IMF: Merkez Bankalarının Farklı Adımları Piyasaları Dalgalandırabilir

Dünyadaki gelişmiş ekonomilerin merkez bankaları genellikle uyum içerisinde hareket etti. Pandemiyle birlikte merkez bankaları büyümeyi desteklemek için son yıllarda görülmemiş teşvikler getirdi. Ancak nakit bolluğu şimdi enflasyonu dünya çapında körüklemeye başladı. Bu durum karar vericilerde geç kaldığı endişelerini tetikliyor.

Enflasyon oranlarının dünya çapında çok büyük farklılıklar göstermesi akaryakıttan gıdaya günlük tüketici ürünleri fiyatlarını arttırdıkça sosyal ve siyasi gerilimlere yol açama riskini beraberinde getiriyor.

Enflasyon oranı Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 1982 yılından bu yana en yüksek düzeyine ulaşarak yüzde 7,0 oldu. Karar vericiler arasında geçici olduğunu düşünülen bu oranın daha kalıcı olduğu görüşü hakim olmaya başladı. Öte yandan euro bölgesinde yüzde 5,0 olan fiyat artışlarının yıl sonunda yüzde 2’ye düşmesi bekleniyor. Japonya’da ise enflasyon oranı yalnızca yüzde 0,6.

Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) bu noktada öncü rol üstlenerek önümüzdeki hafta faizleri arttırması bekleniyor. Japon Merkez Bankası’nın ise tam tersine önlemleri önümüzdeki yıllarda olağandışı serbest bırakacağı öngörülüyor.

IMF Başkanı’ndan Kovid 19’un kontrol altına alınması vurgusu

Dünyadaki büyük ekonomilerin merkez bankalarının pandeminin en şiddetli döneminde birbiriyle uyumlu hareket ettiğine dikkat çeken Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva merkez bankalarının yükselen enflasyon karşısında farklı hızlarda politikalarını sıkılaştıracağını ve bu durumun ekonomilerde ve piyasalada dalgalanmaya yol açabileceğini belirtti.

Dünya Ekonomik Forumu’nun bir panelinde konuşan Georgieva, “Buradaki sorun Fed ne yaparsa etkileri yalnızca ABD’de değil başka ülkelerde, özellikle de dolara bağlı borcu yüksek olan ülkelere de yansıyor” dedi ve bu durumun zaten zayıf ilerleyen iyileşme sürecinde bazı ülkelerin cesaretini kırabileceğine işaret etti.

Georgieva bu ülkelerin borçlarını şimdi yeniden finanse etmeleri uyarısında bulundu. Nitekim, Fed’in hızla faiz arttıracağına dair beklentiler zaten yüksek olan borçlanma maliyetini yükseltmeye başladı.

IMF Başkanı ayrıca pandemiyle mücadele ve aşılama oranının arttırılmasının zengin ve yoksul ülkeler arasında açılan farkın kapatılması ve gelecekte herkes için büyümenin mümkün olabilmesi için şart olduğunun altını çizerek, “Dünya daha sonra trilyonlar kazanabilmek için şimdi Kovid 19’u kontrol altına almak için gereken milyarları harcamalıdır” ifadelerini kullandı.

“İşgücü piyasasındaki durum enflasyon sorunumuzun ABD ile aynı olmadığını gösteriyor”

Aynı toplantıda konuşan Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christiane Lagarde ise işgücü piyasasındaki farklılıklara değindi.

Lagarde “İşgücü piyasasına baktığımda büyük oranda istifalar görmüyorum. İstihdama katılım rakamları pandemi öncesi düzeye yaklaşıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Enflasyon ve işgücü piyasası faktörleri kıyaslandığında Avrupa ülkelerinin ABD ile aynı hızla ilerlemediğine dikkat çeken Lagarde bu nedenle Avrupa’da durumun ABD piyasalarının karşı karşıya olduğu enflasyon artışından farklı seyrettiğini belirti.

Lagarde yine de Avrupa Merkez Bankası’nın olağanüstü gevşek politikadan uzaklaşmaya başlayacağını ve varlık alımlarını kesmeye devam etmeyi amaçladığını açıkladı.

Japonya Merkez Bankası Başkanı Haruhiko Kuroda ise bankasının bu yönde hareket etmeyi henüz düşünmediğini belirterek, “Biz enflasyondan korkmuyoruz çünkü Japonya’da enflasyon çok düşük” diye konuştu. Kuroda ABD ve Avrupa’nın tersine şu aşamada gevşek para politikasına devam edeceklerini kaydetti.

(Kaynak: Euronews)

Paylaşın

HDP Kapatma Davası: Çözüm Süreci Kriminalize Ediliyor

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, partinin kapatılması istemiyle açılan davada verilen esas hakkındaki görüş ve hukuki süreçle ilgili, birçok eylem ve fiilin, HDP kurulmadan önce olduğunu, çözüm sürecinde gösterilen çabaların da kriminalize edilmeye çalışıldığını ileri sürdü. Dede, “Bu sürecin yargılama konusu yapılması Türkiye ve demokrasi açısından olduğu kadar AKP açısından da tehdit barındırıyor.” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında, Anayasa Mahkemesinin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşünü HDP’ye gönderdiğini söyledi. Dede, esas hakkındaki görüşün HDP’nin kapatma gerekçelerini taşıyıp taşımadığının anlatılması yerine algı yaratılmaya çalışıldığını iddia etti. Dede açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın mütalaasının Anayasa Mahkemesi tarafından dün bize tebliğ edilmesi sebebiyle basın açıklaması yapma ihtiyacı duyduk. AYM’nin bir kısım kararları da var bize ulaşan. Bunları da değerlendirmek istedik. Savcının mütalaası 41 sayfadan oluşuyor. 800 sayfalık bir iddianameden sonra 41 sayfaya sıkışan bir mütalaa dikkat çekici. Tabii biz mütalaayı inceledik, çok daha derinlikli incelememiz devam edecek. Buna karşı savunmamızı da AYM’nin bize verdiği süre içinde tamamlayacağız.

Bir basın toplantısında mütalaada belirtilen hususlara cevap vermemiz mümkün olmayacağına göre bazı kısımlarını değerlendireceğiz. Toplantıdan sonra hem mütalaayı hem de partimizin ön savunmasını size göndereceğiz. 41 sayfalık mütalaayı incelediğimizde, ilk 16 sayfasında benzer tüm mütalaalarda olduğu gibi uzun uzun savcı PKK’yi anlatmış. Bu mütalaayı okuyan herhangi biri, davadan haberi olmayan biri davayı PKK’nin kapatma davası gibi düşünebilir. Amaç algı yaratmaktır.

HDP’nin kapatma gerekçelerini taşıyıp taşımadığını anlatmak yerine algı yaratmaya çalışıyor. Mütalaayı okumaya başlar başlamaz bunu çok net bir biçimde görüyoruz. Savcılığa sunulan ön savunmamıza cevap verilmiş. Bu husus önemli. Hatırlarsanız Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı daha önce eline geçen bütün bilgileri, birçok yığını iddianame içine boca etmişti ki AYM ilk iddianameyi iade etmişti. Ön savunmamızda vurguladığımız tezlerimize cevap vermeye başlamış ve savcılık savunmaya geçmiş durumda. Savcı ön savunmamıza cevap verme telaşına girmiş. Ve bunu başaramamış olması bu davanın siyasi olduğu gerçeğini gösteriyor.

“Tarihler siyasi bir dava olduğunu gösteriyor”

Biz davanın siyasi bir dava olduğunu iddia ederken seçilen tarihlerin de buna göre seçildiğini belirtmiştik. Savcı bu konuda suçüstü yakalandı. Bunu yakalayan sadece biz değildik. Bu tarihlere yetiştirmek için o kadar çok acele etmişti ki dosyayı birçok eksiklikle sunmuştu ve bu yüzden AYM ilk iddianameyi eksik bulduğu için iade etti. Bu eksikliğe rağmen savcı bu iddianameyi 18 Mart’taki MHP kongresine yetiştirmek için acele etmişti. Çünkü bu talimatı veren Bahçeli’dir. Özellikle 7 Haziran tarihine denk getirildiğini iddia ediyoruz ama savcı bu tarihlerin tesadüf olduğunu söylüyor. Oysa bu tarihe yetiştirmek için savcı eksik sundu iddianameyi, daha sonra eksikleri tamamladı. 7 Haziran’da iddianameyi sunmuş olması da davanın siyasi bir dava olduğunu göstermektedir.

“Savcının can simidi itirafçı beyanlarıdır, bu metin hukuki bir metin değildir”

Mütalaa incelendiğinde fark edilecektir ki savcının can simidi itirafçı beyanlarıdır. Bu beyanların tamamı hukuka aykırı bir şekilde elde edilmiştir. Bir siyasi partinin kapatılma davasının bunun üzerine oturtulması savcının nasıl da aciz kaldığını göstermektedir. Hem iddianame hem de mütalaa bu hukuka aykırı ifadeler üzerine oturtulmuştur. Arkadaşlarımızın konuşmalarına hem mütalaada hem de iddianamede yer verilmiş ama savcı yandaş basın gibi önünü arkasını keserek AYM üzerinde bir algı oluşturmak üzere bunları almış.

Hiçbir arkadaşımızın konuşmasının tamamı verilmemiş. Bu haliyle bile herhangi bir hukukçunun ilk değerlendirmesiyle bütün bu konuşmaların ifade özgürlüğü çerçevesinde olduğu ve dönemin koşulları içinde değerlendirildiğinde barışın önünü açan Kürt sorunu başta olmak üzere bu ülkenin sorunlarını çözmek adına söylenmiş konuşmalar olduğu görülecektir. Bunu tespit etmek çok kolay.

Örneğin mütalaanın 10’uncu sayfasında HDP’nin neden olduğunu sözüm ona açıklamış. Savcı bunu ifade ederken neden HDP’nin kapatılmaması gerektiğini kendisi de açık bir şekilde ifade etmiş. Bir diğer husus da şudur; birçok eylem ve fiil, HDP kurulmadan önce yapılmıştır. Bunlar sanki HDP’liler tarafından gerçekleştirilmiş gibi konulmuş ki bunu savcı bilmeyecek değil. Bunların dosyaya konulmuş olması da algı operasyonunun sonucudur. Bu metin bir hukuk metin niteliği taşımıyor, algı yaratmaya yönelik siyasi bir metin niteliğindedir.

“Çözüm Sürecini kriminalize etme çabası var”

Savcının, Çözüm Sürecinde gösterilen çabaları kriminalize etme çabası var. Biz o dönemde çıkarılan yasa kapsamında yürütülen faaliyetlerin yargılama konusu yapılmayacağını ön savunmamızda söylemiştik. Bundan da öte uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan barış hakkı faaliyetleri yargılama konusu yapılamaz. Tam tersine barış için mücadele etmenin güvence altına alınmış temel bir hak olduğunu ifade etmiştik. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, neden o dönemin yargılama konusu yapılması gerektiğini söylemiyor.

Buradan HDP’ye kapatma kararı çıkmaz. Ancak buradan AKP’ye seslenmek istiyorum hem Kobanî Kumpas Davasında hem de kapatma davasında AKP’nin de altına dinamit döşeniyor. O dönem yürütülen faaliyetlerin hiçbiri sadece HDP tarafından yürütülen faaliyetler değildi. Bizzat Erdoğan’ın koordinasyonunda Kamu Güvenliği Müsteşarlığının, MİT’in asker ve sivil bürokrasinin katılımıyla yürütülen bir süreçti. Bu sürecin yargılama konusu yapılması Türkiye ve demokrasi açısından olduğu kadar AKP açısından da tehdit barındırıyor.

Burada hedeflenen HDP ve HDP’li siyasetçiler değildir. Barış ve müzakere döneminde yapılan faaliyetler; bundan sonra hiç kimse böyle bir süreci yürütmesin, bu çatışma devam etsin, şiddeti reddeden yöntemlerle Türkiye halklarının sorunlarını çözmeye kimse cesaret edemesin diye yargılama konusu yapılıyor.

“Savcı düşmanca hareket ediyor “

Ön savunmamızda altını çizdiğimiz hususlar vardı. Avrupa hukuk sistemine tabiyiz. Daha önce verilen kapatma davalarına ve kararlarına ilişkin AİHM’in verdiği sayısız kararlar var. Bu kararlarda sadece Refah Partisi kararı aleyhe bir karar, diğerlerinde ise kapatma kararının hukuka uygun olmadığı söylendi. Bunlardan en önemlisi de DTP konusunda verilen karardı. Oysa savcı da siyasetçiler de ısrarla Herri Batasuna kararını örnek gösteriyorlar. Herri Batasuna’nın ETA’yı eleştirmediği ve kınamadığı için o kararın verildiğini savunuyor ki gerçek bu değil.

Bir taraftan savcı AİHM’in bir kararına uzun uzun atıf yaparken öte yandan diğer AİHM kararlarını tümden görmezden geliyor. Bir taraftan İspanya’da verilen bir karar HDP kapatma davasına gerekçe gösteriliyor öte yandan AİHM kararlarından hiçbirinden bahsedilmiyor. CMK’ya göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bir iddianame hazırlarken ya da mütalaa sunarken sanığın lehine de olan delilleri sunması gerekiyor. Ancak savcı HDP lehine olan hususları mahkemenin gözünden kaçırıyor, kötü niyetle hareket ediyor, düşmanca hareket ediyor. Bu da savcının tarafsız ve bağımsız bir şekilde hareket etmediğini, aksine HDP’yi düşman olarak gördüğünü gösteriyor.

“Davanın hukuki temeli yok” 

Sadece HDP kapatma davasında değil genel olarak bir suçlama yönelttiğinizde bunun 3 kriteri içermesi gerekiyor. Biri kanuniliktir, bir diğeri demokratik toplum gerekliliğidir. Demokratik toplumda HDP kapatılmalı mıdır, kapatılmamalı mıdır? Son olarak meşru amaç çok önemlidir. Bir kişi fiiliyle bir tehdit oluşturuyorsa, bu kişinin eylemini engellemek meşru bir temele dayanıyorsa bir anlam ifade edebilir. Hukuki bir temeli olmayan bu davanın meşru bir temeli olduğu ileri sürülebilir mi?

Dün AYM’nin bize tebliğ ettiği 3 karar var. Bunlarla ilgili sizleri haberdar etmek isterim. Bu kararlardan biri şu AYM siyasi yasak istenen 451 kişiye iddianameyi tebliğ etmeyi ve yazılı savunmalarını almalarını kabul etmişti. Biz bu kişilerin savunmaları alındıktan sonra mütalaanın verilmesinin doğru olacağını söylemiştik. Eğer bu yapılmış olsaydı savcı mütalaasında birçok hatasını da düzeltecekti. AYM bu talebimizi reddetmiş.

Biz AYM’nin bu kararının hukuka uygun olmadığını düşünüyoruz. Eğer savcının kişilerin savunmasını okumasına gerek yoksa savunma yapmasına da gerek yoktur. “Savcının okunmasına gerek yok, biz okuyacağız diyor” mahkeme. O zaman savcıya ne gerek var? Yargının 3 temel ayağı var. Bu ayaklardan herhanginin birinin eksik olması o yargılamayı adil yargılama olmaktan çıkarır. AYM kararının hem savunma hakkını kısıtlamaya yönelik bir eksik yaratacağını hem de savcının mütalaasının da eksikliğe yol açacağını ifade etmek isteriz.

“İrfan Fidan itirazımız reddedildi”

800 küsur sayfalık iddianamenin 4/3’ü kişilerin eylem ve söylemlerine yönelik, yani onlar hakkında yürütülen soruşturmalara yönelik. Savcı en çok bunlara güveniyor. Biliyorsunuz İrfan Fidan daha önce savcılık yapmış ve ardından AYM Üyesi olarak belirlenmiştir. İrfan Fidan bu iddianamede yer alan 40’ı aşkın dosyanın da savcısıdır. Eğer bir hakim soruşturma aşamasında savcı ya da bilirkişi olarak dahil olmuşsa, o hakim o davaya bakamaz.

Bu emredici bir hükümdür. İrfan Fidan savcı olarak bu dosyaya müdahil olmuş, önüne gelen dosyalara ilişkin karar vermiş ve iddianame hazırlamış. İhsası rey niteliğindedir. “Ben tarafsız olarak bu olayı inceleyeceğim” dese bile biz bunu kabul etmeyiz. Ayrıca öncesinde de fikir belirtmiş. HDP’ye kapatma davasına hakim olarak katılması AYM’nin güvenirliliğini de zedeleyecektir. Biz İrfan Fidan’ın bu davaya katılmamasını istemiştik, AYM bu talebi de reddetmiş.

Bu dosyada siyaset yasağı olan bazı arkadaşlarımızın avukatları AYM’ye başvurarak müvekkilleriyle ilgili iddialara ulaşamadıklarını söylemişti. Çünkü bunların bir kısmı fezleke. TBMM fezlekeleri kişilere, avukatlarına göndermiyor. Diğer taraftan gizlilik kararı olduğu için ulaşamadıkları dosyalar olduğunu belirtiyorlar. O yüzden müvekkilleriyle ilgili dosyalara ulaşmak için fezlekelerin kendilerine ulaştırılmasını istiyorlar. Biz de bunların bize tebliğ edilmesini istemiştik savunmayı etkin olarak kurmak için. AYM bu talebi de reddetmiştir.

Bakın, verilen her karar gerekçeli olmak zorundadır. Mahkemeler karar verirken dosya içerisinde bulunan tarafların ulaşabildiği delilleri sadece esas alabilir. AYM bizim talebimizi reddederken diyor ki bunlar zaten dosyada da yok. Dolayısıyla dosyada olmayan bir şeyi size gönderemeyiz. Bu şu demek savcı iddianamede yer verdiği iddiaların kanıtını dosyaya sunmamıştır. AYM dosyayla sunulmamış delilleri esas alamayacaktır. Aksine bizim ulaşmamıza, dokunmamıza izin vermediği delilleri esas alarak bir hüküm kurarsa o hüküm geçersiz olacaktır. AYM’nin bu belgelere dayanarak hüküm kuramayacağına dair bir kanaat bizde oluştu.

Sizlerin de dikkatinizi çekmiştir. Uzun süredir bir sessizlik varken bir anda bu mütalaa bize tebliğ edildi. Biz AYM’nin yazılı savunmaları bekleyeceğini düşünüyorduk. Aynı noktaya geliyoruz; bu dava hukuki bir dava değil, iddianamelerin AYM’ye verildiği tarih de rastgele seçilmiş bir tarih değildir. Dün itibariyle mütalaanın bize tebliğ edilmesi de rastgele yapılan bir durum değil. Bir süredir Semra Güzel vekilimiz üzerinden çok haksız ve ahlaksız bir kampanya yürütülüyor. Bu yalan üzerinden toplumda algı operasyonu yapılıyordu. Bu algı operasyonunun bir parçası olarak HDP’nin kapatma davasına ilişkin mütalaa bu ortam içerisinde bize tebliğ ediliyor.

İkisi arasında bir bağ kurarak bu yargılama süreci yürütülüyor. Biz kapatma davasını öğrendiğimiz ilk andan itibaren ısrarla şunu belirttik. HDP’ye yönelik açılan bu kapatma davası sadece AYM koridorlarında hazırlanan bir dava değil, iktidarın en güçlü şekilde muhalefet yürüten HDP’yi etkisiz hale getirme çabasıdır. Güçlü bir avukat ekibimiz var ve güçlü bir savunma hazırlığımız var. Bu konuda kendimize güvenimiz tam. Fakat bu davanın savunmasını bütün toplumla, halklarımızla birlikte yapacağız. Demokratik çevrelerle, hukukun üstünlüğüne inan çevrelerle birlikte yürüteceğiz. Sadece bizim büromuz ya da AYM koridorları bu davanın görüleceği yer değil. Şimdiye kadar yanımızda olan bütün çerçeveleri HDP’yi savunmaya davet ediyoruz.

Soru: İrfan Fidan ile ilgili değerlendirmede bulundunuz bir de yeni seçilen AYM Üyesi Kenan Yaşar da AKP üyeliği yapmış. Bu konuda reddi hakim talebinde bulunacak mısınız? Yazılı savunmalar tamamlanmadan iddianame bize tebliğ edildi diyorsunuz bu hızlandırma mı? Sizin karara ilişkin bir öngörünüz var mı?

İrfan Fidan ile ilgili durum yasada belirlenen somut bir durum. Son seçilen AYM üyesinin durumu pek çok üye için geçerlidir. Bu üyelerin neredeyse tamamının bir siyasi partinin genel başkanı tarafından atanmış olması nedeniyle tarafsız ve bağımsız olacaklarına dair bir kaygı var. Hakimin reddini talep etmek için somut iddialara ihtiyaç var. Son üyeye ilişkin iddialar var. Eğer çok somut bir veriye ulaşmamız söz konusu olursa bunu değerlendirmeyi düşünebiliriz.

İkinci soruya ilişkin olarak bir yönüyle rutin bir süreçtir. Mütalaa da bir buçuk ay önce savcılık tarafından sunulmuştur. AYM’nin yazılı savunmaları bekleyerek bunu tebliğ etmesi bekleniyordu. Bir hızlandırma var mı? Yazılı savunmaların beklenmemiş olması böyle bir intiba oluşturuyor. Tarihler, siyasi ortam ve bunun bu davayla ilişkilendirilmesi, dikkat çekilmesi gereken budur. Böyle bir linç ortamında AYM kararları 20 gün önce verilmiş. Kararların alınmasından 20 gün sonra linç ortamında tebliğ edildi. Kapatma davası da Kobanî Kumpas Davası da bir kampanya biçiminde yürütülüyor. Bu hukuk açısından bir utanç. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bu kadar bu işi siyasallaştırılması Türkiye hukuk sistemi açısından kaygı verici. HDP ile ilgili bu linç durumunun devam etmesi Türkiye’de demokrasisi açısından nasıl bir tehdit olduğuna dair önemli veriler sunuyor.

Soru: Siyaset yasağı istenen isimler için AYM  tarafından belirlenen bir savunma süresi var mı? 

AYM aldığı kararda tebliğ edildikten sonra kişilerin 30 gün içinde savunmalarını sunmasını istiyor ama henüz iddianamenin tebliğ edilmediği kişiler de var. Ancak AYM, kişilerin savunmalarının gerekmediği yönünde bizim de hayret ettiğimiz bir karar verdi.

Paylaşın

EMEP Genel Başkanı Akdeniz: İlk Turda Aday Çıkarabiliriz

Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, Ankara’da HDP’nin çağrısıyla yapılan sol, sosyalist parti ve yapıların katıldığı 8’li toplantıyı, katılmayan Sol Parti ve katılmakla birlikte çekincelerini açıklayan TKP’yle görüşmelerini değerlendirdi. 

Evrensel’den Serpil İlgün‘ün sorularını yanıtlayan Akdeniz, “Elbette sosyalist bir parti olarak Türkiye’nin gerçek kurtuluşunun kapitalist sömürü düzeninin son bulmasıyla gerçekleşeceğini söylüyoruz. Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için mücadele ediyoruz. Ama Türkiye’nin bugünkü karanlık tünelden çıkması için halkın acil talepler etrafında birleşmesine ihtiyaç var” dedi.

Akdeniz’in açıklamalarından bir bölüm şöyle:

Geçtiğimiz hafta Halkların Demokratik Partisi (HDP) çağrısıyla sol, sosyalist partiler ilk kez 8 parti ve örgüt olarak bir araya geldiler. Yapılan açıklamada, en geniş mücadele ortaklığını kurmanın yol ve yöntemlerinin konuşulmasına devam edileceği bildirildi. EMEP toplantıya nasıl bir anlam yüklüyor? 

Biz birlik meselesine şöyle bakıyoruz: Sandığa gelene kadar önce bir mücadele birlikteliği Türkiye’de ihtiyaç. Demokrasi cephesinin kurulması ihtiyaç. Emekçilerin birleşik cephesinin oluşturulması ihtiyaç. Ve bunların üzerinden yükselen, politik alternatifini de ortaya koyan bir halk ittifakı ihtiyaç. Bu çerçevede çeşitli girişimlerimiz, aylara varan toplantı ve görüşmeler oldu. Bunların bir kısmı siyasal parti ve örgütlerle, bir kısmı da sendikalarla oldu. Sadece son iki ayda EMEP Türkiye’nin 40 ilinde geniş halk toplantıları örgütledi. Bunlar hem birleşik emek cephesinin örgütlenmesi hem de halk ittifakı seçeneğinin yaratılması için yürütülen çabalardı. Gelinen aşamada artık partiler arası ikili görüşmelerinden çıkarak, Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı dışında kalan demokratik, ilerici, sosyalist güçlerle bir araya gelmek gerekiyor. Bu bakımdan toplantı çağrısının önce kimden geldiğinin pek önemi yok. Önemli olan birlikteliğin yapıcı temelde ve genişleyerek ilerlemesidir.

Toplantı, mücadele ittifakı mı, seçim ittifakı mı üzerinden de tartışıldı. İkisi birbirini dışlayan kavramlar mı?

Halk ittifakından ne anlamalıyız? İttifak ihtiyacı, ne seçimleri ne de mücadeleyi dışlayabilir. Mücadele ittifakı ile seçim ittifakını iç içe düşünmeli. Ayrıca seçim platformunda -ola ki- yan yana gelemeyen güçler mücadele birlikteliğini korumalı. Çünkü halkın ihtiyacı bu.

Yapılan toplantıya gelirsek…  “Aynı masada yan yana oturamazlar” denen partiler “Hayır biz yan yana gelebiliyoruz ve Türkiye’nin çıkış yolunu tartışabiliyoruz” mesajını vermiş oldu. Dolayısıyla ilk toplantı başarılıdır. “Halk hareketini ve mücadeleyi birlikte örgütlemek üzere bu toplantıları devam ettiriyoruz” iradesi de kıymetlidir. Biz EMEP olarak zaten başından beri sözü edilen parti ve örgütlerin (ve daha fazlasının) bir arada olması gerektiğini dile getirdik.

Toplantı ittifak üzerinden gündemleşince Sol Parti, “Partimiz bu aşamada hangi koşullarda yapılacağı belli olmayan seçime ilişkin bir ittifak tartışmasına girilmesini doğru bulmamaktadır” diyerek toplantıya katılmadı. Türkiye Komünist Partisi (TKP) ise toplantıya katılmakla birlikte “HDP’nin başını çektiği demokrasi ittifakının parçası olmak gibi bir gündemimiz yok” dedi. Bu konular toplantıda nasıl ele alındı, seçim platformu gündem oldu mu? 

Yapılan toplantı seçim platformunun konuşulduğu bir toplantı olmadı. Bizce mücadelenin yanında seçim süreci de konuşulabilir, konuşulmalı. Ama bunları şu anın acil tartışma gündemi olarak görmüyoruz. “Mücadele etrafında bir birlik kuralım” deniyorsa biz el birliğiyle burayı güçlendirmeye gayret ederiz.

“Diyalog ortamı yapıcı temelde devam etmeli”

Gündemimizde parlamento seçimi yahut milletvekili dağılımını konuşmak hiç olmadı. Halkın beklentisi de bu değil. Tek adamın gitmesi için bir irade var ama ne geleceği konusunda bir endişe var. Burada yapılması gereken sokakta, meydanlarda halkın gücüyle bu değişimi göstermek, öte yandan asgari program birliği ile halk seçeneğini oluşturmak. Bizim TKP ve Sol Parti ile aylara varan üçlü toplantılarımızın konusu da buydu. Bu süreç devam edecektir. Sol Parti, 8 parti ve örgütle de buluşabilir, eleştiri ve önerilerini dile getirebilirdi. Bu mümkün olmadı. Ama ilk toplantı neticesinde sanırım Sol Partili arkadaşlara yeniden çağrı yapılacak. TKP’li arkadaşlar ilkelerini, düşüncelerini bu çerçevede toplantıda dile getirdiler. Bize göre bu diyalog ortamı yapıcı temelde devam etmeli.

8 partinin katıldığı toplantıda alınan, katılımın genişletilerek görüşmelerin sürdürülmesi kararı TKP ve Sol Parti ile yaptığınız görüşmeleri nasıl etkileyecek? Ve üçlü görüşme nasıl ilerliyor, geçen sürede bir mutabakata varılamamasının nedeni ne? 

Biz EMEP olarak sosyalist partilerden menkul bir ittifak anlayışını dar görüyoruz ve böylesi bir güç birliğinin halk ittifakının yerine konamayacağını söylüyoruz. Bu konuda tartışmalarımız devam ediyor. Gelinen aşamada mücadele birliğini daha çok öne çıkaralım dedik. EMEP, TKP ve Sol Parti üç büyük kentte halkın geçim sorunlarıyla ilgili ortak eylemler yapacak. Toplantılarımız da bu arada devam edecek.

Sekiz parti ve örgütün mücadele birlikteliği ise 8 Mart, Newroz, 1 Mayıslar bile düşünüldüğünde yeni bir imkan. Partiler elbette kendilerini emek ve meslek örgütlerinin yerine koymamalı, bu süreci birlikte örgütlemeli.

Halk seçeneğinin motor gücünü işçi ve emekçilerin oluşturacağını vurguluyorsunuz. Bu bağlamda EMEP olarak sendika ve meslek örgütleriyle yaptığınız görüşmeler nasıl ilerliyor? Bu cephedeki eğilimler neler?

Sendikalar ve meslek örgütleriyle merkezi ya da yerel düzeyde görüşmeler yapıyoruz. Gördüğümüz şey şudur; örneğin sağlık emekçilerinin sendika farkını da ortadan kaldırarak işyerlerine dayanan güçlü eylemler yapması dikkat çekmiştir. Ancak sağlık emekçileri, metal işçileri, kamu emekçileri ve diğer iş kollarından emekçilerin mücadelesi birleşik bir karakterde değil. Yakın geçmişte, örneğin Emek Platformu çok daha etkili hareket edebiliyordu. Öyle ki birçok hükümet işçi gösterileriyle gitti. Bugün işçi ve halk hareketi daha geri düzeyde. Halk İttifakı yolunda gayretimiz birleşik bir emek hareketinin oluşması yönünde.

İkinci olarak, örneğin sendikalar şöyle bir eğilim içindeler; “Üzerimize çok geliniyor, üye kaybediyoruz, zor toparlanıyoruz, bir de siyaset yapmaya kalkarsak dağılabiliriz, o yüzden biz ekonomik alanda mücadele yürüteceğiz. Emek ve demokrasi güçlerinin ayağını oluşturan siyasi partiler 3’üncü seçeneği kursunlar biz sonra destekleyelim!” Bu doğru bir yaklaşım değil. Çünkü tek bir fabrika ya da iş kolunun kendi başına kurtuluş sağlaması mümkün değil. Grev hakkının ihlalinden sendikal barajlara, laiklik meselesinden Kürt sorununa, ekonomik politikalardan Türkiye’nin dış politikasına kadar her sorun iç içe geçmiş durumda. Dolayısıyla emekçi örgütleri, sendikalar siyasetin merkezine gelmek, siyaset yapmak zorundalar. Dört yılda bir oy vermeye indirgenmiş burjuva seçim anlayışı Türkiye’nin çıkışını sunamaz. Sendikalar ve meslek örgütleriyle buluşurken ya da işçi toplantılarında bu konuyu tartışıyoruz.

“Bizim için başkanlık seçimi, referandum niteliğinde olur”

Seçim sathı mailine girildiğinden hemen her konu seçim ekseninde tartışılıyor. Özellikle cumhurbaşkanlığı seçiminde kim nasıl tavır alacak soruları gündemde tutuluyor, anketler yayımlanıyor, muhtemel adaylar zikrediliyor. “Erdoğan mutlaka gitmeli” diyen herkes Millet İttifakı adayını desteklemeye çağrılıyor. Tartışmaları nasıl izliyorsunuz ve Emek Partisinin tavrı ne olacak?

Tek adam yönetimi dediğimiz şey bir kişiden ibaret bir şey değil. Arkasında güçlü sermaye grupları ve klikleri var, devlet ve medya gücü de elinde. Dolayısıyla birleşik ve demokratik bir halk hareketi olmadan sandığın da seçimin de güvencesi olmaz. Bunu gözden kaçırmamalı.

Bizim için başkanlık seçimi, referandum niteliğinde olur. A kişisi, B kişisi, A partisi, B partisi olmasından öte, tek adam rejiminin gitmesini isteyenlerle kalmasını isteyenlerin seçimine dönüşür. Eğer ilk turda emek, demokrasi, özgürlük güçleri bir araya gelir ve güçlü bir seçenek ortaya çıkarsa hep birlikte bir aday gösterebiliriz. Ama öyle bir kombinasyon çıkar ki birinci tur referandum niteliği kazanır, o zaman aday gösterilmeyebilir. Yani kombinasyon, ilk seçimde bitecekmiş gibi tezahür eder ve iki adayla karşımıza çıkarsa, burada işi zora sokacak bir hamle içinde olmayız.

Paylaşın

Araştırma: Cumhur İttifakı Sandıkta Çoğunluğu Bulamıyor

“Bu pazar seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz?” anketinin sonucunda kararsızlar dağıtıldığında AK Parti’nin yüzde 32, CHP’nin yüzde 25, İYİ Parti’nin yüzde 15, HDP’nin yüzde 9 ve MHP’nin yüzde 8.5 oy aldığı aktarıldı. Böylece Cumhur İttifakı’nın yüzde 50+1 çoğunluğunu sağlayamadığı görüldü.

İstanbul Ekonomi Araştırma’nın ocak ayı Türkiye Raporu’na göre, ülkenin genel gidişatı ile ilgili hisleri sorulan yurttaşların yarısı “endişeli” olduğunu söyledi. “Gençlerin yarısından fazlası ülkenin genel gidişatından endişeli” değerlendirmesinin yapıldığı raporda ayrıca “en güvenilmeyen kamu kurumlarının” Merkez Bankası ve TÜİK olduğu kaydedildi. Raporun siyaset başlığı altında ise Cumhur İttifakı’nın yüzde 50+1’i aşamadığı ortaya konuldu.

İstanbul Ekonomi Araştırma, siyasetten ekonomiye ülkedeki gelişmeleri değerlendirdiği ocak ayı Türkiye Raporu’nu yayımladı.

Cumhuriyet’ten Sarp Sağkal’ın haberine göre, raporda yurttaşların kamu kurumlarına olan güvenleri ölçüldü. Bu ay ilk kez TÜİK’in de ölçüldüğü aktarılan raporda, TÜİK’in, Başkanı Sait Erdal Dinçer’in “Bir yanlışa imza atarsam 84 milyonun hakkını yemiş olurum” açıklamasına karşın, “en güvenilmeyen ikinci kurum” olduğu belirtildi.  Enflasyon oranlarıyla ilgili kuruma eleştiriler getirildiği ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kuruma yapmak istediği ziyaretin engellendiği anımsatılan raporda, “Bu ayki anketimizde katılımcılarımıza ilk defa TÜİK’e güvenip güvenmediklerini sorduk ve bu kuruma güvenenlerin oranı sadece yüzde 31 çıktı” bilgisi paylaşıldı.

En az güvenilen kurumun ise, “bağımsızlık” konusunda tartışmalarla ve “128 milyar dolar nerede?” sorusuyla gündeme gelen Merkez Bankası olduğu kaydedilen raporda, “Merkez Bankası en az güven duyulan kurum, ancak bu kuruma güven duyanların oranı da 3 puan yükseldi. Aralık ayındaki faiz düşürme kararının ardından dolar kurunda gözlenen ani yükselişin kur korumalı mevduat duyurusu ve müdahaleler ile kontrol altına alınması, bu kuruma ve diğer kurumlara güvende gözlemlenen sınırlı iyileşmenin arkasındaki neden olabilir” ifadelerine yer verildi.

Cumhur İttifakı çoğunluğu sağlayamıyor

“Bu pazar seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz?” anketinin sonucunda kararsızlar dağıtıldığında AKP’nin yüzde 32, CHP’nin yüzde 25, İYİ Parti’nin yüzde 15, HDP’nin yüzde 9 ve MHP’nin yüzde 8.5 oy aldığı aktarıldı. Böylece Cumhur İttifakı’nın yüzde 50+1 çoğunluğunu sağlayamadığı görüldü.

Erdoğan’ın oy oranı

Erdoğan’ın oy oranı, “bu pazar seçim yapılsa yüzde 37,5 – 40 arasında” olduğu aktarılan raporda, “Erdoğan’ın muhtemel rakiplerinin oy oranları ise daha geniş bir aralıkta değişiyor. Erdoğan’a rakip oldukları durumda, en düşük oy oranına Kemal Kılıçdaroğlu, en yüksek oy oranına ise Mansur Yavaş ulaşıyor” değerlendirmesi yapıldı.

Paylaşın

Cevdet Kudret Kimdir? Hayatı, Eserleri

7 Şubat 1907 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Cevdet Kudret, 10 Temmuz 1992 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Cevdet Kudret’in tam adı Cevdet Kudret Solok’tur. Numune-i İrfan İlkokulu’nu ve Davut Paşa Ortaokulu’nu bitirdi. İstanbul Erkek Lisesi’nde devam ettiği öğrenimine hastalığı dolayısıyla ara verdi. Daha sonra İstiklal Lisesi’nden mezun oldu (1930).

Haber Merkezi / Darülfünûn Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra (1933), Kayseri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliğiyle meslek hayatına atıldı (1934). İhsan Nisari Hanım’la evlendi (1937) ve Ayşe adında bir kızları oldu. İhsan Hanım’ın İhsan Benimle Çalışır mısın? adlı anı kitabında çiftin tanışmaları ve hayatlarının çeşitli dönemleri ve karşılaştıkları zorluklar hakkında önemli bilgiler yer almaktadır.

Bir avukat olan Cevdet Kudret, avukatlıktan çok öğretmenlik gibi başka işlerde çalıştı. Kayseri’deki edebiyat öğretmenliğinin ardından Ankara Konservatuvarı Edebiyat ve Diksiyon Öğretmenliği görevine atandı (1938-1939). Ardından Ankara Erkek Lisesi’nde öğretmenlik ve Türk Ansiklopedisi’nde edebiyat sekreterliği yaptı. Demokrat Parti’nin iktidar olmasıyla birlikte (1950), Bitlis Ortaokulu’na Türkçe öğretmeni olarak atanınca görevinden istifa etti. Bu süre içinde bir süre avukatlık yaptı ama bu işten para kazanamadı.

Türk Dil Kurumunda redaktör olarak kısa bir süre çalıştı; ancak burada da kadro dışı bırakıldı (1963-1965). Bu sırada yazdığı dört ciltlik lise edebiyat ders kitapları İhsan Hanım’ın amca oğlu Abdurrahman Nisari’nin adıyla yayımlandı ve Kudret ailesi geçimini bir süre bu şekilde sürdürdü. Bilgi Yayınevi danışmanlığı (1967-1970) ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalıştı ve buradan emekli oldu.

Emekli olduktan sonra İhsan Hanım’la birlikte Bodrum’a yerleştiler. Başta Sabahattin Eyuboğlu olmak üzere Mavi Anadolucularla birlikte Anadolu medeniyetini keşfe de çıkan İhsan Hanım buralara hayran kalsa da Cevdet Bey, bir süre sonra arkadaş çevresine özlem duydu ve İstanbul’a taşındılar. Hastalığı sebebiyle bir süre tedavi gördüğü Cerrahpaşa Hastanesinde 10 Temmuz 1992’de vefat etti ve cenazesi Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.

Cevdet Kudret, çok yönlü ve çalışkan kişiliğiyle Türk edebiyatına önemli hizmetlerde bulunmuştur. Aziz Nesin, onun çoklu kişiliğine değinerek farklı yönlerini şöyle sıralar: “Çoğu insan bir tek kişidir. Kimi insanlar birkaç kişidir. Yine kimi insanlar da pek çok kişidir. Cevdet Kudret dünyada ve hele Türkiye’de sayıları pek az olan o pek çok kişili insanlardan biridir. Bir kişi olarak gördüğümüz Cevdet Kudret pek çok kişi olarak yaşamış ve yaşamaktadır”.

Şair Cevdet Kudret’in ilk şiiri 1926’da İçtihâd’ın 215’inci sayısında yayımlanan “Okun İzleri”dir. Daha sonra Servet-i Fünûn ve Muhit gibi dönemin önemli dergilerinde şiirleri yayımlanmaya başlar. Yusuf Ziya Ortaç’ın çıkardığı Meşale dergisinde yazan genç şairlerin arasına katılır ve “Yedi Meşale” topluluğunun bir üyesi olur. Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lütfi Bahşi, Vasfi Mahir Kocatürk, Kenan Hulusi Koray ve kendisinden oluşan topluluk, 1928’in Nisan ayında ortak kitapları Yedi Meşale’yi yayımlar.

Aynı yıl Meşale dergisinin kapanmasıyla topluluk dağılır. Ziya Osman Saba’dan sonra şiirde en çok direnen Cevdet Kudret olur. 1929’da ilk ve tek müstakil şiir kitabı Birinci Perde’yi yayımlar. Kitapta Yedi Meşale kitabı; İçtihad, Servet-i Fünûn, Meşale ve Muhit gibi dergilerde çıkan şiirleri bir araya getirmiştir. Cevdet Kudret’in Ahmet Haşim’i çok sevdiği ve ondan etkilendiği kitaptaki şiirlerden de anlaşılır.

Şairin kelime dünyası bunun en basit kanıtıdır. Zira Birinci Perde’de sıklıkla kullanılan kırmızı, kızıl, güneş, akşam, ölüm, kuşlar, kuğular, kanat, merdiven gibi kelimeler, Ahmet Haşim’in de şiirlerinde sık sık kullandığı kelimeler olarak bilinir. Şiirlerinin sembollerle dolu olması da şairin, Ahmet Haşim’in hayal dünyasından beslendiğinin bir göstergesidir. Etkilendiği bir diğer şair de Yahya Kemal’dir. Şiirinde aşk, ölüm, yalnızlık gibi bireysel temaları ele almış, Birinci Perde’den sonra yazdığı şiirlerle toplumsal konulara yönelmiştir.

Süleyman’ın Dünyası üst başlıklı Sınıf Arkadaşları, Havada Bulut Yok, Karıncayı Tanırsınız adlarını taşıyan roman üçlemesinde Türkiye’nin Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki otuz yıllık dönemini, o yıllarda yaşananların toplumsal bir kesitini yansıtır. Ayrıca romanlarında kendi yaşamından da izlerin olduğu görülür.

Yazarın süreli yayınlarda bulunan hikâyelerini de alarak yayımladığı tek öykü kitabı Sokak’tır. Kitaba alınmayan öyküleri de bulunmaktadır. Yabancı dillere çevrilmiş öyküleri vardır. Rusya, Bulgaristan ve Amerika’da yayımlanan antolojilerde Türk hikâyelerini temsil için onun öyküleri seçilmiştir. Roman ve hikâyelerinde sosyal adaletsizlik, savaş ve yoksulluk gibi toplumsal sıkıntıları ele almıştır.

Oyunlar yazmıştır. Dil, eğitim, şiir, edebiyat, tiyatro gibi konularla ilgili denemeler yazmış ve bunlar kitap hâline getirilmiştir. Edebiyat tarihçiliği alanında önemli çalışmaları bulunur. Soyadı yasasından sonra kullanmaya başladığı Cevdet Kudret Solok imzasının ardından 1952’den başlayarak önce Nevzat Yesirgil, Suat Hızarcı, Abdurrahman Nisari, Nermi Ocaklı, Cevdet Baykara, Cevkud takma adlarını kullanarak Türk edebiyatının önemli kişileri ve yapıtları üzerine araştırma, inceleme, eleştiri yazıları, tanıtım ve el kitapları yazdı.

Tanzimat’tan bu yana Türk edebiyatının gelişimini inceleyen üç ciltlik Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman adlı kitabıyla önemli bir boşluğu doldurur. Karagöz’le Ortaoyunu’nu inceleyen kitaplarında 35 Karagöz oyununu derledi. Abdurrahman Nisari adıyla lise ders kitabı ve yardımcı kitaplar yazdı.

Paylaşın

Cevdet Karal Kimdir? Hayatı, Eserleri

18 Aralık 1967 yılında Trabzon’un Of İlçesinde dünyaya gelen Cevdet Karal’ın doğum tarihi muhtelif kaynaklarda 18 Aralık 1967 olarak belirtilse de nüfus kaydına göre asıl doğum tarihi 1 Mart 1969’dur. Annesi Mukaddes Hanım babası ise çiftçilikle ailesinin geçimini sağlayan Ahmet Bey’dir. Karal’ın çocukluk yılları Of’un köyünde geçti. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra Of İmam Hatip Lisesini bitirdi.

Haber Merkezi / 1986 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde başladığı üniversite öğrenimini Boğaziçi, İstanbul ve Mimar Sinan Üniversitelerinin sosyoloji ve psikoloji bölümlerinde sürdürdü (Yalçın 2010: 591). İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Reklamcılık Bölümünden mezun oldu ve 1993’ten bu yana reklam sektöründe metin yazarı olarak çalıştı. Ömer Erdem ile 1998’de Kaşgar dergisini çıkardı. Cesedi Nereye Gömelim (2015) adli şiir kitabı ile 2015 Necip Fazıl Şiir Ödülü’ne değer görüldü. Uzun Sürdü Hazırlığım (2017) adlı şiir kitabı Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın şiir kitabı seçildi. Evli olan sanatçı İstanbul’da yazı çalışmalarını sürdürmektedir.

90’lı yıllardaki etkinliği ile edebiyat dünyasına giren Cevdet Karal, mistik ve metafizik duyarlıklı bir şairdir. 80’li yıllarda şiir yazmaya başlasa da çocukluk yıllarındayken bu türde karar kılmıştır. Şiire yönelişinin sebeplerinden biri etkilenişinin manevi atmosferini teşkil eden dedesinin gür sesiyle okuduğu Mevlid-i Şerif’tir. İkincisi, şiirinden ses anlamında etkilendiği Yahyâ Kemal’in “Akıncılar” başlıklı şiiri olmuştur. Bir diğer etken ise Trabzon’da matbuat hayatının gelişmiş olmasına bağlıdır. Zira Karal, daha ortaokul yıllarında Trabzon’da yayımlanan başta Kıyı olmak üzere çeşitli edebiyat dergilerini yakından takip etmiştir.

Hürriyet Gösteri, Sanat Olayı, Mavera, Doğuş, Töre, Varlık ve Nuri Pakdil’in çıkardığı Edebiyat gibi büyük şehirlerde yayımlanan birçok dergi de Trabzon’a hatta Of’a kadar ulaşır. Bu dergileri okuma fırsatı bulan Karal, nitelikli yayınlarla erken tanıştığı için kendini çok şanslı hisseder. Dergilerde şiirlerini okuyup etkilendiği şairlerin peşine düşer. Nitekim bunu da “O zamanlar ulaşabildiğimiz tüm dergileri izliyor, bazılarını kendimiz getirtiyorduk. Önce İslamcı ve sağ dergiler; sonra hepsi. Gösteri, Varlık, Sanat Olayı… Sanat Olayı’nda Attila İlhan vardı. Hem şiirleri hem de ayrıksı düşünceleri ile onu başka bir yere koyuyorduk.” cümleleriyle dile getirmiştir.

Karal, bir yandan dergilerde okuduklarıyla kendini geliştirirken diğer yandan da şiir yazmaya başlar. Onu kalem tecrübelerini yayımlaması için ortaokuldayken felsefe grubu öğretmeni Mehmet Emin Köktaş teşvik etmiştir. 1983’te Yeni Devir gazetesinde ilk denemesini yayımlar, daha sonra Türk Edebiyatı, Kelime ve Sanat Olayı dergilerine şiirlerini gönderir.

İlk şiiri Şubat 1985’te Türk Edebiyatı’nda yayımlanmıştır. Aynı yıl Sanat Olayı’nın eylül sayısında da bir şiiri yayımlanır. Karal bunun üzerine Attilâ İlhan’dan şiiri için cevap beklese de dergiye ulaşamadığı için yazıdan haberi olmaz. Cevabı otuz yıl sonra kendisiyle Türk Dili dergisinde bir ropörtaj gerçekleştiren Özbahçe’den öğrenmiştir. Attilâ İlhan yazısında onun Türkçeyi kullanmadaki başarısından ve şiirde kompoziyonu oluşturduğundan söz etmektedir. Özbahçe’nin “Şiire Kelime dergisiyle başladığınız söylenebilir.

1986’da üç şiiriniz çıkıyor Kelime’de. 1987 ve 1988’de Kelime’de, İkindi Yazıları’nda, Aylık Dergi’de görünüyor şiirleriniz.” cümlelerine “Ben şiire herhangi bir dergiyle başlamadım. Hep şiirin içindeydim, okurun da önünde gibiydim. Bütün ailenin benimle ilgili hatırlayabildiğim bir endişesi ‘Ne olacaksın?’ sorusuna verdiğim ‘Şair olacağım.’ cevabıdır. Telkinlerine karşı başvurduğum yol, onlara itiraz edemeyecekleri bir şiiri okumaktı.” diyerek cevap veren Karal hakikaten şiirle başladığı yazı hayatında rotasını hiç bozmadan, kendinden emin fakat temkinli adımlarla yoluna devam etmiştir. Argos, Yönelişler, Dergâh, Diriliş, Bürde, İpek Dili, Kayılar, Nar, Matbuat, Varide ve Kaşgar, Cins ve Edebi Fikir gibi dergilerin yanı sıra Yeni Şafak gazetesinde şiir ve yazılarını yayımlamayı sürdürmüştür.

Kaleminden çıkanları yayımlamaya başladığı 1985 ile 1990 arası Karal’ın şiir hayatında ilk aşama olarak gürülebilir. 90’lı yıllar ise onun olgunlaşmaya başladığı dönemdir. Zira sanatçı hayatının bir belirsizlik döneminin ardından ferahlığa eriştiği 1990 yılını şahsiyeti için nirengi noktası kabul etmektedir. Bu tarihten sonra şiir üzerinde teknik açıdan titizlikle durmuş ve yayımlayacağı zaman on beş yirmi farklı şekilde tekrardan yazmıştır. Karal âdeta şiiri kendine dert edinen bir şair olmuştur. Kolay yazıp hemen yayımlamaya hazır hâle getiremediği ve dizeler üstünde çok durduğu için kimi zaman ara verdiği de olmuştur.

Öyle ki yıllar sonra şiirleri dergi sayfaları arasından çıkıp kitaplaştığı zaman bile “Kitaplarıma dönüp bakmak içimde korku uyandırıyor. Nadiren bu korkuyu yeniyor ve yazdıklarımdan etkileniyorum. Bu korku, bu niçin böyle? İnsan yazdıklarını yeterince iyi bulmayacaksa, bununla yüzleşebilir. Kendimi eleştirme konusunda bir virtüözüm. Şiirimin daha doğuşunda, kimileyin bana oyun arkadaşı da olan yargıcım, sandalyesini çekip gözünü yazdığımdan ayırmaz. Onca eleştiriden, sevginin de süzgecinden geçen yazdıklarımbir bütün olarak karşıma çıktığında niçin korku duyuyorum?” diyerek her sanatçıda pek de görülmeyen bir tavırla yazdıkları konusunda hayıflanmıştır. Onun bu tavrı şiirlerinin biraz geç kitaplaşmasına da sebep olmuştur.

Karal’ın Horozlu Ayna ve Ölüm adını verdiği ilk şiir kitabı 1998 yılında yayımlanmıştır. Metin Celâl, aralarında Cevdet Karal’ın da bulunduğu genç müslüman şairleri sayar ve doksanlı yıllarda bu isimlere karşı ilgisizliği “Cağaloğlu kalesi gedik veremeyecek kadar sağlam olmadığı gibi tüm dergi yöneticileri de ilgisiz ve duyarsız değil. Hattâ aralarında iyi şiir Çin’de bile olsa arayıp bulacak kararlıkta olanlar var. Mesele ilgisizliğin iki taraflı olmasından kaynaklanıyor.

Adlarını saydığım şairler de yayımlamak-yayımlatmak konusunda pek çaba göstermiyorlar ya da bu isteklerini kendi dergilerinde kendi yayınevlerinde tatmin ediyorlar ve bildik dolaşım yollarına sokmuyorlarlar.” cümleleriyle değerlendirir. Celâl’in bu sözlerinden hareketle Karal’ın titizliği dışında 90’lı yıllar boyunca az şiir kitabı yayımlamasının bir başka sebebi de kendi dünyasına uygun mecra arayışıdır. Ömer Erdem ile birlikte Kaşgar dergisini çıkarması Horozlu Ayna ve Ölüm (1998) ile aynı yıla rastlar. Bu tarihten sonra ilk dönemine göre daha üretken olan Karal, edebî muhitini oluşturmuş ve şiirlerini Kaşgar’da aralıksız olarak yayımlamayı sürdürmüştür.

Şairin “Şiir bir itiraftır. Kendi nefsinin tanrısı olma imkânsızlığının itirafı… Her itiraf gibi, onda da haz ve acı birbirine karışmıştır. Pişmanlık elbisesine bürünmüş da olsa, her itirafta bir parça başkaldırı saklıdır. Şiir bir arınma çabasıdır. Eksile eksile varlık bulur. ideal biçime ulaştığında bir dua saflığındadır. Tanrı’ya yakarmadır. Şiir arındıkça beşeriyet basamaklarını tırmanır kendini mistik yaşantının sonsuzluğuna bırakır. Orada şair yoktur, şiir vardır”. anlayışıyla kaleme aldığı şiirlerinden meydana gelen Horozlu Ayna ve Ölüm (1998) adlı eserinde itiraf ve arınma havasındaki metafizik gerilimlerle mistik duyarlılıklar, varoluşsal sorgulamalar biçiminde dışa vurarak okuyucu tarafından hemen sezilmektedir.

Karal, Horozlu Ayna ve Ölüm’de güçlü bir sese eşlik eden yoğun imgeler, alttan alta sezilen bir Baudelaire sesi ve varoluşsal sıkıntılar ile örülmüş bir şiir yazmıştır. İmge yoğunluğu bir sonraki şiirlerinde hafiflemeye başlar. “Zikir” ve “z: horozlu ayna ve ölüm” şiirlerinde şairin deneysel şiir denemeleri de olmakla birlikte, sonraları bu tekniği pek kullanmaz. Türk şiirinde Hâşim’den Necip Fazıl’a, Yahya Kemal’den Cahit Sıtkı’ya kadar çok sayıda şairde görülen Baudeleire etkisi Karal’a ise “ses” ve “varlık sıkıntısı” olarak yansımıştır.

Hilkatin İlk Günleri (2006)’nde ilk kitaba göre imge yoğunluğu daha azdır. Metafizik gerilimler ve varlık sıkıntısı ise devam eder. Metafizikle arasında kurduğu alanı boşaltarak yalnızca kelimelerle ilerleyen modern şiir anlayışında insan, hakikatle ilişkisini de koparmıştır. Çünkü bu boşluk, modernliğin öngördüğü zaafların başlangıcını oluşturur. Karal da buna işaret eder ve kendi şiirinin durduğu yeri şu cümlerle belirler: “Metafiziği hayattan kovan dünya görüşünün yol açtığı yüzeyselliğe karşı şiddetli bir eleştiri.

Dikte edilen hayat-şiir ayrımına, derinden bir karşı koyuş. Bu duygu, kendi üslubunu ironik bir yıkıcılıkta da kurabiliyor… Sanat yaratıcısı, kendini, dünyayı ve varlığı algılamanın bir aracı olarak konumlandırması gerekir”. Şair, dilde bir sadeleşmeye gitse de anlamı derinleştirmiştir, klasik duruşunu ve radikal eğilimini bu kitaptaki şiirlerde birleştirerek metafizik eğilimiyle varoluşunu anlamlandırmıştır. Rasim Özdenören, Horozlu Ayna ve Ölüm’e dair bir yazısında şairi “Cevdet Karal, kendi asal sesinin hakkını ve cesametini yüklenip taşıyabilecek olan geleneksel sesten vazgeçmese ve o alandaki örneklerini kendinden ve bizden esirgemese diye düşünüyorum.” cümleleriyle değerlendirmiştir.

Cesedi Nereye Gömelim (2015) ile Karal uzun bir aradan sonra Özdenören’in yukarıdaki sözlerine kulak vermiş gibidir. Diğer yandan artık şairin pişmanlığı da geçmiştir. İlk kitaplarındaki sorgulayıcı tavrını bu kez kitabın adına yansıtır: “Cesedi nereye gömelim?”. Şair, bütün kitap boyunca bu soruya yanıt aramaktadır. Aslında bu soru metni bütünüyle taşıyan “leitmotiv”dir. Mehmet Can Doğan eseri değerlendirdiği bir yazısında ilk iki kitabından farklı olarak Karal’ın yeni bir söylem geliştirdiğinin altını çizmiş ve “Yaşanmış olanın duygusunu ve yaşarken çiçek açan varoluş bilincini yitirmeme çabası belirgindir Cesedi Nereye Gömelim’deki şiirlerde. Bu, yitirmiş olanın çabasıdır.

Daha düz ve açık söylenecek olursa, aşkın varlığı duyumsatan coşkusu ile ayrılığın coşkuyu söndüren soğukluğu algılanır bu çabada. ‘Cesedi nereye gömelim?’ sorusunun ardından gelen uzun konuşma, elbette yitirilmiş için söylenen bir ağıt olarak dinlenebilir. Ama bu, konuşan özne için olduğu kadar onu dinleyenler için de bir umudun korunma yoludur.” cümleleriyle şiirlerdeki yaşanmışlıklara vurgu yapmıştır. Aslında şair, bu eserde intihar olgusuna Camus ile aynı pencereden bakmayı denemiştir: “İnsan yeni bir insan olmak için bu anlamda bir intihara başvurabilir. Yapması gereken de odur. İşte bunu yaptığında kendi sorunsalı bağlamındaki gömü işlemini de çözüm yoluna koymuş olacaktır. Camus, gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorununun intihar olduğunu söylüyor, şöyle devam ediyordu: ‘Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir’ “.

Her şair gibi Cevdet Karal da kendi anlayışına göre poetik görüşlerini “Şiir bizi gündelik ve geçici olandan ebedî olana doğru çeker, onunla bağımızı yeni baştan kurar. Bizi yüce olan, insan olma farkımızı yaratan yanımızla buluşturur. Şiirle buluşma, varlığımızın özünü bütünlüğümüze yayma, bir bakıma bütünü özle yeniden kuşatma girişimidir. Şiirle temas anımız, onu içten içe derinliğine yaşayışımız gelip geçici olanın çemberini kırma zamanlarımızdır. Gündelik realiteden şiir yoluyla kopuş, onu inkâr değil bir tür özgürleşmedir.” sözleriyle ortaya koymuştur.

Bu görüşlerini ortaya koyduğu tarihten sonra zamanla içselleştirerek çıkış yakaladığı Cesedi Nereye Gömelim (2015) dahil olmak üzere Uzun Sürdü Hazırlığım (2017) ve Alışveriş Listesi (2018) gibi şiir kitaplarında daha da belirginleştirmiştir. Ölüm izleği ve varoluşsal sorgulamalar Uzun Sürdü Hazırlığım’da devam eder Alışveriş Listesi deneysel şiirlerden oluşmaktadır. Karal; titiz dize işçliği, şiir türünde istikrarlı biçimde ilerlemesi ve pusulasını kaybetmediği metafizik çizgisiyle kişiliğini bulmuş bir şair olarak karşımıza çıkmıştır. Okurları tarafından dikkate değer, eleştirmenlerce de adından söz ettirecek nitelikte şiirler kaleme almış ve çağdaş Türk şiirinde kendine önemli bir yer edinmiştir.

Sevgililer ve Bir Daha Sevemeyecekler İçin Küçük Şiirler ve Diğerleri (2019), önceki kitaplardan farklı ve kitabın adıyla paralel olarak “Küçük” şiirlerden oluşmaktadır. Şair, bu kitabın diğerlerinden iki yönüyle ayrıldığını söylemektedir: Birincisi hayatın temel bir olgusu olan “aşk” ve “sevgi” konusunda bir duyarlılık alanı açma çabası, İkinci ise deneyimi gözlemin konusu hâline getirmesi ve gözlemden deneyim yaratmasıdır. Karal, bu yolla bir estetik üretme çabasının, kendiliğinden “küçük şiir”i doğurduğunu vurgulamaktadır. (Kaynak: teis.yesevi.edu.tr)

Paylaşın

Cevat Çapan Kimdir? Hayatı, Eserleri

18 Ocak 1933 yılında Kocaeli’nin Gebze İlçesine bağlı Darıca’da Kasabasında dünyaya gelen Cevat Çapan, Robert Koleji ve Cambridge Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde, Mimar Sinan Üniversitesi’nde ve Boğaziçi Üniversitesi Amerikan Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı.

Haber Merkezi / 1968’de doçent, 1975’te profesör oldu. Bir yıl Amerika’da bulundu. Özel Yeditepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde dekan oldu. Devlet Tiyatroları Edebi Kurul Başkanlığı, ansiklopediler ve yayınevlerinde danışmanlık yaptı.

1980’den sonra şiire daha çok zaman ayırdı.Kendine özgü buğulu ve hüzünlü bir sesle, duygu ve düşünce yükünü şiirin bütününe dengeli yayarak, imge özgünlüğünü her zaman korumuş, şaşırtıcı, usta işi şiirler yazdı. İlk şiiri Varlık dergisinde yayınlandı. Şiirleri, şiir çevirileri, tiyatro eleştirileri ve yazıları Adam Sanat, Dönem, Şiir Sanatı, Papirüs, Yeni Dergi, Milliyet Sanat, Seçilmiş Hikâyeler, Varlık, Yeditepe, Yücel, Cumhuriyet Kitap dergilerinde yayınlandı.

Dünya şiirini Çin’den Peru’ya kateden Çaopan, İngiliz ve Amerikan edebiyatından yaptığı çevirilerin yanı sıra Yunancadan da Türkçeye çeviriler yaptı. Çağdaş Yunan şiiri, İngiliz şiiri ve Amerikan şiiri antolojilerinin de aralarında olduğu birçok kitap yazdı. Şiir ve şiir çevirileriyle üretken bir yazın adamı olarak tanındı. İlk şiir kitabı “Dön Güvercin Dön” ile Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazandı.

Eserleri;

Şiir;

Dön Güvercin Dön (1985)
Doğal Tarih (1989)
Sevda Yaratan (1994)
L’biver est fini (1996)
Bana Düşlerini Anlat / Toplu Şiirler (2007)

İnceleme;

İrlanda Tiyatrosunda Gerçekçilik (1966)
Değişen Tiyatro (1972)
Çağdaş Bir Oyun Yazarı: John Whiting (1975)

Antoloj;

Çin’den Peru’ya (1966)
Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi (1982)
Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi (1985)
Çağdaş Amerikan Şiiri Antolojisi (1988)
Dünya Yazınından Seçilmiş Aşk Şiirleri (1993)
Şiir Atlası I (1994)
Şiir Atlası II (1995)
Şiir Atlası III (1996)

Ödülleri;

1986 Behçet Necatigil Şiir Ödülü / Dön Güvercin Dön ile
2007 BUYAZ Yazın ve Sanat Derneği Şiir Ödülü
2007 Altın Portakal Şiir Ödülü

Paylaşın

Cevahir Bedel Kimdir? Hayatı, Eserleri

1 Ocak 1976 yılında Tunceli’de dünyaya gelen Cevahir Bedel, lise eğitimini Kayseri Sümer Lisesi’nde tamamlamıştır. Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde bitirmiştir.

Haber Merkezi / Kocaeli Üniversitesi’nde “Türkiye Yazılı Basınında Azınlıklar ve Marjinal Gruplar” isimli teziyle yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “1980 Sonrası Siyasal Değişimin Işığında Kadın ve Liderlik Olgusu” adlı teziyle doktorasını bitirmiştir.

Varlık, Sincan İstasyonu, Yeniyazı, Şiiri Özlüyorum, Kurgu Düşün Sanat, Akköy başta olmak üzere birçok dergi ve mecrada şiirleri yayımlanan Bedel, ilk şiir kitabı olan Cevher Kapısı’nı da 2010 yılında yayımlamıştır. Ertesi yıl yayımlanan Gece Yanığı isimli kitabıyla Bedel, Homores Arif Damar Jüri Özel Ödülü’nü kazanmıştır. 2014 yılında yayımlanan kitabı Çayırı Saklamak, Ceyhun Atıf Kansu Şiir Ödülü’ne değer görülür.

Bedel, 2015 yılında Ehrimen’le Gece Konuşmaları’nı, 2018’de de son şiir kitabı Dünyanın Kısa Avlusu’nı yayımlamıştır. Cevahir Bedel şiirlerinde genel olarak usulca konuşan bir şair profili dikkat çeker. Şiirlerinde anlatıcı durumundaki şair sözünü dile getirirken oldukça naif davranır. Söz dile gelirken çeşitli yapısal değişikliklere de gidilir ve şair şiirlerinde form arayışlarına girişir.

Paylaşın

Cenk Koyuncu Kimdir? Hayatı, Eserleri

27 Haziran 1967 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Cenk Koyuncu, 14 Mayıs 2006 yılında Antalya’da hayatını kaybetti. İlk ve ortaöğrenimini İstanbul ve Isparta’da tamamladı. Yükseköğrenimini yarıda bırakarak çeşitli yayınevlerinde çalıştı.

Haber Merkezi / Cenk Koyuncu, Türkiye Yazarlar Sendikası üyesiydi. 1992’de eski’Z dergisini çıkartanlar arasında yer aldı, bir dönem Kitap-lık dergisini yönetti. TRT 2 kanalında “Okudukça” programının metin yazarlığını yaptı. Son Kişot dergisini kurdu. Cenk Koyuncu’nun şiirleri ve yazıları Gösteri, Varlık, Şiir Atı, Cumhuriyet Kitap gibi dergilerde yayımlandı.

“Hiçbir şeyim yoktu, her şeyimi çaldılar” (Son Akış) ve “Şairin tanığı olmaz! Şairler bütün cinayetlere tanıktır!” dizeleriyle hafızalara kazınan Cenk Koyuncu, modern Türk şiirinin ilginç örneklerini vermiştir. Kısa ömründe Otoben, Suçlu Hafıza ve Yüz’de Yüz/ 10 Desen-10 Tipografi-10 Şiir gibi alanında ilgi çekici eserler bırakan şair; yalnızlık, aşk, yaşama sıkıntısı vb. konularda şiirler yazmıştır.

Bütün şiirleri, her ne kadar ilk şiir kitabının adı ironik bir biçimde Otoben olsa da, kendini ‘hiç’e saymanın farklılığını taşıyan şiirlerle doludur. Topaloğlu’na göre Otoben’deki şiirler, şairin gelecekteki yaşamının yol haritasını çizmektedir adeta. Kitapta kendi yaşamına ilişkin öngörüsü, başına geleceklere yönelik sezgisi şaşırtıcı boyutlarda birçok şiir yer alır.

Uğraştığım tüm işler yarım kalacak / sussa da dilim bir yürek duruşuyla / Yaşadıklarım konuşacak” dizeleri genç yaşta vefat eden şairin vuku bulmuş hisleridir. Cenk Koyuncu, seksenli yılların sonu ile doksanlı yıllların başında verdiği yapıtlarla, dönemin değişen yüzünü şiirlerine yansıtmaya çalışmakla beraber deneysel şiir örnekleri vermiştir.

“Sarhoş ve sessiz gemi”

İskambil kağıtları devrildi, İskenderiye çoktan yandı ruhum gibi
kitaplar da komada ve bir reçete yazmıyar doktorlar da…
Kaçacak delik arar alkolü seven adamlardan dihi şişenin;
her ölü saklambaç oynayan çocuk rolünü üstlenir aklımda!…

Öfkenin tutuşan gövdesini yatıştırıyorum dolaştığım
her kaldırımda, hir tesbih gibi hiçliğin fiillerini çekiyorum;
akşamlar ne gerekçe arıyor ne de bir mazeret, Gece ve
Şiir için hayal kurmak istiyorum… Sonra şarap içeceğim…

Ve bir gece şarkı söylerken öleceğim, böyle ölmek istiyorum; son
meleğimden bana eşlik etmesini dilerken yalnızca Rod duyacak,
yüzümün renginden anlayacak söylediğim şarkıyı; o Cenk sarasında:
Sessizce giderken gürültülü bir ölüm istiyorum babamın anısına!

Ahh, anlatsam böyle uzak sanılır; sussam, bu kadar bilinir.
Kötü bir alışkanlıktır şiir de adam gibi ve hep seyrüsefer…
Çağırır beni uzaklar, bilmezler; fısıltısını duysan delirirsin
ruhumdaki o Sarhoş ve Sessiz Gemi beni bekler… Bilemezsin!

“Şairler bütün cinayetlere tanıktır”

Söze başlamanın eşiğinde kuruyan düşer yeşerirken
çıban gibi büyürken hayatın dar ağacı; cinayetlerin
kabaran ölümleriyle dallanırken kayıp listesinde çizik-
çizik aşklar için yargılanmış sözcüklerle dolu kafam!..

Odamda sıkılan mermiydi gece… Bilmediğim iki hece
gece: Arananlardanım! Bir suçluyu andırıyorum
şakağının ardında saklananı vurmak isteyenlerden
biriyim; kimin katiliyim? Bunu soruyorum size?

Son hamle düştü bu rus ruletlerinde, ardımda kan
yangınları; hayatıma girmiş tüm yaşamların gözyaşları
yeşertmez bendeki kısır ömrün canını, can ki unutkan:
Yaralı ve acı çekiyor aynaya bakarken at’ar damarı!

Şairin tanığı olmaz; şairler bütün cinayetlere tanıktır!
Sözcük: Kendi ölümlerini işleyenlerin; yaşamın ucunda
ömrü ateşleyip, ardından yürüdükleri yolların sonunda
en derin kuyuya attığı ve hayatta ele geçmez kanıttır…

– Şairin tanığı olmaz! Şairler bütün cinayetlere tanıktır!

Paylaşın

Cenk Gündoğdu Kimdir? Hayatı, Eserleri

9 Şubat 1976 yılında Ankara’da dünyaya gelen İşletme ve güzel sanatlar fakültelerinde okudu. KOÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalından mezun oldu. Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov’un Akıldan Bela adlı tiyatro oyununun çevirisini (E. Toprak ile) ve Radyonun İçindekiler adlı oyununu yayımladı (2011). Issız (2012) adlı ilk şiir kitabı ile Arkadaş Zekai Özger ve Metin Altıok Şiir Ödülleri’ne değer görüldü.

Haber Merkezi / 2000’lerde değişen şiirin yolunu gösteren, genç Türk şiirine eleştirel yaklaşımları da bünyesinde barındıran 2000’ler Şiiri Antolojisi (2016)’ni hazırladı. Alternatif şiir yıllığı Şiir Defteri’nin eş hazırlayıcısıydı (2005- 2014). Radyonun İçindekiler adlı oyununu İstanbul Şehir Tiyatroları’nda izleyiciyle buluşturdu (2016). İkinci şiir kitabı Harap’la (2016) Dağlarca Şiir Ödülü’ne değer görüldü. 2001 yılından beri kurduğu Üç Nokta edebiyat dergisinin editörlüğünü sürdürmektedir.

Cenk Gündoğdu edebiyat dünyasında uzun süre çeşitli dergilerde yayımladığı şiirleriyle tanınmıştır. İlk şiir kitabı Issız (2012), savaşın; bayraklar, haritalar, madalyalar, güç, unvan… gibi gösterilen yüzünün aksine insanlardan oluştuğunu işaret eden bir gövdeye kurulu şiirlerle açılır. İki bölümden oluşan kitap, savaşın en karanlık ve kalabalık yerinden yok sayılan insana ve ıssızlığına yakılan bir işaret fişeği gibidir. Issız bir bakıma gücü ve iktidarı sorgulayan; insanı yok sayan bayrakları, üniformaları ve sonuçları ile ezberletilen tarihe karşı bir yepyeni tezdir.

Kuralları aşan ve sınırdan taşan şiirlerden mürekkep Issız; kahramanlığa, güce, erilliğe, büyüklüğe, iktidara karşı bir isyandan öte insanla bakan ve savaşın ortasında oturup göğe bakan, sakalına güneşler öğreten, hayatı savunan insanların hatıralarına yaklaşan şiirlerden oluşmaktadır. “Cenk Defteri” ve “Çekirdek” bölümlerinden oluşan kitap, militarizmi çoksesli sorgulayan şiirleri bünyesinde taşır. Türk şiirinde ilk kez antimilitarist bir yaklaşım bütünlüklü olarak Gündoğdu’nun Issız’ı ile dile gelmiştir.

Ertaş, Gündoğdu’nun Issız’daki bu antimilitarist yaklaşımını şöyle değerlendirmiştir: “İkaros Yayınlarından çıkan ilk tiyatro eserinde de şimdiye kadar ele alınmamış bir konuyu, mülteci sorununu sahneye taşıyan Gündoğdu’nun  Radyonun İçindekiler adını verdiği kitabı, bu kitabının arka planını oluşturmuştur. Mülteci sorununu da okurunda antimilitarist bir bilinci canlandırmak için gündeme getiren Gündoğdu’nun şiir kitabı, bu bilinci, militarizmin gerçekleşme nedenlerinin arkeolojisine girişerek canlandırmakla kalmamış, harekete geçirmiştir”.

Gündoğdu, şiirlerinde en küçük ilişkilerde, iki kişi arasında başlayan ve insanın varlığından beri hüküm süren iktidar olgusunu gerçeklikten kopmadan eleştirel bir dille ortaya koyarak, her türlü iktidara ve onun ürettiği ilişkilere, dile, söyleme, göndermeye, arzuya köle efendi ilişkisi üzerinden itiraz eder. Harap (2016) yalanla yaratılan dünyaya, kurgulanan hayata, maskelenen yüzlere, pudralı sözlere, ambalajlanmış kötülüğe karşı duran şiirlerin gövdeyi oluşturduğu ikinci kitabıdır. Öz, Harap ekseninde şairi şu cümlelerle değerlendirmiştir: “Gündoğdu’nun ilkinde olduğu gibi ikinci kitabı harap’ta da lirik ben’in tekil bir olgu olarak ortaya çıkmaya yanaşmadığı, bununla yetinmediği (ya da daha doğrusu şairin bunun yeterli olmadığını fark ettiği) söylenebilir.

Kitabın başlığındaki ‘harap’ sözcüğü Türkiye toplumunun yıkık-döküklüğünü ifade ettiği kadar şiirdeki ben’in ifade arayışının, sessizlikten sese geçiş çabasının ıstırabını da ifade eder. (…) Gündoğdu lirik ben’ini böler, parçalar, ancak başkalarıyla ilişkileri bağlamında var olabilecek bir unsur olarak kurgular… Gündoğdu’nun cenge girdiği Usta Şairlerin İkinci Yeniciler olduğunu söylemiştim; asıl ilginç olan ıssız’dan harap’a geçerken yaşadığı içsel hesaplaşma ya da özcümle tektonik kırılmalar, kaymalardır.

İki kitap bu olguyu açıklığa kavuşturmak için yeterli veri sunmayabilir okura, eleştirmene. Ancak gene de ilk kitabın müellifinin ikincisinden kısmen farklılaştığı söylenebilir, hem lirik öznenin parçalanması anlamında hem de müzikalitede rap tarzı bir gürlüğe erişme anlamında. Gündoğdu’nun sonraki kitaplarında poetik gidişatın nice olacağını, hangi daimon’larının baskın çıkacağını merak ediyorum bir okur olarak.”. Şair; tolumsal söyleme bağlanmadan, kural ve şekiller belirlemeden toplumsallaşmış bireyi merkeze alarak kendine ait bir şiir dünyası oluşturmuştur.

Şairin, ikinci şiir kitabı Harap ve ilk kitabı Issız arasında gerilim ve kapsam alanı açısından farklılıklar dikkat çekmektedir. Şiirlerin belirgin özelliği ise “çokkatmanlı” ve “yükseksesli” özelliğe sahip olmasıdır. Şiirlerinde ölüm, intihar, savaş cephe gibi temalar da gerilimli havanın oluşmasında etkilidir. Bununla birlikte Gündoğdu, şiirlerinde dilin imkânlarından tasarruflu bir şekilde faydalanır. Zorlu, şairin ‘dil’i kendi doğuş ânına yaklaştırmasına dikkat çekmiş ve şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Cenk Gündoğdu dil ile ilişki kurarken, ne ‘estet’ bir yavanlığa, kısırlığa düşüyor ne de basit dil oyunlarını, twitter yazışmalarını ‘deney’ diye yutturmaya kalkışıyor. Bu iki ‘ilke’nin de aynı ağızdan yuvarlandığının ve nihayetinde aynı boşluğa düştüğünün farkında… Cenk Gündoğdu, biçimsel ve estetik bir kaygı ya da güncel bir dil kuralıyla yola çıkmıyor; onun dili zamana, mekâna ve en önemlisi ölümü ve doğumu aynı karede sunan yaşama kendiliğinden yayılır”.

Çakmakçı ise Gündoğdu’nun şiirinin toplumsal yönüne işaret etmektedir: “Şair, toplumun, insanların içinde ve onların etkisine edilgin bir tepki vermekten çok, eleştirel bir karşılık veriyor. Yoksa düz anlamda toplumcu şiir geleneğimize bağlayamayız bu şiiri. Daha çok bir geleneği dönüştürüyor; ırmağın yatağını değiştirmeye yelteniyor. Bunu yaparken belki teknik ve biçimsel olanakları pek zorlamıyor ama bakışı yeni bir tür eleştirellik barındırdığından, şiiri kendiliğinden anlamlı hâle geliyor. Nereden çıktı bu şiir şimdi, demiyoruz; onu toplumsal dönüşümlerle ilişkilendirebiliyoruz”.

Radyonun İçindekiler (2011) adlı bir tiyatro eseri bulunan Gündoğdu bu oyunuyla okuru, daha iyi hayat için her şeyden vazgeçerek umut yolculuğuna çıkan insanların o uzun, bitmeyen büyük yolculukta yaşadıkları açlık, yokluk, susuzluk ile birbirlerine düşerek kaybettikleri hayatlarının trajedisine özel tarihleri üzerinden toplumsal sorunları anlamlandırma sürecine davet etmektedir. Kitabın önsözünde Zehra İpşiroğlu ve Sema Göktaş, Radyonun İçindekiler’in konusu itibariyle tiyatromuza bir yenilik getirdiğini ve 21. yüzyıl insanının trajedisi olan mültecilerin sorunlarını gündeme taşıması bakımından ayrı bir önem arz ettiğini belirterek kapsamlı bir değerlendirmesini yapmışlardır. Gündoğdu, telif eserlerinin dışında Engin Toprak ile birlikte Rus yazar Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov’un Akıldan Bela (2011) adlı tiyatro eserini dilimize kazandırmıştır. (Kaynak: teis.yesevi.edu.tr)

Paylaşın