Türkiye’de 6 Ayda 3 Binden Fazla Yangın Çıktı

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Bu yılın 6 ayında bin 305’i ormanlık alanda, bin 739’u da orman dışında olmak üzere toplam 3 bin 44 adet yangın çıktı. Yaklaşık yangınların 624’ü sadece son bir haftada çıktı. 624 yangının 621 tanesini kontrol altına aldık” dedi.

Bakan Yumaklı, perşembe günü itibarıyla dokuz büyük yangınla mücadele ettiklerini belirterek, altısının kontrol altına alındığını söyledi. İbrahim Yumaklı,”Antalya, Mersin, Kırklareli, İstanbul-Silivri, Adana-Ceyhan, Uşak-Eşme bu yangınlar kontrol altına alınmıştır” dedi.

Bakan Yumaklı, İzmir Çeşme’de çarşamba akşama doğru başlayan yangının enerjisinin düşürüldüğünü belirtti.

Çeşme’de devam eden yangın dün öğleden sonra Urla’nın Zeytineli Mahallesi’ne ilerledi. Zeytineli Mahallesi, tedbiren tahliye edildi. Bölgede daha önce de üç mahalle boşaltılmıştı.

Öte yandan dumandan dolayı görüş mesafesi düşmesi nedeniyle dün çevre yolunun bir bölümü kapatıldı. Urla’dan Çeşme’ye giden trafik akışı Zeytinler gişelerden itibaren, Çeşme’den Urla’ya giden trafik akışı ise Alaçatı gişelerden itibaren kapatıldı.

İzmir Ödemiş’te Çarşamba gecesi başlayan yangına müdahale sürüyor. Rüzgarın yangında olumsuz etkisine işaret eden Bakan Yumaklı, Ödemiş’te rüzgarın saatte 100 kilometreye ulaştığını, şiddetli rüzgarın hız kesmediğini söyledi.

Ödemiş’in Tosunlar Mahallesi Manastır mevkisinde çıkan yangında alevlerin tehdit ettiği Yeniköy Mahallesinde oturanların da tahliyesine karar verildi. Şiddetli rüzgarın etkisiyle yayılımını sürdüren yangınla ilgili daha önce de Demirciyanığı mevkisi, Ortaköy ve Karadoğan mahalleleri tahliye edilmişti. Böylece bölgede tedbir amacıyla boşaltılan mahalle sayısı dörde ulaştı.

Ödemiş’teki yangında 81 yaşında bir vatandaş ile yangına müdahale ekibinden bir görevli hayatını kaybetti, bir personel ise yaralandı.

İzmir’in Buca ilçesinde dün saat 16.00 sıralarında Zafer Mahallesi yakınlarında çıkıp, Gaziemir ilçesinin Kısık Mahallesi’ne de sıçrayan ve gece boyunca karadan müdahale edilen yangın sürüyor. Yangında bölgede gökyüzünü duman sararken, alevlerin yerleşim yerlerine yaklaştığı öğrenildi. Havanın kararmasıyla ara verilen havadan müdahaleye ise sabahın erken saatlerinde tekrar başlandı.

Bakan Yumaklı, Buca’da çıkan yangının fabrikadaki kaynak işleminden kaynaklandığı belirterek, “Buca’da sanki biz hiç uyarmamışız, ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmamışız gibi bir fabrikadaki kaynak makinesinden çıkan kıvılcım çöplere, çöplerden de ormana sıçradı” dedi.

“Yangınlar elektrik hatlarından çıkmadı”

İzmir Valisi Süleyman Elban, Çeşme, Seferihisar, Ödemiş ve Foça’daki yangınların elektrik hatlarından kaynaklı olduğunu açıklamıştı. Bölgenin elektrik dağıtım altyapı işletmecisi GDZ Elektrik Dağıtım ise Vali Elban’ın açıklamasını reddetti. GDZ Elektrik dün yaptığı açıklamada, “Sahada gerçekleştirilen ilk değerlendirmelere göre bölgemizdeki yangınların elektrik hatlarından çıktığına dair somut bir bulgu bulunmamaktadır” dedi.

GDZ Elektrik tarafından yapılan yazılı açıklamada, yaz aylarında yüksek sıcaklık, düşük nem ve şiddetli rüzgar gibi faktörlerin yangın riskini artırdığına dikkat çekilerek, bu durumun son yıllarda küresel ölçekte artış gösteren hava koşullarındaki ciddi değişimin bir sonucu olduğu belirtildi.

GDZ Elektrik yangınların sebebine ilişkin olarak “Son bir haftada ülkemizde ve komşu ülkelerde havanın aşırı ısınması ve nem oranının aşırı düşmesi nedeniyle yüzlerce orman yangını çıkmıştır” ifadesini kullandı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

500 Kuş Türü Yok Olma Tehlikesiyle Karşı Karşıya

Yeni bir araştırma, farklı nedenlerden kaynaklı önümüzdeki yüzyılda benzersiz türler de dahil olmak üzere 500 kuş türünün neslinin tükenebileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Bu, kuş türlerinin son 500 yılda yaşadığı soy tükenmelerinin 3 katı kadar bir soy tükenmesi anlamına geliyor.

Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımlanan araştırma, eşsiz kuş türlerinin soy tükenmesinin ekosistemlere zarar verebileceği uyarısında bulunuyor.

Araştırma, büyük gövdeli türlerin avlanma ve iklim değişikliğinden daha fazla risk altında olduğunu ortaya koyuyor. Tehlike altındaki kuşlar arasında Kosta Rika ve Panama ormanlarında bulunan çıplak boyunlu şemsiye kuşu, Güneydoğu Asya’dan miğferli boynuzgaga ve Madagaskar’a özgü sarı karınlı güneş kuşu da yer alıyor.

Reading Üniversitesi’nden Kerry Stewart, “Modern zamanlarda benzeri görülmemiş bir kuş nesli tükenme kriziyle karşı karşıyayız. Tehditleri azaltmak ve nesli tükenmekte olan türler için hedefli kurtarma programları için acil eyleme ihtiyacımız var” diyor.

Stewart, “Birçok kuş türü o kadar tehdit altında ki, yalnızca insan etkilerini azaltmak onları kurtarmayacak, bu türlerin hayatta kalabilmeleri için üreme projeleri ve habitat restorasyonu gibi özel kurtarma programlarına ihtiyaçları var” diye ekliyor.

Reading Üniversitesi’nden Dr. Manuela Gonzalez – Suarez, “Tehditleri durdurmak yeterli değil, 250 – 350 kadar türün, gelecek yüzyılda hayatta kalabilmeleri için üreme programları ve habitat restorasyonu gibi tamamlayıcı koruma önlemlerine ihtiyacı olacak” diyor ve ekliyor:

“Tehdit altındaki kuşlardan sadece 100’ü için koruma programlarına öncelik vermek, kuş şekil ve boyutlarındaki çeşitliliğin yüzde 68’ini kurtarabilir. Bu yaklaşım ekosistemlerin sağlıklı kalmasına yardımcı olabilir.”

Araştırmada, Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) Kırmızı Listesi’ndeki veriler kullanılarak, bilinen kuş türlerinin neredeyse tamamını temsil eden yaklaşık 10 bin kuş türünün davranışsal ve morfolojik özellikleri incelendi.

Paylaşın

120 Yılda Kuraklıktan Etkilenen Alanlar İki Katına Çıktı

OECD’nin raporuna göre; Kuraklıktan etkilenen alanlar son 120 yılda iki katına çıktı. Kuraklık, 1900’de dünya genelindeki alanların yaklaşık yüzde 10’unu etkilerken, 2020’de yüzde 20’nin üzerine çıktı.

OECD raporunda, dünyada kuraklığın insani ve ekonomik maliyetinin keskin şekilde arttığını ve 2035’te yaşanacak kuraklık maliyetinin bugüne kıyasla en az yüzde 35 daha yüksek olacağını belirtti.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) “Küresel Kuraklık Görünümü: Eğilimler, Etkiler ve Daha Kurak Bir Dünyaya Uyum Sağlama Politikaları” başlıklı yeni raporuna göre, son 120 yılda küresel çapta kuraklıktan etkilenen kara alanı iki katına çıktı.

Dünya üzerindeki kara alanlarının yüzde 37’sinde 1980’den beri önemli düzeyde toprak nemi kaybı yaşandı. Son yıllarda gezegenin yüzde 40’ı daha sık ve yoğun kuraklık yaşarken, kuraklık yalnızca tarımda değil, ticaret, sanayi ve enerji üretimi gibi pek çok sektörde verim kayıplarına yol açıyor.

Etkisini birçok alanda hissettiren kuraklığın insani ve ekonomik maliyeti de keskin şekilde artıyor. Kuraklık, afet kaynaklı ölümlere neden olurken, yoksulluk, eşitsizlik ve yerinden edilme koşullarını kötüleştiriyor. Bu kapsamda, OECD’nin hesaplamalarına göre, bu yıl yaşanacak ortalama bir kuraklık olayının 2000’deki şartlara kıyasla en az iki kat daha maliyetli olacağı öngörülüyor.

OECD, hükümet kurumlarının, gelişen kuraklık riskine karşı öngörülü, önleyici ve uyum sağlayıcı biçimde derhal ve koordineli hareket etmesi, zararların sınırlandırılması, toplumların ve ekonomilerin kuraklığa karşı dayanıklılığını artırarak toparlanma kabiliyetinin güçlendirilmesi çağrısında bulunuyor.

Su geri kazanımı ve yağmur suyu hasadı gibi yenilikçi yöntemlerin yanı sıra kuraklığa dayanıklı tarım ürünlerinin teşviki ve düzenleyici çerçevenin bu doğrultuda uyumlu hale getirilmesi ve daha verimli sulama sistemlerinin kurulması gibi çözümlerin, kuraklığın etkilerini azaltabileceği değerlendiriliyor.

OECD Genel Sekreteri Mathias Cormann, rapora ilişkin değerlendirmesinde, giderek artan kuraklık risklerine karşı, hükümetler, sektörler ve ülkeler arasında koordineli politika adımları atılması gerektiğini belirterek “Bu, gıda güvenliği, sağlık, enerji, ulaşım, tarım, barış ve güvenlik üzerindeki etkilerin azaltılmasına yardımcı olacaktır. Su, ekosistemler ve araziyi sürdürülebilir şekilde yönetmeye yönelik pratik çözümler, kırılganlığı azaltabilir, hazırlığı artırabilir ve kuraklıkların ekonomik etkilerini hafifletebilir” dedi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Geçtiğimiz Ay, Kayıtlara Geçen En Sıcak İkinci Mayıs Ayıydı

Avrupa Birliği’nin iklim izleme servisine göre, geçen ay karada ve okyanuslarda kayıtlara geçen en sıcak ikinci mayıs ayı oldu. Bu, geçen yıl mayıs ayında kırılan rekorun hemen altında.

İklim izleme servisine göre, gezegenin ortalama yüzey sıcaklığı, sanayi öncesi seviyelerin 1,5 santigrat derece üzerindeki eşiğin altına düştü. Haziran 2024’ten Mayıs 2025’e kadar geçen 12 aylık dönemde ısınma, 1850 – 1900 referansına göre ortalama 1,57 C olarak gerçekleşti.

2025 Mayıs’ı, Avrupa Birliği’nin Copernicus İklim Değişikliği Servisi’ne (C3S) göre, şimdiye kadar kaydedilen en sıcak ikinci mayıs ayı oldu. İlk sırada ise rekor sıcaklıkların yaşandığı 2024 Mayıs yer alıyor. Kuzeybatı Avrupa’da olağandışı kuraklık yaşanmasına neden olan bu sıcaklık artışı, küresel çapta dikkat çekti.

Verilere göre, geçen ay küresel ortalama yüzey hava sıcaklığı 15,79°C olarak ölçüldü. Bu, 1991-2020 ortalamasının 0,53°C üzerinde. Ayrıca geçen ay, sanayi öncesi dönem olarak kabul edilen 1850-1900 ortalamasından yaklaşık 1,4°C daha sıcaktı. Bu durum, son 22 ayın 21’inde 1,5°C eşiğinin aşılmasıyla süregelen sıcak dönem serisini kesintiye uğrattı. Ancak AB’li bilim insanları, bu durumun uzun sürmeyeceğini söylüyor.

C3S Direktörü Carlo Buontempo, “Mayıs 2025 1,5°C eşiğinin üzerinde geçen benzeri görülmemiş uzunluktaki aylar dizisini kesiyor” dedi.

Paris Anlaşması’nın hedefi olan küresel ısınmayı 1,5°C altında tutma hedefi ise tekil aylarla değil, on yıllık ortalamalarla değerlendiriliyor. Yani teknik olarak bu eşik henüz aşılmış değil.

Buontempo şöyle ekliyor: “Bu durum gezegen için kısa süreli bir soluklanma sağlayabilir, ancak iklim sistemindeki ısınma devam ettiği için yakın gelecekte 1,5°C eşiğinin tekrar aşılmasını bekliyoruz.”

Son aylarda dünya genelinde yüksek sıcaklıklar, kurak havayla birlikte seyretti. Avrupa’da geçen ay Kuzey ve Orta Avrupa’nın büyük bölümüne, ayrıca Rusya’nın güneyi, Ukrayna ve Türkiye’ye ortalamanın altında yağış getirdi.

Bu bahar, kuzey ve batıda normallerin altında, güney ve kuzeybatı Rusya’da ise normallerin üzerinde yağışlarla geçti. Kuzeybatı Avrupa’nın bazı bölgeleri, 1979’dan bu yana en düşük yağış ve toprak nemi seviyelerini gördü. Süregelen kuraklık, 1992’den bu yana kaydedilen en düşük ilkbahar akarsu debilerine yol açtı.

Avrupa Kuraklık Gözlemevi’ne göre, 11-20 Mayıs tarihleri arasında Avrupa ve Akdeniz havzasındaki kara alanlarının yarısından fazlası kuraklık riski altındaydı. Bu oran, gözlemlerin başladığı 2012’den bu yana yılın o dönemindeki en yüksek seviye oldu.

Kuzey Avrupa’daki çiftçiler, bu olağanüstü kurak havanın buğday ve mısır gibi ürünlerin filizlenmesini geciktirmesinden endişeli. İngiltere Ulusal Çiftçiler Birliği, mayıs başında yaptığı açıklamada, ülkenin son yüzyıldaki en kurak ilkbaharı nedeniyle bazı mahsullerin şimdiden başarısız olduğunu duyurdu.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) da Mayıs sonunda, su kıtlığının euro bölgesi ekonomik üretiminin yaklaşık yüzde 15’ini tehdit ettiğini açıkladı. Oxford Üniversitesi uzmanlarıyla birlikte yürütülen yeni bir araştırma, su kıtlığının euro bölgesi ekonomisi için doğayla ilgili en büyük risk olduğunu ortaya koydu.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

İnsan Hakları, İklim Krizi Tehdidi Altında

İklim krizi artık yalnızca çevresel değil, temel bir insan hakları meselesi. Gerekli adımlar atılmazsa, 2025 ve sonrasında dünya daha derin insani ve ekolojik krizlerle karşı karşıya kalacak.

Uluslararası Af Örgütü, yayımladığı “2024-25 Dünya İnsan Haklarının Durumu” raporunda, iklim krizinin dünya genelinde insan hakları üzerindeki yıkıcı etkilerini çarpıcı verilerle gözler önüne serdi.

Bianet’in aktardığı rapora göre, yedi kıtada 150 ülke iklim kaynaklı adaletsizliklerden doğrudan etkilenirken, iklim değişikliğiyle birlikte yoksulluk, çatışma ve siyasi baskıdan oluşan “zehirli karışım” 2024 yılında tahminen 110 milyon insanı yerinden etti.

Afrika

Sudan, iklim ve çatışma kaynaklı dünyanın en büyük yerinden edilme krizini yaşadı.
Fildişi Sahili, Mali, Nijer, Kamerun gibi ülkelerde seller yüzlerce ölüme yol açtı.
Kuraklık ve aşırı yağış Somali gibi ülkelerde ekonomik çöküşe neden oldu.
Bazı ülkeler fon bulabilmek için borçlanmaya zorlandı; Namibya ve Fildişi Sahili büyük yatırım aldı.
Senegal’de çevre riskleri nedeniyle madencilik faaliyetleri askıya alındı.

Amerika Kıtası

Amazon yağmur ormanları yangınlarla büyük ölçüde tahrip oldu.
ABD ve Kanada gibi yüksek gelirli ülkeler fosil yakıt bağımlılığını sürdürdü.
Brezilya’da seller 2,3 milyon kişiyi etkiledi, 600 bin kişi yerinden oldu.
Yangınlar Arjantin’den Ekvador’a kadar pek çok ülkeyi sardı.

Asya-Pasifik

Hindistan, Pakistan, Nepal gibi ülkelerde sel ve heyelanlar yüzlerce can aldı.
Delhi’de hava kirliliği rekor kırdı.
Çin’de yenilenebilir enerji kullanımı arttı ama dış ülkelerde kömür projeleri sürdü.
Vietnam, Endonezya, Kamboçya gibi ülkelerde çevre savunucuları baskı ve hapisle karşılaştı.

Avrupa ve Orta Asya

Yunanistan ve Portekiz’de sıcak hava dalgaları ölümlere neden oldu.
Türkiye’nin iklim politikaları “kritik ölçüde yetersiz” olarak değerlendirildi.
Hollanda, Norveç ve Belçika gibi ülkeler fosil yatırımlara devam etti.
AİHM, İsviçre’nin yetersiz politikalarının insan haklarını ihlal ettiğine hükmetti.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika

Irak ve Ürdün su kriziyle karşı karşıya.
Kuveyt, Bahreyn, BAE ve Suudi Arabistan fosil yakıt üretimini artırma planlarını sürdürdü.
BM COP28 iklim zirvesine ev sahipliği yapan BAE’nin aynı zamanda petrol anlaşmaları yaptığı ortaya çıktı.

Raporda;

En çok karbon salımı yapan ülkelerin, düşük gelirli ve en çok zarar gören ülkelere sadece cüzi yardımda bulunduğu,
Şirketlerin çevre ve halk sağlığı üzerindeki etkilerinden yetersiz düzenlemeler sayesinde sıyrıldığı,
Aktivistlerin ve sivil toplumun taleplerinin ise çoğunlukla görmezden gelindiği belirtildi.
Öte yandan, AB’nin büyük şirketleri insan hakları ve iklimle ilgili sorumluluk altına sokan “Kurumsal Sürdürülebilirlik Yönergesi”, rapora göre umut veren ender adımlardan biri oldu.

Sonuç

Uluslararası Af Örgütü, devletlerin 2024 itibariyle iklim konusunda verdikleri sözlerin büyük çoğunluğunu yerine getirmediğini, tersine fosil yakıta bağımlılığı artıran politikalar izlemeye devam ettiklerini vurguladı.

Rapora göre iklim krizi artık yalnızca çevresel değil, temel bir insan hakları meselesi. Gerekli adımlar atılmazsa, 2025 ve sonrasında dünya daha derin insani ve ekolojik krizlerle karşı karşıya kalacak.

Paylaşın

Dünya, Dört Derece Isınırsa Yüzde 40 Daha Fakir Olacağız

Yeni yayınlanan bir araştırma, küresel ısınmanın ekonomik etkisinin hafife alındığını, dört santigrat derecelik bir ısınmanın yüzde 40’lık bir fakirleşmeye neden olacağını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Avustralyalı bilim insanları tarafından yapılan araştırma, ısınmanın sanayi öncesi seviyelerin 2 santigrat derecenin üzerinde tutulması durumunda bile dünya genelinde kişi başına düşen ortalama GSYİH’nin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) yüzde 16 oranında azalacağını öne sürüyor.

Bu, önceki tahminlerin (örneğin yüzde 11 civarı kayıp) neredeyse dört katı bir etki demek. Tedarik zincirlerinde yaşanacak kesintiler, iş gücü verimliliğinin azalması ve altyapı hasarları da bu fakirleşme senaryosunu destekleyen unsurlar.

Bilim insanları, ülkeler kısa ve uzun vadeli iklim hedeflerine ulaşsalar bile küresel sıcaklıkların 2,1 derece artacağını tahmin ediyor.

İklim bilimci ve araştırmanın ortak yazarı Dr. Timothy Neal, mevcut ekonomik modellerin, iklim değişikliğinin ciddi etkilerini hafife aldığını vurguluyor, ve 4 santigrat derecelik bir küresel ısınma senaryosunda ekonomik kayıpların önceki tahminlerden çok daha yüksek olabileceğini belirtiyor.

Neal, mevcut modellerin “gerçek dışı varsayımlar” içerdiğini söylüyor. Örneğin, ekonominin iklim şoklarına kolayca uyum sağlayacağı veya sıcaklık artışının sadece marjinal etkiler yaratacağı gibi. Neal, bilimsel uyarılar (örneğin, IPCC raporları) ile ekonomik tahminler arasındaki uçurum olduğunu ve modellerin yenilenmesi gerektiğini belirtiyor.

İklim bilimci ve araştırmanın ortak yazarlarından Prof. Andy Pitman ise, iklim modellerinin ekonomik kayıpları doğru tahmin etmekte yetersiz kalabileceğini ve gerçek etkilerin daha yıkıcı olabileceğini söylüyor.

Pitman, sıcaklık artışlarının tarım, su kaynakları ve insan sağlığı üzerindeki zincirleme etkilerinin ekonomik sistemleri derinden sarsabileceğini ifade ediyor. Ayrıca, 4 santigrat derecelik bir artışın “felaket” anlamına geleceğini ve mevcut politikaların bu riski ciddiye almadığını belirtiyor.

İklim politikaları uzmanı Prof. Frank Jotzo, önceki ekonomik modellerin (özellikle Entegre Değerlendirme Modelleri – IAM’ler) iklim değişikliğinin gerçek ekonomik etkilerini sistematik olarak hafife aldığını vurguluyor.

Prof. Frank Jotzo, bu modellerin, bir bölgede tarım gibi bir faaliyetin iklim değişikliği yüzünden çökmesi durumunda, başka bir bölgenin bunu telafi edebileceği gibi gerçek dışı bir varsayım üzerine kurulu olduğunu söylüyor.

“Bu, gerçek dünyanın işleyişine aykırı” diyen Prof. Frank Jotzo, küresel ekonominin birbirine bağlı doğası, aşırı hava olaylarının tetiklediği tedarik zinciri aksamalarının tüm ülkeleri etkileyeceğini belirtiyor.

Paylaşın

Ormanların Yok Edilmesi İklim Mücadelesini Rayından Çıkaracak

Yeni yayınlanan bir araştırma, ormanların CO₂ emme kapasitesinin azalacağını hesaba katmamanın, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmayı önemli ölçüde zorlaştırabileceğini, hatta imkansız hale getirebileceğini gösteriyor.

Haber Merkezi / Potsdam İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü’nden (PIK) bir ekip, geçmişte bozulmamış ormanların yılda 7,8 milyar ton CO₂ emdiğini, bunun insan faaliyetleri sırasında ortaya çıkan emisyonlarının yaklaşık beşte biri olduğunu, ancak karbon emiliminin iklim değişikliği ve ormansızlaşma gibi insan faaliyetleri nedeniyle giderek daha fazla risk altında olduğunu duyurdu.

Araştırmanın baş yazarı Michael Windisch, iklim stratejileri ormanların sadece bozulmadan kalmasına değil, aynı zamanda artırılmasına yönelik olması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Kaliforniya’daki gibi orman yangınları ve Amazon’da devam eden ormansızlaşma bir kumar. İklim değişikliğinin kendisi ormanların karbon depolarını riske atıyor.”

Araştırmaya göre, emisyonları azaltmak ve ormanları korumak için alınması gereken önlemleri ertelemek iklim hedeflerini tehlikeye atabilir. Windisch, “Ormanlarda depolanan karbonu korumak için hemen harekete geçmeliyiz” diye vurguluyor. Windisch, “Orman karbon kayıplarını telafi etmek için enerji, endüstri ve ulaşım gibi temel emisyon kaynaklarından daha yüksek emisyon kesintileri yapılacak” diye ekliyor.

Paris Anlaşması

Paris Anlaşması, iklim değişikliğiyle mücadele etmek için 2015 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) kapsamında kabul edilen ve 2016’da yürürlüğe giren uluslararası bir anlaşmadır. 12 Aralık 2015’te Paris’te düzenlenen 21. Taraflar Konferansı’nda (COP21) 196 ülke tarafından müzakere edildi ve 22 Nisan 2016’da imzaya açıldı.

Şu an itibarıyla 195 BMİDÇS üyesi anlaşmaya taraf, ancak Eritre, İran, Irak, Libya ve Yemen gibi birkaç ülke henüz onaylamadı. Türkiye ise anlaşmayı 22 Nisan 2016’da imzaladı, fakat onay süreci 6 Ekim 2021’de TBMM’de tamamlanarak 10 Kasım 2021’de resmen taraf oldu.

Anlaşmanın temel amacı, küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelere göre 2°C’nin oldukça altında tutmak ve mümkünse 1,5°C ile sınırlamak. IPCC raporları, bu seviyenin aşılmasının iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini (sel, kuraklık, biyoçeşitlilik kaybı gibi) ciddi şekilde artıracağını gösteriyor.

Paris Anlaşması, Kyoto Protokolü’nden farklı olarak, tüm ülkeleri kapsayan bir “aşağıdan yukarı” yaklaşımı benimser. Yani, her ülke kendi Ulusal Katkı Beyanı’nı (NDC) belirler ve bu hedefleri beş yılda bir güncelleyerek daha iddialı hale getirmesi beklenir. Zorlayıcı bir mekanizma yok; ülkeler gönüllü taahhütlerde bulunuyor. Örneğin, Türkiye 2021’de sunduğu beyanda, 2030’a kadar emisyonları yüzde 41 artırma projeksiyonundan yüzde 21 azaltma sözü verdi ve 2053’te net sıfır hedefini açıkladı.

Türkiye, başlangıçta gelişmekte olan ülke statüsüyle finans ve teknoloji desteği talep ettiği için onay sürecini erteledi. Ancak 2021’de, özellikle AB’nin Yeşil Mutabakatı ve karbon sınır düzenlemeleri gibi ekonomik baskılarla, anlaşmayı onayladı. Bu, Türkiye’nin kömür bağımlılığını azaltıp yenilenebilir enerjiye yönelmesi gerektiği anlamına geliyor, ki enerji sektörü emisyonlarının yüzde 70’inden fazlasını oluşturuyor. Ama pratikte, kömürlü termik santraller hala aktif ve bu geçişin ne kadar hızlı olacağı belirsiz.

Paylaşın

NASA: Deniz Seviyeleri 2024’te Beklenenden Daha Fazla Arttı

İklim krizinin etkilerinin giderek daha belirgin hale geldiği bir dönemde NASA, 2024 yılında, dünya genelinde deniz seviyelerinin beklenenden daha hızlı bir şekilde yükseldiğini duyurdu.

Haber Merkezi / NASA’nın (ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) yeni yayınladığı bir analiz; 2024 yılında dünya genelinde deniz seviyesinin yıllık artış oranının beklenen 0.43 santimetre (cm) yerine 0.59 cm olduğunu gösterdi.

Bu, beklenenden yaklaşık yüzde 35 daha yüksek bir artış olduğu anlamına geliyor.

NASA’nın ölçümlerine göre, 1993 yılından bu yana dünya genelindeki deniz seviyeleri toplamda yaklaşık 10 cm yükseldi. Bu, özellikle kıyı bölgelerinde yaşayan topluluklar için ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Yıllık deniz seviyelerindeki yükseliş oranı, 1993’te 0.18 cm iken, 2023 itibarıyla 0.45 cm’ye ulaştı ve 2024’te bu oran daha da artarak 0.59 cm’ye çıktı. Yani, son 30 yılda yükseliş hızı iki kattan fazla artmış durumda.

NASA’nın deniz seviyeleri araştırmacısı olan Josh Willis, deniz seviyelerinin yükselmeye devam ettiğini ve yükselme oranının giderek daha da hızlandığını söyledi.

Deniz seviyelerinin yükselmesinin nedenleri

Termal genleşme: Deniz suyunun ısınmasıyla hacminin artması, yani termal genleşme, 2024’te deniz seviyesi yükselişinin ana itici gücü oldu. NASA’ya göre, 2024’te yükselişin yaklaşık üçte ikisi (Yüzde 66) termal genleşmeden kaynaklandı.

Buz tabakalarının ve dağ buzullarının erimesi: Normalde, son yıllarda deniz seviyesi yükselişinin yaklaşık üçte ikisi, Grönland ve Antarktika gibi yerlerdeki buz tabakalarının ve dağ buzullarının erimesinden kaynaklanıyordu. Ancak 2024 yılında bu katkı, toplam yükselişin yalnızca üçte birini (Yüzde 33) oluşturdu.

Deniz seviyelerinin yükselmesinin etkileri

Kıyı taşkınları: Deniz seviyelerindeki artış, yüksek gelgit taşkınlarını ve dalgaların daha sık ve şiddetli hale getirebilir. Özellikle düşük rakımlı kıyı bölgeleri, bu taşkınlardan ciddi şekilde etkilenebilir.

Altyapı ve ekonomi: Kıyı şehirlerindeki altyapı (örneğin limanlar, yollar, kanalizasyon sistemleri) ve ekonomik faaliyetler, deniz seviyesindeki yükselişten dolayı zarar görebilir.

Ekolojik sonuçlar: Deniz seviyelerindeki artış, tuzlu suyun yer altı sularına karışmasına neden olarak tarım arazilerini ve tatlı su kaynaklarını tehdit edebilir. Ayrıca, mercan resifleri gibi hassas ekosistemler, sıcaklık artışı ve deniz seviyelerindeki değişimlerden olumsuz etkilenebilir.

Uzun vadeli göç: 2100 yılına kadar deniz seviyeleri 1-2 metre daha yükselebilir. Bu durum, özellikle ada ülkeleri (örneğin Kiribati) ve düşük rakımlı kıyı bölgelerinde yaşayan milyonlarca insanın göç etmesine neden olabilir.

Paylaşın

Türkiye’de Geçen Yıl Bin 257 “Aşırı Hava Olayı” Görüldü

Türkiye’de geçen yıl bin 257 aşırı hava olayı kaydedildi. aşırı hava olaylarının yüzde 35’i şiddetli yağış ve sellerden kaynaklanırken, yüzde 20’si fırtına, yüzde 18’i dolu, yüzde 9’u kar yağışı nedeniyle yaşandı. Yıldırım düşmesinin payı yüzde 8, hortumların payı ise yüzde 2 oldu.

Ekosfer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Barış Eceçelik, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “İklim kriziyle şiddetini ve sıklığını artıran bu olaylar, altyapı yetersizliği ve önlem alınmaması nedeniyle daha can yakıcı olmaya başladı. Alınacak en büyük önlem, hepimizin bildiği gibi iklimi değiştiren sera gazı emisyonlarının başlıca kaynağı fosil yakıtları (petrol, kömür ve gaz) kullanmaktan vazgeçmek” dedi.

İklim kriziyle birlikte sayısı ve şiddeti artan aşırı hava olayları, 2024 yılında da devam etti. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, Türkiye’de geçen yıl 1257 aşırı hava olayı kaydedildi. 2024, 1940’tan bu yana en çok aşırı hava olayı görülen ikinci yıl oldu. Son dört yıldır 1000’in, son iki yıldır ise 1200’ün üzerinde aşırı hava olayı yaşandı.

Türkiye’de 2024’teki aşırı hava olaylarının yüzde 35’i şiddetli yağış ve sellerden kaynaklanırken, yüzde 20’si fırtına, yüzde 18’i dolu, yüzde 9’u kar yağışı nedeniyle yaşandı. Yıldırım düşmesinin payı yüzde 8, hortumların payı ise yüzde 2 oldu.

“Aşırı hava olayları can yakıcı olmaya başladı”

Ekosfer Derneği’nin aktardığına göre, derneğin Yönetim Kurulu Üyesi Barış Eceçelik, alınacak önlemleri şöyle anlattı: “Geçen yıl iklim krizinin etkilerini hem sıcaklık artışı hem de aşırı hava olaylarıyla hissettik. Daha da önemlisi bu olayların doğrudan can ve mal kaybına neden olduğuna üzülerek tanıklık ettik. İzmir’deki orman yangını yerleşim yerlerine ulaştı, Antalya’da sel nedeniyle alt geçitte mahsur kalan bir kişi hayatını kaybetti. Amasya’da yıldırım nedeniyle 76 koyun yaşamını yitirdi.

İklim kriziyle şiddetini ve sıklığını artıran bu olaylar, altyapı yetersizliği ve önlem alınmaması nedeniyle daha can yakıcı olmaya başladı. Alınacak en büyük önlem, hepimizin bildiği gibi iklimi değiştiren sera gazı emisyonlarının başlıca kaynağı fosil yakıtları (petrol, kömür ve gaz) kullanmaktan vazgeçmek. Enerjiyi daha akıllıca kullanıp, tüketimi azaltır, aynı zamanda yenilenebilir enerji kullanımını artırırsak, Türkiye’nin ciddi miktarlara ulaşan sera gazı salımını azaltabiliriz.”

Aşırı hava olayı, normal hava koşullarının dışında, şiddetli ve beklenmedik bir şekilde gerçekleşen hava olaylarını ifade eder. Aşırı hava olayları arasında şiddetli yağışlar, seller, fırtınalar, dolu, kar fırtınaları, sıcak hava dalgaları, aşırı soğuklar, hortumlar ve yıldırım düşmesi gibi olaylar yer alır.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Aşırı Hava Olayları 30 Yılda Yaklaşık 800 Bin Kişinin Ölümüne Neden Oldu

İklim krizinin hafifletilmesine odaklanan sivil toplum örgütü Germanwatch, aşırı hava olaylarının son 30 yılda yaklaşık 800 bin kişinin ölümüne neden olduğunu açıkladı.

Haber Merkezi / Germanwatch politika danışmanı Lina Adil, “Amaçlarının, ülkelerin karşı karşıya olduğu gerçek riskleri göz önünde bulundurarak uluslararası iklim politikasını bağlamlandırmak” dedi.

Germanwatch, “İklim Risk Endeksi 2025” raporunu açıkladı. Rapora göre; 1993 – 2022 yılları arasında aşırı hava olaylarından en çok etkilenen ülkeler Dominika, Çin ve Honduras oldu. Myanmar, İtalya ve Hindistan diğer en çok etkilenen ülkeler arasındaydı.

Aynı dönemde dünya genelinde yaklaşık 800 bin insan aşırı hava olaylarında hayatını kaybetti ve 9 bin 400’den fazla aşırı hava olayı yaklaşık 4,2 trilyon dolar (enflasyona göre ayarlanmış) tutarında kayba yol açtı. 1993’ten 2022’ye kadar fırtınalar (yüzde 35), sıcak hava dalgaları (yüzde 30) ve seller (yüzde 27) en fazla ölüme neden oldu.

2022’de en çok etkilenen 10 ülkeden yedisinin yüksek gelirli ülke grubuna ait olduğuna dikkat çekilirken, uzun vadede ise iklim değişikliğinin bu sonuçlarından en fazla etkilenen ülkelerin yeni gelişmekte ve sanayileşmekte olan ülkeler olduğu kaydedildi.

Uluslararası Afet Veritabanı ve Uluslararası Para Fonu verilerine dayanan endekste tüm verilerin mevcut olduğu en son yılın 2022 olduğu belirtildi.

Boston Üniversitesi Pardee Küresel Araştırmalar Okulu’ndan emekli Prof. Adil Najam, “Bu rapordaki en büyük bilgi, iklim değişikliğinin artık her ülke için bir gerçeklik olduğu ve hiçbir ülkenin bunun etkilerinden muaf olmadığıdır” dedi.

Germanwatch politika danışmanı Lina Adil, “Amaçlarının, ülkelerin karşı karşıya olduğu gerçek riskleri göz önünde bulundurarak uluslararası iklim politikasını bağlamlandırmak” dedi.

Paylaşın