ABD Hegemonyası Çöktü Mü?

II. Emperyal Paylaşım Savaşı (II. Dünya Savaşı) sonrası dönemde, ekonomik, askeri ve kültürel üstünlükle şekillenen ABD hegemonyası, Bretton Woods sistemi, IMF, Dünya Bankası, NATO ve doların küresel rezerv para birimi olması gibi unsurlarla pekişmiştir.

Kurtuluş Aladağ / Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte 1990 yıllarda tek kutuplu bir dünya düzeni kuran ABD, bu dönemde ekonomik (serbest piyasa kapitalizmi), askeri (NATO ve küresel üsler) ve kültürel (Hollywood, teknoloji, yumuşak güç) alanlarda rakipsiz bir konuma ulaşmıştır.

Son yıllarda ise, ABD hegemonyasının göreli olarak zayıfladığına dair çeşitli göstergeler öne çıkmaktadır:

Çin’in yükselişi, ABD’nin küresel ekonomik liderliğini sorgulatan bir faktör konumuna gelmiştir. Çin, “Tek Kuşak Tek Yol” girişimi ve Asya’daki serbest ticaret anlaşmalarıyla (örneğin, RCEP) kendi ekonomik etki alanını genişletmektedir.

ABD’nin federal borcu, GSYH’nin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) yüzde 110’una yaklaşmış durumda ve bu borcun 2050’ye kadar GSYH’nin yüzde 200’ünü aşabileceği öngörülmektedir. Bu borç yükü, ABD’nin küresel liderlik iddiasını sorgulatmaktadır.

ABD’nin Afganistan (2021’de Taliban’a teslimiyet), Irak ve Suriye gibi bölgelerdeki başarısızlıkları, askeri hegemonyasının sınırlarını ortaya koymuştur. Örneğin, Gazze Savaşı ve Kızıl Deniz’deki Husi faaliyetleri, ABD’nin bölgesel kontrol gücünün azaldığını göstermiştir.

Rusya ve Çin’in askeri teknolojideki ilerlemeleri (örneğin, hipersonik füzeler, nükleer kapasite) ve diğer ülkelerin (Türkiye, İran) kendi savunma teknolojilerini geliştirmesi, ABD’nin askeri tekelini kırmaktadır.

Ayrıca, Kızıl Deniz’de İran destekli Husilerin Çin ve Rusya gemilerine geçiş izni verirken, Batı güçlerinin gemilerini engellemesi, ABD’nin deniz hakimiyetinde gerileme sinyalleri vermektedir. Kızıl Deniz’deki operasyonlara müttefiklerin katılmaması, ABD’nin liderlik kapasitesinin sorgulanmasına neden olmuştur.

ABD’nin geleneksel müttefikleriyle ilişkileri, özellikle Donald Trump döneminde, ciddi şekilde zedelenmiştir. Joe Biden yönetiminin hegemonyayı restore etme çabaları, Çin ve Rusya’ya karşı bir “demokrasi cephesi” oluşturma girişimiyle sınırlı kalmış ve bu çabalar büyük ölçüde başarısız olmuştur.

Avrupa Birliği içindeki bazı ülkeler (örneğin, İngiltere’nin ABD’ye yakın duruşu, kıta Avrupası’nın daha bağımsız politikaları) ve Çin – Rusya ittifakı, ABD’nin küresel ittifaklar üzerindeki etkisini sınırlamaktadır.

ABD’nin demokrasi ve özgürlük gibi kavramlarla desteklenen yumuşak gücü, özellikle Ortadoğu’daki başarısız müdahaleler (Irak, Suriye, Afganistan) ve iç politikadaki kutuplaşma nedeniyle aşınmış durumda.

Ayrıca, Çin’in “serbest piyasa sosyalizmi” modelinin bazı ülkeler için cazip hale gelmesi, ABD’nin liberal kapitalizm modeline olan güveni sarsmaktadır.

Hegemonya hala devam ediyor mu?

Buna rağmen, ABD’nin küresel hegemonyasının tamamen çöktüğünü iddia etmek için erken olabilir:

ABD, hala dünyanın en büyük ekonomisi ve teknolojik inovasyonun merkezi (Silikon Vadisi, yapay zeka, ileri teknoloji) konumunda. Dolar, küresel rezerv para birimi olarak konumunu korumaktadır. ABD’nin IMF, Dünya Bankası ve DTÖ gibi kurumlar üzerindeki etkisi devam etmektedir.

ABD’nin küresel askeri varlığı (700’den fazla üs, uçak gemileri, nükleer cephanelik) hala rakipsiz. Çin ve Rusya, bu alanda belirli ilerlemeler kaydetse de, ABD’nin toplam askeri kapasitesine yaklaşamamaktadırlar.

Hollywood, İngilizce ve Amerikan pop kültürü, küresel çapta etkili olmaya devam etmektedir.

Yeni bir dünya düzeni mi?

Mevcut veriler, ABD hegemonyasının bir çöküşten ziyade bir “göreli gerileme” sürecinde olduğunu göstermektedir. Çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş hızlanmıştır ve bu süreçte Çin ve Rusya gibi aktörler daha fazla rol oynamaktadır.

Çin’in ekonomik ve stratejik yükselişi, özellikle Asya-Pasifik bölgesinde, küresel güç merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığını göstermektedir. Rusya’nın Ukrayna Savaşı ve Ortadoğu’daki hamleleri, ABD’nin küresel sistemdeki tek belirleyici güç olmadığını ortaya koymuştur.

Sonuç olarak; Çin ve Rusya gibi ülkelerin yükselişi, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini zorlamak birlikte, ekonomik, askeri ve kültürel üstünlüğü hala ABD’ye önemli bir avantaj sağlamakta. Gelecekte, ABD’nin bu değişime nasıl yanıt vereceği (taktiksel geri çekilme, vekalet savaşları veya yeniden liderlik hamlesi) hegemonyanın seyrini belirleyecektir.

Paylaşın

Platon, Hıristiyanlık İnancını Nasıl Etkiledi?

Platon’un (MÖ 428/427-348/347) felsefesi, özellikle idealar kuramı, ruhun ölümsüzlüğü ve diyalektik yöntemi, erken Hıristiyanlık (İlk Kilise) düşüncesini derinden etkilemiştir.

Haber Merkezi / Bu etki, hem doğrudan Platon’un eserleri aracılığıyla hem de Yeni Platonculuk (Neoplatonizm) gibi daha sonraki felsefi akımlar üzerinden gerçekleşmiştir.

Ruhun Ölümsüzlüğü ve Dualizm

Platon, özellikle Phaidon ve Devlet adlı eserlerinde, ruhun bedenden ayrı, ölümsüz ve ebedi bir varlık olduğunu savunmuştur. Platon’a göre beden geçici ve maddi, ruh ise idealar dünyasına ait, değişmez ve ilahi bir özdür.

Erken Hıristiyan teologlar, özellikle İskenderiyeli Philon ve Origenes gibi düşünürler, Platon’un ruh-beden dualizmini Hıristiyan öğretileriyle harmanlamıştır. Ruhun ölümsüzlüğü fikri, Hıristiyanlıkta ölüm sonrası yaşam, cennet ve cehennem kavramlarıyla uyum sağlamıştır.

Örneğin, Platon’un ruhun ölümden sonra ödüllendirileceği ya da cezalandırılacağı fikri (Yasalar, XII. Kitap), Hıristiyan eskatolojisiyle (ahiret öğretisi) örtüşmüş ve Kilise’nin ruhun ölümsüzlüğüne dair öğretilerini güçlendirmiştir.

İdealar Kuramı ve Tanrı Anlayışı

Platon, idealar kuramında, duyusal dünyanın ötesinde, değişmez ve mükemmel bir gerçeklik dünyası olduğunu öne sürmüştür. “İyi” ideası, evrendeki tüm gerçekliğin kaynağıdır ve Tanrı’ya benzer bir ilahi ilke olarak görülebilir. Platon, “Devlet” eserinde, “İyi”nin her şeyin nedeni olduğu belirtmiştir.

Erken Hıristiyan teologlar, özellikle Augustinus (MS 354-430), Platon’un “İyi” ideasını Hıristiyan Tanrı kavramıyla özdeşleştirmiştir. Augustinus, Tanrı’yı mutlak iyi, değişmez ve her şeyin yaratıcısı olarak tanımlarken Platon’un idealar dünyasından ilham almıştır.

İdealar, Tanrı’nın zihninde var olan mükemmel formlar olarak yeniden yorumlanmıştır. Bu, Hıristiyan metafiziğinin temelini oluşturmuş ve Tanrı’nın aşkın doğasını açıklamak için kullanılmıştır.

Yeni Platonculuk

Plotinos’un (MS 204/5-270) geliştirdiği Yeni Platonculuk, Platon’un “Bir” kavramını Tanrı ile bağdaştırarak Hıristiyan teolojisine daha sistematik bir çerçeve sunmuştur. Plotinos’un “Bir”, “Akıl” ve “Ruh” hiyerarşisi, Üçlü Birlik (Teslis) doktrininin gelişiminde etkili olmuştur.

Diyalektik ve Felsefi Yöntem

Platon, bilgiye ulaşmada diyalektik yöntemi (tartışma ve sorgulama yoluyla gerçeğe ulaşma) vurgulamıştır. Devlet’te, diyalektik, ideaların kavranması için temel bir yöntemdir.

Erken Kilise babaları, Platon’un diyalektik yöntemini teolojik tartışmalarda kullanarak inançlarını rasyonel bir temele oturtmaya çalışmıştır.

Örneğin, İskenderiyeli Klemens ve Origenes, Hıristiyan doktrinlerini Yunan felsefesiyle uzlaştırmak için Platon’un sorgulayıcı yaklaşımından yararlanmıştır. Bu, Hıristiyan teolojisinin felsefi bir disiplin olarak gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Akademi ve Eğitim

Platon’un Atina’da kurduğu Akademi, felsefi eğitimi sistemleştiren ilk kurum olarak kabul edilmektedir. Matematik, astronomi, siyaset ve felsefe gibi konuları içeren Akademi’nin müfredatı, entelektüel gelişimi hedefliyordu.

Platon’un Akademi modeli, Hıristiyan eğitim kurumlarının gelişiminde ilham kaynağı olmuştur. Özellikle İskenderiye’deki Kateketik okullar, Platon’un eğitim anlayışını benimseyerek teolojik eğitimi sistemleştirmiştir.

Ayrıca, Platon’un “filozof kral” fikri, Kilise’nin ideal liderlik anlayışına (bilge ve erdemli piskoposlar) yansımıştır.

Yeni Platonculuk ve Hıristiyanlık

Platon’un fikirleri, Plotinos’un Yeni Platonculuğu aracılığıyla Hıristiyanlığa daha güçlü bir şekilde entegre olmuştur. Yeni Platonculuk, özellikle MS 3. yüzyıldan itibaren, Hıristiyan teologlar arasında popülerleşmiştir.

Örneğin, İskenderiyeli Philon, Yahudi teolojisini Platonculukla birleştirerek Hıristiyan düşüncesine zemin hazırlamıştır.

Plotinos’un “Bir” kavramı, Hıristiyan Tanrı anlayışını ve Teslis doktrinini şekillendirmiştir.

MS 5. yüzyılda, Atina’daki Yeni Platoncu Akademi, Hıristiyanlığa karşı bir direnç merkezi olsa da, Hıristiyan düşünürler Platon’un fikirlerini kendi teolojilerine uyarlamaya devam etmişlerdir.

Eleştiriler ve Sınırlar

Platon’un fikirleri Hıristiyanlıkla tamamen uyumlu değildi. Örneğin, ruhun önceden var olduğu fikri (Phaidon, Menon), Hıristiyan yaratılış doktrinine aykırı bulunmuş ve reddedilmiştir.

Hıristiyanlık, Platon’un panteist eğilimlerine karşı monoteist bir çerçeve geliştirmiştir. Platon’un “İyi”si, Hıristiyanlıkta kişisel bir Tanrı’ya dönüşmüştür.

Bazı Hıristiyan düşünürler, Platon’un fikirlerini putperest olarak görmüş ve bunları Hıristiyan öğretileriyle uzlaştırmaya çalışırken dikkatli davranmaya özen göstermiştir.

Sonuç olarak, Platon’un İlk Kilise üzerindeki etkisi, özellikle ruhun ölümsüzlüğü, idealar kuramı ve diyalektik yöntemi üzerinden gerçekleşmiştir. Erken Hıristiyan teologlar, Platon’un felsefesini Kutsal Kitap’la uyumlu hale getirerek Hıristiyan teolojisinin felsefi temelini güçlendirmiştir.

Yeni Platonculuk, bu etkinin daha sistematik bir şekilde Kilise’ye ulaşmasını sağlamıştır. Ancak, Platon’un bazı fikirleri (ör. ruhun önceden varlığı) Hıristiyan ortodoksisine uymadığı için reddedilmiştir.

Paylaşın

Dünyada Genelinde Her 11 Kişiden 1’i Aç

Dünya Açlık Yardımı’nın (Welthungerhilfe) verilerine göre; Dünya genelinde 733 milyon insan kronik açlıkla mücadele ediyor. Welthungerhilfe, Gazze’deki durumu ise “felaket” olarak nitelendirdi.

Berlin’de açıklanan güncel bir rapora göre, açlığın olmadığı bir dünya oldukça uzak bir hedef haline haldi. Alman yardım örgütü Dünya Açlık Yardımı’nın (Welthungerhilfe) verilerine göre dünya çapında 733 milyon insan kronik açlıkla mücadele ediyor.

Örgütün 2024 yılına ait raporunu kamuoyu ile paylaşan Dünya Açlık Yardımı Direktörü Marlehn Thieme, bu verinin dünyada her 11 insandan birinin aç olduğuna işaret ettiğini ifade etti. Thieme, iklim krizi, silahlı çatışmalar ve artan global eşitsizlik nedeniyle 2019’dan bu yana açlık çekenlerin sayısında 152 milyonluk bir artış yaşandığına dikkat çekti.

Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken ABD ve Almanya gibi büyük bağışçıların da insani yardım ve kalkınma iş birliklerine yönelik bütçelerinde kaydadeğer kesintilere gitmelerini eleştiren Thieme, bu kesintilerin insanların hayatına mal olduğuna dikkat çekerek “Kağıt üzerinde bir tasarruf kalemi olarak görünen meblağ, milyonlarca insan için açlık, göç ve hatta ölüm anlamına geliyor” diye konuştu.

Çatışmaların sona erdirilmesi için politik girişmler ve diplomatik çözümlerin elzem olduğunu belirten Thieme, “yalnızca silahlara yatırım yaparak güvenliğin sağlanamadığını” belirtti.

Dünya Açlık Yardımı örgütü, kendi verilerine göre geçen yıl 37 ülke ve bölgede 649 projeye destek verdi. Örgütün yıllık raporuna göre toplamda yaklaşık 347 milyon euro proje teşvikine aktarıldı, bu meblağın neredeyse üçte ikisi Afrika ülkelerine yönlendirildi.

Dünya Açlık Yardımı, ABD’de Donald Trump yönetiminin 60 yılı aşkın süredir faal olan ABD Kalkınma Ajansı USAID’i kapatması ve Almanya’da da kalkınma yardımlarında yapılan kesintiler nedeniyle uluslararası kalkınma iş birliğinin çökme tehlikesine karşı uyarıda bulundu.

Örgütün Genel Sekreteri Mathias Mogge, ülkelerin yalnızca kendilerine odaklanma eğiliminin oldukça dar görüşlü bir bakış açısı olduğunu belirterek “eşit temelde kurulan uluslararası ortaklıkların barışa da katkı sağladığını” savundu.

Dünya Açlık Yardımı’nın halihazırda 41 kurumsal bağışçısı bulunduğunu; en büyük bağışçıların ise Federal Hükümet ve Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı olduğunu vurgulayan Mogge, bu nedenle Almanya’nın kalkınma iş birliğine yönelik, uzun vadeli projelerde yaptığı yaklaşık yüzde 18’lik kesintinin ve insani yardımlardaki kesintinin endişeyle izlendiğini ifade etti.

“Gazze’de temiz suya dahi erişim yok”

Mogge, bu kesintilerin yanı sıra dünyada insani yardımlara ihtiyaç duyanlara ulaşımın giderek zorlaştığını da vurgulayarak örneğin Gazze Şeridi, Afganistan ve Sudan gibi yerlerde yardım çalışanlarının giderek artan tehditlerle karşı karşıya kaldığına dikkat çekti. Örgüt Genel Sekreteri, özellikle Gazze’deki durumu bir “felaket” olarak nitelendirdi.

Dünya Açlık Yardımı’nın bölgede en son geçen Şubat ayında gıda yardımı dağıtabildiğini ifade eden Mogge, deniz suyunu arıtan tesislerde yakıt tükenmekte olduğu için temiz suya erişimin de neredeyse imkansız hale geldiğini aktardı. Mogge, “İnsani yardımlar, siyasi koşullardan bağımsız olarak, her an ve ivedilikle Gazze’deki çok sayıda ihtiyaç sahibine ulaştırılabilmeli” diye konuştu.

Dünya Açlık Yardımı’nın 2024’te 383 milyon 500 bin euro olan gelirinin yaklaşık 292 milyon eurosunun kurumsal bağışçılardan geldiği belirtildi. Diğer bağışçılar arasında başta Birleşmiş Milletler kuruluşları ve Avrupa Komisyonu’nun yer aldığı kaydedilirken örgüt, bireysel bağışçılardan ise 86 milyon 500 bin euro topladı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Haftada İki Egzersiz Kalp Hastalığından Ölüm Riskini Yüzde 33 Azaltabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, sadece hafta sonları egzersiz yapılsa bile, herhangi bir nedenden veya kalp hastalığından ölme riskinin yüzde 33 oranında azalabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırma, Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu, Boston Üniversitesi ve Vanderbilt Üniversitesi gibi önde gelen üniversitelerden bilim insanları tarafından yapıldı.

Araştırmada, diyabet hastası olduğunu söyleyen 51 binden fazla yetişkinin 1997’den 2018’e kadar toplanan verileri incelendi.

Bilim insanları, katılımcıları ne kadar ve ne sıklıkla egzersiz yaptıklarına göre dört gruba ayırdılar. İlk grup hiç egzersiz yapmadı. İkinci grup ise biraz egzersiz yaptı ancak, her hafta en az 150 dakika orta ila yoğun fiziksel aktivite (tempolu yürüyüş veya bisiklet gibi) önerisine ulaşamadı.

Üçüncü grup “hafta sonu savaşçıları” olarak adlandırılıyordu; bu grup haftada yalnızca bir veya iki gün 150 dakika veya daha fazla egzersiz yapıyorlardı. Son grup ise “düzenli olarak aktif”ti; bunlar da 150 dakikalık egzersizi en az üç güne yaymışlardı.

Araştırmanın sonuçları çok açıktı. Hiç egzersiz yapmayanlara kıyasla, biraz egzersiz yapanların herhangi bir nedenden ölme olasılığı daha düşüktü. Hafta sonu savaşçılarının erken ölme riski yüzde 21, düzenli olarak egzersiz yapanların olanların ise yüzde 17 daha düşüktü.

Kalp hastalığından ölme oranlarına gelince, sonuçlar daha da çarpıcıydı. Hafta sonu savaşçılarının riski yüzde 33, düzenli olarak aktif olanların riski ise yüzde 19 daha düşüktü.

Ancak konu kanserden ölmeye geldiğinde, egzersizin etkisi daha az oldu. Kanser kaynaklı ölümlerde gruplar arasında büyük bir fark görülmedi.

Araştırma, sadece hafta sonları egzersiz yapmaya vaktiniz olsa bile, özellikle kalp hastalığı ve erken ölüm riski daha yüksek olan diyabet hastaları için büyük bir fark oluşturabileceğini ortaya koydu.

Sonuç olarak, ister hafta sonu savaşçısı olun ister düzenli egzersiz yapan biri olun, haftada önerilen 150 dakikalık egzersizi karşılamak, özellikle kalp rahatsızlıklarından kaynaklanan ölüm riskinizi azaltmanıza yardımcı olabilir.

Paylaşın

Özel: Bu Ülke Cumhuriyet Sistemiyle Yönetilecek

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın son zamanlarda sarf ettiği sözlere tepki gösteren CHP Lideri Özgür Özel, “Bu ülke Cumhuriyet sistemiyle yönetilecek. Bu ülkenin çatısı Cumhuriyettir. Eşit vatandaşlığa dayalı Cumhuriyettir” dedi.

Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Gültekin Uysal, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı CHP Genel Merkezi’nde ziyaret etti. İki lider görüşmenin ardından basın mensuplarının karşısına geçti.

Demokrat Parti Genel Başkanı Uysal, konuşmasında, bu ziyaretin geç bir ziyaret olduğunu ve CHP’li belediyelere yönelik yapılan operasyonlara dikkat çekti. Uysal, siyasetin mahkeme koridorlarında geçmesine tepki gösterdi.

CHP lideri Özgür Özel ise konuşmasına Lozan Antlaşması’nın yıldönümüne ilişkin mesajlar ile başladı. Özel, ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın son zamanlarda sarf ettiği sözlere ilişkin tepki gösterdi.

Özel, “Son günlerde Türkiye siyasetinde hem de bilhassa yabancı ülkelerin Türkiye’deki büyükelçisinin ağzından dahi olur olmaz ileri geri, ağızdan çıkanı kulağın duymadığı ve duyanları her birimizi fevkalade rahatsız eden açıklamalar duyuyoruz. Doğrusunu eğrisini bilmeden, o sistemi de doğru analiz etmeyen, efendim, Türkiye’nin Osmanlı’nın millet sistemiyle yönetilmesinin uygun olacağı gibi ifadeler ya da İsrail için ulus devletlerin tehdit olduğu gibi ipe sapa gelmez değerlendirmeleri duyuyoruz. Sayın Erdoğan’dan müjde vereceğim dediği bir konuşmasında müjde değil ama adeta ağzına sakız eder gibi 11 kez üst üste Türk, Kürt, Arap dediğini duyuyoruz.

Onun üzerinden de iktidara müzahir kalemlerin ve iktidara müzahir konuşmacıların televizyonlarda ya da gazete köşelerinde Türkiye’nin gerçekliğiyle, bölgenin gerçekliğiyle, üniter yapıyla bağdaşmayacak bazı hayaller, bazı tahayyüller üzerinden ifadeler kullandığını görüyoruz. Tam da Lozan’ın 102. yılında şunu söylemek gerekiyor. Cumhuriyet Halk Partisi olarak Lozan’a imzayı atan parti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasisindeki iki önemli akımın da temsilcileri olarak burada karşınızda bulunduğumuz bu noktada Türkiye’yi mezhebe dayalı, dine dayalı, onların konfederatif şekilde bir arada olduğu falan gibi tamamen ve tamamen Türkiye’yi istikrarsızlığa ve bugünkü siyasi iklimi de enfekte etmek üzerine kurgulanmış bu sorumsuz sözlerin tamamını reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

“Bu ülke Cumhuriyet sistemiyle yönetilecek”

“Bu ülke 100 yıl önce kararını verdi” diyen Özel, “Bu ülke Cumhuriyet sistemiyle yönetilecek. Bu ülkenin çatısı Cumhuriyettir. Eşit vatandaşlığa dayalı Cumhuriyettir. Sandıkla gelenin sandıkla gitmesidir ve sandıkta eşit rekabettir. “Bu kazanımların her birisine şahitlik yapmış bu ülkenin geçmiş siyasetinin en önemli iki siyasi partisinin genel başkanları olarak bugün Lozan’ın yıldönümünde bu üniter yapıya olan bağlılığımızı da konuştuk. Bu konuda ortaya çıkarılmaya çalışılan tartışmaların da hiç iyi niyetli olmadığını bir kez daha şahsım adına değerlendirmek isterim” şeklinde konuştu.

Özel, sözlerine şöyle devam etti: “Bugün öğle saatlerinde AKUT’un Ankara Operasyon Merkezi’ni ziyaret ettim ve 5 AKUT gönüllüsü dün hayatını kaybetti. Eskişehir’deki orman yangınında ve 5 orman işçimiz hayatını kaybetti. Birazdan Ankara’daki cenazelere katılacağız ama artık her sene hem orman hem içindeki canlılar ve böyle kabul edilemez bir şekilde canlarımızın kaybedildiği süreçte bir kez daha ifade etmek istiyoruz.

Her sene aynı şeyler konuşuluyor, kışın unutuluyor. İtibardan tasarruf etmeyenler, uçak filolarından tasarruf etmeyenler Türkiye’nin orman yangınlarıyla etkin mücadele edeceği ekipmanlardan, uçaklardan tasarruf ediyorlar. Bunun tutar kabul edilir tarafı yok. Bir yas gününde olmasak, bir matem gününde olmasak, henüz cenazeler toprağa kavuşmamış olmasa çok ağır şeyler söyleyeceğim artık bu konuda. Ama bir kez daha hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet diliyoruz. Acılı ailelerinin yasını, acılarını paylaşıyoruz. Tüm milletimizin başı sağ olsun.”

Merkez Bankası’nın faiz indirimi kararını değerlendiren Özel, şunları kaydetti: “Şu anda yüzde 43 yaptık dedikleri faiz 19 Mart darbesi olmasaydı ya yüzde 32,5 olacaktı ya yüzde 35 olacaktı belki de 30 olacaktı. Türkiye’nin faizi, dünyada Venezuela’dan sonra en yüksek ikinci faizdir. Venezuela’da yüzde 59, Türkiye’de yüzde 43. Bizden iyisi Zimbabve arkadaşlar. Arkamızda Venezuela, önümüzde Zimbabve var. Merkez Bankası eğer 19 Mart darbesi olmasaydı istikrarlı şekilde 2 buçuk puan, 2 buçuk puan her ay faiz indiriyordu ve bu sürecekti.

Bunu bütün hepimiz biliyorduk ve da bu noktalara da şöyle gelmiştik. Seçimden önce kendileri işte nasıl orada duruyorken nasıl yapalım deyip sırf tüketici güven endeksini yukarıya çekebilmek için piyasaya fazla para basarak enflasyonu kontrol etmeyerek görece bir satın alma imkanı ve bir çılgınlık dönemi yaşattılar Türkiye’ye sırf seçimi kazanabilmek için. O dönemde doların fırlamasını engel olmak için kur korunun mevduattan hepimizin sırtına tarihin en ağır yükünü bindirdiler ve dünya siyasi tarihinde alınmış en kötü kararla en haksız, hakkaniyetsiz kararla yoksulun sırtından aldılar ve zengine verdiler.”

Paylaşın

Hipertansiyon İçin Sekiz Risk Faktörü Ve Önlenmesi

Yüksek tansiyon veya hipertansiyon, kişinin kan basıncı ölçümünün 130/80 mmHg olması durumudur. Bu durum aynı zamanda yüksek tansiyonun birnci evresi olarak da bilinir. İkinci evre hipertansiyon, kan basıncı ölçümünün 140/90 mmHg veya daha yüksek olmasıyla karakterizedir. 

Haber Merkezi / Uluslararası Kardiyoloji Hipertansiyon Dergisi’ne göre, dünya genelinde yaşayan insanların neredeyse üçte biri hipertansiyon hastası olduğunun farkında değil. Bunun nedeni ise, yüksek tansiyonun genellikle herhangi bir belirti göstermemesidir. Bu nedenle bu hastalığa genellikle “sessiz katil” denir.

İşte hipertansiyonun bazı olası belirtileri:

Şiddetli baş ağrıları,
Burun kanamaları,
Yorgunluk ve uyuşukluk,
Görme sorunları,
İdrarda kan,
Nefes darlığı,
Göğüs ağrısı,
Düzensiz kalp atışı,
Nöbetler.

Yüksek tansiyonun atardamar duvarlarına aşırı baskı yapması, kan damarlarına ve organlara zarar verebilir. Kontrol altına alınamayan kan basıncı ne kadar yüksekse, hasarın boyutu da o kadar büyük olur. Yüksek tansiyonun yol açabileceği bazı komplikasyonlar şunlardır:

Hipertansiyon böbrek hasarına, böbrek kan damarlarının daralmasına veya zayıflamasına neden olabilir.

Hipertansiyon gibi görme sorunları göz damarlarının kalınlaşmasına, daralmasına veya yırtılmasına neden olabilir.

Metabolik sendrom, metabolik bozuklukların bir grubudur.

Demans, atardamarların daralması veya tıkanması sonucu beyne giden kan akışını kısıtlayabilir.

Anevrizma. Artan kan basıncı, kan damarlarını zayıflatıp genişleterek anevrizma oluşumuna neden olabilir.

Kalp krizi veya felç; hipertansiyon, kan damarlarının sertleşmesine ve kalınlaşmasına neden olarak kalp krizi ve felce yol açabilir.

Kalp yetmezliği. Yüksek tansiyon ayrıca kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur, bu da kalp odacığının duvarlarının kalınlaşmasına ve sonunda kalp yetmezliğine yol açabilir .

Hipertansiyon risk faktörleri: 

Hipertansiyon için bilmeniz gereken birkaç risk faktörü şunlardır:

Yaşlılık: Yaşlandıkça yüksek tansiyon riski artar. Erkeklerde 64 yaşına kadar hipertansiyon görülme olasılığı daha yüksekken, kadınlarda 65 yaşından sonra yüksek tansiyon görülme olasılığı daha yüksektir.

Aile geçmişi: Aynı rahatsızlığa sahip bir ebeveyniniz veya kardeşiniz varsa, yüksek tansiyona sahip olma olasılığınız daha yüksektir. Sağlıksız bir yaşam tarzıyla birlikte hipertansiyon riski artabilir ve kötüleşebilir.

Yüksek tuz alımı: Besin alımının düşük olması ve tuzlu veya yüksek sodyumlu besinlerin tüketilmesi vücudun su tutmasına ve damarlara sıvı çekmesine neden olarak yüksek tansiyona yol açabilir.

Düşük potasyum alımı: Hipertansiyon için bir diğer risk faktörü de potasyum açısından zengin gıdaların yetersiz tüketimidir. Çünkü potasyum, vücut hücrelerindeki tuz dengesini sağlamada hayati önem taşır. Potasyum açısından zengin gıdalar arasında muz, kuru üzüm, hurma, mantar, patates, tatlı patates ve yeşil sebzeler bulunur.

Fiziksel aktivite eksikliği: Fiziksel olarak hareketsiz olmak veya tembelce egzersiz yapmak kilo alımına yol açarak yüksek tansiyon riskini artırabilir. Ayrıca, hareketsiz bireylerin kalp atış hızları daha yüksek olma eğilimindedir.

Sigara içmek: Sigaralardaki kimyasalların kan damarı duvarlarına zarar verdiği ve kan damarlarının daralmasına neden olduğu bilinmektedir. Kan basıncının yükselmesine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Aşırı alkol tüketimi de yüksek tansiyonu tetikleyebilir.

Yüksek stres seviyeleri: Yüksek stres seviyeleri, bireylerin sigara, aşırı alkol tüketimi, fiziksel aktivite ve egzersiz eksikliği gibi sağlıksız alışkanlıklara yönelmesine neden olur. Bu alışkanlıklar aynı zamanda hipertansiyon riskini de artırabilir.

Belirli sağlık koşulları: Sağlıksız bir yaşam tarzının yanı sıra, altta yatan sağlık sorunları nedeniyle de yüksek tansiyon ortaya çıkabilir. Hipertansiyon için risk faktörü olarak kabul edilebilecek bazı durumlar şunlardır:

Gebelik,
Obezite veya aşırı kilolu olmak,
Uyku apnesi,
Böbrek hastalığı.

Hipertansiyon riski nasıl belirlenir?

Hipertansiyon riskiniz olup olmadığını belirlemek için kullanabileceğiniz en az dört yöntem vardır:

Düzenli kan basıncı ölçümü: Tansiyonunuzu düzenli olarak ölçmek, hipertansiyon riskini izlemenin etkili bir yoludur. Normalde normal bir tansiyon değeri 120/80 mmHg’nin altındadır. Tansiyonunuz sürekli olarak bu değerlerin üzerindeyse, hipertansiyon riskiniz olabilir.

Sağlık puanı değerlendirmesi: Hipertansiyon sağlık puanı, bir kişinin hipertansiyon geliştirme riskini veya yaşadığı hipertansiyon rahatsızlığının şiddetini değerlendirmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu sağlık puanı, kan basıncı, tıbbi geçmiş, yaşam tarzı ve hipertansiyonla ilişkili diğer faktörler gibi çeşitli faktörler göz önünde bulundurularak elde edilir.

Doktora danışma: Hipertansiyon riskinin varlığını veya yokluğunu belirlemenin bir yolu da doktora danışmak olabilir. Doktor, konsültasyon sırasında genellikle aşağıdaki gibi belirli sorular soracaktır:

Sağlık ve aile geçmişi,
Beslenme ve günlük yaşam tarzı,
Belirti ve bulgular.

Genomik test: Atabileceğiniz bir diğer adım ise genomik testlerden, özellikle TENSrisk testinden geçmektir.

Bu inceleme, hipertansiyonla ilişkili genetik profillere ve hipertansiyonla ilişkili obezite, lipid metabolizması bozuklukları ve kronik böbrek hastalığı gibi durumlara dayanarak riski belirlemeye yardımcı olur.

Hipertansiyon nasıl önlenir?

Yüksek tansiyonu önlemenin ilk adımı, sağlıklı bir yaşam tarzını sürekli olarak benimsemektir. Bu, sağlıklı bir beslenme düzenini sürdürerek ve günlük sağlıklı alışkanlıklar uygulayarak yapılabilir.

Sağlıklı beslenme: Yüksek tansiyonu kontrol altına almak ve yönetmek için DASH (Hipertansiyonu Durdurmak İçin Beslenme Yaklaşımları) beslenme planını izleyin.

Sağlıklı alışkanlıklar: Sağlıklı beslenme düzeninin yanı sıra hipertansiyonu önlemek için aşağıdaki alışkanlıklar da önemlidir:

Düzenli egzersiz veya fiziksel aktivite yapın,
İdeal vücut ağırlığınızı koruyun ve fazla kilolu veya obezseniz kilo verin,
Sigaradan uzak durun ve alkol tüketimini sınırlayın,
Stresi etkili bir şekilde yönetin,
Yetişkinler için en az 7 saat olmak üzere yeterli dinlenme sağlayın.

Not: Yukarıdaki açıklamaları anladıktan sonra, yüksek tansiyonu hafife almamak önemlidir. Hipertansiyon risk faktörlerini ne kadar erken tespit ederseniz, durumun kötüleşmesini önlemek için o kadar erken önlem alabilirsiniz.

Paylaşın

CHP’li Belediyelere Yönelik Operasyonlara Destek Yüzde 32.2

Cumhuriyet Halk Partili (CHP) belediyelere yönelik gerçekleştirilen yolsuzluk operasyonlarını olumlu karşılayanların oranı yüzde 32.2, olumsuz bulanların oranı ise yüzde 57.3 oldu.

AREA Araştırma dikkat çekici bir kamuoyu yoklaması yaptı. 17-21 Temmuz tarihleri arasında 26 il ve 87 ilçede yapılan anket, 2 bin kişiyle yüz yüze görüşülerek hazırlandı.

Gazeteci Aytunç Erkin’in Nefes’teki köşesinde aktardığına göre; katılımcıların yüzde 58.3’ü iktidarın “Terörsüz Türkiye”, DEM Parti’nin ise “Barış ver Demokrasi” adını verdiği süreci olumlu karşıladığını belirtirken, olumsuz bulanların oranı yüzde 34 oldu. Yüzde 7.7’lik bir kesim ise fikir belirtmedi.

PKK’lıların silahlarını yakmasına ilişkin görüntüleri olumlu bulanların oranı yüzde 55.6 olurken, yüzde 38’i olumsuz yaklaştı. Görüş bildirmeyenler yüzde 6.4’te kaldı.

Sürecin nasıl sürdürülmesi gerektiğine dair soruya verilen yanıtlarda, yüzde 52.1 demokratik müzakereyi savunurken, yüzde 36.9 askeri yöntemleri tercih etti. Yüzde 11 ise görüş belirtmedi.

Katılımcıların yüzde 53.9’u sürecin “dış politika dengeleri gözetilerek atılmış önemli bir adım” olduğu görüşünü paylaştı. Bu ifadeye katılmayanların oranı yüzde 40.9 oldu.

Ankette partilerin İmralı Süreci’ne yönelik tutumları da değerlendirdi. Vatandaşların verdiği yanıtlara göre süreçte en büyük desteği CHP aldı.

CHP’nin yaklaşımını olumlu bulanların oranı yüzde 56.4, olumsuz bulanların oranı yüzde 38.7.

AKP’nin politikaları yüzde 48 olumlu, yüzde 47.5 olumsuz karşılandı.

DEM Parti’ye destek yüzde 46.9, karşıtlık yüzde 45.1.

MHP’nin yaklaşımını olumlu görenler yüzde 40.8, olumsuz bulanlar yüzde 53.4.

İYİ Parti’nin tutumunu olumlu bulanlar yüzde 41, olumsuz bulanlar yüzde 53.7.

İYİ Parti’nin meclis komisyonuna üye vermeme kararına destek yüzde 43.7, karşı çıkanlar yüzde 49.3.

Kasım 2023’teki CHP kurultayına ilişkin “şaibeli” değerlendirmesine katılanların oranı yüzde 24.8’de kalırken, yüzde 57.9 “CHP yönetimi meşrudur” dedi.

CHP’li belediyelere dönük yolsuzluk operasyonlarını olumlu karşılayanların oranı yüzde 32.2, olumsuz bulanlar yüzde 57.3 oldu.

Mansur Yavaş’ın tavrı destek gördü

Ankara Büyükşehir Başkanı Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda yaptığı “Ekrem Başkan bu durumdayken benim adaylıktan söz etmem ayıptır. Önemli olan bu anlayıştan kurtulmak. Beni, seni yok. Birimiz yapsın da kim yaparsa yapsın” tavrı da seçmen nezdinde ölçüldü.

Yavaş’ın açıklamasına destek yüzde 58 olurken, karşı çıkanların oranı yüzde 35.6’da kaldı.

Araştırmada siyasetçilerin genel beğeni düzeyleri de ölçüldü. Verilen oranlar şu şekilde:

Mansur Yavaş: Yüzde 60.5 olumlu, yüzde 33.1 olumsuz

Recep Tayyip Erdoğan: Yüzde 45.2 olumlu, yüzde 49 olumsuz

Ekrem İmamoğlu: Yüzde 44.8 olumlu, yüzde 48.1 olumsuz

Özgür Özel: Yüzde 42 olumlu, yüzde 50.9 olumsuz

Devlet Bahçeli: Yüzde 38.6 olumlu, yüzde 56.2 olumsuz

Müsavat Dervişoğlu: Yüzde 38.1 olumlu, yüzde 48 olumsuz

Ümit Özdağ: Yüzde 36.6 olumlu, yüzde 53.5 olumsuz

Yavuz Ağıralioğlu: Yüzde 33.3 olumlu, yüzde 45 olumsuz

Fatih Erbakan: Yüzde 31.9 olumlu, yüzde 57.7 olumsuz

Tuncer Bakırhan: Yüzde 18.6 olumlu, yüzde 59.6 olumsuz

Paylaşın

5,4 Saatlik Yıla Sahip Dünya Büyüklüğünde Gezegen Keşfedildi

NASA’nın Gezegen Araştırma Uydusu’nu (TESS) kullanan uluslararası bir araştırma ekibi, 117 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın yörüngesinde Dünya büyüklüğünde bir gezegen olan TOI-2431 b’yi keşfetti.

Haber Merkezi / Keşfi önemli kılan gezegenin büyüklüğü değil, gezegenin yıldızının etrafında inanılmaz derecede hızlı dönmesi. TOI-2431 b, ana yıldızının etrafındaki bir tam turunu sadece 5,4 saatte tamamlıyor, bu bilinen herhangi bir gezegen için kaydedilen en kısa “yıllardan” biri.

Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüşü 365 gün sürerken, bu uzak gezegen aynı zaman diliminde 1.600’den fazla “yıl” yaşıyor.

Gezegen yıldızına da oldukça yakın, sadece 0,0063 AU uzaklıkta, yani yaklaşık 933.000 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Bu yakınlığın aşırı sonuçları da var.

Gezegenin yüzey sıcaklığı yaklaşık 2.000 Kelvin’e (yaklaşık 1.727°C) ulaşıyor; bu sıcaklık çoğu kaya ve metali eritebilecek kadar yüksek. Bilim insanları, gezegenin yüzeyinin muhtemelen erimiş olduğunu ve sıvı kaya ve metalden oluşan bir yüzey oluşturduğunu düşünüyor.

TOI-2431 b, Dünya büyüklüğünde olmasına rağmen, gezegenimizden oldukça farklı. Dünya’nın yarıçapından yaklaşık 1,53 kat, kütlesinden ise 6,2 kat daha büyük olan bu gezegen, Dünya’dan önemli ölçüde daha yoğun.

Santimetreküp başına 9,4 gramlık yoğunluğu, çok daha ağır malzemelerden oluştuğunu, büyük bir demir çekirdek veya diğer yoğun metaller içerebileceğini düşündürüyor.

Yakınındaki yıldızdan gelen yoğun kütle çekim kuvvetlerinin gezegenin şeklini değiştirmiş olması da muhtemel.

Ekip, TOI-2431 b’nin gelgitsel olarak deforme olduğunu, en kısa ekseninin en uzun ekseninden yaklaşık yüzde 9 daha kısa olduğunu ve bu durumun ona Dünya gibi mükemmel bir küre yerine biraz daha düzleştirilmiş bir görünüm verdiğini tahmin ediyor.

Bir diğer ilgi çekici nokta ise, bu gezegenin sonsuza dek var olmayacak olmasıdır. Ekip, TOI-2431 b’nin yaklaşık 31 milyon yıllık bir gelgitsel bozunma zaman ölçeğine sahip olduğunu hesapladılar; bu, benzer kısa dönemli gezegenler arasında bilinen en kısa dönem.

Bu, gezegenin yavaş yavaş yıldızına doğru sarmal bir şekilde ilerlediği ve sonunda yok olacağı anlamına geliyor; ancak gezegenin nihai yok oluşu milyonlarca yıl sürecek.

Amsterdam Üniversitesi’nden Kaya Han Taş liderliğindeki keşif ekibi, TESS verileri, yer tabanlı teleskoplar ve özel spektrograflar da dahil olmak üzere birden fazla gözlem yöntemi kullanarak gezegenin varlığını doğruladı.

Paylaşın

Türkiye’de İşçilerin Yüzde 86’sı Sendikasız

Türkiye’de 16 milyon 864 bin 733 olan kayıtlı işçiden sadece 2 milyon 429 bin 527’si sendika üyesi. Başka bir ifadeyle Türkiye’de işçilerin yüzde 85,8’i sendika üyesi değil.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2025 yılı temmuz ayına ilişkin verileri, Türkiye’de kayıtlı işçi sayısında artış yaşanırken sendikalı işçi sayısındaki dikkat çekici düşüşü ortaya koydu.

Resmi Gazete’de yayımlanan tebliğe göre, işçi sayısı artarken sendikalaşma oranı geriledi. 2025’in ocak ayından bu yana sendikalı işçi sayısı 2 milyon 524 bin 547’den 95 bin kişi azalarak 2 milyon 429 bin 527’ye geriledi. Ocak ayında yüzde 14,97 olarak kaydedilen sendikalı işçi oranı, temmuz ayında yüzde 14,02’ye düştü.

Ocak ayında 16 milyon 864 bin 733 olan kayıtlı işçi sayısı, temmuz ayında 461 bin 410 kişi artarak 17 milyon 326 bin 143’e yükseldi. Ocak ayında 2 milyon 524 bin 547 olan sendikalı işçi sayısı ise temmuz verilerine göre 2 milyon 429 bin 527’ye düştü. Bu düşüşle birlikte sendikalı işçi sayısında yaklaşık 95 bin kişilik bir azalma kaydedildi.

Aynı dönemde sendikalaşma oranı da geriledi. Ocak ayında yüzde 14,97 olan sendikalılık oranı, temmuz itibarıyla yüzde 14,02’ye düştü. En fazla üyeye sahip sendika 284 bin 541 işçiyle Türk Metal Sendikası oldu. Türk Metal’i, 263 bin 999 üyeyle Hizmet-İş Sendikası ve 224 bin 289 üyeyle Öz Sağlık-İş Sendikası takip etti.

Verilere göre 20 iş kolu arasında en fazla işçinin çalıştığı alan 4 milyon 526 bin 306 işçiyle “ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar” iş kolu oldu. Bu iş kolunu, 1 milyon 967 bin 588 işçiyle “metal” ve 1 milyon 857 bin 769 işçiyle “inşaat” sektörleri izledi.

Paylaşın

Üst Blefaroplasti Nedir Ve Kimlere Yapılmalıdır?

Üst blefaroplasti, üst göz kapaklarındaki fazla deri, kas ve yağ dokusunun çıkarılması işlemidir. İşlem, göz kapaklarındaki sarkma, şişlik veya torbalanmayı düzeltmek için yapılır.

Haber Merkezi / Üst blefaroplasti, alt gözün rekonstrüksiyonuna odaklanan alt blefaroplastiden farklıdır. Üst blefaroplasti genellikle şu durumlarda önerilir:

Estetik nedenler:

Üst göz kapaklarında sarkmış veya gevşemiş deri,
Göz kapaklarında ağır, yorgun bir görünüm,
Fazla deri nedeniyle makyaj uygulamasında zorluk olması.

Fonksiyonel nedenler:

Sarkan deri nedeniyle görme alanının kısıtlanması,
Göz kapaklarının ağırlığı nedeniyle göz yorgunluğu veya rahatsızlık.

Uygun adaylar:

Genel sağlık durumu iyi olan kişiler,
Gerçekçi beklentilere sahip olanlar,
Genellikle 35 yaş üstü bireyler, ancak genetik faktörler nedeniyle daha genç kişilerde de yapılabilir.
Göz çevresinde ciddi cilt hastalığı veya enfeksiyonu olmayanlar.

Kimlere yapılmamalı?

Kontrolsüz diyabet, hipertansiyon veya ciddi sağlık sorunları olanlar.
Göz kuruluğu gibi durumlar varsa, öncelikle bu sorunların değerlendirilmesi gerekir.
Gerçekçi olmayan beklentilere sahip kişiler.

İşlem hakkında kısa bilgi:

İşlem genellikle lokal anestezi altında yapılır ve 1-2 saat sürer.
İşlem sonrası iyileşme süresi yaklaşık 1-2 haftadır; şişlik ve morluklar bu süreçte azalır.
Blefaroplasti kalıcı sonuçlar sunar, ancak yaşlanma süreci devam ettiği için etkiler zamanla azalabilir.

Paylaşın