Davutoğlu, Ekonomi Üzerinden İktidara Yüklendi

Yeni Yol Partisi grup toplantısında konuşan Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu, “Türkiye büyüme endeksine göre, inşaat sektörünün rantı ve finans sektörü bir araya gelerek oligarşi oluşturmuş” dedi ve ekledi:

“Sanayi sektörüne ise hiçbir şey kalmamış. Tablo bu. Bir rant ekonomisiyle karşı karşıyayız. Gelir uçurumu bu kadar büyük olduğunda, açların ahı, tokların sofrasını zehir eder demekten geri duramıyorum. Türkiye, gelir adaletinde dünyadaki en kötü dördüncü ülke.”

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Yeni Yol Partisi grup toplantısında konuştu. Davutoğlu’nun konuşmasında öne çıkanlar şu şekilde:

TÜİK enflasyon rakamlarını açıkladı: Yıllık enflasyon yüzde 39,05, aylık enflasyon ise yüzde 2,27. Kış aylarında bir ay içinde böyle büyük zıplamalar olan başka bir dönem var mı? Aralık ayında enflasyon yüzde 1,03, Ocak ayında yüzde 5,03, Şubat ayında ise yüzde 2,27 oldu. Bunun nedeni ne? Çünkü birileri halka maaş vermek istemedi; “Halkı enflasyon karşısında ezdirmeyeceğiz” diyenler, halkı tankla ezdi.

2016 yılında 25 ila 29 lira arasında olan yardım kolilerinde kilo bazında 20 ürün vardı. 2020 yılında ise bu koli fiyatı 49 ila 60 lira arasında değişiyor ve ürün miktarı 500 grama düşmüştü. 2024 yılında ise koliler 250 ila 500 gram arasında değişiyor. Asgari ücretle 45 koli alınabiliyordu, ancak gram bazında. 2016’da ise asgari ücretle 52 kilo bazında koli alınabiliyordu. Bu yıl ise asgari ücretle gram bazında 40 koli alınabiliyor.

Dört kişilik bir ailenin Ramazan ayında gıda masrafı 23.464 TL, yani asgari ücretten 1.000 TL fazla. Çırağan Sarayı’nda bir aile iftara giderse, kişi başı 6.000 TL ödeyecek. Dört kişiyle gittiğinde toplamda 24.000 TL ödeniyor. Yani bir ailenin bir ayda yaptığı masrafı, başka bir aile tek bir yemekte harcayabiliyor. İkisi de Türkiye, ancak biri kıtlık Türkiye’si, diğeri ise mutlu azınlık Türkiye’si. İki Türkiye bir arada yaşayamaz.

Subayevleri’nde oturan Erdoğan’a, Beştepe’de oturan Erdoğan’ı şikayet ediyorum. Subayevleri’nde oturan Erdoğan, Beştepe’de oturan Erdoğan’dan hesap sorsun.

Türkiye büyüme endeksine göre, inşaat sektörünün rantı ve finans sektörü bir araya gelerek oligarşi oluşturmuş. Sanayi sektörüne ise hiçbir şey kalmamış. Tablo bu. Bir rant ekonomisiyle karşı karşıyayız. Gelir uçurumu bu kadar büyük olduğunda, açların ahı, tokların sofrasını zehir eder demekten geri duramıyorum. Türkiye, gelir adaletinde dünyadaki en kötü dördüncü ülke.

Halk, geçinemediği için büyük bir kredi borcu batağına düşmüş durumda. Son bir haftada BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) rakamlarına göre, yasal takibe düşen tüketici kredisi borcu 2 milyar 340 milyon lira. Toplam kredi kartı borcu ise 2 milyar 740 milyon lira. Vatandaş, borcu borçla kapatarak geçinmeye çalışıyor.

Çan’da bir esnafın anlattığına göre, sabahları bizimle birlikte vergi memuru geliyor ve ne alıp sattığımızı tek tek hesaplıyor. Kabataslak söylüyorum, Cengiz Holding’e 30 kere, Limak’a 19 kere, Kanyon’a ise 19 kere vergi muafiyeti verilmiş. Sayarak bitiremeyiz verilen vergi muafiyetlerini. Türkiye’nin tüm esnafının başına vergi memuru dikseniz, bu iki holdinge yapılan vergi muafiyeti ücretine bile yetmez. Ne istiyorsunuz, orta direkten? İstedikleri şu: “Biz yukarıdan hortumlayalım, gedik büyüsün, küçük yamalarla kapatmaya çalışalım.”

“Mehmet Şimşek’e sesleniyorum!”

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e sesleniyorum! Mehmet Bey, o vergi memurlarını çekip, holdinglere gönderin. Sen benim başbakanlık dönemimde de maliye bakanıydın. Esnaf bu halde miydi? Eski Mehmet Şimşek’e ne oldu? Çünkü talimat veriyorsunuz: “Vergi açığını kapat, ama nasıl kapatacaksın? Esnafa yüklenerek mi?” Bunları yapmanıza rağmen 2023 enflasyonu yüzde 39’du, şimdi yine yüzde 39.

Esnafı soy, zulmet ama bir adım ilerleme kaydetme. Yarın görevde olsak, imar afı değil, esnaf affı getiririm. Vergi daireleri hesabında parası olan esnafa e-haciz gönderiliyor. Esnafın birikmiş üç beş bin lirasına bloke koyduruluyor. E-haciz, rant tayfasına, yolsuzluk yapan siyaset erbabına, uyuşturucu çetelerine neden işlemiyor?

Biz, iyi niyetle, terörden arındırılmış bir Türkiye için her yol ve yöntemi değerlendiririz. Ancak Bahçeli çok kararlı, Sayın Erdoğan ise alışılmışın ötesinde sessiz ve kararsız. Ne dediğini bilmiyor. O gün eğer aranızda anlaşıp iş bölümü yaptıysanız, bu iyi. Ancak ikiniz farklı düşünüyorsanız, anlaşıp toplumun önüne tek bir projeyle çıkın. Ya da üçüncü bir yol varsa, bilek güreşi yapıyorsanız, başarı kimin hanesine yazılacak yarışında, süreçler son ana kadar başarısızlığa uğrar. Biz buna çok şahit olduk.

İmralı açıklamasında olumlu ve olumsuz yönler var. Olumlu yön şudur: 2013 yılındaki Nevruz açıklamasıyla yeni açıklamayı karşılaştırdım.

İlk olumlu yönü, 2013’te silahlı grupların Türkiye’den çıkmasını söylerken, şimdi direkt olarak örgüt tasfiyesinden bahsediyor. İkinci olarak, yeni açıklama devlet yapısını tartışmıyor; Üniter devlet yapısı içinde demokratikleşmekten bahsediyor. Olumsuz yönleri ise, üçlü bir ayak oluşmuş: AK Parti, MHP ve hatta İmralı. Barış getirecekse güzel, neticeye bakarız. Ancak ben, takvimlendirilmiş somut bir yol haritası görmeden hiçbir zaman inanmam.

Bahçeli sürekli vites yükseltirken, Erdoğan sürekli el frenini çekiyor. Erdoğan’dan, bir kere de süreç doğrudur ve hedefe ulaşacak gibi bir açıklama duymadık. Bahçeli hasta yatağında tüm DEM’lilerle görüşüyor. Peki, biz kime inanacağız?

AK Parti konuşabilir; hükümetten kimse, yani İçişleri Bakanı ya da Cumhurbaşkanı Yardımcısı, konuştu mu? 2013 yılında bütün parti seferber olmuştuk. Şimdi kamu diplomasisi yapılmıyor, halka izah edilmiyor. Sayın Erdoğan çıkıp halka detayları izah etsin, biz bunu bekliyoruz. Kaç seçim dönemini başörtüsü ve terör üzerinden istismar edeceksiniz? Çözebiliyorsanız çözün, çözemiyorsanız biz gelelim, biz çözelim.”

Paylaşın

Arap Birliği, 53 Milyar Dolarlık Gazze’nin İnşa Planını Kabul Etti

Kahire’de düzenlenen Arap Birliği Zirvesi’nde Mısır’ın Gazze Şeridi için önerdiği 53 milyar dolarlık yeniden inşa planı oybirliğiyle onaylandı. Plan, Filistinlilerin yerinden edilmemesini sağlıyor.

Haber Merkezi / Arap Birliği liderleri ayrıca, Filistinlileri yerinden etme veya Filistin topraklarının herhangi bir bölümünü ilhak etme girişimlerine karşı İsrail’i kesin bir dille uyardı.

Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah el-Sisi, zirvenin açılış konuşmasında yeniden yapılanma planının Filistinlilerin “topraklarında kalabilmelerini” sağlayacağını söyledi.

Mısır’ın başkenti Kahire’de bir araya gelen Arap Birliği liderleri, Gazze’ye el koymak isteyen ABD Başkanı Donald Trump’ın planına bir alternatif sundu.

Trump Filistinlilerin Gazze’den çıkarılarak komşu ülkeler Mısır ve Ürdün’e yerleştirilmelerini isterken Kahire planı Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetiminin Gazze’de hakimiyeti ele almasını öngörüyor. Gazze 2007’den beri Abbas’ın partisi El Fetih’e rakip Hamas tarafından yönetiliyor.

Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah es-Sisi, toplantıda yaptığı konuşmada, Filistinlilerin kendi topraklarında kalacağını söyledi ancak ABD Başkanı Trump’ı eleştirmekten kaçındı.

Zirve sonrasında sosyal medyada yaptığı bir paylaşımda el-Sisi, “Bu planın başarılı olmasını sağlamak için uluslararası toplumdan gelen her türlü fikir ve öneriye açığız. Bunun, büyük bir barış planıyla birlikte uygulanması gerekiyor,” ifadelerini kullandı.

Zirvenin sonuç bildirgesinde Filistin halkını yerinden etmeye yönelik girişimlere tepki gösterilirken bunun yeni çatışmaları tetikleyeceği uyarısında bulunuldu.

Kahire’de liderler, BM işbirliğinde Mısır’da bir bağışçılar konferansı düzenlemekte ve Dünya Bankası tarafından yönetilecek ortak bir fon oluşturmakta uzlaştı.

Toplantıya katılan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Gazze’nin yeniden inşasına yönelik girişimi desteklediğini belirterek, BM’nin “tam iş birliği içinde olacağını” ifade etti.

Gazze’nin yeniden inşası için sunulan bu yeni Arap planında üç aşama öngörülüyor. Altı ay sürmesi düşünülen ve erken yeniden toparlanma diye adlandırılan ilk aşamada büyük miktarlardaki enkazın ve patlamamış mühimmatın temizlenmesi planlanıyor. Devamındaki iki aşamanın da birkaç yıl sürmesi bekleniyor.

Bu sürede sayıları 1,5 milyonu bulan yerlerinden edilmiş Filistinliler geçici konteynerlerde barındırılacak.

Plan, gelecek yıllarda Gazze’yi “sürdürülebilir, yeşil ve yaya dostu” bir bölgeye dönüştürmeyi, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla sanayi bölgeleri ve parklar oluşturmayı öngörüyor. Ayrıca, bir liman ve bir havaalanı inşa edilmesi bekleniyor.

Birleşmiş Milletler (BM), Gazze’deki hanelerin yüzde 90’ının hasarlı olduğunu ya da tamamen yok edildiğini söylüyor. Okullardan, hastanelere, kanalizasyon sisteminden, elektrik hatlarına hayatı yaşamaya değer kılan her şey yıkılmış halde.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Brian Hughes, “Başkan Trump, Hamas’ın Gazze’yi yönetmeye devam edemeyeceğini açıkça belirtti” dedi.

Brian Hughes, “Başkan, savaş sonrası Gazze için cesur vizyonunun arkasında duruyor, ancak bölgedeki ortaklarımızdan gelen görüşleri de memnuniyetle karşılıyor” diye ekledi.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu Beyaz Saray’da ağırladığı Şubat ayında, ABD’nin Gazze Şeridi’nin kontrolünü “kalıcı olarak” devralacağını ve “yeniden inşa” edeceğini açıklamıştı.

İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Oren Marmorstein, sosyal medya hesabından yayınladığı bir gönderide, Mısır’ın planının “durumun gerçeklerini göz ardı ettiğini” ve zirve bildirgesinde Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırısına değinilmediğini ve grubun kınanmadığını söyledi. Planın “güncelliğini yitirmiş perspektiflere dayandığını” öne sürdü.

Hamas, zirvenin sonuçlarını memnuniyetle karşıladı ve bunun, Filistin davasıyla ilgili Arap ve İslam dünyasında yeni bir uyum aşamasını başlattığını belirtti.

Paylaşın

İmamoğlu’ndan Sert Sözler: Kafası Esen Soruşturma Açıyor

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP’li belediye başkanlarına açılan soruşturmalara tepki göstererek, “Kafasına esen bir dosya koyuyor ortaya, kafasına esen dosyayı koyduktan sonra bir soruşturma açıyor, gelenek haline geldi” dedi.

Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, kentte görev yapan 961 mahalle muhtarıyla bir araya geldiği iftar programında konuştu.

Cumhuriyet’in aktardığına göre; Ramazan kartları ve desteklerinin önümüzdeki hafta muhtarlara teslim edileceği bilgisini paylaşan İmamoğlu, konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

“Değerli muhtarlarımız, bu güçlü işbirliğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Yetki ve sorumluluk alanlarını genişlemesi taleplerinizin önemli olduğunu da bildirmek isterim. Özellikle bütçe ve kaynak yetersizlikleri, kurumlar arası koordinasyon eksiklikleri gibi konuları da çok iyi biliyorum. Mahallelerimizdeki çözümlerle alakalı, hemşerilerimize en yakın teması olan sizlerin daha güçlü bir kimliğe, daha güçlü bir statüye, daha güçlü bir bütçe tarifine ihtiyacınız olduğunu da biliyorum.

Burada, yerel yönetimler olarak üzerimize düşen bir kısım sorumlulukları, ilçe belediye başkanı olduktan bugüne kadar en üst seviyede takip eden ve yerine getirme konusunda da cesurca adım atan bir belediye başkanınız olarak ifade edeyim ki; bu sorunların çözümü, taleplerin karşılanması konusunda karşılıklı diyalogla ve özellikle görevimizde eksik kalan tarafları da tamamlama konusunda hazır olduğumu bir kez daha hepinizin huzurunda beyan ediyorum. Bundan hiçbiriniz şüphe duymayın.”

İnsanlarımızın yaşadığı noktadan hizmet almanın kalitesini daha yukarıya taşıma noktasında, Türkiye’de, özellikle yerel yönetimlerle ilgili ciddi bir reforma ihtiyaç vardır. Bu reformun içerisinde muhtarlıkları ayrı tutamayız. Muhtarlıkların, gerçekten bu ülkenin çok özel, kendine has, kendine münhasır, kendine özel bir konumu vardır. Muhtarım bizim ruh halimizdeki yeri bir başkadır. Abidir, abladır. Muhtar, mahallenin bilenidir, mahallenin hissedenidir, mahallenin gözcüsüdür. Demokrasinin en başlangıç noktasıdır, beşiğidir. Her bir muhtar kendi hür iradesiyle aday olur, milletin huzuruna çıkar.

Millet, o kantarda seçtiğini önümüze koyar, biz de ona saygı ve hürmet duyarız. Demokrasinin başladığı yerdir. O başladığı yerde eğer siz orayı güçlendirmez, kendi haline bırakır, hatta orayı müdahale edilen alan hale getirirseniz, işte o zaman demokrasiyi çürütmeye başlarsınız. Biz, demokrasiyi çürütenlerin karşısındayız. Demokrasinin çürütülmesini değil, demokrasinin en birinci noktada, mahallelerde güçlü yeşermesini ve bu güçlü devletin, bu güçlü Türkiye Cumhuriyeti devletimizin, bu kutsal bayrağımızı daha güçlü bir devlet olması noktasındaki önemini bilen bir yerdeyiz. Bu bağlamda, bu reformun takipçisi olacağız.

“Kafasına esen bir dosya koyuyor ortaya”

Sevgili dostlarım, muhtarlar güçlenmeli. Yine geçmişte verdiği bir kısım hizmetlerin, ortak bağlantılı haliyle, devletin ilk eli gibi davranan, birtakım hususları yerinde çözen, iç huzuru sağlayan, özellikle büyük şehirlerde çok ciddi sorumluluk alacakları noktaya taşınılabilen bir hüviyetleri, bir konumları vardır. Ben, bunu yaşıyorum. Bu bağlamda bizler, Türkiye’nin geleceğinde size, o yerel demokrasinin en güçlü, en muktedir muhtarlık oluşumunu, buradan, birinci ağızdan vadediyorum. Göreceksiniz; bunu biz yapacağız. Samimi yönetimler yapar, başkası yapamaz bu işi. Başkaları sizden dosya alır, gider. Biz, dosya alıp gitmeyiz. Alır işimizi yerine getirir, sonra da ‘memnun musunuz’ diye sorarız. Ramazan ayında çok önemli konuları konuşuyoruz.

Bunlar, bizim huzurumuzun teminatı. Milletin iradesi olan muhtarlar, milletin iradesi olan belediyeler… Şimdi kafasına esen bir dosya koyuyor ortaya, kafasına esen dosyayı koyduktan sonra bir soruşturma açıyor, gelenek haline geldi, sabahın değil, gecenin dördünde, beşinde ev basılıyor, 65-70 yaşında, o mahallenin, o ilçenin has insanları… En son Beykoz’da, Alaattin Köseler Belediye Başkanımız evinden alınıyor, sonra da bir gelenekmiş gibi, bir adetmiş gibi tutuklanıyor. Neymiş? ‘Sen hapiste dur, biz seni suçlayalım, sen orada aklanmaya çalış.’ Böyle adalet olmaz. Bunun adı, net adaletsizliktir? Bunu başka bir tarifi de yoktur. Çok net söylüyorum.

Bakın sevgili dostlar; ben kafayı sinip, köşede olan biteni uzaktan izleyen, hayatım boyunca olmadım. 53 yaşındayım. Birine haksızlık, hukuksuzluk yapılsın; kapısına koşar giderim. Partisine bakmam. Bugün aynı yapılanlar, bir AK Partili belediye başkanına yapılsın, gidip mahkemesinde onun savunmasına katılmayan Ekrem İmamoğlu namerttir. Böyle bir bakış açısı olmaz. Bir başkasına yapılıyorsa hukuk, kendine yapılıyorsa hukuksuzluk. Böyle bir şey olmaz. Bakın, bu memleket bundan çekti. Böyle bir anlayışa karşıyız. Böyle yargı olmaz.

Siyasetin yargıyı istediği gibi yönlendirdiği bir alanda, memlekette huzur olmaz. Huzur olmayan yerde, sermaye olmaz. Sermayenin olmadığı yerde, üretim olmaz. Üretimin olmadığı yerde, refah olmaz, zenginlik olmaz. Ancak ve ancak yoksulluk konuşuruz. İşin başı adalettir. Devletin dini adalettir. Ne kadar kutsal bir söz değil mi? Devletin dini adalettir. O kadar güzel bir söz, o kadar kutsal bir emanet bize. İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın. Neymiş? ‘Benden olmayan yaşamasın. Benden olmayan bertaraf olsun.’

11 yıldır belediye başkanıyım. İddia ediyorum; 5 yıllık ilçe yönetimimde, İstanbul’da benim kadar proje üretip, açılış yapan bir başka ilçe belediye başkanı yoktur. Dönün bakın; 2014-19’a bakın. 2019’dan bugüne açılışlarımızı, törenlerimizi hepiniz biliyorsunuz, hepiniz yaşıyorsunuz. Bundan daha fazla törene, açılış var mıdır? Benim açılışıma vali gelemez. Öyle değil mi? Vali, kimin valisi? Devletin değil mi? Kaymakam gelemez. Hiç gelmedi. Niye gelemez? Cumhurbaşkanı öyle talimat verdi. Kim, kime talimat verdi? Ben kimim? Sen kimsin? Ben seni muhtar, partinden, görüşünden diye ayırt edebilir miyim yahu? Hangi yüzle ayırt edebilirim? Hanginizin gözüne başka baktım? Hanginizin gözüne başka bakarak konuştum? Böyle bir anlayış olabilir mi? Böyle bir siyaset, benim gözümde ne biliyor musun? Böyle bir siyaset, batsın. Böyle particilik batsın.

Babam bana dedi ki; ‘Bak evlat. İyi bir görev yapacaksın. Bu kutsaldır, insana hizmettir.’ 2014 31 Mart’ından iki gün sonra, Beylikdüzü’nde. Sabah namazında oraya gittik, duamızı ettik, görevimize başladık. ‘Partine layık oldum. Partinin en çalışkan belediye başkanı ol. Partin seni takdir etsin. Ama bir gün partizanlık yaparsan, sen benim evladım değilsin’ dedi bana babam. Partizanlık yapan; adı ister belediye başkanı, ister büyükşehir belediye başkanı, ister cumhurbaşkanı… Yapamaz kardeşim, yapamaz. Milletin oy verdiği insan, insan ayırt edemez. Böyle bir şey olur mu? Bu anlayışın bir an önce bu memleketin başından defolup gitmesi lazım arkadaşlar.

“Bu anlayışın memleketin ruhundan defolup gitmesi lazım”

Bu anlayışın memleketin ruhundan defolup gitmesi lazım. Bugün bunu savuşturmadığın zaman, bu memleketi her türlü tehdide, her türlü tehlikeye gebe bırakırsın. ‘Bana oy veren, vermeyen’ ne demek yahu? Bu memleketin her evladı, benim evladım. Bu memleketin her insanı, benim insanım, canım, ciğerim yahu. Her etnik kökeni… Benim Kürt vatandaşım, benim Çerkez vatandaşım, benim Laz vatandaşım, benim vatandaşım. Şu bayrağın altında yaşıyor ya, şu bayrak onun çatısı ya, şu bayrak onun kutsalı ya; bana yeter kardeşim, bana yeter. Bu cennet vatanın bölünmez bütünlüğünün bir parçası ya, 86 milyon insanı bir parçası ya; bana yeter. Particilik başka. O başka bir yerde. O, biter.

O bakımdan bunun sona ermesi lazım. Bunun sona erdiği gün var ya, ben size söyleyeyim, bu memleket, bu memleketin her ferdi, dünyanın en zengin milletlerinden biri olmaya adaydır. Dünyanın en iyi eğitimini almaya çocuklarımızın hazır olduğunu bilin. Dünyanın en güzel geleceğine yürüyen bir memleket, bir millet olduğunu bilin. Tek yapmamız gereken, bu anlayıştan, bu zihniyetten kurtulmak. ‘Ben bilirimden’ kurtulmak. ‘Ben ne dersem o olacak’tan kurtulmak… Ortak akıl, ortak akıl… Ben ne yapıyorum biliyor musun? Ben bu şehrin 961 mahalle muhtarının aklına güveniyorum kardeşim. Hepinizin aklına güveniyorum.

Hepiniz aklınızla yaşayın, hepiniz aklınızla var olun. Bu memleket adına güzel işler için her daim yanınızda olduğumu, birlikte iş üretmeye her zaman hazır olduğumuzu bilmenizi istiyorum. Ramazan, inşallah bereketiyle gelsin. Bu ekonomik dar boğazda hepimizin gönlüne ferahlık versin. Yuvamız, evlerimiz, sofralarımız bereket dolu olsun. Çocuklarımızın gözleri ışıl ışıl olsun. Gençlerimizin geleceği pırıl pırıl pırlanta gibi olsun. Hepinizin yolu bahtı açık olsun. Ayağınıza sizin de taş değmesin, bizim de taş değmesin. Hepimizin yolu açık olsun. Milletimizin yolu açık olsun.”

Paylaşın

Zelenski, Trump’a Seslendi: Güçlü Liderliğin Altında Çalışmaya Hazırız

Ülkesinin “sonsuz bir savaş” istemediğini vurgulayan Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, “Ekibim ve ben, kalıcı bir barış elde etmek için Başkan Trump’ın güçlü liderliği altında çalışmaya hazırız” dedi.

Haber Merkezi / Volodimir Zelenski, Donald Trump ile Beyaz Saray’da yaptıkları görüşmenin “üzüntü verici” olduğunu ve “işleri düzeltme zamanının geldiğini” söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın askeri yardımı durdurma kararının ardından Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, sosyal medya hesabı üzerinden dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Zelenski, “Ben ve ekibim, kalıcı bir barış için Başkan Trump’ın güçlü liderliğiyle çalışmaya hazırız” dedi.

“Amerika’nın Ukrayna’nın egemenliğini ve bağımsızlığını korumasına yardımcı olmak için yaptıklarına gerçekten değer veriyoruz” diyen Zelenski, “Cuma günü Washington’da, Beyaz Saray’da yaptığımız toplantı olması gerektiği gibi geçmedi. Bu şekilde gerçekleşmiş olması üzüntü verici. İşleri yoluna koymanın zamanı geldi” ifadelerini kullandı.

Zelenski, Rusya ile savaşı sonlandırmak için atılabilecek adımları da listeledi. Zelenski, ilk adımların esir takasıyla havada ve denizde ateşkesi içerebileceğini söyledi.

Zelenski, havadaki ateşkesin füze, uzun menzilli drone ve bombaları da kapsayacağını, bunların enerji ve sivil altyapı tesislerine zarar vermek için kullanmasının önüne geçileceğini belirtti. Zelenski, bu ilk adımların ardından, sonraki adımlarla ilgili ABD ile çalışarak güçlü bir barış anlaşmasını hedefleyeceklerini de ekledi.

Savaş boyunca verdiği destek için ABD’ye teşekkür eden Zelenski, Kiev’in ABD’nin önerdiği mineral anlaşmasını imzalamaya da “hazır” olduğunu belirtti. Zelenski, Ukrayna, ABD ile gelecekte de işbirliği ve iletişim içinde olmak istediğini ifade etti.

Zelenski, “Hiçbirimiz sonsuz bir savaş istemiyoruz.Ukrayna kalıcı barışı yakınlaştırmak için en kısa zamanda müzakere masasına oturmaya hazır. Hiç kimse barışı Ukraynalılar’dan daha fazla isteyemez” dedi.

Volodimir Zelenski, açıklamasında ABD’nin Ukrayna’ya askeri yardımı askıya alma kararına doğrudan değinmedi.

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray ziyareti sırasında Zelenski’ye “şükretmesi” gerektiğini söylemiş ve Zelenski’yi “saygısız” olmakla ve “3. Dünya Savaşı ile kumar oynamakla” suçlamıştı. “Ülkenizin başı büyük belada” diyen Donald Trump sözlerini şöyle sürdürmüştü: Bunu kazanamayacaksınız.

Ukrayna’nın ABD’nin askeri desteği sayesinde ancak üç yıldır kendini savunabildiğini yineleyen Trump, “Askeri teçhizatımız olmasaydı bu savaş iki haftada biterdi,” demişti. Zelenski ise “Üç gün içinde, (Rusya Devlet Başkanı Vladimir) Putin’den duyduğum kadarıyla” diye karşılık vermişti.

Karşılıklı konuşmaların ardından Donald Trump, Ukrayna ile yapılması beklenen nadir toprak elementleri anlaşmasının iptal edildiğini söylemişti. ABD’li yetkililer 3 Mart’ta Başkan Donald Trump’ın Ukrayna’ya askeri yardımı durdurma talimatı verdiğini açıklamıştı.

Paylaşın

Beşiktaş Başkanı Serdar Adalı: Derbi Maçlarında Yabancı Hakem İstiyoruz

Beşiktaş Başkanı Serdal Adalı, Galatasaray – Fenerbahçe maçında Slavko Vincic’in görev aldığını hatırlatarak, “Türk hakemlerine olan güvenimizi yitirmedik. Madem bir kapı açıldı, biz de Galatasaray ve Fenerbahçe maçlarını aynı hakem ekibiyle geçirmek istiyoruz” dedi.

Beşiktaş Başkanı Serdal Adalı, Ekol TV’de dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Serdal Adalı’nın açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle: “Stattaki ışıklandırma projesinin aynısını Fenerbahçe yapmış. Dedim ki, sorun bakalım onlar kaça yapmış. Fenerbahçe’nin 700 bin euro’ya yaptırdığı proje bizde 3-4 aşamalı olmak üzere, 700 bin euro’ya gelecek kısımda ise bizdeki rakam 2 katı fazlaydı.

Seçimlerden 1 hafta 10 gün öncesinden başlayan ve devam eden bir hacker saldırısı oldu. Kulübün serverlarından ne varsa silinmiş. Denetim Kurulu’nun ihtiyaç duyduğu dosyaların hiçbiri yok. E-postalar silinmiş. Raporlar silinmiş. Log kayıtları silinmiş. ‘Yediği vardır’ dediğiniz şeylere kadar her şey silinmiş.

Futbolcunun bir suçu yok. 12 milyon Euro bonservis ödenmiş ama futbolcunun cebine giren bir şey yok ki. Konuşulunca futbolcu da etkileniyor. Denetim raporu devam ediyor, üstüne çalışılıyor. Yurt dışına yazı yazılıyor, kime ne ödendi gibi, araştırılıyor. Bu Beşiktaş’ın parası. 122 senede yapılan bir borç var, 1 senede bir o kadar yapılmış. İnsanın ister istemez canı yanıyor. Ödüyoruz, bu olacak yani, ondan bir şikayetimiz yok. Nerede yanlışlık var, üstüne gideceğiz. Bizden sonra gelen, şunu şöyle yaparken daha dikkatle yapsın. Sonucu olsun en azından…

Ben sosyal medyanın tepkisiyle adam almam ve adam göndermem. Cengiz Ünder konusunu herkes yazdı çizdi. Fenerbahçe’den kaynaklanan hadiseler oldu. Sonrasında Cengiz Ünder ‘İstenmediğim yere gitmeyeyim gibi’ bir şeyler söylemiş menajerine.

Ben sosyal medya tepkisiyle hareket etmem. Organize bir şekilde trollük olayından bahsediyorum. Aksi halde sosyal medyadan inanılmaz faydalı eleştiriler geliyor. Bunlardan faydalanıyoruz. Hiç öyle sosyal medyaya karşı değilim.

Ahmet Nur Çebi’nin de Fikret Orman’ın da söyledikleri Beşiktaş’a ne fayda getiriyor? Herkes kendi derdinde. İkisinin de derdi Beşiktaş değil. Gelsinler, Beşiktaş’a bir faydaları olsun. Fikret Orman beni çok iyi tanır. Böyle bir şeyi bana nasıl yakıştırıyor, onu da bilmiyorum. Sağında solundakilere dikkat etsin Fikret Başkan. ‘Her gün Çebi kulübe geliyor’ diyorsa, hemen onlara dikkat etsin.

Ole Gunnar Solskjaer ve futbolcular, çok mutlu. Hoca çok pozitif. 1.5 yıllık sözleşmesi var. İnşallah bize dayanır. Solskjaer’in yardımcılarının her biri, bir takımı tek başına götürebilecek adamlar.

“Yabancı sayısını düşürmeden birilerini getirmenin imkanı yok”

A ve B planımız vardı. A planımız, UEFA’da devam edersek şeklindeydi. Ona göre transfer düşüncemiz vardı. Elendikten sonra tamamen değişti. Santrfor ihtiyacımız, yaz transfer döneminde yine var. Kış transfer döneminde 2-3 kişi gidip, 4 kişi gelme şansı yok. Yabancı sayısını düşürmeden birilerini getirmenin imkanı yok.

Hakemlerden en fazla canı yanan camia biziz. Roman yazarız ama biz her zaman Türk hakemlerine olan güvenimizi yitirmedik. Madem bir kapı açıldı, biz de Galatasaray ve Fenerbahçe maçlarını aynı hakem ekibiyle geçirmek istiyoruz. TFF’ye resmi dilekçemizi verdik, olumlu olumsuz geri dönüş gelmedi. Önümüzdeki Galatasaray maçını yabancı hakemle oynayacağız diye düşünüyorum.

Borussia Dortmund’da Sercan diye Türk arkadaş var. Scout ekibinde göreve başladı. Dortmund’dan bir tane daha Alman scout gelecek.”

Paylaşın

Bilim İnsanları Suyun Kökenini Keşfetti

Yeni yayınlanan bir araştırma, yaşamın temel bileşeni olan suyun, evrende bizim düşündüğümüzden milyarlarca yıl daha önce ortaya çıkmış olabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Su, Dünya yüzeyinin yüzde 70’ini oluşturuyor olabilir; ancak bilim insanları uzun zamandır suyun kökenini gri bir alan olarak görüyor ve gezegenimizdeki suyun ilk ne zaman ortaya çıktığını merak ediyorlardı.

Portsmouth Üniversitesi’nden İngiliz bilim insanlarının yaptığı ve Nature Astronomy dergisinde yayımlanan araştırmada, suyun büyük olasılıkla Büyük Patlama’dan sonraki 50 milyon ile bir milyar yıl arasındaki “kozmik şafak” adı verilen dönemde oluştuğu belirtildi.

Keşif, suyun evrensel bir bileşen olarak galaksilerin ve gezegenlerin oluşumunda temel bir rol oynadığını gösteriyor.

Araştırmada yer alan bilim insanları, suyun evrendeki süpernova patlamalarının kalıntılarında, Büyük Patlama’dan yaklaşık 100 ila 200 milyon yıl sonra ortaya çıktığını söylüyorlar. Bu, suyun kökenine ilişkin daha önce yapılan araştırmalardaki dönemlerin milyarlarca yıl daha öncesini işaret ediyor.

Bilim insanları, evrendeki ilk yıldızların ölüp süpernovalara dönüşmesiyle suyun nasıl oluştuğunu haritalamak için bilgisayar simülasyonları kullandılar.

Araştırmada yer alan bilim insanları şunları söylediler: “Büyük Patlama’dan 100 ile 200 milyon yıl sonra evrende yaşam için temel bir bileşenin zaten mevcut olduğunu ortaya koymanın yanı sıra, simülasyonlarımız suyun muhtemelen ilk galaksilerin temel bir bileşeni olduğunu gösteriyor.”

Bilim insanları, süpernovaların davranışlarını taklit ederek yaptıkları araştırmanın, suyun bizimki gibi yaşanabilir gezegenlere nasıl ulaşmış olabileceğini ve evrenin ilk galaksilerinden önce var olmuş olabileceğini gösterdiğini söylüyor.

Hidrojen, Büyük Patlama’dan sadece birkaç dakika sonra, aşırı ısınmış parçacıkların soğuyup atomlara dönüşmesiyle oluşan helyum ve lityumla birlikte ortaya çıktı.

Daha ağır elementler (oksijen gibi) ise yıldızların içinde nükleer füzyonla oluştu. Süpernova patlamaları sırasında bu elementler uzaya saçıldı. Hidrojen ve oksijen, yıldızlararası bulutlarda birleşerek su moleküllerini oluşturdu.

Dünya’nın erken dönemlerinde, volkanik aktiviteler sırasında magma içindeki hidrojen ve oksijen bileşikleri yüzeye çıktı. Bu gazlar (H₂ ve O₂ veya diğer bileşikler) atmosferde birleşerek su buharı haline geldi. Dünya soğudukça bu buhar yoğunlaşarak ilk okyanusları oluşturdu.

Suyun oluşumu evrensel bir süreçtir: Hidrojen ve oksijenin birleşmesiyle başlar ve bu birleşme, evrenin fiziksel yasaları ile Dünya’daki doğal döngülerin bir sonucu olarak gerçekleşir.

Paylaşın

Özgür Özel, “Kürt Sorunu”nun Çözümü İçin Meclis’i İşaret Etti

Partisinin grup toplantısında konuşan CHP Lideri Özgür Özel, “Kürt Sorunu”nun çözümü için Meclis’i adres gösterdi ve “Böyle bir sorun çözülecekse demokratikleşme ile Meclis çatısı altında çözülecek. Gazeteciler, Gezi tutukluları, Kürdü Türk’ü yerel yönetimciler içerideyken, kayyım uygulamaları devam ediyorken bu ülkede bir çözüm mümkün olmaz” dedi.

Özgür Özel, konuşmasının devamında, “Çıkar ilişkilerine dayalı bir ilişki olursa bu işin sonunda Kürtler de Türkler de kaybeder. 2015’te doğru bir süreç yönetilseydi, o günden bu güne akan kan, gözyaşı olmazdı. Despotik bir iktidar herkesi pataklayıp hapse tıkacak, sonra da demokratikleşme konuşulacak. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, sorumluluk almalıdır. Al ver pazarlığının içinde olmadık, sonunda da olmayız” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel partisinin TBMM grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Özgür Özel’in açıklamaları şöyle:

Büyük usta Edip Akbayram’ın vefat haberini büyük bir üzüntüyle öğrendik. Edip Akbayram yalnızca şarkılarıyla her birimizin hayatında iz bırakmış bir müzisyen, bir sanatçı değil, aynı zamanda yaşantısıyla da bizlere örnek olan bir mücadele insanıydı. Her daim işçinin, emekçinin, ezilenin hikayesini anlattı. Kendi tabiriyle ezilenlerin melodik sesiydi. Cumhuriyetin sanatçısıydı. Cesaretini halktan alıyordu. O yüzden herkesin ‘hoca efendi’ diye peşinden koştuğu zamanlarda FETÖ’nün ödülünü reddetme cesaretini gösterebilmişti.

Türküler Yanmaz albümünü Madımak’a adadı. Her dönemin insanı olmadı. Her dönem insanlıktan yana oldu. Bizler bu salonda bulunan herkes ne zaman ayağımız takılsa, sendelesek ayağa kalkarken hep onun bir şarkısıyla ayağa kalktık. Şehirleri, ilçeleri kaybettik. Büyük şehirleri kaybettik zaman zaman. Seçimleri kaybettik. Bir sonrası için inanın çocuklar dedi. İnanın motorları maviliklere süreceğiz. Güzel günler göreceğiz dedi.

Düştüğümüz yerden kalktık. Birbirimizin elinden tuttuk. Ayağa kalktık. Sonra sonra Edip ağabey haklı çıktı. Ankara’da güzel günler görmedik mi? İstanbul’da güzel günler görmedik mi? İnanın çocuklar, inanın güzel günler göreceğiz ve hep birlikte motorları maviliklere süreceğiz. Türkiye’de de güzel günler göreceğiz. Edip ağabey sana söz veriyoruz. Selam olsun sana. Güzel günler göreceğiz ve senin huzuruna bir kez de böyle geleceğiz.

Bugün ülkenin dört bir yanından gelen emekçi kadınlar aramızda. 8 Mart’ın öncesindeki salı günü göstermek için buraya koştular, geldiler. Türkiye geniş tanımlı kadın işsizliğinde yüzde 38’le tarihi zirvede. Yani bugün 100 kadından 38’i Türkiye’de işsiz. Kayıt dışı işlerde çalışan kadınların oranı ise yüzde 34. Bu tablo kadınların emeğinin sistematik olarak görmezden gelindiğinin, sömürüldüğünün, sosyal adaletin erozyona uğratıldığının en önemli kanıtı. Türkiye’de en önemli sorun kadına karşı şiddet durmuyor.

2024 yılını 445 kadın cinayeti ile kapattık. 2025’in bu kısa 2 ayında rakam 64’ü buldu bile. Kadınların maruz bırakıldığı şiddetin kaynağı sistemin ta kendisi. Ne oluyorsa bu ülkede, ne oluyorsa bu kadınlara iyi gelmiyor. Madem Meclis çatısı altındayız, buradan salondaki kadınların huzurunda Türkiye’deki tüm kadınlara bir sözümüzü bir kez daha hatırlatalım. 100 yıl önce olduğu gibi 100 yıl sonra da umut, CHP iktidarındadır. Bu grup İstanbul Sözleşmesi’ni yeniden yürürlüğe koyana kadar mücadeleniz mücadelemizdir.

Büyük acı 40. gününde. Yüreği taş kesenlere karşı bu salon ve Kartalkaya’ya adalet isteyenler ateşi yüreklerinin altını yakan bir mumu hiç söndürmeyecek olanlardır. Biz o bir mumu Soma için de söndürmüyoruz, infilak eden havai fişek fabrikasında hayatını kaybedenler için de, Afyon için de, Çorlu tren kazası için de, Ermenek için de Sivas Madımak Oteli için de söndürmüyoruz. Nerede yüreğindeki o mum yüreğini yakmaya devam edenler varsa ahlaklı insanlar varsa iyi insanlar varsa onlara söz veriyoruz. Unutmuyoruz, unutturmuyoruz, affetmeyeceğiz ve teker teker hesabını soracağız. Bir yanda rapora korsan diyen sonra mahcup olan, kendi yazılarıyla mahcup olan Adalet Bakanı koltuğunda otursun.

Bir yanda 10 güne bütün sorumlular hakim karşısına çıkacak deyip o günden beri susmuş olan İçişleri Bakanı otursun. Bir yandan bütün raporlar her şey sorumluluğunu işaret ettiği halde 78 candan sorumlu Turizm Bakanı otursun. Onları atayan her birini atayan Recep Tayyip Erdoğan’a şunu söylüyorum; bu işin siyaseti olmaz, bakan koruması olmaz, yandaş kayırması olmaz. Bu iş can meselesidir. O canların hesabı sorulmadan bu vicdanlardaki bu ateş dinmez. Bunu ya hissedeceksin ya hissedenlere saygı duyacaksın.

Bir diğer taraf yüreğimiz Madımak için yanıyor dedik. Yanmaya devam ediyor 32 yıldır. Ama maalesef 35 canımızı yakarak öldürenlere yapılan muamele vicdanları kanatmaya devam ediyor. Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala için verdiği kararları uygulamayanlar Anayasa Mahkemesi’nin Sivas katilleri için ‘iyi halden yararlanabilirler, terör örgütü üyesi değiller’ kararı üzerine aslında insanlığa karşı bir suç olduğu için zaman aşımı olmayacağı halde bazı sanıkları zaman aşımından yararlandıranlar.

Bazılarını çok daha beter durumdaki insanlar koğuşlarında can çekişirken onlara kullandırtmadığı hakları Hayrettin Gül ve Ahmet Turan Kılıç için af yetkisi kullananlar bu sefer de bir AYM kararını araçsallaştırarak bu şubat ayı içinde 29 caniden 23’ünü serbest bıraktı. 6 suçlunun da ilerleyen günlerde tahliye edilmesi bekleniyor. Ve Erdoğan zamanaşımı kararında mikrofon tutulduğunda şunu demişti. Milletimiz için hayırlı olsun. Sayın Erdoğan her zamanki gibi safını seçmiş. Biz de safımızı belli edelim.

Erdoğan görünen o ki Kartalkaya’da da, Madımak’ta da yakanlardan yana. Biz de yananlardan tarafız. Bu büyük yürek yangınlarının bu büyük bir yürek yangınlarının emsal olmaz.

Bir başka yangın da evdeki çocuğuna ekmek götüren babanın, evladının istediğini alamayan ananın yüreğindeki yangındır. Mutfaktaki yangın, pazardaki yangın, cüzdandaki yangın. Türkiye, bu şartlar altında Ramazan ayına boynu bükük girmiştir. TÜİK şubat ayı enflasyonunu yüzde 2.3 yıllık enflasyonu 39.1 ilan etti. Enflasyon yüzde 40. ENAG enflasyonu TÜİK’in tam iki katı, yüzde 80 bulmuş. Anadolu’nun dört bir yanında AK Parti’ye, MHP’ye oy veren TÜİK’in açıkladığı fiyatlara göre maaşlarına zam alanlara soruyorum; hesabı kitabı kendiniz yapın.

2,5 katına çıkmış kıyma. Erdoğan ‘kıymayı bırak’ diyor. Bir de bir yandan çıkmışlar enflasyon düşüyor diyorlar. Buradan usanmadan, bıkmadan tekrar ediyorum. Enflasyon düşmesi fiyat düşmesi demek değildir. Türkiye’deki gerçek enflasyon yüzde 80’dir. Buna inanmayan bunu yalanlamak isteyen Erdoğan o sıcak salonlardan çıkacak. Atadıklarına kendine alkışlattırdığı salon siyasetinden çıkacak sokağa, markete, bakkala, esnafa, çarşıya ve pazara gidecek. Pazarda vatandaşa soracak. Bu geçen sene kaç paraydı? Bu sene kaç para? yüzde 80’in altında çıkıyorsa Özgür Özel olarak çıkıp ondan özür dileyeceğim. Hadi bakalım pazara.

Tayyip Erdoğan’ın bu 2018’de “Verin yetkiyi bu kardeşinize, enflasyon nasıl düşecek, fiyatlar nasıl düşecek, doların beli nasıl bükülecek” dediği, geldiğinde dolar 3,6 liraydı. Şimdi 35’lerde zorla tutuyorlar. Ve tutmak için dünya kadar rezerv yakıyorlar. “1 doları 1 lira yapmak mümkün” diyordu, saçı briyantinli ekonomi danışmanı. 2018’de bir tepsi güllacın evdeki maliyeti, 25 liraymış, bugünkü maliyeti yüzde 1320 artışla 355 lira olmuş. Bu, Recep Tayyip Erdoğan’ın güllaca, Ramazan’a ve memlekete maliyetidir. Bunu sona erdireceğiz.

Tayyip beyi, siyasi hayatı boyunca, onun peşini bırakmayacak bir şey var. Ah aldı. Bülent Ecevit, 1974’te dünyaya kafa tutmuş, ‘ambargo yaparız’ demişler dinlememiş, o ambargo yüzünden tüp kuyrukları olmuş. O tüp kuyruklarının hesabını Bülent Ecevit’ten sormuştu. İkinci Dünya Savaşı’na Türkiye’yi sokmayıp çocuklar babasız kalmasın diye çocukları şekersiz bırakan İsmet Paşa’ya şeker karnesini, ekmek karnesini sormuştu. şimdi ne ambargo var, ne İkinci Dünya, Üçüncü Dünya Savaşı var.

Ey Erdoğan, ah alırsan ahı çıkar da bu vatandaşın günahı ne? Sen bu et kuyruklarını ülkede oluşturuyorsun. Erzurum’da, Yozgat’ta, Diyarbakır’da, Bursa’da, Van’da, Sakarya’da, bu kuyrukları yapan Erdoğan eninde sonunda bu kuyrukta duranlar bir gün bir kuyruğa daha girecekler. Seçim sandığının başında kuyruğa girecekler ve bu kuyrukları bitirecekler.

Ülkedeki işsiz ordusu Kuzey Avrupa ülkelerinin nüfusuyla yarışıyor. İş aramaktan vazgeçenlerle birlikte 11 milyon işsizimiz var ve Milli Gelir 15 bin doları aştı diyor. Yalanın kuyruklu tarafı şu, ‘artık milli gelirde gelişmekte olan ülkelerden kurtulduk, gelişmiş ülkelere gittik’ diyor. Oysa milli gelirdeki Türkiye’deki görece artış gelişmekte olan ülkelerin eğrisinin tam dibinde. İskandinav ülkeleri 100 bin doları zorluyor. Avrupa Birliği ülkeleri aşağı çekenlere rağmen 50 bin doların üstünde. Türkiye’de milli gelirdeki artış dolar üzerinden hesaplandığı için kur olması gerekenin altına çekince milli gelir hesabı 12 değil 15 çıkıyor. Zenginleştiniz sevinin diyor.

TÜİK’e göre nüfusun yüzde 10’u toplam gelirin üçte birini cebine koymuş. Daha da acısı halkın yarısı en zengin yüzde 5’lik kesimden daha az milli gelirden pay alıyor. Yani toplumun yüzde 50’si ülkenin yarısı tahmin ediyorum bu salondakilerin neredeyse hepsi onların temsil edildiği kimseler toplumun yüzde 50’si en zengin yüzde 5’ten daha az alıyor milli gelirden ve buna zenginleştik sevinin diyor. Buna sadece ve sadece vergi almayıp bütçeye onlar için 701 milyar lira para koydukların her ihaleyi verdiklerin, senin beşli çeten, 40 haramilerin sevinir. Bu salonda da, sokakta da buna sevinecek kimseyi bulamazsın.

Ramazan ayında onlarca işçi kendini Çayırhan’daki madenin içine kapattılar. Sebebi bugün yapılacak ihale. 1987 yılında maden açıldı ve gayet karlı bir şekilde işletilirken bundan 20 yıl önce bu maden özelleştirildi. Altın yumurtlayan tavuğu kestiler. 20 yıl boyunca bu şirket bu madenden gayet iyi para kazandı. Kesilen altın yumurtlayan tavuk dirildi. Bizim kümese geri girdi. Artık hepimiz için yeniden yumurtlayacaktı.

Özelleştirmenin günü bitti. İşçiler 4 yıldır hallerinden memnun. Devlete buranın geçmesinin mutluluğunda geleceğe güvenle bakarken bu iktidar bir kez daha Çayırhan’ı özelleştirmeye altın yumurtlayan tavuğu kesmeye bunu kendisi borçlandığında dolarla doların enflasyonuyla faizlerle borçlanırken milletin malını birine verdiğinde bunu Türk lirası üzerinden 6 yıl faizsiz Türk lirası üzerinden 6 yıl taksitlere bölmeye niyetlendi ve 18 firma koştu, teklif aldı.

Madenciler yürüdüler. eylem yaptılar, açlık grevi yaptılar. 4 ay önce bu işi durdurdular. O gün hükümetten de birçok yetkili gidip sözler vermişti. Bugün özelleştirmenin ilk günü. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak yöneticilerimizle milletvekillerimizle birlikte Çayıran işçilerine olabilecek en büyük desteği verdik. Belediye başkanlarımız hep birlikte gittiler.

Kol kola girdiler yürüdüler. Bundan sonra da Çayırhan madencilerini desteklemeye mücadelelerine omuz vermeye devam edeceğiz. Ama buradan bir kez daha rahmetle analım Deniz Baykal’ı. 1977’de anayasaya aykırı olarak peşkeş çekilen bütün madenleri özelleştirmişti. Buradan bir kez daha hatırlatıyoruz. Anayasaya göre madenler milletindir. Onları işletme görevi devletindir. Özelleştirmelerin tamamı haksızdır, hukuksuzdur. Cumhuriyet Halk Partisi gelecektir. Madenler yeniden milletin olacaktır.

Bir yandan Halk TV davası görülüyor. Çok kıymetli Suat Toktaş Silivri’de bugün özgürlüğüne kavuşmasını umuyoruz. Serhan Asker’in, Kürşad Oğuz’un, Barış Pehlivan’ın, Seda Selek’in yanındayız. Suçları Ekrem başkanımızın uğradığı haksızlığa her seferinde 8000 kişi içinden çıka çıka aynı bilirkişinin çıkmasına bu bilir kişinin bu tesadüfü bu bilirkişiye sormak için haber yapmaya çalışan arkadaşlarımızı yargılıyorlar. Kuvvetli bir heyetle İstanbul’da yanlarındayız.

İstanbul Barosu dünyanın en büyük barosuna seçimle alamadılar. 2. bir baro açılması için olmadık kanun çıkarttılar. Başaramadılar. Şimdi bir terör yaftası yapıştırarak kayyum atamaya çalışıyorlar. Baronun davası var. Oradayız. Bir yandan da hem gazetecileri hem her türlü doğru bilgiyi halka sansürsüz ulaştırmaya çalışanları baskı altına almak için şimdi de meclise bir siber güvenlik kanunu getirdiler. Grubumuzun önünde şunu ifade edelim.

CHP, bu çağda bir siber güvenlik kanunu olması gerektiğini hep söyledi. Ancak bu kurumun hukuk çerçevesinde denetlenebilir, şeffaf, herkese güven veren bir kurum olmasını istedik. Ama AK Parti’nin getirdiği taslakta Siber güvenlik Kurum başkanına bunu atama yetkisini cumhurbaşkanına, bu başkana da konutta, iş yerinde kapalı alanlarda arama yapılmasının ve kopya çıkarmanın ve el koyma işlemlerinin bir savcı kararı olmadan durum acil diyerek Erdoğan’ın atadığı birinin bu kararı verebilme yetkisi veriliyor. Grubumuz buna çok esastan itiraz ediyor.

Direniyor, mücadele ediyor. Biz de bu meselenin Türkiye’de herkesi suçlu ilan etme, gazetecileri baskı altına alma, gerçekleri gizleme ve haksızca sabahın bir köründe gidip de evleri basma, arama yapma yetkisinin Cumhurbaşkanının atadığı birine bir hakime bir savcıya değil bir atanmışa verilmesini sonuna kadar eleştiriyoruz. Bunun için arkadaşlarımız ellerinden gelen mücadeleyi verecekler. Kanun çıkarsa da çıkar çıkmaz Anayasa mahkemesine götüreceğiz ve bunu denetim altına alacağız.

Kim ki bu iktidarı rahatsız ediyor karşısına yargı sopasıyla dikiliyorlar. Bugünden itibaren İstanbul’un seçilmiş 3 belediye başkanı Esenyurt Belediye Başkanımız Ahmet Özer Beşiktaş Belediye Başkanımız Rıza Akpolat’ın yanına maalesef Beykoz Belediye Başkanımız Alaattin Köseler’i de yolladılar. Alaattin Başkan’ın suçu Beykoz gibi bir ilçeyi daha önce belediye başkanlığı yaptığı bir ilçeyi bu kez AK Parti’nin elinden alıp Cumhuriyet Halk Partili bir belediye yapmak. Dün Dün Çok sayıda yerel yönetici Alaattin başkanın muhatap olduğu sorular ve verilen kararı görünce şunu söylediler.

Bu soruların sorulup da alınan cevaplarla eğer bu memlekette hukuk devleti olsa bir tane AK Partili bir tane Milliyetçi Hareket Partili belediye başkanı sokakta olamaz. Hepsi birden Silivri’de yatacak yer kalmaz. Hepsi birden Silivri’de olurlar. Alaattin başkana 65 yaşındaki başkana belediye başkanı olduğu halde kendisi sorumlu olmadığı, imzasının olmadığı, talimatının olmadığı işlerden her belediyenin iş ve işleyişinde olan hesap sorulacaksa da yapandan sorulacak olduğu ve yüzde 99’unda da normal işleyiş dışında bir şey olmadığı meselelerden Alaattin Başkanı hapse atmaya Bir algı yaratmaya niyetli olan o kötü niyet şöyle bir süreç yürüttü. Sabahın 4’ünde buraya geliyordu.

Ön seçim tanıtım toplantımıza geliyordu. Sabahın 4’ünde gittiler. Evini bastılar evinde arama yaptılar ve oradan güya delil topladılar. Ne kadar hukuksuz olduklarını söylüyoruz. Biliyoruz. Herkes biliyor ama ne kadar hukuksuz olduklarını anlatmak için çok basit bir örnek. Türk Ceza Kanunu değişirken oradaydım. 4. yargı paketi. Çok net biliyordum. Sordum hukukçu arkadaşlar elbette dediler. Tartışmıştım burayı.

Övüne övüne 4. yargı paketinde artık şafak operasyonları yok. Artık gece yarısı baskınları yok. Türkiye’de aramalar gündüz gözüyle yapılacak dediler. Dediler ki konutta, iş yerinde veya diğer kapalı yerlerde gece vaktinde arama yapılamaz. Bunu yazdılar. Altına da gece vakti nedir? maddenin e fıkrasına. Gece vakti deyiminden güneşin batmasından 1 saat sonra başlayan doğmasından bir saat evvele kadar devam eden zamana gece vakti denir dediler.

Bu hesaba göre İstanbul’da gün doğumu o gün 7.34 aramanın yapıldığı saat 4 4. Avrupa’ya benziyoruz. Gece aramalarını bitiriyoruz. Kanun çıkarıyoruz diye övünen bunlar. Bu kanuna el kaldıran bunlar. Oraya o savcıyı atayan bunlar bu aramayı yapan yine bunlar. Böyle yapılan bir aramayla başlayan 4 gün boyunca 65 yaşında seçilmiş belediye başkanını nezarethanede tutan 4 günün son saatinde ifadesini alan ondan sonra götürüp adliyede tutuklayan zihniyete soruyorum. Bunu yapmakla iktidarda kalabileceğini düşünüyorsan avcunu yalarsın kardeşim, avcunu yalarsın. Diğer taraftan, diğer taraftan çıkmış her uzatılan teybe aynı cevabı veriyor Adalet Bakanı.

Türkiye hukuk devletidir. Yasalar karşısında herkes eşittir. Herkes yasaların dediğine, mahkemenin kararına uymakla yükümlüdür. Öyle mi öyle mi Adalet Bakanı. İstanbul’u AK Parti’den aldık. 37 dosya. 4 başı mamur 37 büyük yolsuzluk dosyası. Süleyman Soylu denen zat o gün İçişleri Bakanı. Geldi. 37 dosyanın 33’üne el koydu. Bu yolsuzluk dosyaları bundan sonra İçişleri Bakanlığı tarafından soruşturulacak. Nerede o dosyalar? Nerede o dosyalar? Birine işlem yapılmış mı birine birine? 4 başı mamur yolsuzluk dosyalarını aldı. Üstüne oturdu. Adaletin kanunu kuruttu. Şimdi de ortalıkta yok.

Bu rakam Ankara’da. Tabii Ankara’nın kimden alındığının ve hangi dönemin sorgulandığının da farkında olalım. Melih Gökçek dönemine dair tam 97 dosya. 97 büyük yolsuzluk dosyası var. Kapağını açan var mı? Hesabını soran var mı? Bu yolsuzluk dosyaları üzerinden bir kelime konuşan var mı? Bundan sonra buradan konuşacağız arkadaş. Buradan konuşacağız. Ben kendimi hakim yerine savcı yerine koyacak değilim.

Ama o makamda oturanlara soruyorum. Şöyle bir bakalım dedik. Belediyelerimiz savcılıklara ne yollamışlar? Ne işlem yapılmış? Bakın gelecek haftalarda gelecek. Bir Denizli var aman Allah’ım. Bir Balıkesir var utançtan yüzüne bakamazsın. Bu nasıl iş diye. Bir Manisa var aman aman aman. Hepsi hepsi teker teker gelecek buraya. Ama şimdi Bursa’dan başlayayım ve sadece özel kalem harcamalarından başlayayım.

Sadece depremde depremde Bursa Belediyesi’nin yaptığı işi bile takdir ettik deyince demişti ki birisi yok bozuk saat yok. Bakın bozuk saatin bozuk ahlakın bozuk vicdanın ne yaptığına bakın Bursa’nın parasıyla. Dosyadan okuyorum. Harcama kalemleri altında dönemin Büyükşehir Belediye başkanının onay imzası var. Alaattin Köseler’in dün sorulan soruların birinde onay imzası yok

Onay imzası AK Parti özel buluşma harcaması AK Parti İl Başkanlığı’na giden paketler kalemi imzalamış. AK Parti il binasında kokteyl gideri imzalamış. AK Parti temayül yoklaması masrafları imzalamış. AK Parti Ankara’nın istediği promosyonlar imzalamış. Seçim çalışması yemek gideri imzalamış. AK Parti kadın kollarına yemek imzalamış. Alinur Aktaş seçim çalışması kendi kendine imzalamış. Yetmemiş Hüda Par İl Kongresi yemek bedeli özel kalemden ödenmiş. Ülkü Ocakları yemek bedeli özel kalemden ödenmiş. Büyük Birlik Partisi yemek bedeli Bursa özel kalemden ödenmiş. Demokratik Sol Parti lansman gideri Bursa özel kalemden ödenmiş.

DSP yemek gideri Bursa özel kalemden ödenmiş. Tügva yemek bedeli Bursa özel kalemden ödenmiş. Milliyetçi Hareket Partisi Kemalpaşa ilçe örgütü harcamaları Bursa özel kalemden ödenmiş. Bursa’ya gelen 10 bakanın tek tek isim isim yazılı. Bursa’daki seçim çalışma masrafları Bursa özel kalemden imzayla resmen ödenmiş. 100 154 kalemde 154 kalemde 15,5 milyon TL’lik harcama Alinur Aktaş tarafından AKP, MHP, BBP, DSP, Hüdapar, Türkva ve kendi seçim kampanyası için 15,5 milyon lira para ödenmiş. Ey Adalet Bakanı…

Haram zıkkım olsun demekle haram zıkkım olmuyor. Senin adına bu işi yapacak biri var Bursa’da. Ey Bursa Cumhuriyet Başsavcısı. Ey harekete geçmeyen savcıları neden geçmiyorsun diye soracak Hakimler Savcılar Kurulu. Onun başkanı Adalet Bakanı. Onu atayan Recep Tayyip Erdoğan. Bu sadece Bursa Büyükşehir’in belediye başkanının kendi imzasıyla oluruyla ödedikleri. Bunlara soruşturma başlatacak mısın? Yoksa bu millet gelip senin alnını mı karışlasın? Hadi bakalım.

“Türkiye’de Kürtler meselem var diyorsa Kürt meselesi vardır”

CHP her daim tarihsel büyük bir tutarlılıkla Türkiye’de Eğer vatandaşları sorunum var diyorsa o sorunu görmeye kabul etmeye ve çözmeye kararlı bir partidir. Geçmişi külliyatı bundan doludur. Türkiye’de Kürtler meselem var diyorsa Kürt meselesi vardır. Tayyip Erdoğan bu sorunu çözmeye gelmiş bunu iddia etmiş sonra savrulmuş bu sorunu inkar etmiş bir siyasetçidir.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak tüm meselelerin demokratik yollarla çözülmesini savunan bir parti olarak 1 Ekim tarihinde Sayın Bahçeli’nin gidip Dem grubunun elini sıkmasıyla başlayan süreci dikkatle özenle temkinle ve kendimize yakışan tarihi sorumluluğumuzu taşıyarak takip ediyoruz.

Her ne kadar Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan Cumhuriyet Halk Partisi grubu tüm siyasi parti gruplarına duyduğu saygıyı deme duyduğu zaman terörist ilan edilmişse Nasıl Cumhuriyet Halk Partisi sadece ve sadece milletten aldıkları temiz kağıdıyla belediye başkanı seçilen kişilere kayyım atanmasına itiraz ettiğinde de bu konuda eleştirilmişse şimdi ya da Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir belediye başkanı 10 yıl önce taziye için örgütün bir yöneticisine telefon açtığı, taziye verdiğinden dolayı o terör örgütüne mensup kabul edilip içeri atılıyorken o terör örgütünün başının gelip konuşma yapmasının o terör örgütüne bir heyet görevlendirilmesinin önünün açılmasını o heyetin her bir üyesine telefon açılması Cumhuriyet Halk Partisi’ne yapılan yıllardır yapılan haksızlıklar üzerinden Cumhuriyet Halk Partisi’ne bir samimi özür.

Bir öz eleştiri bu millete sırf sizin oyunuzu alabilmek için bir partiyi ülkenin çok önemli bir seçmen grubunu şeytanlaştırarak ve onlarla insani ilişkiler sürdürülmesini bile terör örgütü mensupluğu göstererek “biz sizi kandırdık. Biz sizin duygularınızı suistimal ettik. Şimdi döndük dolaştık o elleri biz sıkıyoruz. Methiyeler düzüyoruz ” demeleri gerekse de biz bunu vatandaşlarımızın vicdanlarına onların ferasetlerine veriyoruz.

Bize yapılan haksızlık ve bugün yapılanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin her birisinin ayrı ayrı yüreğine ve vicdanına inandığım vatandaşlarımızın vicdanına emanettir. Onlara emanet ediyorum. Partime belediye başkanlarına geçmiş dönem genel başkanımıza, milletvekillerimize yapılan bu konudaki tüm iftiraları tüm hakaretleri milletimizin vicdanına emanet ediyorum.

Tayyip Erdoğan bu sorunu inkar etmiş bir siyasetçidir. Sayın Bahçeli’nin DEM grubunun elini sıkmasıyla başlayan süreci dikkatle, itinayla ve sorumluluğumuzu taşıyarak takip ediyoruz. CHP DEM Parti ile görüştüğünde terörist ilan ediliyorken, kayyım atamaya itiraz ettiğinde eleştirilmişse, CHP’nin bir belediye başkanı taziye için telefon açtığı için terör örgütü mensubu kabul edilip içeri atılırken heyet görevlendirmesinin önü açılıyorken CHP’ye bir özür bile dilemiyorlar. Bu sorunun Meclis çatısı altında çözülmesini savunuyoruz. Demokratikleşme adımları atılarak, kanunlar yapılarak çözülmesi gerektiğini ifade ediyoruz.

Tam bir samimiyet, şeffaflık ve toplumsal mütabakatla sürdürülmesi gerektiğinin altını çiziyoruz. 2015’te olduğu gibi Erdoğan tarafından nasıl felakate sürüklendiğini biliyoruz. Bugün de aynı yanlış bakış açısı olduğunu ifade ediyoruz. Dolmabahçe’de masa kurulup canlı yayın hazırlıkları yapılırken Erdoğan tarafından inkar edildiğini hatırlatıyoruz. Bu süreci ‘Erdoğan doğru yönetiyor’ diyenlere hatırlatıyorum; Erdoğan’ın Dolmabahçe masasındaki tüm aktörlerle yine aynı masada olduğunu hatırlatırım.

Müzakerelerin devlet tarafından yürütüldüğünü söylediğimizde DDM (Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi)’den yalanlama yaptılar. Açık çağrı yapıyorum; Öcalan’a bir sihirli değnek değmesi ile, her şey yoluna girecek denmesiyle çözülmez, bunun gerçekliği yok. Böyle bir sorun çözülecekse demokratikleşme ile Meclis çatısı altında çözülecek. Gazeteciler, Gezi tutukluları, Kürt’ü Türk’ü yerel yönetimciler içerideyken, kayyım uygulamaları devam ediyorken bu ülkede bir çözüm mümkün olmaz. Çıkar ilişkilerine dayalı bir ilişki olursa bu işin sonunda Kürtler de Türkler de kaybeder.

2015’te doğru bir süreç yönetilseydi, o günden bu güne akan kan, gözyaşı olmazdı. Despotik bir iktidar herkesi pataklayıp hapse tıkacak, sonra da demokratikleşme konuşulacak. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, sorumluluk almalıdır. Al ver pazarlığının içinde olmadık, sonunda da olmayız. Bu yol ancak tam demokrasi ile olur. Kim Kürt sorunu çözülsün istiyorsa, bilhassa DEM Parti,  demokratikleşme paketinde yer almalıdır. Demokratikleşme paketine varız, kim geliyorsa hodri meydan.

Çağırdık baba evine gelin dedik. O sözü söylediğimden bu yana 150 bin yeni üyemizle üye sayımız 1 milyon 700 bine dayandı. Hepsine hoş geldiniz diyorum. 23 Mart’ta yapacağımız yapacağınız ön seçim bu yılın ilk sandığıdır ama son sandığı olmayacaktır diyorum. Bugüne kadar diktatörlerin nasıl gittiklerini biliyoruz. Tek adam rejimlerinin nasıl gittiğini biliyoruz. Biz ülkedeki rejime son vermek için demokrasi ve sandık dışında bir yol bilmiyoruz ve asla önermiyoruz. Ama dünyadaki baskıcı resimler 1 milyon kişinin meydana çıkmasıyla değişiyorsa, onun adına Arap baharı deniyorsa 23 Mart’taki Türkiye’nin baharında bir milyonun üzerindeki üyesinin sandığa bekliyoruz.

Bir bahar günü başlamıştık, Mart’ın sonu bahar demiştik. Şimdi 23 Mart günü Türkiye baharını başlatmak için demokratik mücadeleyle bir tek adam rejimini sona erdirecek Türkiye baharı için 1 milyon 700 bin üyesini sandık başına bekliyorum. Gelin seçin ve tarihe geçin. Güç sende. Sana inanıyoruz. Sana güveniyoruz. Her şeyin çaresi sandıktadır.”

Paylaşın

Sahte Diploma Soruşturması: İmamoğlu’nun Avukatları Yeni Belgeleri Paylaştı

Sahte diploma soruşturmasına ilişkin açıklama yapan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan, “Ortada herhangi bir sahtecilik raporu olmadığı, sahtecilik olmadığı YÖK raporu ile bile kanıtlanmışken kendisinin ifadeye gitmek zorunda bırakılmasını yargı tacizi kapsamında değerlendiriyoruz” dedi ve ekledi:

“Ortada bir suç unsuru bulunmamaktadır. Kaldı ki ortada bir suç unsuru bulunsa dahi Sayın İmamoğlu bu sürecin tarafı olmadığı için savcılığın böyle bir ifadeye gerek duymaması gerekirdi. Mevcut durumda Sayın Ekrem İmamoğlu ve o dönemde yatay geçiş yapan diğer vatandaşlarımız kendilerine atfedilecek herhangi bir kusur ortaya konmadıkça ki hukuken böyle bir kusur da gösterilmiş değildir.”

Mehmet Pehlivan, açıklamasının devamında, “Hukuken böyle bir kusur da gösterilmiş değildir. ‘Biz başvurduk ve geçiş yaptık’ sözünden başka bir açıklama yapmak zorunda bile değiller. Buna, kazanılmış haklara saygı veya hukuki güvenlik ilkesi diyoruz” ifadelerini kullandı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen sahte diploma soruşturmasında önemli bir gelişme yaşandı. İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından hazırlanan raporda eksik bilgi bulunduğunu belirterek, raporu hazırlayan beş kişi hakkında suç duyurusunda bulunduklarını söyledi.

Mehmet Pehlivan, basın mensuplarına yaptığı açıklamada, şu ifadeleri kullandı: “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne gönderilen diploma uyarısı niteliğindeki yazı teammüllere uygun olmamıştır. Olayın seyrini değiştirecek, ‘daha ne olsun’ dedirtecek belgeler paylaşacağız. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında üniversite diplomasının sahte olduğuna ilişkin resmi belgede sahtecilik suçundan soruşturma başlatıldı.

Evet, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Sayın İmamoğlu’nun ifadesini resmi belgede sahtecilik yaptığı iddiasıyla almak istemektedir. Bu iddianın ardından Sayın İmamoğlu’nun diploması ile ilgili kendisinin sunduğu tüm resmi belgelerin gerçek olduğu ortaya çıktı. Hatta savcılık soruşturmasına dayanak yapılan YÖK raporu dahi bu belgelerin doğruluğunu onayladı.

Raporda Ekrem İmamoğlu’nun yatay geçiş kriterlerini yerine getirdiği ve üniversiteye sunduğu tüm belgelerin doğru ve geçerli olduğu belirtilmektedir. Devlet kayıtları da bunu doğruluyor. Artık ne kamu ne de kamuoyunun bu konuda bir soru işareti yok. Yani Sayın İmamoğlu’nun bu olayda yaptığı bir sahtecilik de yok.

Zaten olayda da bir sahtecilik yok. Ama yine de ifadesine başvurulacak. Hal böyleyken yarın Sayın İmamoğlu’nun hala ifadeye çağırılmasının hukuken de mantıken de anlamlandırmak mümkün değildir. Ortada herhangi bir sahtecilik raporu olmadığı, sahtecilik olmadığı YÖK raporu ile bile kanıtlanmışken kendisinin ifadeye gitmek zorunda bırakılmasını yargı tacizi kapsamında değerlendiriyoruz.

Ortada bir suç unsuru bulunmamaktadır. Kaldı ki ortada bir suç unsuru bulunsa dahi Sayın İmamoğlu bu sürecin tarafı olmadığı için savcılığın böyle bir ifadeye gerek duymaması gerekirdi. Mevcut durumda Sayın Ekrem İmamoğlu ve o dönemde yatay geçiş yapan diğer vatandaşlarımız kendilerine atfedilecek herhangi bir kusur ortaya konmadıkça ki hukuken böyle bir kusur da gösterilmiş değildir. Biz başvurduk ve geçiş yaptık sözünden başka bir açıklama yapmak zorunda bile değiller.

Buna kazanılmış haklara saygı veya hukuki güvenlik ilkesi diyoruz. Geçtiğimiz hafta içinde özellikle düzenlediğimiz basın toplantısına sunduğumuz belgelerin ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne gönderilen diploma uyarısı niteliğindeki yazı teamüllere uygun olmamıştır. Savcılık yalnızca kolluk güçlerine talimat verebilir. Bunun dışında kamu kurumlarını baskı altında hissettirecek şekilde talepte bulunmaması gerekir.

Diploma konusu kimileri için itibar zedeleme amaçlı iletişim kampanyasına dönüşmüş olsa da saygın yargı kurumlarımızın bu kampanyanın bir parçası gibi algılanacak adımlardan kaçınması gerekmektedir.

Değerli basın mensupları, bugün sizlere ortaya koyduğumuz ve olayın seyrini değiştirecek, hatta ‘daha ne olsun’ dedirtecek yeni belgeler hakkında bilgi paylaşmak için bir araya geldik. Ancak konunun bütünlüğünü korumak adına önce geçen haftaya dair bazı hatırlatmalar yapmak istiyoruz.

Bildiğiniz gibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 5 Eylül 1988’de Girne Amerikan Üniversitesi İngilizce İşletme bölümüne kayıt yaptırdı. Sayın İmamoğlu bu üniversitede 1 yıl hazırlık ve ardından İngilizce İşletme bölümünün 1. sınıfını okudu. KKTC’de eğitimine devam ettiği sırada İstanbul Üniversitesi 30 Temmuz 1990’da Milliyet Gazetesi’ne yatay geçiş şartlarına ilişkin bir ilan verdi.

Bu ilanı gören Sayın Başkan ailesinin ve iş hayatının İstanbul’da olması nedeniyle bu imkândan yararlanmak istedi ve başvurusunu yaptı. İlanda yatay geçiş için üç kriter açıklanmıştı. Bunlardan ilki müracaat tarihi içinde başvuru yapmak. İkincisi başvuranın tüm derslerden geçmiş olması. Üçüncüsü de öğrencinin 60 not ortalama üzerinden bir not ortalamasının olması.

Sayın İmamoğlu bu kriterleri sağlıyor ve İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Yönetim Kurulu da toplanıp geçişini onaylıyor. Zaten dikkatinizi çekerim ki Sayın İmamoğlu’nun değil, şartları karşılayan birçok vatandaşımızın başvurusunu da onaylıyor. Zaten bu kriterleri tutturduğu ve geçişinin de ancak öyle yapıldığı konusu YÖK raporunda da doğrulanıyor.

Bunları belgeleriyle ve ayrıntılarıyla ortaya koymuştuk. Buna rağmen Sayın İmamoğlu’nun itibarını zedelemeye yönelik algı oluşturmak isteyen bazı kişilerin hala özel üniversiteden devlet üniversitesine geçti veya ÖSYM puanı tutmadığı halde İstanbul Üniversitesi’ne kabul edildi gibi iddialar ortaya attığını görüyoruz.

Bu söylemler iyi niyetli yorumlar ya da objektif değerlendirmeler değildir. Aksine bilinçli şekilde gerçeği çarpıtan ithamlardır, yalanlardır. Değerli basın mensupları, 1990 yılında yatay geçiş kriterleri arasında bu konular yer almamaktadır. Bugün dahi yurt dışındaki özel üniversitelerden Türkiye’deki vakıf ya da devlet üniversitesine geçiş olabilmektedir. Devlet veya vakıf üniversitelerinden devlete veya vakıf üniversitelerine geçiş için ayrı kurallar yoktur.

Yine taban puanı şartı sadece yurt içindeki üniversiteler arası yatay geçişlerde geçerlidir. Tekrar edelim. Taban puan şartı sadece yurt içindeki geçişlerde geçerlidir. Üstelik bu kuralda 21 Eylül 2013 yılında çıkmıştır. İşte o tarihli Resmi Gazete’yi de ekranda görüyorsunuz. Yani taban puan meselesi İmamoğlu’nun yatay geçişinden 23 yıl sonra çıkan bir düzenlemedir. Bakın bugün dahi taban puan konusu yurt dışı yatay geçişlerde yok. Bunu bile bile kamuoyunu yanıltmaya dönük ısrarlı yazılar devam ediyor ve biz de bunlarla ilgili hukuki işlemlerimizi yapıyoruz.

Kıymetli konuklar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma 18 Ekim 2024 tarihinde bir CİMER ihbarı üzerine yapılmıştır. Aslında birileri kapanan bir dosyanın yeniden ısıtılmasına ihtiyaç duymuştur. Bunu neden söylüyoruz? Çünkü CİMER’e bu konu daha önce de şikâyet edilmişti. Üstelik 5 yıl önce. 15 Şubat 2020 tarihinde Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne yapılan şikâyette Ekrem İmamoğlu’nun 1990 yılında Girne Amerikan Üniversitesi’nden İstanbul Üniversitesi’ne yatay geçiş yaptığı ve haksız geçiş yaptıysa kamu vicdanı açısından menfaatin geri alınmasını istedi.

CİMER bu talebi gereğinin yapılması amacıyla İstanbul Rektörlüğü’ne iletti. O şikâyet üzerine üniversite incelemesini gerçekletirdi ve mart 2020’de CİMER dekan Prof. Dr. Ahmet Köse imzalı yazıda yatay geçişin yasal olduğunu iletti. Ancak her nedense 5 yıl sonra yapılan aynı ihbar neticesinde, bu kez başsavcılık YÖK’ten ihbara konu iddialara ilişkin bir açıklama raporu talebinde bulundu.

Biz de bugün YÖK’ün hazırladığı raporda dile getirilen bazı iddialarla ilgili önemli çarpıklıkları, eksiklikleri kanıtlarıyla ortaya sermek için buradayız. Bu belgeyi yayımlamadan önce duyurmak isteriz ki YÖK raporuna imza atan ve katkı sağlayan 5 kişi hakkında dün itibari ile ‘adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’, ‘görevi kötüye kullanma’, ‘halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’, ‘resmi belgeyi gizleme’, ‘resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan’ ve ‘iftira’ suçları kapsamında suç duyurusunda bulunduk.

Ayrıca İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne de belgelerle birlikte bir dilekçe sunduk. Bir yandan YÖK bir yandan Başsavcılık tarafından İST. Üni.’nin bir karar vermesi rica edilmektedir. O halde bizim de hukuk ve mevzuat içinde kalınmasına dönük bir ricamız oldu. Ve ifade vereceğimiz Cumhuriyet Başsavcılığına da lehe delillerin toplanması kapsamında da bir dilekçe sunduk.

YÖK raporunda 18 kasım 1991 tarihli bir yazı ile Girne üni.’sinin tanınan üni’lerden biri olmadığı ortaya konmuştu. Madem ki tanınmayan okula denklik verilemez madem ki tanınmayan okuldan geçiş yapılamaz. O halde henüz YÖK tarafından tanınmayan bir tarihte okuyan ve mezun olan Kaan Ferah’a neden denklik verilmiştir?

Üni. YÖK tarafından tanınmıyorsa nasıl oluyor da aynı YÖK Girne Üni.’ne Türkiye’deki bir üniversite ile aynı muameleyi yapabiliyor? Bitmedi bir diploma daha var. Uğur Özden. 26 Haziran 1992 tarihinde yine Girne Amerikan Üni.’ İşletme Fak. Mezun oluyor. YÖK’e göre okulun tanınmasına daha 1 yıl var. O da KKTC’den denklik başvurusu yapıyor. Ekranda gördüğünüz gibi evrakı 1993’te YÖK tarafından onanıyor.”

Ne olmuştu?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun lisans diplomasının sahte olduğuna ilişkin ihbarlar ve Yükseköğretim Kurulunca hazırlanan raporda diplomasının sahteliğine ilişkin tespitler üzerine, “resmi belgede sahtecilik” suçundan soruşturma başlatmıştı.

İmamoğlu, soruşturma kapsamında ifadesi alınmak üzere savcılığa davet edilmişti.

Başsavcılık, İmamoğlu hakkında, üniversite diplomasının sahte olduğu iddiasıyla “resmi belgede sahtecilik” suçundan açılan soruşturma kapsamında İstanbul Üniversitesine gönderdiği yazıda, İmamoğlu’nun diploması dayanak gösterilerek kurulacak iş ve işlemlerin hukuka aykırı olmaması adına gerekli işlemlerin bir an önce yapılmasını istemişti.

Paylaşın

2050’ye Kadar Gençlerin Yüzde 31’i Obez Veya Aşırı Kilolu Olabilir

Yeni yayınlanan iki çalışmaya göre, 2050 yılına kadar dünya genelinde yetişkinlerin yüzde 60’ının, çocuk ve gençlerin ise yüzde 31’inin aşırı kilolu ya da obez olması bekleniyor.

Artan obezite salgını dünya genelinde milyonlarca insan için tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kardiyovasküler hastalıklar ve bazı kanser türleri riskini artırıyor.

Yeni araştırmalar, insanların aşırı kilolu ya da obez olma ihtimalinin otuz yıl öncesine kıyasla çok daha yüksek olduğunu ve büyüyen krizin sağlık ve refah için “benzersiz bir tehdit” oluşturduğunu ortaya koyuyor.

Lancettıp dergisinde yayınlanan iki çalışmaya göre, 2050 yılına kadar dünya genelinde yetişkinlerin yüzde 60’ının, çocuk ve gençlerin ise yüzde 31’inin aşırı kilolu ya da obez olması bekleniyor. Bu da 3,8 milyar yetişkin ve 746 milyon gence tekabül ediyor.

Buna göre, 2050 yılına kadar dünyada her 10 yetişkinden yaklaşık altısının obez veya aşırı kilolu olacağı tahmin ediliyor.

Bu rakam, 1990’da 731 milyon yetişkin ve 198 milyon genç iken, yeni nesillerin daha hızlı ve daha erken kilo almasıyla birlikte artış gösterdi.

Örneğin yüksek gelirli ülkelerde, 1960’larda doğan erkeklerin yaklaşık yüzde 7’si 25 yaşına geldiğinde obezdi. Rapora göre bu oran 1990’larda doğan erkekler için yüzde 16’ya yükseldi ve 2015’te doğanlar için yüzde 25’e ulaşması bekleniyor.

Artan obezite salgını dünya genelinde milyonlarca insan için tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kardiyovasküler hastalıklar ve bazı kanser türleri riskini artırıyor.

Çalışmanın yazarlarından ve ABD merkezli Sağlık Ölçümleri ve Değerlendirme Enstitüsü’nün (IHME) kurucularından Emmanuela Gakidou, “Eşi benzeri görülmemiş küresel aşırı kilo ve obezite salgını derin bir trajedi ve muazzam bir toplumsal başarısızlıktır” dedi.

Küresel araştırma ekipleri, çocuk ve gençleri 5-24 yaş, yetişkinleri ise 25 yaş ve üstü olarak kategorize etti.

Analizler neredeyse her ülkeyi kapsıyor ve bugüne kadarki en kapsamlı obezite tahminlerinden bazılarını sunuyor.

Bazı ülkelerde diğerlerine göre daha büyük değişimler görülse de, obezitenin dünyanın her köşesinde daha fazla kişiyi etkilediği tespit edildi.

2021 yılında aşırı kilolu veya obez yetişkinlerin yarısından fazlası sadece sekiz ülkedeki insanlardan oluşuyordu: Çin (402 milyon), Hindistan (180 milyon), ABD (172 milyon), Brezilya (88 milyon), Rusya (71 milyon), Meksika (58 milyon), Endonezya (52 milyon) ve Mısır (41 milyon).

Rapora göre, önümüzdeki 25 yılda Asya ve Sahra altı Afrika’daki nüfus artışı buralarda obezitenin artmasına neden olacak. Yüksek gelirli ülkeler arasında en yüksek obezite oranlarının Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Şili ve Arjantin’de olacağı öngörülüyor.

Analize göre Yunanistan, 2050 yılında kadınlar arasında yüzde 48 ve erkekler arasında yüzde 41’lik oranlarla en obez yüksek gelirli Avrupa ülkesi olacak.

Lancet araştırmacıları, obeziteye bağlı sağlık komplikasyonlarındaki artışın bazı Avrupa ülkelerinde, ABD’de ve Avustralya’da yaşam beklentisini ve sağlıklı yaşlanmayı şimdiden olumsuz etkilediğini belirtiyor.

Araştırmacılar, 2050 yılına kadar dünya genelinde her dört obez yetişkinden birinin 65 yaş ve üzerinde olacağını, bunun da özellikle düşük gelirli ülkelerde sağlık sistemlerini daha da zorlayabileceğini sözlerine ekledi.

Dünya Obezite Federasyonu İcra Kurulu Başkanı Johanna Ralston yaptığı açıklamada, “Avrupa ve Kuzey Amerika’da bazı yerlerde ilerleme kaydediyor olsak da, orta gelirli ve düşük gelirli ülkelerde tam tersi bir gidişat görüyoruz” dedi.

Grubun yayınladığı ayrı bir analize göre, küresel olarak ülkelerin sağlık sistemlerinin sadece yüzde 7’si obeziteyle bağlantılı sağlık sorunlarındaki artışla mücadele etmeye hazır.

Obezitenin halihazırda diyabet, kanser, kalp hastalığı ve felç gibi nedenlerle her yıl 1,6 milyon erken ölüme yol açtığı belirtiliyor.

Lancet çalışmasının yazarları gençleri, “5 ila 14 yaş arası gençler” ve “15 ila 24 yaş arası daha büyük gençler ve genç yetişkinler” olmak üzere iki gruba ayırdı.

Gençlerin 2050 yılında aşırı kilolu olma olasılığı obez olma olasılığından daha yüksek. Yine de araştırmaya göre, obezite rakamlarının önümüzdeki yıllarda yüzde 121 oranında artması bekleniyor.

Bölgelere göre de büyük farklılıklar olacaktır. Kuzey Afrika ve Orta Doğu’nun yanı sıra Latin Amerika ve Karayipler’de obezitede hızlı artışlar bekleniyor.

ABD ve Çin gibi büyük nüfusa sahip ülkelerde de kayda değer artışlar görülecek.

Zengin ülkeler arasında Şili, 5-14 yaş arası çocuklar arasında en yüksek obezite oranlarına sahip olurken, ABD 15-24 yaş arası çocuklar arasında en yüksek obezite oranına sahip olacak.

Yüksek gelirli Avrupa ülkeleri arasında Yunanistan, 2050 yılına kadar erkek çocuklar ve genç erkekler için en yüksek obezite oranlarına sahip olacak.

San Marino 5-14 yaş arası kızlarda en yüksek orana sahip olurken, Grönland 15-24 yaş arası kızlarda en yüksek orana sahip olacak.

Araştırmacılar, fazla kilodan obeziteye geçişin birçok Avrupa ülkesi de dahil olmak üzere bazı bölgelerde daha yavaş olmasının beklendiğini ve bunun da bu bölgelerde çocuk obezitesini azaltmak için bir fırsat sunduğunu söyledi.

Çalışmanın yazarlarından ve Avustralya’daki Murdoch Çocuk Araştırma Enstitüsü’nde araştırmacı olan Dr. Jessica Kerr yaptığı açıklamada, “Şimdi harekete geçersek, çocuklar ve ergenler için küresel obeziteye tam bir geçişi önlemek hâlâ mümkündür” dedi.

Çalışma, obeziteyi, küresel bir uzman panelinin kısa süre önce kilo dağılımının ve bunun sağlık üzerindeki etkisinin daha kesin ölçütleriyle değiştirilmesini önerdiği vücut kitle endeksini (VKİ) kullanarak hazırlandı.

Ayrıca GLP-1 reseptör agonistleri olarak bilinen gişe rekorları kıran zayıflama ilaçlarının obezite krizinin gidişatını yeniden şekillendirmede oynayabileceği rol de dikkate alınmadı.

Dünya Obezite Federasyonu İcra Kurulu Başkanı Johanna Ralston, bu ilaçların “dönüştürücü tedaviler” olabilmelerine rağmen, daha sağlıklı gıda sistemleri ve egzersizi destekleyen toplumlar yaratan politika değişiklikleri olmadan obezite salgınının gidişatını durdurmak için yeterli olmayacağı konusunda uyarıda bulundu.

Dünya Obezite Federasyonu gıda etiketlemesi, vergilendirme ve sağlık sisteminde iyileştirmeler yapılması için baskı yapıyor. Ancak grup, şu ana kadar çok az ülkenin “tüm toplumu kapsayan” bir yaklaşım benimsediğini söyledi.

Ralston, “Sadece tedavi ederek bundan kurtulamayız. Sadece engelleyerek bundan kurtulamayız. Birden fazla şeyi birlikte yapmak zorundayız” yorumunu yaptı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Türkiye’de Kadın İşsizliği, Avrupa Birliği Ortalamasının İki Katı

Avrupa İstatistik Ofisi Eurostat’ın Kasım 2024 verilerine göre Avrupa Birliği’ne (AB) üye ülkelerin resmi kadın işsizliği oranı yüzde 6,10 iken Türkiye için bu oran yüzde 11,7 oldu.

Haber Merkezi / Avrupa Birliği ülkeleri arasında Türkiye; Bosna Hersek, Yunanistan ve İspanya’nın ardında kadın işsizliği oranında 4’üncü sırada bulunuyor.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) / Genel-İş Sendikası Araştırma Dairesi (EMAR), 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü öncesi Kadın Emeği Raporu’nu yayınladı: Raporda öne çıkan bölümler şöyle:

“Türkiye’de kadın istihdamı hala istenen düzeyde değil. Son dört yıllık (2021-2024) verileri kadın istihdamı açısından karşılaştırdığımızda sadece 4,5 puanlık bir artış oldu. 2024 Aralık ayı verilerine göre kadın istihdamı 10,855 milyon kişi ile yüzde 32,5 iken erkek istihdamı 21,803 milyon kişi ile yüzde 66,7’dir. Erkeklerin istihdama katılımı, kadınların iki katıdır.

Kadın emeğinin güvencesizliği kadın istihdamını da etkilemektedir. 2021 yılında 5 milyon 776 bin kadın kayıtlı çalıştırılırken 2024 yılında 7 milyon 334 bin kadın kayıtlı çalıştırıldı. Ancak ne yazık ki aynı dönemde kayıt dışı çalıştırılan kadın sayısında da artış görülmektedir.

Tam zamanlı çalışan kadınların da yüzde 24,4’ü kayıt dışı ve güvencesiz çalıştırılmaktadır. 2024 yılı 4. çeyrek verilerine göre 10 milyon 855 bin kadın istihdamının 6 milyon 557 bini (yüzde 75,6’sı) tam zamanlı ve kayıtlı, 2 milyon 122 bini ise (yüzde 24,4’ü) yine tam zamanlı ancak kayıt dışı çalıştırılmaktadır. Yani her 4 kadından 1’i tam zamanlı çalışmasına karşın sigortasız çalıştırılmaktadır.

Verili toplumsal cinsiyet rolleri dolayısıyla kadınlara atfedilen ev işleri, temizlik, çocuk, yaşlı ve hasta bakımı gibi işler kadınların büyük bir kısmının çalışma hayatına katılmasına engel olmaktadır. 2024 yılı 4. çeyrek verilerine göre 6 milyon 657 bin kadın ev işleri nedeniyle çalışma hayatına dâhil olamadığını belirtirken ev işleri nedeniyle çalışma hayatında yer alamadığını belirten erkek verisi ise sadece 6 kişidir.

Benzer bir şekilde ailevi ve kişisel nedenlerle çalışma hayatına dâhil olamadığını belirten kadın sayısı 3 milyon 442 bin kişi iken erkek sayısı sadece 466 bin kişidir.

Kadın işsizliği oranlarına bakıldığında Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ortalamasının oldukça üstünde olduğu görülmekte. Eurostat’ın Kasım 2024 verilerine göre Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin resmi kadın işsizliği oranı yüzde 6,10 iken Türkiye için bu oran yüzde 11,7 oldu. Avrupa ülkeleri arasında Türkiye; Bosna Hersek, Yunanistan ve İspanya’nın ardında kadın işsizliği oranında 4’üncü sırada bulunuyor.

Kadınların sendikalara katılımı düşüktür. 2024 Temmuz ayı verilerine göre; Türkiye’de kadınların sendikalaşma oranı yüzde 11,4 iken erkeklerin sendikalaşma oranı yüzde 16,3’dür.

Türkiye’de işkollarına ve cinsiyete göre sendikalaşma oranlarını incelediğimizde; kadın üye sayısının en fazla olduğu işkollarının aynı zamanda kadına özgü işler olarak görülen işkollarında olduğunu görmekteyiz.

Kadın örgütlenmesinin en fazla olduğu işkolları; yüzde 40,3 ile genel olarak belediyelerde örgütlü olan genel işler işkolu, yüzde 31,0 ile banka finans ve sigorta işkolu ve yüzde 27,3 ile bakım hizmetlerinde ağırlıklı olan sağlık ve sosyal hizmetler işkoludur. Bu işkollarında kadın işçi sayısı da fazladır.

Kadın sendika üye sayısının en az olduğu işkolları ise ‘erkek işi’ olarak görülen işlerdedir: Yüzde 2,0 ile inşaat işkolu, yüzde 2,6 ile ağaç ve kağıt işkolu, yüzde 2,5 ile de gemi yapımı ve deniz taşımacılığı işkoludur.”

Talepler: Raporda, kadın emeğine yönelik ayrımcılığı sona erdirmek için şu öneriler sıralandı:

Çalışma hayatında kadına yönelik her türlü ayrımcılık terk edilmeli, esnek çalışma biçimlerine, cinsiyetçi iş bölümüne, ücret eşitsizliğine son verilmeli, güvenceli, düzenli işler yaratılmalıdır.

Yetki ve karar mekanizmalarında eşit temsiliyetin hayata geçmesi sağlanmalıdır.

Kadın istihdamının önündeki engellerden olan çocuk, hasta, yaşlı, engelli bakımı kamusal hizmet olarak sunulmalı, ev işlerini kadının üstünden alacak sosyal politikalar uygulanmalıdır.

8 Mart kadınlar için ücretli izin günü sayılmalıdır.

Kadınların örgütlenmeleri önündeki engeller kaldırılmalıdır.

25 Haziran 2021’de yürürlüğe giren ILO’nun 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi, Türkiye tarafından onaylanmalı ve etkin bir biçimde uygulanmalıdır.

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Yasa etkin bir biçimde uygulanmalıdır.

Toplumsal cinsiyet temelli suçlarda, kadın cinayetlerinde cinsiyetçi iyi hal, tahrik indirimi gibi uygulamalardan vazgeçilmelidir.

Kadın istihdamını artırmak için önerilen esnek çalışma biçimleri yerine kadınlar için tam zamanlı ve güvenceli istihdam olanakları yaratılmalı, çalışma süreleri kısaltılmalıdır.”

Paylaşın