Siyasetin Gündemi ‘Kaçış Planı’

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ailesine yönelik ‘kaçış planı’ çıkışı büyük tartışmaya yol açtı. Kendilerine bilgi-belge yağdığını söyleyen CHP’liler seçime kadar bunları açıklamayı sürdürecek.

Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ailesinin “yurtdışına kaçmak için TÜRGEV ve Ensar Vakıfları aracılığıyla ABD’de faaliyet gösteren TURKEN Vakfı’na para transferi yaptığı” iddiası siyasetin en önemli gündem maddesi oldu.

Kılıçdaroğlu’nun iddialarını içeren videoyu yayınlamasının ardından televizyon kanallarına çıkan çok sayıda AK Parti yöneticisi söz konusu vakıfların yasal olduğunu, belgelerin kamuya açık olduğunu anlattı, Kılıçdaroğlu’nu “FETÖ taktiği” uygulamakla, “aile değerlerini hedefe koymakla” suçladı.

Kılıçdaroğlu’nun iddiaları gün boyunca Meclis kulislerinin de en önemli gündemiydi. AK Parti Grup Yönetiminden bir siyasetçi Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı belgelerin gizli olmadığını söyledi, “Söz konusu belgeler ABD Adalet Bakanlığı internet sitesinde olan belgeler. Vakıfların kaynağı zaten bağıştır. Kimin yaptığı bellidir. Vakıf da ‘İstenirse açıklarım’ diyor. Burada büyük fotoğrafı görmek gerek. ABD’nin yasalarına göre kurulmuş, oradaki Türk vatandaşların yönetiminde yer aldığı vakıf Türkiye’ye zarar verir mi! ABD’de devam eden FETÖ faaliyetlerini görmek gerek” dedi.

Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarına AK Partili üst düzey yönetici ve bürokratlardan çok sert yanıtlar geldi.

Duvar’dan Nergis Demirkaya’nın haberine göre, AK Partili yöneticiler gün içinde konuşulmaya başlanan konuyu yetkili kurullarda değerlendirdi.

Bir grup “Bu iddiaların karşılığı yok. Kılıçdaroğlu gündemde kalmak istiyor, açıklama yaparak buna katkı yapmış oluruz” derken bir başka grup “Bu kadar da olmaz, kabul edilemez, sessiz kalınmamalı. Açıklama yapmazsak üzerimizde kalır” yorumu yaptı. İkinci grubun görüşü ağırlık kazanınca video yayınlandıktan sonra arka arkaya açıklamalar yapıldı.

AK Partili siyasetçiler, CHP’li yöneticilerin son dönem yapılan tüm seçimlerde “Abbas yolcu” sloganları attığını belirterek, “İktidar gidecek dediler ama her seçimde kazandık. Bu siyaset tarzı toplumda kabul görmüyor. Şu anda pandemiden kaynaklı ekonomik zorluklar var. Bunu kullanmaya çalışıyorlar ama sonuç getirmez” dedi.

CHP’nin cevap aradığı sorular

CHP’li yöneticiler ise iddialarının arkasında. Kuruluşunda ve gelişiminde çok sayıda AK Partili ismin görev yaptığı TÜRGEV ve Ensar’a sunulan kamu kaynakları, bağışları kimin yaptığı ve bunlarla ne tür faaliyetlerin hayata geçirildiği soruluyor.

“ABD’deki Vakıf için milyon dolarlar neden transfer ediliyor? Kaç kişiye burs verilmiş, kaç kişi yurtta kalmış. Bunlar yapılmadıysa 60 milyon dolar, (1 milyar TL) ne amaçla aktarıldı?” sorularına yanıt isteyen bir partili şöyle devam etti:

“Amerika’da örgütleniyorsun, fonlardan yararlanıyorsun, bunu daha önce FETÖ örgütlenmesinde gördük. Aynı sistem, yurtlarla, dershanelerle başladı. FETÖ de kamu kaynaklarıyla büyümedi mi? 2 yıl öncesine kadar 60 milyon dolar gitmiş. İki yıl içinde Muhammet Ali’nin çiftliğini niye aldınız? Bütün anketler Erdoğan’ın kaybedeceğini gösteriyor. Erdoğan, B planı olarak kendinle, ailenle ilgili başka bir gelecek anlayışı oluşturmaya mı çalışıyorsun. Bunların cevabını arıyoruz.”

AK Parti’nin “Vakıflar yasal” açıklamasına, “FETÖ’nün dershaneleri yasal değil miydi? Daha sonra terör örgütü ilan ettiniz. Bunun karşılığı yok” sözleriyle karşılık veren CHP’li yöneticiler, Kılıçdaroğlu’nun ‘aile değerlerini hedef aldığı’ eleştirilerine de “Aileyi biz değil siz karıştırıyorsunuz. Aile üyelerini vakıflara üye yapan CHP değil, damadını bakan yapan biz değiliz. Bilal Erdoğan’ı yurtdışı gezisinde protokole sokan biz değiliz. Aileyi bu işe biz sokmuyoruz” yanıtı verdi. CHP’liler “Bu bir FETÖ taktiğidir” sözlerine de “Doğru söylüyorsunuz ama bunu yapan biz değil, sizsiniz. Ensar’ı TÜRGEV’i kuran biz değiliz. FETÖ taktiğini biz değil onlar uyguluyor” karşılığını veriyor.

Seçime kadar açıklamalar devam edecek

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara yaptığı çağrının ardından partiye çok sayıda yolsuzluk, yanlış yapılan işlerle ilgili ‘inanılmaz derecede bilgi belge’ geldiğini, ‘ihbarlar yapıldığını’ anlatan CHP yöneticileri tüm bunların genel başkan tarafından değerlendirildiğine dikkat çekiyor.

Gelen bilgi ve belgelerin bürokrasiyi de zaafa uğratmayacak, gönderenleri de koruyacak şekilde ele alındığına dikkat çeken yetkililer, “Seçim zamanında yapılacaksa kalan 13 ay boyunca bunları açıklamayı sürdüreceğiz. İktidara geldiğimizde Stratejik Planlama Kurulu oluşturacağız. Önce devletin kaynaklarından ne kadar para kaçırılmış tespitini yapacağız. Bu konularda ortaya koyacağımız belgelerden sonra –birinci parti çıksa dahi- ne birinci parti olarak kalacak ne de bir daha iktidar umudu olacak.

Kılıçdaroğlu’nun iddiaları İYİ Parti’de de olumlu karşılandı

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun iddiaları İYİ Parti’de de olumlu karşılandı. Açıklanan bilginin daha önce kamuoyuna yansımış olmasına karşın “Kaçma” vurgusu ile dikkat çekici bir mesaj içerdiğine vurgu yapan bir siyasetçi, “Kemal Bey’in yaptığı çok iyi bir siyasi atraksiyon. İktidarın panik olması da hedefine ulaştığını gösteriyor. Tüm bunlar devletin kayıtlarında vardır. Hepsi günü geldiğinde çıkacaktır” dedi.

Paylaşın

HRW: Koruma Altındaki Kadınlar Da Tehlikede

ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch – HRW), Türkiye’deki “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” kapsamında verilen önleyici ve koruyucu tedbir kararlarının kullanımını inceleyen bir raporu kamuoyuna açıkladı. Rapor, kolluk güçleri ile mahkemelerin kararlara uyulmasının sağlanamaması sebebiyle kadınların tehlikede olduğuna dikkat çekiyor.

“Türkiye’de Kadına Yönelik ve Aile İçi Şiddetle Mücadele: Korumadaki Zaafların Ölümcül Sonuçları” adlı raporda 18 aile içi şiddet vakası incelendi. Rapora göre, kolluk kuvvetleri ve mahkemeler tarafından kadınları korumak amacıyla verilen tedbir kararlarının sayısı artsa da yetkili makamlar şiddet mağdurlarını korumak konusunda etkisiz kalıyor. Resmi verilere göre, 2021’de 272 bin 870 kişi hakkında önleyici, 10 bin 401 kişi hakkında ise koruyucu tedbir kararı alındı. Ancak, uygulamada sorunlar yaşanıyor.

Devlet koruması altındayken öldürülen kadınlar

Uygulama nedeniyle hayatını kaybeden kadınlardan birine Yemen Akoda örnek gösteriliyor. Bir fabrikada çaycı olarak çalışan üç çocuk annesi Yemen Akoda (38), 24 Haziran 2021’de eşi Eşref Akoda tarafından Aksaray’daki evinin önünde vurularak öldürülmüştü. Raporda Akoda’nın öldürülmeden önce dört ayrı önleyici tedbir kararı aldırdığı ve Eşref Akoda’nın ise bu kararların ikisini ihlal ettiği belirtiliyor. Raporda ihlallerle ilgili olarak Aksaray Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyette bulunulduğu, ancak eş Akoda’ya herhangi bir yaptırım uygulanmadığı kaydediliyor.

İçişleri Bakanlığı verilerine göre, 2016-2021 yılları arasında öldürülen bin 846 kadından 157’si öldürüldükleri sırada devlet koruması altındaydı. Anaokulu çalışanı 45 yaşındaki Ayşe Tuba Arslan da bu kadınlardan biriydi. Ancak Eskişehir’de eski eşi Yalçın Özalpay’ın satır ve bıçakla saldırdığı kadın, 24 Kasım 2019’da hayatını kaybetti. Arslan, Özalpay’ın hakaret, tehdit ve yaralamalarıyla ilgili olarak Eylül 2018-Ekim 2019 tarihleri arasında polise ve savcılığa 23 ayrı şikâyette bulunduğu, mahkemelerden dört ayrı önleyici tedbir kararı aldırdığı ifade ediliyor. Özalpay’ın tedbir kararlarını defalarca ihlal ettiğini sekiz kere yetkililere ihlalleri bildirmesine rağmen mahkemeler “delil yetersizliği” gerekçesiyle Özalpay’a herhangi bir yaptırım uygulamadı. Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından re’sen başlatılan polisin ihmali ihtimaline ilişkin soruşturmada, savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

“İhlallere yönelik yaptırımlarla ilgili çok az bilgi var”

DW Türkçe’den Burcu Karakaş’ın haberine göre, Adalet ve İçişleri bakanlıklarının koruyucu ve önleyici tedbir kararlarının sayısının arttığını göstermek için çok uğraştığı belirtilen raporda “Ancak bu, önlemlerin niteliksel etkileri, başarı ve başarısızlık oranları, koruma önlemlerinin ihlallerinin sayısı, ihlallere yönelik yaptırımlar ve her şeyden önce kadınların kendilerinin genel olarak daha gelişmiş bir koruma deneyimleyip deneyimlemedikleri hakkında çok az bilgi vermektedir” denildi.

Rapora göre, mahkemeler, tedbir kararlarını genellikle çok kısa süreler için verirken yetkililer de etkili risk değerlendirmeleri yapmak veya tedbir kararlarının etkinliğini izlemek konusunda yetersiz kalıyor. Bu durumun da aile içi şiddet mağdurlarının karşı karşıya kaldıkları şiddet riskinin sürmesine ve bazen ölümle sonuçlanmasına yol açtığı vurgulanıyor. Raporda “Bazı failler önleyici tedbir kararlarını herhangi bir yaptırıma maruz kalmaksızın ihlal etmektedir. Cezai kovuşturmaya uğrayan ve hüküm giyen faillere verilen cezalar ise genellikle çok kısa sürelidir, çok geç verilir ve etkili bir caydırıcılık sağlamaktan uzaktır” deniliyor.

Polis memurlarıyla görüşme: En büyük eksiğimiz psikolog

HRW’nin İstanbul’da görüştüğü hakim ve savcılar, koruyucu ya da önleyici tedbir kararı alınmasına ilişkin başvuruların nadiren reddedildiğini dile getiriyor. Araştırma kapsamında, aile içi şiddetle mücadele birimlerinde çalışan polis görevlileriyle de görüşüldü.

Kendileriyle birlikte çalışan bir psikoloğun bulunmasının birimlerine faydalı olacağını savunan polis memurlarından biri, “Şu anda en büyük eksiğimiz bu” ifadesini kullanıyor. Elektronik kelepçelerden sorumlu bir polis ise Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM), polis ve mahkemeler arasındaki eşgüdümün ve yazışmaların tamamlanmasının iki ayı bulduğunu belirterek “En iyisi hepimizin aynı odada çalışması olurdu” diyor.

Şiddet mağduru mülteci kadınların karşılaştığı zorluklar

Raporda, mülteci kadınların şiddet karşısında yaşadığı sorunlara da yer veriliyor. HRW’nin görüştüğü Suriyeli N.K., 2022 yılının başında şiddet ve tehdit nedeniyle dini nikahlı olduğu H.I.’dan ayrıldığını anlatıyor. Ankara’da yaşayan ve Türkçe bilmeyen 23 yaşındaki genç kadın, bir tercümanla iletişime geçtikten sonra bir polis karakoluna gittiğini, karakol görüşmesi sırasında polis memurları kendisine karara dahil edilebilecek önleyici tedbir türleri veya adli yardımdan faydalanma hakkı konusunda hiçbir bilgi vermediğini söylüyor.

Rapora göre, Ankara 1. Aile Mahkemesi 30 günlük önleyici tedbir kararı vermiş olsa da karar kendisine bildirilmediği gibi Suriyeli kadın kararın H.I.’ya tebliğ edilip edilmediğini de öğrenemedi. Genç kadın polisler tarafından mahkeme kararı hakkında 10 gün sonra bilgilendirildi. Raporda, “Polis ve mahkemeler, Türkçe bilmeyen mağdurlara tam bilgi ve yardım sağlamada onlara destek olmak için daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaktadır” deniliyor.

“ŞÖNİM ziyaret talebimiz reddedildi”

HRW raporuna göre mağdur, aile birey, veya avukatların yetkililerden yardım talep etmek veya faillerin serbest bırakılmasına itiraz etmek için sosyal medyaya yönelmek zorunda hissetmiş olmaları, çarpıcı unsurlardan biri. HRW’nin görüştüğü polis memurları ve hâkimler, geleneksel şikâyet yöntemleri başarısız olduğunda sosyal medyanın vakalara dikkat çekmekte ve yetkililerden yanıt almakta başarılı bir araç haline geldiğini doğruluyor.

HRW Türkiye Direktörü Emma Sinclair-Webb, kamu otoritelerinin görüşünü rapora yansıtmak için çok büyük çaba sarf ettiklerini, bu nedenle polis, savcı ve hakimler ile yaptıkları görüşmelerin oldukça önemli olduğunu dile getirdi. İstanbul’daki ŞÖNİM’i de ziyaret etmek istediklerini belirten Sinclair-Webb, “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından ziyaret talebimizin reddedilmesine şaşırdık. ŞÖNİM’lerin çalışma performansına ilişkin son sekiz yıldır ulaşılabilir veri neredeyse yok” dedi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türkiye hükümetine kadına yönelik şiddete ve ev içi şiddete karşı mücadele konusunda uluslararası hukuku uygulaması, 6284 Sayılı Kanun kapsamında önleyici ve koruyucu tedbir kararları ile ihlallere yönelik yaptırım uygulanmalarının güçlendirilmesi ve kadına şiddet verileri konusunda şeffaf davranması için tavsiyelerde bulunuyor.

Paylaşın

ABD: Suriye’ye Operasyon Bölgesel İstikrarı Zayıflatır

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyine yeni bir askeri operasyon düzenleme planlarından endişe duyduğunu belirterek, böyle bir adımın bölgede istikrarı zayıflatacağını bildirdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, günlük basın toplantısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye’ye operasyon sinyali vermesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Price, “Suriye’nin kuzeyinde artan olası askeri faaliyetlere ve özellikle buradaki sivil nüfus üzerindeki etkilerine ilişkin rapor ve tartışmalardan derin endişe duyuyoruz” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin güneydeki sınırlarına ilişkin güvenlik endişelerinin farkında olduklarını belirten Price, “Ancak herhangi yeni bir operasyon bölgesel istikrarı daha da zayıflatır, ABD güçlerini ve IŞİD’e karşı uluslararası koalisyonun mücadelesini riske atar” şeklinde konuştu.

ABD’nin Türkiye’den Suriye’nin kuzeydoğusundaki operasyonların durdurulması dahil Ekim 2019’da varılan anlaşmaya uymasını beklediğini ifade eden Price, “Herhangi bir gerginliğin tırmandırılmasını kınıyoruz. Mevcut ateşkes hatlarının korunmasını destekliyoruz” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pazartesi günü kabine toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada Suriye’ye yeni bir askeri operasyon düzenlenebileceğine işaret ederek, “Güney sınırlarımız boyunca 30 kilometre derinlikte güvenli bölgeler oluşturmak için başlattığımız çalışmaların eksik kısmıyla ilgili adımları atmaya başlıyoruz” açıklamasında bulunmuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Perşembe günü yapılacak Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında konuyla ilgili kararların alınacağını da sözlerine eklemişti.

Paylaşın

‘NATO Üyeliği Krizi’nde Konu İsveç Değil Türkiye – ABD Meselesi

İsveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü kıdemli uzmanı Bitte Hammargren, NATO’daki genişleme krizinin Türkiye ile İsveç arasında değil, daha üst düzeyde Türkiye ile ABD arasında bir mesele olduğuna inandığını söyledi.

Türkiye ve güvenlik politikaları konularındaki araştırmalarıyla tanınan, aynı zamanda gazeteci olan Bitte Hammargren, krizin aşılması için ABD’nin atacağı adımların etkili olabileceğini belirterek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın beklentilerinden birinin de “Beyaz Saray’a davet edilmek” olduğu görüşünü dile getirdi.

ABD Başkanı Joe Biden’ın, Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğine yönelik sert itirazlarına rağmen iki ülke liderlerini Beyaz Saray’da ağırlamış olmasının “Erdoğan’a verilmiş çok önemli ve güçlü bir mesaj” olduğunu belirten Hammargren, Erdoğan’ın “terör yuvası” suçlamasının İsveç’te nasıl yankı bulduğunu, Türkiye’nin YPG’nin terör örgütü olarak tanınması, iadeler, yaptırımların kaldırılması gibi taleplerinin başarı şansını DW Türkçe‘ye değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine onay vermeyeceklerini duyurması, NATO’da “tarihi” olarak nitelendirilen genişleme stratejisini alt üst etmiş görünüyor. Peki İsveç’te, Erdoğan’ın “tam bir terör yuvası” olarak gerekçelendirdiği itirazı nasıl yankı buldu? Öngörülen bir hamle miydi, yoksa sürpriz mi oldu?

Bitte Hammargren: Bizim gibi, Türkiye’yi yakından takip edenler için Türkiye’nin bu hamlesi çok da sürpriz olmadı. Çünkü Türkiye’nin, meseleleri sert müzakere süreçlerine sürüklemesine çok sık tanıklık ettik. Ama Türkiye’yi çok da yakından takip etmeyenler için kötü bir sürpriz oldu diyebiliriz. Ankara’nın, ittifakın güvenliği ve savunması için hayati öneme sahip, özellikle de Avrupa’nın kuzeyi ve doğusu için büyük bir önem taşıyan NATO genişlemesini bloke etmesini, beklemiyorlardı. Çünkü İsveçliler, Türkiye’nin AB üyeliğine çok güçlü destek vermişlerdi…

Resmi açıklamalardan anlayabildiğimiz kadarıyla Türk tarafının başlıca üç beklentisi var. Bunlar, PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG’ye desteğin kesilmesi, Türkiye’de hakkında “terör” suçlaması bulunan 21 kişinin İsveç tarafından iadesi ve silah satışlarına uygulanan kısıtlamaların kaldırılması. İsveç, Ankara’nın bu beklentilerine yanıt verecek adımlar atar mı?

Öncelikle “terör yuvası” suçlaması ile başlayalım. İsveç, diğer AB üyesi ülkeler gibi PKK’yı terör örgütü olarak tanıyor. İsveç iltica kanunlarını, aralarında Kürt olanların da bulunduğu pek çok Türk vatandaşına uyguladı. Bunlar arasında PKK sempatizanlarının olduğu da doğrudur. Ancak meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için şunları gözardı etmemek gerekiyor: İsveç kanunlarında sırf ‘terör örgütü üyeliği’ diye bir suç bulunmamakta. Hükümet bu konuda bir yasa değişikliği önermeyi denedi ama bu öneri, anayasal konularda uzmanlaşmış hukukçular tarafından geri çevrildi. Terör saldırısının planlandığı, desteklendiği ya da gerçekleştirildiğinin hukuken ispatlanabilir olması gerekiyor. Ayrıca İsveç’teki gösterilerde PKK bayraklarının açıldığı, bu yolla da teröre destek verildiği iddiası da gündeme getiriliyor. Ancak bu da ifade özgürlüğünün kapsamının çok geniş olduğu İsveç’te bir suç teşkil etmiyor. Yakın tarihin gösterdiği gibi, bugünün küresel dünyasında, İsveç’in kendi ülkesindeki geniş ifade özgürlüğünü dışarıya anlatması artık çok zorlaşıyor.

Peki, Ankara’nın iade talepleri ve silah satışlarına uygulanan yaptırımların kaldırılması şeklindeki diğer iki beklentisinin karşılanması mümkün mü?

İade talepleri ile ilgili listeyi görmedim ama söylenen bu listede bulunan 21 kişi arasında aynı zamanda İsveç vatandaşı olanların, sürekli oturum hakkı bulunanların da olduğu. Ayrıca Türkiye’deki basında bu listede yer aldığı iddia edilen bir kişi, 2015’te hayatını kaybetti. İsveç bir mahkeme kararı olmadıkça, ne kendi vatandaşlarını ne de sürekli oturum hakkı olanları iade edebilir. Silah satışlarına uygulanan kısıtlamaların kaldırılması da kolay görünmüyor. Bu kısıtlamalar 2019’da, dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın askerlerini çekmesi ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine tek taraflı askeri operasyonunu başlatması sonrasında uygulanmaya başlandı. Ve bu kısıtlamaları uygulayan tek ülke de İsveç değil. İsveç dışında, Almanya ve Hollanda gibi pek çok AB ve NATO üyesi ülke de Türkiye’ye savunma sanayi ihracatına kısıtlama uygulamaya başlamıştı. İsveç’in sadece Türkiye’nin baskısı sonucunda bu yaptırımları kaldırabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü silah satışlarını ince eleyip sık dokuyan bir hükümet ajansı var ve onlar bu yaptırımları uyguluyor. Ayrıca ben asıl meselenin tek başına İsveç olduğu görüşünde değilim. Bu konunun çözümü, meselelerin daha üst bir seviyede, ABD ile ele alınmasıyla mümkün. Çünkü İsveç’in, barut, patlayıcı, yazılım gibi Türkiye’ye sattığı savunma ürünleri, ABD ve diğer ülkelere kıyasla çok cüzi şeyler… Bence kamuoyu üzerinden İsveç’e yüklenen Türkiye’nin asıl hedefi, bu yolla ABD gibi diğer ülkelerin uyguladıkları yaptırımları kaldırmalarını sağlamak…

Sizce ABD’nin Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarını kaldırması, en azından yeni F-16 satışına ve mevcut olanlarının modernizasyonuna yeşil ışık yakması mümkün mü?

Bu son derece zor görünüyor. Çünkü ABD yaptırımları, Kongre kararına dayanıyor. Gayet tabii ki Rus S-400’leri satın aldığı için F-35 programından çıkartılan Türkiye’nin şu anda F-16’lara ihtiyaç duyduğunu, hava savunmasını güçlendirmek zorunda olduğunu anlıyoruz. Ama dikkat çekmek istediğim, meselenin İsveç-Türkiye meselesi olmadığı, konunun daha üst seviyelerde, ABD düzeyinde ele alınması gerektiği. Kim bilir, belki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray’a davet edilmesi, açılım sağlayacak bir yöntem olabilir…

Sizce Erdoğan Biden’dan bunu mu istiyor? Türkiye’nin blokajı nedeniyle çıkmaza giren genişleme düğümünü ABD mi çözer?

Beyaz Saray’a davet, Erdoğan’ın beklentilerinden sadece biri. Bu hafta bildiğiniz üzere Yunanistan Başbakanı Miçotakis Beyaz Saray’da ağırlandı,  yabancı liderler için büyük bir onur olarak görülen kongre konuşmasını da yaptı, Türkiye’ye F-16’ların verilmemesi gerektiğini savundu… Gayet tabii ki Erdoğan’ın Beyaz Saray’dan bir davete ihtiyacı var. Gerçi ABD Başkanı Biden bugüne kadar ona karşı soğuk bir tavır takındı ama İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği, ittifak için hayati öneme sahip. Bu nedenle düğümün çözümlenmesinde, ABD’nin ne yapacağı büyük önem taşıyor.

ABD Başkanı Biden’ın, Erdoğan’ın “evet diyemeyiz” açıklaması üzerine Fin ve İsveçli liderlerle Beyaz Saray’da görüşmesi ve ittifaka üyeliklerine çok güçlü destek açıklaması aynı zamanda Türkiye’ye verilmiş bir mesaj mıydı?

Gayet tabii ki. Bu Erdoğan’a verilmiş çok güçlü bir mesajdı. Üstelik Biden kendisi özellikle hiç Türkiye’den söz etmedi, bu işi Finlandiya ve İsveç liderlerine bıraktı. Biden aslında bu yolla Türkiye ile ilgili hayal kırıklığını da göstermiş oldu. Çünkü evet Türkiye’nin güvenlik endişeleri var ama Türkiye aynı zamanda çok önemli bir ittifakın üyesi. Ve bu ittifakın da şimdi çok büyük güvenlik endişeleri var. İttifak üyeleri de, böyle kritik dönemlerde bunu gözardı etmemeli.

Avrupa’nın kuzeyinde, Baltık Denizinde, Arktik bölgesinde, savunma yetkinliğinin güçlendirilmesi İttifak için ve gayet tabii ki Türkiye için de devasa bir öneme sahip… Şimdi sakin, aklı selim ve sabırlı hareket edilmesi gerekiyor.

Bu arada İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde Twitter’da yaptığı paylaşımda, ülkesinin PKK’ya ilişkin tutumu ile ilgili “çok yaygın bir dezenformasyon”u gidermek istediğine dikkat çekerek, “Olof Palme hükümeti, daha 1984 yılında, Türkiye’den hemen sonra PKK’yı terör örgütü olarak tanıyan ilk ülke oldu” hatırlatması yaptı ve ülkesinin bu tutumunda bir değişiklik olmadığının altını çizdi… İsveç, PKK’yı terör örgütü olarak tanıyor ama aynı zamanda Kürt meselesinin İsveç iç politikasını da ilgilendiren bir boyutu olduğu belirtiliyor. Bunu açar mısınız?

Evet, İsveç PKK’yı terör örgütü olarak tanıyor. İsveç, aynı zamanda Türkiye’den, askeri darbelerden sonra, aralarında Yaşar Kemal gibi çok ünlü muhalifleri de ağırlamış olan bir ülke. Gelenler arasında Kürtler de yer aldı, yıllar içinde İsveç vatandaşı oldular, İsveçli Kürtler oldular, çok sayıda Kürt kökenli İsveçli var artık. Siyasi partilerdeler, parlamentodalar, hükümet kuruluşlarında, şirketlerde görev alıyorlar, artık kamu hayatının bir parçası oldular. Bu nedenle konu İsveç iç politikasının da bir boyutunu oluşturuyor. Bu nedenle AKP’nin ilk yıllarında Kürt meselesinde çok ilerici adımlar atması, burada da alkışlanmış, çözüm sürecinin başlaması, gelecekle ilgili çok umutlu olunmasına yol açmıştı…

Ama çözüm süreci sonlandırıldı. Üstelik mesele Suriye’deki gelişmelerle birlikte çok farklı bir boyuta evrildi. ABD başta olmak üzere, tüm Batılı ülkeler için büyük bir çelişki oluşturan konu da Suriye’nin kuzeyinde ABD’li yetkililer dahil hemen hemen herkesin  PKK’nın Suriye uzantısı olduğunu kabul ettiği YPG’nin IŞİD ile mücadelede “önemli müttefik” olarak görülmeye başlanması, bir terör örgütüne karşı bir diğer terör örgütünün araçsallaştırılması…Türkiye de bunu, ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğünü söylüyor. Türk uzmanlar, NATO genişlemesine blokajıyla birlikte aslında Türkiye’nin Batılı müttefiklerini bu konuyla ilgili “büyük bir yüzleşmeye” zorladığını söylüyorlar. Bu görüşlere katılıyor musunuz?

Eski ABD Başkanı Obama’nın IŞİD ile mücadelede YPG ile iş birliğine gitme kararından bu yana bunun Türkiye ile NATO müttefikleri arasında büyüyen bir gerilime yol açtığı doğru. Tabii ki hükümetler YPG’nin PKK’nın uzantısı olduğunu, ideolojik olarak da benzeştiğini biliyor. Ama anladığım kadarıyla YPG’nin bir terör örgütü olarak sınıflandırılmasının istenmemesi üç nedene dayanıyor.

Nedir bu nedenler?

Birincisi, IŞİD’in yenilgiye uğratılmasında rol oynadılar ve o dönem müttefiklerinde Türkiye’nin IŞİD ile mücadelede yeterli kararlılığı sergilemediği görüşü hakimdi. İkinci önemli neden de YPG’nin, binlerce IŞİD tutsağının tutulduğu kampları koruyor olması. Bu da aslında Türkiye dahil bölge için, Avrupa hükümetleri için hayati bir güvenlik meselesi. Batı, YPG’den desteğini çekerse onlar da yönlerini değiştirecek ve büyük bir ihtimalle de Esad rejimine yaklaşacaklar. Tutsaklar Esad rejiminin eline geçerse ne olur? Geçmiş bize neler olabileceğini gösterdi. İç savaş başladığında cihatçıları hapislerden çıkaran Esad rejimi değil miydi? Ayrıca 2003 yılında ABD Irak’ı işgal ettiğinde Suriye, Amerikalılara karşı savaşmak için cihatçılara alan tanımadı mı? Daha sonra bunlar Irak’ta El Kaide’ye ve IŞİD’e dönüşmedi mi? Ayırca Esad rejiminin korkunç insan hakları ihlallerini de unutmamak lazım. Dolayısıyla kampların Esad rejiminin eline geçmesi bir opsiyon değil. YPG’nin terör örgütü olarak tanınmaması için öne sürülen bir diğer argüman da, bunun aslında ne Türkiye ne de bölgede meselenin çözüme kavuşmasını sağlamış olması. PKK sorunu, ilk terör saldırılarına başladığı 80’lerden beri var…

YPG’nin terör örgütü olarak ilan edilmesinin Türkiye’nin güvenlik sorununa bir çözüm olmadığını mı söylüyorsunuz?

Çok korkunç trajediler yaşandı ve bir noktada bu soruna siyasi bir çözüm gerekecek. Erdoğan, kendisi denedi. Özal da denemişti… Bir daha denenir mi? Seçimleri beklemek gerekecek. Ama sonuç itibarıyla Kürt meselesi Türkiye için bir güvenlik sorunudur. Bugüne kadar askeri yöntemin tek başına bunu sağlamadığı ortada. Ve bir noktada bu sorunu geride bırakmak üzere bir çıkış stratejisi izlemesi gerekecek.

Paylaşın

Halkbank, ABD Anayasa Mahkemesi’ne Başvurdu

ABD’nin New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde devam eden Rıza Sarraf davasında sanık olarak yargılanan Halkbank, daha önce İkinci Bölge İstinaf Mahkemesi’nin aldığı kararı temyiz etmek için ABD Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

VOA Türkçe’de yer alan habere göre, Halkbank, ABD’deki Williams & Connolly LLP hukuk firmasına bağlı avukatlar, Robert M. Cary, John S. Wiliams, Simon Latcovich, Eden Schiffmann ve James W. Kirkpatrick aracılığıyla, 35 sayfalık temyiz başvuru dilekçesini ülkenin en yüksek mahkemesine sundu. Halkbank temyiz başvurusunu Anayasa Mahkemesi’nin tanıdığı sürenin son günü olan 13 Mayıs’ta yaptı. Anayasa Mahkemesi, 35 sayfalık başvuru dilekçesini bugün (17 Mayıs) tarihiyle dava dosyası kayıtlarında yayımladı.

Halkbank, ABD Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda, hem federal mahkeme hem de istinaf mahkemesinde aleyhlerine alınan kararların hem uluslararası hukuk hem de Amerikan yasalarının ihlali olduğunu öne sürdü. Halkbank, alt mahkemelerin vermiş olduğu kararların aslında NATO üyesi ve uzun yıllardan beri ABD’nin dost ve müttefiki olan Türkiye’yi yargılamak olduğunu belirterek kararın, kabul edilemez olduğunu öne sürerek temyizini istedi.

Halkbank, bir devlet kuruluşu olduğunu, hisselerinin çok büyük bir çoğunluğunun Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olduğunu bu yüzden ABD mahkemelerinde yargılanamayacağını kaydetti. Halkbank, ABD’de yürürlükte olan “Bağımsız Yabancı Devlet Dokunulmazlığı Yasası” kapsamında yargılanamayacağını savunuyor.

Halkbank’ın ABD Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurunun, kabul edilerek mahkeme takvimine alınıp alınmayacağı, 35 sayfalık dilekçenin hakim heyeti tarafından incelenmesinden sonra belli olacak. Hakim heyeti, başvuruyu kabul ederse bir duruşma takvimi belirlendikten sonra karar verilecek. Heyet, başvuruyu kabul etmezse de Halkbank’ın yargılanma süreci New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde kaldığı yerden devam edecek

Halkbank’ın ABD Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yolu, 14 Aralık tarihinde temyiz talebini reddeden İkinci Bölge İstinaf Mahkemesi tarafından açılmıştı.

Temyiz başvurusu iki kez İkinci Bölge İstinaf Mahkemesi’nde reddedilen Halkbank, ABD’deki avukatları aracılığıyla 10 Ocak’ta İkinci Bölge İstinaf Mahkemesi’ne verdiği 20 sayfalık dilekçede, “Bağımsız Yabancı Devlet Dokunulmazlığı Yasası” kapsamında olmasına rağmen temyiz başvurusu iki kez reddedilen davanın, Anayasa Mahkemesi’ne sevkini istemişti. Mahkeme ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin kararına kadar bir alt mahkemedeki yargı sürecini de durdurma kararı almıştı.

Paylaşın

ABD Anayasa Mahkemesi’nin Halkbank’a Verdiği Süre Doldu

ABD’nin New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde devam eden Rıza Sarraf davasında, sanık olarak yargılanan Halkbank’ın, davanın düşürülmesiyle ilgili ABD Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun süresi bugün doldu.

Halkbank, geçtiğimiz Ocak ayında ABD Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda, bir alt mahkemenin kararına neden itiraz ettiğiyle ilgili kapsamlı dilekçesini sunmak için daha fazla zamana ihtiyacı olduğunu belirtmişti. ABD Anayasa Mahkemesi de Halkbank’a, 13 Mayıs tarihine kadar zaman vermişti.

VOA Türkçe’de yer alan habere göre, ABD Anayasa Mahkemesi Katipliği yetkilileri, başvuru tarihininin son gününde Halkbank’ın dilekçesini sunup sunmadığı konusunda bilgi vermedi. ABD Anayasa Mahkemesi kayıtlarında da Halkbank’ın dilekçesi mesai saatlerinin sonunda görülmedi.

ABD Anayasa Mahkemesi, daha önce Halkbank’ın başvurusunu değerlendirmiş, Anayasa Mahkemesi Üyesi Hakim Sonia Sotomayor tarafından incelendiğini, Halkbank’ın itirazıyla ilgili dosyasını en geç 13 Mayıs tarihine kadar verebileceği belirtmişti. Kararda bu sürenin daha önce 31 Ocak tarihi olduğu da hatırlatılmıştı.

Halkbank’ın ABD Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yolu, 14 Aralık tarihinde temyiz talebini reddeden İkinci Bölge İstinaf Mahkemesi tarafından açılmıştı.

Temyiz başvurusu iki kez İkinci Bölge İstinaf Mahkemesi’nde reddedilen Halkbank, ABD’deki avukatları aracılığıyla, 10 Ocak’ta İkinci Bölge İstinaf Mahkemesi’ne verdiği 20 sayfalık dilekçede, “Bağımsız Yabancı Devlet Dokunulmazlığı Yasası” kapsamında olduğunu belirtmiş ve buna rağmen temyiz başvurusu iki kez reddedilen davanın, Anayasa Mahkemesi’ne sevkini istemişti. Mahkeme ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin kararına kadar bir alt mahkemedeki yargı sürecini de durdurma kararı almıştı.

Halkbank, mahkemeye sunduğu 20 sayfalık dilekçede, daha önce “Bağımsız Yabancı Devlet Dokunulmazlığı Yasası” kapsamında benzer davalardan örnekler sunmuş, Anayasa Mahkemesi’nde haklarını arayabileceklerini belirtmişti.

Anayasa Mahkemesi’nin Halkbank’ın başvurusunu duruşma takvimine alıp almayacağı henüz belli değil. Anayasa Mahkemesi, Halkbank’ın 13 Mayıs tarihine kadar kendilerine iletecekleri dilekçeyi inceledikten sonra başvuruyu değerlendirip değerlendirmeyeceği konusundaki kararını verecek.

Sarraf soruşturmasını yürüten New York Güney Bölgesi Başsavcılığı, İkinci Bölge İstinaf Mahkemesi’ne daha önce yaptığı başvuruda, Halkbank’ın dosyasının Anayasa Mahkemesine sevk edilemeyeceği iddia etmişti.

Paylaşın

‘ABD İle Türkiye Arasında Silah Anlaşması’ İddiası

ABD Başkanı Joe Biden’ın NATO müttefiki Türkiye ile F-16 savaş uçakları için donanım ve yazılım güncellemelerini de içeren küçük kapsamlı bir silah anlaşmasının onaylanması amacıyla Kongre’ye gayri resmi yoldan bilgi verdiği iddia edildi.

Paketle ilgili haber ilk olarak bugün Wall Street gazetesinde yer almıştı. Haberi daha sonra Reuters haber ajansı da verdi.

Reuters’a konuşan kaynaklar silah paketinin Ankara’nın mevcut bir talebi olduğunu ve AIM-120 orta menzilli havadan havaya ve sidewinder füzelerin yanı sıra F-16 savaş uçakları için donanım ve yazılım güncellemelerini içerdiğini bildirdi.

Kongre’nin bilgilendirilmesi, Kongre üyelerine ABD müttefiklerini alenen rahatsız etmekten kaçınmak için potansiyel silah satışlarını sessizce sorgulama veya durdurma fırsatı veren gayri resmi bir sürecin parçası.

Reuters’a konuşan bir kaynağa göre paketin 300 milyon dolar değerinde olacağı sanılıyor. Paketin Türkiye’nin geçen Ekim ayında ABD’den talep ettiği ve 40 Lockheed Martin F-16 jeti ile mevcut jetler için 80 modernizasyon kitinin bulunmasını istediği milyarlarca dolarlık silah güncelleme anlaşmasından ayrı olduğu belirtiliyor.

Reuters, Dışişleri Bakanlığı’nın Kongre’ye resmi bilgilendirme yapılmadan kamuoyuna açıklama yapamayacağını söylediğini aktardı.

Dışişleri Bakanlığı’nın bir sözcüsü, ‘‘ABD ve Türkiye uzun süredir devam eden derin savunma bağlarına sahip. Türkiye’nin NATO’daki işbirliği kapasitesini sürdürmesi öncelik olmaya devam ediyor’’ diye konuştu.

Kongre, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemleri almasının ardından 2019 yılında Türkiye’yi F-35 savaş uçağı üretim projesinden çıkarma kararı almıştı.

ABD’deki bazı uzmanlara göre, Ukrayna’nın Rusya tarafından işgalinin ardından ABD’nin yeniden Türkiye’ye silah satışına izin vermesi konusunda yeni bir fırsat ortaya çıkabilir.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayan ve Moskova’nın itirazına rağmen Ukrayna’ya SİHA satan Türkiye’ye karşı ABD’nin silah sevkiyatı konusunda eski katı tutumunu gevşetmesi bekleniyor.

Biden yönetimi bu konuda resmi olarak bir açıklama yapmasa bile ABD Dışişleri Bakanlığı, mart ayında bir grup Kongre üyesine gönderdiği mektupta, Türkiye ile “münasip savunma ticaret bağlarını” savunan bir görüş bildirmişti.

Paylaşın

Türkiye-ABD Arasında Diplomasi Trafiği: Masada Neler Var?

Bölge ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirerek dış politikada bir “restorasyon dönemi” inşa çabası içinde olan Türkiye ile Türkiye-ABD ilişkilerinde Rusya-Ukrayna savaşının da etkisiyle diplomasi trafiğinin hızlandığı bir dönem yaşanıyor.

Türkiye ile ABD ilişkilerinin gündeminde Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve ardından gelen Rusya’ya yönelik yaptırımlar, yeni işlerlik kazanan Stratejik Mekanizma, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi ve Türkiye’nin ABD’den talep ettiği F-16 savaş uçaklarının olası satışı gibi konu başlıkları öne çıkıyor.

Rusya yaptırımları Türkiye’yi etkiler mi?

Rusya’ya bir dizi yaptırım uygulama kararı alan ABD ve Batılı ülkeler bunları giderek ağırlaştırırken, Türkiye ise bu yaptırımlara uymayacağını açıklamıştı.

Rusya ve Ukrayna ile yakın ilişkileri bulunduğunu ve ikisinden de vazgeçmeyeceğini belirten Ankara, Montrö Sözleşmesi’ni titizlikle uyguladığını, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklediğini ve barış için çabaladığını vurguluyor.

Washington ise bir yandan Ankara’nın kolaylaştırıcı rolünün önemli olduğunu söylerken, diğer taraftan Türkiye’ye Rusya’nın yaptırımları delmesine imkan vermeme konusunda dikkatli olma çağrısı yapıyor.

Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü Türkiye Çalışmaları Enstitüsü Direktörü Gönül Tol, Rusya’ya uygulanan yaptırımlarla ilgili ABD Hazine Bakanlığı’nın çok hassas olduğuna dikkat çekerek, izlenimlerini şöyle aktarıyor:

“Hazine Bakanlığı’nın bakış açısı şöyle; yeni yaptırımlar uygulamak önemli olabilir ama ondan daha önemli olan mevcut yaptırımların yüzde yüz uygulanmasını ve delinmemesini sağlamak.”

Tol bu nedenle Türkiye üzerindeki yaptırım baskısının bundan sonra artabileceğini belirtiyor.

German Marshall Fund Türkiye Direktörü Özgür Ünlühisarcıklı, Türkiye’nin eskiden beri prensip gereği Birleşmiş Milletler’in (BM) onaylamadığı yaptırımlara katılmadığını söyleyerek, şu ana kadar Türkiye’ye yaptırımlar için çok büyük bir baskı gelmediğini belirtiyor. Ünlühisarcıklı, bu konudaki hassas noktayı ise şöyle aktarıyor:

“Çok büyük baskı da gelmeyecek gibi ama Türkiye’nin diğer ülkelerin uyguladığı yaptırımları Rusya’nın delebilmesi için de fırsat sunmaması gerekiyor. Eğer hatırlarsak ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlarda Türkiye’nin biraz İran’ın yaptırımlarının çevresinden dolanmasına imkan sağlama gibi bir rolü olmuştu. Türkiye bunun için bedel de ödedi.”

ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı Victoria Nuland’ın geçtiğimiz günlerde Ankara’da yaptığı görüşmelerde de bu konunun gündeme geldiği belirtiliyor.

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Sözcüsü Julie Eadeh, görüşmelere ilişkin soruya cevaben “Sayın Nuland’ın da dediği gibi, Türkiye’nin dikkatli olması ve topraklarının yaptırımlardan kurtulunmasına ya da Rus oligarkların kirli parası için havuz olmasına izin vermemesi çok önemli” ifadelerini kullanmıştı.

Türkiye’nin eski Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu ise ABD’nin yaptırımlarını giderek ağırlaştırdığına dikkat çekerek, Türkiye için asıl sıkıntı yaratabilecek olanın bundan sonra gelmesi muhtemel “ikincil yaptırımlar” (secondary sanctions) olabileceğine dikkat çekiyor.

ABD’li bazı senatörler tarafından zaman zaman dile getirilen ancak henüz karar verilmeyen “ikincil yaptırımların” uygulanması durumunda diğer ülkelerdeki şirketler ya da kişiler seçim yapmak durumunda bırakılacak ve sadece ya Rusya ya da ABD ile ticaret yapabilecek.

Stratejik Mekanizma ne kadar etkili olur?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden’ın üzerinde anlaştığı “Stratejik Mekanizma” kapsamında iki ülke dışişleri ve ticaret bakanlıkları yetkilileri de ABD’den Türkiye’ye oligark mesajı: Kirli paranın havuzu olmayın geçtiğimiz günlerde Ankara’da bir araya gelmişti.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu mekanizma çerçevesinde bakanlar düzeyinde görüşmeler yapmak için ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile 18 Mayıs’ta Washington’da bir araya geleceğini söyleyerek, “Bu mekanizmanın sonuç odaklı olmasını, verimli geçmesini istiyoruz” diye konuştu.

Ancak uzmanlara göre iki ülke arasında daha önce de ismi farklı da olsa buna benzer mekanizmalar kuruldu ancak çok sonuç getirmedi.

Loğoğlu, ilişkileri düze çıkarmak için daha önce de benzer oluşumlara gidildiğini hatırlatarak, şöyle konuşuyor:

“Bu kez adı çok iddialı ama farklı bir mekanizma değil. Fazla bir sonuç çıkacağını sanmıyorum. Çünkü iki ülke arasındaki sorunların devamının nedeni sorunları ele alacak mekanizmaların yokluğu değil, bunlar daha önce de vardı. Asıl sorun karşılıklı güven ve örtüşen çıkarların gereğini yapmaktaki engeller.”

Loğoğlu’na göre yapısal olan bu engellerin başında S-400 konusu geliyor.

Loğoğlu: S-400 konusu ABD için kapanmadı

ABD’nin, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması nedeniyle Türkiye’ye uyguladığı yaptırımlar da devam ediyor.

Büyükelçi Loğoğlu CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası) yaptırımlarının bir yasadan kaynaklandığını ve yönetimin de yasanın gereğini uygulamak durumunda olduğunu belirterek, “Her ne kadar Türk tarafı ‘bu iş kapanmıştır, bitmiştir’ dese de hiçbir Amerikalı bu görüşe katılmaz. S-400’ler Türkiye’de bulunduğu sürece bu mesele ABD bakımından devam eder” diye konuşuyor.

German Marshall Fund Türkiye Direktörü Ünlühisarcıklı, Türkiye’nin çelişkileri bir yana bu konuda ABD’yi de çelişkili bulduğunu belirterek, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bir yandan ABD bütün NATO müttefiklerine askeri harcamalarını artırmaları, caydırıcılıklarını güçlendirmeleri yönünde telkinde bulunuyor. Ama öte yandan gerek CAATSA yaptırımları gerek bu F-16 gibi alım satımlarda ABD Kongresi’nin vetosu nedeniyle NATO’nun en büyük ikinci en büyük F-16 filosuna sahip Türkiye caydırıcılığını artıramıyor.”

Kongre’ye F-16 mektubu ne anlama geliyor?

İki ülke ilişkilerinin önemli bir başka gündem maddesi olan 40 adet yeni savaş uçağı ve 80 modernizasyon kitini kapsayan F-16 görüşmeleri ile ilgili de son günlerde önemli gelişmeler yaşanıyor.

Reuters’ın haberine göre ABD Dışişleri Bakanlığı Kongre’ye bir mektup göndererek, Türkiye’ye potansiyel F-16 savaş uçağı satılmasının ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu olacağını bildirdi. Satışla ilgili Kongre’deki süreç önemli görülüyor.

Türkiye-ABD ilişkilerini yakından takip eden Gönül Tol, Rusya’nın saldırısının ardından ABD bürokrasisinde Türkiye ile ilgili eskiye kıyasla daha ılımlı bir hava oluştuğunu, geneli yansıtmasa da ABD bürokrasindeki bir kanadın Türkiye ile ilişkilerin toparlanabileceğini düşünmeye başladığını belirterek, son mektubun bu kapsamda değerlendirilebileceğini söylüyor.

F-16 satışını aslında ABD’nin Türkiye’ye vereceği bir “taviz” olarak görmemek gerektiğini de belirten Tol, NATO’nun bir müttefikini askeri olarak zayıflatmanın doğru olup olmadığı tartışmalarının devam ettiğini söylüyor.

Bu arada bir süredir devam eden teknik görüşmelerin ardından gelen bu mektup Ankara’yı memnun ederken, F-16 satışına ‘tamam’ demek için henüz erken olduğuna işaret ediliyor.

Tol, Kongre üyelerinin Türkiye’ye karşı hâlâ pek olumlu bakmadığını söylerken, Ünlühisarcıklı da buna benzer süreçlerin geçmişte de yaşandığını anımsatıyor ve eski örnekleri şöyle anlatıyor:

“Dışişleri Bakanlığı Kongre’ye bu doğrultuda bir mektup gönderdikten sonra, hemen ardından Kongre de bakanlığa bunun neden olmaması gerektiğiyle ilgili karşı mektup gönderiyor. Şu anda maalesef ABD Kongresi’nde Dış İlişkiler Komisyonu’nda Türkiye aleyhtarlığı ile ilgili iki partili bir uzlaşı var.”

Büyükelçi Loğoğlu ise psikolojik bir etkisi olacağını söylediği mektubun sonuç verip vermeyeceği konusunda şüpheli. Loğoğlu şüphelerini şöyle açıklıyor:

“İki nedenden ötürü sonuç alınamaz. Birincisi bu mektupta F-16’ların satışı ile ilgili tam bir kararlılık ve takvim yok. İkincisi Kongre’nin onay vermesi gerekiyor. O bakımdan (bu mektubu) Türkiye’nin şu sıralarda Rusya tarafına kaymaması için bu tarafta tutmaya yönelik bir hamle olarak görüyorum.”

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

ABD’den Türkiye’ye F-16 Satışı İçin Yeşil Işık

Türkiye’yi F-35 programından çıkaran ABD, F-16 satışı için yeşil ışık yaktı. ABD Dışişleri Bakanlığı, Kongreye gönderdiği mektupta, Türkiye’ye F-16 satışına olumlu yaklaştığını belirterek, Washington açısından “ikili ilişkilerde savunma alanındaki ticari bağların desteklediği önemli çıkarlar olduğuna” vurgu yaptı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Kongre’ye gönderdiği mektupta Türkiye’ye olası F-16 savaş uçağı satışı konusunda görüş bildirdi.

Mektupta satışın yapılacağına dair herhangi bir teminat ya da zaman çizelgesi bulunmuyor ancak Türkiye’ye F-16 tedarik edilmesinin ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu olacağı ve uzun vadede NATO’nun bütünlüğüne hizmet edeceği belirtiliyor.

Reuters’ın haberine göre, 17 Mart tarihli mektup, ABD Temsilciler Meclisi üyelerinin 4 Şubat’taki mektubuna cevaben yazıldı. Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi partilerden 50’yi aşkın vekil, bu mektupta Biden yönetimine Ankara’nın F-16 talebini reddetmesi için çağrıda bulunmuştu.

Türkiye geçen Ekim ayında ABD’den 40 adet Lockheed Martin yapımı F-16 savaş uçağı ve 80’e yakın modernizasyon kiti satın almak için talepte bulunmuştu. Washington şu ana kadar olası satışla ilgili görüş bildirmekten imtina etmişti.

ABD’nin NATO müttefiki Türkiye’ye silah satışı, Ankara’dan Rus S-400 hava savunma sistemleri almasının ardından tartışmalı hâle gelmişti. ABD bu alım nedeniyle Ankara’ya bir dizi yaptırım uygularken Türkiye F-35 programından da çıkarılmıştı.

Ukrayna vurgusu

ABD Dışişleri Bakanlığı Yasama-Kongre İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Naz Durakoğlu’nun imzasıyla Kongre’ye gönderilen mektupta, Ankara-Washington ilişkilerinde yaşanan gerginliğin kabul edildiği ancak Türkiye’nin Ukrayna’ya verdiği desteğin ve bu ülkeyle olan savunma bağlarının önemine de vurgu yapıldığı görüldü. Türkiye’nin Ukrayna’ya verdiği bu desteğin “bölgedeki habis nüfuz karşısında önemli bir caydırıcı” olduğu belirtildi.

Washington’ın S-400’ler nedeniyle gerçekleştirdiği cezalandırıcı eylemlerin Ankara’ya “ciddi bir bedel ödettiğini” vurgulayan ABD Dışişleri Bakanlığı, “Bununla beraber yönetim, NATO ittifakının uzun vadeli bütünlüğü ve kapasitesine ilişkin çıkarların yanı sıra ABD ile Türkiye arasında savunma alanındaki ticari ilişkilerle desteklenen ABD ulusal güvenlik, ekonomik ve ticari bağlarına yönelik ikna edici çıkarlar olduğuna inanıyor” ifadesini kullandı.

Mektupta ayrıca, ABD Dışişleri Bakanlığının Türkiye’ye F-16 satışına onay vermesi durumunda bunu ilgili yasal süreç kapsamında Kongre’ye bildireceği hatırlatıldı.

Erdoğan – Biden görüşmesi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Joe Biden ile 10 Mart’ta yaptığı telefon görüşmesinde, Türkiye’nin ABD’den 40 yeni uçak alımı ve mevcut F-16’ların modernizasyonunu içeren talebinin en kısa sürede neticeye ulaştırılmasını beklediğini ifade ederek, savunma sanayii alanında Türkiye’ye yönelik tüm haksız yaptırımların kaldırılmasının zamanının da çoktan geldiğini dile getirmişti.

Yabancı ülkelere silah satışı nasıl işliyor?

ABD’nin yabancı ülkelere silah satışlarına onay veren Dışişleri Bakanlığı, resmi satış onayından önce Kongrenin satışa ilişkin talebi ya da sorusu olursa bunlara mektup ile yanıt vererek yönetimin yaklaşımını ortaya koyuyor.

Bakanlık, ilgili silah satışına onay verdiğinde bunu resmi bir bildirimle Kongreye iletiyor. Dışişleri Bakanlığının silah satış onayları ABD yönetimi açısından satışın bir mahzuru olmadığı anlamına geliyor.

ABD Kongresinin 30 iş günü içinde Bakanlığın kararına itiraz etmemesi durumunda, yönetim satışın yapılmasına onay verilen ülke ile satış paketinin içeriği için görüşmelere başlıyor. Bu görüşmelerin sonunda ABD, o ülkeye bir teklif mektubu sunuyor; teklife olumlu yanıt aldığı takdirde de tedarik işlemi gerçekleşiyor.

Paylaşın

ABD, Türkiye’den S-400’leri Ukrayna’ya Vermesini İstedi

ABD’den bazı yetkililer Türkiye’ye Rusya yapımı S-400 hava savunma sistemlerini Ukrayna’ya gönderme konusunu gündeme getirdi. İddianın sahibi Reuters. Ajansın aktardığına göre ABD’li yetkililer geçtiğimiz ay Türkiye’yle yapılan görüşmelerde bu öneriyi ortaya attı.

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın geçen ay Türkiye’ye yaptığı ziyarette gündeme geldi. ABD’li yetkililer Türkiye’ye bu konuda resmi bir talepte bulunmazken Türkiye tarafı görüşmelerde konunun gündeme geldiğini ama pek muhtemel görünmediğini aktardı.

Türkiye S-400’lerin Ukrayna’ya gönderilmesinin hem teknik zorluklar açısından hem de Moskova’dan gelecek tepkiye bağlı siyasi sebeplerle mümkün olmadığını söyledi.

S-400’ün özellikleri

Sovyetler Birliği döneminde S-300 füzelerinin üretilmesinden sonra geliştirilmeye başlayan S-400 sistemi, 2007’den bu yana Rusya’nın silah envanterinde yer alıyor. S-400, önemli siyasi, ekonomik ve askeri hedefleri “yüksek etkili koruma” için tasarlanan bir sistem olarak tanımlanıyor.

Dünyadaki en iyi hava savunma sistemlerinden biri olarak nitelendirilen sistem, savaş uçakları, radar tespit ve kontrol uçakları, keşif uçakları, stratejik ve taktik uçaklar, taktik, operasyonel-taktik balistik füzeler, orta menzilli balistik füzeler, hipersonik hedefler ve diğer gelişmiş hava saldırısı araçlarını imha etmek üzere tasarlandı. S-400 taburu, en az bir mobil operasyon komuta merkezi, 8 fırlatıcı ve 32 füzeden oluşuyor.

Kısa, orta ve uzun menzillerde füzeleri aynı anda kullanabilen S-400, 600 kilometre uzaklıktaki hedefi algılama özelliğine sahip ve saniyede 4,8 kilometre hızla füze gönderilebiliyor. Sistem, hedefe 10 saniyeden daha az sürede tepki veriyor.

S-400, çok uzun menzilli 40N6 model füzeyle 400 kilometre, uzun menzilli 48N6 model füzeyle 250 kilometre, orta menzilli 9M96E2 model füzeyle 120 kilometre ve kısa menzilli 9M96E model füzeyle de 40 kilometredeki hedefleri vurabiliyor.

Sistemin hedefleri arasında B-2 ve F-117 hayalet uçaklar, B-1, F-111 ve B-52H stratejik bombardıman uçakları, EF-111A ve EA-6 elektronik harp uçakları, TR-1 keşif uçağı, E-3A ve E-2C erken uyarı radar (AWACS) uçakları, F-15, F-16, F-35 ve F-22 savaş uçakları, Tomahawk füzeleri ve balistik füzeler yer alıyor.

Rus basınına göre, Rusya’da Moskova bölgesi, Güney Askeri bölgesi, Pasifik ve Baltık filolarında olmak üzere toplam 5 S-400 alayı bulunuyor. Her alayda sekizer fırlatma sisteminin bulunduğu 2’şer tabur yer alıyor. Rusya’daki S-400 tabur sayısının 2020’ye kadar 56’ya çıkarılması öngörülüyor.

Rusya, S-400 hava savunma sisteminin satışıyla ilgili şu ana kadar Türkiye dışında sadece Çin ile anlaştı.

Paylaşın