Ekolojik Ekonomi Nedir? Temelleri, Sorunları

Ekolojik ekonomi, ekonomik faaliyetlerin çevresel sınırlar ve ekosistemlerin taşıma kapasitesi içinde sürdürülebilir bir şekilde yürütülmesini savunan bir disiplindir.

Haber Merkezi / Geleneksel ekonominin büyüme odaklı yaklaşımına karşı, doğal kaynakların korunması, biyoçeşitliliğin devamı ve sosyal adaleti merkeze alır.

Ekolojik ekonominin temel ilkeleri:

Sürdürülebilirlik: Ekonomik sistemler, doğal kaynakları tüketmeden ve ekosistemleri tahrip etmeden gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde tasarlanır. Örneğin, yenilenebilir enerji kullanımı ve toprak verimliliğinin korunması.

Ekolojik Sınırlara Saygı: Gezegenin biyofiziksel limitleri (su, karbon döngüsü, biyoçeşitlilik) ekonomik faaliyetlerin temel çerçevesini oluşturur.

Döngüsel Ekonomi: Üretim ve tüketim süreçlerinde atıklar en aza indirilir ve yeniden kullanılır. Örneğin, gıda atıklarının kompost haline getirilmesi.

Sosyal Adalet ve Eşitlik: Ekonomik sistemler, gelir eşitsizliklerini azaltmayı ve toplulukların refahını artırmayı hedefler, yerel toplulukların ihtiyaçlarına öncelik verilir.

Biyoçeşitliliğin Korunması: Ekosistemlerin sağlığı ve tür çeşitliliği, ekonomik karar alma süreçlerinde önceliklidir. Örneğin, monokültür tarım yerine yerel tohumlar ve agroekolojik yöntemler teşvik edilir.

Uzun Vadeli Perspektif: Kısa vadeli kâr yerine, uzun vadeli çevresel ve sosyal faydalar önceliklidir. Bu, finansal modellerde “dışsallıkların” (çevresel zararlar gibi) hesaba katılmasını içerir.

Yerel ve Katılımcı Sistemler: Merkezi olmayan, yerel ekonomilere dayalı modeller desteklenir. Gıda egemenliği gibi kavramlar, toplulukların kendi kaynaklarını kontrol etmesini sağlar.

Gıda bağlamında ekolojik ekonomi, agroekoloji, yerel üretim, gıda egemenliği ve düşük dış girdili tarımı teşvik eder.

Endüstriyel tarımın çevresel zararlarını (toprak erozyonu, su kirliliği, biyoçeşitlilik kaybı) azaltmayı ve adil bir gıda sistemi kurmayı amaçlar. Örneğin, organik tarım ve yerel pazarlar, ekolojik ekonominin pratikteki uygulamalarıdır.

Ekolojik Ekonominin Sorunları

Ekolojik ekonominin uygulanmasında karşılaşılan sorunlar, hem teorik hem de pratik düzeyde çeşitli zorluklar içerir.

Geleneksel Ekonomi ile Çatışma: Mevcut ekonomik sistemler, büyüme odaklı ve kısa vadeli kâr hedeflidir. Ekolojik ekonominin sürdürülebilirlik ve uzun vadeli perspektifi, bu sistemlerle uyumsuzluk yaratır.

Büyük şirketler ve endüstriyel tarım gibi aktörler, kâr odaklı modelleri sürdürmek için ekolojik yaklaşımlara direnç gösterebilir.

Yüksek Maliyetler ve Erişim Sorunları: Ekolojik üretim (örneğin, organik tarım) genellikle daha yüksek işçilik ve doğal girdi maliyetleri gerektirir. Bu, ekolojik ürünlerin fiyatlarını artırır ve geniş kitleler için erişimi zorlaştırır.

Sertifikasyon ve Güvenilirlik: Ekolojik ürünlerin sertifikasyonu pahalı ve karmaşık bir süreçtir. Küçük ölçekli çiftçiler için bu maliyetler büyük bir yük oluşturur. Sahte organik ürünlerin piyasaya sürülmesi, tüketici güvenini zedeler.

Bilgi ve Farkındalık Eksikliği: Hem üreticiler hem de tüketiciler arasında ekolojik ekonomi ve sürdürülebilir tarım konusunda yeterli bilgi bulunmayabilir. Bu, yeni yöntemlerin benimsenmesini yavaşlatır.

Politika ve Destek Eksikliği: Devlet politikaları genellikle endüstriyel tarımı destekler (örneğin, kimyasal gübre sübvansiyonları). Ekolojik tarım için yeterli teşvik ve altyapı sağlanmaz.

Gümrük vergileri ve dış ticaret politikaları, yerel ve ekolojik ürünleri dezavantajlı konuma getirebilir.

Küresel Tedarik Zincirleri: Gıda sistemlerinde küresel tedarik zincirlerinin hakimiyeti, yerel ve ekolojik üretimi zorlaştırır. Uzak mesafeli taşımacılık, karbon ayak izini artırır ve yerel pazarları zayıflatır.

Biyoçeşitlilik ve İklim Değişikliği Baskısı: İklim değişikliği, ekolojik tarımı tehdit eder (örneğin, kuraklık veya aşırı hava olayları). Bu, ekolojik sistemlerin uygulanmasını zorlaştırır.

Endüstriyel tarımın biyoçeşitlilik kaybına yol açması, ekolojik ekonominin temelini oluşturan doğal döngüleri bozar.

Sosyal ve Kültürel Direnç:Tüketicilerin alışkanlıkları ve endüstriyel gıdalara olan bağımlılık, ekolojik ürünlere geçişi yavaşlatır.

Çiftçiler, yeni yöntemlere geçişte risk almaktan çekinebilir veya geleneksel uygulamalara bağlı kalabilir.

Türkiye’ye Özgü Sorunlar:

Türkiye’de ekolojik tarım alanı 100 bin hektarı aşsa da, toplam tarım arazilerinin sadece küçük bir kısmını kapsar. İç talep düşük olduğu için ekolojik ürünler genellikle ihracata yönelir.

Küçük ölçekli çiftçilerin finansmana erişimi sınırlıdır ve ekolojik tarıma geçiş için gerekli yatırımları yapmaları zordur.

Eğitim ve altyapı eksikliği, agroekolojik uygulamaların yaygınlaşmasını engeller.

Paylaşın

Arktik Permafrostu Erirse Ne Olur?

Permafrostu duymuş veya duymamış olabilirsiniz, peki tam olarak nedir? Permafrost, en az iki yıl boyunca 0°C veya altında kalan toprakları ifade eder. Kalınlığı bir metreden, bin 450 metreye kadar değişir.

Haber Merkezi / Permafrost bölgeleri arasında Grönland, Alaska, Rusya ve Kanada’nın bazı kısımları ile Kuzey Avrupa’nın adaları ve bazı bölgeleri yer alır.

İklim değişikliği, permafrostun erimesine neden oluyor. Bölgeleri küçülüyor, katmanlar inceliyor ve bölgenin bazı bölümleri yok oluyor.

Arktik permafrostu erirse, ciddi çevresel, ekonomik ve sosyal sonuçlar ortaya çıkabilir:

İklim değişikliği hızlanır: Permafrost, büyük miktarda metan ve karbondioksit gibi sera gazlarını hapseder. Erimeyle bu gazlar atmosfere salınır, küresel ısınmayı hızlandırır. Metan, karbondioksite göre çok daha güçlü bir sera gazıdır.

Deniz seviyesinde yükselme: Erime, doğrudan olmasa da, iklim değişikliğini hızlandırarak buzulların erimesine katkıda bulunur. Bu, deniz seviyesinin yükselmesine neden olur ve kıyı bölgelerinde sellere yol açabilir.

Ekolojik değişimler: Permafrostun erimesi, Arktik ekosistemlerini bozar. Bitki örtüsü, hayvan habitatları ve besin zincirleri değişebilir. Örneğin, kutup ayıları gibi türler yaşam alanlarını kaybedebilir.

Altyapı hasarı: Permafrost, Arktik bölgelerdeki yollar, binalar ve boru hatları gibi altyapının temelini oluşturur. Erime, bu yapıların çökmesine veya hasar görmesine neden olabilir.

Karbon döngüsü bozulur: Organik maddelerin çürümesi hızlanır ve bu, daha fazla sera gazı salınımına yol açar. Ayrıca, permafrostta hapsolmuş antik mikroorganizmaların serbest kalma riski vardır.

Kültürel ve sosyal etkiler: Arktik bölgesinde yaşayan yerli halklar, avlanma, balıkçılık ve geleneksel yaşam tarzlarını sürdürmekte zorlanabilir. Erime, bu toplulukların geçim kaynaklarını tehdit eder.

Küresel ısınmayı yavaşlatmak için karbon emisyonlarını azaltmak, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmak ve Arktik ekosistemlerini korumak için uluslararası iş birliği kritik önemdedir.

Paylaşın

Temmuz, Kayıtlara Geçen En Sıcak Üçüncü Ay Oldu

Avrupa Birliği (AB) tarafından finanse edilen Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin (C3S) verilerine göre, geçtiğimiz Temmuz ayı kayıtlara geçen en sıcak üçüncü ay oldu.

Dünya genelinde ortalama yüzey hava sıcaklığı 1991-2020 döneminde Temmuz ayı ortalamasının 0,45°C üzerinde, 16,68°C olarak gerçekleşti.

AB’nin Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin (C3S) son verilerine göre, bu Temmuz ayı küresel olarak kayıtlara geçen en sıcak üçüncü Temmuz ayı oldu.

En sıcak Temmuz olan 2023’e göre 0,27°C, en sıcak ikinci Temmuz olan 2024’e göre ise 0,23°C daha soğuktu. Geçen ay ayrıca 1850-1900 yılları arasındaki sanayi öncesi ortalamanın 1,25°C üzerinde gerçekleşti ve son 25 ay içinde 1,5°C eşiğine ulaşmayan sadece dördüncü ay oldu.

C3S Direktörü Carlo Buontempo, en sıcak Temmuz ayından iki yıl sonra, küresel sıcaklıklardaki rekor serisinin “şimdilik sona erdiğini” söylüyor. Buontempo, “Ancak bu iklim değişikliğinin durduğu anlamına gelmiyor” diye ekliyor.

Buontempo, “Temmuz ayında aşırı sıcaklar ve seller gibi olaylarda ısınan bir dünyanın etkilerine tanık olmaya devam ettik. Atmosferdeki sera gazı konsantrasyonlarını hızla dengelemediğimiz sürece, sadece yeni sıcaklık rekorları değil, aynı zamanda bu etkilerin daha da kötüleşmesini beklemeliyiz ve buna hazırlıklı olmalıyız.” diyor.

Copernicus Servisi, 1940’tan beri kaydedilen iklim verilerini, 1850’ye kadar uzanan bilgilerle birleştirerek kullanır. Bu veriler, iklim evriminin ve insan faaliyetlerinin küresel sıcaklıklar üzerindeki etkisinin hassas bir şekilde analiz edilmesini sağlar.

Paylaşın

Yeşil Kapitalizm Diye Bir Şey Var Mı?

“Yeşil Kapitalizm (Çevresel Kapitalizm)” kavramı, kapitalist ekonomik sistemin, çevresel sürdürülebilirlik ilkeleriyle uyumlu hale getirilmeye çalışıldığı bir kavramı ifade eder.

Kurtuluş Aladağ / Yeşil kapitalizm, ekonomik büyüme ve kar odaklı yapıyı korurken, çevresel zararı azaltmayı ve yenilenebilir kaynaklara dayalı bir ekonomi oluşturmayı hedefler.

Bu yaklaşım, çevre dostu teknolojilere yatırım, karbon emisyonlarını azaltma, yeşil iş modelleri (örneğin, yenilenebilir enerji şirketleri veya geri dönüşüm girişimleri) ve sürdürülebilir tüketim gibi unsurları içerir.

Yeşil kapitalizmin temel özellikleri:

Yenilenebilir enerji ve teknoloji: Güneş, rüzgâr, hidrojen gibi enerji kaynaklarına yatırım ve karbon nötr teknolojilerin geliştirilmesi.

Yeşil tüketim: Organik ürünler, çevre dostu markalar ve etik tüketim gibi trendlerin teşvik edilmesi.

Karbon ticareti ve düzenlemeler: Karbon vergileri, emisyon ticareti sistemleri ve çevresel düzenlemelerle piyasanın çevre dostu hale getirilmesi.

Kurumsal sürdürülebilirlik: Şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişim (ESG) kriterlerine göre faaliyetlerini şekillendirmesi.

“Çevresel sorunlara yüzeysel çözüm sunar”

Eleştirmenler, kapitalizmin temel mantığının (sınırsız büyüme, kar maksimizasyonu) çevre dostu bir yaklaşımı kökten destekleyemeyeceğini savunur. Kapitalizm, kaynakların aşırı tüketimine ve çevresel tahribata yol açan bir sistem olarak görülür; bu nedenle “yeşil” etiket, yalnızca yüzeysel bir çözüm sunar.

Yeşil kapitalizm, genellikle yüksek gelirli gruplara hitap eden pahalı “yeşil” ürün ve hizmetlere odaklanır. Bu, çevresel çözümlerin yalnızca zenginler için erişilebilir olmasına yol açarak sosyal adaletsizliği derinleştirir.

Bu anlayış, teknolojik yeniliklere (örneğin, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji) aşırı güvenerek sistemsel değişim ihtiyacını göz ardı eder. Eleştirmenler, teknolojinin tek başına iklim krizini çözemeyeceğini, çünkü sorunun temelinde tüketim alışkanlıkları ve ekonomik sistemin yattığını belirtirler.

Yeşil kapitalizm çerçevesinde öne sürülen politikalar (örneğin, karbon vergileri veya emisyon ticareti) genellikle yüzeysel kalır ve büyük ölçekli çevresel sorunlara (iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı) etkili çözümler üretemez. Bu politikalar ayrıca, mevcut sistemi reforme etmeye çalışırken köklü değişimleri de engelleyebilir.

Yeşil kapitalizm, çevresel sorunları, karlı birer fırsata dönüştürme eğilimindedir. Örneğin, karbon piyasaları veya çevre dostu ürünler, çevreyi korumaktan çok yeni pazarlar yaratmaya hizmet edebilir.

Kapitalist ekonomi politiğin temeli olan tüketim kültürünü sorgulamak yerine, “yeşil” tüketimi teşvik eden yeşil kapitalizm, bireylerin çevresel sorunlara çözüm olarak daha fazla tüketmesini önerir ki bu, sorunun kök nedenlerinden biridir.

Sonuç olarak, eleştirmenler yeşil kapitalizmin, çevresel krizlere karşı etkili bir çözüm sunmaktan çok, mevcut ekonomik sistemin devamını sağladığını ve gerçek bir dönüşüm için daha radikal, sistemsel değişikliklere ihtiyaç olduğunu savunur.

Paylaşın

Okyanus Akıntıları Değişiyor, Neden?

Okyanus akıntıları; rüzgar, sıcaklık ve tuzluluk değişimlerinin neden olduğu su kütlelerindeki yoğunluk farkları, yer çekimi, deprem veya fırtına gibi olaylar sonucu oluşabilir.

Haber Merkezi / Küresel ısınma sadece karaları etkilemiyor; okyanusları da etkiliyor. Bilim insanları, okyanuslardaki yüzey akıntılarının önemli ölçüde değişeceğini öngörüyor.

Okyanus akıntılarının değişmesinin temel nedenleri:

Sıcaklık artışı: Deniz suyu sıcaklıklarının artması, okyanusların termohalin sirkülasyonunu (sıcaklık ve tuzluluk kaynaklı akıntılar) etkiliyor. Daha sıcak sular, akıntıların hızını ve yönünü değiştirebiliyor.

Buzulların erimesi: Grönland ve Antarktika’daki buzulların erimesi, tatlı suyun okyanuslara karışmasına neden oluyor. Bu, suyun tuzluluk oranını düşürerek akıntıların oluşumunu bozuyor, özellikle Atlantik Meridyonel Devrilme Sirkülasyonu (AMOC) gibi önemli sistemleri zayıflatıyor.

Rüzgar desenlerindeki değişim: İklim değişikliği, atmosferik sirkülasyonu ve rüzgar düzenlerini değiştiriyor. Rüzgarlar, yüzey akıntılarını doğrudan etkilediği için bu değişim akıntıların yönünü ve gücünü altere ediyor.

Deniz seviyesi yükselmesi: Kıyı bölgelerindeki su hareketleri ve akıntılar, deniz seviyesindeki artıştan etkileniyor.

İnsan etkileri: Deniz kirliliği ve aşırı avlanma gibi faktörler, okyanus ekosistemlerini dolaylı olarak etkileyerek akıntıların dinamiklerini değiştirebiliyor.

Paylaşın

Türkiye’nin Yüzde 88’i Çölleşme Riskiyle Karşı Karşıya

Birleşmiş Milletler (BM) desteğiyle hazırlanan bir raporda; Türkiye’nin yüzde 88’i çölleşme riskiyle karşı karşıya kaldığı belirtildi. Raporda, 21. yüzyılın sonunda Türkiye’de yağış oranları yüzde 30 oranında düşeceği vurgulandı.

Raporun yazarlarından Dr. Kelly Helm Smith, “Kuraklık sadece bir hava olayı değil; sosyal, ekonomik ve çevresel buhranlara da yol açabiliyor” diyor ve ekliyor: “Asıl soru bunun bir daha olup olmayacağı değil, bir dahaki sefere daha iyi hazırlanıp hazırlanmayacağımız.”

Birleşmiş Milletler (BM) desteğiyle hazırlanan yeni bir rapor, son iki yılda tarihin en ciddi kuraklıklarından birkaçının gerçekleştiğini tespit etti. Raporda Türkiye’nin 2030’da ciddi bir kuraklıkla karşı karşıya kalabileceği uyarısı yapıldı.

Raporda Akdeniz bölgesine özel bir bölüm ayrılıyor ve hava sıcaklıklarındaki artışla yağışlardaki düşüş dikkate alınarak iklim değişikliğinin ana merkezlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Akdeniz ikliminde kuraklığın normal olduğu ancak sıklığı ve etkisinin 1950’lerden bu yana hızla arttığı belirtiliyor.

Rapora göre bölgede ortalama hava sıcaklıklarının 2050 yılında 2-3 derece, 2100 yılında 3-5 derece arasında artması bekleniyor. Her 2 derecelik sıcaklık artışı, bölgede suya erişimin yüzde 15’e kadar varan oranda azalması anlamına geliyor.

Raporda ayrı bir yer ayrılan Türkiye de, çöl iklimine benzeyen bir iklimin görülmesi olasılığının artması nedeniyle bu kuraklıktan etkilenme potansiyeli en yüksek ülkeler arasında görülüyor. Akdeniz havzasında iklim değişikliği ve küresel ısınmanın etkisi ve olası risklerini incelemek için raporda üç ülke baz alınıyor: İspanya, Fas ve Türkiye.

“Türkiye yarı kurak ve toprak parçalanmaya yatkın. Ülkenin yüzde 88’i çölleşme riskiyle karşı karşıya” ifadelerinin yer aldığı rapora göre, 21. yüzyılın sonunda Türkiye’de yağış oranları yüzde 30 oranında düşecek.

Eş zamanlı olarak sıcaklıklar da artacak ve 2100 itibarıyla ülkenin batısı ve güneyinde ortalama sıcaklıklar 4-5 derece daha fazla olacak.

2019’da Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) göre su konusunda sıkıntılar yaşayan ülke kategorisinde olan Türkiye, 2030’da “su fakiri” ülke kategorisinde olma riskiyle karşı karşıya. Bu da, nüfusun ve tarım alanlarının yüzde 80’inin beş yıl içinde kuraklık riskiyle karşı karşıya kalması anlamına geliyor.

Raporda, 2022’deki aşırı kurak geçen mevsimlerin ardından Türkiye’de 2023 yılında ciddi bir kuraklık görüldüğünü, bunun etkilerinin de özellikle tarım alanında hâlâ devam ettiği belirtiliyor. Türkiye’de su kaynaklarının yüzde 75’i tarım alanında kullanılıyor.

2030’da olası kuraklık göz önüne alındığında, rapor, su kaynaklarının kullanımı ve hatta farklı kaynaklara yönelme konusunda ülkede ciddi yatırımlar yapılması gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

2025 yılının Ocak ayı da, son 24 yılın en kurak Ocak ayı oldu. Güneydoğu Anadolu Bölgesi ortalama Ocak ayı yağışının yüzde 6’sını alırken diğer bölgeler de sadece yüzde 30’unu aldı.

Somali’den Avrupa’ya kadar pek çok ülke, iklim değişikliğinin daha da belirginleştirdiği bu kuraklıklara tanık oldu. “Sessiz bir katil” olarak nitelendirilen kuraklığın “yavaşça hayatımıza girdiği, kaynakları tükettiği ve yaşamları mahvettiği” belirtilen raporda, kuraklığın yoksulluk ve ekosistem çöküşü gibi sorunları daha da ağırlaştırdığı aktarılıyor.

Raporda kuraklığın Afrika, Akdeniz, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki etkilerine dikkat çekilirken, Somali’de bu yılın başında 4,4 milyon kişinin kriz düzeyinde gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğu tahmin ediliyor.

Raporun yazarları, bu “yeni normale” hazırlanmaları için hükümetlere daha güçlü erken uyarı sistemleri de dahil olmak üzere çeşitli tedbirler almalarını tavsiye ediyor.

ABD Ulusal Kuraklık Azaltma Merkezi’nin kurucu direktörü Dr. Mark Svoboda, “Bu yavaş ilerleyen küresel bir felaket ve şimdiye kadar gördüklerimin en kötüsü” diyor ve ekliyor:  “Bu rapor kuraklığın yaşamları, geçim kaynaklarını ve hepimizin bağımlı olduğu ekosistemlerin sağlığını nasıl etkilediğinin sistematik olarak izlenmesi gerektiğinin altını çiziyor.”

“Dünyadaki Kuraklık Noktaları” adlı rapor 2023’ten 2025’e kadar kuraklıktan en ciddi şekilde etkilenen yerleri tespit etti. Bu süre zarfında iklim değişikliğinin ısıtıcı etkileri, küresel hava durumunu değiştiren doğal iklim olayı El Niño tarafından daha da kötüleştirildi.

Pasifik Okyanusu’nun bazı bölgelerinde deniz yüzey sıcaklığı ortalamanın üstüne çıktığında ekvator boyunca rüzgarlar değişime uğruyor. El Niño denen bu durum tipik olarak Güney Afrika, Güneydoğu Asya, Kuzey ve Güney Amerika ve Avustralya gibi tropikal bölgelerde kurak koşullara neden oluyor.

Kuraklık kaynaklı kıtlık

Kenya, Etiyopya ve Somali’de yağmurlu olması gereken mevsimlerde üst üste yıllarca yağmur yağmaması sonucu Ocak 2023’te Afrika Boynuzu bölgesi son 70 yılın en kötü kuraklığıyla karşı karşıya kaldı. Bundan bir yıl önce de kuraklığın yol açtığı kıtlık nedeniyle Somali’de yaklaşık 43 bin kişi hayatını kaybetmişti.

Botsvana’daki su aygırlarının kuru nehir yataklarında mahsur kalması, Zimbabve ve Namibya’da yeterli gıdaya erişemeyen kişileri beslemek ve aşırı otlatmayı önlemek için öldürülen fillerle birlikte Afrika yaban hayatı da bu kuraklıktan etkilenmiş durumda.

Raporda kuraklığın en savunmasız toplulukları ve kadınları daha çok etkilediği, toplum üzerinde geniş kapsamlı etkileri olduğu aktarılıyor.

Bunun örneklerinden biri olarak da Doğu Afrika’nın kuraklıktan en çok etkilenen dört bölgesinde ailelerin geçinebilmek için başlık parasına yönelmesiyle birlikte çocukların zorla evlendirilmesi vakalarının iki katına çıkması gösteriliyor.

Raporun başyazarı Paula Guastello, “İnsanların kuraklıkla başa çıkmak için başvurduğu mekanizmaların, bu kuraklıkta işe yaramamaya başladığını gördük” diyor ve ekliyor: “Okuldan alınan ve evliliğe zorlanan kızlar, karanlığa gömülen hastaneler ve kirli su bulmak için kuru nehir yataklarında çukur kazan aileler… Bunlar ciddi birer kriz işareti.”

Rapora göre düşük ve orta gelirli ülkeler yıkımın en ağır yükünü taşırken diğer ülkeler de bundan etkileniyor. Örneğin İspanya’nın zeytin hasadı iki yıl süren kuraklık ve rekor sıcaklıklar nedeniyle yarıya indi.

Amazon havzasında rekor seviyeye düşen su seviyeleri balıkları öldürdü ve nesli tükenmekte olan yunusları daha fazla risk altına soktu. Binlerce kişinin kullandığı su kaynakları da bundan etkilendi.

Hatta kuraklık dünya ticaretini de etkiliyor: Ekim 2023 ile Ocak 2024 arasında Panama Kanalı’nda su seviyesi o kadar düştü ki günlük gemi geçişleri 38’den 24’e indirildi.

Raporun yazarlarından Dr. Kelly Helm Smith, “Kuraklık sadece bir hava olayı değil; sosyal, ekonomik ve çevresel buhranlara da yol açabiliyor” diyor ve ekliyor: “Asıl soru bunun bir daha olup olmayacağı değil, bir dahaki sefere daha iyi hazırlanıp hazırlanmayacağımız.”

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Dünya’nın Aşırı Sıcak Kalmasının Gizli Nedeni Bulundu

Yeni bir araştırma, Dünya’nın en büyük yok oluş olayı (yaklaşık 252 milyon yıl önce) sırasında tropikal ormanların çökmesinin, gezegenin milyonlarca yıl boyunca aşırı sıcak kalmasının başlıca nedeni olduğunu ortaya koydu.

Haber Merkezi / Tropikal ormanlar, karbondioksiti atmosferden çekip bitkilerde ve toprakta depolama süreci olan karbon sekestrasyonunda önemli bir rol oynar. Bu ormanlar, “Permiyen-Triyas Kitlesel Yok Oluşu” sırasında yok olduğunda, Dünya soğumak için kullandığı temel araçlardan birini kaybetti.

Yok oluş sırasında, karbonu emecek ormanlar olmadığı için gezegen, yaklaşık 5 milyon yıl boyunca süper sera durumunda kaldı; bu durum, yok oluşu tetikleyen volkanik patlamaların sona ermesinden sonra bile devam etti.

Leeds Üniversitesi’nden araştırmanın baş yazarı Dr. Zhen Xu, Permiyen-Triyas yok oluş olayını izleyen aşırı küresel ısınmanın bilim insanlarını yıllardır şaşırttığını belirterek, “Bu olayı öne çıkaran şey, Dünya tarihinde başka hiçbir yüksek sıcaklık döneminde görülmemiş bir şey olan tropikal ormanların tamamen çökmesiydi” diyor.

Araştırma, Leeds Üniversitesi ve Çin Jeoloji Bilimleri Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından yapıldı.

Permiyen-Triyas Kitlesel Yok Oluşu, yaklaşık 252 milyon yıl önce, Permiyen ve Triyas dönemleri arasında gerçekleşen, Dünya tarihindeki en büyük kitlesel yok oluş olayıdır. Deniz türlerinin yüzde 90-95’i ve karasal türlerin yüzde 70’e yakını yok oldu.

Başlıca nedenleri arasında volkanik aktiviteler (Sibirya Trapları), metan salınımı, okyanus anoksisi, iklim değişikliği ve karbon döngüsündeki bozulmalar yer alır. Bu olay, dinozorların ve modern ekosistemlerin evrimine zemin hazırladı.

Paylaşın

Türkiye, Avrupa’nın En Çok Plastik Atık Gönderdiği Ülke

2023 yılında Avrupa Birliği’nin toplam plastik atık ihracatının yüzde 24’ü Türkiye’ye yapıldı. AB’den OECD ülkelerine gönderilen plastik atıkların yüzde 56’sı ise Türkiye’ye gönderildi.

Avrupa ülkeleri, özellikle Çin’in 2018 yılında plastik atık ithalatını yasaklamasıyla birlikte yeni bir atık yollama noktası bulmaya yöneldi. Türkiye, bu yönelimin ardından Avrupa atıkları için sık kullanılan bir rota haline geldi.

Greenpeace Akdeniz ve Avrupa ofislerinin yaptığı araştırmalara göre, Türkiye 5 yıldır Avrupa’dan en fazla plastik atık ithal eden ülke. 2004–2023 arası dönemde Avrupa Birliği’nin AB dışındaki ülkelere yaptığı atık ihracatı yüzde 72 oranında artarken, Türkiye’nin bu ihracattaki payı da dikkat çekici şekilde yükseldi.

Greenpeace Türkiye’nin verilerine göre, 2023 yılında Türkiye’ye en çok plastik atık gönderen ülkelerin başında İngiltere geliyor. İngiltere’yi sırasıyla Almanya, Belçika, İtalya ve Hollanda takip ediyor:

İngiltere: 140 bin 907 ton
Almanya: 87 bin 109 ton
Belçika: 74 bin 141 ton
İtalya: 41 bin 580 ton
Hollanda: 27 bin 564 ton

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) ve BM Comtrade verilerine göre, 2023 yılında Avrupa Birliği’nin toplam plastik atık ihracatının yüzde 24’ü Türkiye’ye yapıldı. AB’den OECD ülkelerine gönderilen plastik atıkların yüzde 56’sının ise Türkiye’ye gönderildiği bildirildi.

Greenpeace Akdeniz, Almanya ve İngiltere ofislerinin 2020 ve 2021 yıllarında Adana’da gerçekleştirdiği saha araştırmaları kapsamında, 5 farklı atık döküm sahalarından toprak, kül, su ve nehir dibi çamuru örnekleri aldı.

Greenpeace, araştırma laboratuvarında yapılan incelemeler sonucu şu bilgileri paylaştı:

İncelenen tüm örneklerde zararlı kimyasallara rastlandı.
Atık plastik parçalarında yüksek oranda ağır metaller ve zehirli organik kimyasallar bulundu.
Toprak ve kül örneklerinde yüksek düzeyde klorlu dioksin ve furan tespit edildi.
Analiz edilen kimyasalların, dökülen ve açıkta yakılan plastik atıklardan kaynaklandığı belirlendi.

Türkiye 5 yıldır Avrupa’dan en çok plastik alan ülke

Türkiye, 2019 yılının sonunda ithal atık işleme kotasını yüzde 80’den yüzde 50’ye indirerek ilk sınırlamayı getirdi. 2021 yılında, plastik atık ithalatına yönelik geçici yasaklar ve düzenlemeler uygulandı. Mayıs 2021’de polietilen plastik ithalatı yasaklandı; ancak bu yasak Temmuz 2021’de geri çekildi.

Greenpeace verilerine göre, atık ithalatına yönelik düzenlemelere rağmen 2024’te İngiltere’den gelen atık plastik miktarı, bir önceki yılın seviyelerine yaklaşmış durumda.

Nisan 2024’te gerçekleşen INC-4 toplantısında Türkiye delegasyonu, yeni Küresel Plastik Anlaşması’na ilişkin görüşünde, çevre korumayı önceliklendiren ancak ticareti engellemeyecek, kademeli geçişleri dikkate alan bir metin önerisinde bulundu.

Birleşmiş Milletler öncülüğünde yürütülen Küresel Plastik Anlaşması, plastik üretiminin, kullanımının ve imhasını küresel ölçekte düzenlenmesini hedefliyor. Avrupa Birliği, 2026 itibarıyla OECD dışı ülkelere plastik atık ihracatını yasaklamayı planlıyor. Ancak Türkiye’nin OECD üyesi olması nedeniyle bu kısıtlama Türkiye’yi kapsamıyor.

Greenpeace Türkiye, Türkiye’nin atık ithalatındaki rolü nedeniyle Avrupa ülkelerine çağrıda bulunarak bu ticaretin sona erdirilmesini talep ediyor. Çevresel kirliliği, halk sağlığı üzerindeki etkiler ve atıkların imha süreçlerine dair veri eksikliği ise gündemdeki yerini koruyor. Türkiye’de atık ithalatı ve yönetimiyle ilgili olarak bugüne kadar bilinen herhangi bir yasal soruşturma ya da yaptırım uygulanmadığı da belirtiliyor.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Türkiye’de 6 Ayda 3 Binden Fazla Yangın Çıktı

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “Bu yılın 6 ayında bin 305’i ormanlık alanda, bin 739’u da orman dışında olmak üzere toplam 3 bin 44 adet yangın çıktı. Yaklaşık yangınların 624’ü sadece son bir haftada çıktı. 624 yangının 621 tanesini kontrol altına aldık” dedi.

Bakan Yumaklı, perşembe günü itibarıyla dokuz büyük yangınla mücadele ettiklerini belirterek, altısının kontrol altına alındığını söyledi. İbrahim Yumaklı,”Antalya, Mersin, Kırklareli, İstanbul-Silivri, Adana-Ceyhan, Uşak-Eşme bu yangınlar kontrol altına alınmıştır” dedi.

Bakan Yumaklı, İzmir Çeşme’de çarşamba akşama doğru başlayan yangının enerjisinin düşürüldüğünü belirtti.

Çeşme’de devam eden yangın dün öğleden sonra Urla’nın Zeytineli Mahallesi’ne ilerledi. Zeytineli Mahallesi, tedbiren tahliye edildi. Bölgede daha önce de üç mahalle boşaltılmıştı.

Öte yandan dumandan dolayı görüş mesafesi düşmesi nedeniyle dün çevre yolunun bir bölümü kapatıldı. Urla’dan Çeşme’ye giden trafik akışı Zeytinler gişelerden itibaren, Çeşme’den Urla’ya giden trafik akışı ise Alaçatı gişelerden itibaren kapatıldı.

İzmir Ödemiş’te Çarşamba gecesi başlayan yangına müdahale sürüyor. Rüzgarın yangında olumsuz etkisine işaret eden Bakan Yumaklı, Ödemiş’te rüzgarın saatte 100 kilometreye ulaştığını, şiddetli rüzgarın hız kesmediğini söyledi.

Ödemiş’in Tosunlar Mahallesi Manastır mevkisinde çıkan yangında alevlerin tehdit ettiği Yeniköy Mahallesinde oturanların da tahliyesine karar verildi. Şiddetli rüzgarın etkisiyle yayılımını sürdüren yangınla ilgili daha önce de Demirciyanığı mevkisi, Ortaköy ve Karadoğan mahalleleri tahliye edilmişti. Böylece bölgede tedbir amacıyla boşaltılan mahalle sayısı dörde ulaştı.

Ödemiş’teki yangında 81 yaşında bir vatandaş ile yangına müdahale ekibinden bir görevli hayatını kaybetti, bir personel ise yaralandı.

İzmir’in Buca ilçesinde dün saat 16.00 sıralarında Zafer Mahallesi yakınlarında çıkıp, Gaziemir ilçesinin Kısık Mahallesi’ne de sıçrayan ve gece boyunca karadan müdahale edilen yangın sürüyor. Yangında bölgede gökyüzünü duman sararken, alevlerin yerleşim yerlerine yaklaştığı öğrenildi. Havanın kararmasıyla ara verilen havadan müdahaleye ise sabahın erken saatlerinde tekrar başlandı.

Bakan Yumaklı, Buca’da çıkan yangının fabrikadaki kaynak işleminden kaynaklandığı belirterek, “Buca’da sanki biz hiç uyarmamışız, ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmamışız gibi bir fabrikadaki kaynak makinesinden çıkan kıvılcım çöplere, çöplerden de ormana sıçradı” dedi.

Yangınlar elektrik hatlarından çıkmadı”

İzmir Valisi Süleyman Elban, Çeşme, Seferihisar, Ödemiş ve Foça’daki yangınların elektrik hatlarından kaynaklı olduğunu açıklamıştı. Bölgenin elektrik dağıtım altyapı işletmecisi GDZ Elektrik Dağıtım ise Vali Elban’ın açıklamasını reddetti. GDZ Elektrik dün yaptığı açıklamada, “Sahada gerçekleştirilen ilk değerlendirmelere göre bölgemizdeki yangınların elektrik hatlarından çıktığına dair somut bir bulgu bulunmamaktadır” dedi.

GDZ Elektrik tarafından yapılan yazılı açıklamada, yaz aylarında yüksek sıcaklık, düşük nem ve şiddetli rüzgar gibi faktörlerin yangın riskini artırdığına dikkat çekilerek, bu durumun son yıllarda küresel ölçekte artış gösteren hava koşullarındaki ciddi değişimin bir sonucu olduğu belirtildi.

GDZ Elektrik yangınların sebebine ilişkin olarak “Son bir haftada ülkemizde ve komşu ülkelerde havanın aşırı ısınması ve nem oranının aşırı düşmesi nedeniyle yüzlerce orman yangını çıkmıştır” ifadesini kullandı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

500 Kuş Türü Yok Olma Tehlikesiyle Karşı Karşıya

Yeni bir araştırma, farklı nedenlerden kaynaklı önümüzdeki yüzyılda benzersiz türler de dahil olmak üzere 500 kuş türünün neslinin tükenebileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Bu, kuş türlerinin son 500 yılda yaşadığı soy tükenmelerinin 3 katı kadar bir soy tükenmesi anlamına geliyor.

Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımlanan araştırma, eşsiz kuş türlerinin soy tükenmesinin ekosistemlere zarar verebileceği uyarısında bulunuyor.

Araştırma, büyük gövdeli türlerin avlanma ve iklim değişikliğinden daha fazla risk altında olduğunu ortaya koyuyor. Tehlike altındaki kuşlar arasında Kosta Rika ve Panama ormanlarında bulunan çıplak boyunlu şemsiye kuşu, Güneydoğu Asya’dan miğferli boynuzgaga ve Madagaskar’a özgü sarı karınlı güneş kuşu da yer alıyor.

Reading Üniversitesi’nden Kerry Stewart, “Modern zamanlarda benzeri görülmemiş bir kuş nesli tükenme kriziyle karşı karşıyayız. Tehditleri azaltmak ve nesli tükenmekte olan türler için hedefli kurtarma programları için acil eyleme ihtiyacımız var” diyor.

Stewart, “Birçok kuş türü o kadar tehdit altında ki, yalnızca insan etkilerini azaltmak onları kurtarmayacak, bu türlerin hayatta kalabilmeleri için üreme projeleri ve habitat restorasyonu gibi özel kurtarma programlarına ihtiyaçları var” diye ekliyor.

Reading Üniversitesi’nden Dr. Manuela Gonzalez – Suarez, “Tehditleri durdurmak yeterli değil, 250 – 350 kadar türün, gelecek yüzyılda hayatta kalabilmeleri için üreme programları ve habitat restorasyonu gibi tamamlayıcı koruma önlemlerine ihtiyacı olacak” diyor ve ekliyor:

“Tehdit altındaki kuşlardan sadece 100’ü için koruma programlarına öncelik vermek, kuş şekil ve boyutlarındaki çeşitliliğin yüzde 68’ini kurtarabilir. Bu yaklaşım ekosistemlerin sağlıklı kalmasına yardımcı olabilir.”

Araştırmada, Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) Kırmızı Listesi’ndeki veriler kullanılarak, bilinen kuş türlerinin neredeyse tamamını temsil eden yaklaşık 10 bin kuş türünün davranışsal ve morfolojik özellikleri incelendi.

Paylaşın