diyoruz.

Hani Erdoğan diyor ya ‘dünya 5’ten büyüktür’ ‘Türk milleti de 1’den o tek adamdan büyüktür’ diyoruz. Kimse endişelenmesin. İş Almanya’yla çözülecek olsun. Yeni şansölye atanınca önce tebrik mesajını atarız. Ondan sonra da bu kurulacak iktidardaki iktidar ortaklarına hem şansöyleye hem iktidardaki tüm ilgili bakanlara gerekirse gider yüz yüze görüşürüz. Türkiye’nin hakkını bu kifayetsizler gibi Trump’tan tırsarak ya da fırsatçılık yaparak değil aslanlar gibi biz savunuruz.

Biz ne bekliyoruz? Türki Cumhuriyetler Kıbrıs’ı tanıyacak. Bekliyoruz ki tanısınlar. Ne oldu? Bırak Kıbrıs’ı Türki Cumhuriyetlerin tanımasını Türki Cumhuriyetler Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan oturdular Semerkant’ta. Bizimkiler aval aval bakarken ikna edildiler. Güney Kıbrıs’ı tanıdılar. Tanımak yetmez Güney Kıbrıs’a büyükelçi görevlendirdiler. Tam olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin tam olarak dış politikasının paspas edildiği Kıbrıs davamızın paspas edildiği beceriksiz bir dış politika….

“Kıbrıs’ı ne işlere zemin etmişler”

Bizimkileri Kıbrıs’a yollayan Kıbrıs’ı kurtaran sağda Erbakan solda Ecevit varken bugün o Kıbrıs’ı satan Erdoğan Erdoğan Erdoğan. Ey Erdoğan Kıbrıs davası bu ülkenin namusudur. Satamazsın sattırmayız. Kıbrıs’ı ne işlere zemin etmişler. Kıbrıs kadar turp çıktı ey heybeden. Kıbrıs kadar! Eski KKTC Büyükelçisi Yasin Ekrem Seri, Babası Maksut Serim Akbil, İkdaş, Belbim davaları sırasında Vakıfbank Valide Sultan şubesinin müdürü…

O günden beri o ilişki içindeler. Bir açıp okuyalım, bir açıp okuyalım neler olmuş Akbil’de. Nasıl yolsuzluktan yargılanılmış? Bütün Harun Karaca en son bütün Akbil yolsuzları nasıl yıllarca milletvekilliği ile kaçırılmış? Sonra o davalara neler yapılmış?

Maksut Serim ya Vakıfbank’ın şube müdüründen örtülü ödenek başkanı yaptı. Yanından ayırmıyor. Gelmiş gelmiş onun oğlu Yasin Ekrem Serim meslekten gelmez dışişlerine sokulmuş, özel kalem yapılmış, büyükelçi yapılmış. Kıbrıs gibi yere meslekten gelmeyen büyükelçi atanmış. 6 ay sonra buradan söyledim pis kokular geliyor ne oluyor diye görevden aldılar. Niye aldınız kardeşim söyleyin cevap yok. Bakın. Bir hesap hareketleri var. Gemiler var. Onunla ilgili kimler kimler var.

Hakan Fidan’ın Binali Yıldırım’ın isimleri geçiyor. Ben geçen hafta da aynı özeni söyledim. Çocuklarının ismi geçiyor ama biz bir kişi düzgünce soruşturulup yargılanıp ceza alıp kesinleşmeden ne kişiye bir şey deriz ne ailesine bir şey deriz. Buradan Sayın Hasan Doğan Sayın Erdoğan’ın özel kalemi. Bazı konuşmaların bazı kısımlarını Sayın Erdoğan’ın dikkatine sunduğunu duyuyoruz. Bu kısmını söyleyin. İzlesin Erdoğan. Bir bizim kitabımızda aile ile uğraşmak yok. Eğer ailenin bir suçu varsa o babasının oğlu olduğu için sanıklara giderek değil bizzat kendisi sorgulanır, yargılanır ceza alır kesinleşirse orada kesinleşir.

Hani siyaseti belli sınırların içinde yapılacak ya. Biz öyle aileye sağa sola olmadan saldırmayız. Ama şuna bakın şuna şuna Sayın Erdoğan. Şimdi bir yandan 45 kaset 40’ı var 5’i kayıp. O 5’inde neler var neler diye söyleyenler her tarafa dökülen bilgiler bu 40 kaset 45 kaset işini ilk söyleyen Sedat Peker. Söylediği Süleyman Soylu o gün İçişleri Bakanı İçişleri Bakanı ne işi var Dubai’de Sedat Peker’in peşine Dubai’ye? O günden sonra bakanlıktan alındı ama burada bir kenarda tutuluyor. Şimdi o birileri ya bu işte Süleyman Soylu var da Hakan Bey yok mu? Binali Yıldırım’ın oğlu yok mu?

‘Erdoğan’ın oğlunu Özgür Özel niye konuşmuyor?’ diye bize alttan bilgi akıtanlar var ya Sayın Erdoğan senin aileni karıştırmaya çalışanları uzaklarda arama. Bu içinde cümlesinde kurduğum cümlelerde ara. Çok soylu bir davranış var çok soylu. Kendini kurtaracak ya kendini kurtaracak ya o yüzden izlesin bunu Sayın Erdoğan. ‘Ya o kasetler bizde de var. İçinde bir ben mi varım? Özgür Özel’e söyleyin birazcık da soyadı Erdoğan olanları konuşsun’. Ey Süleyman Soylu ben nerede ne konuşacağımı senden öğrenecek olsam senden beter olayım. Ama milletimizin de vicdanına sığınırız. Bir tarafta Kıbrıs yıkılıyor. Kasetler, söylenenler, tanıklar, ispatlar onu söyleyen. Ya bir soruşturma açılmıyor.

Bir yandan Sayın Bahçeli ‘terörsüz Türkiye’ye ne diyorsun’? Eyvallah dedik. Terörsüz Türkiye istiyoruz. Şehitlerin gazilerin rızasını istiyoruz. Tüm mağdurların rızasını istiyoruz. Annelerin gözyaşı akmasın diyoruz. Bunun üstüne şunu söyledik bir hafta. Siz de gerçek bir demokratikleşme ile hem terörsüz hem çetesiz Türkiye istiyor musunuz? Mafyasız Türkiye istiyor musunuz? Buna bir cevap alamadık. Terörsüz Türkiye’ye var mısın? Varım. 3 Y’ye de varım.

Terörsüz Türkiye’ye tutuksuz yargılamaya TRT’den yayına varım dedi. Yine cevap yok. Bugün 23 Nisan mesajı yayınlamış Sayın Bahçeli. Dün ayakta videosunu gördük. Memnun olduk. Bu kürsüde söylemiştim. Sayın Bahçeli ayağa kalkana kadar siyasete dönene kadar biz ona bir şey söylemeyeceğiz. Kültürümüzde yok hastayla uğraşmak. Kültürümüzde yok birisi yatarken, yerdeyken ona vurmak. Bir yandan kendi partisi içinde kendisi yatarken onun hakkında tezviratları yapanlar, yayanlar suçüstü yakalandı. Velihat diye kendisini gösterenlerin esas nasıl davaya ihanet içinde oldukları lidere ihanet içinde oldukları yakalandı.

Sayın Bahçeli ayağa kalktı. Güya onlara hesap soracaktı. Ona hesap soracağına bugün Allah razı olsun yazmış da yazmış. ‘CHP’ diyor ‘Özgür Özel’ diyor. Benim kendisine söyleyeceğim şu. Diyor ki: ‘Savaş ilan ediyormuşsun.’ Bizim kültürümüzde yok. Yurtta barış cihanda barış. Biz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün partisiyiz. Ben savaş ilan ederim demedim. Bu yapılanı savaş ilanı kabul ederim dedim. Gazinin partisi savaş ilan etmez ama işgale sessiz kalmaz. İşbirlikçilere sessiz kalmaz.”

Paylaşın

Kemiklerinizi Doğal Yollarla Nasıl Güçlü Tutabilirsiniz?

Yaş aldıkça kemikleriniz zayıflayabilir. Bu da, kemiklerinizi ince ve kırılmaya daha yatkın hale getiren bir durum olan osteoporoz (kemik erimesi) gibi sorunlara yol açabilir.

Haber Merkezi / Neyse ki, her yaşta kemiklerinizi güçlü tutmanın basit ve doğal yolları vardır. Gençliğinizi çoktan geride bırakmış olsanız bile, kemiklerinizi korumak ve gelecekteki sorunları önlemek için bazı adımlar atabilirsiniz.

İşte kemiklerinizi doğal yollarla güçlü tutmanız için ipuçları:

Beslenme:

Kemiklerin ana yapı taşı kalsiyum ve kollajen proteinidir, ancak diğer vitamin ve mineraller de kemik sağlığı için kritik öneme sahiptir.

Süt ve süt ürünleri: Yoğurt, peynir, kefir (A2 sütü gibi alternatifler de kullanılabilir).
Yeşil yapraklı sebzeler: Ispanak, kale, brokoli, roka.
Kuruyemiş ve tohumlar: Badem, chia tohumu, susam.
Balık: Somon, sardalya (özellikle kılçığıyla yenirse).
Baklagiller: Nohut, mercimek, kuru fasulye.

D Vitamini:

Güneş ışığı: Günde 15-30 dakika güneş ışığına maruz kalmak (cilt tipi ve coğrafi konuma bağlı).
Gıdalar: Yağlı balıklar (somon, uskumru), yumurta sarısı, zenginleştirilmiş süt veya tahıllar.
Takviyeler: Gerekirse doktor kontrolünde D vitamini takviyesi alınabilir (özellikle kış aylarında veya güneş ışığı azsa).

Magnezyum ve diğer mineraller: Magnezyum, kemik mineralizasyonu için önemlidir, çinko ve fosfor da kemik sağlığını destekler.

K Vitamini: K vitamini, kemik proteinlerinin oluşumuna yardımcı olur.

Protein dengesi: Kemiklerin kollajen yapısı için yeterli protein gereklidir. Ancak aşırı protein alımı kalsiyum kaybına neden olabilir. Dengeli bir diyetle et, balık, yumurta, baklagiller veya tofu gibi kaynaklardan protein alın.

Fiziksel aktivite:

Yürüyüş, koşu, hiking, dans veya ip atlama gibi aktiviteler kemiklere yük bindirerek güçlenmesini sağlar. Haftada en az 150 dakika orta yoğunluklu aerobik aktivite önerilir.

Ağırlık kaldırma, direnç bantlarıyla çalışma veya vücut ağırlığıyla yapılan egzersizler (şınav, plank, squat) kemik ve kas sağlığını destekler. Haftada 2-3 gün kas güçlendirme egzersizi idealdir.

Yoga, pilates veya tai chi, düşme riskini azaltarak kırıklara karşı koruma sağlar. Özellikle yaşlı bireylerde denge önemlidir.

Zararlı alışkanlıklardan kaçınma:

Sigarayı bırakın: Sigara, kemik yoğunluğunu azaltır ve kırık riskini artırır.

Alkolü sınırlayın: Aşırı alkol, kemik yapımını engeller. Günde 1-2 kadehten fazla tüketmekten kaçının.

Kafeini dengede tutun: Aşırı kafein kalsiyum emilimini azaltabilir. Günde 2-3 fincan kahve veya çay genellikle sorun yaratmaz, ancak kalsiyum alımına dikkat edin.

Şekerli ve işlenmiş gıdaları azaltın: Yüksek şekerli diyetler, kemik sağlığını dolaylı olarak olumsuz etkileyebilir.

Yaşam tarzı değişiklikleri:

Yeterli uyku: Kemik yenilenmesi için uyku önemlidir. Günde 7-9 saat kaliteli uyku hedefleyin.

Stresi yönetin: Kronik stres, kortizol seviyelerini artırarak kemik kaybına yol açabilir. Meditasyon, nefes egzersizleri veya doğa yürüyüşleri stresle başa çıkmada yardımcı olabilir.

Kilo kontrolü: Çok düşük kilo, kemik yoğunluğunu azaltabilir; aşırı kilo ise eklemlere fazla yük bindirir. Sağlıklı bir BMI aralığında kalmaya çalışın.

Paylaşın

Devlet Bahçeli, Erken Seçime Kapıyı Kapattı

MHP Lideri Devlet Bahçeli, erken seçim tartışmalarına ilişkin, “Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve Cumhur İttifakı’nın kararı kesindir, seçimler zamanında yapılacak ve bundan da asla taviz verilmeyecektir” dedi.

Haber Merkezi / İktidarın “terörsüz Türkiye” diye adlandırdığı yeni çözüm sürecine ilişkin de değerlendirmede bulunan Devlet Bahçeli, “Bu aşamada PKK’nın kongresini toplayıp 27 Şubat İmralı çağrısına binaen örgütsel fesih işlemini tamamlaması, silahları da Türkiye Cumhuriyeti’ne teslim etmesi akla ve adalete en uygun seçenektir. Bu iş daha fazla uzamamalıdır” ifadelerini kullandı.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle yazılı bir mesaj yayınladı. Bahçeli, mesajında şu ifadeleri kullandı:

“Doğru, dengeli, derinlikli ve objektif sonuçlar çıkarıldıktan sonra, bununla birlikte ihtiyaç duyulan derslerin alınması kaydıyla devamlı yanan tarih meşalesi hem önümüzü aydınlatacak hem de ufuk ötesine ışıklar salacaktır. Geçmişini bilmeyen, daha acıklısı, geçmişine dudak bükmüş ve yüz çevirmiş toplum veya milletlerin geleceğin kilitli kapılarını aralaması, tarih mizanında hayat ve varlık iddiasında bulunması akla ziyan bir beklentidir.

Akan hayatın omurgasından yakalayabilmek, devamlı farklı renklere, şekillere ve kisvelere bürünen hadiselerin içyüzünü görebilmek evvelemirde sağlam ve sağduyulu bir tarih şuuruyla mümkündür.

Bu şuur geçmişle geleceği munzam ve muntazam bir kader köprüsüyle birleştirmektedir. Türk siyasetinin en mühim ve mütemadi sorunu şuursuz heyecanın yol açtığı çılgınlık hali ve bunun sonucunda beliren yılgınlık hamulesidir. Bir güne sıkışıp kalan, gündelik olayların peşine takılan, rövanşist takıntılara hapsolan bir siyasetin elbette misyonu yoktur, vizyonu ise hepten koftur.

Gerek Türk siyaseti gerekse de dünya siyaseti maalesef kurak bir dönemdedir. Buna bağlı olarak sorun çözme kültürünün yeşerip kök salması zaman almakta, bir diğer ifadeyle önyargıların kırılmasını, psikolojik zorlukların aşılmasını, ekonomi-politik tıkanmaların açılmasını gerektirmektedir.

Elitist çevrelerin direnişine, vesayetçi kesimlerin engellemesine; istismarcı, inkarcı ve yasakçı anlayışların karşı çıkışlarına rağmen Türkiye kronik sorunlarından kurtulma iradesini kararlılıkla göstermektedir.

Terörsüz Türkiye hedefinin icra ve icmali bu kararlılığın yeni yüzyıldaki nişanesidir. Türk milleti bahse konu hedefe yediden yetmişe sahip çıkmıştır. Muazzam bir ortak akıl devredeyken demokrasi dışı arayışlara özenmek, suyu bulandırmaya çalışmak, korku yaymak, şüpheleri artırmak milli iradeye hakarettir.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye barış, huzur ve kardeşlik rüzgarları esmeye başlamışken, bu havayı bozmanın pususuna yatmak hıyanete kadar ulaşacak yanlıştır. Bölgesel tansiyonun tırmandığı, küresel siyasi ve ekonomik karmaşanın şiddetli fırtınayı andırdığı bir zaman aralığında; hiçbir dış baskı, dayatma ve tazyik olmadan, devlet-millet dayanışmasıyla husule gelen terörsüz Türkiye gayesine adım adım ulaşma gayreti son bir asrın mucizevi atılımıdır.

Türk ile Kürt arasına nifak tohumları saçmak için on yıllardır müsait ortam ve durum kollayan iç ve dış odakların uykuları kaçmakta, rahatsızlıkları her hallerine sirayet etmektedir.

Türk milleti varlığına, birliğine ve bin yıllık kardeşliğine emsali görülmemiş ölçüde düşkündür ve nitekim süte leke düşürmeme emelindedir. Su akacak yatağını bulacaktır. Dalgalanan deniz sonunda durulacaktır. Kül yeniden ateş almayacak, alamayacaktır.

İyi niyetli, adil, azimli, anlayışlı, müşfik, hoşgörülü, sabırlı ve umutlu diyalog ve işbirliği marifetinin refakatinde; aracısız, aralıksız, bagajsız, pazarlıksız ve gizli gündemsiz temas ve iletişimin rehberliğinde hayırlı sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Kaldı ki samimi arzum ve inancım budur. Yakın vadede silahlar gömülüp kucaklayıcı ve demokratik siyasetin perdesi hiç kapanmamak üzere açılacaktır. Bu aşamada PKK’nın kongresini toplayıp 27 Şubat İmralı çağrısına binaen örgütsel fesih işlemini tamamlaması, silahları da Türkiye Cumhuriyeti’ne teslim etmesi akla ve adalete en uygun seçenektir.

Kanlı ve kanunsuz silahlara veda insanlık değerlerine vefadır. Bu iş daha fazla uzamamalıdır. Demir tavında dövülmelidir. Terörsüz Türkiye hedefinin gerçekleşmesi hususunda müjdeli haberleri sırasıyla almak, Cumhuriyet’in yeni yüzyılında milli imkan ve kaynaklarımızı sosyal ve ekonomik kalkınmaya çevirmek, ülkemizi baştan ayağa reformlarla sarmak, yatırım seferberliğiyle donatmak, muasır medeniyetlerin üzerine sıçratacak hamleleri el birliğiyle yapmak temel ve öncelikli görevimizdir.

Cumhur İttifakı bu görevi harfiyen yerine getirmeye inançlı, istekli, iradeli, dahası kabiliyetli ve yeterlidir. Allah’tan niyazım, terörsüz Türkiye hedefine samimiyetle hizmet eden DEM Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM Başkanvekili Sayın Sırrı Süreyya Önder’in bir an evvel sağlığına kavuşması ve şifa bulmasıdır.

DEM Parti’nin Türkiye partisi olması istikametinde açık tavrı ve yapıcı tutumu iyi bilinen isimlerden birisi olarak sivrilen Sayın Önder’in mesaisine dönmesi temennimdir. Türkiye prangalarından, kara propaganda aparatlarından kurtulacaktır.

CHP Genel Başkanı’nın ülkemize karşı tereddütsüz hayata geçirdiği hücum ve husumet siyasetine rağmen bu kurtuluş gerçekleşecektir. CHP’nin muhalefeti Türkiye’yi zora sokmak üzerine planlan müfrit ve müfsit bir muhalefettir. CHP’nin muhalefeti vatanı ve devleti düşürmek maksadına matuf karanlık bir siyasettir. Demokrasi ve hukuk güvenliğimiz tehdit altındadır.

Lise ve üniversite öğrencilerimizin arkasına saklanıp sokakları kışkırtan, utanmadan rızkı ve nimeti boykot eden, daha doğrusu milli ekonomiyi ve milli kurumları düşmanca hedef alanlar esasında Türkiye için bariz bir tehdit haline dönüşmüştür.

CHP Genel Başkanı’nın ‘savaş ilan ederim’ açıklaması ise sakat bir mantık, basiretsiz ve hatta skandal bir hezeyandır. Kime savaş ilan edeceği, bu savaşı kiminle yapacağı, ne için savaşacağı, silah ve militan açığını nasıl takviye edeceği muamma, muallak ve muğlaktır.

Özgür Özel’e diyorum ki, dilemeyiz ama, şartlar başka tercih yapmamızı imkansızlaştırırsa ve ısrarla savaş ilanı için muhatap arayacaksan biz buradayız, nasıl savaşılır, nasıl mücadele edilir, savaş ilanının vahim sonuçları nasıl olur, bihakkın bunu ispat edecek kudret ve kırattayız.

Her şeyden önce CHP’nin, hukukun üstünlüğüne, gündemdeki yargı sürecine saygı duyması lazımdır. Sipariş kalabalıklar önünde bağırıp çağırmak, kel başa şimşir tarak misali, kasket giyip çakma ve kiralık traktör sürmek bağımsız ve tarafsız Türk mahkemelerine asla tesir edemeyecektir.

“Özgür Özel,  kaos ve kriz siyasetine hız vermiştir”

Özgür Özel dingili kırmış, uçuruma savrulmuştur. Kaos ve kriz siyasetine hız vermiştir. Bunlardan daha dikkat çekeni ise iradesini ve siyasetinin kontrolünü Türkiye muarızı çevrelerin eline ve keyfine korkak şekilde terk etmiştir.

Özellikle TBMM Genel Kurulu’nun 16 Nisan 2025 tarihli 77’inci Birleşiminin açılmasından sonra CHP’li Meclis Başkanvekili ile CHP’li Katip Üyenin daha önceden yapılan bir tertip ve eylem planını tatbik ederek hukuksuz, kanunsuz ve korsan iş ve işlemleri 105 yıllık maziyi kucaklayıp bugüne gelen Gazi Meclisi’mize karşı çok büyük haksızlık, hayasızlık ve siyasi ahlaksızlıktır.

Hakkında verilen kesinleşmiş hapis cezası bilinen Can Atalay’la ilgili Anayasa Mahkemesi’nin kararının hüküm kısmını okutan CHP zihniyeti teamülleri ve İç Tüzüğü açıkça çiğnemiştir. Tekraren ifade etmek isterim ki, CHP’li Meclis Başkanvekili ve CHP’li Katip Üye derhal istifa etmelidir.

Bir başka tedbir olarak, bu yasama yılının sonuna kadar TBMM Başkanı, CHP’li Meclis Başkanvekiline Genel Kurulu yönetme ruhsat ve izni vermekten imtina etmelidir. Konunun bir mahkum hakkındaki kararı gayri meşru ve gayri ahlaki şekilde okutulmasından daha farklı boyutları vardır.

TBMM böylesi bir yetki ihlaline ve sorumluluk aşımına tesadüf etmemiştir. Can Atalay ile ilgili okutulan metin, bununla mündemiç doğurması ümit edilen hukuksal sonuç mutlak butlanla batıldır. Bir siyaset eskisinin böylesi alacakaranlık zamanlarda abuk sabuk konuşması da potansiyel hazımsızlığını sürekli deşifre etmektedir.

Gazi Meclisi’mizin 105’inci yıl dönümünde vaki rezalet milli iradeye ağır saldırı ve suikasttır. Bugün Can Atalay kararını kaçak-göçek ve fırsatçılıkla okutanlar, yarın Türkiye’nin aleyhine bir başka muhtemel tasarruf ve teklifi oldubittiye getirerek gündeme taşıyabilecektir. CHP artık tehlikeli bir siyasi odaktır.

Milli güvenliğimiz ve demokrasi hayatımız adına zehirli bir siyasi organdır. İlk Meclis’in hatıraları CHP’de buharlaşmıştır. Milli Mücadele yılları silinip atılmıştır. Kuvayı Milliye geleneği silindir gibi ezilmiştir. Çok daha üzücü olanı ise Aziz Atatürk’ün anılarının çiğnenmiş olmasıdır.

CHP milli egemenliğe karşı gelmiştir. Bilindiği üzere, 23 Nisan 1920’de demokrasi ve millet egemenliği tarihsel sahnesine tam olarak çıkmıştır. Demokrasi ve millet egemenliği ancak bu değerlere hürmet ve riayet etmesini bilen milletin ahlaklı temsilcileri vasıtasıyla anlam ve kalıcılığını bulacaktır. Dünyanın o zamanki siyasi ve toplumsal ikliminde Meclisimiz taşıdığı eşsiz özellikleriyle hem insanlık için örnek, hem de Türk tarihi açısından ibret, ilham ve ihtiram vesikasıdır.

Unutmayalım ki, hakimiyet havzalarımızdan birer birer çekildiğimiz ıstırap dolu tablo içinde, Türk milletinin o dönemdeki en son, en etkili hamlesinin adı Büyük Millet Meclisi’dir. Nihayetinde TBMM; Türk milliyetçiliğinin, millet ve vatan sevdasının millet iradesiyle buluşması, ayrılmamak üzere birleşmesidir.

23 Nisan 1920’nin aziz hatıralarını aramak ve anlamak için çok uzaklara gitmeye gerek yoktur.

19 Mayıs ruhunda tecelli etmiş yüksek ülkülerde,

İsli gaz lambalarının ışığında kaleme alınan kararlarda,

Ardı arkası gelmeyen sararmış telgraflarda,

Heyecanla toplanılan kongre salonlarında,

Asker götüren katarların loş vagonlarında,

Mermi taşıyan kağnıların gıcırtılı tekerleklerinde, gaile dolu teknelerinde,

Mekteplerden getirilen ve uykusuz gecelerle geçen sıralarda,

Nihai olarak şehadetlerle dolu vatan topraklarında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni canlı bir şekilde görmek, anlamak, tanımak mümkündür, her vicdan sahibi için de şeref konusudur.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle TBMM daha da etkinlik kazanmış, asıl fonksiyonuna tam olarak kavuşmuş, denge ve denetleme vasfı tescillenmiştir.

İlaveten kuvvetler ayrımı netleşmiş, kesinleşmiştir.

TBMM, Türk milletinin alın teri, göz nuru, cepheden cepheye verdiği kurtuluş mücadelesinin ilelebet yaşayacak iradesinin mümtaz bir tecelligahıdır. Gazi Meclis, CHP’ye ve müfteri koalisyonunun tahriklerine takılmadan, daha güçlü, gerçek işlev ve tarihi mirasına daha da sahip bir mevkie erişmiştir.

Büyük Millet Meclisinin açılması, aziz milletimizin varlığına ve bekasına yönelmiş dayatmalar karşısında neleri göze alıp, neleri başarabileceğinin de imrenilecek bir numunesini teşkil etmiştir. Gerek Büyük Millet Meclisi’nin açılış şartları, gerekse sonradan yaşanan siyasi, sosyal gelişmelerin tamamı; milletimizi küçümseyen, onuruna ve mukaddesatına el ve dil uzatmaya yeltenen, gücünü sınamaya kalkışan mihrakları nasıl bir akıbetin beklediğini anlamaları açısından da tarihi ihtar belgesi olmuştur.

Bu nedenle, Millet Meclisimizin açılması ile başlayan sürecin manasını ayrıntıları ile bilmenin, devlet ve millet hayatımızda yeniden karşımıza çıkan benzer tehditlerin doğru anlaşılması bakımından çok önemli olduğunu düşünüyorum. En karamsar ortamda, en müşkül anlarda bile Türk milletine gücü yetmeyenlerin, bugün yeni maceralarla şanslarını bir kez daha denemeye kalkışmaları bu açıdan boş bir gayret olacaktır.

TBMM görevinin başındadır, açıktır, Türkiye Cumhuriyeti’nin kalpgahı, Türk milletinin ta kendisidir. Erken seçim yalan ve yaygarasıyla partimizi tartışmaya yeltenen, küçücük akıllarıyla niyet okuyuculuğuna teşebbüs eden çürüklerin hevesleri boşunadır. Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve Cumhur İttifakı’nın kararı kesindir, seçimler zamanında yapılacak ve bundan da asla taviz verilmeyecektir.

23 Nisan 1920 Cuma günü Ulus’taki Taş Bina’da milli iradenin teşekkülüyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılmış, Kuran-ı Kerim tilavetleriyle, kesilen kurbanlarla, dudaklardan dökülen aminlerle, yüreklerden kopan dileklerle İlk Meclis tarih sahnesindeki muhkem yerini almıştı.

TBMM’nin 105’inci yıldönümünde muhterem milletvekillerinin verecekleri her kararda mensubu oldukları “Gazi Meclis”in tarihine, şerefine, namusuna ve anlamına uygun hareket etmeleri vatan ve mukaddesat borcudur.

Bu Meclis’te meşru her görüş demokratik sınırlar çerçevesinde tıpkı 1920’li yıllarda olduğu gibi özgürce seslendirilmelidir. TBMM, Türk milletinin irade ve egemenliğinin temsil kurumudur. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Milletin önünde ve üstünde bir güç yoktur. Dün yedi düvele meydan okuyan, en buhranlı anlarda, en ağır şartlarda bile demokrasinin erdeminden ayrılmayan Gazi Meclis’te her fikre cevaz vardır, ama ihanete, bölücülüğe, bölünmeye icazet yoktur, izin yoktur, fırsat yoktur.

Bu tarihi ve milli kararlılığa herkesin riayeti samimi dileğimdir. Cumhuriyetimizden üç yıl önce açılmış olan TBMM, nasıl ki yeni Türk devletinin doğuşunu müjdelemişse, pırıl pırıl çocuklarımız da ülkemizin onurlu ve yüksek geleceğini müjdelemektedir.

Bu kutlu günün çocuklarımıza armağan edilmesinin en önemli nedeni ve gerekçesi de bize kalırsa budur. Milletimiz, bağrından yetişen yeni nesillerle varlığını sürdürecek, devletimiz genç kuşaklarla geleceğe umutla bakmaya devam edecektir. Bu vesileyle sevgili çocuklarımızın ve bugünün kendilerine ithaf edildiği dünyadaki bütün çocukların 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutluyorum.

Gerçek ve kalıcı barış, huzur, mutluluk ve kardeşlik diliyorum. Yüzyıllarca hüküm sürdüğümüz coğrafyalarda, varlığını feda ederek huzur içinde yatan meçhul kahramanların muhterem hatıralarını minnetle yâd ediyorum

Türkiye Cumhuriyeti’nde hayat ve vücut bulmamızı sağlayan kahraman nesilleri, aziz şehitlerimizi, bu kutlu Meclis’i emanet eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, ilk Meclis’in muhterem üyelerini, ebediyete irtihal etmiş tüm milletvekillerini rahmetle anıyorum.

Bu düşüncelerle Gazi Meclisimizin 105’inci açılış yıldönümünü iftihar duygularımla kutluyor, aziz milletime esenlikler ve selamet dolu yıllar diliyorum.”

Paylaşın

A2 Sütü Nedir? Bilinmesi Gerekenler

Muhtemelen biliyorsunuzdur, inek sütü (çoğunlukla A1 sütü) bazı durumlarda sindirim rahatsızlıklarına neden olmaktadır. Bu rahatsızlığın, A1 beta – kazein adlı proteinden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Haber Merkezi / A1 ve A2 sütü arasındaki fark , sütün ana proteinlerinden biri olan beta – kazein proteininin bileşiminden kaynaklanmaktadır. A1 ve A2 süt tanımlaması, A1 beta-kazein ve A2 beta-kazein, gelmektedir.

Bazı araştırmalar, A2 sütünün sindirim sistemi üzerinde daha az olumsuz etkiye sahip olabileceğini ve özellikle süt hassasiyeti olan bireylerde daha iyi tolere edilebileceğini göstermiştir.

Örneğin, 2017 yılında yapılan bir araştırma, A2 sütü tüketen bireylerin, A1 sütü tüketenlere kıyasla daha az sindirim rahatsızlığı yaşadığını bildirmiştir.

Bazı araştırmacılar, A1 ve A2 süt arasındaki farkların abartıldığını ve BCM-7’nin (Beta-Kasomorfin-7) insan sağlığı üzerindeki etkilerinin yeterince kanıtlanmadığını savunmaktadır.

Bazı araştırmalar, BCM-7’nin sindirim sistemi rahatsızlıklarına (şişkinlik, gaz, karın ağrısı) ve hatta inflamatuar yanıtlara neden olabileceğini öne sürmektedir. A2 beta-kazein ise bu peptiti üretmez, bu nedenle A2 sütü bazı kişilerde daha az sindirim rahatsızlığına yol açabilir.

A2 sütünün besin içeriği (protein, yağ, karbonhidrat, vitamin ve mineral açısından) normal sütle aynıdır.

A2 sütü, normal süt gibi tüketilebilir, yemeklerde, kahvede, tatlılarda veya yoğurt yapımında kullanılabilir. Lezzet ve doku açısından normal sütten bir farkı yoktur.

A2 sütü, özellikle süt tüketiminden sonra sindirim rahatsızlığı yaşayan, ancak laktoz intoleransı tanısı konmamış bireyler arasında tercih edilmektedir.

Ayrıca A2 sütü, sağlıklı yaşam trendlerini takip eden tüketiciler arasında da ilgi görmektedir.

Paylaşın

Türkiye Kupası: Galatasaray Adını Finale Yazdırdı

Türkiye Kupası yarı final maçında Galatasaray ile Konyaspor, Konya Stadyumu’nda karşı karşıya geldi. Karşılaşmadan 5-1 galip ayrılan Galatasaray, adını finale yazdırdı.

Haber Merkezi / Hakem Ali Yılmaz’ın yönettiği karşılaşmada Galatasaray’ın gollerini 26. dakikada Victor Osimhen, 42. dakikada Lucas Torreira, 47 ve 55. dakikalarda Roland Sallai ve 90+1. dakikada Yusuf Demir, Konyaspor’un tek golünü ise 53. dakikada Pedrinho kaydetti.

Galatasaray, finalde Trabzonspor – Göztepe maçının galibiyle karşılaşacak.

26. dakikada Dries Mertens’in sağ kanattan ortasında Victor Osimhen’in kafa vuruşunda meşin yuvarlak ağlarla buluştu. 0-1.

42. dakikada Roland Sallai’nin sağ kanattan ortasında Victor Osimhen’in kafa vuruşunda kaleci Deniz Ertaş’tan dönen topu Lucas Torrreira ağlara gönderdi. 0-2.

46. dakikada Osimhen pasını ceza alanı önünde bekleyen Sallai’ye aktardı. Sallai’nin kaleye gönderdiği şutta meşin yuvarlak ağlara gitti. 0-3

53. dakikada Yusuf Erdoğan’ın sağ kanattan ceza alanı içerisine gönderdiği pasta penaltı noktası üzerinde Pedrinho’nun şutunda meşin yuvarlak ağlarla buluştu. 1-3

55. dakikada Mertens ceza alanı ön çizgisine gönderdiği pasta topla buluşan Sallai, kalecinin soluna gönderdiği şutta golü buldu. 1-4

90+1. dakikada Mertens’in ceza alanı içinde pasını Yusuf Demir’e aktardı. Yusuf’un kaleye gönderdiği şutta meşin yuvarlak ağlarla buluştu. 1-5

Stat: Konya

Hakemler: Ali Yılmaz, Bersan Duran, Bilal Gölen

Konyaspor: Deniz Ertaş, Boranijasevic (Prip dk. 46), Uğurcan Yazğılı, Adil Demirbağ, Guilherme, Jevtovic (Aleksic dk. 61), Ndao, Melih İbrahimoğlu, Oğulcan Ülgün (Pedrinho dk. 46), Yusuf Erdoğan (Melih Bostan dk. 81), Kramer (Umut Nayir dk. 72)

Galatasaray: Günay Güvenç, Przemyslaw Frankowski, Davinson Sanchez (Metehan Baltacı dk. 83), Abdülkerim Bardakcı (Carlos Cuesta dk. 59), Ismail Jakobs, Lucas Torreira, Mario Lemina (Berkan Kutlu dk. 59), Roland Sallai, Dries Mertens, Yunus Akgün (Ahmed Kutucu dk. 59), Victor Osimhen (Yusuf Demir dk. 72)

Goller: Victor Osimhen (dk. 25), Lucas Torreira (dk. 41), Roland Sallai (dk. 46 ve 55), Yusuf Demir (dk. 90+1) (Galatasaray), Pedrinho (dk. 53) (Konyaspor)

Paylaşın

Han Mağaraları: Ardenler’in Altında Muhteşem Yeraltı Dünyası

Avrupa’nın en geniş ve ünlü mağara sistemlerinden biri olan Han Mağaraları, Belçika’nın Namur Eyaleti sınırları içerisindeki Han-sur-Lesse tepelerinin altında yer alır.

Haber Merkezi / Ardenler, Belçika, Lüksemburg ve Fransa’yı kapsayan, ormanlık tepeler, vadiler ve nehirlerle dolu bir bölgedir.

Lesse Nehri tarafından milyonlarca yılda şekillendirilen Han Mağaraları, etkileyici stalaktit ve stalagmit oluşumlarıyla ünlüdür.

Mağara sistemi birkaç kilometre uzunluğundadır ve geniş galeriler, yeraltı nehirleri ve büyük salonlar içerir.

Mağaranın en ünlü bölümü, devasa stalaktit ve stalagmitlerin bulunduğu “Salle du Dôme” (Kubbe Salonu) adlı geniş salondur.

Mağaralarda ayrıca, prehistorik kalıntılar bulunmuştur ve arkeolojik açıdan da önemlidir.

Mağaralar, Belçika’nın başkenti Brüksel’e yaklaşık 1,5 saatlik mesafededir. Genellikle nisan-ekim ayları arasında yoğun turistik ziyaret alır, ancak yıl boyunca açıktır.

Paylaşın