Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.
Haber Merkezi / Küresel ekonomi bugün artık üretimle, ticaretle ya da reel büyümeyle değil; borçla ayakta duran bir finansal düzenle yönetiliyor. Devletler büyümeyi borçla finanse ediyor, şirketler borçla ayakta kalıyor, hanehalkı borçla tüketiyor. Ortaya çıkan tablo ise basit ama ürkütücü: Borç, geçici bir araç olmaktan çıkıp kalıcı bir ekonomik modele dönüşmüş durumda.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın son raporları, küresel kamu borcunun önümüzdeki yıllarda dünya toplam gelirine yaklaşacağını gösteriyor. Bu rakamlar, yalnızca istatistik değil; gelecek nesillerin omuzlarına yüklenen bir faturanın ifadesi. Borçlanma bugünü kurtarıyor olabilir, ancak yarını ipotek altına alıyor.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanma, kalkınmanın ön koşulu gibi sunuluyor. Oysa gerçek şu: Artan faizler ve borç servis maliyetleri, bu ülkelerin eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel alanlara ayırması gereken kaynakları eritiyor. Kalkınma için alınan borç, ironik biçimde kalkınmanın önündeki en büyük engellerden birine dönüşüyor.
Peki gelişmiş ekonomilerde durum farklı mı? Pek sayılmaz. ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri borçlanmayı “yönetilebilir” görürken, bu yaklaşım finans piyasalarının sürekli istikrar üreteceği varsayımına dayanıyor. Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Finansal istikrar kalıcı değil, krizler ise istisna değil kuraldır.
Borçlanma ekonomisinin en büyük açmazı, sürdürülebilirlik kavramıyla kurduğu çelişkili ilişkidir. Bugün “yeşil tahviller”, “sürdürülebilir finansman araçları” gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyor. Ancak bu araçlar, toplam borç yükü içinde hâlâ sınırlı bir yer tutuyor. Üstelik çevreyi ve toplumu korumayı amaçlayan projelerin bile borçla finanse edilmesi, sürdürülebilirliğin içini boşaltan bir başka paradoks yaratıyor.
Davos’ta yapılan iyimser konuşmalar, G20 zirvelerindeki iyi niyetli açıklamalar, borç krizine dair yapısal bir çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Çünkü sorun teknik değil, siyasal ve sistemik. Küresel ekonomi, kısa vadeli büyüme rakamlarını uzun vadeli istikrarın önüne koymaya devam ediyor.
Sorulması gereken soru şu: Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.
Gerçek sürdürülebilirlik; üretime, verimliliğe, adil gelir dağılımına ve uzun vadeli mali disipline dayanan bir ekonomik anlayışı gerektirir. Aksi hâlde borç, küresel ekonominin görünmez motoru olmaya devam edecek — ta ki motor kilitlenene kadar.







































