Araştırma: Uyuşturucu Kullanımı Felç Riskini Katlıyor

Yeni bir araştırma, kokain, amfetamin ve esrar gibi maddelerin felç riskini artırabileceğini ortaya koydu. Araştırma, özellikle genç yetişkinlerde riskin belirgin şekilde yükseldiğini vurguluyor.

Haber Merkezi / Felç, beyine giden kan akışının aniden kesilmesi veya beyindeki bir damarın patlaması sonucu ortaya çıkan ciddi bir sağlık sorunudur. Oksijen ve besin alamayan beyin hücreleri dakikalar içinde zarar görür. Bu durum kalıcı sakatlıklara, konuşma ve hareket bozukluklarına, hafıza kaybına ya da ölüme yol açabilir. Dünya genelinde felç, ölüm ve sakatlığın birlikte değerlendirildiğinde en yaygın üçüncü nedenidir.

Uzmanlar uzun süredir yüksek tansiyon, sigara, sağlıksız beslenme, hareketsizlik, obezite ve aşırı alkol tüketiminin felç riskini artırdığını biliyor. Ancak son yıllarda bilim insanları eğlence amaçlı kullanılan maddelerin de bu risk üzerindeki etkisini daha yakından incelemeye başladı.

Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacıların 100 milyondan fazla kişinin sağlık verisini analiz ettiği geniş kapsamlı bir çalışma, kokain, amfetamin ve esrar gibi maddelerin felç riskini artırabileceğini ortaya koydu. Bulgular International Journal of Stroke dergisinde yayımlandı.

Araştırmada yapılan meta-analiz sonuçlarına göre:

Kokain kullanımı felç riskini yaklaşık yüzde 96,

Amfetamin kullanımı yaklaşık yüzde 122,

Esrar kullanımı ise yaklaşık yüzde 37 artırıyor.

Araştırma özellikle 55 yaş altındaki kişilerde riskin daha da yükseldiğini gösterdi. Genç yetişkinlerde amfetamin kullanımı felç riskini yaklaşık yüzde 174 artırırken, kokain kullanımı da riski neredeyse iki katına çıkarıyor. Esrar kullanımında ise daha düşük fakat dikkat çekici bir artış gözleniyor.

Bilim insanlarına göre bu maddeler felç riskini birkaç farklı mekanizma üzerinden artırabiliyor. Uyuşturucular kan basıncında ani yükselmelere yol açabiliyor, damarların daralmasına neden olabiliyor, kalp ritmini bozarak pıhtı oluşma riskini artırabiliyor ve damar iltihabına yol açabiliyor.

Araştırma ekibinden Dr. Megan Ritson, çalışmanın eğlence amaçlı uyuşturucu kullanımı ile felç arasındaki ilişkiyi inceleyen en kapsamlı analizlerden biri olduğunu belirtiyor. Dr. Eric Harshfield ise bulguların, artan felç riskinin yalnızca sağlıksız yaşam alışkanlıklarıyla açıklanamayacağını, maddelerin doğrudan etkisinin de önemli olduğunu vurguluyor.

Araştırmacılar, bazı verilerin eksik bildirilmiş olabileceğini ve özellikle amfetamin kullanımı hakkında daha fazla genetik veriye ihtiyaç duyulduğunu da ifade ediyor. Buna rağmen çalışma, özellikle genç yetişkinlerde uyuşturucu kullanımının azaltılmasının felç riskini düşürmede önemli bir rol oynayabileceğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Yeni Sol Milliyetçilik: Sınıf Siyasetinin Gölgesinde Kimlik Arayışı

Tarihsel deneyimler, milliyetçilik ile sınıf siyaseti arasındaki gerilimin sol düşünce için hâlâ en kritik tartışma alanlarından biri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle yeni sol milliyetçilik, yalnızca politik bir eğilim değil; aynı zamanda Marksist teorinin sınandığı yeni bir ideolojik meydan okuma olarak karşımızda duruyor.

Haber Merkezi / Son yıllarda dünya siyasetinde dikkat çekici bir eğilim öne çıkıyor: Kendini “sol” olarak tanımlayan bazı hareketlerin milliyetçi söylemleri giderek daha fazla sahiplenmesi. Avrupa’dan Latin Amerika’ya, hatta kimi zaman Asya ve Orta Doğu’ya kadar uzanan bu eğilim, akademik tartışmalarda sıkça “yeni sol milliyetçilik” olarak adlandırılıyor. Ancak Marksist bir bakış açısından bu yönelim, yalnızca yeni bir politik strateji değil; aynı zamanda sol düşüncenin tarihsel temelleri açısından ciddi tartışmalar barındıran bir revizyon olarak görülüyor.

Marksist teori, siyasal ve toplumsal çatışmaların temelinde sınıf ilişkilerinin bulunduğunu vurgular. Karl Marx ve Friedrich Engels, kapitalist üretim ilişkilerinin ulusal sınırları aşan bir karaktere sahip olduğunu ve işçi sınıfının da bu nedenle uluslararası bir mücadele perspektifine ihtiyaç duyduğunu savunmuşlardı. Bu çerçevede işçi sınıfının birliği, ulusal kimliklerin ötesinde bir dayanışma fikrine dayanıyordu. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin” çağrısı da tam olarak bu yaklaşımın özeti niteliğindeydi.

Ancak günümüzde bazı sol hareketler, küreselleşmenin yarattığı eşitsizliklere tepki olarak milliyetçi söylemleri yeniden sahiplenmeye başladı. Bu yaklaşım çoğu zaman ulusal egemenliğin yeniden güçlendirilmesi, yerli üretimin korunması ve küresel şirketlere karşı ekonomik bağımsızlık gibi başlıklar üzerinden savunuluyor. İlk bakışta bu söylem, neoliberal küreselleşmeye karşı bir direnç gibi görünebilir. Fakat Marksist eleştirinin merkezinde şu soru yer alır: Milliyetçilik, gerçekten emekçilerin çıkarlarını mı savunur, yoksa sınıf çelişkilerini görünmez kılan yeni bir ideolojik perde mi oluşturur?

Marksist kuram açısından milliyetçilik çoğu zaman sınıf antagonizmalarını gizleyen bir ideolojik araç olarak değerlendirilir. Ulusal birlik söylemi, farklı sınıfları aynı politik çerçevede bir araya getirirken, emek ile sermaye arasındaki temel çelişkiyi arka plana itebilir. Bu nedenle bazı Marksist düşünürler, sol milliyetçiliğin işçi sınıfı siyasetini zayıflatma riskine dikkat çekmektedir. Ulusal çıkar vurgusu, işçi sınıfının uluslararası dayanışmasını güçlendirmek yerine onu dar bir siyasal çerçeveye hapsedebilir.

Bu noktada “revizyonizm” tartışması yeniden gündeme geliyor. Marksist literatürde revizyonizm, Marx’ın kapitalizm analizinin ve sınıf mücadelesi teorisinin farklı politik hedefler doğrultusunda yeniden yorumlanması anlamına gelir. Yeni sol milliyetçilik eleştirileri de tam olarak burada yoğunlaşıyor: Eğer sol siyaset sınıf mücadelesinin yerine ulusal kimliği koyarsa, bu durum Marksist geleneğin temel ilkelerinden birinin terk edilmesi olarak değerlendirilebilir.

Elbette küresel kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler ve ekonomik kırılganlıklar, ulusal ekonomi politikalarını yeniden tartışmaya açıyor. Çok uluslu şirketlerin artan gücü, tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve finansal krizler, birçok ülkede ekonomik egemenlik tartışmalarını güçlendirmiş durumda. Ancak Marksist eleştiri, bu sorunların çözümünün ulusal sınırlar içinde aranmasının yeterli olmayacağını savunur. Çünkü kapitalizm zaten küresel bir sistemdir ve bu sistemle mücadele de uluslararası bir perspektif gerektirir.

Sonuç olarak “yeni sol milliyetçilik” tartışması, yalnızca güncel siyasal stratejilerle ilgili değildir. Bu tartışma aynı zamanda sol düşüncenin yönü, sınıf siyasetinin geleceği ve uluslararası dayanışmanın anlamı üzerine daha geniş bir teorik sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Marksist perspektiften bakıldığında temel soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Sol siyaset, ulusal kimliğin etrafında mı örgütlenecek, yoksa sınıf temelli uluslararası bir dayanışma fikrini mi yeniden canlandıracak?

Bugünün dünyasında bu sorunun kesin bir yanıtı olmayabilir. Ancak tarihsel deneyimler, milliyetçilik ile sınıf siyaseti arasındaki gerilimin sol düşünce için hâlâ en kritik tartışma alanlarından biri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle yeni sol milliyetçilik, yalnızca politik bir eğilim değil; aynı zamanda Marksist teorinin sınandığı yeni bir ideolojik meydan okuma olarak karşımızda duruyor.

Paylaşın

Küresel Sermayenin Gölgesinde Yerel Ekonomiler

Küresel sermaye yerel ekonomilere gerçekten kalkınma mı getiriyor, yoksa yalnızca kapitalizmin sınır tanımayan genişleme hikâyesinin yeni bir bölümünü mü yazıyor? Bu sorunun yanıtı, ekonomik veriler kadar, hangi perspektiften baktığımıza da bağlı.

Haber Merkezi / Küreselleşmenin en görünür aktörlerinden biri olan çok uluslu şirketler, bugün dünyanın neredeyse her köşesinde faaliyet gösteriyor. Gelişmekte olan ülkeler açısından bu şirketler çoğu zaman yatırım, istihdam ve teknoloji transferi gibi vaatlerle karşılanıyor. Ancak bu tabloya Marksist bir perspektiften bakıldığında, ortaya çıkan manzara çok daha karmaşık ve eleştirel bir değerlendirmeyi gerektiriyor.

Marksist ekonomi politik açısından çok uluslu şirketler, kapitalizmin küresel ölçekte genişleme arzusunun somut araçlarıdır. Bu şirketler yalnızca yeni pazarlar aramakla kalmaz, aynı zamanda ucuz emek gücüne, doğal kaynaklara ve zayıf düzenleyici mekanizmalara ulaşmak için sınırları aşar. Yerel ekonomilere girerken sundukları yatırım ve istihdam söylemi, çoğu zaman üretim ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini ve yerel ekonominin küresel sermayeye bağımlı hale gelmesini beraberinde getirir.

Marks’a göre kapitalist üretim sistemi, artı değerin sürekli olarak büyütülmesi üzerine kuruludur. Çok uluslu şirketler de bu mantığın en gelişmiş biçimini temsil eder. Gelişmekte olan ülkelerde üretim maliyetlerinin düşüklüğü, emek piyasasının esnekliği ve devlet teşvikleri, bu şirketler için önemli avantajlar yaratır. Ancak bu durum çoğu zaman yerel iş gücünün düşük ücretlere razı edilmesi, sendikal hakların zayıflatılması ve çalışma koşullarının esnekleştirilmesi anlamına gelir.

Yerel üreticiler açısından da tablo çoğu zaman parlak değildir. Küresel sermayenin sahip olduğu finansal güç, teknoloji ve marka avantajı, küçük ve orta ölçekli yerel işletmelerin rekabet şansını önemli ölçüde azaltır. Sonuç olarak yerel ekonomi giderek daha fazla dışa bağımlı hale gelir; üretim kararları, yatırım stratejileri ve hatta tüketim alışkanlıkları küresel şirketlerin belirleyiciliği altında şekillenir.

Marksist eleştirinin bir diğer önemli noktası da elde edilen kârın dağılımıdır. Çok uluslu şirketler faaliyet gösterdikleri ülkelerde üretim yaparken, elde edilen kârın önemli bir bölümü şirket merkezlerinin bulunduğu ülkelere aktarılır. Bu durum yerel ekonomilerde yaratılan değerin önemli bir kısmının dışarıya taşınması anlamına gelir. Böylece gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman ucuz emek ve kaynak sağlayan üretim alanları olarak kalırken, asıl sermaye birikimi merkez ülkelerde yoğunlaşır.

Elbette çok uluslu şirketlerin tüm etkilerini tek boyutlu bir çerçevede değerlendirmek mümkün değildir. Bazı durumlarda teknoloji transferi, yeni üretim teknikleri ve ihracat olanakları gibi olumlu sonuçlar da ortaya çıkabilir. Ancak Marksist bakış açısı, bu kazanımların çoğu zaman sermayenin küresel genişleme stratejisinin bir parçası olduğunu ve yerel ekonomilerde yapısal bağımlılık ilişkileri yarattığını vurgular.

Sonuç olarak mesele yalnızca yabancı yatırımın varlığı değil, bu yatırımın hangi koşullarda ve kimin yararına gerçekleştiğidir. Eğer yerel ekonomiler kendi üretim kapasitesini güçlendirecek, emek haklarını koruyacak ve elde edilen değerin toplum içinde daha adil paylaşılmasını sağlayacak politikalar geliştiremezse, çok uluslu şirketlerin varlığı kalkınma vaadinden çok yeni bir bağımlılık ilişkisine dönüşebilir.

Belki de asıl soru şu: Küresel sermaye yerel ekonomilere gerçekten kalkınma mı getiriyor, yoksa yalnızca kapitalizmin sınır tanımayan genişleme hikâyesinin yeni bir bölümünü mü yazıyor? Bu sorunun yanıtı, ekonomik veriler kadar, hangi perspektiften baktığımıza da bağlı.

Paylaşın

Dillerin Konuşma Hızı Neden Farklı?

Yabancı bir film izlerken ses dilini değiştirdiğinizde bazı dillerin çok daha hızlı konuşulduğunu fark etmiş olabilirsiniz. Ancak bilimsel araştırmalar, dillerin konuşma hızları farklı olsa da aslında benzer miktarda bilgi aktardığını gösteriyor.

Haber Merkezi / 2011 yılında yapılan bir araştırmada yedi dilin konuşma hızı ölçüldü. Sonuçlara göre Japonca, saniyede ortalama 7,84 hece ile listenin başında yer alırken İngilizce konuşanlar saniyede 6,19 hece söyleyebiliyor. Bu farkın nedeni, İngilizce hecelerinin çok sayıda ses birimi (fonem) içermesi. Japonca gibi bazı dillerde ise heceler daha basit yapılı olduğu için konuşma sırasında daha fazla hece üretilebiliyor.

Buna rağmen farklı dilleri konuşan insanlar aynı filmi benzer sürede izleyebiliyor. Çünkü diller yalnızca hız açısından değil, bilgi yoğunluğu açısından da farklılık gösteriyor.

Bilgi teorisinin kurucularından Amerikalı bilim insanı Claude Shannon, 1950’lerde yaptığı çalışmada İngilizcede anlamın önemli bir bölümünün tekrar eden veya gereksiz öğelerle desteklendiğini öne sürmüştü. Daha sonraki araştırmalar bu oranı daha düşük gösterse de, dillerin anlamı farklı yoğunluklarda ilettiği görüşü kabul görüyor.

2019 yılında Lyon Üniversitesi’nden araştırmacılar 17 dil üzerinde yaptıkları çalışmada konuşma hızı ile bilgi yoğunluğu arasındaki ilişkiyi inceledi. 170 kişinin okuduğu metinler üzerinden yapılan analizde bazı dillerin daha hızlı, bazılarının ise daha yoğun bilgi içerdiği ortaya çıktı. Örneğin Vietnamca görece yavaş konuşulmasına rağmen her hecede daha fazla bilgi taşıyor.

Araştırmacılar bu verileri birleştirerek “bilgi oranı” adlı ölçütü geliştirdi. Buna göre insan dilleri saniyede ortalama yaklaşık 39 bit bilgi aktarabiliyor. Bilim insanları bunun, insan beyninin konuşmayı işleyebileceği hızın üst sınırına yakın olduğunu düşünüyor.

Uzmanlara göre diller kimi zaman anlamı kısa ve yoğun hecelere sıkıştırırken kimi zaman daha geniş bir yapıya yayıyor. Ancak sonuçta hepsi aynı insan beyninin sınırları içinde işliyor. Bu nedenle bilim insanları, konuşma hızından çok iletilen anlamın önemli olduğunu vurguluyor.

Paylaşın

Vergi Yükü Neden Hep Aynı Omuzlarda?

Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Haber Merkezi / Modern devletin en temel araçlarından biri vergidir. Okulların, hastanelerin, altyapının ve kamu hizmetlerinin finansmanı büyük ölçüde vergi gelirleriyle sağlanır. Ancak şu soru uzun zamandır hem akademik tartışmaların hem de günlük hayatın merkezinde yer alıyor: Vergi yükü gerçekten toplumun tüm kesimleri arasında adil biçimde mi dağıtılıyor? Marksist perspektif bu soruya oldukça eleştirel bir yanıt verir.

Marksist ekonomi politik, devletin ekonomik yapısının sınıfsal ilişkilerden bağımsız olmadığını savunur. Karl Marx ve Friedrich Engels’e göre devlet, kapitalist toplumda çoğu zaman egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir yapı olarak işlev görür. Vergi sistemi de bu yapının önemli araçlarından biridir. Kağıt üzerinde herkes vergi öder; fakat verginin türü ve dağılımı incelendiğinde yükün büyük ölçüde emekçi sınıfların omuzlarında toplandığı görülür.

Günümüzde birçok ülkede vergi gelirlerinin önemli bir bölümü dolaylı vergilerden oluşur. Tüketim üzerinden alınan bu vergiler, gelire bakılmaksızın herkese aynı oranla uygulanır. Bu durum, düşük gelirli bireylerin kazançlarının daha büyük bir bölümünü vergi olarak ödemesi anlamına gelir. Uluslararası ekonomik raporlar, dolaylı vergilerin yüksek olduğu ülkelerde gelir eşitsizliğinin daha da derinleştiğini gösteriyor.

Buna karşılık sermaye gelirleri çoğu zaman daha düşük oranlarda vergilendirilir veya çeşitli muafiyetlerle korunur. Küresel ölçekte faaliyet gösteren büyük şirketler ise vergi cennetleri, transfer fiyatlandırması ve karmaşık finansal yapıların sunduğu imkanlarla vergi yüklerini önemli ölçüde azaltabilir. Ekonomi literatüründe sıkça tartışılan bu durum, kapitalizmin küresel yapısının vergi politikalarını nasıl etkilediğini açık biçimde ortaya koyar.

Marksist analiz, bu tabloyu yalnızca teknik bir maliye politikası meselesi olarak görmez. Sorunun kökeninde üretim ilişkileri ve sınıfsal güç dengeleri vardır. Sermaye, ekonomik gücü sayesinde yalnızca üretim süreçlerini değil, vergi politikalarını da dolaylı biçimde etkileyebilir. Böylece vergi sistemi, toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine kimi zaman onları yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşür.

Elbette modern devletler zaman zaman servet vergileri, artan oranlı gelir vergileri ve sosyal transferler gibi araçlarla bu dengesizliği gidermeye çalışır. Ancak küreselleşen sermaye hareketleri, bu politikaların uygulanmasını zorlaştıran yeni bir gerçeklik yaratmıştır. Sermaye mobil hale geldikçe devletler yatırım çekebilmek için vergi oranlarını düşürme baskısıyla karşı karşıya kalır. Bu durum da vergi yükünün yeniden emek gelirlerine kaymasına yol açabilir.

Marksist perspektif açısından mesele yalnızca “kimin ne kadar vergi ödediği” değildir. Asıl mesele, toplumda üretilen değerin nasıl dağıtıldığıdır. Eğer ekonomik sistem, üretimden elde edilen artı değerin büyük bölümünü sermaye lehine biriktiriyorsa, vergi politikaları bu eşitsizliği tek başına ortadan kaldıramaz.

Bu nedenle “vergi adaleti” tartışması aslında daha geniş bir sorunun parçasıdır: Ekonomik sistem, üretilen zenginliği kimler arasında paylaştırıyor? Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Paylaşın

Bahçeli’den “Milli Birlik” Mesajı: Her Türlü Provokasyona Karşıyız

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) grup toplantısında yaptığı konuşmada, gündeme dair önemli değerlendirmelerde bulundu.

Konuşmasında milli birlik ve dış politika öncelikli temalara ağırlık veren Bahçeli, Türkiye’nin ve bölgede kardeş ülke Azerbaycan’ın güvenliğine gölge düşürebilecek her türlü provokasyona karşı olduklarını vurguladı.

Bahçeli, özellikle son dönemde Türkiye ile Azerbaycan hava sahasında yaşanan gerilimlere değinerek, bu tür provokasyonların bir daha tekrarlanmaması gerektiğini belirtti. “Türkiye, kimsenin istediği gibi hareket edebileceği bir ülke değildir” diyen Bahçeli, İran’a yönelik uyarıda bulunarak provokatif davranışlardan kaçınılması çağrısı yaptı.

Konuşmasının başında milli birliğe dikkat çeken Bahçeli, yaklaşan İstiklal Marşı’nın kabul yıldönümüne atıfla aziz şehitler ve Mehmet Akif Ersoy’a duyduğu saygıyı dile getirdi, milli şuurun önemine vurgu yaptı.

Dış politika gündeminde bölgedeki son gelişmeleri de değerlendiren Bahçeli, Orta Doğu’daki çatışmaların Türkiye ve bölge halkları için ciddi bir risk oluşturduğunu ifade etti. ABD ve İsrail koalisyonunun İran’a yönelik askeri operasyonlarının bölgede “yangını daha da körüklediğini” söyleyen lider, sivillerin zarar görmesinin kabul edilemez olduğuna dikkat çekti.

Toplantıda Bahçeli’nin, “Kürt kardeşlerimizin başka SDG/YPG başkadır” gibi bölgesel terör örgütlerine ilişkin değerlendirmeleri de grup üyelerinin dikkatini çekti.

Bahçeli’nin konuşması, MHP’nin hem iç güvenlik hem de dış politika alanında net duruşunu bir kez daha ortaya koydu. Konuşmasında millî değerlere vurgu yaparken, Türkiye’nin egemenlik haklarını korumaya ve komşularla olan ilişkilerde istikrarı esas almaya devam edeceğini belirtti.

Paylaşın

Borçla Geçim Dönemi: Kredi Kartı Harcamaları Patladı

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından yayımlanan haftalık veriler, yılın ilk aylarında hanehalkı borçluluğunun hızla arttığını ortaya koydu.

Ocak ve Şubat aylarını kapsayan iki aylık dönemde tüketici kredileri ile bireysel kredi kartı borçlarının toplamı, enflasyonun üzerinde bir artış göstererek 5 trilyon 941 milyar liraya ulaştı. Veriler, özellikle kredi kartlarının hanehalkı finansmanında giderek daha kritik bir rol üstlendiğini gösteriyor.

BDDK verilerine göre yılın ilk iki ayında vatandaşların borçlanma tercihlerinde belirgin bir değişim yaşandı. Nakit krediler yerine kredi kartı kullanımının öne çıktığı görülüyor.

Bireysel kredi kartı borçları iki aylık dönemde yüzde 7,97 artarak 2,2 trilyon lirayı aştı. Bu artış oranı aynı dönemde açıklanan yüzde 7,95’lik enflasyonun üzerinde gerçekleşerek reel bazda da bir büyümeye işaret etti.

Artışın en belirgin olduğu alan ise taksitli kredi kartı borçları oldu. Taksitli kart borçları yüzde 10,57 ile en hızlı büyüyen kalem olarak öne çıktı. Bu tablo, yüksek tutarlı harcamalarını erteleyemeyen birçok vatandaşın ödemelerini taksitlendirerek bütçesini dengelemeye çalıştığını gösteriyor. Uzmanlara göre kredi kartları giderek “imdat freni” niteliği kazanıyor.

Kredi kartlarındaki hızlı artışa karşın, ihtiyaç, konut ve taşıt kredilerini kapsayan tüketici kredileri cephesinde farklı bir tablo ortaya çıktı. Nominal olarak sınırlı artış görülse de, enflasyondan arındırıldığında tüketici kredileri reel bazda geriledi.

Özellikle taşıt kredilerinde sert bir düşüş dikkat çekti. Taşıt kredisi hacmi hem nominal hem de reel olarak gerileyerek 47,6 milyar liraya kadar indi. Bu durum, yüksek faiz oranlarının ve artan araç fiyatlarının tüketiciyi bu kredi türünden uzaklaştırdığını gösteriyor.

Şirketlere kullandırılan ticari kredilerde de benzer bir tablo görülüyor. Ticari kredi hacmi nominal olarak yüzde 5,34 artış gösterse de, enflasyon etkisi hesaba katıldığında reel olarak yüzde 2,42 daraldı.

Ekonomistler, bu gelişmenin iki ihtimale işaret ettiğini belirtiyor: Reel sektör ya finansmana erişimde zorlanıyor ya da belirsizlikler nedeniyle yeni yatırım kararlarını ertelemeyi tercih ediyor.

Gözler 12 Mart’ta Merkez Bankası’nda

Piyasalarda şimdi gözler 12 Mart’ta yapılacak olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısına çevrildi.

Merkez Bankası, Ocak ayında politika faizini yüzde 37 seviyesine indirmişti. Ancak Şubat ayı enflasyon verileri ve uluslararası gelişmeler faiz beklentilerini değiştirdi. Özellikle ABD ile İran arasında patlak veren gerilim ve artan jeopolitik riskler, piyasalarda belirsizliği artırdı.

Enerji fiyatlarında yaşanan yükseliş ve küresel risklerin artması, faiz indirimi beklentilerini zayıflatırken, politika faizinin sabit tutulacağı yönündeki beklentileri güçlendirdi. Uzmanlara göre bankaların kredi faizlerinde indirim yerine yukarı yönlü bir düzeltme ihtimali de giderek daha fazla konuşuluyor.

Ekonomistler, kredi kartı borçlarındaki hızlı artış ile kredi piyasasındaki daralmanın birlikte okunması gerektiğini belirterek, bu tablonun hanehalkının geçim baskısının arttığına ve ekonomide temkinli bir döneme girildiğine işaret ettiğini vurguluyor.

Paylaşın

“İmamoğlu Davası” Dünya Basınında Geniş Yankı Buldu

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında süren dava süreci, yalnızca Avrupa ve ABD’de değil, dünyanın farklı bölgelerindeki medya kuruluşlarında da geniş yankı uyandırdı.

Uluslararası basın kuruluşları, davayı Türkiye’de siyaset ve yargı ilişkisi bağlamında değerlendirirken gelişmeleri yakından izlemeyi sürdürüyor.

İngiliz gazetesi The Guardian, davanın Türkiye’de yaklaşan siyasi süreçler açısından önemli sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekti. Gazete, İmamoğlu’nun Türkiye’de muhalefetin öne çıkan figürlerinden biri olduğunu vurgulayarak, dava sürecinin siyasi dengeler üzerinde etkili olabileceğini yazdı.

ABD merkezli The New York Times ise haberinde davanın, Türkiye’de ifade özgürlüğü ve siyasi rekabet tartışmalarını yeniden gündeme taşıdığını belirtti. Gazete, muhalefet temsilcilerine yönelik yargı süreçlerinin uluslararası kamuoyu tarafından yakından takip edildiğini aktardı.

İngiltere merkezli BBC News de analizinde, İmamoğlu’nun 2019’da İstanbul’da kazandığı seçimlerin Türkiye siyasetinde önemli bir dönüm noktası olduğunu hatırlatarak, dava sürecinin hem iç politika hem de uluslararası ilişkiler açısından dikkatle izlendiğini yazdı.

Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde ise davanın Türkiye’de muhalefetin geleceği açısından kritik bir gelişme olarak değerlendirildiğini ifade etti. Gazete, Avrupa’daki birçok siyasi çevrenin de süreci yakından izlediğini aktardı.

Uluslararası haber ajansı Reuters da gelişmeleri aktarırken, davanın Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve demokratik standartlar tartışmasını yeniden gündeme getirdiğini belirtti.

Japonya merkezli The Japan Times, İmamoğlu’nun Türkiye siyasetinde yükselen bir lider olarak görüldüğünü ve davanın ülkenin siyasi rekabet ortamına ilişkin tartışmaları artırdığını yazdı. Çin’in uluslararası yayın yapan gazetelerinden Global Times ise gelişmeleri Türkiye’deki iç siyasi dengeler çerçevesinde ele alarak davanın bölgesel ve diplomatik yansımalarına dikkat çekti.

Brezilya’nın önde gelen gazetelerinden Folha de S.Paulo, davayı Türkiye’de muhalefet ve iktidar arasındaki siyasi rekabetin önemli bir başlığı olarak değerlendirdi. Arjantin merkezli Clarín ise haberinde, davanın uluslararası kamuoyunda Türkiye’deki demokratik süreçlere ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdığını ifade etti.

Uzmanlara göre İmamoğlu davası, yalnızca Türkiye iç siyasetini değil, aynı zamanda ülkenin demokrasi ve hukuk devleti algısını da etkileyebilecek bir gelişme olarak dünya basınının gündeminde kalmaya devam edecek.

Paylaşın

Erdoğan: Bölge Yeni Bir Savaşı Kaldıramaz

Erdoğan, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla tırmanan çatışmaya ilişkin yaptığı açıklamalarda Orta Doğu’da savaşın büyümesinin tüm bölge için ağır sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu.

Ankara’da düzenlenen Büyükelçiler İftar Programı’nda konuşan Erdoğan, çatışmaların hızla sona erdirilmesi gerektiğini vurgulayarak Türkiye’nin diplomasi trafiğini yoğunlaştıracağını söyledi.

Erdoğan, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarının bölgesel istikrara ciddi zarar verdiğini belirterek, “Orta Doğu’nun yeniden dış müdahalelerin sahası haline getirilmesini kabul etmiyoruz” dedi.Erdoğan, devam eden çatışmaların kontrol altına alınmaması halinde bunun yalnızca bölgeyi değil, Avrupa ve Asya’yı da etkileyecek geniş çaplı sonuçlar doğurabileceğini ifade etti.

Türkiye’nin temel önceliğinin savaşın daha fazla yayılmasını önlemek olduğunu vurgulayan Erdoğan, tarafların yeniden müzakere masasına dönmesi gerektiğini dile getirdi. Ankara’nın bu doğrultuda diplomatik temaslarını hızlandıracağını belirten Erdoğan, bölgede kalıcı istikrarın ancak diyalog ve diplomasi yoluyla sağlanabileceğini söyledi.

Öte yandan Erdoğan, İran’ın bazı bölge ülkelerine yönelik saldırılarını da kabul edilemez olarak nitelendirerek, çatışmanın tüm taraflarının itidalli davranması gerektiğini vurguladı. Türkiye’nin sınır güvenliği konusunda gerekli tüm tedbirleri aldığını belirten Erdoğan, bölgedeki gerilimin daha da tırmanmaması için uluslararası toplumun sorumluluk üstlenmesi gerektiğini ifade etti.

Erdoğan, savaşın uzamasının Orta Doğu’da yeni bir istikrarsızlık dalgası yaratabileceğini belirterek, “Her sorunun onurlu bir çözümü vardır. Önemli olan silahların susması ve diplomasi kapısının yeniden açılmasıdır” mesajını verdi.

Paylaşın

İnşaat Maliyetleri Yüzde 25,38 Arttı

İnşaat maliyetleri ocak ayında önceki aya göre yüzde 9,8, önceki yılın aynı ayına göre yüzde 25,38 arttı. Sektör temsilcileri artan maliyetlerin konut fiyatları üzerinde etkili olabileceğine dikkat çekiyor.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), İnşaat Maliyet Endeksi Ocak 2026 verilerini açıkladı.

İnşaat maliyetleri ocak ayında hem aylık hem de yıllık bazda güçlü bir artış kaydetti. Verilere göre inşaat maliyet endeksi ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 9,87, geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 25,38 yükseldi.

Aylık bazda maliyet artışında özellikle işçilik kalemindeki yükseliş dikkat çekti. Ocak ayında malzeme endeksi bir önceki aya göre yüzde 3,52 artarken, işçilik endeksi yüzde 21,84 oranında yükseldi. Yıllık bazda ise malzeme maliyetleri yüzde 23,32, işçilik maliyetleri yüzde 28,83 artış gösterdi.

Bina inşaatı maliyet endeksi de benzer bir tablo ortaya koydu. Ocak ayında bina inşaatı maliyet endeksi aylık yüzde 10,29, yıllık ise yüzde 25,57 arttı. Bu dönemde malzeme endeksi aylık yüzde 3,63, işçilik endeksi ise yüzde 22,55 yükseldi. Yıllık bazda bakıldığında malzeme maliyetleri yüzde 23,75, işçilik maliyetleri ise yüzde 28,49 artış kaydetti.

Bina dışı yapılar için inşaat maliyet endeksi de artış eğilimini sürdürdü. Bu kategoride maliyet endeksi Ocak ayında aylık yüzde 8,48, yıllık ise yüzde 24,78 yükseldi. Aynı dönemde malzeme endeksi aylık yüzde 3,17, işçilik endeksi yüzde 19,35 arttı. Yıllık bazda ise malzeme maliyetleri yüzde 21,96, işçilik maliyetleri yüzde 30,08 artış gösterdi.

Veriler, inşaat sektöründe maliyet baskısının özellikle işçilik tarafında hızlandığını ortaya koyarken, sektör temsilcileri artan maliyetlerin konut fiyatları ve yeni projeler üzerinde etkili olabileceğine dikkat çekiyor.

Paylaşın