Restoranlar Müşteri Kaybından Endişeli: Nakit Ödemeye 7 İndirim

Çalışanlara ödenen yemek bedelinin yemek kartına yüklenme zorunluluğunun kalkacağına yönelik Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın paylaştığı gelişme, yeme içme sektöründe olumlu karşılanırken, bazı sektör temsilcileri nakdi ödemenin yeme içme dışında kullanılması halinde restoranlar için müşteri kaybının yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.

Dünya gazetesinden Merve Yiğitcan’ın haberine göre, bazı restoranların kart yerine artık nakit ödemeyi tercih edecek müşterileri için yüzde 7 indirim hazırlıklarına başladı.

Kararı değerlendiren Tüm Restoranlar ve Turizmciler Derneği (TÜRES) Başkanı Ramazan Bingöl, yemek kartı komisyonlarına yönelik sektör olarak uzun bir süredir mücadele verdiklerini hatırlatırken, bu haliyle yemek kartı zorunluluğun kalkacak olmasını memnuniyetle karşıladıklarını dile getirdi. Bundan sonraki süreçte, restoranların eskiden yemek kartı kullanan ve artık yemek ücretini nakit olarak alacak müşterileri için birtakım aksiyonlar alması gerektiğini savundu.

‘Komisyon müşteriye verilebilir’

Bingöl, tüm sektöre çağrı yaparak, “Yemek kartı şirketlerinin eskiden uyguladığı yüzde 12 olan komisyon oranını yüze 7’ye düşürmüştük. Şimdi yemek kartlarının yoğun olduğu restoranların hemen o komisyon oranlarında müşterilerine indirim yapmaları lazım. Yüzde 7’yi yemek kartı firmasına değil size veriyoruz, diyerek o müşteriyi kaçırmaması lazım. Bununla ilgili bir kampanya başlatacağız” ifadelerini kullandı.

Yemek kartının cirodaki payı yüzde 3-5

Turizm, Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmeleri Derneği (TURYİD) Başkanı Kaya Demirer ise uygulamanın yeme içme sektörü için hem fırsat hem de bazı riskleri taşıdığını söyledi. Komisyon maliyetinin kalkıyor olmasını fırsat, çalışanın ise bu desteği artık yemek yeme dışında kullanma imkânının ise bir kayba neden olacağına işaret etti.

TURYİD bünyesinde yer alan restoranlarda yemek kartları ile yapılan harcamanın toplam işletmenin cirosu içerisinde yüzde 3 ila yüzde 5 oranında bir paya sahip olduğuna dikkat çeken Demirer, “Yemek kartları ile yapılan ödemenin yerini çalışana nakit olarak ödenmesi çalışanın seçimi bunu yemeğe harcama yerine farklı ihtiyaçlarını karşılama yönünde olabilecektir. Bunun yanı sıra yine nakde elde edeceği gelirin yine bir kısmını restoranlarda harcama eğilimi olacaktır.

İşletme sahiplerinin bu durumda bir kısım iş kaybı olacaktır. Nakit elde edeceği aylık 1000 TL’nin bir kısmını yine restoranlarda harcayacak olan ve ölçümlemesi de imkânsız hale gelecek olan bu harcama tutarlarından işletme sahibinin karı ise yemek kartı firmalarına ödemekte olduğu yüzde 6 ila yüzde 8 bandındaki komisyonu ödeme yükümlülüğünden kurtulmuş olacaktır” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Türkiye’de Gençlerin Yüzde 24’ü ‘Sessiz İstifa’ Sürecinde

Genel anlamıyla “işte en azını yapmak, yapılması gerekenler dışında hiçbir şey yapmamak, özel hayatı korumak ve daha az sorumluluk almak” olarak ifade edilen sessiz bir vazgeçiş süreci olarak tanımlanan sessiz istifanın, Türkiye’de oldukça yaygın olduğu görüldü.

Bloomberght’nin aktardığına göre, yapılan çalışma Türkiye’de gençlerin yüzde 24’ünün şu an sessiz istifa sürecinde; yüzde 46,7’sinin ise bu kavrama yatkın olduğunu ortaya koydu.

Youthall’un çalışma hayatında gündeme oturan “Sessiz İstifa” konusunda gerçekleştirdiği ve gençlerin görüşlerini aldığı araştırmaya, 18-50 yaş arasındaki 1002 kişi katıldı. Araştırmaya katılanların yüzde 57,3’ü kadın, yüzde 41,6’sı erkek olarak dağılım gösterirken soruları yanıtlayanların yüzde 74,3’ü aktif çalışan, yüzde 25,7’si ise şu an çalışmayan katılımcılardan oluştu.

Sessiz istifa kavramıyla ilgili; iş-yaşam dengesi, iş yerlerine aidiyet, iş tanımlarının netliği gibi konu başlıklarının ele alındığı araştırma, kavrama yönelik eğilimleri, nedenleri ve süreçten vazgeçme kriterlerini de ortaya koydu.

Çalışan kendisini ş yerine ait hissetmiyor

İş yerine kendisini ait hissedenlerin oranı sadece yüzde 18,5. Araştırmaya katılan çalışanların yüzde 58,1’i çalışma hayatlarında iş-yaşam dengesini kuramadıklarını belirtirken “Bunu başarabiliyorum.” diyenlerin oranı yüzde 41,9 oldu.

“Hayatınızın ne kadarı özel yaşam odaklı?” sorusuna verilen yanıtlar, iş dışında yaşama ne kadar az vakit ayrıldığını gösterdi. “Hayatımın yüzde 30’undan azı özel yaşam odaklı.” diyenlerin oranı yüzde 41,1 iken sadece yüzde 30-50 arasında diyenlerin yüzdesi 36,4 oldu. Yüzde 50 ila 70 arasında “Özel yaşama vakit ayırabiliyorum” diyenler ise yüzde 17,3 oranında.

Dönemsel olarak değişiyor

Çalıştığı iş yerine aidiyetin de sorgulandığı “Sessiz İstifa” araştırmasında, dönemsel olarak hissiyatının değiştiğini söyleyenlerin oranı yüzde 48 iken, iş yerine kendilerini ait hissetmeyenlerin oranı yüzde 33,5 olarak tespit edildi. İş yerine kendini ait hissedenlerin oranı ise sadece yüzde 18,5.

Gençler yüzde 64,4 oranında iş tanımını net bulmuyorken yüzde 35,6 oranında görev tanımının net olduğunu belirtti.

“Sessiz İstifa” hakkında ne düşünüyorsunuz? sorusuna gençlerin yüzde 24’ünün sessiz istifa sürecindeyim demesi ve yüzde 46,6’sının bu kavrama yatkın olduğunu belirtmesi, dünya gündeminde olan konunun Türkiye’de de yaygın olduğunu ortaya koydu. Gençlerin yüzde 15’i bu yaklaşıma yatkın değilim derken, ne olduğunu bilmiyorum diyenlerin oranı 14,4’te kaldı.

“Sessiz İstifa” sürecini şu an yaşayan, konuya yatkın olan ve yatkın olmayan kişilerin yorumlarının ayrı ayrı analiz edildiği araştırmada; “Sessiz İstifa” yaklaşımına yatkın olmayanların yüzde 31,3’ü, çalıştıkları şirkette kariyer yollarının kapalı olduğunu hissettikleri takdirde bu sürece girebileceklerini belirtti. Bu oranı yüzde 24,7 ile iş-özel hayat dengesizliği, yüzde 18,7 ile iş tanımının net olmaması ve aynı oranda düşük maaş takip etti. Sürece uzak olanların hayatlarındaki öncelikler ise şu şekilde sıralandı: Kariyer yüzde 22,9, özel hayat yüzde 25, aile yüzde 21,5, sağlık yüzde 20,1 ve para yüzde 10,5.

En büyük etken düşük maaş

Youthall tarafından yapılan araştırmada “Sessiz İstifa” sürecinde olan gençlerin kendilerini bu duruma sürükleyen nedenlerin başında “düşük maaş” geliyor. Yüzde 35 oranında verilen düşük maaş yanıtını, yüzde 21,7 ile iş-özel hayat dengesizliği, yüzde 15 ile iş tanımının net olmaması, yüzde 14,2 ile kariyer yollarının kapalı olması ve yüzde 7,9 ile uzun mesai saatleri takip etti.

“Şu an sessiz istifa sürecindeyim” diyen yüzde 24 oranındaki kitle, hangi durumda sessiz istifalarını sonlandırabileceklerini de aktardı. Yüzde 35,8 yan hakların ve maaş haklarının düzenlenmesini ilk sırada belirtti. Buna en yakın oranda alınan cevap ise yüzde 32,9 ile “iş-özel hayat dengesine olumlu katkı sağlayacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi” olarak dikkat çekti. Yüzde 14,6 “kendi çalışma modelini oluşturma fırsatı” derken aynı oranda katılımcı “değişen motivasyonumun yöneticim/işverenim tarafından fark edilmesi” durumunda da “Sessiz istifadan vazgeçerim” dedi.

Z Kuşağında oran yüksek

Z kuşağının yüzde 64,2’sinin gündeminde sessiz istifa var. Yüzde 45,2 ile araştırmaya en yüksek oranda katılım gösteren 18-24 yaş bandının cevapları incelendiğinde yüzde 13,2’si sessiz istifa sürecinde olduğunu, yüzde 50,9’u ise sessiz istifa sürecine yatkın olduğunu belirtti. Bu da özellikle Z kuşağının temsilcilerinden oluşan gençler arasında bu kavramın gündemde olduğunu ortaya koydu. Tüm katılımcıların ortalamasında sessiz istifa sürecine götüren neden; maaş iken, 18-24 yaş grubunda neden olarak ilk sırayı iş-özel hayat dengesizliği aldı.

Araştırmada özgürlüklerine düşkünlükleri ve ne istediklerini net bir şekilde belirtmeleri ile iş hayatında ön plana çıkan Z kuşağının, verilen işler dışında ekstra sorumluluk almayarak ve mesai saatlerinin dışına çıkmayarak sessiz istifa sürecinde olduklarının sinyallerini yöneticilerine verdikleri gözlemlendi.

Kadınlar daha fazla sessiz vazgeçişte

Ankete katılan kadın çalışanların yüzde 68,6’sı sessiz istifa sürecinde olduğunu ya da sessiz istifa sürecine yakın olduğunu belirtti. Kadınların bu sürece yakın olmasının altında yatan en temel etken yüzde 33,9 ile iş-özel yaşam dengesi kuramamaları oldu. Erkeklerin yüzde 58,7’si sessiz istifa sürecinde ve sürece yatkın olduklarını belirtirken kendilerini bu sürece iten en büyük neden ise kadın çalışanlardan farklı olarak yüzde 21,2 ile düşük maaş olarak saptandı.

Paylaşın

Altı Ayda Türkiye’de Kurulan Rus Ortaklı Şirket Sayısı 720’ye Ulaştı

Rusya’dan Türkiye’ye yapılan yatırımlarda ağırlık olarak petrokimya, demir-çelik, lojistik, otomotiv ve yan sanayi ile tekstil sektörleri başı çekiyor. Sektör temsilcileri Ruslar’ın ambargo sebebiyle yatırımlarını Türkiye’ye kaydırdıklarını ve Avrupa’ya yapılan ticareti Türkiye üzerinden yaptıklarını belirtiyor. Kurulan şirketler yatırım, üretim ve istihdam açısında da Türkiye ekonomisine katkı sağlıyor.

Türkiye Gazetesi‘nin haberine göre, Avrupa tarafından uygulanan ambargodan dolayı Rus şirketlerinin Türkiye’ye yatırım yaparak ticaretlerine devam ettiklerini belirten iş dünyası temsilcileri “Birçok alanda yatırımları bulunuyor. Ancak bu bir risk. Nihayetinde Avrupa ve ABD’nin Rus şirketlerine ambargosu var ve bu Türkiye üzerinden by-pass ediliyor. ABD’nin bu konuda tavrı çok net ve Ticaret Bakanlığına çeşitli şikâyetlerde bulunuyorlar. Avrupa gümrük kapılarında denetim artırıldı. Ancak alınmış resmî bir karar yok. Şayet Türkiye’den yapılan ihracatta Rus şirketlerinin varlığı anlaşılırsa bizi de çeşitli ambargolar bekleyebilir” açıklaması yaptı.

Gayrimenkul sektöründen faaliyet gösteren Inhouse Global Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Ergüven, Rusya’ya yönelik ambargo sürecinde Rus şirketlerin yönünü Türkiye’ye çevirdiğini belirterek “Ağırlıklı olarak depo ve fabrika alanları alıyorlar. Fabrika için İstanbul, İzmit, Bursa, Çorlu ve Tekirdağ ön plana çıkıyor. Aynı zamanda otel satın alma ve işletme gibi turizm alanına da yatırım yapanlar var” dedi.

Öte yandan Rusya’da Avrupalı şirketlerin yerini Türkler dolduruyor. Türk ayakkabı üreticisi FLO mayıs ayında küresel spor giyim şirketi Reebok’ın Rusya’daki 100’den fazla mağazasını satın alırken Fiba ve Anadolu Efes gruplarının ülkede büyük satın alımlar gerçekleştirildiğini duyurmuştu. Ayrıca Rus gazetesi İzvestiya geçtiğimiz aylarda yaptığı haberde İpekyol, Mudo, adL, LTB, Twist’in Rusya’da mağazalar açacağını belirtilmişti.

6 ayda patlama yaşandı

  • 2018 29
  • 2019 27
  • 2020 33
  • 2021 39
  • 2022 Ocak 9
  • 2022 Şubat 13
  • 2022 Mart 64
  • 2022 Nisan 136
  • 2022 Mayıs 116
  • 2022 Haziran 153
  • 2022 Temmuz 101
  • 2022 Ağustos 128
Paylaşın

Türkiye ‘Gelir Adaletsizliği’nde 37 OECD Ülkesi Arasında 4. Sırada

İktidar ekonomide pembe tablolar çizse de açıklanan veriler, bunu doğrulamıyor. Türkiye, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) 37 üyesi arasında gelir dağılımı adaletsizliğinin en yüksek olduğu 4. ülke.

Euronews Türkçe’de yer alan habere göre, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri içinde ise gelir eşitsizliğinde Türkiye’den daha kötü durumda olan tek ülke Bulgaristan.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye’de halkın yüzde 40’ı gelirin sadece yüzde 16,5’ini alıyor. En zengin yüzde 20’lik grup ise gelirin yüzde 47,5’ini alıyor.

Gelir dağılımı eşitsizliğinin ölçülmesinde en çok kullanılan yöntemlerin başında Gini katsayısı geliyor. Gini katsayısı 0 ile 1 arasında bir değer. Sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, bire yaklaştıkça ise gelir dağılımında bozulmayı anlatıyor. OECD’nin 2021 veya en yakın yıl verilerine göre zirvede 0,487 puan ile Kosta Rika yer alıyor. Ardından Şili (0,46) ve Meksika (0,42) geliyor. Dördüncü sıradaki Türkiye’nin 2018 yılındaki Gini katsayısı ise 0,397 puan.

Türkiye’den sonra ABD ve İngiltere geliyor

OECD verisinde Türkiye’den hemen sonra ABD (0,395) ve İngiltere’nin (0,366) gelmesi dikkat çekiyor.

En az gelir adaletsizliği Slovakya ve Slovenya’da

Gini katsayısına göre gelir adaletsizliğinin en düşük olduğu ülkeler Slovakya (0,222) ve Slovenya (0,246). Diğer bazı ülkelerde ise Gini katsayısı şöyle: İtalya 0,33; İspanya 0,32; Yunanistan 0,308; Fransa 0,292; Almanya 0,289 ve Çekya 0,248.

AB üyeleri içinde ise en yüksek oran 0,402 puan ile Bulgaristan’da. Türkiye, AB ülkeleri içinde gelir adaletsizliğinin en yüksek olduğu ikinci ülke konumunda.

Gelir dağılımının hesaplandığı diğer yöntem ise toplumdaki en yüksek ve en düşük gelire sahip grupların toplam gelirden aldıkları payların karşılaştırılması. Toplumun en zengin yüzde 20’lik kesiminin geliri ile en yoksul yüzde 20’lik kesiminin gelirine oranı karşılaştırılarak P80/P20 hesaplanıyor. Farkın fazla olması gelir dağılımı eşitsizliğinin yüksek olması anlamına geliyor.

OECD’nin 2021 veya en yakın yıl verilerine göre Türkiye 37 OECD üyesi arasında gelir dağılımı eşitsizliğinin en yüksek olduğu 5. ülke. P80/P20 oranında eşitsizliğin en fazla olduğu 13,3 puan ile Kosta Rika. Ardından Şili (10,3), Meksika (8,9) ve ABD (8,4) geliyor. En düşük ise 3,2 puan ile Slovakya’da.

Türkiye’de gelirin yarısını yüzde 20’lik kesim alıyor

TÜİK’in sıralı yüzde 20’lik gruplar itibarıyla yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin dağılımı da Türkiye’de gelir adaletsizliği gösteriyor. 2020 anket yılı ve 2019 referans yılı verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesim gelirin yüzde 47,5’i alıyor. En yoksul yüzde 20’lik kesim ise gelirin sadece yüzde 5,9’unu alabiliyor.

Paylaşın

8 Ayda İşsizlik Ödeneğine Başvuran Sayısı 1.1 Milyonu Aştı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Utanmadan sıkılmadan işsizlik var diyorlar” dese de yılın ilk 8 ayına ilişkin veriler Erdoğan’ı yalanladı. Öyle ki bu yılın ilk 8 ayında çalışırken işten atılan ve işsizlik ödeneğine başvuran kişi sayısı 1 milyon 105 bin 947 oldu. Böylece 8 aylık dönemde her ay 138 bin 243 kişi, her gün ise 4 bin 608 kişi işten atılmış oldu.

Konu hakkında açıklamalarda bulunan CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, “Bakan Nebati her ne kadar Türkiye’nin büyüdüğünü, istihdamın arttığını söylese de resmi veriler bunun tam tersini iddia etmeye devam ediyor. Sadece temmuz ve ağustos ayında yani bir aylık dönemde işten çıkartılanların sayısı ise 140 bin 889 kişi oldu” dedi.

Bu yıl şu ana kadar en çok işten atılmaların olduğu şehrin 236 bin 400 kişi ile İstanbul olduğunu anlatan Ağbaba, “İstanbul’u 73 bin 440 kişi ile Ankara ve 58 bin 121 işten atılmayla İzmir izledi. Sanayinin yoğun olduğu Bursa ‘da 47 bin 84 kişi işten atılırken, Kocaeli’de bu yıl içerisinde işten atılanların sayısı ise 30 bin 718 olarak kayıtlara geçti” diye konuştu.

İşsiler kaderlerine terk ediliyor

Ocak-ağustos ayları arasında 1 milyon 105 bin 947 kişi işten atıldığı için işsizlik ödeneğine başvuru yaparken, başvuru yapanların sadece 538 bin 798’i ödenek almaya hak kazandı. Bu durumda işten atılanların neredeyse yarısı ödenek almaya hak kazanamadı. Türkiye’de işsizlik sigorta fonu işsizlerden çok işverenlere ve yandaş sermayeye kaynak olarak aktarılırken, işsizler ve işten atılanlarda bizzat iktidar tarafından kendi kaderlerine terk ediliyor.

Paylaşın

İktidar, Rekor Bütçe Açığına Doğru Koşuyor!

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Adana Milletvekili Burhanettin Bulut, bugün yaptığı yazılı açıklamada, yıl bitmeden TBMM’den ikinci bütçeyi çıkaran iktidarın, aldığı ek ödeneği de faize aktardığını vurguladı.

“Merkezi yönetim bütçesi, KİT’lere borç verme, iç ve dış borçlar ile bankaların toplayıp kredi olarak sattığı kur korumalı mevduatlar (KKM) için faiz ödeme bütçesine dönüştü diyen Bulut, “Bu yılın ilk sekiz aylık döneminde iç ve dış borç faiz ödemeleri 169,6 milyar liraya yükseldi. KKM için ödenen 75,6 milyar liralık faiz ödemeleri de dahil edildiğinde, toplam faiz ödemesi 245,2 milyar liraya ulaştı. Bütçe, faiz ödemeleri nedeniyle kevgire döndü. AKP döneminde bütçeden yapılan faiz ödemeleri, 1 trilyon 543 milyar liraya kadar ulaştı. Yıl sonuna kadar bütçeden iç ve dış borçlar için toplam 330 milyar lira faiz ödenmesi öngörülüyor. Bu tutar, KKM için yapılacak faiz ödemesiyle birlikte 500 milyar liraya yakın bir büyüklük oluşturacak” ifadelerini kullandı.

Bulut, şunları kaydetti: Hiçbir şekilde rakamları tutmayan Orta Vadeli Program’da, 17 Ekim’de TBMM’ye sunulacak olan 2023 yılı bütçesiyle iç ve dış borçlar için ödenecek faiz tutarı şimdiden 565,6 milyar lira olarak öngörülüyor. Gelecek yıl KKM için ne kadarlık bir faiz farkı ödemesi yapılabileceğine ilişkin tahmin henüz belli değil. KKM’nin bütçeye yükü, kartopu gibi günden güne büyüyor.

Bütçeye yükünün ne kadar olacağı henüz belli olmasa da en iyi ihtimalle 200 milyar liraya yaklaşacak KKM faiziyle birlikte 2023 yılında bütçenin faiz yükünün en az 750 milyar liraya bulacağı belirtiliyor. Sadece iç ve dış borç faiz ödemesi için 2023 yılında ayrılan tutar, 2022 yılındaki 330 milyar liraya göre yüzde 71,5 oranında artacak ve bütçenin en yüksek artan kalemi olacak.

“İktidar, rekor bir bütçe açığına doğru gidiyor”

Hem bu yılın hem de gelecek yılın bütçesinde büyüyen bir başka kalem ise KİT’lere bütçeden verilecek ‘borç’ olarak gözüküyor. Bu yılın ilk sekiz aylık döneminde bu kuruluşlara bütçeden verilen borç, geçen yıla göre 6 kat artarak 150 milyar lirayı geçti. Bu rakamın, bu yılın tamamında 292 milyar lirayı, gelecek yıl ise 359 milyar lirayı bulması bekleniyor. Bütçede ‘borç verme’ adıyla sınıflandırılsa da KİT’lere verilen bu tür borçlar geri tahsil edilemiyor. Seçim yılı olan 2023 için kesenin ağzını açacak olan iktidar, rekor bir bütçe açığına doğru gidiyor.”

Paylaşın

7 Ayda 966 Bin Kişi İcralık Oldu

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, partisinin Genel Merkezi tarafından hazırlanan Haftalık Ekonomi Raporu’ndan verileri derledi ve yurttaşların borç krizine ilişki değerlendirmelerde bulundu.

İcra takibi sayısının sürekli arttığı, vatandaşın gıdaya erişimde zorlandığını, dar ve sabit gelirlinin ise konut sahibi olmasının artık olanaksız hale geldiğini vurgulayan Gürer, “İcra ve borçlanma artıyor. Yoksulluk yaygınlaşıyor. Dar ve sabit gelirli ekmeği her geçen gün küçülüyor. Lokmaya doğru iniyor. Ailece çalışarak yaşama tutunmaya çalışanlar dahi sağlıklı beslenmeden uzaklaşıyor” ifadelerini kullandı.

‘966 bin kişi yasal takipte’

Evrensel’de yer alan habere göre Gürer, bu yılın ilk 7 ayında 538 bin 254 kişinin kredi kartı borcunu, 659 bin 89 kişinin de tüketici kredisi borcunu zamanında ödeyemediği için yasal takibe alındığını aktardı. Gürer, birden fazla bankaya olan borcu yüzünden ya da hem kredi kartı hem de tüketici kredisi aynı anda takibe alınanlar tek kişi sayıldığında bu dönemde toplam 966 bin 463 kişinin bankalar tarafından icra takibine alındığını kaydetti.

İcra takibine alınan tekil kişi sayısının geçen yılın aynı dönemine göre 224 bin 993 kişi arttığına da vurgu yapan Gürer, “Önceki yıllarda takibe alınıp icraya verilenlerden borcu devam edenlerin sayısı temmuz sonu itibarıyla 4 milyon 144 bin 303 kişiye ulaştı. Bu durumda olanların sayısında geçen yıl temmuz ayına göre 500 bin kişilik bir artış yaşandı” bilgisini paylaştı.

Gürer, “İcra dosyaları gelir gider dengesi sürekli bozulup borcunu ödeyemeyenlerin içinde bulunduğu zor şartlarında göstergesidir” diye konuştu.

CHP Milletvekili Gürer, Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin verilerine göre, bankalara kredi kartı ve tüketici kredisi borcu bulunan vatandaş sayısının son bir yılda bir milyon 892 bin kişi daha artarak 36 milyon 362 bin kişiye yükseldiğine dikkat çekti. Gürer, “Vatandaş borcu borçla ödeyip ayakta kalmaya, yaşamı sürdürmeye çalışıyor. Bankalara mecbur yaşam riskli. Ödeyemediğinde ise icra kapıda” şeklinde konuştu.

Konut fiyatları hatırlatması

Konut fiyatlarının son bir yıl içinde yüzde 173,8 arttığına da değinen Gürer, konut metrekare birim fiyatının son bir yılda yüzde 198,5 oranında artarak 13 bin 936 TL’ye kadar ulaştığını söyledi.

Bu yıl temmuz ayı itibarıyla son bir yıllık dönemde Türkiye genelinde ikamet amaçlı konut maliyetlerinde yüzde 110,1 oranında artış yaşandığını aktardı. Gürer, sabit ve dar gelirlilerin ev alabilme umudu olmadığı için TOKİ şartlarına bakmadan başvurduğunu söylerken, uzmanların TOKİ’de yaşanabilecek sorunlara dikkat çektiğini kaydetti.

Paylaşın

Türkiye’de Yaşayan Dolar Milyoneri Sayısı 29 Bin 400

Ekonomik krizin her geçen gün biraz daha derinleştiği bu dönemde çarpıcı bir rapor yayınlandı. Rapora göre, Türkiye’de yaşayan dolar milyoneri sayısı 29 bin 400, multimilyoner sayısı 1470 ve 100 milyon dolar ve üzerinde varlığı olan kişi sayısı 84.

Rapora göre, New York’ta yaklaşık 345 bin 600 milyoner, 10 milyon doların üzerinde varlığa sahip 15 bin 470 kişi, 100 milyon dolar veya daha fazla serveti olan 737 kişi ve 59 milyarder bulunuyor.

Japonya’nın başkenti Tokyo, 304 bin 900 yüksek servetli birey ile ikinci sırada yer aldı. Raporda, Tokyo’da 7 bin 350 kişinin multimilyoner, 263’ünün 100 milyon doların üzerinde ve 12’sinin milyarder olduğu tespit edildi.

San Francisco’da 276 bin 400, Londra’da 272 bin 400, Singapur’da 249 bin 800, Los Angeles’ta 192 bin 400, Pekin’de 131 bin 500 milyoner yaşıyor.

Yatırım göçü danışmanlığı Henley & Partners tarafından hazırlanan yeni bir rapora göre New York, dünyanın en yüksek servetine sahip bireylerine ev sahipliği yapıyor.

Rapora göre, New York’ta yaklaşık 345 bin 600 milyoner, 10 milyon doların üzerinde varlığa sahip 15 bin 470 kişi, 100 milyon dolar veya daha fazla serveti olan 737 kişi ve 59 milyarder bulunuyor.

Bloomberg HT’deki habere göre rapor, New York’un 8,38 milyon vatandaşının yaklaşık yüzde 4’ünün 1 milyon doların üzerinde değere sahip yatırım yapılabilir varlıklara (mülk, nakit veya hisse senedi) sahip olduğunu ortaya koyuyor.

10 milyon dolardan fazla değeri olan varlığa sahip olanların sayısı ise 15 bin 470. New York sakinlerinin sahip olduğu toplam özel servet 3 trilyon doları aşarken, bu rakam çoğu G-20 ülkesinde tutulan toplam özel servetten daha fazla olması açısından dikkat çekiyor.

Japonya’nın başkenti Tokyo, 304 bin 900 yüksek servetli birey ile ikinci sırada yer aldı. Raporda, Tokyo’da 7 bin 350 kişinin multi-milyoner, 263’ünün 100 milyon doların üzerinde ve 12’sinin milyarder olduğu tespit edildi.

Henley & Partners’a göre, Türkiye’de yaşayan dolar milyoneri sayısı 29 bin 400, multimilyoner sayısı 1470 ve 100 milyon dolar ve üzerinde varlığı olan kişi sayısı 84.

San Francisco’da 276 bin 400, Londra’da 272 bin 400, Singapur’da 249 bin 800, Los Angeles’ta 192 bin 400, Pekin’de 131 bin 500 milyoner yaşıyor.

Paylaşın

Seçimden Sonra Türkiye Ekonomisini Neler Bekliyor?

Çok partili sisteme geçtikten sonra Türkiye ekonomisi 1958, 1970, 1979, 1994, 2000 senelerinde fotokopi ekonomik krizler yaşadı; fotokopi iktisadi krizler tabirini kullandım çünkü çok farklı kurumsal ekonomik yapılarda bile Türkiye çok benzer, fotokopi krizleri yaşamaktan kurtulamadı.

Farklı kurumsal yapıların oluşumu da bu krizlerin çok benzer bir biçimde oluşmasına ilginç bir biçimde engel olamadı; 1958, 1970, 1979 krizlerinde sermaye hareketlerinin serbestisi (1989, 32 sayılı karar) ve gümrük birliği (AB’de imalat sanayi ürünleri serbest dolaşımı, 1996) yok, 1994’de sermaye hareketlerine serbesti gelmiş ama gümrük birliği yok, 2000’de hem gümrük birliği hem sermaye hareketlerinin serbestisi mevcut ama aynı tip krizler oluşmuş.

Kimse her krizin farklı yapısı, nedenleri ve sonuçları vardır diye itiraz etmesin, doğrudur, her krizin kendi spesifik yapısı vardır ama iktisatçının işi süreçlerde farklı yanlardan ziyade ortak yönleri ortaya çıkarmak değil midir?

Her şey kitaba ve Türkiye ekonomik krizler tarihine uygun gidiyor ama….

Tüm bu krizler kaynak sorununu göz ardı eden hırslı büyüme maceralarından hemen sonra patlamış krizler, ekonomi birkaç sene yüksek büyüme oranlarını test ediyor, bu arada işsizlikte nispi azalmalar yaşanıyor yüksek büyüme ithalat talebini yani döviz talebini uyarıyor, ekonominin zaten yapısal bir döviz üretme sorunu mevcut (eğitim, yüksek teknoloji içeren mallar), artan döviz talebi rezervlerden, piyasalardan, sermaye girişlerinden karşılanamayınca (hukuk?) kur patlıyor, milli gelir kriz öncesine hatta daha da aşağı dönüyor ve kucağımızda ağır bir kriz kalıyor.

Türkiye ekonomisinin girdi-çıktı tablosu analizi ülkemizin kendi tasarrufları ile sağlayabileceği büyüme oranlarının üzerine çıktığı zaman yüksek büyüme oranları ile cari açık arasında büyük bir pozitif korelasyonun varlığını gösteriyor; bu pozitif korelasyon dünyada her ekonomi için de geçerli değil, örneğin, Almanya’da yüksek büyüme oranları ile cari açık arasında bir korelasyon mevcut değil, hatta büyüme dönemlerinde ekonomi cari fazla veriyor, Fransa’da ise Almanya’nın tersine yüksek büyüme oranları cari açığı çok uyarıyor ama Fransa çok güçlü hukuk devletinin sayesinde AB içinde en çok doğrudan yabancı sermaye çeken ülke haline geliyor (Brexit sonrası) ve cari açığın patlaması krize dönüşmüyor.

”Türkiye 2022 senesinde de koşar adım bir döviz krizine doğru gidiyor, aynen 1958’de, 1979’da olduğu gibi”

Türkiye 2022 senesinde de koşar adım bir döviz krizine doğru gidiyor, kendi tasarrufları, kaynakları üzerinde bir büyüme hedefi koyuyor ve kısmen de gerçekleştiriyor, işsizlik oranında da nispi bir gerileme var, bu veriler doğru veriler ama bu süreç, her zaman olduğu gibi büyük cari açıklara neden oluyor, ihracattaki kıpırdanmaya rağmen cari açık büyümeye devam ediyor çünkü ihracatın ithalatı karşılama oranı her ay muntazaman azalıyor, doğrudan yabancı sermaye yatırımı yok mertebesine geliyor; bu durum bize yakın tarihimizde de olduğu gibi bize büyük bir döviz krizini işaret ediyor, aynen 1958’de, 1979’da olduğu gibi.

Ancak, bu kez, Merkez Bankası döviz rezervlerinde ilginç gelişmeler de yaşanıyor, Merkez Bankası bilançosunda sekiz ayda 25 milyar dolarlık net hata ve noksan gözüküyor; bu miktarın ismini muhasebe anlamında artık net hata ve noksan olarak koymak mümkün değil, başka şeyler oluyor.

Türkiye önemli bir ülke ve jeopolitik açıdan da çok önemli; bu kez galiba Türkiye’yi yöneten merkezi idare ilk kez bu ölçüde jeopolitik satarak, batı ile son seksen senede kurulmuş olan kurumsal yapıyı satarak, vazgeçerek cari açık yani döviz krizini çözmeye çalışıyor.

Türkiye ekonomisi çok önemli jeopolitik konumuna rağmen küçük bir ekonomi, ekonominin dünya ekonomisi içinde payı yüzde birin çok altına düşmüş durumda ama nüfusumuz dünya nüfusunun yüzde birinin üzerinde; AKP sonrası gelecek yönetimlerin Türkiye ekonomisinin dünya payını mutlaka nüfus payının üzerine çıkarma hedefi koymak durumunda olmalıdırlar, aksi durum Türkiye’nin her gün mutlak ve nispi olarak fakirleşmesi anlamına gelebilir.

Milli gelirimiz dünya ekonomisinin yüzde birinin altında ve cari açığımız da milli gelirimizin yüzde 6 ya da 7’si mertebesinde olduğu zaman ekonomimizin krize girmemesi için ihtiyaç duyduğu dolar cinsinden miktar 55 ile 60 milyar dolar dolayında olmaktadır ve bu miktar Türkiye’nin bu global ilişkiler ortamında Rusya için, bazı Arap ülkeleri için jeopolitik değerinin ve batı ile seksen senede kurduğu kurumsal ilişkiler bütünün değerinin çok altındadır ve mesela Gazprom bu pahayı ödemeye Putin’in Polonya’nın, Macaristan’ın intikamını alması için hazırdır.

Ancak, unutmamak lazım, jeopolitik ve batı ile kurumsal ilişkiler sadece bir kez pazara çıkarılır; başka bir ifade ile de bu modelin sürdürülebilirliği yoktur, sadece döviz krizini seçimlerin ötesine taşımaya yarayabilir.

”Enflasyonun esas yıkıcı etkisi orta vadede büyüme süreçlerini olumsuz etkilemesi olacaktır”

Bu arada büyümeyi desteklemek ve anlamakta zorlandığımız takıntılar nedeniyle faizlerin üzerine baskı enflasyonda ülkemizi dünya liderliğine taşımaktadır.

Enflasyon ülkemiz iktisat ideolojisi çerçevesinde sıkıntılı bir anlayışla sadece bir bölüşüm süreci olarak algılanmakta, yüksek enflasyonun düşük gelir gruplarından üst gelir gruplarına kaynak aktarımı gerçekleştirdiğine inanılmaktadır; “inanılmaktadır” ifadesini kullanıyorum çünkü bu enflasyon süreçlerinin hangi yönde gelir aktarım mekanizmasına dönüştüğüne yönelik elimizde çok somut veri de bulunmamaktadır ama varsayalım ki bu iddia doğru olsun.

Ancak, enflasyon süreçlerinin daha da olumsuz etkisi yüksek fiyat artışlarının nispi fiyatları çarpıtarak iktisadi aktörlerin doğru piyasa mesajları almalarını engelleyerek rasyonel karar alma süreçlerini olumsuz etkilemesidir ve Türkiye şimdi bu sürece girmiştir ve bu sürecin sonu yanlış iktisadi kararlar, mesela yanlış tasarruf-yatırım kararları üzerinden büyüme ve bölüşüm ilişkilerini çok olumsuz etkilemesidir; enflasyonun esas yıkıcı etkisi orta vadede büyüme süreçlerini olumsuz etkilemesi olacaktır.

Türkiye merkezi yönetimi kısa vadede yüksek büyüme oranları uğruna jeopolitik ve kurumsal yapıyı pazara çıkarmaktansa gerçek bir hukuk devleti inşa sürecini öncelese idi senede altmış milyar doğrudan yabancı yatırım çekmek çok kolay olurdu ve bu yaşadıklarımızı da yaşamazdık.

21. yüzyılda ekonomilerin iki temel girdisi olacaktır: Hukuk ve nitelikli eğitim; Türkiye bu iki alanı da perişan ettiği için gireceğimiz ekonomik krizin uzun sürme ihtimali, Mayıs 2023’de kim iktidara gelirse gelsin her zamankinden fazladır.

(Euronews Türkçe /  Eser Karakaş)

Paylaşın

Kamuda İstihdam Edilenlerin Sadece Yüzde 25’i Kadın

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Genel-İş’in Emek Araştırma Dairesi (EMAR) her yıl düzenli olarak hazırladığı “Kamuda ve Genel İşler İşkolunda İstihdam” raporunun bir yenisini yayımladı.

Kamuda ve genel işler işkolunda istihdam verileri ile kamu harcamalarının, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ve Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle karşılaştırıldığı rapora göre Türkiye’de kamu harcamalarının oranı, OECD ortalamasının çok altında ve Avrupa ülkeleri içinde ise son sıralarda.

OECD ortalamasına göre GSYH içinde genel kamu harcamalarının oranı yüzde 48,47. Fransa’da yüzde 59,4, Yunanistan’da yüzde 56,8, İtalya’da yüzde 55,5, Almanya’da yüzde 51,4 ve İspanya’da yüzde 50,6 kadar. Türkiye’de ise bu oran yüzde 35,88.

Kamuda sosyal harcamalara yeterli pay ayrılmıyor

Rapora göre eğitim, sağlık ve sosyal korumalardan oluşan kamu kesimi sosyal harcamalarına GSYH’den ayrılan payın düşmüş durumda. 2021’da kamu kesimi sosyal harcamalarına GSYH’dan ayrılan pay yüzde 15,9 oldu ve 2017 seviyesine düştü.

2018’de yüzde 16,3, 2019’da yüzde 17,1 oranındaydı. 2020’de ise pandeminin de etkisiyle kamunun sosyal harcamaları biraz daha artış eğiliminde olsa da, 2021’de yaklaşık 2 puan düştü ve yüzde 15,9’a geriledi.

Kamu istihdamı OECD ortalamasının 4 puan altında

Yine rapora göre Türkiye’de toplam istihdam içinde kamu istihdamının oranı, OECD ortalamasının 4 puan altında.

OECD üye ülkelerin ortalamasında toplam istihdam içinde kamu istihdamının oranı yüzde 18,45 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 14,5.

Fransa (yüzde 21,5) ve Macaristan’da (yüzde 21,5) toplam istihdam içinde kamu istihdamı oranı OECD ortalamasının üstünde, diğer Avrupa ülkelerinde ise altında.

Kamuda istihdamın sadece yüzde 25’i kadın

OECD’ye üye ülkelerin ortalamasında kadınların toplam istihdam içindeki oranı yüzde 45,40 oranında. Kamu sektöründe istihdam oranı ise yüzde 57,8.

Birçok ülkede de kamuda kadın istihdamı, toplam istihdamdan fazla. İngiltere, Fransa, Macaristan ve Portekiz’de toplam istihdam içinde kadın istihdam oranı yüzde 40 iken kamuda kadın istihdam oranı yüzde 60’ın üzerinde.

Ancak Türkiye’de kadınların istihdama katılımı, OECD ve Avrupa ülkelerinin çoğundan az. Türkiye’de kadınların toplam istihdam içindeki oranı yüzde 26,6 iken kamu istihdamında kadın oranı yüzde 25.

Her 10 kişiden 8’i özel sektörde, 2’si kamuda çalışıyor

Rapora göre Türkiye’de kamu istihdamının artış eğiliminde. Ancak buna karşın toplam istihdamın yalnızca yüzde 16,8’ini oluşturuyor. Özel sektör istihdamı ise yüzde 83,2.

Kamu istihdamında en fazla artış “sözleşmeli personelde”

Öte yandan kamuda en güvenceli istihdam biçimi olan “memurluğun” yerini “sürekli işçilik” ve “sözleşmeli personel” alıyor.

2015’te kamu istihdamının yüzde 82’sini memurluk, yüzde 4,2’sini sözleşmeli personel istihdamı oluştururken; 2021’de kamu istihdamında memur oranı yüzde 61,5’e geriledi, sözleşmeli personel istihdam oranı ise 6,6 puan artarak yüzde 10,8’e yükseldi.

2022’nin ilk çeyreğinde ise memurluk yüzde 61’e düşerken sözleşmeli personel istihdamı 11,5’e çıktı.

Sürekli işçilikte ise yüzde 9,3’ten yüzde 24,4’e yükselmiş durumda. Raporda kamu istihdamında sürekli işçiliğin artışının en önemli nedeni olarak 2017’de çıkarılan 696 sayılı KHK düzenlemesi gösterildi.

Bu düzenlemeyle personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım ihaleleri ve taşeron firmalarda çalışan işçiler, merkezi idarelerde sürekli işçi kadrosuna; belediyelerde çalışan taşeron işçiler ise, belediye şirketlerine geçirildi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın