Taliban, Kadınlara Baskıyı Artıyor; BM İçin Çalışmayı Yasakladı

Ağustos 2021 yılında Afganistan’da kontrolü ele geçiren Taliban, kadınların Birleşmiş Milletler (BM) için çalışmasını yasakladı. Taliban’ın kararı Birleşmiş Milletler tarafından duyuruldu.

BM, yazılı bir açıklama yapılmadığını ancak Taliban’ın örgütü sözlü olarak bilgilendirdiğini kaydetti. BM, Taliban’ın kararının “kabul edilemez ve akıl almaz” olduğunu vurguladı.

Örgütten yapılan açıklamada, “Bu, yardım kuruluşlarının en çok ihtiyaç duyanlara ulaşma imkanlarını baltalayan, endişe veren bir dizi hamlenin sonuncusu. BM, kadın personeli olmadan Afganistan’da çalışamaz ve hayat kurtaran yardımı ihtiyaç duyanlara sağlayamaz” denildi.

BM, Afganistan’da tüm personelinden, önümüzdeki 48 saat boyunca çalışmalarını durdurmalarını talep etti. Örgüt yetkilileri, Taliban yönetimi ile görüşüp konunun netlik kazanmasını bekliyor.

Afganistan ve Taliban

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den Flaş Açıklama: Nükleer Silah Kullanma Riski Zirvede

Birleşmiş Milletler (BM) Silahsızlanma Yüksek Temsilcisi Izumi Nakamitsu,  “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlemesi Antlaşmasının” (NPT) yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğinin altını çizdi.

Nakamitsu, bu ülkelerin söz konusu yükümlülükler sayesinde nükleer silah kullanımı ve yaygınlaşmasının engellediğini belirterek, “Nükleer silah kullanma riski şu anda Soğuk Savaş’ın derinliklerinden bu yana her zamankinden daha yüksek. Ukrayna’daki savaş bu riskin en şiddetli örneğini temsil ediyor” dedi.

Nakamitsu, açıklamasının devamında, “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na taraf olan tüm devletlerin, nükleer silahlarla ilgili meseleler söz konusu olduğunda, tüm devletler gerilimi tırmandıracak, hataya veya yanlış hesaplamaya yol açabilecek herhangi bir eylemde bulunmaktan kaçınmalıdır.

Hem nükleer silahlı devletler hem de nükleer silaha sahip olmayan devletler taahhütlerine ve yükümlülüklerine sıkı sıkıya bağlı kalmalıdır. Gerilimleri acilen azaltmak için diyaloğa geri dönmeli ve şeffaflık ve güven arttırıcı önlemler geliştirmenin ve uygulamanın yollarını bulmalılar. Anlaşmaya taraf olan devletler yükümlülüklerine tam olarak uymalı, gerilimin tırmanışını önlemek için derhal ciddi çabalar göstermeli” ifadelerini kullandı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in 25 Mart’ta, Belarus’a taktiksel nükleer silahlar yerleştireceklerini ancak nükleer silahların yayılmasının önlenmesiyle ilgili uluslararası yükümlülüklerini ihlal etmeden bunu yapacaklarını açıklamasının ardından acilen toplandı.

Ukrayna, Rusya’nın Belarus’a nükleer silah yerleştirmesini ‘endişe verici bir gerilim’ olarak değerlendirmiş, NATO ve Avrupa Birliği, Rusya’dan gelen son adımın ‘sorumsuzca’ olduğunu ifade etmişti.

VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun aktardığına göre, BM Silahsızlanma Yüksek Temsilcisi Izumi Nakamitsu, Rusya’nın Belarus’ta atmaya çalıştığı son adımını ‘oldukça tehlikeli bir girişim’ olarak değerlendirdi. Nakamitsu, tüm üye ülkelerin gerginliği arttıracak ya da hataya yol açacak adımlardan kaçınması konusunda uyarıda bulundu.

Nakamitsu, taraf ülkelerin “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlemesi Antlaşmasının” (NPT) yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğinin altını çizdi. Bu ülkelerin söz konusu yükümlülükler sayesinde nükleer silah kullanımı ve yaygınlaşmasının engellediğini belirterek, “Nükleer silah kullanma riski şu anda Soğuk Savaş’ın derinliklerinden bu yana her zamankinden daha yüksek. Ukrayna’daki savaş bu riskin en şiddetli örneğini temsil ediyor” dedi.

Nakamitsu, “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na taraf olan tüm devletlerin, nükleer silahlarla ilgili meseleler söz konusu olduğunda, tüm devletler gerilimi tırmandıracak, hataya veya yanlış hesaplamaya yol açabilecek herhangi bir eylemde bulunmaktan kaçınmalıdır.

Hem nükleer silahlı devletler hem de nükleer silaha sahip olmayan devletler taahhütlerine ve yükümlülüklerine sıkı sıkıya bağlı kalmalıdır. Gerilimleri acilen azaltmak için diyaloğa geri dönmeli ve şeffaflık ve güven arttırıcı önlemler geliştirmenin ve uygulamanın yollarını bulmalılar. Anlaşmaya taraf olan devletler yükümlülüklerine tam olarak uymalı, gerilimin tırmanışını önlemek için derhal ciddi çabalar göstermeli” dedi.

ABD Daimi Temsilciliği adına söz alan Büyükelçi Robert Wood, Putin’in bu kararının “Rusya’nın istikrarsızlaştırıcı ve tehlikeli davranışlarının” arttığını gösterdiğini, uluslararası hukuka ve BM Şartı’na aykırı olduğunu söyledi. Wood, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline hala meşru bir zemin bulamadığını, Ukrayna’daki savaşta gerginliği arttırmaya çalıştığını belirterek, Rusya’ya Ukrayna topraklarından çekilme çağrısını yineledi.

Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vassili Nebenzia ise Batı’nın Rusya’yı haksız yere suçladığını, ülkesinin barış ve güvenliği tehdit etmediğini, hiçbir yükümlülüğü ihlal etmeden Belarus ile olan işbirliklerini arttırdıklarını söyledi.

Nebenzia, asıl gerilimi tırmandıranın ABD’nin Avrupa ülkelerine yerleştirdiği nükleer silahlar olduğunu belirterek, “Yükümlülüklerimizi ihlal etmeden Belarus ile işbirliğini sürdürüyoruz. Nükleer silahları transfer etmiyoruz. Belarus topraklarında bir depolama tesisi inşasında uçakların ve eğitim ekiplerinin güçlendirilmesinden bahsediyoruz. ABD ve müttefikleri Kiev rejimine silah pompalama girişiminde bulunmasaydı, Rus tankları şu anda Ukrayna’da olmayacaktı” dedi.

Ukrayna’nın BM Daimi Temsilcisi Sergiy Klytsya ise, Rusya’nın tüm nükleer silahsızlanma mimarisini altüst ettiğini, BM Şartı ve uluslararası hukuk uyarınca yükümlülüklerine yerine getirmek yerine dünyayı nükleer kıyamete sürüklemeye hazır bir durumda olduğunu olduğunu söyledi.

Paylaşın

Kahramanmaraş Merkezli Depremler Tarım Üretiminin 5’te 1’ine Zarar Verdi

11 ilde büyük yıkıma ve 50 binden fazla can kaybına neden olan Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan merkezli 7,7 ve 7,6 şiddetindeki depremlerin Türkiye’nin tarım üretiminin beşte birinden fazlasına zarar verdiğini duyuruldu.

Depremlerin tarımsal bakımdan 1,3 milyar dolarlık fiziksel hasara neden olduğu, sektördeyse 5,1 milyar dolarlık kayba yol açtığı tahmin edildi. Depremden en çok etkilenen bölgelerde nüfusun üçte birinden fazlasının geçimini tarımdan sağladığına da dikkat çekildi.

Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşlarından Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Şubat ayında meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerin Türkiye’nin tarım üretiminin yüzde 20’sinden fazlasına zarar verdiğini açıkladı.

FAO, Türkiye’deki yapılan ön değerlendirmeler sonucunda, “toprak mahsulü, hayvancılık, balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliği dâhil tarımda ve depremin vurduğu bölgelerdeki kırsal altyapıda ciddi zarar tespit edildiğini” belirtti.

FAO tarafından yapılan açıklamada, “Deprem, 11 tarım iline ciddi darbe vurarak 15,73 milyon insanı ve ülkenin gıda üretiminin yüzde 20’den fazlasını etkiledi” denildi.

Sektördeki kayıp 5,1 milyar dolar

Açıklamada, “Depremden etkilenen ve Türkiye’nin bereketli hilali olarak bilinen bölgesi, tarımsal gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 15’ini, Türkiye’nin tarım ürünü ihracatının da yüzde 20’sine yakınını oluşturuyor” denildi.

FAO, depremin Türkiye’de tarımsal bakımdan 1,3 milyar dolarlık fiziksel hasara neden olduğu, sektördeyse 5,1 milyar dolarlık kayba yol açtığı tahminini paylaştı.

Hedeflenen yardımın 1,5 milyon doları toplanabildi

Yapılan açıklamada, FAO’nun Türkiye’de depremden etkilenenlere destek amacıyla acilen 112 milyon dolar yardım toplanması için uluslararası topluma çağrıda bulunduğu belirtildi.

Söz konusu meblağın, BM’nin Şubat ayında depremin ardından kırsalda yaşayan 900 bin kişiye nakit para, besi hayvanı ve tarımsal destek verilebilmesi için yaptığı 25 milyon dolarlık bağış çağrısını da içerdiği açıklandı. Ancak FAO şu ana kadar bu gereksinimlerin sadece 1,5 milyon dolarlık bölümünün toplanabildiğini belirtti.

FAO Orta Asya Koordinatörü ve Türkiye Temsilcisi Viorel Gutu, “Ekim sezonu bitmek üzere. Çiftçilerimize acilen gübre ve tohum vererek destek olmamız gerekiyor” dedi. Gutu, “Bu, bu yılki mahsul üretimi seviyeleri bakımından tek şansımız. Ayrıca hayvanlara da yem sağlamalıyız ki sağlıklarını ve verimliliklerini koruyabilsinler” diye ekledi.

FAO, depremden en çok etkilenen bölgelerde nüfusun üçte birinden fazlasının geçimini tarımdan sağladığına dikkat çekti.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den “Yakın Zamanda Su Kıtlığı Yaşanabilir” Uyarısı

ABD’nin New York kentinde üç gün sürecek olan Birleşmiş Milletler Su Konferansı başladı. 1977’den beri yapılacak ilk büyük Birleşmiş Milletler su zirvesine binlerce delege katılıyor.

Zirveden hemen önce ortaya konan raporda dünyanın “vampirce aşırı su tükettiği ve aşırı geliştiği, kör bir şekilde tehlikeli bir yolda ilerlendiği” ifade edildi. Raporda, aşırı kullanım ve iklim krizi sebebiyle yaşanacak bir su krizinin an meselesi olduğu ve yakın zamanda su kıtlığı yaşanabileceği konusunda uyarıda da bulunuldu.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Su Konferansı nedeniyle yayınladığı video mesajda, suyun bir insan hakkı olduğunu, dünyanın geleceğinde daha iyi şartların oluşması ve küresel kalkınmanın sağlanması için kritik bir öneme sahip olduğunu vurguladı. Guterres, dünyada su kullanımında aşırı tüketimin sürdürülebilir bir durum olmadığının altını çizdi.

Guterres, “Suyun başı büyük dertte. Aşırı tüketim ve yanlış kullanım yollarıyla insanlığın can damarını kurutuyoruz. Vampir gibi suyu tüketiyoruz. Suyu küresel ısınma yoluyla buharlaştırıyoruz. Su akışındaki dengeleri bozduk, ekosistemleri yok ettik, yer altı sularını kirlettik” dedi.

Genel Sekreter, dünyanın yaşadığı doğal afetlerin suyla bağlantılı olduğunu kaydederek “Dünyada yaşanan her dört doğal afetten üçünün suyla bağlantılı olduğunu biliyoruz. Dünyanın dörtte birinin güvenli su hizmetleri veya temiz içme suyu olmadan yaşadığını biliyoruz. 1,7 milyar kişi temel sağlık koşullarından yoksun durumda. Yarım milyar insan açıkta dışkılarını yapmak zorluğuyla yaşıyor. Milyonlarca kız çocuğu sadece evlerine su taşımak için her gün saatlerini harcıyor” dedi.

BM Genel Sekreteri Guterres, bugün başlayan Su Konferansı’na katılan üye devletler ve uluslararası toplumun, suyun dünyanın sürdürülebilirliği için hayati önemini, barışı ve uluslararası işbirliğini teşvik etmek için önemli bir araç olduğunu kabul ettiklerini belirterek, “Amaç su kullanım kapasitesinde büyük bir artış sağlamanın yollarını bulmak” dedi.

“Su sorununu çözemeyiz”

Guterres, öncelikle dünyadaki su açığının kapatılması gerektiğini vurgulayarak dört kilit alanda harekete geçilmesi çağrısında bulundu.

Guterres, hükümetlerin herkese eşit su erişimini sağlayan ve aynı zamanda su tasarrufunu teşvik eden planlar geliştirmesi gerektiğini, geliştirdiği bu planların uygulamaya geçmesini sağlamasını, değerli bir kaynak olan su kullanımını ortaklaşa yönetmek için birlikte çalışması gerektiğini söyledi.

Guterres, su ve sanitasyon sistemlerine büyük yatırım ihtiyacının karşılanması için kalkınmaya yatırımı artırmayı amaçlayan küresel finans alanında gerekli reformların yapılması gerekliliğini vurgulayarak, “Uluslararası finans kurumları, suyun finansmanını arttırmak ve hızlandırmak için yaratıcı yollar geliştirmeli, suya erişimde çaresiz durumdaki ülkeleri desteklemek için su ve sanitasyonun finansını genişletmeye devam etmelidir” dedi.

Guterres, su kaynaklarının kullanımındaki altyapı sorununa da dikkat çekti. Su konusunda 21. yüzyılda yaşanan bu acil durumun başka bir çağdan kalma altyapıyla yönetilemeyeceğini belirterek, “Afetlere dayanıklı boru hatlarına, su dağıtım altyapısına ve atık su arıtma tesislerine, suyu geri dönüştürmenin ve korumanın yeni yollarına yatırım yapılması gerekir” dedi.

Uluslararası topluluğun su kullanımını azaltan iklim şartları nedeniyle bir küresel bilgi sisteminin kurulması gerektiğini belirten Guterres, “Küresel ısınmayı 1,5 santigrat derece ile sınırlamak, gelişmekte olan ülkelere iklim adaleti sağlamak için hiçbir çabadan kaçınmayın” dedi.

Nasıl katkıda bulunabilirsiniz?

BM, zirve vesilesiyle su krizine karşı bireysel olarak alınabilecek önlemleri de ortaya koydu. İşte önerilen bazı basit eylemler:

Daha kısa duş alın ve evinizdeki su israfını azaltın: Evsel atık suyun yüzde 44’ünün güvenli bir şekilde arıtılmadığı düşünüldüğünde, daha kısa duşlar almak bu değerli kaynağı korumak için harika bir yoldur.

Yerel nehirlerin, göllerin veya sulak alanların temizlenmesine katılın: Bir ağaç dikin. Bu eylemler su ekosistemlerini kirlilikten korumaya, sel riskini azaltmaya ve suyu verimli bir şekilde depolamaya yardımcı olabilir.

Tuvaletler, sanitasyon ve mensturasyon arasındaki kritik bağlantı konusunda farkındalık yaratın: Bulunduğunuz toplumda, okulunuzda veya iş yerinizde konuşmalar başlatarak tabuları yıkın.

Paylaşın

İki Milyar İnsan İçme Suyuna Erişmede Zorlanıyor

Dünya genelinde yaklaşık iki milyar insanın güvenli bir biçimde içme suyuna erişimi yok. 3,6 milyar insan ise hijyen standartlarına uygun bir kanalizasyon sisteminden mahrum yaşıyor.

Dünya üzerinde yaklaşık üç milyar insan her yıl en az bir ay su kıtlığı sıkıntısı yaşıyor.

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan Dünya Su Raporu’nda, yeryüzündeki su kıtlığının daha farklı bölgeleri de içine alarak artacağı ve halihazırda yeterli su kaynakları bulunan Orta Afrika, Doğu Asya ve Güney Amerika’nın bazı bölgelerini de kapsayacağı öngörüsünde bulunuldu.

Raporda, Orta Doğu ve Sahel Bölgesi gibi içme suyu sıkıntısının günümüzde hissedildiği bölgelerde bu durumun daha da ağırlaşacağı vurgulandı.

BM verilerine göre yaklaşık iki milyar insanın güvenli bir biçimde içme suyuna erişimi yok. 3,6 milyar insan ise hijyen standartlarına uygun bir kanalizasyon sisteminden mahrum yaşıyor.

BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından hazırlanan Su Raporu, dünya üzerinde yaklaşık üç milyar insanın her yıl en az bir ay su kıtlığı sıkıntısı yaşadığını da ortaya koyuyor.

Dünya genelinde su tüketiminin son 40 senede her yıl yüzde bir oranında arttığını ve muhtemelen 2050’ye kadar da bu hızda artmaya devam edeceğini aktaran rapora göre bunun sebebi dünya nüfusundaki artış, sosyoekonomik gelişim ve değişen tüketim alışkanlıkları. Buna ek olarak içme sularının kirletilmesi sonucu su kalitesinin düşmesi de yaşanan sorunu büyütüyor.

Rapor, yoksul ülkelerde ana problemin kanalizasyon sistemlerindeki yetersizlik, sanayi ülkerinde ise yer altı sularının endüstriyel tarım nedeniyle kirlenmesi olduğunun altını çiziyor.

Dünya Su Raporu’nda diğer yandan, yaşanan bu sıkıntılara karşı, su yönetimi ile alakalı, yerelden uluslararası kurum ve kuruluşlara kadar, sınırları aşan bir biçimde, farklı aktörlerin ortak ve iş birliği içinde olmasının önemine vurgu yapıldı. Buna örnek olarak da tarımda ortak işletilen sulama sistemleri ya da kentler için su sağlayan havzaların iş birliği içnde korunması vurgulandı.

UNESCO Almanya örgütünün yönetim kurulu üyelerinden Ula Burchhardt, yayınlanan raporu, “Korkunç bir ara bilanço” olarak nitelendirerek, “Ajanda 2030’daki su hedeflerini tutturabilmek için dört kat daha fazla çaba göstermemiz gerekiyor” dedi.

Hazırlanan raporun, 22-25 Mart tarihlerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) New York kentinde yapılacak olan BM Dünya Su Konferansı’ndaki tartışmalar ve görüşmeler için bir temel olması amaçlanıyor.

1977 yılından bu yana BM tarafından organize edilen ilk su konferansı olan organizasyonda, Ajanda 2030’un sürdürülebilir hedeflerinden, temel insan hakkı olarak nitelendirilen suya ve sıhhi tesislere ulaşımın uygulamaya geçirilmesi hedefleniyor.

22 Mart, BM tarafından 1993 yılından bu yana Dünya Su Günü olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda her yıl, 22 Mart’ta dünya kamuoyunun dikkati, temiz suya erişimi olmayan insanlara çekilmeye çalışılıyor.

Paylaşın

BM Genel Sekreteri Guterres: İklim Krizi Saatli Bomba Gibi

Bilim insanları iklim eyleminin çoğaltılması açısından fırsat penceresinin hızla kapandığı konusunda uyarırken BM Genel Sekreteri Guterres, zengin ülkeleri “iklim saatli bombasını durdurmak için” 2050’ye takvimlenmiş olan CO2 salım hedeflerini “2040’a çekmeleri” çağrısında bulundu.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, “insanlık için bir hayatta kalma kılavuzu” olarak nitelediği, BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) uzmanlarının son raporunun yayımlanması vesilesiyle dolaşıma soktuğu videoda, “İnsanlık ince bir buz üzerinde yürüyor ve bu buz hızla eriyor” diye uyarıyor.

Dünyanın küresel ısınmayı sanayi öncesi döneme kıyasla hala 1,5 °C  ile sınırlayabileceğine inandığını belirten Guterres, bunun için “tüm ülkeler ve tüm sektörlerce  iklim eyleminde kararlı bir ilerleme kaydedilmesi” gerektiğini vurguladı.

Bu konuda tüm oyuncular “ileri sarma düğmesine basmalı” diyen BM Genel Sekreteri gelişmekte olan ülkelerin hem küresel ısınmadan daha az sorumlu olduğunu hem de geçiş sürecini hızlandırmak konusunda kapasitelerinin daha düşük olduğunu dile getirdi. Dolayısıyla gelişmiş ülkelere yönelmek gerektiğini ileri süren Guterres, tüm ülkelerin CO2 salım takvimlerini 2040’a çekmeyi taahhüt etmeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

COsalımlarını sıfıra çekme konusunda Almanya 2045, Finlandiya 2035’i hedeflerken Çin 2060 Hindistan 2070’i hedefliyor.

Bu hedefe ulaşılabilmesinde en büyük rolün küresel sera gazı salımlarının yüzde 80’inden sorumlu olan G20 ülkelerine düştüğünü belirten Guterres, eylüldeki iklim zirvesinde bu ülkelerin”iddialı” ve “her şeyi kapsayan” yeni sera gazı azaltım taahhütleri sunmaları ve 2035 ve 2040 için bu salımlara ilişkin “mutlak azaltım” hedefleri koymalarını beklediğini dile getirdi.

Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) “Sentez Raporu 6. Değerlendirmesi”ni hazırlayan bilim insanları iklim eyleminin çoğaltılması açısından fırsat penceresinin hızla kapandığı konusunda uyardı.

IPCC’den alarm çanları

IPCC, küresel sıcaklık artışının 1850-1900 dönemine göre 1,1 °C’ye ulaştığını ve artmaya devam eden salımların küresel sıcaklık artışını hızlandırdığına raporda vurgu yaptı.

Raporda dikkat çekilen diğer bir önemli konu da küresel sıcaklık artışının 1,5 °C ile sınırlandırılması için sera gazı salımlarının 2030’a kadar yarı yarıya azaltılması gerekliliği oldu.

Bilim insanları ayrıca 2022’de nüfusu 8 milyarı aşan dünyada yaklaşık 3,6 milyar insanın  iklim krizine karşısında aşırı kırılgan bölgelerde yaşadığını da vurguladı.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

2014 – 2021 Yılları Arasında Türkiye’deki Kokain Yakalamaları Yedi Kat Arttı

Küresel kokain arzının rekor seviyelere ulaştığını ortaya koyan yeni bir rapora göre, Türkiye’deki kokain yakalamaları 2014 – 2021 yılları arasında yedi kat arttığını gösteriyor.

Rapora göre Türkiye’de 2021’de 2,8 ton kokain ele geçirildi. Türkiye’ye sokulmaya çalışılan kokain Antalya, Tekirdağ ve İstanbul’daki limanlarda ele geçirildi.

Birleşmiş Milletler (BM) Uyuşturucu ve Suç Ofisi tarafından hazırlanan rapora göre, yeni tip koronavirüs (Kovid 19) sonrası dünyada küresel kokain üretiminin rekor seviyelere ulaştığını gösterdi.

Buna göre, kokainin hammaddesi kokanın ekimi, 2021 ile 2022 arasında yüzde 35 arttı.

Üretim artışının arkasında, daha fazla koka ağacı ekimi yanında, kokanın toz kokaine dönüştürülmesindeki teknolojik ilerlemenin de olduğu kaydedildi.

Batı ve Orta Afrika’da oluşturulan merkezlerin de dağıtım üsleri olarak öne çıkmaya başladığı rapor tarafından tespit ediliyor.

BM, “Afrika’da ele geçirilen toplam miktar ve büyük ele geçirmelerin sayısı 2021’de rekor seviyelere ulaşmış görünüyor” ifadesiyle bu kısmın altını çiziyor.

Raporun Türkiye ile ilgili bölümlerinde, ülkede kaçakçılık yanında tüketim kısmında da artış tespit edildiği belirtiliyor.

Türk limanlarına, Latin Amerika ülkelerinin yanı sıra Batı Afrika’dan da uyuşturucu ulaşıyor.

Balkan rotası üzerinden Avrupa pazarını hedef alan uyuşturucu tacirleri, Türkiye ile birlikte Yunanistan’ı da artan şekilde tercih ediyor.

Türkiye’de yakalanan kokain 2014’deki 393 kilogramdan 2021’de 2.8 tona çıktı.

Türk yetkililerin verdiği bilgilere göre, 2021’de 3 bine yakın kokainle ilişkili olay yaşandı ve 4 bin 714 şüpheli gözaltına alındı.

Kokain en çok Avrupa ve Kuzey Amerika pazarlarında tüketiliyor. Bunu Güney ve Orta Amerika ile Karayipler izliyor.

Rapor, Afrika ve Asya’da kokain tüketiminin “hala sınırlı” olduğunu ortaya koyuyor.

Yapılan baskınlardan elde edilen veriler, özellikle Batı ve Orta Afrika’nın, Avrupa’daki pazarlara giden bir geçiş bölgesi olarak rolünün 2019’dan bu yana önemli ölçüde arttığını gösteriyor.

Rapor, uyuşturucu kaçakçılarının dağıtım amaçlı olarak uluslararası posta hizmetlerini daha sık kullandıklarını da belirtiyor.

BM raporu küresel kokain arzının rekor seviyelerde olduğunu gösteriyor.

BM raporu, uluslararası seyahat ciddi şekilde kısıtlandığı için Covid-19 salgınının uyuşturucu pazarları üzerinde “yıkıcı” bir etki yarattığını söylüyor.

Buna göre, sokağa çıkma kısıtlamaları sırasında gece kulüpleri ve barlar kapatıldığı için kokain talebi düştü.

Ancak rapor “En son veriler, bu düşüşün uzun vadeli eğilimler üzerinde çok az etkisi olduğunu gösteriyor” diyerek devam ediyor.

Rapora göre, İngiltere’de posta kanallarında kokain ele geçirme vakalarında da “önemli bir artış” olduğu görülüyor.

Rapordaki diğer önemli bulgular şunlar:

Avrupa’ya dağıtım yolları farklılaşabiliyor olsa da, Kolombiya hâlâ kaçakçılık yollarına hakim durumda.

Meksikalı ve Balkan kökenli suç örgütleri, ilk elden erişim sağlamak için üretim merkezlerine yakınlaştı.

Taş kokain kullanımı İngiltere, Belçika, Fransa ve İspanya da dahil olmak üzere birçok Batı Avrupa ülkesinde artışta.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

“Kıbrıs Sorunu”nun Çözümü İçin Birleşmiş Milletler’den Yeni Adım

Akdeniz’in doğusunda bulunan Kıbrıs adasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile Kıbrıs Rum Kesimi (Kıbrıs Cumhuriyeti) arasında yaşanan siyasi tabanlı sorun olarak tanımlanan “Kıbrıs Sorunu”nun çözümüne dair yeni bir adım atıldı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Siyasi İşler ve Barış İnşasından Sorumlu Yardımcısı Rosemary DiCarlo, AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ile ayrı ayrı bir araya geldi.

İlk olarak Kıbrıs’ın göreve geçen ay gelen yeni cumhurbaşkanı Hristodulidis ile, Lefkoşa’nın Rumların yönetiminde bulunan güneyinde yer alan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda görüşen DiCarlo, görüşme sonrasında, “Kıbrıs sorunu ile ilgili detaylı bir konuşmamız oldu. Burada sadece Genel Sekreter’in (Antonio Guterres), barışı destekleme yönündeki taahhüdünü yineleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

Nikos Hristodulidis, daha önce yaptığı açıklamalarda, Avrupa Birliği’nin (AB) de müzakere masasında daha önemli bir rol ile oturması halinde, çerçevesi BM tarafından çizilmiş olan iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyonu destekleyebileceklerini ifade etmişti.

Kıbrıs hükümetinin basın sözcüsü Konstantinos Letimbiotis ise, BM Temsilcisi DiCarlo’nun, müzakerelerin yeniden başlaması yönünde kararlı bir mesaj verdiğini dile getirerek, “Biz zaten müzakere masasında oturuyoruz ve Sayın Tatar’dan da, iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyona ulaşabilmek adına, samimi bir istekle müzakere masasına gelmesini bekliyoruz” dedi.

“Tatar ile iyi bir görüşme gerçekleştirdik”

Kıbrıs’ın Rum yönetimi ile görüşmelerini “mükemmel” olarak nitelendiren Rosemary DiCarlo daha sonra Lefkoşa’nın kuzeyinde Kıbrıslı Türklerin lideri Ersin Tatar ile bir araya geldi.

Bu görüşme sonrasında da gazetecilere kısa bir açıklamada bulunan DiCarlo, “Teknik komitelerin çalışması ve güçlendirilmesini ele aldık, Genel Sekreter’in Kıbrıs konusunda ilerleme kaydedilmesine yönelik taahhüt ve kararlılığını ilettim” ifadelerini kullanarak, Tatar ile “iyi bir görüşme gerçekleştirdiklerini” belirtti.

Türkiye’de meydana gelen depremlerde hayatını kaybedenler için duyduğu derin ve samimi üzüntülerini Tatar’a ilettiğini bildiren DiCarlo, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in, Kıbrıs konusunda ilerleme kaydedilmesine yönelik taahhüt ve kararlılığını da Tatar’a ilettiğini ifade etti.

Tatar’dan “egemen eşitlik” ve “uluslararası tanınma” koşulu

Ersin Tatar da, görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Türk tarafının resmi müzakerelere geçebilmesi için egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün tanınması gerektiğini vurguladı.

Kıbrıs meselesinin aynı zamanda bölgesel bir mesele de olduğunu dile getiren Tatar, Doğu Akdeniz’de de istikrarın sürmesi, huzur ve barışın devamı için Türkiye’nin de garantör bir ülke olarak onayının önemli olduğunu , diğer yandan AB’nin Kıbrıs konusuna taraf olmasını asla kabul etmeyeceklerini söyledi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Birleşmiş Milletler: Türkiye, Uyuşturucu Kaçakçılığının Geçiş Noktası

Birleşmiş Milletler Uluslararası Narkotik Kontrol Kurulu (INCB), 160 sayfalık 2022 yılı raporunda, Türkiye’nin uyuşturucu pazarında küresel geçiş noktası olması konumunun giderek arttığı kaydedildi.

Güney Amerika’dan Türkiye’ye kaçırılan önemli miktarda kokain ele geçirildiği, bu durumun da potansiyel olarak Türkiye’nin kokain kaçakçılığının Ortadoğu ve Avrupa pazarlarına geçiş noktası olarak kullanımının arttığına işaret ettiği belirtilen rporda, Güney Amerika’dan Türkiye’ye sevk edilen kokainin bir kısmının gönderildikleri limanlarda bir kısmının da Türkiye’deki varış noktalarında ele geçirildiği vurgulandı.

VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun aktardığına göre uyuşturucu raporunda, 2022 Haziran ayında Ekvatorlu yetkililerin Guayaquil limanında Türkiye’ye giden bir muz konteynerinde 850 kg kokain ele geçirdiği, aynı limandan Türkiye’ye sevk edilen 250 kg’dan fazla kokainin de 2022 Nisan ayında Mersin limanında Türk yetkililer tarafından ele geçirildiği kaydedildi.

“Türkiye ve Balkan ülkeleri eroin kaçakçılığının en önemli rotası”

Raporda, son yapılan değerlendirmelere göre Türkiye’deki organize suç gruplarının düşen afyon fiyatlarını telafi etmek için giderek daha fazla kokaine yöneldiğinin görüldüğü belirtildi. Türkiye’de, 2020 yılında 1,96 ton kokain ele geçirildiği, 2022 yılındaysa bu rakamın 2,8 tonla rekor düzeye ulaştığı kaydedildi.

Raporda, Türkiye ve Balkan ülkelerinin İran ve Afganistan’dan Ortadoğu ve Avrupa’ya gönderilen uyuşturucuda önemli bir geçiş noktası olduğu belirtilerek, “Balkan rotası, eroin kaçakçılığı için en önemli rota olmaya devam etmektedir. Dünya genelinde eroin ve morfin kaçakçılığının yarısı bu yol üzerinden gerçekleştirilmesine rağmen, 2020 yılında Balkan ülkeleri ile Batı ve Orta Avrupa ülkelerinde ele geçen eroin miktarı azalmıştır” ifadesi kullanıldı.

2020’de başlayan COVID-19 pandemisiyle birlikte uygulanan kısıtlamaların Türkiye’nin de içinde bulunduğu Balkan ülkelerinde uyuşturucu kaçakçılığını da sınırlı bir şekilde etkileyerek azalmalara neden olduğu ancak Balkan rotasının 2021 yılında başta eroin kaçakçılığı olmak üzere uyuşturucu kaçakçılığının salgından önceki seviyelere geri döndüğü belirtildi.

Afganistan’dan hedeflenen pazarlara sevk edilen ana rota statüsünüh korunduğu, İran, Türkiye ve Balkan ülkelerinden geçen bu rotayla Orta ve Batı Avrupa’ya eroin sevkiyatının sürdüğü kaydedildi.

Türkiye’de, 2021 yılında 22,2 tonluk rekor düzeyde eroin ele geçirildiği, bu miktarın 2019 yılında yakalanan 13,2 tonla kıyaslandığında neredeyse yüzde 70’lik önemli bir artışa işaret ettiği belirtildi.

“Türkiye’de metamfetamin kaçaklığında önemli artışlar kaydedildi”

Raporda, İran ve Türkiye’nin eroin kaçakçılığı yollarının metamfetamin kaçakçılığı için de kullanıldığı ve bu riskin giderek tırmandığı vurgulandı. Bu iki ülkenin, kendi bölgelerinde metamfetamin kaçakçılığında önemli artışlar kaydedildiğini bildirdikleri belirtildi.

Türkiye’de 2021 yılında metamfetamin kaçakçılığında büyük artışlar görülmeye devam ettiği, 2019’da ülkede yaklaşık 1 ton metamfetamin yakalandığı, 2020 yılında bu miktarın 4,1 tona, 2021 yılındaysa 5,5 tona ulaştığı kaydedildi. İstanbul Havalimanı’nın kargo terminalinde 2022’nin ilk beş ayında, üç büyük metamfetamin sevkiyatının ele geçirildiği bilgisine de yer verildi.

“Türkiye’de uyuşturucu kullanımındaki artış halk sağlığını tehdit edecek düzeye ulaştı”

Türkiye’nin sınır kapılarında görev yapan gümrük muhafaza ekiplerinin, art arda iki kez TIR’lara gizlenmiş 1018 ton ve 622 kg sıvı metamfetamin ele geçirdiği belirtildi. 2022 Mayıs ayında, Türk polisinin, uzun bir takip operasyonunun ardından, İstanbul’da sıvı ve kristal formda bir ton 117 kilogram metamfetamin ele geçirdiği, bunun şimdiye kadar tek bir operasyonda yakalanan en büyük miktar olduğu, lideri de dahil bir suç örgütünün üyelerinin tutuklandığı kaydedildi.

Türkiye’de başta metamfetamin olmak üzere uyuşturucu kullanımının halk sağlığı için büyük bir tehdit haline geldiği, son yıllarda artan madde kaçakçılığıyla birlikte ölümlerinde arttığı belirtildi.

Türkiye’de tüm uyuşturucu kullanımından kaynaklanan ölümler içinde metamfetamin bağlantılı ölümlerin oranının 2018 yılında yüzde 6,2 olduğu, bu oranın 2020 yılında yüzde 31,2’ye yükseldiği kaydedildi.

Türkiye’de pazarda daha kolay elde edilebilen daha düşük fiyatlı maddelere doğru bir kayma olduğu, bu durumun uyuşturucunun kötüye kullanılması vakalarında önemli artışa ve eğilimlerde değişikliklere yol açtığı kaydedildi.

Paylaşın

Birleşmiş Milletler Duyurdu: Türkiye, En Çok Sığınmacının Yaşadığı Ülke

3 milyon 600 bin Suriyeli, 318 bin de başka ülkelerden olmak üzere Türkiye‘de yaklaşık 4 milyon sığınmacı yaşıyor. Bunlar resmi rakamlar, gerçek rakamın çok daha yüksek olduğu iddia ediliyor.

Suriyeliler dışında en çok sığınmacı gelen ülkelerin başını Afganistan ve Irak çekiyor. 11 ili etkileyen ağır 6 Şubat depremleri sonrasında sığınmacılar konusunda Türkiye’nin daha fazla uluslararası desteğe ihtiyacı var.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) Cenevre’deki merkezinden bugün yapılan açıklamaya göre, Türkiye bu yıl da dünya çapında en çok sığınmacı barındıran ülke sıralamasında birinci oldu. Bu yılki sıralamayla Türkiye dokuz yıldır en çok sığınmacı alan ülke sıralamasında başı çekiyor.

UNHCR’den yapılan açıklamada, 3 milyon 600 bin Suriyeli, 318 bin de başka ülkelerden olmak üzere Türkiye‘de yaklaşık 4 milyon sığınmacı yaşıyor. Bunlar resmi rakamlar, gerçek rakamın çok daha yüksek olduğu iddia ediliyor. Suriyeliler dışında en çok sığınmacı gelen ülkelerin başını Afganistan ve Irak çekiyor.

UNHCR’den yapılan açıklamada, 11 ili etkileyen ağır 6 Şubat depremleri sonrasında sığınmacılar konusunda Türkiye’nin daha fazla uluslararası desteğe ihtiyacı var. Açıklamada, “UNHCR, mültecilerin öncelikle çadır ve ayakta kalmaları için gerekli en temel ihtiyaçlarına yönelik malzemeleri karşılıyor” vurgusu yapıldı.

UNHCR’e göre Türkiye’nin sığınmacılara yönelik çalışmaları için 469 milyon euroya ihtiyacı var. Şimdiye kadar ise bunun sadece yüzde 9’u karşılandı.

Paylaşın