Babacan: İşsizin İş Bulamadığı Ülkede Büyümeden Bahsedemezsiniz

Partisinin İskenderun İlçe Kongresi’nde konuşan DEVA Lideri Babacan, iktidarı ekonomi üzerinden eleştirerek, “Cumhurbaşkanı’na bakıyoruz, ayrı bir alemde. Beştepe Harikalar Diyarından millete masal anlatıyor. Ekonomi, bu çeyrekte yüzde 7,3 büyümüş falan filan. Bu nasıl büyümeyse anlamadık. İşsizin iş bulamadığı, çocukların yatağa aç girdiği, esnafın elektriğini yakamadığı ülkede büyümeden bahsedemezsiniz.” dedi.

Haber Merkezi / Babacan konuşmasının devamında, “Vatandaşımız dertli. Bir hanımefendi bağırdı: ‘Enflasyon, enflasyon, enflasyon’ diye. ‘Enflasyon yüzde 300’ diyen bir babanın feryadına şahit oldum. Bu acı tabloyu çözmenin sorumluluğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Biz, heyecanımızı hiçbir zaman kaybetmeyeceğiz. Türkiye’yi hukukla biz buluşturacağız. Türkiye’ye güveni yine biz getireceğiz. Zenginliği yükselten kadrolar yine bizler olacağız. Ülkemizi krizlerin pençesinden yine bizler kurtaracağız. Özgür ve zengin bir Türkiye olacağız.” ifadelerini kullandı.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin İskenderun İlçe Kongresi’nde konuştu. Ekonomiden sağlığa önemli başlıklara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Babacan, “84 milyonluk ülkede, sokaktaki fiyatlardan haberi olmayan iki kişi var: Biri Sayın Erdoğan, diğeri Bahçeli” dedi.Babacan özetle şunları söyledi:

“Sağlık sistemi çöküyor. Randevular alınamıyor. Teşhisler konulamıyor. Ameliyatlar yapılamıyor. İlaçlar bulunamıyor. Ülke resmen hekimler göçü veriyor. Devlet hastanelerindeki hekimler sürekli istifa ediyor. Hekim olmayınca, randevu da kuyrukları uzuyor. Sebebi iş bilmezlik. Böyle giderse birkaç yıla kadar ameliyat yapacak cerrah bulamayacağız.

Bir iktidar, kendi elimizle yetiştirdiğimiz insan gücümüzü Amerika’ya, Avrupa’ya bedavadan vermez, veremez. İnsanlara kaliteli bir yaşam ve insanca çalışma imkânı tanınmazsa, o ülkenin hastanelerinde randevu kuyruğu olur. Muayene süreleri 5 dakikaya indirilirse insanlar doğru düzgün tedavi edilemez. Kur oynaklığı devam ettiği sürece ilaç sanayine güven verilemez, ilaç bulunmaz. Sağlıktaki krizi çok iyi görüyoruz. Hekimiyle eczacısıyla, hemşiresiyle teknisyeniyle tüm sağlık çalışanlarımızın yanındayız.

Kur korumalı mevduat hesabı dediler. Yoksuldan alıp zengine vermenin adı. Kur artınca mevduat sahipleri mağdur oluyor da mazota 26 lira ödeyen şoför arkadaşım mağdur olmuyor mu? Tam bir devleti batırma operasyonu. Hükûmetin enflasyonu düşüremeyeceğini biliyoruz.  Niye dört yıldır yapamıyor? Elini tutan mı var?

“Fiyatlardan haberi olmayan iki kişi var”

Türkiye, insanların hayallerinden uzaklaştığı bir ülkeye dönüşüyor. Koskoca ülkeyi Survivor setine döndürdüler. Millet hayatta kalmak için çalışıyor. Rakamları Ayarlama Enstitüsü, geçen ayın enflasyonun rakamını açıkladı. Neymiş? Yüzde 73 buçukmuş. İnandırıcılığını artırmak için bir de buçuk eklemişler. ‘Enflasyonu o kadar hassas, kuyumcu terazisiyle ölçüyoruz ki 73,5’ diye açıklıyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, 84 milyonluk ülkede, sokaktaki fiyatlardan haberi olmayan iki kişi var: Bir, Sayın Erdoğan. Diğeri Bahçeli. TÜİK onlara yaranmak için birileriyle yarışa girdiyse bilelim.

Yayınladıkları aylık raporlarda ürünlerin fiyatını listelemeyi durdurmuşlar. Yahu siz kimi aldatıyorsunuz? Fiyatları yayınlamayınca, markette vatandaş fiyatları görmeyecek zannediyorlar. Ha tabii Sayın Erdoğan ve Bahçeli alışverişe, markete çıkmadığı için fiyatları görmeyecek doğru. Ancak, 84 milyonun geri kalan, 83 milyon 999 bin 998 kişi fiyatları görüyor.

Ülkemizde artık kronik yüksek enflasyon devri başlamış durumda. Ancak yanlışta ısrar, yanlışta inat bu ülkeyi daha da kötüye götürür. Bu kafayla bunlar ülkeyi, Allah korusun, hiper enflasyona bile götürür. Bu enflasyonun sonucu açlıktır, yoksulluktur.

“İşsizin iş bulamadığı ülkede büyümeden bahsedemezsiniz”

Cumhurbaşkanı’na bakıyoruz, ayrı bir alemde. Beştepe Harikalar Diyarından millete masal anlatıyor. Ekonomi, bu çeyrekte yüzde 7,3 büyümüş falan filan. Bu nasıl büyümeyse anlamadık. İşsizin iş bulamadığı, çocukların yatağa aç girdiği, esnafın elektriğini yakamadığı ülkede büyümeden bahsedemezsiniz.

Vatandaşımız dertli. Bir hanımefendi bağırdı: ‘Enflasyon, enflasyon, enflasyon’ diye. ‘Enflasyon yüzde 300’ diyen bir babanın feryadına şahit oldum. Bu acı tabloyu çözmenin sorumluluğunu iliklerimize kadar hissediyoruz.

Biz, heyecanımızı hiçbir zaman kaybetmeyeceğiz. Türkiye’yi hukukla biz buluşturacağız. Türkiye’ye güveni yine biz getireceğiz. Zenginliği yükselten kadrolar yine bizler olacağız. Ülkemizi krizlerin pençesinden yine bizler kurtaracağız. Özgür ve zengin bir Türkiye olacağız.”

Paylaşın

Die Welt: Erdoğan, Türkiye’yi 19 Yıl Öncesine Döndürdü

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de mayıs ayında yıllık enflasyon son 24 yılın en yüksek seviyesine ulaşarak yüzde 73,5 oldu. Die Welt gazetesindeki analizde, Türkiye’de enflasyonun rekor derecede artış göstermesinden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘heterodoks ekonomi politikaları’ sorumlu tutuldu.

’19 yıl önce yükselişi getiren Erdoğan’ın şimdi de düşüşten sorumlu olduğunun’ belirtildiği analizde şu ifadeler dikkat çekti: “Türkiye yeniden Türklerin bir daha görmeyi istemediği bir noktada; 90’ların enflasyon kaosu geri döndü. O dönemde gelişmekte olan ekonomiler arasında yer alan Türkiye, ekonomik olarak istikrarlı olmayan ve her tür krize açık bir ülke olarak görülüyordu. Resmi verilere göre mayıs ayında enflasyon 1998 yılından bu yana en yüksek seviye olan yüzde 73,5’e ulaştı. Bunun Erdoğan’ı ilgilendirmemesi mümkün değil. Gelecek yıl yapılacak meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir terslikle karşılaşabilir. Muhalefet ise yirmi yılın ardından iktidarı otokratın elinden alma konusunda ellerine bir fırsat geçtiğine inanıyor. Erdoğan ise yeni heterodoks ekonomi politikasından geri adım atacağa benzemiyor. Geçen ay şöyle demişti: ‘Gösterge faiz enflasyon dayatmasını tek kurtuluş reçetesi gibi önümüze getirenlerin bir kısmı zır cahil, bir kısmı ise alenen vatan hainidir.'”

“Merkez Bankası enflasyonla kararlı şekilde mücadelede etmiyor”

Süddeutsche Zeitung gazetesinin internet sitesinde yer alan dpa kaynaklı haber-analizde ise Türkiye’deki yüksek enflasyonun birçok nedeni olduğu belirtildi: “Türkiye’deki yüksek enflasyonun nedenlerinden en önemlisi ülke parasının değer kaybetmiş olması. Bu durum, ithal ürünlerin ve hizmetlerin pahalanmasına ve enflasyonu körüklemesine neden oluyor. Korona pandemisi, Ukrayna savaşı ve Çin’in sıkı korona politikasının neden olduğu küresel ticaretteki gerginlikler de bunun üzerine geliyor. Birçok ekonomiste göre Merkez Bankası enflasyonla kararlı şekilde mücadelede etmiyor; uzmanlar bunun arkasında siyasi baskının olduğuna inanıyor.”

Tagesschau haber portalındaki haberde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerindeki baskının arttığına işret edildi: “Türkiye’de hayat pahalılığı giderek artıyor. Enerji ve benzin fiyatları ay başına göre ciddi biçimde arttı; örneğin doğal gaza yüzde 30 zam geldi. Bunun nedenlerinden biri Türk Lirası’ndaki değer kaybı. Diğer yandan korona pandemisi ve Ukrayna Savaşı’nın da etkileri hissediliyor. Ekonomik sorunlar nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerindeki baskı giderek artıyor. Yeni yapılan bir ankete göre AKP’nin oy oranı yüzde 30’un altına düştü. Gelecek yıl yapılması planlanan meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin öne çekilebileceği konusundaki spekülasyonlar artıyor.”

Paylaşın

SP Lideri Karamollaoğlu ‘İnsanca Yaşam Manifestosu’nu Açıkladı

Partisinin il başkanları ve il müfettişleri toplantısında konuşan SP Lideri Karamollaoğlu, devletin adaleti ve insani değerleri hakim kılma mekanizması olduğunu vurgulayarak, “Adalet, insanı yaşatan, onuru koruyan, hakkı ve hukuku gözeten iradenin, kararın ve kuralın geçerli ve esas olmasıdır. Her şeyin yerli yerinde, olması gerektiği gibi olmasıdır. Özgürlük, insanı yaşatmayı hedefliyor, insanca yaşamayı sağlıyorsa sahicidir. Yasaklar ve sınırlamalar, ancak insanı ve insanlığı koruduğunda mazur görülebilir” dedi.

Haber Merkezi / Demokrasi, siyaset, hukuk, devlet ve adaleti insanca yaşamayı kolaylaştıran mekanizmalar ve kurumlar olarak gördüklerini vurgulayan Karamollaoğlu, “Hak ve özgürlüklerin anayasada ya da yasalarda yer almasını değil, hayatın içinde var olmasını ve insan tarafından bizatihi kullanılmasını önemsiyoruz.” ifadelerini vurguladı. Hükümet ve devletin yardım ya da merhamet etmekten değil, hakkı ve adaleti tesis etmekten sorumlu olduğunu kaydeden Karamollaoğlu, “Kanunun içinde eşit, hakimin önünde eşit değilseniz adil yargılanma hakkından, hak arama hürriyetinden, kanun önünde eşitlikten bahsetmek ne mümkündür.” dedi.

Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, partisinin AFİTAB Kültür Merkezi’nde düzenlenen il başkanları ve il müfettişleri toplantısında açıklamalarda bulundu. Karamollaoğlu’nun konuşması şöyle:

“Bizler suni gündemlere takılıp kalmadan yolumuza devam ediyor; ülkemizin problemlerinin çözümüne ve insanımızın sıkıntılarını gidermenin yollarına odaklanıyoruz. Sözün güzelini söylemekten ve işin de doğrusunu yapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.

Bugün burada sadece bir İl Başkanları Toplantısı gerçekleştirmiyoruz. Bugün aynı zamanda İnsanca Yaşam Manifestomuzu da kamuoyuna deklare ediyoruz. Saadet Partisi olarak 85 milyon insanımıza bir teklifimiz var. Peki nedir o. İnsanca Yaşam. Evet insan… Eşref-i mahlûkat olan insan… İnsan; dünyanın var oluş gerekçesidir. Yaratılmışların en şereflisi, hakların ve onurun emsalsiz öznesidir. İnancımıza göre insan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Evet. Zaman, mekan ve imkan tartışmasız insan içindir. Ve elbette inanç, erdem, adalet, fikir, irfan, siyaset ve devlet insana dairdir. Saadet Partisi olarak, insanı yaşatmak da insanca yaşatmak da bizim vazgeçilmez önceliğimiz ve hedefimizdir.

Peki bugün bu topraklar üzerinde insanımız insanca yaşam sürebiliyor mu? Maalesef, hayır. Bugün Türkiye’de milyonlarca insan açlık ve yoksulluk sınırının altında bir hayata mahkum edilmiştir. Her 3 gencimizden 1’i işsizdir. Yıllarca alın teri dökmüş emeklilerimiz; 2-3 bin lira ile geçinmeye çalışmaktadır. Kadınlar hiçe sayılmakta, şiddet görmekte ve cinayetlere kurban gitmektedir. Memurlarımız, mobbinge uğramakta ve maaşları yoksulluk sınırının altında kalmaktadır. İşçilerimiz, emekçilerimiz zor koşullarda çalıştırılmakta ve emeklerinin karşılığını alamamaktadır. Çiftçimiz, üreticilerimiz, toprağa küstürülmüştür. Engellilerimiz, EYT ve KHK mağdurları gibi toplumsal gruplar feryadını yetkililere duyuramamakta, yaşadıkları mağduriyetler giderilmemektedir.

“Karşılaştığımız manzara hakikaten üzüntü verici”

Hangi alanı ele alırsak alalım, hangi meslek grubunu irdelersek irdeleyelim karşılaştığımız manzara hakikaten üzüntü vericidir. Ataması yapılmayan öğretmenler, saatlerce nöbet tutup, şiddete uğrayıp, bir de ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından sözlü şiddete maruz kalan sağlık çalışanlarımız, üniversite mezunu olduğu halde iş bulamayıp, diplomalı işsizler kervanına katılan yüz binlerce gencimiz. Bankaların vicdanına terk edilen ve kepenk kapatmak zorunda kalan esnafımız. Polislerimiz, askerlerimiz, eğitimcilerimiz, mühendislerimiz ve hemen hemen tüm meslek grubundan insanımız ve mesleklerine hiç başlama fırsatı bulamayan insanlarımız…

Aynı şekilde kan ağlayan sektörlerimiz ve her gün gözyaşı dökerek adalet arayan mağdurlar… Biz İnsanımızı insanca yaşatmak istiyoruz. Biz, bu düzene razı değiliz, insanımızın mahkum edildiği bu koşullara razı değiliz! İnsanımızı insanca yaşatmayan bu anlayışı kabul etmiyor, reddediyoruz. Biz, insanımızı insanca yaşatmak istiyor ve insanımıza bu koşulları reva gören düzene karşı insanımızın yanında saf tutuyoruz. Biz, çocuğunu pamuk tarlasında doğurmak, fındık bahçesinde büyütmek, ayçiçek tarlalarında çalıştırmak zorunda kalan mevsimlik tarım işçisinin yanındayız.

KPSS’de, yazılı sınavda birinci olup mülakatta 50 puan verilerek elenen öğretmen adayının yanındayız. Biz sipariş verilen pizzayı, bir ambulansın kaza mahaline ulaşmasından daha kısa sürede yetiştirmeye çalışan kuryenin yanındayız. Kuru ekmek ve soğanını inşaatta yiyen, duşunu inşaatta alan, yastığını çimento torbasından, yorganını çimento kağıdından yapmak zorunda kalan inşaat işçisinin yanındayız.

Saadet Partisi olarak biz; eşi ve çocukları günyüzü görsün diye gün ışığı görmeden yer altında çalışan maden işçisinin yanındayız. Biz çocukları okula aç gitmesinler diye başkalarının evinde cam silen, yer ovan gündelikçi annelerin yanındayız. Mazota, gübreye, ilaca, elektriğe para yetiştiremeyen üreticinin yanındayız. Boyundan yüksek çekçeği zıplayarak tutan, okul masraflarını çöpten çıkaran kömür gözlü kağıt toplayıcısı çocuğun yanındayız. Biz Rabia Naz’ın, Nadira Kadirova’nın, Özgecan Aslan’ın, Şule Çet’in, Başak Cengiz’in ve Ceren Özdemir’in yanındayız.

İnsanların kendi kültürlerini yaşatma ve kendi anadillerini kullanma haklarının yanındayız. Biz adil yargılanma talebi duyulmayan, beraat ettiği, takipsizlik kararı aldığı halde işine dönemeyen, pasaportu verilmeyip Meriç’te boğulmaya, kanserden ölüme, açlıktan ağaç kabuğu yemeye mahkum edilen KHK’lının yanındayız.

Lambasını yakmaya, kombisini açmaya korkan emeklinin yanındayız. Biz zor şartlarda fedakarca görev yapan sağlık çalışanlarının yanındayız. Hakaretlere, tehditlere, saldırılara rağmen hakikatin peşinden koşmaktan vazgeçmeyen, köşesini, sayfasını, kanalını doğrulara açan ilkeli basın emekçisinden yanayız. Biz belediye meclislerinin buharlaştırılmasından değil yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden yanayız. Üniversitelerin, akademisyenlerin ve öğrencilerin baskı ve tahakküm altında tutulmasından değil, bilim ve düşünce üretmesinden yanayız. Biz Kazdağları’nın, Salda Gölü’nün, Munzur Suyu’nun, Kelkit Vadisi’nin, Gediz Ovası’nın, Ergene Çayı’nın, İkizdere’nin, Cerattepe’nin yanındayız. Özetle, yağma ve talandan değil toplum ve doğadan yanayız.

“İnsanca yaşamak ve insanımızı da insanca yaşatmak istiyoruz”

Biz özgür ve hak sahibi olarak doğan insanların özgür ve hak sahibi olarak yaşamalarının yanındayız. Emeğin, alın terinin, bereketin, üretmenin, paylaşmanın, dayanışmanın, kardeşliğin yanındayız. Biz bu coğrafyanın vicdanıyız. Bu kapıdan içeriye kin giremez, nefret giremez, ırkçılık, mezhepçilik, yabancı düşmanlığı giremez. Biz kendimiz için isteğimizi kardeşimiz için de isteriz. Biz kendimize yapılmasını istemediğimiz başkasına da yapılmasın isteriz. Bizim ahlakımız bunu gerektirir, bizim maneviyatımız bunu gerektirir. Biz barışın, uzlaşının, eşitliğin, adaletin, iş birliğinin, hak ve özgürlüklerin yanındayız. Biz ezilenlerin, hor görülenlerin, hak ayarayanların, adalet peşinde olanların yanındayız. Biz insanımızın yanındayız, insanımızdan yanayız ve insanımızın yanında saf tutuyoruz. Saadet Partisi olarak biz insanca yaşamak ve insanımızı da insanca yaşatmak istiyoruz.

Bizim anlayışımızda devlet insanı insanca yaşatmanın aracı, adaleti ve insani değerleri hakim kılma mekanizmasıdır. Bizim bakışımızda adalet; insanı yaşatan, onuru koruyan, hakkı ve hukuku gözeten iradenin, kararın ve kuralın geçerli ve esas olmasıdır. Her şeyin yerli yerinde olması gerektiği gibi olmasıdır. Özgürlük insanı yaşatmayı hedefliyor, insanca yaşamayı sağlıyorsa sahicidir. Yasaklar ve sınırlamalar ancak insanı ve insanlığı koruduğunda mazur görülebilir.

Bir siyasal sistem, bir hukuk düzeni, bir devlet teorisi ve pratiği ancak ve ancak insani değerleri, insani kalkınmayı, adil paylaşımı mümkün kıldığında, insanı yaşatmayı başardığında; hakkı, insafı ve merhameti kendisine dayanak yaptığında, insanı, onuru ve haklarıyla birlikte koruduğunda, kolladığında, yaşattığında, her insana, istisnasız, ayırımsız ve ayrıcalıksız şekilde insanca yaşama imkanı sağladığında demokratiktir, hukukidir, adildir ve insanidir.

İnsan onuru, ihlale de ihmale de konu edilemez. İnsan hakları, devlet için tehdit, adalet için yük görülemez. Özgürlükler, iktidar tarafından korku gerekçesi, yasak ve baskı dayanağı yapılamaz. Özgür birey, kamu düzeni açısından zafiyet potansiyeli olarak tanımlanamaz. Demokratik toplum, devlet açısından egemenlik riski ve beka tehlikesi olarak sayılamaz. Adil paylaşım, gereksiz, anlamsız ve yersiz talep olarak görülemez ve gösterilemez.

Biz, demokrasiyi de siyaseti de, hukuku, devleti ve adaleti de insanca yaşamayı kolaylaştıran ve mümkün kılan mekanizmalar ve kurumlar olarak görüyoruz. Partisinin iktidar olması ya da iktidarda kalması dışında hiçbir şeyi önemsemeyen duyarsızlığa ve bencilliğe hiç meyletmedik, hiçbir zaman da meyletmeyeceğiz.

Biz, hak ve özgürlüklerin Anayasa’da ya da yasalarda yer almasını değil, hayatın içinde var olmasını ve insan tarafından bizatihi kullanılmasını önemsiyoruz. Hayatta yer almıyor ve kullanılamıyorsa kitaptaki haklar, sadece temenni mektubu vasfını haizdir. Hiçbir vatandaşımız hayatı eksiklerle ve eksilerek yaşamak zorunda kalmamalıdır. Yaşama hakkına sahip olmayı, nefes alıp verebilmek olarak gören bir iktidar adil olamaz. Vatandaşının ihtiyaçlarını karşılayacak kadar gelir elde etmesini sağlayamayan bir iktidar, önce yardıma muhtaç vatandaş kitlesini büyütür ve sonra da kendisine fütursuzca sosyal devlet unvanı üretir. Sosyal devlet vatandaşına hayatta kalacak kadar yardım eden devlet değil, vatandaşını yardıma muhtaç etmeyen ve yardıma muhtaç olmaktan kurtaran devlettir.

“Adil olanı, hakkımız olanı istiyoruz”

Hükümet ve devlet, yardım ya da merhamet etmekten değil, hakkı ve adaleti tesis etmekten sorumludur. Kanunun içinde eşit, hakimin önünde eşit değilseniz; adil yargılanma hakkından, hak arama hürriyetinden, kanun önünde eşitlikten bahsetmek ne mümkündür. Sözün özü, bugün kağıtta yazan haklar, hayatta yaşanan haksızlıklara dönüşüyor.

İnsanlığımızdan, haklarımızdan, özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz ve inanın, bu bozuk düzeni; bozulduğundan daha kısa sürede düzeltebiliriz. Çok çalışıp az kazanmak yerine emeklerin karşılığını almak… Kaygıları bitirip umudu çoğaltmak… Hukukta adaleti, kanun önünde eşitliği sağlamak. Yandaşa aktarma düzeneğinden kurtulmak vatandaşlarla paylaşma sistematiğini kurmak… Biz, ücretin de yaşamın da asgarisini reddediyoruz. Adil olanı, hakkımız olanı istiyoruz.

Hepimiz için mümkünken mutluluğun ve huzurun azınlığa ait olmasına rıza göstermeyeceğiz. Mutlu azınlığa tahammül değil itiraz edeceğiz. Hepimizin ortak talebi insanca yaşam.

Asgari ücret, açlık sınırı, geçim sıkıntısı…  Bize dayatılan bu yaşam şartlarına alışmayacağız. Zorbaca kaybettirilenleri, yeniden ve birlikte kazanmalıyız. Rızamız olmadan bizden alınanları, geri almalıyız. İnsanı yaşatan devleti, insanca yaşamayı mümkün kılacak adaleti birlikte tesis etmeliyiz. İnanıyoruz ki, birlikte, kararlı ve ısrarcı olursak uzun sürmeyecek.

İnsanca yaşam her birimizin, hepimizin ortak talebi ve ortak iradesidir. Devletin varlık sebebi ve adaletin gerekçesidir.

İnsanca Yaşam Manifestosu

İşte bugün burada İnsanca Yaşam Manifestomuzu ilan ediyoruz. İktidara geldiğimizde, vatandaşlarımız tarafından yetkiyi aldığımızda;

  • Gardiyan değil garson devlet” anlayışıyla, devleti asli vazifesine uygun bir şekilde yöneteceğiz.
  • Vatandaşını korkutan ve ezen devlet anlayışı yerine; güven veren ve kalkındıran bir devlet anlayışını hâkim kılacağız.
  • Adil bir düzen inşa edeceğiz. Gelir dağılımında adaleti sağlayarak, refahı yaygınlaştıracağız.
  • Kamu ihaleleri başta olmak üzere, rant düzenini ortadan kaldıracağız.
  • Hiç kimsenin kursağında, bir başkasının ekmeği olmasına müsaade etmeyeceğiz.
  • Hiçbir vatandaşın kalbinde, haksızlığa uğradığı duygusunun yeşermesine izin vermeyeceğiz.
  • Yoksulluk ve yoksunluk düzenini ortadan kaldıracağız.
  • En temel ihtiyaçların dahi karşılanamadığı, yalnızca hayatta kalmaya yeten bu yoksunluk düzenini değiştireceğiz.
  • İnsanımızın yarınından endişe etmediği, çocukları için mutlu ve müreffeh bir yaşam sürebilme imkânına sahip olduğu bir ekonomi kuracağız.
  • İnsanımızın mülksüzleşmesine sebep olarak, kendi ülkesine duyduğu aidiyet duygusunu zedeleyen ekonomi modelini değiştireceğiz.
  • Eğlenmenin, sosyalleşmenin, kendini geliştirmenin, teknolojik imkânlara sahip olmanın lüks olmadığı bir Türkiye inşa edeceğiz.
  • Yolsuzluk düzenini de ortadan kaldıracağız.
  • Sadece milletimiz için çalışacak; devleti, ganimet gibi gören anlayışlara müsaade etmeyecek bir anayasal zemin hazırlayacağız.
  • Türkiye’yi yasaklar ülkesi olmaktan kurtaracağız.
  • Düşüncenin ve fikirlerin yasaklandığı güvenlikçi politikalara tevessül etmeyeceğiz.
  • Toplantı, yürüyüş ve gösteri yapma hakkını antidemokratik bir suç olarak gören anlayışın tersine, demokrasinin temel parametreleri olarak yeniden normalleştireceğiz.
  • Basın ve medya başta olmak üzere, her alandaki yasakçı anlayışa son vereceğiz.
  • Sadakati değil, yalnızca liyakat ve ehliyeti esas alacağız.
  • Normalleştirilen ve herkesin kabullendiği torpil düzenini ve mülakat sistemini kaldıracağız.
  • Başarılı, çalışkan ve liyakat sahibi gençlerimizi kendi ülkesine küstüren “tanıdığın varsa” anlayışını ortadan kaldıracağız.
  • Gençlerimizi yurt dışında bir hayat kurmaya mecbur bırakan bu adaletsizliğe son verecek, kırılan bütün kalpleri onaracağız.
  • Herkes için nitelikli eğitimi yaygınlaştıracağız.
  • Devlet kurumlarında verilen eğitimin niteliğini çağın gerekliliklerine uygun, teknolojiyle uyumlu ve geleceğe dönük olarak arttıracağız.
  • Yoksul çocuklar ile maddi yeterliliğe sahip olanların eğitim farkını ortadan kaldırmanın mücadelesini vereceğiz.
  • Türkiye’nin tüm bölgelerini kapsayacak şekilde fırsat eşitliğini mutlaka sağlayacağız.
  • Hukukun üstünlüğünü sağlayacağız.
  • Üstünlerin hukukunun normalleştiği, insanların güvenini zedeleyen adalet ve yargı düzenini değiştireceğiz.
  • Suçluların; meşrebine, kimliğine, banka hesaplarına, siyasi bağlantılarına göre hareket eden yargının, yalnızca adalete uygun bir şekilde karar vermesini sağlayacağız.
  • Siyasetin adalet üzerindeki sivil vesayetine son vereceğiz.
  • Vergi politikalarında adaleti sağlayacağız.
  • Devletin vergi alacaklarını kişi ve kurumların kazancına uygun olarak yeniden düzenleyeceğiz.
  • Temel tüketim maddelerinden ve temel ihtiyaçlardan alınan vergileri en aza indireceğiz.
  • Vatandaşın ödediği vergilerin, lüks ve israfa değil; yine vatandaşa dönmesini sağlayacağız.
  • Büyük sermaye sahiplerinin milyon dolarlık vergi borçlarını silip, küçük esnafa vergi faizi uygulayan haksız düzeni değiştireceğiz.
  • Sokak ve caddeleri güvenli hale getireceğiz.
  • Kadına karşı şiddeti bitirecek hukuki düzenlemelerle caydırıcı cezaları çoğaltacak, sokakların insanlar ve çocuklar için güvenli ve yürünebilir yerler olmasını sağlayacağız.
  • Ucuz ve kaliteli gıdaya ulaşımı kolaylaştıracağız.
  • Türkiye’nin gıda üretimini artıracak tarım politikalarına ağırlık vereceğiz.
  • Nüfus büyüklüğünü ve ihtiyaçlarını dikkate alarak kısa, orta ve uzun vadeli plan ve projelerle tarımsal üretim kapasitemizi arttıracağız.
  • Tarım alanlarımızın imar rantına kurban edilmesine müsaade etmeyeceğiz.
  • Ekilebilir arazilerimizin atıl kalmamasını sağlayacağız.
  • Herkesin ucuz, sağlıklı ve kaliteli gıdaya ulaşabilmesini sağlayacağız.
  • Demokratik katılımı yaygınlaştıracağız.
  • Yerel, bölgesel ve ulusal bazda alınacak önemli kararlarda doğrudan demokrasinin uygulanmasına önem vereceğiz.
  • Vatandaşlarımızın karar alma süreçlerinde yer almalarını sağlayarak, alınacak kararlarda vatandaşlarımızın memnuniyetini esas alacağız.

“Biz herkesi davet ediyoruz”

Kim olduğuna, kime yakın veya uzak durduğuna, hangi fikre ve dine mensup olduğuna, varlık veya yokluk konumuna, yaşlı-genç, erkek-kadın olup olmadığına bakmaksızın herkesi, İnsanca Yaşam hedefimize katkı yapmaya ve insanca yaşama noktasındaki gayretlerimize katılıma davet ediyoruz.

Biz inanıyoruz ve her vatandaşımıza şöyle sesleniyoruz. İnsanı yaşatan devlet, insanca yaşatan siyaset, adil paylaştıran adalet seninle olur… İnsanı yaşatan ve insanca yaşatan Türkiye için Saadet Vakti diyor.”

Paylaşın

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, 9 Maddelik Yol Haritasını Açıkladı

Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “CHP olarak bizler, Avrupa Birliği’ne tam üyeliği, hedeflerimiz arasında görüyoruz. Biz, Türkiye’nin Avrupa’nın bu yeniden inşa sürecinde rol alması, katkı sağlaması gerektiğine inanıyoruz. İçinden geçtiğimiz bu süreçte, Avrupa Birliği’nin yol haritasının kısaca şöyle olması gerektiğine inanıyoruz” dedi.

Haber Merkezi / Kılıçdaroğlu, ”Bu üyeliğin, aile bireylerini rahatsız etmeyecek başka bir boyutu daha var. Onu da şöyle tanımlıyor; ‘Üye ülkeler bağımsız, egemen milletler olarak kalırlar. Fakat egemenliklerini dünyada tek tek sahip olamayacakları gücü ve etkiyi kazanmak için bir araya gelirler.’ Biz de bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi koruyarak uygar dünyanın bir parçası olmak istiyoruz” ifadelerine yer verdi.

”Bu toplantı, Avrupa’da birçok dengenin değiştiği bir dönemde gerçekleşiyor” diyen Kılıçdaroğlu, ”Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş, bu savaşın Avrupa Birliği üzerinde yarattığı mülteci sorunu; bir öncesine gidersek Suriyeli sığınmacılar ve bunlara karşı takınılan tavır… Türkiye’nin imzaladığı geri kabul anlaşması ile ortaya çıkan dramatik sonuç. Yani Türkiye’nin 6 milyar avroluk bir mali yardım karşılığında bir sığınmacı hapishanesine dönüştürülmesi… Tüm bunlar Avrupa güvenliğini olumsuz yönde etki ediyor” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu, ”İnsanların yurtlarından ayrılmaları, hele bir savaş sonucu buna zorlanmaları her zaman kalıcı travmalara yol açar, bunu biliyoruz. Bu bakımdan öncelikle bu savaşın en kısa sürede bitmesini diliyoruz. 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirirken Avrupa’da böyle bir trajedinin yaşanması son derece üzücü. Bir başka pencereden baktığımızda Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş, Avrupa güvenliğinin yeniden bir inşa sürecine doğru evirildiğini gösteriyor” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Maltepe Forum “Yeni Dönemde AB ve Türkiye” Toplantısının açılışı’nda konuştu. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle:”

“Avrupa Birliği, kendi kuruluş felsefesini şöyle açıklar; ‘Avrupa Birliği, demokratik Avrupa ülkelerinden oluşan, vatandaşlarının hayatını iyileştirmek ve daha iyi bir dünya yaratmak için çalışan bir ailedir.’ Böyle tanımlar. Türkiye olarak biz de vatandaşlarımızın hayatını iyileştirmek ve daha iyi bir dünya yaratmak için çalışan bu ailenin yeni bir üyesi olmak istiyoruz.

Bu üyeliğin, aile bireylerini rahatsız etmeyecek başka bir boyutu daha var. Onu da şöyle tanımlıyor; ‘Üye ülkeler bağımsız, egemen milletler olarak kalırlar. Fakat egemenliklerini dünyada tek tek sahip olamayacakları gücü ve etkiyi kazanmak için bir araya gelirler.’ Biz de bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi koruyarak uygar dünyanın bir parçası olmak istiyoruz.

Bu toplantı, Avrupa’da birçok dengenin değiştiği bir dönemde gerçekleşiyor. Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş, bu savaşın Avrupa Birliği üzerinde yarattığı mülteci sorunu; bir öncesine gidersek Suriyeli sığınmacılar ve bunlara karşı takınılan tavır… Türkiye’nin imzaladığı geri kabul anlaşması ile ortaya çıkan dramatik sonuç. Yani Türkiye’nin 6 milyar avroluk bir mali yardım karşılığında bir sığınmacı hapishanesine dönüştürülmesi… Tüm bunlar Avrupa güvenliğini olumsuz yönde etki ediyor.

İnsanların yurtlarından ayrılmaları, hele bir savaş sonucu buna zorlanmaları her zaman kalıcı travmalara yol açar, bunu biliyoruz. Bu bakımdan öncelikle bu savaşın en kısa sürede bitmesini diliyoruz. 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirirken Avrupa’da böyle bir trajedinin yaşanması son derece üzücü. Bir başka pencereden baktığımızda Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş, Avrupa güvenliğinin yeniden bir inşa sürecine doğru evirildiğini gösteriyor.

“Avrupa Birliği’ne tam üyeliği hedeflerimiz arasında görüyoruz”

Biz CHP olarak kurulduğumuz tarihten bu yana yüzümüzü çağdaş uygarlığa dönmüş bir partiyiz. Biz laik, demokratik, sosyal hukuk devletini koşulsuz savunan bir partiyiz. CHP olarak bizler, Avrupa Birliği’ne tam üyeliği hedeflerimiz arasında görüyoruz. Biz, Türkiye’nin Avrupa’nın bu yeniden inşa sürecinde rol alması, katkı sağlaması gerektiğine inanıyoruz. İçinden geçtiğimiz bu süreçte, Avrupa Birliği’nin yol haritasının kısaca şöyle olması gerektiğine inanıyoruz:

BİR; vize serbestisi sürecinin hız kazanması gerekmektedir.

İKİ; Türkiye; Yeşil Mutabakatı, öncelikli hedef olarak belirlemelidir.

ÜÇ; 23. yargı ve temel haklar ve 24. adalet, özgürlük ve güvenlik… Bu fasıllara konulan blokaj kaldırılmalıdır. Bu konuda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi muhalefetine karşı Türkiye’nin yalnız bir ülke olarak bırakılmaması gerekmektedir. Kuşkusuz bunun için Türkiye’nin yani bizim bu fasılların gereklerini yerine getirmemiz gerekir. Bunun da bilincindeyiz.

DÖRT; terörle mücadele yasası, uluslararası hukuk normlarına göre yeniden şekillendirilmelidir.

BEŞ; kamuda şeffaflık öncelenmeli; bunun için de gerekli alt yapı oluşturulmalıdır.

ALTI; kişisel verilen korunması ve kişisel veriler ile ilgili kurulan kurulun tam yetkin ve bağımsız olması sağlanmalıdır.

YEDİ; gümrük birliğinin modernizasyonu için Türkiye ve Avrupa Birliği karşılıklı olarak kendilerine düşen yükümlülükleri yerine getirmelidir.

SEKİZ; enerji güvenliği konusunda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırılmasının önüne geçecek dış politika hamleleri yapılması gerekmektedir. Avrupa Birliği ülkeleri, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın güdümünde hareket etmemelidir. Haklı olarak sormamız gerekiyor, Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu’nda neden Türkiye yer almıyor? Türkiye, bu sorunun yanıtını almak zorundadır.

DOKUZ; mülteci ya da sığınmacı konularında Türkiye, sığınmacıları tutmak zorunda olan bir ülke konumuna sokulmamalıdır. Biz Türkiye ile Avrupa Birliği’nin sığınmacılar sorununa ortak sorumluluk ve külfet paylaşımı üstlenerek yaklaşmalarını beklerdik.

Buradan; Avrupa Birliği’ne, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu’na seslenmek istiyorum: Bizler kendi ülkemizde demokratik sistemin yeniden inşası için mücadelemizi veriyoruz. Önümüzdeki seçimlerden sonra demokrasisi gelişmiş, Avrupa Birliği normlarını uygulayan, insan haklarına saygılı, yurtta ve dünyada barışı savunan bir Türkiye göreceksiniz. Bundan hiç kimsenin endişesi olmasın. Bunu Millet İttifakı olarak hayata geçireceğiz.”

Paylaşın

HDP’de Bağımsız Adaylık Gündemde Yok

Kapatma ve siyasi yasak davası ile karşı karşıya kalan HDP’de olası sonuçlara karşı çalışmalar sürüyor. 6-7 Haziran’da bileşenleri ile Ankara’da “Büyük Direniş Büyük Yürüyüş” adı altında konferans düzenleyecek parti, temmuz ayında da Olağan Kongresi’ni gerçekleştirerek kapatma davasının sonucunu bekleyecek.

Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre; HDP hakkında açılan kapatma davasında, partinin faaliyetlerine son verilmesinin yanı sıra yüzlerce kadrosu için de siyasi yasak talep ediliyor. Bu davaya karşı savunmasını Anayasa Mahkemesi’ne gönderen parti yönetimi, olası sonuçlara karşı atacağı adımlar konusunda da önemli bir aşama kaydetti. Edinilen bilgiye göre, kapanmaya karşı ilk olarak Demokratik Bölgeler Partisi’ni “yedek parti” yapmak isteyen partililer, daha sonra gerçekleştirilen görüşmelerde, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ni de seçenekler arasına aldı.

HDP yönetimi diğer yandan da siyasi yasak kararlarına karşı yeni isimlerin belirlenmesi çalışmalarını yürütüyor. Bölge illeri başta olmak üzere çok sayıda merkezde gerçekleştirilen çalışmalarda, yasak talep edilen 400’e yakın isme karşılık bine yakın kişinin yer aldığı alternatif liste oluşturuldu. Listede, HDP kapatma iddianamesinde adı geçmeyen DBP yöneticilerinin ağırlıkta olduğu ifade edildi.

Seçimlere yönelik düzenlemenin ardından barajın yüzde 7’ye düşürülmüş olması, erken seçim ihtimalinde bile partinin yüzde 10’luk barajı geride bırakacağına yönelik tespitler nedeniyle HDP’nin kapatılması durumunda bağımsız olarak seçimlere girilmesi olasılığının gündemde olmadığı bildirildi.

Kapatma davası, Kobane yargılaması ve siyasi baskılar gerekçesiyle daha önce Olağan Kongresi’ni erteleme kararı alan HDP yönetimi, kapatma davası sonuçlanmadan güçlü bir mesaj verebilme hedefiyle kongresini temmuz ayında toplama kararı aldı. Daha fazla beklemek istemeyen ve konferansların ardından kongre sürecini de noktalamak isteyen HDP, bu kapsamda 3 Temmuz Pazar günü Ankara’da kongresini toplayacak. Kongre hazırlıklarını yürütüecek mutabakat komisyonunun önümüzdeki günlerde Eş Genel Başkanlar Mithat Sancar ile Pervin Buldan’ın yeniden aday olup olmayacağını değerlendirmek üzere toplanması bekleniyor.

HDP ve HDK’ye operasyon düzenlendi

Bu arada, Tekirdağ merkezli 11 ilde gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda, 41 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Bu kişiler arasında HDP’nin Tekirdağ, Edirne, Kırklareli ve Bingöl il eşbaşkanlarının da yer aldığı kaydedildi. İstanbul’da bulunan Halkların Demokratik Kongresi genel merkezi de operasyon kapsamında arandı. Gözaltına alınan isimler arasında, HDP Genel Merkez yöneticisi ve Parti Meclisi üyesi de yer aldı.

HDP Merkez Yürütme Kurulu da operasyonlara karşı bir açıklama yayımladı. İktidarın operasyonlarının hukuk dışı olduğu kaydedilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

“HDP’yi önündeki en büyük tehlike ve engel olarak gören ve yıllardır bitmeyen bir kin ve öfkeyle partimizi tasfiye etmeye çalışan bu anlayış, şimdi de Türkiye toplumunun bütün renklerini barındıran ve bu ülkenin en demokratik, en çoğulcu, en renkli öz örgütlenmesi olan HDK’yi hedef almıştır. AKP bu ülkede demokratik ve çoğulcu olan, farklılıkları ve renkliliği barındıran her şeye düşmandır. İşçileri, emekçileri, göçmenleri, kadınları, köylüleri, gençleri, emeklileri, engellileri, dışlanan ve yok sayılan bütün halkları, tüm inanç gruplarını, yaşam alanları tahrip edilenleri bünyesinde barındıran HDK’ye yönelik bu saldırı iktidarın topluma dayattığı tekçiliğin ve karanlık zihniyetin bir tezahürüdür. HDK ve HDP bu ülkenin geleceğini çoğulcu yapısıyla, çok renkliliğiyle ve demokratik zihniyetiyle yeniden inşa etmeyi başaracaktır.”

Paylaşın

Ali Babacan: Hiperenflasyon Dönemine Koşuyoruz

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklama ile Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı enflasyon rakamlarını değerlendirdi.

Haber Merkezi / Açıklamasında ”Bu ülke bunların hiçbirini hak etmiyor” diyen Babacan, şu ifadeleri kullandı;

“Rakamları Ayarlama Enstitüsünün açıkladığı enflasyon %73. Artık kronik yüksek enflasyon dönemini yaşıyor, hiperenflasyon dönemine koşuyoruz. Bu ülke bunların hiçbirini hak etmiyor. Biz, kontrolden çıkan bu enflasyonu yeniden tek haneye düşüreceğiz.”

Enflasyon yüzde 73,50

Öte yandan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Mayıs 2022 verilerini açıkladı. Açıklanan verilere göre, enflasyon mayısta yüzde 2,98 arttı, yıllık bazda ise yüzde 73,50 oldu.

Bağımsız akademisyen ve ekonomistlerden oluşan Enflasyon Araştırma Grubu’na (ENAG) göre, Mayıs 2022’de enflasyon yüzde 5,46 olurken yıllık enflasyon yüzde 160,76’ya yükseldi. ENAG nisan ayı enflasyon rakamlarının yıllık yüzde 156,86 oranında olduğunu duyurdu.

İstanbul’da ise perakende fiyatlar Mayıs ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 87,35 artış kaydedildi.

İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre bu artış 1998’den bu yana görülen en yüksek artış oldu. Aylık bazda artış ise yüzde 5,84 olarak kaydedildi. İTO verilerine göre Mayıs’ta toptan fiyatlarda yıllık yüzde 79,12; aylık olarak ise 5,76 artış oldu.

 

Paylaşın

GP Lideri Davutoğlu’ndan TÜİK’e Tepki

Gelecek Partisi (GP) Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklama ile Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı enflasyon rakamlarına tepki gösterdi.

Haber Merkezi / Açıklamasında, “TÜİK bizimle dalga geçmeye devam ediyor.” diyen Davutoğlu, şu ifadeleri kullandı;

“Çarşıda, pazarda fiyatlar sürekli artıyor, TÜİK bizimle dalga geçmeye devam ediyor. TÜİK’e göre aylık enflasyon yüzde 2,98 artmış, yıllık enflasyon ise yüzde 73,5. Siz kendinizi kandırmaya devam edin; az kaldı, sandık gelecek, bu aziz millet size gereken cevabı verecek.”

Enflasyon yüzde 73,50

Öte yandan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Mayıs 2022 verilerini açıkladı. Açıklanan verilere göre, enflasyon mayısta yüzde 2,98 arttı, yıllık bazda ise yüzde 73,50 oldu.

Bağımsız akademisyen ve ekonomistlerden oluşan Enflasyon Araştırma Grubu’na (ENAG) göre, Mayıs 2022’de enflasyon yüzde 5,46 olurken yıllık enflasyon yüzde 160,76’ya yükseldi. ENAG nisan ayı enflasyon rakamlarının yıllık yüzde 156,86 oranında olduğunu duyurdu.

İstanbul’da ise perakende fiyatlar Mayıs ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 87,35 artış kaydedildi.

İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre bu artış 1998’den bu yana görülen en yüksek artış oldu. Aylık bazda artış ise yüzde 5,84 olarak kaydedildi. İTO verilerine göre Mayıs’ta toptan fiyatlarda yıllık yüzde 79,12; aylık olarak ise 5,76 artış oldu.

Paylaşın

Bloomberg: Erdoğan’ın Tek Rakibi Yüksek Enflasyon

Dünyanın önde gelen finans yayınlarından Bloomberg, Türkiye bir seçim yılına girerken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın en büyük rakibinin enflasyon olduğunu belirtti.

Bloomberg’den Selcan Hacaloğlu, kaleme aldığı analizde muhalefet partilerinin bir altılı masa oluşturulsa da Erdoğan’ın karşısında henüz kesin bir aday olmadığına dikkat çekti.

Analizde dünyada pandemi ve tedarik zinciri krizi fiyat artışlarına sebep olurken, Türkiye’deki yüksek enflasyona büyük oranda hükümetin politikalarının sebep olduğunu belirtildi: “Türkiye’nin enflasyon problemi büyük oranda Erdoğan’ın Merkez Bankası politikalarına yön vermesinin ve daha yüksek faiz oranlarına mesafesinin öngörülebilir sonucu”. Hacaloğlu, ekonominin kötüleşmesiyle Erdoğan ve AKP’nin anketlerde kan kaybetmeye devam ettiğine dikkat çekti.

Erdoğan’ın yüksek enflasyonun küresel bir sorun olduğunu ve halktan sabretmelerini istediğini hatırlatan Hacaloğlu, “Ancak ABD’nin ve diğer ülkelerin merkez bankalarının faiz yükseltmesi Lira’nın daha da güç kaybetmesine ve fiyatların daha çok artmasına sebep olabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Hacaloğlu, “Erdoğan, büyük ekonomi deneyinden geri adım atacağına dair sinyaller vermiyor. Bu deney, yüksek faizin yüksek enflasyona sebep olacağı inancına dayanıyor; bu bir ekonomi ders kitabında okuyacağınız şeyin tam tersi. Muhalefet partileri iktidara gelirlerse TCMB’nin politika bağımsızlığını ve güvenilirliğini tekrar oluşturacaklarını belirtti. Ve cezaevine girmezlerse” yazdı ve cumhurbaşkanı adayı olabileceği konuşulan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun hakim karşısına çıkacağına dikkat çekti.

(Kaynak: T24)

 

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Cumhurbaşkanı Adayına 6’lı Masa Karar Verecek

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayına 6’lı masanın karar vereceğini belirterek, son toplantıda kimin aday olacağı konusunun gündeme gelmediğini bildirdi. Kılıçdaroğlu, “Biz Cumhurbaşkanımızın niteliklerini belirledik sadece.” dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanı adayı olup olmayacağı konusunda ise Kılıçdaroğlu, 6’lı masa toplantısında belediye başkanlarının cumhurbaşkanı adaylığına ilişkin herhangi bir konunun gündeme gelmediğini söyledi.

Bazı CHP yöneticilerinin kendisini aday olarak görmek istediklerine ilişkin açıklamalarına ise Kılıçdaroğlu, “CHP yöneticileri kendi genel başkanlarının cumhurbaşkanı adayı olmasını isterler. Ancak temenniden öteye geçmez, çünkü adayı liderler belirleyecek.” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bazı programlara katılmak üzere gittiği Konya’da TV42’de yayınlanan ‘Sümen Altı’ programına konuk oldu. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde:

“Bir Konyalının sofrasına oturmadık, derdin nedir arkadaş demedik. Oturduk Ankara’da nutuklar çektik, biz doğruyu söylemek zorundayız. Oy alamıyorsak oturup sorunu kendimizde aramamız lazım. Konyalı da ne arayacaksın? Konyalı bildiğimiz Konyalı. Çalışıyor, üretiyor, kazanıyor. Bakıyor kim kendisi ile daha fazla ilişki kuruyorsa, dertlerini daha fazla dinliyorsa oraya meylediyor. Oyunu oraya veriyor. Konya’ya daha fazla gelmeliyiz, daha fazla konuşmalıyız, Konya büyük bir yer.

AKP Konya’yı çantada keklik görüyor. Ben bir şey yapmasam da Konyalı bana oy veriyor diyor. Mavi tünel hikayesi bunun tipik bir örneği. Bakıldığı zaman bunu görüyorsunuz zaten. Dolayısıyla ‘Konya benim yerimdir, benim bölgemdir, benim burada horozum ötüyor, Konya bana ne olursa bana oy verir’ diyor.

Hangi milletvekili kalktı da parlamentoda, AKP’li Milletvekili Konya’nın sorunlarını dile getirdi. Devlette liyakat kaldı mı? Devlette adalet kaldı mı, Konyalı bunu görmüyor mu? Görüyor Konyalı, hakkın hukukun kişilerin elinden nasıl alındığını Konyalı görüyor. Haksızlığı görüyor, KPSS sınavında büyük başarı elde eden kişilerin sözlü sınavlarından nasıl elendiğini görüyor. Konyalı da vicdan yok mu? Vicdan sahibi Konyalı, bu kadar haksızlık olmaz diyor. Bu kadar zulüm olmaz diyor. Artık zulüm noktasına gelmiş bir vaziyette. Kimse Konyalıyı kendi arka bahçesi görmesin. Başta Ak Partililere söylüyorum. Kimse Konya’yı ve Konyalıyı bizim arka bahçemizdir diye görmesin. Konyalı devletine sahip, milletine sahip, devletine ve milletine saygı gösteren bir ilimizdir. Bu ilde yaşayan insanlar da huzur içinde yaşamak isterler. Türkiye’de huzur olursa Konya’da da huzur olur. Sanayici önünü göremiyorsa, esnaf sattığı malın yerine yenisini alamıyorsa gidip hala ak partiye mi oy verecek? Durumu yerinde olan, bu düzenden yararlanan gidip oyunu verebilir.

‘Savaşta mıyız?’

Önce fiyat istikrarını sağlayacaksınız, buğdayın fiyatını kimse bilmiyor. Bakın hasada başlandı güneydoğuda taban fiyat açıklanmadı. Elin oğlu fiyat istikrarını sağlıyor da biz mi sağlamayacağız. Rusya ile Ukrayna savaş halinde, bakın onların enflasyonuna kaç birisini de yüzde 9 birisinde yüzde 17; bizde kaç, yüzde 157. Savaşta mıyız? Yok, nasıl oluyor bizde bu? Yönetilmiyor Türkiye. Adalet ile yönetilmiyor, ahlak, bilgi birikimle yönetilmiyor. Erdem ile, liyakat ile yönetilmiyor Türkiye. Türkiye’yi bir adama teslim etmişiz.

Seçimden sonra Türkiye hemen düzelir mi?

Belli bir zaman dilimine ihtiyacımız var, ben desem ki iktidar değişti, düğmeye bastık her şey iyi oldu. İşsizlik sorunu var, belirli bir zaman içinde işsizlik sorununu çözebilirsiniz. Fiyat istikrarı belli bir zaman dilimi içinde çözebilirsiniz, üretimde arzu ettiğiniz hedefleri gerçekleşmesi bir zaman içerisinde olacak. Devlette liyakatin sağlanması belli bir zaman dilimi içinde olacak. Bazı şeyler bir ayda olur, bazıları var 6 ay da olur, bazılar var 1 ya da 1,5 yılda olur. Siz Merkez Bankası’nın başına o işin en iyi bilen, uluslararası piyasalarda güven sağlayan bir insanı getirirseniz herkes isteyecek ki merkez bankası fiyat istikrarını sağlamak konusunda üstüne düşen görevi yapacak. Çünkü, Merkez Bankası Kanunu’nun 4. Maddesi diyor ki, ‘Merkez Bankası’nın temel görevi fiyat istikrarını sağlamaktır’, peki bugünkü Merkez Bankası fiyat istikrarını sağlıyor mu? Hayır bağımsız değil, talimatla iş yapıyor. Oysa yasalara göre iş yapması lazım bu kurumun.

İş insanları çalıştıkları sürece, ürettikleri sürece istihdam yarattıkları sürece siyasi görüşü ne olursa olsun başımızın üstünde yeri var. Bu insan çalışıyor, bu insan emek harcıyor, bu insan istihdam yaratıyor. Bu insan ihracat yapıyor, bu insan ülkesine döviz getiriyor… Niye bunun düzenini bozacaksın? Ne kadar çok kazanırsa Türkiye kazanacak.

Şimdi bir israf genelgesi çıkartacaksınız. İki ya da bir tane uçak yeter. 11’ini satacaksınız. Şu anda bakanlıkların bazıları kirada. Devletin bakanlığı kirada olur mu? Orada çalışmıyorlar, birisi inşaat yapmış para kazansın diye bakanlığı, kamu kuruluşunu oraya taşıyorlar. Niye taşıyorsunuz? Bu israf neden? herkesin altında bilmem kaç tane araba var. Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan Taşıt Kanunu var. Kanun hala yürürlükte. Bunların tamamı israf.

İktidara gelirseniz, bugün oturduğunuz yerde oturur musunuz yoksa Beştepe’de mi oturacaksınız?

Benim saray merakım yok. Belki olursa bir uçak olur, onu anlarım. Deniyorsa ki, devletin başındaki kişi uçakla gitsin bir taneyle. Ben bunu anlarım ama 13 tane uçağı ne yapacaksınız? Onun bakım masrafı var. Onların sigortası var, onların masrafını bu ülkenin fakir fukarası ödüyor. Adaleti sağlayacaksınız, fakir fukaranın hakkını koruyacaksınız. İsraf neden yapıyorsunuz, israftan vazgeçeceksiniz. İsraf olmayacak. Ben devlette 27 buçuk yıl çalıştım biz şöyle yetiştik, bir kağıdın arkası boşsa yırtıp atmayız, arkasını da kullanırız. Maliye Bakanlığı’nda biz böyle yetiştik.

Devletin kurumları batmaz, Sosyal Sigortalar Kurumu da batmaz. Açığı var mı evet, bugün benim dönemimdeki açığın beş katı daha fazla var. O zaman kim batırdı diyeceğiz. Dünyadaki bütün sosyal güvenlik kurumları açık verirler ama şunu söyleyeyim size, benim genel müdürlük yaptığım dönemin tamamı bir müfettiş ordusu tarafından görevlendirildi ve incelendi. Bir kuruş bile bulmadılar, bulamadılar. Batırdılar diyorlar ama yolsuzluk yaptı diyemiyorlar mesela.

Kamuoyu önünde tartışabiliriz, çıksın karşıma tartışabiliriz. Şunu ifade edeyim, benim dönemimde kurumun pek çok alanda büyük başarıları vardır. Eşdeğer ilaç uygulamasını başlatan kişi benim o dönemde. Büyük tasarrufları imza atan benim dönenimde… Hepsinin hesabını da verdim, sadece orada da değil, TBMM Kit Komisyonunda bunların hesabını verdim. Bütün ihale dosyalarını getirip, Kit Komisyonunda bütün milletvekillerine veren tek genel müdürüm Türkiye Cumhuriyeti tarihinde.

‘Devletin Roboski ile helalleşmesi lazım’

Toplum olarak çok ayrıştık, etnik kimlik üzerinden, yaşam tarzı, inanç üzerinde ayrıştı. Kavga ediyoruz birbirimizle. Toplumun buradan çıkması lazım. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana 100 yıl geçti ve bu yüzyıl içinde gücü elinde bulunduran pek çok yerde haksızlık da yaptı. Roboski mesela, orada öldürülen çocuklar… Devletin bunlarla helalleşmesi lazım. Tamam öldüreni geri getirmiyoruz ama, öldüren kimdi kardeşim? En azından ailelere demesi lazım ki, ‘biz bir haksızlık yaptık galiba, kusura bakmayın’ demesi lazım. Bir helalleşmesi lazım gücü elinde bulunduran kişinin.

Toplum olarak helalleşeceğiz diyoruz, CHP’nin kabahati yok mu? CHP’nin de kusuru var. CHP başörtüsünü bir numaralı sorun haline getirdi. Kardeşim sana ne başörtüsünden? İster başörtüsü takar ister takmaz. Bizim de onlarla helalleşmemiz lazım. Yanlış yaptık dememiz lazım, kusura bakmayın dememiz lazım. Yoksa, Roboski’yi vuran biz değiliz ama devletin o insanlarla oturup helalleşmesi lazım yani.

Bu ülkede bir başbakan asıldı değil mi? Rahmetli Adnan Menderes, şimdi ne yapıyoruz adını üniversiteye veriyoruz. Adını havalimanı, okullara veriyoruz. Bu aslında bir anlamda helalleşmedir. Bir şeyi yanlış yaptık, adını veriyoruz vs. Mısır’da darbe olduğu zaman ben oraya iki büyükelçi gönderdim, Osman Korutürk ve Faruk Loğoğlu’nu gönderdim. Dedim, ‘gidin, Mısır yönetimi ile konuşun, siyasi idamlar yapmasınlar; bizim tarihimize baktığınız zaman siyasi idamlar oldu. Siyasetçilerin isimlerini sağa sola veriyoruz, üniversitelere, parkalara, caddelere veriyoruz. Onlarla bir anlamda bir şey yaptık yanlış yaptık, helalleşiyoruz. Aynı tuzağa düşmeyin’ diye ben arkadaşlarımı gönderdim. Aslında bunu göndermesi gereken AK parti idi ama göndermediler.

Soru: Türkiye’de başörtüsü problemleri yaşandı, özellikle muhafazakar camia da ciddi tereddütlü, bu tarz problemlerin tekrar yaşanmasından korkuyor. Farzedelim Cumhurbaşkanı oldunuz Türkiye’de ne olacak, başörtüsünü yasaklayacak mısınız tekrardan? Veya camiler eskiye mi dönecek, ezan Türkçe mi okunacak?

Hayır efendim, hayır. Bizim belediye başkanlarına şunu söyledim. Bir, bizim insanımız nerede ibadet etmek istiyorsa orayı tertemiz yapacaksınız. Cami mi kilise mi, havra mı, cemevi mi? Gidip Allah’a ibadet edecek değil mi, tamam. Oraları tertemiz yapacaksınız. Bizim belediye başkanları şu anda bunu yapıyorlar zaten. İki, başörtüsü olayını tekrar gündeme getirmek kadar sakat bir şey olmaz. Biz helalleşelim derken, aynı kusuru tekrar ederseniz bu doğru olmaz. Akla ziyandır bu, böyle bir şey aklımızın bir ucundan dahi geçmez. Hatta ben bunun bir adım daha ötesine giderek söyleyeyim. İkna odalarında başörtülü kızların başına gelenleri biliyoruz. Onlarla da oturup helalleşmemiz lazım.

Bakın bizim gençlik kolları genel başkanımız Konyalıdır. Kız kardeşi başörtüsü mağdurudur. Dolayısıyla, eskiyi bir tarafa bırakmamız lazım; yanlıştan ders çıkarmamız lazım. Doğruya yönelmemiz lazım. İşin özü budur. Yoksa ortalığı niye karıştıralım? Hiç kimsenin inancını benim sorgulamaya hakkım yok. O yetki peygambere bile verilmemiştir. Kimin inançlı inançsız olduğunu bir tek yüce yaradan bilir. O alana bizim bir şey söylememiz mümkün ve doğru değil; ahlaki ve vicdani de değil. Kim nerede ibadet yapmak istiyorsa orayı tertemiz yapacağız.

Kuran kurslarının, hocalarının ihtiyaçları varsa bizim belediyelerde karşılar ihtiyaçlarını. O konuda hiç kimsenin tereddüttü yok. Dolayısıyla, belli çevrelere CHP’yi farklı algılattılar ama gerçek öyle değil.

‘Bürokratlara yaptığı çağrı’

Ben bürokratlara şunu diyorum, bu milletin ödediği vergiyi yerli yerinde kanuna göre harca kardeşim. Birisinin cebine para aktarmak için imza atmayın. Kul hakkı yemeyin diyorum. Kul hakkı yemeyenlerin başımın üstünde yeri var; hangi görüşten olursa olsun, hangi kimlikten olursa olsun. Devlete hizmet eden kişi, vatanına hizmet ediyordur. Cebine hizmet eden bir kişi vatanına hizmet eden bir kişi vatanına değil, kendisine hizmet ediyordur. Dolayısıyla ben olaya öyle bakıyorum. Bürokratlara da yasa dışı işler yaptırıyorlar, imza attırıyorlar. Çağrı yaptım; tarih de verdim. İmza atmayın dedim, imza atarsanız sorumlu olursunuz dedim, görevinizi yapın. Kanun ne diyorsa onu yapın. Sizin kanuna uymama lüksünüz yok ki zaten. O zaman Meclis’i niye çalıştırıyoruz? Buradan yola çıkarak bürokrasiye yaptığımız çağrının da gerçekten de yerini bulduğunu gerekli yankıyı yaptığını görüyorum, biliyorum, işitiyorum. Bize çok sayıda belge ve doküman da geliyor yolsuzluklarla ilgili.

Soru: Son zamanlardaki açıklamalarınız nedeniyle tehdit aldınız mı?

Allah’tan başka kimseden korkmayız. Niye korkalım? Arkamızda kirli bir şey yok ki… zaten yedi sülalemizi araştırdılar bir şey bulabilir miyiz diye, bir şey bulamadılar. Ne bulacaksınız? Hesabını vermeyeceğimiz hiçbir şey yok ki. Devletin içinde paramiliter gruplara destek olanlar var, bunu da biliyorum. SADAT’a boşuna gitmedik, SADAT’a gitmemin temel nedeni şu: kimse korkmasın, çekinmesin; herkes sandığa gitsin, oy kullansın. Burada CHP var. Biz Kuvayı Milliye’cileriz. Kimse bizi yıldıramaz. Dolayısıyla gücümüzü, inancımız, kararlılığımızı topluma bildirmek zorundayız. Öyle üç kişi çıkacak ‘efendim ben Türkiye Cumhuriyeti’nin adını değiştireceğim; bayrağını, dilini değiştireceğim. ASRİKA diye bir devlet kuracağım, devlet şöyle yönetilecek, parası kalkacak’ diyecek, biz de hiç sesimizi çıkarmayacağız… Olmaz, görevimiz ne? Biz bu milletin çıkarını savunmayacak mıyız? Adam bayrağını değiştireceğim diyor, devletini değiştireceğim diyor, dilini değiştireceğim diyor ve bu kişi Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanı. Ya vicdan, akıl kabul eder mi? Konyalılara soralım kaçının haberi var? Devlet böyle yönetilir mi? Bu adamın Cumhurbaşkanlığı’nda ne işi var ve bu adam devletin en mahrem sırlarının görüşüldüğü toplantıya katılıyor. Ben tanımıyorum dedi, ben de Erdoğan’ın başkanlığında toplanan ve bu kişinin de katıldığı fotoğrafı yayınladım. Bu kişinin devlet sırları ile ne ilgisi var; ne görevi var orada?

Şu ana kadar bir tehdit gelmedi, tehdit gelse ne olacak? Gene bu adamlar her türlü oyunu çevirebilirler. Bunlar karanlık insanlar çünkü. Normalde bu karanlık insanların demokratik bir ülkede olmaması lazım. Bir şirket, dernek kuruyorsunuz ben terörist yetiştireceğim diye. Sözleşmede yazıyorsunuz. Böyle dernek olur mu, kimler izin verdi. Açıklama yapıyor başkanları, ‘Ukrayna bizden silah istedi, Milli Savunma Bakanlığı’na sorduk silah verelim mi’ diye. Kimsiniz siz ya, ne Milli Savunma Bakanlığı’ndan ne başka bir yerden bu açıklamaya bir yalanlama gelmedi. Böyle bir şey olmadı demediler, kimsiniz siz ya? Siz nasıl oluyor da Milli Savunma Bakanlığı’nı muhatap kabul ediyorsunuz? Böyle bir devlet yönetimi olmaz, ben hiç görmedim. Devlette açıklık vardır. Devletin gizli operasyonları olur mu, olur ama bunu devletin organları var. Bu ülkede Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Silahlı Kuvvetler var. Kim bunlar ya?

‘Seçim gününü açıkla, cumhurbaşkanı adayımızı açıklayacağım’

Ben ona 10 soru sordum, hiçbir soruma cevap veremiyor. Ben 10 soru sordum hepsine cevap verdim. Seçim gününü açıkla, Cumhurbaşkanı adayımızı açıklayacağım. Bu kadar basit. Ben de ona on soru sordum, cevap vermedi. Temiz değil, benim on soruma niye cevap vermiyorsun? Vermen lazım, devletin bütün imkanları sendeyse benim sorduğum sorulara cevap verirsin. Veremiyor, veremezler…

Dört aşamalı bir program uygulamak zorundayız. Birinci aşama, bizim Suriye ile karşılıklı büyükelçilikleri açmak zorundayız. Niye kavga ediyoruz? İkinci aşama, yapılacak anlaşmada buradan gidecek Suriyelilerin can ve mal güvenliğini sağlanması ve garanti altına alınması. Gerek Esad yönetimi gerek BM tarafından güvence altına alınacak. Üçüncü aşama, bunların yolları köprüleri ne varsa yapacağız. Parayı AB fonlarından alacağız, bizim müteahhitler yapacak. Bir şey daha lazım, iş lazım. Bizim Gaziantepli iş adamlarının o bölgede çok fabrikaları vardı, onlar kapalı duruyor. Fabrikaları çalıştıracağız. İş istiyorsa orada çalışacak, istiyorsa turist olarak Türkiye’ye gezmeye gelecek.”

Paylaşın

ABD Dini Özgürlükler Raporunda Türkiye’ye Eleştiri

ABD Dışişleri Bakanlığı, ülkelerde dini özgürlüklerin durumunu mercek altına alan yıllık Dini Özgürlükler Raporu’nun sonuncusunu yayınladı. Raporun Türkiye bölümünde hükümetin dini özgürlükler konusundaki uygulamalarına eleştiriler yöneltildi.

2021 yılını kapsayan raporun Türkiye bölümünde, anayasanın ülkeyi laik bir devlet olarak tanımladığı, vicdan, dini inanç, ifade ve ibadet özgürlüğünü öngördüğü ve dini nedenlerle ayrımcılığı yasakladığı belirtildi.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerine değinilen raporda, bu kurumun İslam’la alakalı dini konuları idare ve koordine ettiğine ve görevinin İslam’ın uygulanmasını sağlamak, dini eğitim sunmak ve dini kurumları idare etmek olduğuna değinildi.

Hükümetin Uygur politikası rapora girdi

Raporda, medyaya göre Müslüman Uygur toplumunun bazı üyelerinin, Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Uygur diasporası üyelerini Çin’e sınırdışı etmeme politikasını değiştirmesi için Türk hükümetine baskı yapma girişimlerinde bulunduğu yönünde kaygılar taşıdıkları belirtildi. Medyadaki haberler ve hükümetin kamuoyuna yaptığı açıklamalara göre, Ankara’nın genelde ülkedeki Uygurlar’ı korumada istekli davrandığı, yıl içerisinde herhangi bir Uygur’u Çin’e sınırdışı etmediği ve politikasını değiştirmeyi planladığı iddialarını sürekli olarak yalanladığına işaret edildi.

Raporda, Temmuz ayında 9 Kürt Sünni imamın tutuklandığı, imamlara terörle alakalı ve Kürtçe vaaz verdikleri gerekçesiyle suçlamalar yöneltildiği, bu kişilerin daha sonra serbest bırakıldığı yönündeki haberlere de atıfta bulunuldu. İmamları temsil eden avukatın medyaya, müvekkillerinin seçtikleri dilde vaaz verememeleri nedeniyle “din ve inanç özgürlüklerinin açıkça ihlal edildiğini” söylediği belirtildi.

RTÜK’ün Mart ayında “toplumun dini değerlerine hakaret ettikleri” gerekçesiyle Halk TV ve TELE1’i para cezasına çarptırdığının kaydedildiği raporda, bağımsız Türk medyasının, RTÜK’un bu adımlarını, hükümeti eleştiren medya kurumlarına karşı sıkça uygulanan bir misilleme aracı olarak nitelediği ifade edildi. Aynı ay Anayasa Mahkemesi’nin “dini değerlere hakaret eden” tweet’ler paylaştığı gerekçesiyle bir gazeteciye 7 ay hapis cezası veren bölge mahkemesinin kararını onayladığı ayrıntısına da raporda yer verildi.

“İnsan Hakları Eylem Planı yasalaşmadı”

Hükümetin Mart ayında iki yıl içinde uygulamaya sokulmak üzere İnsan Hakları Eylem Planı açıkladığı ve planda dini azınlık toplulukları için reformlar öngördüğü anımsatılan raporda, bununla birlikte planın yasalaşmadığı ve dini grupların temsilcilerinin de planın açıklanmasından sonra hükümetle olan etkileşimlerinde herhangi bir değişiklik rapor etmedikleri belirtildi.

“Antisemitik söylemler devam etti”

Hükümet yetkililerinin konuşmalarında antisemitik söylemler kullanmaya devam ettiğine değinilen raporda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mayıs ayında, İsrailliler için “bunlar 5 yaşında 6 yaşındaki yavruları öldürecek kadar katil. Bunlar kan emmekle ancak doyar” şeklinde ifadeler kullandığı hatırlatıldı.

Raporda, hükümetin Müslüman olmayan dini azınlıkların, özellikle de sadece Ermeni Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler ve Rum Ortodoks Hıristiyanlar’ı kapsayan Lozan Anlaşması yorumu kapsamında tanınmayan grupların haklarını sınırlamaya devam ettiği de belirtildi. Medya ve sivil toplum örgütlerinin Protestan cemaatlerin Türk vatandaşı olmayan liderlerine karşı, ülkeye giriş yasağı ve sınırdışı etme gibi muameleler sergilendiğini bildirdiğine değinilen raporda, dini azınlık gruplarının üyelerini eğitme faaliyetlerinin de kısıtlanmaya devam ettiği, Heybeliada Ruhban Okulu’nun hala kapalı olduğu kaydedildi.

“Dini azınlık gruplarının eğitim faaliyetleri kısıtlanıyor”

Hükümetin Sünni Müslüman din adamlarına eğitim vermeye devam ederken, diğer grupların ülke içerisindeki kendi üyelerini eğitmesiniyse kısıtladığı ifade edildi.

Ocak ayında bir Ermeni Hıristiyan parlamenterin Kütahya’da yerel yasalarca korunan 17’inci yüzyıldan kalma bir Ermeni kilisesinin yıkılmasını kınadığı, bunun yanında Süryani Ortodoks Metropolitliği’ne göre İstanbul’da yeni bir Süryani Ortodoks kilisesinin inşasının sürdüğü belirtildi.

“İbadet mekanları ve mezarlıklara vandalizm”

Raporda yine medya haberlerine atfen, ibadet yerleri ve mezarlıklara karşı münferit vandalizm eylemlerinin görülmeye devam ettiği kaydedildi.

Bununla ilgili bazı olayların sıralandığı raporda, örneğin Şubat ayında, Manisa’nın Akhisar ilçesinde bir Yahudi mezarlığının kapısının kimliği bilinmeyen kişilerce tahrip edildiği, Mart ayında da polisin, İstanbul’un Ayvansaray bölgesindeki tarihi Kasturya Sinagogu’nun kapısının ateşe verilmesiyle ilgili soruşturma başlattığı ifade edildi. 11 Temmuz’da İstanbul’un Kadıköy semtinde Surp Tavakor adlı Ermeni kilisesinin kapılarında üç kişinin dans ederken kendilerini videoya çektikleri ve kapıdaki çarmıha zarar verdikleri olaya da yer verilen raporda, hükümet yetkililerinin bu kişilerin davranışını kınadığı, sözkonusu kişilerin daha sonra gözaltına alındığı ve ardından serbest bırakıldığı kaydedildi.

Aralık ayında üç şüphelinin “dini değerlere hakaret” suçlamasıyla yargılandığı, adli sürecin yıl sonu itibariyle hala devam ettiği belirtilen raporda, Eylül ayında da, Mersin’de kimliği bilinmeyen kişilerce Kürt Aleviler’e ait evlerin duvarlarına “Kürt Aleviler defolun” şeklinde yazıların yazıldığı haberlerine alıntı yapıldı.

Sosyal medya ve yazılı basında antisemitik ve nefret söylemlerinin devam ettiği tespitinin de yer aldığı raporda, Ağustos ayında sosyal medyadaki bazı şahıslar ve gazetecilerin, ülke genelinde etkili olan yıkıcı yangınlarla Türkiye’de yaşayan yabancı bir haham arasında bağlantı kurduğu belirtildi. 18 Haziran’da Yahudi toplumunun temsilcilerinin, Boğaziçi Üniversitesi’nde eylem yapan akademisyenler için “Hepiniz şerefsizsiniz. Hainsiniz. Yahudisiniz” diyen bir sağlık ve sosyal hizmetler sendikasının başkanına dava açtığı yönündeki haberlere de raporda atıf yapıldı.

Raporda, 25 Ekim’de Başkan Joe Biden ve Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Washington’da Fener Rum Patriği Bartholomeos’u ağırlamalarına da yer verilirken, görüşmelerin ardından Beyaz Saray’ın, “dini özgürlüklerin temel bir insan hakkı olarak önemini görüştüler” şeklindeki açıklama yaptığı, Blinken’ın da, “Dünya genelinde Ortodoks Hıristiyan toplumuyla ve Türkiye’de ve bölgedeki dini azınlıklarla ortaklığımıza değer veriyoruz” diye tweet attığı hatırlatıldı.

Dini gruplar üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması çağrısı

ABD Büyükelçisi, Türkiye’yi ziyaret eden üst düzey Amerikalı yetkililer ve diğer büyükelçilik ve konsolosluk yetkililerinin, hükümet yetkililerine, dini çeşitliliklere saygı ve yasalar altında eşit muamelenin önemini vurgulamaya devam ettiği de vurgulanan raporda, 18 Mayıs’ta ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın antisemitik söylemini kınayan bir açıklama yayınladığı anımsatıldı.

Raporda, Amerikalı yetkililerin hükümete dini gruplar üzerindeki kısıtlamaları kaldırma ve mülklerin iadesi konusunda ilerleme sağlanması çağrılarında bulunduğu belirtildi. Dışişleri Bakanı dahil üst düzey Amerikalı yetkililerin Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması ve ülkedeki tüm topluluklardan ruhlar üyelerinin eğitimine izin verilmesi çağrılarını dile getirmeyi sürdürdüğüne işaret edilen raporda, Mayıs ayında ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın İstanbul’da Patrik Bartholomeos’la görüştüğü, ayrıca Aya Yorgi Kilisesi’ni ziyaret ettiği, büyükelçilik ve konsolosluk yetkililerinin de geniş yelpazede İslami liderler ve dini azınlık toplumu liderleriyle toplantılar düzenlemeyi sürdürerek, dini özgürlükler ve dinlerarası hoşgörünün önemini vurguladıkları ve herhangi bir dini grubun üyelerine karşı ayrımcılığı kınadıkları kaydedildi.

Türkiye’nin dini demografisi

Raporda, Türk hükümetine göre nüfusun yüzde 99’unun Müslüman ve bu kesimin yüzde 78’inin de Hanefi Sünni mezhebinden olduğu, diğer dini grupların temsilcilerinin tahminlerine göre bu grupların da nüfusun yüzde 0,2’sini oluşturduğu belirtildi. KONDA’nın 2019 yılı Ocak ayında yayınladığı son ankete göre nüfusun yüzde 3’ünün kendilerini ateist, yüzde 2’sinin de herhangi bir dine inanmayan olarak tanımladığı kaydedildi.

Alevi gruplarının liderlerinin tahminlerine göre Alevi Müslümanlar’ın nüfusun yüzde 25 ila 31’ini oluşturduğu ifade edilirken, KONDA araştırma şirketininse Alevi nüfusunu 5 milyon civarı kişi, yani nüfusun yaklaşık yüzde 6’sı olarak tahmin ettiği belirtildi. Şii Caferi toplumununsa nüfusun yüzde 4’ünü oluşturdukları tahmininde bulunduğu kaydedildi.

Müslüman olmayan dini grupların çoğunlukla İstanbul’da ve diğer büyük kentlerde, ayrıca güneydoğuda toplandığı ifade edilirken, tam rakamlar mevcut olmasa da bu grupların kendi tahminlerine göre ülkede yaklaşık 90 bin Ermeni Ortodoks Hıristiyan, 25 bin Roma Katolik, 12 ila 16 bin Yahudi’nin olduğu bilgisi paylaşıldı. Bunun yanında, 25 bin Süryani Ortodoks Hıristiyan, 15 bin Rus Ortodoks Hıristiyan ve 10 bin Bahai’nin bulunduğunun tahmin edildiği belirtildi. Ayrıca 7 ila 10 bin Protestan ve evanjelik Hıristiyan mezhepler, 5 bin Yehova Şahitleri, 3 binin altında Keldani Hıristiyanları, 2 bin 500’den az Rum Ortodoks Hıristiyan ve 1000’in altında Ezidi’nin olduğu ifade edildi.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın