Türkiye’de 3.8 Milyon Hane Sosyal Yardımlarla Ayakta Duruyor

Yoksulluğun artarak devam ettiğini ve geniş kesimlerin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı Türkiye’de 2024 yılının ilk sekiz ayında yaklaşık 3.8 milyon hanenin sosyal yardım aldığı kayıtlara geçti.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın Ocak – Temmuz 2024 dönemi için paylaştığı verilere göre, düzenli sosyal yardıma muhtaç hane sayısı 3 milyon 792 bin 340 olarak kaydedildi. Bu yardımlar, TÜİK verilerine göre toplamda 15 milyonu aşkın kişiyi kapsıyor.

Aile Destek Programı’ndan yararlanan hane sayısı da dikkat çekici bir artış gösterdi; 2022’de 3 milyon 99 bin olan hane sayısı 2024’te 3 milyon 233 bine yükseldi. Sosyal ve Ekonomik Destek Programı (SED) kapsamındaki çocuk sayısı ise 167 bine ulaştı.

Sosyal yardımlar sadece nakit desteklerle sınırlı kalmıyor. 2024 Temmuz itibarıyla elektrik tüketim desteğinden yararlanan hane sayısı da 3 milyon 658 bine ulaştı. 2019’da 2 milyon 420 bin olan bu rakam, 2024’e kadar ciddi bir artış gösterdi. Bu, birçok hanenin elektriğini ancak sosyal yardımlarla karşılayabildiğini gözler önüne seriyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı, sosyal yardımlarla ilgili yeni düzenlemeler yapmaya hazırlanıyor. Özellikle boşanmış kadınların aldığı yardımların gözden geçirileceği, boşandığı kişiyle birlikte yaşamaya devam eden kadınların yardımlarının kesilebileceği belirtiliyor.

Ayrıca çalışabilecek durumda olup çalışmayan kişiler üzerinde yapılacak yeni incelemeler de gündemde. Ancak bu düzenlemelerin ne zaman ve nasıl uygulanacağına dair resmi bir açıklama yapılmadı.

(Kaynak: Gazete Pencere)

Paylaşın

10 Maddede, Türkiye Ekonomisinde “Stagflasyon” Belirtileri

Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, yüksek enflasyon ortamında, üretimin ve istihdamın durgunluk göstermesi anlamına gelen stagflasyonun Türkiye ekonomisindeki belirtilerini 10 maddede değerlendirdi.

Sanayi üretimi, istihdam, kredi kullanımı gibi alanlarda yaşanan durgunluğa dikkat çeken Kozanoğlu’nun “Stagflasyon tartışması yeniden” başlıklı yazısının ilgili bölümü şöyle:

1) En kritik öncü göstergelerden sayılan sanayi üretimi Haziran ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 4.6 düştü. Bu oran imalat sanayiinde yüzde 6.9’u buldu. Yılın ikinci çeyreğinde de ilk çeyreğe göre yüzde 3.9 zayıflama gerçekleşti. Kapasite kullanım oranı da 2023’ün aynı ayına kıyasla yüzde 1.3 azalarak 75.9 oldu.

2) İstanbul Sanayi Odası’nın derlediği İmalat Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) Temmuz’da (üst üste beşinci ay) azalarak 47.2 düzeyinde geriledi. Yeni alınan siparişlerde son 20 aylık dönemin en sert düşüşü kaydedildi. PMI raporuna göre, izlenen on sektörün tamamında yeni siparişler yavaşladı. Üretimde ise giyim ve deri ürünleri dışındaki tüm sektörlerde daralma yaşandı.

3) Merkez Bankası Enflasyon Raporu’nda zorunlu harcamalar dışında ihtiyari harcamalarda yavaşlamaya işaret ediliyordu. Otomobil satışlarında Temmuzda bir yıl öncesine göre yüzde 14.6 düşüş gerçekleşti. Perakende satış hacim endeksinde yıllık bazda Mayısta yüzde 6.2, Haziranda 8.6 artış söz konusu olsa da son 2 yılda hep çift haneli sıçramalar kaydedildiği için burada da bir yavaşlama seziliyor. Çünkü aylık bazda ise Mayısta yüzde 3.4 daralma, Haziranda yüzde 1.7 artış gerçekleşti. Şimdilik dalgalı bir seyirle karşı karşıya bulunduğumuz söylenebilir.

4) Ekonomik yavaşlama ciro endekslerinde de kendini gösteriyor. Haziran 2024 ciro endeksi yıllık yüzde 58 arttı. Aynı ayın TUİK tüketici enflasyonunun yüzde 71.6 açıklandığını hatırlarsak, bu net bir reel gerilemeye işaret ediyor. Enflasyonda en belirgin katılık gösteren hizmetler endeksi yüzde 76.1 ile sınırlı bir reel artış sergilerken, sanayi ciro endeksi yüzde 41, ticaret ciro endeksi yüzde 58.5 nominal artış ile belirgin bir reel düşüş gösteriyor. Sıçrama gösteren sektör ise, yüzde 103.5 artışla inşaat sektörü.

5) Haziran ayında 95.8 değerini alan ekonomik güven endeksi de, Temmuz’da 1.4 düşüşle 94.4 düzeyine indi. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış verilerle tüketici güven endeksi aynı dönemde aylık bazda yüzde 3.1 azalışla son 8 ayın en düşük noktasına geldi.

Mevsimsellikten arındırılmış reel kesim güven endeksi de bir önceki aya göre 1.8 puan düşüşle 98.7’yi gördü. Sektörel güven endeksleri perakende ticarette 1.7, hizmetlerde 1.3, inşaatta 0.8 azaldı.

6) Ekonomiye hız kestirecek en önemli bir gelişme de kredilerin reel olarak daralması. Merkez Bankası verilerine göre, TL ticari kredilerin 13 haftalık büyüme oranı 26 Temmuz itibarıyla yüzde 11.2, bireysel kredilerin yüzde 28 düzeyiyle sert bir reel daralmaya işaret ediyor. Alt kırılımlarda bu oranlar konut kredilerinde yüzde 4.9, ihtiyaç kredilerinde yüzde 42.8 ve kredi kartlarında yüzde 32.4. Son haftalarda özellikle kredi kartı harcamalarında belirgin bir yavaşlama hissediliyor. Çünkü faizlerin düşüklüğü nedeniyle kredi kartlarının borçlanma olanağından yararlanan tuzu kuru kimseler birer birer minderden çekiliyor. Buna karşın gelirleri harcamalarına yetmeyen dar gelirli kesimler son çare olarak kredi kartlarına başvuruyor.

7) Faizlerin yüksekliği ve talebin daralması bekleneceği üzere kredi riskini artırıyor. Bu nedenle karşılıksız çek, protestolu senet ve tahsili gecikmiş alacaklar segmentlerinin her birinde bozulmalar görülüyor. Protestolu senet sayısında 2024 Ocak-Haziran döneminde yüzde 0.5 sınırlı bir artışa karşın, tutarda yüzde 181.9’luk bir sıçrama gözleniyor. Karşılıksız çeklerde ise durum daha vahim; karşılıksız çeklerin sayısı yılın ilk 6 ayında yüzde 78.7 artarken, tutarları yüzde 254.3’lük bir patlama gösteriyor.

Borcunu ödememiş gerçek kişi sayısı 2024 Ocak-Haziran döneminde tüketici kredilerinde 536 bin, bireysel kredi kartlarında 645 bin, toplamda ise 891 bine ulaşmış durumda. Her iki kulvarda da borç takmış kişiler bulunması nedeniyle toplam sayı daha yüksek değil. Takibe giren alacak oranı genelde yüzde 1.5, bireysel kredi kartlarında yüzde 2.5 olmak üzere düşük bir düzeyde bulunsa da artma eğiliminde. Borcunu ödeyemeyen insanların sayısının TL bazında tahsili gecikmiş alacak oranından daha hızlı artışı ise; dar gelirli, kredi limitleri düşük yurttaşların borç ödeyememe sorununu yaşadığını, önümüzdeki aylarda bu tablonun ağırlaşacağını düşündürüyor.

8) Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı Haziran ayında bir önceki aya göre 0.7 puan artarak yüzde 9.2 düzeyine çıktı. Bu artışın turizm, tarım ve inşaatta istihdamda genişleme beklenen bir ayda gerçekleşmesi dikkat çekici. İşsiz sayısı 234 bin yükselirken, işgücüne katılanların sayısının 107 bin düşüşü, istihdam edilenlerin sayısının 341 bin gerilemesine yol açtı.

Böylelikle çalışma yaşındakilerin işbaşı yapabilenlerinin oranı yüzde 49.3’e indi. Tek bir aylık verinin güvenirliliğinin sınırlı olacağını göz önüne alsak da, işgücündeki azalma asgari ücretin sabit tutulması nedeniyle aslında şaşırtıcı değil., “Bu ücretle çalışacağıma emek piyasasından çekilirim” deme eğiliminin baş gösterdiğini düşündürüyor. Diğer önemli bir gösterge, atıl işgücü oranı da yüzde 29.2’ye ulaştı.

Böylelikle 3.3 milyonu işsizler, 3.9 milyonu tam zamanlı çalışmak istediği halde eksik zamanlı çalışmak zorunda kalanlar, 4.6 milyonu ise genellikle iş bulmaktan umudun kesmiş olması nedeniyle aktif iş aramayan, ama bir iş olsa çalışırım diyenler olmak üzere 11.8 milyon yurttaşımız atıl işgücünün parçası oldu. Ekonomik soğumayla birlikte kış aylarında işsizlik oranının yüzde 12’yi geçmesi, özellikle 2024 üniversite mezunlarının iş bulmakta zorlanması beklenmeli. 15-24 yaş arasını kapsayan genç işsizliği ise, şimdiden yüzde 17.6 düzeyinde.

9) Haziran ayında cari işlemler dengesi 407 milyon dolar fazla verdi. Net turizm gelirlerinin 4.8 milyar dolar gerçekleştiği bir dönemde sağlanan cari fazla şaşırtıcı değil. Böylelikle 2024’ün ilk 6 ayının cari açığı 16.5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Ancak bu performansa sevinmeden önce ekonominin yavaşlamasının ödemeler dengesine etkisini de göz önüne almakta yarar var. 2018 kur şokunun ardından hem TL’nin değer kaybının hem de ekonominin yavaşlamasının sonucu olarak, 2019’da 15 milyar dolar cari fazla verildiğini unutmadık.

2024 Ocak-Haziran döneminde ara malları ithalatı yüzde 14.5 azalırken, tüketim malları ithalatı yüzde 19.8 artış göstermiş. Haziran ayında enerji ürünleri ve altın hariç ithalatın bir yıl öncesine göre yüzde 2.7 azalması ekonomik yavaşlamanın etkilerinin ortaya çıktığını; tüketim mallarının ithalatının ise yüzde 5.0 artışı ise, üst gelir grubunun kurun da teşvikiyle talebinin güçlü kaldığını gösteriyor.

10) TL ticari krediler yüzde 59, ihtiyaç kredileri ise yüzde 75 faiz oranıyla öngörülen enflasyonun çok üzerinde seyrediyor. Bu durum özellikle reel sektör şirketlerini dövizlerini bozdurup/dövizle borçlanıp, TL kredi gereksinimlerini karşılamaya/yüksek TL mevduat kredilerinden yararlanmaya teşvik ediyor.

Reel sektör şirketlerinin döviz varlıkları Mayıs’ta 4 milyar dolar gerilerken, döviz borçları da 10.5 milyar dolar artmış; dolayısıyla net döviz pozisyonlarında bozulma 14.5 milyar dolara çıkmış. 2023 sonundan Mayıs’a pozisyon açığı 32,7 milyar dolar yükselmiş Bu eğilimin sürmesi halinde, önümüzdeki dönemde olası bir kur sıçramasının reel sektöre ve borç ödemelerinin aksaması nedeniyle dolaylı biçimde finans kesimine zor günler yaşatması riski artar.

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Çarpıcı Analiz: İç Karışıklık Çıkma İhtimali En Yüksek Ülke “Türkiye”

ABD merkezli Bloomberg Economics’in analizine göre; şiddetli siyasi çalkantıların yaşanma olasılığı en yüksek olan dünyanın en büyük ekonomileri arasında Türkiye zirvede yer aldı.

Bloomberg Economics analisti Nick Hallmark, “İç çatışma gibi nadir olaylara ilişkin tahminler yüksek derecede belirsizlik içerir. Yine de, model ABD’de artan riskler etrafında analitik bir çerçeve oluşturma konusunda yararlı” dedi.

Bloomberg Economics’in analizine göre; şiddetli siyasi çalkantıların yaşanma olasılığı en yüksek olan dünyanın en büyük ekonomileri arasında Türkiye zirvede bulunuyor. Rusya ve ABD ise listede Türkiye’nin hemen altında yer aldı.

Analize göre; G20 ülkeleri arasında gelecek yıl iç karışıklık çıkma ihtimali Türkiye’de yüzde 6, Rusya’da yüzde 4, ABD’de ise yüzde 3 seviyesinde bulunuyor.

Modelde ülkenin demokrasi, otokrasi mi yoksa demokrasi mi olduğunu odaklanan ölçütün yanı sıra sosyal gruplar arasındaki farklılıklar, kurumlar ve siyaset içindeki farklılıklara da bakan birer ölçüt bulunuyor.

İstikrarsız ülkelerin maruz kaldığı yüksek borçlanma maliyetleri, düşük yatırımlar ve daha yavaş büyüme gibi ekonomik sorunlar da riskleri etkileyen unsurlar arasında yer alıyor.

Siyasi çalkantı riskini ne artırıyor?

ABD merkezli araştırma kuruluşu Center for Systemic Peace’in direktörü Monty G. Marshall, siyasi retorik düzeyi, siyasi liderler arasındaki saygı eksikliği ve hızlı ve etkili iletişim bağlantıları ve silahların kolayca bulunabilmesinin siyasi çalkantı riskini artırdığını belirtti.

Bloomberg Economics analisti Nick Hallmark, “İç çatışma gibi nadir olaylara ilişkin tahminler yüksek derecede belirsizlik içerir. Yine de, model ABD’de artan riskler etrafında analitik bir çerçeve oluşturma konusunda yararlı.

Eğer kurumsal gerileme devam eder ve siyasi şiddet artarsa, o zaman ABD’nin ekonomik performansı, Hazine için düşük borçlanma maliyetleri ve hatta doların rezerv para statüsü bile garanti altına alınamaz” dedi.

(Kaynak: 10Haber)

Paylaşın

Van’da 400 Esnaf “Ekonomik Kriz” Nedeniyle Kepenk Kapattı

Van’da yeme – içme sektöründe faaliyet yürüten 400 esnaf ekonomik kriz nedeniyle kepenk kapattı. Van Lokantacılar ve Fırıncılar Odası Başkanı Sabri Işık, neden olarak artan maliyetleri işaret etti.

Sabri Işık, “Bu krizin bir an önce bitmesi gerekiyor, aksi durumda çok daha ağır sıkıntılar yaşayabiliriz. Esnaf kiraya mı, işçinin maaşına mı, sigortasına mı, yoksa kendini doyurmak için mi çalışsın?” dedi.

Türkiye’deki ekonomik krizin en çok etkilediği sektörlerden biri de gıda sektörü. Artan maliyetler nedeniyle giderlerini karşılayamaz hale gelen esnaf, çareyi kepenk kapatmakta buluyor. Kahvaltısıyla meşhur Van’da da yeme – içme sektöründe faaliyet yürüten 400 esnaf kriz nedeniyle kepenk kapattı.

Van Lokantacılar ve Fırıncılar Odası Başkanı Sabri Işık, artan maliyetler nedeniyle esnafların kepenk kapattığını söyledi. Lokantaların gelirinin yüzde 1, giderinin de yaklaşık yüzde 9 olduğunu söyleyen Işık, be dilimin esnafın kepenk kapatmasına yettiğini belirtti.

Işık, “Geçen bir yılda 400 esnafımız terki ticaret yapmıştır. Bunun Bu yüzde 9’luk dilim bile kepenk indirmeye yetiyor. Van, Gayri Safi Yurtiçi Hasılada (GSYH) Türkiye’de 3’üncü sırada, ancak en büyük 20’inci büyükşehirdir. Elimizde altın bileziğimiz var, ama bu altın bir türlü işlenmiyor. Bu nedenle esnafımız her geçen gün zor durumda kalıyor. Yanı başımızda komşu ülkeler İran ve Irak var. Wan esnafının bir nebze ayakta kalmasının nedeni ise İran ve Irak’tan gelen turistlerdir” ifadelerini kullandı.

Kentin adeta kaderine terk edildiğini dile getiren Işık, şunları söyledi: “Van tarihiyle, doğa güzelliğiyle çok önemli bir kenttir ancak yatırım yapılmıyor. TBB (Türkiye Bankalar Birliği) Risk Merkezi Ocak-Haziran dönemi ‘Karşılıksız işlemi yapılan çek sayılarının illere ve bölgelere göre dağılımı’ verilerini paylaştı. Verilere göre, Van 942 karşılıksız çek ile birinci sırada yer aldı. Bu durum bile esnafın nasıl sıkıntıda olduğunu gösteriyor. Ortada canlı bir para olmadığı için tüm işler çek ve senetle oluyor.

Bu krizin bir an önce bitmesi gerekiyor, aksi durumda çok daha ağır sıkıntılar yaşayabiliriz. Esnaf kiraya mı, işçinin maaşına mı, sigortasına mı, yoksa kendini doyurmak için mi çalışsın? Eskiden bir lokantaya giderken asla eşimiz, dostumuz olmadan gitmezdik. Ama şimdi insanlar bir dürüm yemeye korkuyorlar. Bir dürüm bile insanlar için lüks olmuş. Bu haliyle esnafların kazanması mümkün değil.”

Ekonomisi turistler üzerinden dönen kente gelen turist sayısında da düşüş yaşandığını kaydeden Işık, “Bizim turizmden başka bir gelirimiz neredeyse yok. Gelen turistlerden dolayı biraz iş yapabiliyor, evimize bir ekmek götürebiliyoruz. Turist sayısı bu yıl özellikle düştü. Sınır kapısının 3 girişi var, ama tek bir giriş çalışıyor. Söz konusu Van olunca turistlere böyle zorluk çıkarılıyor. Geçen yıllarda neredeyse kentin tamamı turist doluyken bu yıl neredeyse kimse gelmiyor. Bu politikanın değişmesi ve sınır kapısına özen gösterilmesi gerekiyor. Bu yapılmazsa günbegün insanlar kepenk kapatmaya devam eder” şeklinde konuştu.

(Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın

“Ekonomi Yönetimi”nden Maaşlara Tırpan Hazırlığı

Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, “Öncelikle OVP’de 2024 tüketici enflasyonu tahmini yüzde 33 idi. Bunun tutmayacağını, TCMB’nin 3. çeyrek aylık enflasyon yüzde 2.5, 4. çeyrek yüzde 1,5 tahminine göre bile 9 puan şaşacağını biliyoruz” dedi ve ekledi:

“Bunun üzerine bir de 4 puan yıllık büyümeden refah payını koyunca bir kere asgari ücretliler 2025’e 13 puan alacakla başlıyor.2025 için öngörülen  yüzde 14 yerine gerçekleşme şansı bulunan diyelim  yüzde 25 gibi bir oran geçerse, ikisinin bileşik sonucu yüzde 42.5 olur. Böyle bir oran kabul görebilir. Ama hatırlayalım kamu çalışanları ve emeklileri için 2025 toplu sözleşme zammı 6 aylık dönemler için yüzde 6 ve yüzde 5. Yani bu program emekçiyi ezmeyi bu yolla enflasyonu aşağı çekmeyi amaçlıyor.”

Enflasyonun rekorlar kırdığı Türkiye’de uygulamaya konulan yeni ekonomi programıyla hataların faturası emekçiye çıkarılıyor.

Ara zam alamayan milyonlarca asgari ücretlinin gözü şimdiden ocak ayında yapılacak zamma çevrildi. Ancak yeni bir tartışma gündemde. Ekonomi çevrelerinde gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre zam iddiaları yoğunlaştı. Böyle bir uygulama ise çalışanların maaşında yeni bir tırpan anlamına geliyor.

Konu ilk kez Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, maaşlara yapılacak zammın beklenen enflasyona göre yapılması açıklamaları ile gündeme gelmişti. Türkiye’nin kredi notunu artıran Moody’s dei yayınladığı bilgi notunda maaş artışlarının beklenen enflasyona göre yapılması gereğinden söz etti. Son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “2024 yılında emekli maaşlarında yüzde 78-86 arasında zam yaptık. Yaptığımız bu artış enflasyon beklentisinin oldukça üstündedir” dedi.

2025 yılı için Merkez Bankası’nın beklenen enflasyonu yüzde 14. Ocak ayında yapılacak zamda ekonomistlere göre sistem değişirse artış en fazla yüzde 20 olacak. Bu da asgari ücretin 20 bin 402 TL olacağı anlamına geliyor. Gerçekleşen enflasyon oranında veya bunun üstünde bir zam uygulaması devam edecek olursa ise bu oranın yüzde 43-50 arasında olması bekleniyor.

Cumhuriyet’ten Ali Can Polat’ın haberine göre; Çalışma ekonomi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik, Şimşek’in programında böyle bir hedef olduğunu belirtti. Aralık ayında bu tartışmanın açılabileceğini söyleyen Çelik, “Memur maaş artışında bunun için yasa değişmesi gerekir. Asgari ücrette ise yasal bir engel yok” dedi.

Beklenen enflasyona göre zam uygulamasının teknik olarak doğru olabileceğini aktaran Prof. Dr. Selva Demiralp ise Türkiye’de enflasyon beklentilerinin gerçekleşmediğini bu nedenle beklentiye göre zam yapılmasını doğru bulmadığını belirterek şunları söyledi:

“2025 yılı için TCMB’nin yılsonu enflasyon beklentisi %14. Bu rakam gerçekleştirilmesi oldukça zor bir hedef. Bizim Koç Üniversitesi’nden Cem Çakmaklı ve Sevcan Yeşiltaş ile yaptığımız tahminler yüzde 30 civarında bir rakama işaret ediyor. Kalkı ki TCMB tarihçesine baktığımızda konulan 12 ay sonrası enflasyon hedeflerinin hep yukarı yönlü revize edilmiş olduğunu görüyoruz. 2025 hedefinin de bu tür bir revizyona uğraması kuvvetle muhtemel. Bu durumda maaş ayarlamaları hangi beklentiye göre ayarlanırsa gerçekleşecek enflsayona karşı alım gücü korunabilir?

TCMB’nin verdiği rakama göre mi, bunun kabaca iki katı olan piyasa beklentilerine göre mi, yoksa bizim Koç Üniversitesi’nden bir ekiple Konda işbirliği ile yaptığımız hanehalkı 12 ay ileriye yönelik enflsayon beklentisi olan yüzde 100’e göre mi? Hanehalkı tipik olarak geçmişe bakarak ve kötümser bir izlenimle hareket eder. Yine de piyasalardan bu kadar ayrışmış, yüksek olan bir beklenti gerçekleşecek enflasyona dair önemli ipuçları sunduğu için gözardı edilmemesi gereken bir bilgi.

Netice olarak Türkiye gibi fiyat istikrarına henüz ulaşamamış, gelecek seneye dair ciddi bir dezenflasyon hedefi olan, fakat enflasyona dair belirsizliklerin çok yüksek olduğu bir ülkede revizyon ihtimalini oldukça yüksek gördüğüm TCMB enflasyon beklentisine göre ücret ayarlaması yapılmasını doğru bulmuyorum. Eğer piyasa, reel sektor ve hanehalkı beklentilerinden çıkarılacak bir ortalama rakam kullanılırsa o zaman düşünülebilir.”

Önümüzdeki dönem işsizliğin daha da artacağını hatırlatan Prof. Dr. Ali Çufadar da böyle bir ortamda hükümet ve işveren kesiminin masaya ‘beklenen enflasyon oranında zam’ talebiyle oturacağını söyleyenlerden. Yüzde 20 civarı bir zam beklediğini aktaran Çufadar, “İşçi tarafı da bunu kabul edecektir. En fazla büyümesen pay isteyebilirler ama o da zaten yüzde 2 civarında olur” dedi.

Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ise şunları söyledi: “Öncelikle OVP’de 2024 tüketici enflasyonu tahmini yüzde 33 idi. Bunun tutmayacağını, TCMB’nin 3. çeyrek aylık enflasyon yüzde 2.5, 4. çeyrek yüzde 1,5 tahminine göre bile 9 puan şaşacağını biliyoruz. Bunun üzerine bir de 4 puan yıllık büyümeden refah payını koyunca bir kere asgari ücretliler 2025’e 13 puan alacakla başlıyor.

2025 için öngörülen yüzde 14 yerine gerçekleşme şansı bulunan diyelim yüzde 25 gibi bir oran geçerse, ikisinin bileşik sonucu yüzde 42.5 olur. Böyle bir oran kabul görebilir. Ama hatırlayalım kamu çalışanları ve emeklileri için 2025 toplu sözleşme zammı 6 aylık dönemler için yüzde 6 ve yüzde 5. Yani bu program emekçiyi ezmeyi bu yolla enflasyonu aşağı çekmeyi amaçlıyor.”

Paylaşın

İkame Etkisi Nedir, Nasıl İşler?

Ekonomistler ikame etkisini, belirli bir ürünün fiyatındaki artış nedeniyle satışlarındaki düşüş olarak tanımlar. İkame etkisi tutumluluğu yansıtır: Tüketici pahalı bir ürünle karşılaştıklarında daha ucuz alternatiflerini tercih eder.

Haber Merkezi / Örneğin, balık pazarındaki balık fiyatları artarsa, tüketiciler daha uygun fiyatlı, tavuk gibi, protein kaynaklarına yönelebilir. Balık pazarındaki fiyatlar tekrar uygun seviyeye gerilerse, tüketiciler tekrar balık almaya başlayabilir.

İkame etkisi ve gelir etkisi

İkame etkisi ve gelir etkisi, tüketici harcamalarını tanımlayan ekonomik kavramlardır. İkame etkisi, tüketicilerin ürün A’nın fiyatlarında bir artış olduktan sonra ürün B’yi ürün A ile ikame etmesiyle oluşur. Malların fiyatları arttığında, tüketiciler genellikle daha uygun fiyatlı bir seçenek satın alır.

Buna karşılık, gelir etkisi, tüketiciler daha fazla satın alma gücüne (daha fazla harcanabilir gelire) sahip olduğunda ve daha pahalı bir ürünü satın almak istediğinde ortaya çıkar. Şirketler daha fazla para kazanmak için bir ürünün fiyatını artırabilir, çünkü tüketicilerin bunu alaca ekonomik güçlerinin olduğunu bilirler.

İkame etkisi nasıl işler?

Makroekonomide, ikame etkisi, ürün fiyatı artışlarının talep eğrisini nasıl etkileyebileceğini gösterir; burada maliyet tasarrufu tüketici eyleminin itici gücüdür. İkame etkisi genellikle fiyatlar yükseldiğinde ancak GSYİH (gayri safi yurtiçi hasıla) veya tüketici geliri artmadığında ortaya çıkar.

Para politikaları ikame etkisini etkilemez, sadece tüketici tercihlerini ​​etkiler. Faiz oranları veya enflasyon dönemlerinde şirketlerin ürettiği malların maliyetini artırma olasılığı daha düşüktür, bu nedenle ikame etkisi daha istikrarlı ekonomilerde ortaya çıkar.

İkame etkisinin örnekleri:

Örneğin, çocuğu için spor kampı arayan bir ebeveyn, fiyatları arttığı için spor kampını pas geçebilir ve çocuğunu tamamen farklı bir aktiviteye kaydedebilir. Örneğin, armudun fiyattı artarsa, tüketici fayda ve maliyet düzeyine göre elmaya yönelebilir.

Paylaşın

Vatandaşın Bankalara Borcu 1 Trilyon 798 Milyar Liraya Çıktı

2024 yılının ilk yarısında toplam kredili mevduat hesapları borcu yüzde 70 oranında artarak 290 milyar 555 milyon liraya yükseldi. Ek hesap borçları ise aynı dönemde 119.5 milyar lira arttı.

Böylece vatandaşın toplam borcu 6 ayda 433 milyar lira artışla 1 trilyon 798.2 milyar liraya çıktı.

Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) Mayıs ayı raporuna göre, bankalara borçlu vatandaşların sayısı 40 milyon 67 bine ulaştı. Ülke genelinde, 2024’ün ilk altı ayında kart borçları ortalama yüzde 23, kredili mevduat hesapları ise yüzde 71 oranında arttı.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) ikinci çeyrek Fintürk verileri, 81 ilde banka borçlarının hızla arttığını gösterdi.

Sözcü’den Mehtap Özcan Ertürk’ün haberine göre, Ocak-Haziran döneminde bireysel kredi kartı borçlarında en büyük artış yüzde 49.2 ile Konya’da gerçekleşti. Muğla yüzde 33.2 ve Antalya yüzde 31.2 ile onu izledi. Tunceli, yüzde 10.4 ile kart borçlarının en az arttığı il oldu.

Kredili mevduat hesaplarındaki artış oranında ise yüzde 85.2 ile Giresun ilk sırada yer aldı. Şırnak, yüzde 46 ile bu alanda en düşük artışı gösterdi.

2023 Aralık ayına göre 2024 Haziran sonunda bireysel kredi kartı borçları yaklaşık yüzde 26.4 artarak 1 trilyon 498.6 milyar liraya ulaştı. Bu dönemde vatandaşların bireysel kredi kartlarına olan borcu 313.5 milyar lira arttı.

Yılın ilk yarısında toplam kredili mevduat hesapları borcu yüzde 70 oranında artarak 290 milyar 555 milyon liraya yükseldi. Ek hesap borçları 6 ayda 119.5 milyar lira arttı. Böylece vatandaşın toplam borcu 6 ayda 433 milyar lira artışla 1 trilyon 798.2 milyar liraya çıktı.

BDDK’nın 6 aylık raporunda, bireysel kredi kartlarında en borçlu il 396.6 milyar lira ile İstanbul oldu. Ankara 136.9 milyar lira, İzmir ise 97.5 milyar lira kredi kartı borcu ile onu izledi. En az kredi kartı borcu olan il 796 bin lira ile Ardahan oldu.

Kredili mevduat hesaplarında da durum değişmedi; İstanbul 65.3 milyar liralık borçla ilk sırada yer aldı. Onu 26.6 milyar lira ile Ankara ve 20 milyar lira ile İzmir izledi. Bayburt ise 207 bin liralık KMH borcu ile son sırada yer aldı.

Paylaşın

Olası Faiz İndirimi Yabancı Yatırımcıyı Nasıl Etkiler?

İntegral Yatırım Araştırma Müdürü Seda Yalçınkaya Özer, 2024 yılının son çeyreğinden önce faizlerin indirilmesi yabancı ilgisinin dağılmasına neden olabileceğini söylüyor.

Türkiye’ye henüz istenen düzeyde sıcak para girişi sağlanamadığına işaret eden Özer, “Ancak enflasyondaki kademeli geri çekilmenin sürmesi ve yatırım yapılabilir seviyeye yaklaşmamız fon akımlarını da beraberinde getirecektir. Yeter ki olumlu hikâye bozulmasın” diyor.

28 Mayıs 2023’te tamamlanan milletvekili ve cumhurbaşkanı seçimlerinin ardından AKP iktidarının Mehmet Şimşek yönetiminde uygulamaya koyduğu yeni ekonomi programı, aradan geçen bir yılda yabancı yatırımcıların ilgisini çekmeye başladı.

Erdoğan’ı faiz indirimi politikasından vazgeçiren Mehmet Şimşek ile beraber politika faizi yüzde 8,5’ten yüzde 50’ye yükseltildi ve yabancı sermayenin Türkiye’ye girişini hızlandıracak bir dizi adım atıldı. Ancak son dönemde gerek yılın son çeyreğinde faiz indirimlerinin yeniden başlayacağına dair söylentiler gerekse yurt içi ve yurt dışında artan risk algısı, yabancı yatırımcının Türkiye’ye olan ilgisinin azalacağı endişesi yarattı.

DW Türkçe’den Aram Ekin Duran‘a konuşan uzmanlara göre ise Türkiye’ye olan yabancı yatırımcı ilgisi henüz istenen düzeyde olmasa da devam edecek. Ancak AKP hükümetinin ekonomide güveni azaltabilecek adımlar atması hâlinde, Türkiye’ye sermaye girişi beklentileri yara alacak.

Geçtiğimiz günlerde İngiliz Financial Times gazetesinde yayımlanan bir haberde de Türkiye’ye son dönemde uluslararası piyasalardan gelen sıcak paranın küresel ya da yerel bir şok durumunda hızla kaçabileceği uyarısında bulunuldu.

“İşlemciler milyarlarca doları Türk lirasına yatırıyor” başlıklı analizde, fonların yüksek faizden etkilenip Türkiye’ye yöneldiğine dikkat çekilirken bu durumun ani bir piyasa değişimine karşı ülkeyi kırılgan hâle getirebileceğine işaret edildi.

Son dönemde gerek TCMB’ye duyulan güvenin artması gerekse yabancı sermaye girişini özendiren uygulamalar sonucunda, Türkiye’nin döviz rezervlerinde artışlar görülüyor. TCMB verilerine göre brüt rezervler 19 Temmuz haftasında 153,9 milyar dolara çıktı. Bir önceki hafta brüt rezervler 153,8 milyar dolar olarak kaydedilmişti.

Net rezervlerde ise artış daha belirgin oldu. Verilere göre net rezervler 47,7 milyar dolardan 48,2 milyar dolara çıkarken swap hariç net rezervler 22,2 milyar dolardan 22,9 milyar dolara yükseldi.

Gedik Yatırım Araştırma Direktörü Ali Kerim Akkoyunlu, uygulanan ekonomi politikalarındaki istikrar ve güveni yakından takip eden yabancı yatırımcıların şu anda Türkiye’nin 2025 yılındaki performansını fiyatladığını ifade ediyor. Akkoyunlu, şu görüşleri dile getiriyor:

“Yabancı yatırımcılar Mart sonundan beri tahvil piyasasında 11 milyar dolar net alım gerçekleştirirken hisse senetlerinde Nisan ayındaki 1,2 milyar dolarlık alımlarının ardından sonraki haftalarda toplamda yaklaşık 2 milyar dolar satış gerçekleştirdiler. Faiz indirim döngüsünün başlamasıyla, yabancı yatırımcının hisse senetlerinde de alımlarını artırması beklenebilir.”

Akkoyunlu’nun verdiği bilgilere göre, Ocak 2018 ile Mayıs 2023 arasında Türkiye’den toplam 22,5 milyar dolarlık portföy çıkışı yaşanırken bu tarihten itibaren ise hisse senetlerine 1,8 milyar dolar, Devlet İç Borçlanma Senetleri’ne (DİBS) de 12,5 milyar dolar olmak üzere toplamda 14,3 milyar dolarlık yabancı sermaye girişi yaşandı.

“Carry trade” uygulaması

Bununla birlikte yabancı yatırımcılar, “ucuza kredi alıp pahalıya mevduata bağlama yöntemi” olarak bilinen “carry trade” uygulaması ile de Türkiye’ye Mart 2024’ten bu yana yaklaşık 20 milyar dolarlık giriş yaptı.

Beykoz Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Evren Bolgün, Türkiye’ye portföy yatırımı için gelen yabancı yatırımcı ile doğrudan yatırım yapmak için gelen yabancı sermayenin farklı özelliklere sahip olduğunu söylüyor. Son dönemde Türkiye’nin kredi notlarındaki düzelmenin uluslararası doğrudan yatırımcılar açısından sevindirici bir gelişme olduğunu dile getiren Prof. Bolgün’e göre, Türkiye’de büyük çaplı doğrudan yatırımlar görmek içinse henüz erken.

Türkiye’nin hâlâ “yatırım yapılabilir” seviyenin dört kademe altında bir nota sahip olduğuna işaret eden Bolgün, “Daha yolun başında sayılırız. Yatırım yapılabilir nota ulaşmamız, benim tahminime göre 3-4 yıl sürecek” diyor.

Son yıllarda Türkiye’ye giren doğrudan yabancı yatırımların yılda 4-5 milyar dolar civarında olduğunu, bunun da yarısının gayrimenkul yatırımları olduğunu kaydeden Bolgün, “Son dönemde gayrimenkul yatırımlarının da hız kestiğini görüyoruz” diye ekliyor.

Borsa tarafında ise yabancı varlığının yüzde 40’ın altında seyrettiğini ve hisse alım satımı yapan yabancıların Türkiye’ye hızlı girip çıkan sıcak para olduğunu anlatan Bolgün, şu değerlendirmelerde bulunuyor:

“Burada da yaklaşık 20 milyar dolarlık bir birikim oluşmuş durumda. Bunu sağlamak için faiz de dört aydır yüzde 50’de duruyor. Önümüzdeki aylarda enflasyonun kademeli olarak yüzde 40 seviyelerine düşmesiyle faiz indirimi gündeme gelecek. Şu anki Türkiye’de sıcak para girişlerini destekleyen ve bunun olabildiğince kesintisiz sürmesi beklentisiyle karşı karşıya olan bir ekonomi yönetimi var. Ama bu özellikle sanayi, imalat ve ihracat kesimi tarafında ciddi ölçüde gelir erozyonu yaratıyor. Sonuçta son bir yılda enflasyon yüzde 70 artarken dolar kuru sadece yüzde 24 arttı.”

Bu arada ekonomi yönetiminin uluslararası yatırımcıları Türkiye’ye çekebilmek için yürüttükleri küresel temaslar da devam ediyor. Son olarak Brezilya’daki G20 toplantılarına katılan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, burada yaptığı açıklamada, Türkiye’de uygulanan ekonomi programı ile makro istikrarı güçlendireceklerini ve büyüme potansiyelini artıracaklarını vurguladı.

İntegral Yatırım Araştırma Müdürü Seda Yalçınkaya Özer, yaptığı değerlendirmede, Türkiye’yi tercih eden kısa vadeli yabancı sermayenin daha çok yurt içi piyasada ihraç edilen borçlanma senetlerini ifade eden DİBS üzerinden giriş yaptığına işaret ediyor.

DİBS işlemlerinde, borçlu olan devlet DİBS sahiplerine kupon ödeme tarihlerinde ve vade sonunda borçlu olduğu tutarı ödüyor. DİBS’ler vadeleri boyunca ikincil piyasalarda kişi ve kurumlar tarafından alınıp satılabiliyor.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) 19 Temmuz haftasını kapsayan son Haftalık Menkul Kıymet İstatistikleri’ne göre, yurt dışında yerleşik kişiler 19 Temmuz haftasında net 124,2 milyon dolarlık hisse senedi alırken 700 milyon dolarlık DİBS ve 10,5 milyon dolarlık Genel Yönetim Dışındaki Sektör (ÖST) varlığı sattı.

Devlet tahvillerinde bir haftada 700 milyon dolara ulaşan bu yabancı satışı, son dönemin en sert satış işlemi olarak kayıtlara geçti. Aynı dönemde yurt dışında yerleşik kişilerin DİBS stoku 13 milyar 174 milyon dolardan 12 milyar 292 milyon dolara, ÖST stokları da 423,7 milyon dolardan 410,9 milyon dolara indi.

Yurt dışında yerleşik kişilerin 12 Temmuz itibarıyla 41 milyar 52 milyon dolar olan hisse senedi stoku ise 19 Temmuz’da 41 milyar 448 milyon dolara yükseldi.

Yılın başından bu yana yabancıların hisse tarafında zaman zaman alıcılı, zaman zaman da satıcılı bir seyir izlediklerini kaydeden Özer, “Rezerv birikiminin sürdürülebilir olması, ortodoks ekonomi politikalarının devam etmesi, gündemin ekonomide kalması ve enflasyonun seyri yabancı yatırımcının odağında olmaya devam edecek” diyor.

Peki, son dönemde sıkça gündeme gelen faiz indirimi süreci, Türkiye’ye olan yabancı ilgisini nasıl etkiler?

Özer’e göre, 2024’ün son çeyreğinden önce faizlerin indirilmesi yabancı ilgisinin dağılmasına neden olabilir. Türkiye’ye henüz istenen düzeyde sıcak para girişi sağlanamadığına işaret eden Özer, “Ancak enflasyondaki kademeli geri çekilmenin sürmesi ve yatırım yapılabilir seviyeye yaklaşmamız fon akımlarını da beraberinde getirecektir. Yeter ki olumlu hikâye bozulmasın” diyor.

Paylaşın

Türkiye, Yeniden “Yatırım Yapılabilir Ülke” Seviyesine Ne Zaman Çıkar?

Dr. Atahan Çelebi, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu yükseltmesine ilişkin yaptığı değerlendirmede, bundan sonra gerek yerli gerekse yabancı yatırımcıların en önemli beklentisinin Türkiye’nin notunun “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkması olduğunu kaydetti.

Atahan Çelebi, “Türkiye’den kurumsal tahvil alımları, menkul kıymet alımları esasen bu koşul sağlanırsa gerçekleşecek. O yüzden ekonomi politikalarında yaşanan olumlu sürecin devam etmesi gerekiyor. Özellikle döviz rezervlerindeki artışın sürmesi, net rezervin yükselmesi önemli. Ekonomik göstergeler, uygulanan politikaların etkisini yansıtmalı” diye konuştu.

İstatistiksel olarak bakıldığında Türkiye koşullarında bir ülkenin kredi notu düştükten sonra yeniden yükselişe geçmesi için yedi yıla yakın bir süre gerektiğine işaret eden Çelebi, “Ancak Türkiye’deki öngörülemez siyasi süreçler belirsizliği artırıyor” dedi.

Türkiye’de Mehmet Şimşek yönetiminde uygulanan ekonomi politikaları, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları tarafından olumlu karşılanmaya devam ediyor. Fitch Ratings ve S&P’nin Mart ve Mayıs aylarında yaptığı not artırımlarından sonra, Moody’s de tarihinde ilk kez Türkiye’nin kredi notunu iki kademe birden yükseltti.

Böylelikle Moody’s kararı öncesinde Uganda, Moğolistan ve Kongo ile aynı seviyede yer alan Türkiye, iki kademe not artışından sonra ise Bangladeş, Kosta Rika ve Namibya ile aynı seviyeye yükselmiş oldu. Ekonomideki sıkıntıları hafifletebilmek için uluslararası sermaye girişlerine ihtiyaç duyan Türkiye, hala her üç kuruluşun listesinde “yatırım yapılabilir ülke” seviyesinin dört basamak altında yer alıyor.

DW Türkçe’den Aram Ekin Duran‘a konuşan ekonomist ve yatırım danışmanlarına göre, AKP iktidarı ekonomide her şeyi doğru yapsa bile, Türkiye’nin “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine çıkması en az iki yıl alacak. Olası bir erken seçim kararı ve sonrasında “rasyonel” politikalardan uzaklaşılması halinde ise ülke notu yeniden düşüşe geçebilir.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu “B3″ten “B1″e yükseltirken, kredi notu görünümünü “pozitif” olarak korudu. Moody’s raporunda, Türkiye’nin kredi notunun tarihte ilk kez iki kademe birden yükseltilmesinin temel nedeni olarak ortodoks para politikasına kararlı ve “giderek daha iyi yerleşen geri dönüş” gösterildi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na (TCMB) olan güvenin arttığına ve uygulanan para politikasının güçlendiğine işaret edilen raporda 2025 yılı sonu enflasyon beklentisi de yüzde 38’den yüzde 30’a çekildi.

Ayrıca sıkı politika duruşunun Türkiye’nin yüksek dış kırılganlığını önemli ölçüde azalttığına işaret edilen açıklamada, pozitif görünümün yukarı yönlü risk dengesini yansıttığı kaydedildi. Öte yandan ülkedeki siyasi risklerin kredi notunu olumsuz etkileme potansiyelinin devam ettiğine vurgu yapıldı.

Sagam Strateji Danışmanlık Kurucusu Ekonomist Murat Sağman’a göre, iki kademe not artırımının başlıca sebebi Mehmet Şimşek ile birlikte “ortodoks” para politikalarına geri dönüş ve Merkez Bankası politikalarındaki kredibilite artışı oldu.

Moody’s’in Türkiye değerlendirmesinde Fitch ve S&P’ye göre zaten geri kalmış olduğuna, dolayısıyla iki kademeli bir artışın şaşırtıcı olmadığına vurgu yapan Murat Sağman, “Şimdi en azından bir dengelenme oldu. İki kademde birden not artışı yapılması ise Türkiye için bir ilk” diyor.

Ancak Türkiye’nin kredi notu artmış olsa da Türkiye hala “yatırım yapılabilir ülke” seviyesinde değil. Türkiye’nin bu seviyeye ulaşması için ise Fitch, S&P ve Moody’s’den dört kademe daha not artırımı alması gerekiyor.

Türkiye’nin notu en son Mayıs 2013’te “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine çıkarılmıştı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Türkiye’nin kredi notu her üç şirket tarafından da düşürülmeye başlanmış, 2019’da ise en düşük seviyeyi görmüştü.

Ne zaman “yatırım yapılabilir ülke” olur?

Bundan sonraki süreçte en çok merak edilen konu ise, Türkiye’nin ne zaman yeniden “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine çıkacağı. Peki Türkiye’nin önünde daha ne kadar yol var?

Küresel sermaye, döviz ve emtia piyasalarına ilişkin danışmanlık hizmeti sunan STRFS (Stratejistanbul Financial Solutions) Başstratejisti Dr. Atahan Çelebi, yaşanan not artışlarının Türkiye’ye sermaye girişi açısından olumlu bir gelişme olduğunu söylüyor. Bununla birlikte Çelebi, not artışının beklenen bir gelişme olduğu için 22 Temmuz Pazartesi günü piyasalar açıldığında ciddi bir etki yaratmayacağı görüşünde.

Bundan sonra gerek yerli gerekse yabancı yatırımcıların en önemli beklentisinin Türkiye’nin notunun “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkması olduğunu kaydeden Atahan Çelebi, “Türkiye’den kurumsal tahvil alımları, menkul kıymet alımları esasen bu koşul sağlanırsa gerçekleşecek. O yüzden ekonomi politikalarında yaşanan olumlu sürecin devam etmesi gerekiyor. Özellikle döviz rezervlerindeki artışın sürmesi, net rezervin yükselmesi önemli. Ekonomik göstergeler, uygulanan politikaların etkisini yansıtmalı” diye konuşuyor.

İstatistiksel olarak bakıldığında Türkiye koşullarında bir ülkenin kredi notu düştükten sonra yeniden yükselişe geçmesi için yedi yıla yakın bir süre gerektiğine işaret eden Çelebi, “Ancak Türkiye’deki öngörülemez siyasi süreçler belirsizliği artırıyor” diyor.

Türkiye’de önümüzdeki üç yıl sonunda yeni bir seçim ortamına girileceğinin altını çizen Atahan Çelebi, şu değerlendirmede bulunuyor:

“Bu noktada para politikasının ve mali disiplinin devam edip etmeyeceği tartışma konusu. Eğer bu koşullar altında devam edersek, benim tahminim 2 yıl içerisinde Türkiye’nin kredi notu yine yatırım yapılabilir seviyenin alt kısmına ulaşacaktır. Fakat tekrar altını çizelim. Seçim döneminde daha önce yaşandığı gibi gevşek politikalar, geri dönüş sinyalleri verilirse bu kredi artışları beklemeye girer. Ve bu pozitif eğilim kısa sürer.”

Son not artırımının sadece bir başlangıç olduğunu, henüz “yatırım yapılabilir” seviyeye çıkmak için dört not artırımına daha ihtiyaç olduğunu dile getiren Ekonomist Murat Sağman da, şu görüşleri dile getiriyor:

“Yatırım yapılabilir seviyeye gelmemiz, her şeyi doğru yaparsak iki yıldan önce olmaz. Doğru politikalar dediğimiz enflasyonun düşmesi, hukuk başta olmak üzere kurumların bağımsız çalışması… Bunlar çok önemli. Tabi ki bu not artışları yatırımcı ilgisini artıracaktır ama yeterli değil.”

Son not kararı ile birlikte 2024 başından bu yana üç büyük uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu da Türkiye’nin notunu artırmış oldu. Moody’s Ocak ayında Türkiye’nin B3 olan kredi notunu değiştirmemiş, görünümünü durağandan pozitife yükseltmişti. Fitch Ratings, Mart ayında Türkiye’nin kredi notunu “B”den “B+”ya yükseltirken, not görünümünü “durağan”dan “pozitif”e çıkarmıştı. S&P ise Mayıs yerel seçimlerin ardından Türkiye’nin kredi notunu “B”den “B+”ya yükseltmişti.

Paylaşın

Reuters’tan Türkiye Ekonomisi Analizi: Karanlık Günler Bekliyor

Birleşik Krallık merkezli haber ajansı Reuters, çalışan kesimin ve emekli olanların büyük bölümünün açlık sınırı altında yaşadığı Türkiye’ye ilişkin dikkat çeken bir analiz yayınladı:

“Erdoğan sabır çağrısında bulundu ancak 2024, 2018’den beri yaşanan bir dizi döviz krizinden bu yana ekonomik talihleri hızla kötüleşen Türkler için bir neslin en zorlu dönemine dönüştü.”

Reuters, Türkiye’nin ekonomi politikalarıyla ilgili bir analiz yayımladı. Reuters muhabiri Birsen Altaylı’nın kaleme aldığı “Erdoğan ekonomik hatalarını telafi ederken Türkleri karanlık günler bekliyor” başlıklı analizde, hükümetin son dönemdeki para politikalarının iyileşme sinyali verdiği fakat halkın yaşam maliyeti sorununu bir süre daha yaşayacağı değerlendirmesi yapıldı.

Haberde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 5 Temmuz’da yaptığı açıklamada “Biraz sabra ihtiyacımız var. Enflasyonda düşüş daha yeni başladı” sözleri hatırlatılarak şu yorumlar paylaşıldı: Erdoğan sabır çağrısında bulundu ancak 2024, 2018’den beri yaşanan bir dizi döviz krizinden bu yana ekonomik talihleri hızla kötüleşen Türkler için bir neslin en zorlu dönemine dönüştü.

Analizde, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) marttaki yerel seçimde aldığı yenilgide, para politikalarından memnun olmayan emekli kesimin de rol oynadığı değerlendirmesi paylaşıldı. Erdoğan’ın Mehmet Şimşek’i Hazine ve Maliye Bakanı olarak atadıktan sonra ekonomiyi canlandırmak için yeni bir programı devreye soktuğu ve önümüzdeki dönemde bunun sınanacağı da belirtildi.

Merkez Bankası’nın bir süre faiz artırımına gittikten sonra oranı yüzde 50’de sabitlediğine dikkat çekilerek şu yorumlar paylaşıldı: Bu durum, kendisini faizin ‘düşmanı’ diye tanımlayan Erdoğan’ın, yükselen fiyatlara rağmen ekonomik büyümeyi artırmak için kolay para politikası uyguladığı ve 5 Merkez Bankası başkanını görevden aldığı 5 yıllık sürecin şoke edici şekilde tersine dönmesi anlamına geliyor.

Derecelendirme kuruluşlarının Türk varlıklarının notunu yükselttiğine ve birçok yabancı yatırımcının geri döndüğüne işaret edilirken, para politikalarının sokağa henüz olumlu yansımadığı savunuldu. Erdoğan, salı günkü açıklamasında enflasyonun düştüğüne dikkat çekerek “Bazı kesimlerin hayat pahalılığı sebebiyle yaşadığı zorlukların bilincindeyiz” demişti.

Reuters, 73 yaşındaki emekli Fettah Deniz’in “Halen yürüyorum ama gerçekten yaşamıyorum” sözlerine de yer verdi. Ajansın görüştüğü 28 yaşındaki özel sektör çalışanı Silan ise 50 bin TL’yle İstanbul’da rahat yaşayamadığını söyledi.

Analizde, ev fiyatlarının neredeyse yüzde 50’i arttığı ve “İstanbul’daki restoran fiyatlarının Londra ve Dubai’dekilere yaklaştığı” belirtildi.

Bir finans firmasında çalıştığını söyleyen 58 yaşındaki Aynur, yaşam maliyeti sıkıntısını şöyle anlattı: Dışarıda yemek yemek ve tatil yapmak artık sözkonusu değil. İnsanların evinize gelmesini de istemiyorsunuz çünkü onları ağırlamaya gücünüz yetmiyor. Sosyal hayatım sona erdi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın