Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: 180 Can Kaybı

Kovid 19’da son 24 saatte 38 bin 283 yeni vaka tespit edilirken, 180 kişi hayatını kaybetti. 18 yaş ve üstü nüfusta ikinci doz aşı uygulananların oranı yüzde 85,15 birinci doz aşı yapılanların oranı yüzde 92,97 olarak kayıtlara geçti.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 365 bin 614 test yapılırken, 38 bin 283 yeni vaka tespit edildi. 180 kişi hayatını kaybederken, 63 bin 311 kişi sağlığına kavuştu.

18 yaş ve üstü nüfusta ikinci doz aşı uygulananların oranı yüzde 85,15, birinci doz aşı yapılanların oranı yüzde 92,97 olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de bugüne kadar uygulanan aşı miktarı 145 milyon 943 bin 346 doza yükseldi.

Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en çok aşılamanın gerçekleştirildiği Osmaniye’yi, Ordu, Amasya, Muğla, Kırklareli, Çanakkale, Eskişehir, Balıkesir, Zonguldak ve Manisa takip etti. Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en az aşılamanın gerçekleştirildiği Şanlıurfa’yı sırasıyla Batman, Siirt, Diyarbakır, Bingöl, Muş, Mardin, Bitlis, Ağrı ve Elazığ takip etti.

Bakanlığın 3 Mart verilerine göre, dün 398 bin 242 test yapılmıştı. Dün, 49 bin 424 vaka tespit edilirken, 188 kişi hayatını kaybetmiş ve 66 bin 873 kişi sağlığına kavuşmuştu.

Paylaşın

Akaryakıt Fiyatları Artmaya Devam Ediyor: Üç Günde Üçüncü Zam

Enerji Petrol Gaz İkmal İstasyonları İşveren Sendikası (EPGİS) , 5 Mart Cumartesi gününden itibaren geçerli olmak üzere benzine 69 kuruş, motorine ise 84 kuruş zam yapıldığını duyurdu.

Haber Merkezi / Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle yükselen petrol fiyatları 115 doları geçti. Fiyatlardaki yükseliş, akaryakıta da zam olarak yansımaya devam ediyor.

Enerji Petrol Gaz İkmal İstasyonları İşveren Sendikası (EPGİS), 5 Mart Cumartesi gününden itibaren geçerli olmak üzere benzine 69 kuruş, motorine ise 84 kuruş zam yapıldığını duyurdu.

Ankara’da ortalama 18,08 liradan satılan benzinin litre fiyatı 18,77 lira olacak. Benzinin litresi İstanbul’da 17,99 liradan 18,68 liraya, İzmir’de 18,11 liradan 18,80 liraya çıkacak.

Ayrıca, Ankara’da ortalama 19,01 liradan satılan motorinin litre fiyatı 19,85 lira olacak. Motorinin litresi İstanbul’da 18,93 liradan 19,77 liraya, İzmir’de 19,02 liradan 19,86 liraya çıkacak.

Akaryakıt fiyatları, Türkiye’nin de dahil olduğu Akdeniz piyasasındaki işlenmiş ürün fiyatlarının ortalaması ile dolar kurundaki değişiklikler baz alınarak rafineriler tarafından hesaplanıyor.

Bu hesaplanma sonucunda dağıtım firmalarınca uygulanan fiyatlar, rekabet ve serbesti nedeniyle şirketler ve kentlere göre küçük değişiklikler gösterebiliyor.

Üç günde üçüncü zam

Bu zamlarla birlikte, akaryakıta son üç günde üç kez zam yapılmış oldu.

Dün (3 Mart’ta) benzinin litre fiyatına 53 kuruş, motorinin litre fiyatına ise 1 lira 33 kuruş zam yapılmıştı. Önceki gün ise (2 Mart’ta) benzinin litresine 88 kuruş, motorinin litre fiyatına ise 1 lira 51 kuruş zam yapılmıştı.

Son zamla beraber benzinin litresine üç günde 2 lira 10 kuruş, motorinin litresine ise 3 lira 68 kuruş zam yapılmış oldu.

Paylaşın

BM, Plastik Kirliliğini Sona Erdirmeyi Amaçlayan Kararı Kabul Etti

Uluslararası toplum, dünyanın büyüyen plastik sorununu frenlemek için ilk kez bir çerçeve üzerinde anlaştı. Birleşmiş Milletler (BM)tarafından kabul edilen karar, “plastik kirliliğini sona erdirmek” adına yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma geliştirmek için iddialı bir plan ortaya koyuyor.

Karar, plastiklerin üretimden imhaya kadar “tüm yaşam döngüsünü” kapsayan ve önümüzdeki iki yıl boyunca müzakere edilecek bir anlaşma çağrısında bulunuyor.

BM kararında, “Yüksek ve hızla artan plastik kirliliği seviyeleri, küresel ölçekte ciddi bir çevre sorununu temsil ediyor. Plastik kirliliğinin ortadan kaldırılması için uzun vadede acil önlemler almak için küresel koordinasyonu, iş birliğini ve yönetişimi güçlendirmenin acil gereğini kabul ediyoruz” denildi.

BM yetkilileri, dünyanın bu ilk küresel plastik kirliliği uzlaşmasını bir “dönüm noktası” olarak nitelendirdi ve 2015 Paris İklim Anlaşması’ndan bu yana en önemli “yeşil anlaşma” olarak tarif etti.

Kararda hangi detaylar var?

Karar, Nairobi’de iki yılda bir düzenlenen 150’den fazla ülkenin temsil edildiği BM Çevre Asamblesi’nin (UNEA) üçüncü gününde onaylandı. Buna göre, 2024 sonuna kadar yapılacak anlaşmanın ayrıntılarını ortaya çıkarmak için bir hükümetler arası müzakere komitesi de oluşturuldu.

Karar, STK’lara göre milyonlarca insanı etkileyecek bir “çığır açan gelişme” olan atık toplayıcıları tanımaya yönelik hükümler ve yerli halkların rolünün kabul edilmesini de içeriyor. Gelişmekte olan ülkelerde geri dönüştürülebilir plastik ve diğer eşyaları toplayan düşük ücretli atık toplayıcılar ilk kez bir çevresel kararda tanınıyor.

Karar, 2050 yılına kadar neredeyse dört katına çıkacağı ve küresel karbon bütçesinin yüzde 10-13’ünü oluşturacağı tahmin edilen plastik üretimiyle mücadele için önlemler alınmasını öneriyor. Dünya liderleri önümüzdeki iki yıl içinde anlaşmanın ayrıntılarını geliştirme ve sonuçlandırma konusunda daha fazla kararlılık göstermeye çağrılıyor.

Anlaşmaya mali ve teknik destek verilecek. Bunun yanı sıra tavsiyeler verecek bir bilim kurulu da bulunacak.

Öte yandan, plastik üretimine, kullanımına veya tasarımına kısıtlama getiren herhangi bir anlaşma, ham plastik üreten petrol ve kimya şirketlerinin yanı sıra binlerce ürünü tek kullanımlık ambalajlarda satan tüketim malları devlerini etkileyecek. Ayrıca ABD, Çin, Hindistan, Suudi Arabistan ve Japonya dahil olmak üzere büyük plastik üreten ülkelerin ekonomileri de kararlardan etkilenecek.

En çetrefilli konu plastik üretimi

BM müzakere komitesi, nispeten kısa bir süre içinde incelenecek çok sayıda ayrıntıya sahip olacak. Anlaşmanın raporlama standartları, finansman mekanizmaları gibi pek çok madde arasında, belki de en çetrefilli konu olan plastik üretimini de ele alması gerekecek. Uluslararası Çevre Hukuku Merkezi avukatı David Azoulay “Milyon dolarlık soru, sıfırdan plastik üretimini azaltmak hakkında ne kadar konuşacağımızdır” dedi.

Bu konunun tartışmalı olması muhtemel. Konferans öncesinde, kimyasal üreticilerinin ticaret birliği olan Amerikan Kimya Konseyi’nde plastiklerden sorumlu başkan yardımcısı Joshua Baca, plastik üretiminin kısıtlanması ve düzenlenmesini “çok dar görüşlü bir yaklaşım” olarak nitelendirdi.

Uluslararası Kirleticilerin Önlenmesi Ağı‘nın uluslararası koordinatörü Bjorn Beeler, zaman çizelgesinin tutacağından şüpheli olduğunu belirterek “İçine girdikçe, bir canavara dönüşecek. İki yıl içinde nasıl bir anlaşma yapabileceğinizi anlamıyorum” dedi ve ekledi: “Ama bu gerçekten ilk adım. Bu anlamlı, bu önemli” dedi.

Karar nasıl karşılandı?

Ruanda Çevre Bakanı Jeanne d’Arc Mujawamariya, “Plastik kirliliği her geçen gün daha da kötüleşirken kaybedecek zaman yok. Bu karar, gezegenimizin plastikler içinde boğulmasını önlemeye yönelik küresel çabada tarihi bir dönüm noktasıdır” dedi.

Okyanuslar ve uluslararası çevre ve bilimsel ilişkilerden sorumlu devlet sekreteri yardımcısı ABD’li delege Monica Medina ise “Bu, birlikte çalıştığımızda dünyanın neler yapabileceğinin harika bir gösterisi” diye konuştu. Medina gözyaşlarını tutarak “Bu, bu gezegendeki plastik belasının sonunun başlangıcı. Bugünü çocuklarımız ve torunlarımız için önemli bir gün olarak değerlendireceğimizi düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

Çevre aktivistleri ve sektör temsilcileri de kararı memnuniyetle karşıladı. Washington Post’a konuşan Dünya Yaban Hayatı Fonu (WWF) plastik atık ve işletme başkanı Erin Simon, “Karar, ürecin bu aşamasında gerekli olduğunu düşündüğümüz tüm kritik bileşenlere sahip” dedi.

Bir ticaret derneği olan Uluslararası Kimya Dernekleri Konseyi yaptığı açıklamada, “Plastik kirliliğini ele almak ve anlamlı bir çözüm geliştirmek adına ortak bir zemin bulmak için uzun günler harcayan hükümetleri takdir ediyoruz” diye yazdı.229795

Avukat David Azoulay ise, BM kararının yıllardır hazırlandığını, 2016’da denizlerdeki plastik bağlamında BM Çevre Meclisi’nde ilk kez bu fikrin su yüzüne çıktığını söyledi. Azoulay, “Böyle bir anlaşma tasavvur etmek düşünülemezdi” dedi. Azoulay, karardaki başarıları da şöyle sıraladı:

“Müzakere komitesi plastik üretimine de bakmakla görevlendirildi, anlaşmanın finanse edilmesine yardımcı olacak özel bir fon seçeneği var ve plastik kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki etkilerinden bahsediliyor.”

Ancak, karardan anlaşmaya geçiş kolay olmayacak. Kar amacı gütmeyen bir grup olan Environment America‘da koruma programını yürüten Steven Blackledge, “Bağlayıcı kurallara yönelmeleri gerçeğini çok iyi bir işaret olarak görüyorum” dedi ve ekledi: “Şeytan ayrıntıda”.

Plastik kirliliği

Her yıl milyonlarca ton plastik okyanuslara karışıyor ve bu da birçok hayvanın atıklara yakalandığı endişe verici görüntülere sebep oluyor. Dünya kutuplardan en ücra adalara, deniz yüzeyinden en derin okyanus çukuruna kadar plastik kirliliği ile karşı karşıya. Ulusal Bilimler Akademisi araştırmasına göre, bu tufana en çok ABD katkıda bulunuyor ve kişi başına yaklaşık 130,1 kilogram plastik üretiyor.

1950 ile 2017 yılları arasında üretilen tahmini 9,2 milyar ton plastiğin yaklaşık 7 milyarı atık durumunda. Bu atığın yaklaşık yüzde 75’i ya çöplüklerde ya da karasal ve sucul ortamlarda ve ekosistemlerde birikiyor.

Geçtiğimiz ay yayımlanan Alfred Wegener Kutup ve Deniz Araştırmaları Enstitüsü tarafından Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) için hazırlanan “Denizlerdeki Plastik Kirliliğinin Denizel Türler, Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistemler Üzerindeki Etkileri” adlı rapora göre, plastik kirliliğinde eşik değer aşıldı. Rapora göre, her yıl 19 ile 23 milyon ton arasında plastik atığın denizlere karıştığı tahmin ediliyor. Eğer böyle devam ederse denizlerdeki plastik kirliliği 2050’ye kadar dört katına çıkacak. Mikroplastiklerde ise 2100 yılına kadar 50 kat artış görülebilir.

Birleşmiş Milletler (BM) Göç Eden Yabani Hayvan Türlerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme (CMS), Eylül 2021 tarihli raporunda tatlı su türleri, kara hayvanları ve kuşlar da dahil olmak üzere korunan türlerin nehir ekosistemleri ve karadaki plastik kirliliğinden etkilendiğini ortaya koymuştu.

Öte yandan bilim insanları, plastik kirliliğini yönetmeye yönelik küresel kapasitenin, plastik pazarında öngörülen büyümeye ayak uyduramadığı konusunda uyarıyor.

2030 yılına kadar, iddialı önlemlerle bile yılda 53 milyon metre tona kadar plastiğin su ekosistemlerine karışabileceği ve herhangi bir iyileştirme yapılmadığı takdirde bu rakamın yılda 90 milyon tona ulaşabileceğini vurgulanıyor.

Ülkeler ne yapıyor?

Bazı ülkeler, eyaletler ve belediyeler plastik atıkları azaltmak için harekete geçmişti.

Örneğin Ruanda, on yıldan fazla bir süredir plastik poşetleri yasaklıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Sens. Dan Sullivan (R-Alaska) ve Sheldon Whitehouse (DR.I.), dönemin başkanı Trump‘ın 2020’de imzaladığı Denizlerimizi Kurtar 2.0 Yasası da dahil olmak üzere plastik kirliliği konusundaki kongre çabalarına öncülük etti.

Ancak BM’nin bu son hamlesi, plastik kirliliği sorununu çözmek için şimdiye kadarki en uyumlu uluslararası çaba.

Paylaşın

HDP’li Oluç’dan Dikkat Çeken ‘Üçüncü İttifak’ Yorumu

HDP’nin içinde yer alacağı “üçüncü ittifak” çalışmaları ile ilgili bilgi veren HDP’li Saruhan Oluç, seçim işbirliği yapılması düşünülen partilerle ikinci toplantının yapıldığını anımsattı. İttifak çalışmalarını yürütmek için bir mekanizma oluşturulduğunu vurgulayan Oluç, “Her yapı içinde olacak, birlikte koordine edilecek. Ortak mücadele konusunda bir irade ortaya çıktı” dedi.

Türkiye’nin güçlü bir “demokrasi ittifakı”na gereksinimi olduğunu kaydeden Oluç şu görüşleri dile getirdi: “6 partinin metninde gördük ki, güçlü bir demokrasi ittifakı olmazsa yeni dönemde oluşacak iktidar kompozisyonu, ben herkese demokrasi getireceğim, hak özgürlükleri getireceğim diye bir şey yapmaz. Bunun için güçlü bir demokrasi ittifakı güçlü demokrasinin olmasının güvencesidir. Bu kurulacak ittifak zemini demokrasi mücadelesinde gelecek açısından da çok önemli. Tüm etapları birlikte konuşacak ve planlayacak bir yapı olması gerek. Güçlü bir demokrasi ittifak olmazsa Türkiye’deki ezilenlerin sömürülenlerin ötekileştirilenlerin kazanmasının zemini zayıf olur.”

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında gündeme ilişkin soruları yanıtladı. CHP, İYİ Parti, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin kamuoyuna açıkladığı Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önerisini değerlendiren Oluç, ortaya çıkan metnin, “siyasi cesaret”ten yoksun; geneli itibarıyla de “eksik ve sorunlu” olduğu görüşünü savundu.

BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın haberine göre Saruhan Oluç, öneri metninde “kayyum” uygulamasına ilişkin önerinin olumlu ancak yeterli olmadığını söyledi:

” ‘Kayyum olmayacak artık’ demek güzel bir niyet ifadesi ama yeterli değil. Yerel demokrasinin geliştirilmesi, demokratikleştirilmesi gerekiyor Türkiye’de. Kayyımlar bunun önünde bir engeldir. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi merkezden bazı yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi gerekiyor. Buradaki kararlı duruşun ne kadar olduğunu göremiyoruz metinde.”

Oluç’a göre, güçlendirilmiş parlamenter sistem önerisinin en büyük eksiği Kürt ve Alevi yurttaşların taleplerine yanıt verecek bir düzenleme içermemesi:

“Koca bir metin yazıyorsunuz, içinde Alevi, Kürt kelimesi bir kez dahi geçmiyor. Sadece Alevi, Kürt deyin demiyorum elbette. Kürtlerin Alevilerin tarihsel toplumsal sorunları var, talepleri var. Alevi toplumu, Kürtler, eşit yurttaşlık istiyor. Anayasa’da eşit yurttaşlık yazıyor ama yok! Bu tarihsel, toplumsal sorunlarının nasıl çözüleceği üstünde anlaşmıyor olabilirsiniz ama ‘Bu sorunların çözümüne biz adayız, bu sorunları demokrasiyi geliştirip Ankara’da çözeceğiz’ gibi bir irade, kararlılık gerekiyor. Bu sorunu tanıyor musunuz, tanımıyor musunuz? Hiç söz etmediğiniz zaman, bu sorunları tanımıyoruz diyorsunuz. Zaten bugünkü düzende de aynı durumla karşı karşıyayız. O nedenle çok dikkat çekici ve siyasi cesaretsizliktir, iktidarın baskılarına boyun eğmektir.”

‘Müzakere etmeyiz derlerse tabii ki aday çıkarmak masamızda olacak‘

HDP olarak parlamento seçimlerinde Millet İttifakı içinde yer alma gibi bir arayışları olmadığını ve kendilerinin bir ittifak çalışması yürüttüğünü anımsatan Oluç, cumhurbaşkanlığı seçiminde ise tüm muhalefet partileri ile ortak aday konusunu “müzakere etmek istediklerini” ve bunu kamuoyuna açıkladıkları 11 maddelik “tutum belgesinde” de net olarak ortaya koyduklarını söyledi. Cumhurbaşkanı adayı konusunda müzakereye açık olduklarını belirten Oluç, muhalefetin bu yönde adım atmaması halinde “kendi adaylarını çıkarmanın masalarında olacağını” vurguladı:

“Yeni dönemde iktidara aday olan, cumhurbaşkanlığına adayım, Türkiye’de yeni bir dönem başlatacağım, diyenlerle müzakere etmek istiyoruz, dedik. O konudaki duruşumuzda farklılık olmadı. Müzakere dediğimiz konuşmak. Bize, tutum belgesi açıklandıktan sonra genel başkan düzeyinde dahil olumlu bulduklarını söylediler. ‘Aday olacak kişiyle bunu müzakere edelim’ diyoruz. Ama aday olacak kişi-kişiler, ‘Biz sizinle hiçbir şekilde müzakere etmeyiz’ diyorlarsa o zaman önümüzde bir tek yol kalıyor, kendi yolumuzu bulmak.

“Bu da nedir, cumhurbaşkanlığı konusunda aday göstermek meselesi tabii ki masamızda olacak, masamızdadır zaten. Bunu tartışacağız. İttifaklarmızla, bileşenlerimizle, tüm parti örgütümüzle bunu tartışırız. Ama eğer biz sizinle hiçbir şekilde görüşmüyoruz, sizin konularınızı müzakere etmeye gerek duymuyoruz, ne yaparsanız yapın deniyorsa, biz de kendi bildiğimizi yapmaya başlarız. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü seçmenlerimize başka türlü hesap veremeyiz. Seçmenlerimiz durumdan son derece rahatsız.”

‘Seçimin ikinci tura kalması büyük risk‘

Muhalefet partileri içinde, “HDP ilk turda kendi adayını çıkarsın, ikinci turda anahtar rolünü oynasın” görüşünü savunanlar olduğuna dikkat çeken Oluç, seçimin ikinci tura kalmasının büyük riskler içerdiğini söyledi. Oluç, bu risklerden ilkinin 7 Haziran- 1 Kasım 2015 seçimleri arasında geçen sürecin benzerinin yaşanması, ikincisinin de “Kürt seçmenin tutumu” olduğuna dikkat çekti:

“Şimdi boşa atıp tutuyorlar…Ciddi kamuoyu araştırmaları bu iş birinci turda bitmezse ikinci tura kalırsa Türkiye’nin nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalacağı belli değil diye görüyor. O iki seçim arasında 15 günlük vakit nasıl bir durum-tablo ortaya çıkartır bunu kimse tahmin edemiyor. Ben aynısı olacaktır diye söylemiyorum ama Haziran-Kasım (2015) arasında Türkiye’de yaşanmış olanları bilenler, bu 15 günlük tablonun çok ciddi sonuçlar yaratabileceğini de görüyorlar.

“İkincisi, seçime gidildiğinde 2 pusula var. İnsanlar partilerinin söylediklerine bakıyorlar ama orada vicdanları ile baş başa kalıyor. HDP seçmenini çok küçümsüyorlar. O kadarını söyleyeyim. HDP seçmeni muhtaç değil. HDP seçmeni -milletvekilleri, yöneticileri bıraktım- bu ülkede her türlü zulmü yaşamış bir seçmen. “Bu günkünden daha fazla ne yaşayabilirim’ diye de zaman zaman kendisine soran bir seçmen. Bu hem ekonomik, sosyal anlamda; hem baskılar zulüm, siyasi anlamda. O yüzden bu soruyu sandık başında HDP seçmenine sordurursanız bunun sonucu kimse için iyi olmaz. Bunu anlamıyorlar.”

Oluç, “Boykot gündeme gelir mi?” sorusu üzerine de “Boykot diye söylemiyorum. Birinci turda ne yapacağı belli olmaz. Bu tartışmaları bilmeyenler, o sosyolojiyi bilmeyenler ileri geri konuşuyor” yanıtını verdi.

Üçüncü ittifak yorumu: ‘Ortak mücadele konusunda irade ortaya çıktı‘

HDP’nin içinde yer alacağı “üçüncü ittifak” çalışmaları ile ilgili de bilgi veren Oluç, seçim işbirliği yapılması düşünülen partilerle ikinci toplantının yapıldığını anımsattı. İttifak çalışmalarını yürütmek için bir mekanizma oluşturulduğunu vurgulayan Oluç, “Her yapı içinde olacak, birlikte koordine edilecek. Ortak mücadele konusunda bir irade ortaya çıktı” dedi. Türkiye’nin güçlü bir “demokrasi ittifakı”na gereksinimi olduğunu kaydeden Oluç şu görüşleri dile getirdi:

“6 partinin metninde gördük ki, güçlü bir demokrasi ittifakı olmazsa yeni dönemde oluşacak iktidar kompozisyonu, ben herkese demokrasi getireceğim, hak özgürlükleri getireceğim diye bir şey yapmaz. Bunun için güçlü bir demokrasi ittifakı güçlü demokrasinin olmasının güvencesidir. Bu kurulacak ittifak zemini demokrasi mücadelesinde gelecek açısından da çok önemli. Tüm etapları birlikte konuşacak ve planlayacak bir yapı olması gerek. Güçlü bir demokrasi ittifak olmazsa Türkiye’deki ezilenlerin sömürülenlerin ötekileştirilenlerin kazanmasının zemini zayıf olur.”

‘Naif beklentiler‘

HDP hakkındaki kapatma davasına ilişkin bir soru üzerine de Oluç, bu konuyu ittifak masasında konuşmadıklarını ancak parti olarak bu olasılığa karşı da kendi önlemlerini aldıklarını vurguladı:

“Kapatma kararı çıkarsa birlikte hareket ettiğimiz yapılar açısından tedirginlik yaratacak, uzaklaştıracak bir durum olmaz. Altı parti çok tedirgin olabilir ama diğer muhalefet açısından sorun olmaz. Tersine onlar böyle bir hukuksuz karar karşısında dayanışmaları kararlılıkları büyür, birlikte hareket etmenin imkanları daha da gelişir.”

Oluç, HDP’nin kapatılması halinde “Oyları bize gelir” hesabı yapan partilerin ise hayal kırıklığına uğrayacağını belirterek, “Bizim seçmen profilini tanımadıkları gibi, seçmenimizin büyük kısmını oluşturan Kürt halkı sosyolojisini de tanımıyorlar. Çok kibarca naif beklentiler” görüşünü dile getirdi.

Paylaşın

Türkiye, Kadın İstihdamında Sınıfta Kaldı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), “İstatistiklerle Kadın 2021” çalışmasının sonuçlarını açıkladı. Buna göre, 2020 yılında, Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki istihdam edilenlerin oranı yüzde 42,8 olup bu oran kadınlarda yüzde 26,3, erkeklerde ise yüzde 59,8 oldu.

En yüksek istihdam oranı, 2020 yılında yüzde 50,9 ile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli bölgesinde gerçekleşti. En düşük istihdam oranı ise yüzde 26,0 ile Mardin, Batman, Şırnak, Siirt bölgesinde oldu.

En yüksek kadın istihdam oranı, yüzde 34,7 ile Trabzon, Ordu, Giresun, Rize, Artvin, Gümüşhane bölgesinde iken en yüksek erkek istihdam oranı, yüzde 67,9 ile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli bölgesinde gerçekleşti. En düşük istihdam oranı ise kadınlarda yüzde 12,6, erkeklerde yüzde 40,4 ile Mardin, Batman, Şırnak, Siirt bölgesinde oldu.

Eğitim durumuna göre işgücüne katılım oranı ise, 2020 yılında kadınların eğitim seviyesi yükseldikçe işgücüne daha fazla katıldıkları görüldü. Okuryazar olmayan kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 12,4, lise altı eğitimli kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 24,1, lise mezunu kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 29,9, mesleki veya teknik lise mezunu kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 37,0 iken yükseköğretim mezunu kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 65,6 oldu.

Verilere göre, yarı zamanlı çalışanların istihdam içindeki oranı 2020 yılında toplamda yüzde 12,4 olurken, kadınlarda bu oran yüzde 19,5, erkeklerde ise yüzde 9,3 oldu.

Hanesinde 3 yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki bireylerin istihdam oranı, 2014 yılında yüzde 59,8 iken 2020 yılında yüzde 56,8 oldu. Bu oran cinsiyete göre incelendiğinde; 2020 yılında hanesinde 3 yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki kadınların istihdam oranının yüzde 25,2, erkeklerin istihdam oranının ise yüzde 85,5 olduğu görüldü.

2021 yılında çalışanların yüzde 61,9’unun işe geliş gidiş için harcanan zamandan memnun olduğunu belirtirken kadın çalışanlarda bu oranın yüzde 63,5, erkek çalışanlarda ise yüzde 61,3 olduğu görüldü.

Dışişleri Bakanlığı verilerine göre; kadın büyükelçi oranı 2011 yılında yüzde 11,9 iken bu oran 2021 yılında yüzde 26,5 oldu. Erkek büyükelçi oranı ise 2011 yılında yüzde 88,1 iken 2021 yılında yüzde 73,5 oldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi verilerine göre; 2021 yıl sonu itibarıyla 582 milletvekili içerisinde kadın milletvekili sayısının 101, erkek milletvekili sayısının ise 481 olduğu görüldü. Meclise giren kadın milletvekili oranı, 2007 yılında yüzde 9,1 iken bu oran 2021 yılında yüzde 17,4 oldu.

Yükseköğretimde görevli profesörler içinde kadın profesör oranı 2010-2011 öğretim yılında yüzde 27,6 iken 2020-2021 öğretim yılında yüzde 32,4 oldu. Doçent kadrosunda görev yapan kadın oranı yüzde 40,1, öğretim görevlisi kadrosunda görev yapan kadın oranı ise yüzde 50,6 oldu.

Yönetici pozisyonundaki kadın oranı yüzde 19,3 olurken, şirketlerde üst düzey ve orta kademe yönetici pozisyonundaki kadın oranı 2012 yılında yüzde 14,4 iken 2020 yılında yüzde 19,3 oldu.

Paylaşın

Erkan Baş: Türkiye’nin NATO’daki Varlığını Sorgulamalıyız

TİP Genel Başkanı Erkan Baş,  “Türkiye, NATO üyesi bir ülke olarak NATO’nun suçlarına ortak ediliyor. Buna karşı sesimizi yükseltmeden ‘Ben barış istiyorum’ demek gerçekçi olmuyor. Biz ülkemizde barış istiyorsak, bölgemizde barış istiyorsak, dünyada barış istiyorsak, ülkemizin NATO’daki varlığını sorgulamalıyız” dedi.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş, Halk TV ekranlarında gazeteci Ayşenur Arslan’ın sunduğu “Medya Mahallesi” programına konuk oldu. Baş, programda Arslan’ın sorularını yanıtlandırırken, Türkiye gündemine ilişkin de değerlendirmelerde bulundu.

Bekir Pakdemirli’nin Tarım ve Orman Bakanlığı görevinden alınmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Erkan Baş, AKP Erzincan İl Örgütü’nün sosyal medya hesabından yapılan paylaşıma dikkat çekti. Baş, “AKP’nin Erzincan hesabı dün akşam 22.40 civarı bir paylaşım yapıyor. İki saat sonra Resmi Gazete’de karar açıklanıyor. Eski Bakan iki saat önce bile ‘af dilediğinin’ farkında değil” dedi.

“Bu memleketin köylüsünün, toprağının, dağının, taşının Pakdemirli’den alacağı var”

Baş konuşmasının devamında son dönemdeki bakan istifaları sayısına dikkat çekerken şöyle devam etti:

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ne kadar ucube bir sistem olduğuna ilişkin en çıplak örneklerden bir tanesi bu. Neden görevden alındı tarım bakanı, bilmiyoruz. Konuyla ilgili resmi bir açıklama yok. Abdülhamit Gül neyi yapamadığı için görevden alındı, Berat Albayrak neyi yapamadığı için görevden alındı, Ziya Selçuk neyi yapamadığı için görevden alındı? Hiçbir şeyi bilmiyoruz. Böyle bir yönetim sistemi olabilir mi? Otoriter ve baskıcı yönetimlerin bir özelliği de kapalı olmalarıdır. Halka karşı şeffaf değildir, izleyemezsiniz, eleştiremezsiniz, fikir beyan edemezsiniz.”

Erkan Baş ayrıca “Tarım bakanı kendisini affetmeye yetkili tek kişinin Erdoğan olduğunu sanıyor. Oysa biz yangınlarda aldıkları pozisyonlar nedeniyle, Türkiye’de tarımı getirdiği hâl nedeniyle kendisini affetmeyeceğiz. Bu memleketin köylüsünün, toprağının, dağının, taşının Pakdemirli’den alacağı var” dedi.

“Gerçekten barış istiyorsak tüm dünya üzerinde silahsızlanma çağrısı yapmamız lazım”

Rusya’nın Ukrayna topraklarında başlattığı askeri harekat ve AKP iktidarının aldığı pozisyona ilişkin de değerlendirmelerde bulunan TİP Genel Başkanı, “Dünyada bu kadar çok insan barış isterken niye savaşıyoruz? Gerçek bir barış istiyorsak silahlanma yarışına son verilmesi gerekiyor. Ülkeler birbirlerine sürekli silah satarak tehdit yaratıyor. Silah baronları ve silah üreten ülkeler de zengin oluyor. Gerçekten barış istiyorsak tüm dünya üzerinde silahsızlanma çağrısı yapmamız lazım” dedi.

Erkan Baş şöyle devam etti:

“Ukrayna’daki, Afrika’daki savaş için barış istemek kolay. Uzakta çünkü buralar. Acısını doğrudan hissetmiyorsunuz, yakınlarınızı kaybetmiyorsunuz, evladınız cephede savaşmıyor. Herkes kendi iktidarına karşı barış için ne yapılabileceğini düşünsün. Bugün Rusya’da savaşa karşı barış için sokağa çıkan insanlar dünyanın en kıymetli insanlarıdır. Gerçekten barış istiyorsak kendi ülkemizdeki iktidarın savaşçı politikalarına karşı yüksek perdeden ses çıkarmak gerekiyor.”

“Türkiye’nin NATO’daki varlığını sorgulamalıyız”

Türkiye’de “Putinci – NATOcu” tartışmasının başladığına da dikkat çeken Baş, “Biz, Putin’in Ukrayna’yı işgaline net olarak karşıyız. Fakat şu var; biz NATO üyesi ülkenin insanlarıyız. Dolayısıyla Türkiye, NATO üyesi bir ülke olarak NATO’nun suçlarına ortak ediliyor. Buna karşı sesimizi yükseltmeden ‘Ben barış istiyorum’ demek gerçekçi olmuyor. Biz ülkemizde barış istiyorsak, bölgemizde barış istiyorsak, dünyada barış istiyorsak, ülkemizin NATO’daki varlığını sorgulamalıyız” diye konuştu.

(Kaynak: İleri Haber)

Paylaşın

Merkez Bankası’ndan ‘Enflasyon’ Yorumu: Gıda Ve Enerji

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) şubat ayına ilişkin aylık fiyat gelişmeleri değerlendirmesini yayımladı. Değerlendirmede, yüzde 50’yi aşan enflasyonda gıda ve enerjiye dikkat çekildi.

TCMB yüzde 50’yi aşan tüketici, yüzde 100’ü aşan üretici enflasyonuyla ilgili değerlendirmesini yayımladı. TCMB, değerlendirmesinde şuna dikkat çekti:

Tüketici yıllık enflasyonundaki artış alt gruplar geneline yayılırken, bu gelişmeye en belirgin katkı gıda ve temel mal gruplarından gelmiştir.

Emtia fiyatlarında ocak ayından itibaren gözlenen artış eğilimi son dönemde jeopolitik gelişmelerle hızlanmış ve bağlantılı kalemlerde etkileri hissedilmiştir.

Gıda yıllık enflasyonundaki yükseliş alt gruplar genelinde devam ederken, son aylarda yüksek seyreden taze meyve ve sebze enflasyonundaki artış bu dönemde hızlanmaya devam etmiştir.

Diğer taraftan temel gıda ürünlerindeki KDV indirimi daha olumsuz bir görünümü sınırlamıştır.

Temel mal fiyatlarındaki artış eğilimi şubat ayında yavaşlamakla birlikte yıllık enflasyon tüm alt gruplarda yükselmiştir. Uluslararası enerji fiyatlarındaki artışın etkileri yurt içi enerji fiyatlarına yansımıştır.

Hizmet grubunda yıllık enflasyon tüm alt gruplarda artarken, enerji ve gıda görünümüne de bağlı olarak ulaştırma ve lokanta-otel öne çıkan alt gruplar olmuştur.

Başta enerji olmak üzere uluslararası emtia fiyatlarında sektörler geneline yayılan yükselişler ile tedarik zincirlerindeki aksamalar neticesinde üretici fiyatlarındaki artışlar sürmüştür.

Bu görünüm altında, B ve C göstergelerinin yıllık enflasyonlarındaki yükseliş devam etmiştir.

Enflasyon yüzde 54,44

Türkiye’de yıllık enflasyon Şubat’ta yüzde 54,44 seviyesine yükseldi. Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı verilere göre Şubat’ta tüketici fiyat endeksi bir önceki aya göre ise yüzde 4,81 artış gösterdi.

Üretici enflasyonunda ise yıllık bazda üç haneli seviye kaydedildi. Buna göre üretici fiyat endeksi Şubat’ta bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 105,01 arttı. Aylık üretici enflasyonu ise yüzde 7,22 oldu.

Şubat’ta yıllık çekirdek enflasyon yüzde 44,05 oldu. Tüketici fiyatlarıyla üretici fiyatları artışı arasındaki makas da yeni rekor seviyeye yükseldi.

Paylaşın

Demirtaş: Rusya’nın İşgali, Küresel Satrancın İlk Hamlesi

Megafon TV aracılığıyla genç gazetecilerin sorularını yanıtlayan Demirtaş, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline her şeyden önce ilkesel olarak karşı çıkmanın gerekliliğine vurgu yaparak, ”Ukrayna dahil olmak üzere tüm halkların iradesine saygıyı esas alarak işgallere karşı çıkmak da ilkesel bir tutumdur. Ancak bir siyaset aracı olarak savaş, binlerce yıldır insanlığın acı, yıkıcı, kıyıcı bir gerçeği olarak varlığını da sürdürüyor. Emperyalist ve kapitalist küresel sistemde savaş, aynı zamanda pazarın ve krizlerin yönetiminde acımasız bir strateji olarak uygulanıyor.” dedi.

‘Batı’ dünyasının ‘Doğu’ olarak kodlanan Çin ve Rusya merkezli kapitalizmi tehdit olarak gördüğünün altını çizen Demirtaş, şunları söyledi: ‘‘Başlangıçta ‘tehdit’ komünizmdi, şimdi ‘otoriterizm’ olarak ifade ediliyor. Biden yönetiminin ABD’de iş başına geldiği günden beri dünyanın ‘demokratlar’ ve ‘otoriterler’ şeklinde iki kutba ayrılacağı açıkça söyleniyor.

Bu çerçevede, yakın zamanda ABD’de uluslararası bir demokrasi konferansı düzenlendi ve oraya davet edilmeyen ülkelerin, ‘otoriter devletler’ kategorisine alındığı mesajı verildi. Çin, Rusya ve Türkiye de davet edilmeyen ülkeler arasındaydılar. ABD ve AB, NATO’yu da yeniden şekillendirip salt askeri bir örgüt olmaktan çıkararak özellikle ekonomik alanda Doğu kapitalizmini sınırlandırmaya çalışırken bu ‘demokrat’ olarak kodladığı ülkelerle birlikte hareket etmeyi hedefliyor. Rusya ve Çin ise zaten uzun zamandır hedefte olduklarının farkındaydı ve kendilerine yeni soluk boruları açmaya çalışıyorlardı. Enerji kaynaklarının veya iş gücünün hatırı sayılır bir kısmını elinde tutan bu iki büyük askeri gücün, ekonomide de Batı kapitalizmini zorlayacak ölçekte bir kapitalist güce erişmeleri Batı’yı bir şekilde birlikte hareket ederek Doğu’yu sınırlamaya itmeye başlamıştı.

İşte Rusya’nın Ukrayna işgali bu küresel satrancın bölgesel düzeyde ve tam da Avrupa’nın göbeğinde oynanan ilk büyük hamlesidir, ciddi değişimlerin yaşanacağı güç gösterilerinin ilk hamlesidir.

‘Savaş oyunlarına ezilen halklar cephesinden bakmalıyız’

Yaşanan acılar ise tüm faturasıyla birlikte ezilenleredir. Biz bu savaş oyunlarına ezilen halklar ve sömürülen kesimler cephesinden bakmak zorundayız. ‘Kapitalizme ve emperyalizme alternatif başka bir dünya mümkündür’ diyerek emeği, doğayı, kimlikleri, inançları, kadın eşitliğini, temel özgürlükleri ve radikal demokrasiyi savunan sol bir perspektifi büyütmeyi hedeflemeliyiz. AKP-MHP iktidarı bu savaştan nemalanıp içeride ve dışarıda yaşadığı sıkışıklığı aşmaya çalışan pragmatist ve ilkesiz bir politika izliyor, izleyecek… Ama en zor durumda kalan da kendileri olacak.

Şunu da not olarak düşelim; Çin Komünist Partisi, sosyalizme geçiş için bilinçli bir kapitalist aşamayı hayata geçirdiği iddiasında. Rusya ise Putin’in oligarşik kapitalizmini sosyalizm hedefi olmadan en çarpık haliyle yaşamakta. Dolayısıyla iki ülkede de şu anda kapitalizm yürürlüktedir.”

‘AKP-MHP iktidarından ilkeli bir tutum beklemek hayalcilik olur’

İşgalin başlaması sonrası Avrupa Konseyi, Rusya’nın temsil hakkını askıya almıştı. İşgalle ilgili olarak Erdoğan “Sıradan bir kınama cümbüşüne dönmemeli, Batı daha kararlı bir adım atmalı” dese de Rusya’nın Avrupa Konseyi temsilinin askıya alınmasında Türkiye çekimser oy kullanmıştı.

Demirtaş bu durumu ‘ilkesizlik’ olarak niteledi: ”Türkiye hükümeti gibi ilkesiz denge politikası yürütmeye çalışan hükümetler iki arada bir derede kaldılar. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler Erdoğan’ı Putin’e açık tavır alamayacak kadar sıkıştırmış durumda. Elbette Türkiye savaşta taraf olmamalı ama ne şiş yansın ne de kebap diyerek olup bitenlere seyirci de kalamaz. Barışı, müzakereyi savunurken savaş mağdurlarına koşulsuz insani desteği de sunmalı, mesela daha ne kadar İHA ve SİHA satarım diye ellerini ovuşturmamalı. Tabii ki AKP-MHP iktidarından ilkeli bir tutum beklemek hayalcilik olur. Afrin başta olmak üzere Rojava’da işgale, vali atamaya yönelmiş bir zihniyetten ilkeli olmaları beklenemez.”

Demirtaş, 2015 yılındaki sözleri nedeniyle kendisine ‘cumhurbaşkanına hakaret’ten verilen üç yıl altı aylık cezanın onanması hakkında şunları söyledi: ”Yargının bugünkü tutumunu bir hukuki faaliyet olarak tanımlamak mümkün değil. Bir kısım yargı mensubu, elindeki gücü açıkça siyasi amaçla ve çıkarları için kullanıyor. Dolayısıyla bize verilen cezalar herhangi bir suç unsuruna dayanmıyor. İktidarın ayakta kalabilmesi için muhalefeti ve toplumu bastırma, tasfiye etme amacına hizmet ediyor. Bazı mahkemeler adeta AKP-MHP il teşkilatı gibi çalışıyor. Bu nedenle biz tutuklu veya suçlu değil, siyasi rehineyiz diyoruz. Bu iddiamız AİHM kararları ile de tescillenmiş durumdadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ‘derhal serbest bırakılması’ kararına rağmen, hakkında 4 Kasım 2016’dan bu yana Edirne Cezaevi’nde tutuklu olan HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Megafon’da ‘genç gazetecilerin’ sorularını yanıtladı. Genç gazetecilerin Demirtaş’a soruları ve Demirtaş’ın cevapları ise şöyle:

“Bazı mahkemeler AKP-MHP il teşkilatı gibi çalışıyor”

Ahmet Ayva: Sizin Rusya’ya yaptığınız bir ziyaret sonrası, dönüşte gerçekleştirdiğiniz basın açıklaması nedeniyle ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ gerekçesiyle 3 yıl 6 aylık hapis cezanız geçen gün onandı. Açıklamanızda esasen “Türkiye’nin Rusya ile olan gerilimine, iktidarın dış politikadaki hatalarına bir an önce son vermesi gerektiğini dile getirmiştiniz.” Şimdi Rusya ve Ukrayna arasında büyük bir savaş var. Başta Doğu Avrupa, Türkiye, Ortadoğu ve dünyayı ilgilendiren bu savaşı, iktidarın açıklamalarını nasıl değerlendirirsiniz?

Yargının bugünkü tutumunu bir hukuki faaliyet tanımlamak mümkün değil. Bir kısım yargı mensubu, elindeki gücü açıkça siyasi amaçla ve çıkarları için kullanıyor. Dolayısıyla bize verilen cezalar herhangi bir suç unsuruna dayanmıyor. İktidarın ayakta kalabilmesi için muhalefeti ve toplumu bastırma, tasfiye etme amacına hizmet ediyor. Bazı mahkemeler adeta AKP-MHP il teşkilatı gibi çalışıyor. Bu nedenle biz tutuklu veya suçlu değil, siyasi rehineyiz diyoruz. Bu iddiamız AİHM kararları ile de tescillenmiş durumdadır. Dolayısıyla sorunuzda sözünü ettiğiniz cezayı bu şekilde ele almak gerekir.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline gelince, her şeyden önce ilkesel olarak savaşa karşı çıkmak, yüksek sesle barışı haykırmak gerekir. Ukrayna dâhil olmak üzere tüm halkların iradesine saygıyı esas alarak işgallere karşı çıkmak da ilkesel bir tutumdur. Ancak bir siyaset aracı olarak savaş, binlerce yıldır insanlığın acı, yıkıcı, kıyıcı bir gerçeği olarak varlığını da sürdürüyor. Emperyalist ve kapitalist küresel sistemde savaş, aynı zamanda pazarın ve krizlerin yönetiminde acımasız bir strateji olarak uygulanıyor.

Günümüz “Batı” dünyası, “Doğu” olarak kodladığı Çin ve Rusya merkezli kapitalizmi bir tehdit olarak algılıyor ve soğuk savaştan bu yana çeşitli yöntemlerle sınırlamaya çalışıyor. Başlangıçta “tehdit” komünizmdi, şimdi “otoriterizm” olarak ifade ediliyor. Biden yönetiminin ABD’de iş başına geldiği günden beri dünyanın “demokratlar” ve “otoriterler” şeklinde iki kutba ayrılacağı açıkça söyleniyor. Bu çerçevede, yakın zamanda ABD’de uluslararası bir demokrasi konferansı düzenlendi ve oraya davet edilmeyen ülkelerin, “otoriter devletler” kategorisine alındığı mesajı verildi.

Çin, Rusya ve Türkiye de davet edilmeyen ülkeler arasındaydılar. ABD ve AB, NATO’yu da yeniden şekillendirip salt askeri bir örgüt olmaktan çıkararak özellikle ekonomik alanda Doğu kapitalizmini sınırlandırmaya çalışırken bu “demokrat” olarak kodladığı ülkelerle birlikte hareket etmeyi hedefliyor. Rusya ve Çin ise zaten uzun zamandır hedefte olduklarının farkındaydı ve kendilerine yeni soluk boruları açmaya çalışıyorlardı.

Çin ve Rusya’nın ekonomik faaliyetleri Asya, Afrika, Orta Doğu başta olmak üzere küresel ölçekte bir hayli yaygınlaşmış durumda. Enerji kaynaklarının veya iş gücünün hatırı sayılır bir kısmını elinde tutan bu iki büyük askeri gücün, ekonomide de Batı kapitalizmini zorlayacak ölçekte bir kapitalist güce erişmeleri Batı’yı bir şekilde birlikte hareket ederek Doğu’yu sınırlamaya itmeye başlamıştı.

İşte Rusya’nın Ukrayna işgali bu küresel satrancın bölgesel düzeyde ve tam da Avrupa’nın göbeğinde oynanan ilk büyük hamlesidir, ciddi değişimlerin yaşanacağı güç gösterilerinin ilk hamlesidir. Yaşanan acılar ise tüm faturasıyla birlikte ezilenleredir. Biz bu savaş oyunlarına ezilen halklar ve sömürülen kesimler cephesinden bakmak zorundayız. Kapitalizme ve emperyalizme alternatif başka bir dünya mümkündür diyerek emeği, doğayı, kimlikleri, inançları, kadın eşitliğini, temel özgürlükleri ve radikal demokrasiyi savunan sol bir perspektifi büyütmeyi hedeflemeliyiz.

AKP-MHP iktidarı bu savaştan nemalanıp içeride ve dışarıda yaşadığı sıkışıklığı aşmaya çalışan pragmatist ve ilkesiz bir politika izliyor, izleyecek ama en zor durumda kalan da kendileri olacak. Biz barışı savunarak, demokratik iktidar alternatifini büyüterek, emekçilerin direnişini savunarak, Kürt halkının dinamik özgürlük mücadelesi ile olabildiğince birleştirerek bu zorlu süreci atlatmaya, kazanmaya odaklanacağız.

Şunu da not olarak düşelim; Çin Komünist Partisi, sosyalizme geçiş için bilinçli bir kapitalist aşamayı hayata geçirdiği iddiasında. Rusya ise Putin’in oligarşik kapitalizmini sosyalizm hedefi olmadan en çarpık haliyle yaşamakta. Dolayısıyla iki ülkede de şu anda kapitalizm yürürlüktedir.

“İHA ve SİHA satarım diye eller ovuşturmamalı”

Seda Taşkın (Gazeteci): Avrupa Konseyi toplantısında Rusya’nın üyeliğinin askıya alınması oylanırken, Rusya ve Ermenistan karara karşı oy kullandı. Türkiye ise çekimser kaldı, Azerbaycan oylamaya katılmadı. Türkiye’nin, Rusya işgaline yönelik “Rusya’nın işgalini reddediyoruz” açıklaması yapmasına rağmen çekimser kalmasını nasıl okumak lazım?

Türkiye hükümeti gibi ilkesiz denge politikası yürütmeye çalışan hükümetler iki arada bir derede kaldılar. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler Erdoğan’ı Putin’e açık tavır alamayacak kadar sıkıştırmış durumda. Elbette Türkiye savaşta taraf olmamalı ama ne şiş yansın ne de kebap diyerek olup bitenlere seyirci de kalamaz. Barışı, müzakereyi savunurken savaş mağdurlarına koşulsuz insani desteği de sunmalı, mesela daha ne kadar İHA ve SİHA satarım diye ellerini ovuşturmamalı. Tabii ki AKP-MHP iktidarından ilkeli bir tutum beklemek hayalcilik olur. Afrin başta olmak üzere Rojava’da işgale, vali atamaya yönelmiş bir zihniyetten ilkeli olmaları beklenemez.

“Başkalarının savaşının barışseveri olmak kolaydır”

Berivan Kutlu (Gazeteci): Ukrayna ve Rusya arasında gelişen gerginlik savaşa dönüştü. Birçok muhalif, savaşı istemedikleri yönünde açıklama yapıyor. Örnek verecek olursak Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, kendi ismini bombanın üzerine yazdırmıştı. Kısaca Afrin ve Kuzey-Doğu Suriye’ye yapılan hareketlere destek oldukları açıklamalar yapmıştı. Bunu bir insan hakları savunucusu ve siyasetçi olarak nasıl görüyorsunuz?

İlkesizlik olarak. Bugünün barışseverlerinin pek çoğu, Afrin işgalinde ne yazık ki açıkça savaş ve işgal taraftarlığı yaptılar. Savaşa ve işgale hayır diyenlerse terörist ilan edilip ya sosyal ve siyasal linçe uğradılar ya da tutuklandılar.

“Başkalarının savaşının” barışseveri olmak kolaydır. İş, savaş kapınıza dayandığında tıpkı Moskova’da on binlerce kişinin yaptığı gibi “kendi savaşına” da karşı çıkabilmektir. Umarım ilkeli barış tutumunda Türkiye’de birçok çok çevre olup bitenden ders çıkarmıştır.

“HDP’yi dışlamak”

Sercan İke (TELE1): 12 Şubat’ta 6 muhalefet parti lideri bir araya gelerek ilk kez birlikte fotoğraf vermelerinin ardından, kamuoyuyla ortak bir metin paylaşıldı. Bu metinde “Yarının Türkiye’sini inşa etmek için önemli bir adım attık.” İfadeleri yer alıyordu. Bu bağlamda Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olan HDP’nin olmadığı bir masada “Yarının Türkiye’sini İnşa Etmek” cümlesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İddialı bir cümle olarak. Bu iddianın sahiplerinden de iddialarının altını ikna edici şekilde doldurmaları beklenir. HDP’yi, başka kesimleri dışlayarak bu iddianın gerçekleşmeyeceğini onlar da biliyorlardır eminim. Bir şekilde HDP ile açık, şeffaf ve demokrasi hedefli müzakere yürütmeleri gerekiyor. Bunu yapacaklarını düşünüyorum. Önümüzde halen zaman var.

“Öcalan demokrasi ve barış karşıtı herhangi bir şeyde yer almaz”

Gökçe Akgöl (Gazetecilik öğrencisi): Cumhurbaşkanı Erdoğan 12 Ocak’ta AKP grup toplantısında “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine verecek” şeklinde bir konuşma yaptı. Sizce Erdoğan ne yapmak istiyor?

Bence kendisi de ne yapmak istediğini bilmiyor. Bu konudaki net cevaplarımı vermiştim. Bu aşamada söylenecek başkaca bir şey bulunmuyor. İmralı’da tecrit kalkmadan da neyin ne olduğunu bilemeyiz. Emin olduğum tek şey, Öcalan demokrasi ve barış karşıtı herhangi bir şeyde yer almayacağı. Gerisi boş tartışmalardır.

Ortak aday konusu

Emrah Bakır (Freelance gazeteci): Dünyada ve Türkiye’de her geçen gün artan milliyetçilik ve uluslaşma politikasına karşı, olası bir seçimde HDP’nin tutumu sizce nasıl olmalıdır? Şu anki iktidarı geriltebilmek için ortak bir aday mı çıkarmalı, yoksa özgücüne dayalı bir politika mı izlemeli?

HDP tam da bu amaçla sol güçlerle dayanışmayı ve ortak mücadeleyi büyütmeye, Kürt partiler ile bir arada durmaya ve bu vesileyle demokrasi ittifakını büyütmeye gayret ediyor. Ortak aday konusu ise henüz başlıklardan biri değil, zamanı geldiğinde hızla netleştirilir. HDP’nin seçime kendi adayıyla girmesi alternatifi de masada duruyor. Günün koşullarına göre HDP kendi değerlendirmesini yaparak ilkelerine uygun kararı alacaktır.

“Üsluplarını anlamakta zorlanıyorum”

Mahsum Molak (Freelance gazeteci): Geçtiğimiz günlerde Gazeteci İrfan Aktan, Sol Parti PM üyesi Alper Taş ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Aktan’ın, ÖDP’nin bölünmesinin müsebbibi biraz da Kürt hareketi miydi? Sorusu üzerine Alper Taş. “Açık konuşmam gerekirse evet, ÖDP’deki bölünmenin ana kaynağı Kürt hareketinin hem içeriden hem de dışarıdan müdahaleleriydi.” Diye ifade etti. HDP’nin ittifak toplantılarına bakınca, Kürt hareketi, sol-sosyalist partileri bölüyor mu? Birleştiriyor mu?

Söz konusu dönemde ben aktif siyasette değildim, İnsan Hakları Derneğinde görev yapıyordum. Dolayısıyla tam olarak ne oldu, nasıl oldu bilemiyorum. Konunun birincil muhatapları gerektiğinde yanıt verirler.

ÖDP ve bugünkü Sol Parti ile temsil ettikleri mücadele geleneğine bizler her daim büyük bir saygı ve sempatiyle yaklaştık. Her birini kıymetli yol ve mücadele arkadaşımız olarak görüyoruz. Beraberce, kol kola, omuz omuza birçok alanda mücadele yürüttük, yürütüyoruz. Alper arkadaşımız da defalarca omuz yoldaşlığı yaptığımız değerli bir devrimcidir. Niyetlerinden de asla şüphe duymayacağım bu arkadaşların son zamanlardaki açıklamalarını ve üsluplarını anlamakta zorlanıyorum sadece. Kendileri bazen bir selamı unutsalar da ben cevap vermek yerine içtenlikle ve dostça bir selam gönderiyorum.

“Solun yükselişi bir tesadüf değil bilimin gereğidir”

Bilge Çevik (Freelance gazeteci): Aslında dağınık halde yaşadığımız bu 3. Dünya Savaşıyla birlikte yükselen faşizm dalgasıyla dünya halkları da artık daha demokrat adayları konuşmaya başladı. Salgınla beraber özellikle bizim gibi ülkeler ekonomik krizin yarattığı durumdan sonra daha halkçı bir yönetim anlayışını istemeye başladılar. Özellikle Şili ve Peru’da sosyalist adayların seçim zaferi kazanması ve Amerika ve Almanya seçimleriyle sosyalist adayların ön plana çıkması sizce ne anlama geliyor ve yaşanan bu süreci nasıl görüyorsunuz?

Başka bir dünya mümkündür diyerek antikapitalist, antiemperyalist bir politikayı hem ulusal hem de enternasyonel düzeyde büyütebilmenin çok fazla olanağı çıktı ortaya. Sömürünün akıl almaz boyutlara ulaşmasıyla korkunç bir yoksulluk ve işsizlik girdabı dünyayı sarmışken üstüne bir de herkesin aynı gemide olmadığı COVID-19 pandemisi geldi.

Eşitsizlik ve adaletsizliğin en çıplak haliyle yaşandığı bu momentte solun dünya genelinde yükselişi bir tesadüf değil bilimin gereğidir. Gerisi sol öncü güçlerin becerilerine kalıyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Solun sıçrama yapması için imkânlar da koşullar da uygun. Zaten sol güçler bunu harıl harıl tartışıp planlamalarla ve pratik eylemlerle sürece cevap olmaya gayret ediyor. Umarım bu defa rüzgârı yakalayacağız ve solun yelkenini dolduracağız.

“Barışçıl çözüm ihtimali hiçbir zaman imkânsız değil”

Mert Can Bükülmez (Freelance gazeteci): Kürt illerinde 2015’de başlayan şehir savaşının akabinde Başkanlık Sistemine geçiş yapıldı. Bu geçiş sürecinden bu yana faşizmin kurumsallaşması tartışmaları çok yoğun şekilde sürdü ve sürüyor. Sizce Kürt sorununun çözümü 2016 öncesinden daha da mı zorlaştı, yoksa bu zor koşullar AKP’nin gitmesiyle hızlıca değişecek midir?

Kürt sorununda barışçıl çözüm ihtimali hiçbir zaman imkânsız değil. En zor koşullarda bile arayışlar hep devam etmiş, çözüm denemeleri yapılmıştır. Önümüzdeki yıllarda da gündeme tekrar geleceğini düşünmek yanlış olmaz. Toplumsal psikoloji ve siyasi atmosfer değiştiğinde barışçıl ve demokratik çözümleri tartışmak da pratikleştirmek de zor değil. Elbette bunu koşulları oluşacaktır.

“Z kuşağı tipolojisi”

M. Delal Demir (Gazetecilik öğrencisi): Verilere göre olası 2023 seçiminde ilk kez oy verecek 6 milyona yakın genç seçmen bulunmakta ve bu kuşak günümüzdeki tabiriyle Z kuşağı olarak geçiyor, bu kuşağa nasıl bir politika ve strateji ile yaklaşılmalı sizce?

Z kuşağı dediğimiz jenerasyonun tamamı zeki, politik, bilinçli bir bütünü ifade etmiyor. Kendi içinde çok farklı tipolojiler barındıran heterojen bir gruptan söz ediyoruz. Bu nedenle tek bir politik yaklaşım hattı belirleyerek Z kuşağına ulaşmak mümkün değil. Bilimsel araştırmalarla elde edilmiş veriler ışığında her katman için özgün politikalar, araçlar, söylem ve eylemler geliştirmek gerekir.

Çünkü Z kuşağı içinde Almanya’nın bizi kıskandığına inanlar da var, Almanya’nın nerede olduğunu bilmeyenler de var, Almanya’nın en iyi üniversitelerinde tam burslu okuyanlar da. Ya da Boğaziçi’nde direnenler de var, Boğaziçi kayyumunu alkışlayanlar da. Veya kağıt toplayan, inşaatlarda çalışanlar da var, lüks arabalarda pudra şekeri çekenler de.

Dolayısıyla çoklu ve çok yönlü politik stratejiler geliştirerek yeni seçmenlere yaklaşmayı denemeliyiz. Elbette Z kuşağı genel olarak daha zeki, daha pratik, daha hızlı ve daha özgür ruhlu. Ne var ki bu nitelikler, onları otomatikman daha erdemli veya daha politik kılmıyor. Bu özelliklerini bilerek, anlayarak onlarla doğru ve etkili bir iletişim kurmak gerekir. Anlatmaya çalıştığım şey bu.

“Her şey tükenmiş, bitmiş değil henüz”

Ardıl Batmaz (gazeteci): AİHM, sizin de dahil olduğunuz 40 milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili olarak hak ihlali kararı verdi. Dokunulmazlığı kaldırılan ve bir kısmı cezaevinde tutulan 10 milletvekilinden bazılarının başvurusunun dahi yapılmadığı, bazılarınınkinin ise eksik belge ve evrak nedeniyle AİHM tarafından usulden reddedildiği ortaya çıktı. Roboski davasına benzetilen bu olayı bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de AİHM kararlarının uygulanmaması, HDP Hukuk Komisyonu ile vekil avukatlarının direncini mi kırdı?

Hukuk Komisyonu ve avukatlarımız ne yazık ki bazı ciddi hatalar ve eksiklikler yaptı. Bunların hiçbiri niyetle alakalı değil. Kaotik ortamların yol açtığı karmaşa, koordinasyon eksikliği, deneyimsizlik veya örgütsüzlük gibi nedenlerle bazı önemli başvurular kadük oldu. Bunlar için ben de çok üzgünüm ama dünyanın sonu değil, kaldığımız yerden ve hatalarımızdan ders çıkararak durumu telafi etmeye, hukuk mücadelesini büyütmeye devam etmeliyiz.

Roboski davası da günü geldiğinde iç hukukta mutlaka yeniden canlandırılacak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gerek kalmadan sorumlulardan hukuk önünde hesap sorulacaktır. Her şey tükenmiş, bitmiş değil henüz.

“AKP-MHP iktidarı rant ve mafya çetelerinin iktidarıdır”

Yadigar Aygün (Freelance gazeteci): Ekonomik kriz Dünya’da ve Türkiye’de derinleşiyor. Şu anda Kürt kentlerinde ve Türkiye’nin pek çok ilinde artan ekonomik kriz karşısında düşük ücretlere, yoksulluğa karşı işçi eylemleri var. AKP iktidarının ekonomi politikasını ve işçilere bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz? İşçi sınıfına bir mesajınız var mı?

İşçiler, emekçiler, köylüler, esnaflar, memurlar dahil alın teriyle geçinen tüm kesimler büyük bir yoksullukla karşı karşıyalar ve haklı olarak her fırsatta, her yerde direnişlerle seslerini yükseltiyorlar. Bun haklı direnişlerin yanında, içinde yer almak, destek olmak, büyütmek ve sonuca taşımak hem siyasal hem toplumsal muhalefetin görevidir.

AKP-MHP zulüm iktidarı rant ve mafya çetelerinin iktidarıdır, emekçilerin alın teriyle, hakkıyla, hukukuyla alakaları yoktur. İktidarı değiştirecek en büyük güç de emekçilerdir. Emekçiler kendi öz güçlerine güvenmeli, örgütlenmeli ve kesinlikle sömürüye karşı direnmeliler. Yarınlar onlarındır, bundan emin olsunlar. Bu düzen ilelebet böyle devam etmez.

Ayrıca emekçiler için yazıp bestelediğim bir seçim şarkısı var, yakında onu da emekçilere içeriden küçük bir armağan, sıcak bir selam olarak göndereceğim.

“Cezaevleri bir tür işletme, ticarethane”

Kadir Güney (Gazeteci): Türkiye’de elektrik başta olmak üzere temel tüketim ürünlerine zamlar geldi. Faturaların fahiş fiyatları sonrası birçok siyasetçi, sanatçı faturalarını ödemeyeceğini söyledi. Bilindiği kadarıyla tutsaklar da elektrik faturası ödüyor. Sizin faturalara nasıl yansıdı? Siz de faturanızı ödememeyi düşünüyor musunuz?

Dışarıda yaşanan ekonomik felaketlerin hapishanelerde de yansıması oluyor elbette. Tıpkı dışarıda olduğu gibi içeride de çok sayıda yoksul insan var. Ben cezaevlerindeki sorunları kendi adıma dile getirmeyi doğru bulmamakla birlikte cezaevlerinde yaşanan her sorunu, her trajediyi olabildiğince gündeme getirmeye gayret ediyorum.

Hapishanelerde elektrik faturası tahsilatı başlı başına bir garabettir. Bunun yanında hükümlülerden yemek ve iaşe bedeli adı altında ciddi paralar alınıyor. Ayrıca kantinlerde fahiş fiyatlara kalitesiz ürün satışından veya cezaevi işliklerinde ucuz emeği sömürülen işçilerden büyük kazançlar sağlanıyor. Yani cezaevleri de bir tür işletme, ticarethane olarak görülüyor.

Örneğin bizim hücremizde bir televizyon, bir mini buzdolabı, bir ketıl ve üç lamba var. Beş yıl önce ilk elektrik faturamız 12,50 TL gelmişti. Geçen ay ise 120 TL geldi. Yani beş yılda yüzde bin artmış durumda. Aslında ödemesek elektriğimizi de kesemezler, kandil falan da gönderemezler ama böyle bir tutuma girmeyi düşünmedim hiç.

“Tahliyeye az kaldı, inanın”

Yeşim Özdemir (Freelance gazeteci): İçeride olan sizler mi daha çok tutsaksınız, dışarıda olan bizler mi? Türkiye’nin büyük bir hapishaneye dönüştüğünü düşünerek soruyorum bunu.

Bazen dışarıyı anlamakta, analiz etmekte gerçekten zorlanıyorum. Şu son beş buçuk yıl, her şeyin çok çok hızlı değiştiği, akıp gittiği bir tarihsel süreç oldu. Dışarıdan gelen haberler, okuduklarım, izleyip dinlediklerim durumun çok iyi olmadığını, açıkçası bir felaket olduğunu hissettiriyor. Umutsuzluk, karamsarlık, keyifsizlik, yoksulluk ve yoksunluk… Baskılar, işten atmalar, ülkeyi terk etmeler, korkular, kaygılar…

Eksik olan tek şey ranzalar galiba. İnfaz memurları ve hapishane müdürü dışarıda da var zaten. Allah hepinizi kurtarsın diyeceğim ama siz de biraz gayret edin, direnin, çalışın, mücadele edin, el ele verin. Tahliyeye az kaldı, inanın.

“Havalandırma 7×4 metre, koşamıyorsunuz haliyle”

Emre Caka (gazeteci): Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de özellikle futbol üzerinden iktidarlar yapılanırken sol-sosyalist mücadelenin ve ulusal hareketin bu konuda herhangi bir çalışmasını göremiyoruz. Türkiye geçmişine baktığımız zaman birçok siyasetçi, suç örgütü lideri spor ile ilişkili durumda. Ve onun dışında “5’li çete” olarak bilinen Limak Şirketi’nin sahibi Nihat Özdemir, Türkiye Futbol Federasyonu’nun başında.

Siz de geçtiğimiz zamanlarda Marcao’nun, Kerem Aktürkoğlu’na uyguladığı şiddeti hatırlatmış, spor ile ilişkiniz olduğunu ve takip ettiğinizin sinyallerini vermiştiniz. Özetle; Türkiye sol-sosyalist ve Kürt hareketinin spora dair çalışmasının olmamasını nasıl yorumlarsınız? Bu arada spor yapıyor musunuz?

İşin aslı, profesyonel sporla çok alakam yok. Futbol başta olmak üzere birçok spor dalı büyük bir sektöre, ciddi bir pazara dönüştü. Sporun dostluk, dayanışma, kardeşlik ve barışı geliştirme fonksiyonu uzun zaman önce yok olup gitti zaten. Olimpiyatlar bile çıkış amacından çok uzakta bir yere, kapitalizmin beşiğine, devletlerin rekabet alanına dönüştü. Hal böyleyken alternatif spor etkinlikleri de halı saha dostluk maçlarının ötesine geçemiyor.

Birileri bu konuya da kafa yormalı ama ben çok hâkim değilim maalesef. Mesela sevgili Tanıl Bora’ya sormalısınız belki, eminim ciddi önerileri vardır. Bu vesileyle Tanıl Hoca’ya ve diğer tüm dostlara da yürek dolusu selamlar gönderiyorum. Ben de burada yürüyüş, koşu falan yapıyorum. Havalandırma 7×4 metre. Maraton koşamıyorsunuz haliyle.

“Edebiyata sarılmak en doğrusu gibime geliyor”

Muhammed Yavaş (Freelance gazeteci): Siyasetle mi bir şeyleri değiştirmek kolay, edebiyat ile mi?

İkisiyle de kolay değil ama ikisiyle de denemek lazım. Ancak edebiyat benim için siyasetten hep bir adım önde. Daha sıcak, daha samimi, özgün ve niteliklidir edebiyat. Günümüzün pratik siyaseti ise soğuk, rekabetçi, çıkara dayalı ve riyakâr. Siyaset değişimden çok iktidarı, hiyerarşiyi, gücü hedefliyor.

Edebiyat ise evreni, doğayı, insanı, duyguları, düşünceleri çok yönlü anlayıp derinlemesine idrak etmemizi kolaylaştırıyor. Aslında siyaset de bunları hedefleyebilir, sağlayabilir ancak bugünün reel siyaseti bunu yapamaz, bu potansiyeli, bu niteliği ve amacı yoktur. Yine de politikayı bir kenara itmeden edebiyata da sarılmak en doğrusu gibime geliyor.

“Siyaset denince midemi bulandıran pek çok şeyle karşılaştım”

Daniel Thorpe (Freelance gazeteci): Hapishanede geçirdiğiniz süreç Türkiye siyaseti üzerine düşüncelerinizi nasıl etkiledi?

Türkiye’de bilinen anlamıyla siyaset yoktur. Yani devlet ile toplum ve birey arasındaki dengeleri sağlayan, çözümleri üreten bir aktiviteden çok rant, güç, iktidar alanları devşirmek, meslek edinmek, çıkar sağlamak eylemleri vardır, buna da siyaset deniyor.

Biz HDP’liler mümkün olduğunca bu rezilliğe bulaşmamaya çalıştık ama siyaset denince yine de midemi bulandıran pek çok şeyle karşılaştım, pek çok şeye tanık oldum. Bu anlamdaki siyasetten çok uzaklaştım desem abartmış olmam. Ben mücadele etmeyi seviyorum. Temsili siyaseti, milletvekilliğini, başkanlığı değil.

Cezaevinde bundan iyice emin oldum. Dışarıda bir koltuk uğruna insanların neler yaptığını gördükçe iyice soğudum. Koltuğu olmayınca hiçe dönüşüveren karakterlerin siyasete katabileceği ne olabilir ki? Mümkünse benden uzak olsunlar, çıkınca ben de bu tiplerden çok uzak olacağım. Demokratik siyasetin veya siyasette demokratikleşmenin büyümesine katkı sunacağım elbette.

“Kedileri var şimdilerde, yerimi tutuyor mu bilemiyorum”

Beril Caymaz (Freelance gazeteci): Çocuklarınızla en çok ne yapmayı özlediniz?

Kahvaltı hazırlayıp kahvaltı yapmayı. Bizim için bir gelenek, tam bir şenlikti. Başak ile kızlarımız o geleneği mümkün olduğunca sürdürüyorlar ama bir eksikle. Gerçi kedileri var şimdilerde, adı Zin, yerimi tutuyor mu bilemiyorum, onlara sormak lazım. En azında ben tüy döküp sağı solu kirletmiyordum, kıymetimi anlamışlardır bence (gülüyor)

Paylaşın

Ukrayna’da Savaşı Bitirecek Beş Farklı Senaryo

Savaş ortamındaki belirsizlikte geleceğe dair tahminlerde bulunmak zor olabilir. Cepheden gelen haberler, diplomatik açıklamalar, yerlerinden edilen ve yas tutan insanların acıları çok yoğun duygulara yol açabilir. Bir anlığına bunları bir kenara koyup Ukrayna’daki çatışmanın nasıl sonlanabileceğini düşünelim.

Siyasetçilerin ve askeri planlamacıların incelemekte olduğu senaryolar neler? Bu kişilerin çoğu geleceği tahmin etmenin zor olduğunu söylese de bazı öngörüleri var. Senaryoların büyük bir kısmı iç karartıcı olsa da BBC Diplomasi Muhabiri James Landale bunları inceledi.

Kısa savaş

Bu senaryoda Rusya askeri operasyonlarını artırır. Ukrayna genelinde topçu ve roket saldırıları, sivil kayıpları önemsemeksizin artar. Şimdiye kadar büyük bir faaliyetini görmediğimiz Rus Hava Kuvvetleri yıkıcı hava saldırıları yapar. Büyük siber saldırılar, kritik altyapı tesislerini hedef alır. Enerji nakil hatları ve iletişim altyapısı kesilir. Binlerce sivil ölür. Kiev cesurca direnişe rağmen günler içinde düşer. Hükümet devrilir ve Moskova’nın yerleştireceği bir kukla hükümet başa gelir. Devlet Başkanı Zelenskiy öldürülür veya kaçmak zorunda kalır. Putin zafer ilan eder ve güçlerinin bir kısmını geri çekip Ukrayna’yı kontrol altında tutmaya yetecek kadar askeri geride bırakır. Binlerce sığınmacı Batı’ya kaçar. Ukrayna, Belarus gibi Rusya’nın bir uydu devletine dönüşür.

Bu senaryo kesinlikle imkansız değil ama birkaç faktörün değişmesine bağlı: Rus ordusunun daha iyi performans göstermesi ve Ukrayna ordusunun direncinin kırılması. Putin Kiev’de bir rejim değişikliği ve Ukrayna’nın Batı’yla entegrasyonunun sonlanması gibi hedeflerini hayata geçirebilir.

Fakat Rus yanlısı bir hükümet gayrimeşru olarak görülecek ve isyanlarla karşılaşabilecektir. Bu nedenle bu, istikrarsızlık ve isyanlarla sonuçlanma ihtimali yüksek bir senaryo.

Uzun savaş

Bundan daha olası olan senaryo çatışmaların uzun bir savaşa dönüşmesi. Rus kuvvetleri düşük moral, kötü lojistik ve beceriksiz liderlik nedeniyle ilerlemekte zorlanabilir. Rusya’nın Kiev gibi kentleri sokak sokak savaşarak alması daha uzun sürebilir. Uzun kuşatmalar yaşanır. Böylesi bir savaş, Rusya’nın 1990’lardaki uzun ve kanlı bir savaşla, büyük oranda yıkılmış durumdaki Çeçenistan’ın başkenti Grozni’yi ele geçirmesine benzeyebilir.

Rus birlikleri Ukrayna kentlerinde biraz varlık gösterebilse bile tam bir kontrol sağlamakta zorlanabilirler. Belki de Rusya, bu kadar büyük bir ülkeyi kontrol altında tutmaya yetecek kadar asker sağlayamaz. Ukrayna’nın silahlı birlikleri, yerel halk tarafından da desteklenen bir isyan gücüne dönüşebilir. Batı silah ve mühimmat göndermeye devam eder. Yıllar sonra Moskova’da yönetimin değişmesiyle birlikte Rus güçleri, elleri kanlı ve boyunları bükük bir şekilde Ukrayna’yı terk edebilir. Tıpkı 1989’da Afganistan’ı terk ettikleri gibi.

Avrupa savaşı

Bu çatışmanın Ukrayna sınırları dışına taşması da mümkün olabilir mi? Putin eski Rus imparatorluğuna ait parçaları ele geçirmek için Moldova ve Gürcistan gibi NATO üyesi olmayan eski Sovyet ülkelerine asker gönderebilir. Belki de yanlış hesaplar gerilimin artmasına yol açar. Putin, Batı’nın Ukrayna’ya silah yardımını saldırganlık olarak yorumlayıp intikam almak isteyebilir. NATO üyesi olan Baltık ülkelerine asker göndermekle tehdit edebilir.

Bu çatışmanın Ukrayna sınırları dışına taşması da mümkün olabilir mi? Putin eski Rus imparatorluğuna ait parçaları ele geçirmek için Moldova ve Gürcistan gibi NATO üyesi olmayan eski Sovyet ülkelerine asker gönderebilir. Belki de yanlış hesaplar gerilimin artmasına yol açar. Putin, Batı’nın Ukrayna’ya silah yardımını saldırganlık olarak yorumlayıp intikam almak isteyebilir. NATO üyesi olan Baltık ülkelerine asker göndermekle tehdit edebilir.

Bu durum NATO ile büyük bir savaş riskine yol açar. NATO sözleşmesinin 5. maddesi, bir NATO üyesine yönelik saldırının tüm üyelere yönelik bir saldırı olarak değerlendirileceğini belirtiyor. Fakat Putin iktidarda kalmasının tek yolu olarak bunu görürse bu riski alabilir. Örneğin Ukrayna’da yenilmekte olduğunu görürse, gerilimi daha da artırmak isteyebilir. Rus liderliğinin uluslararası normları göz ardı edebildiğini biliyoruz. Aynı mantık, nükleer silahların kullanımında da kendini gösterebilir. Putin bu hafta nükleer güçlerini yüksek alarm seviyesine getirdi. Çoğu analist bu silahların kullanılmayacağını düşünüyor. Fakat yine de bu durum Rus doktrininin, nükleer silahların kullanımına izin verdiği gerçeğini hatırlatıyor.

Diplomatik çözüm

Bütün bu yaşananlara rağmen diplomatik bir çözüm mümkün olabilir mi?

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, “Şimdi silahlar konuşsa da diyalog yolu her zaman açık olmalıdır” dedi. Diyalog kesinlikle devam ediyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Rusya Devlet Başkanı Putin ile telefonda konuştu. Diplomatlar Moskova’yı yoklamaya devam ediyor. Rus ve Ukraynalı yetkililer Belarus sınırında görüşüyor. Çok bir ilerleme sağlayamasalar da, Putin’in görüşmelere devam etmesi bir ateşkes ihtimalini reddetmediğini gösteriyor.

Burada esas soru, Batılı diplomatların Rusya’ya kabul edilebilir bir teklif sunup sunamayacağı. Diplomatlar Rus liderliğinin, yaptırımların kalkması için neler beklediklerini bilmesinin önemli olduğunu söylüyor.

Bir de bu senaryoyu düşünün:

Rusya için savaş kötü gider. Yaptırımlar Moskova’yı çok rahatsız eder. Asker cenazeleri arttıkça ülke içinde muhalefet de artar. Putin boyundan büyük bir işe kalkışıp kalkışmadığını sorgulamaya başlar. Savaşa devam etmenin, iktidarda kalma hedefine küçük düşürücü bir şekilde savaşı sonlandırmaktan daha fazla zarar vereceğini fark eder. Çin devreye girer ve Moskova’ya uzlaşı için baskı yapar, gerilim azaltılmazsa Rus gazı ve petrolü almayacağını söyler.

Bunun üzerine Putin bir çıkış yolu arar. Ukraynalı yetkililer de ülkelerindeki yıkım ve hayat kaybı nedeniyle savaşa devam etmektense bir siyasi uzlaşıyı tercih eder. Örneğin Ukrayna, Donbas’ın bir kısmı ve Kırım’daki Rus egemenliğini tanır. Putin de buna karşılık Ukrayna’nın Batı ile entegre olmasına itiraz etmeyi bırakır. Bütün bunlar olası gözükmeyebilir. Fakat kanlı bir çatışmanın sonunu getirebilecek kadar mümkün görülen bir senaryo da bu.

Putin’in devrilmesi

Peki ya Vladimir Putin? İşgale başladığında “Her türlü sonuca hazırız” demişti.

Peki bu sonuç, iktidarı kaybetmesi olursa? Düşünmesi zor gelebilir. Fakat dünya son günlerde değişti ve bu artık imkansız görülmüyor. Kings College’dan Savaş Çalışmaları Profesörü Sir Lawrence Freedman bu hafta “Artık Moskova’da bir iktidar değişikliği, Kiev’deki bir iktidar değişikliği kadar olası” diye yazdı.

Neden böyle yazmış olabilir? Belki de Putin’in savaşı ülkesinde bir felakete yol açar. Binlerce Rus askeri ölür. Ekonomik yaptırımlar büyük etki gösterir. Putin halk desteğini kaybeder. Belki de bir halk devrimi tehlikesi baş gösterir. Kolluk kuvvetlerini kullanarak bu muhalefeti bastırmaya çalışır. Fakat işler planladığı gibi gitmez ve Rus ordusu ile ekonomik ve siyasal elitinin önemli bir kısmı ona karşı çıkmaya başlar. Batı Putin’in yerine daha ılımlı bir liderin gelmesi durumunda bazı yaptırımların kaldırılabileceği ve diplomatik ilişkilerin normale dönebileceğini açıklar. Kanlı bir saray darbesiyle Putin devrilir. Bu senaryo da şu an çok olası gözükmeyebilir. Fakat Putin’in iktidarda kalmasından fayda gören kişiler, artık Putin’in çıkarlarına hizmet etmediğini düşünürse bu gerçekleşebilir.

Sonuç

Bunlar birbirini dışlayan senaryolar değil. Bunların çeşitli öğeleri bir araya gelerek farklı sonuçlara da yol açabilir. Fakat bu çatışma nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın dünya artık eski dünya değil. Eski statükoya bir dönüş olmayacak. Rusya’nın diğer ülkelerle ilişkisi daha farklı olacak. Avrupa’nın güvenlik politikaları değişmiş olacak. Liberal, uluslararası kurallara bağlı düzenin inşa edilme nedeni de tekrar hatırlanacak.

Paylaşın

İçişleri Bakanlığı’ndan Yeni Kovid 19 Genelgesi

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu kararı doğrultusunda İçişleri Bakanlığı’nca Covid-19 tedbirleri kapsamında hazırlanan genelge valiliklere gönderildi. Genelgede maske kullanımı, HES kodu sorgulaması ve negatif PCR test sonucu ibrazı istenilmesine dair hükümlerin uygulanmasının 3 Mart 2022 tarihi itibarı ile sonlandırıldığı belirtildi.

Genelgeye göre bundan böyle açık alanlar ile sosyal mesafenin uygulanabildiği ve uygun havalandırma koşullarının bulunduğu kapalı yerlerde maske kullanma zorunluluğu uygulanmayacak. Ancak yeni bir karar alınıncaya kadar; “okul, hastane, sinema, tiyatro gibi kişiler arasında gerekli sosyal mesafenin sağlanamadığı kapalı yerler ile otobüs, minibüs, servis, tren, metro, vapur, uçak gibi her türlü toplu ulaşım araçlarında (şehirlerarası dahil) maske kullanım zorunluluğu uygulanmasına” devam edilecek.

HES kodu sorgulaması sona erdi

Ayrıca alışveriş merkezleri, tiyatro halı saha gibi belirli alanlara girecek kişilere ya da otobüs, tren, uçak gibi toplu ulaşım araçlarını kullanacaklara yönelik HES kodu sorgulaması yapılması uygulamasının da 3 Mart 2022 tarihi itibarı ile sona erdirildiği açıklandı. Aşısız veya aşı sürecini tamamlamayan ya da son 180 gün içinde hastalığı geçirmemiş kişilerden uçakla seyahat gibi durumlarda negatif PCR test sonucu ibrazının da istenmeyeceği belirtildi.

Türkiye’ye girişlere dair kurallar

İçişleri Bakanlığı genelgesinde Türkiye’ye girişlerle ilgili de açıklamalar yer aldı. Genelgede “Hava yolu ile sınır kapılarımızdan ülkemize girişlerde; Dünya Sağlık Örgütü veya ülkemizce acil kullanım onayı verilmiş aşılardan en az iki doz (Johnson & Johnson için tek doz) yaptırdıklarını ve son dozdan en az 14 gün geçtiğini veya ilk PCR pozitif test sonucunun 28. gününden başlamak üzere son 6 ay içinde hastalığı geçirdiğine dair ilgili ülke resmi otoritelerince düzenlenen belgeyi ibraz edenler veya son 72 saat içinde alınmış negatif PCR test sonucu ibrazı veya son 48 saat içinde alınmış negatif hızlı antijen testi ibraz eden kişilere karantina tedbiri uygulanmayacaktır” denildi.

Genelgeye göre kara, deniz ve demiryolu sınır kapılarından Türkiye’ye giriş yapanlardan ise herhangi bir belge istenmeyecek. 12 yaş altındaki çocuklar, ülkeye girişlerinde PCR/Antijen test raporu ile aşı sertifikası uygulamalarından muaf tutulacak. Dış ticaretin olumsuz etkilenmemesi için de uçak mürettebatı ve kilit personel SARS-­CoV-­2 PCR testi ve karantina uygulamasından muaf tutulacak.

Paylaşın